Ramazan Kısa Sohbet
Kısa Özet
Sohbet, oruç tutmanın aslında hiç de zor olmadığı ama insanın kendi benlik algısıyla ona zorluk yüklediği tespitiyle başlıyor. Ardından manevi arayışta insanın yapması gereken en temel şeyin; kendisinin sonsuz ve mutlak olandan ayrı bir varlığa sahip olmadığını, içinde bulunduğu şartlarda hiçbir tercih ve inisiyatife sahip olmadığını akılda tutması olduğu anlatılıyor. Teslimiyetin, tevazuun ve hakiki arifin tanımsızlığının ne anlama geldiği; hayatın acı, kayıp, pişmanlık ve korku yükünün ancak bu idrakle kalkacağı işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın kendini içinde bulduğu şartlar konusunda ne bir tercihi ne bir inisiyatifi vardır; bunlar ilahi takdirin önüne koyduğu şeylerdir.
- Mağduriyete sebep olan şartlar değil, o şartlara benlik bilinciyle bakan bilinçtir; o bilinç ortadan kalkınca mağduriyet de kalkar.
- Hakiki teslimiyet, teslim olan ile olunan arasındaki ikiliğin de aşıldığı bir noktadır; "Allah'a teslim oldum, beni koruyacak mı" diye bir mukavele taşımak hakiki teslimiyet değildir.
- Tevazu, kibrin zıddı değildir; gururlu ya da mütevazı bir varlığın ortada tam olarak olmadığını idrak etmektir.
- Kur'an'da "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" denilmesi, bu idrake erenlerin bireysel benliğin taşıdığı üzüntü ve korkudan azade oluşunu anlatır.
Oruç Tutmak Gerçekten Zor mu?
Diyor işte oruç tutmak çok zor falan; keşke böyle "hani diyemeyip içmeyip oruç tutarak erebileceğimizi biri bize söylese, ben bütün sene oruç tutabilirim" yani. "Oruç tutayım, manen olgunlaşacaksınız" desem bana çok basit gelir; çok rahat yapabileceğimiz bir şey diye görüyorum. Öyle değil ama bu.
Yine şey tersten yazıyoruz. Yaşlılığın içerisinde aşağıya yazmam için ne yapmamız lazım? Üzerine hep kurulanan bir ramazanlarımız var; sadece cennetini aşka almak gibi algılıyoruz. Mesela bakın burada diyor ki, tabii adam biraz en üst düzeyden konuşan biri — Hintli bir zat — insanlar kusurlarının ve eksikliklerinin üstesinden gelip kendilerini bir şekilde kemale erecek varlıklara dönüştürmeleri gerektiğini hayal ederler. Lakin buradaki abeslik şudur ki, bu şekilde düşünen insanın kendisi bir hayaldir ve aşılması gereken zaten odur.
Manevi Arayışta İki Temel Gerçek
Manevi arayış hususunda bir insanın yapabileceği en esaslı şey, aşağıdaki temel gerçekleri kesin olarak aklına kazımasıdır. Bir: insan sonsuz ve mutlak olandan ayrı bir varlığa sahip değildir. Senin varlığın ayrı, Allah ayrı değildir. İkincisi: kendini içinde bulduğun şartlar konusunda ne bir tercihe ne de bir inisiyatife sahipsin. Onun için bunlar konusunda kıyaslama yapma, kendini germe, kendini şanslı veya şanssız telakki etme. İçinde bulduğun şartlar ne bir tercihe ne bir inisiyatife sahiptir; bunlar ilahi takdirin, sonsuz mutlak bilincin önüne koyduğu şeylerdir.
İnsanın hatası peki burada nereden kaynaklanıyor? Yine meseleye benlik penceresinden bakmaktan kaynaklanıyor: "ben olsam bunu tercih etmezdim, niye ben böyle bir şart içinde dünyaya geldim de şöyle bir şartlar içinde gelmedim" diyen kim? Senin ruhun değil, o psikolojik benliğin. Aşman gereken de o. O psikolojik benlik bunları avantaj veya dezavantaj olarak görüyor, şans veya şanssızlık olarak görüyor; şartların mağduru oluyor. Kim mağdur oluyor? Benlik, o psikolojik benlik oluyor. Onu aşarsan mağduriyet oradan kalkacak. Yani mağduriyete sebep olan o bilinç, şartlar değil; şartlara sen o bilinçle baktığın için mağdur oluyorsun. O bilinç ortadan kalktığında, o bilincin darlığından bakmamayı öğrendiğinde mağduriyet de kalkacak. Seni mağdur eden şartlar değil.
Bu nedenle bunları akla kazımanın ötesinde herhangi bir çaba veya mücadele, abesle iştigal etmekten başka bir şey değildir. Bunları aş diyor; bir yerlere ulaşacağım, uçacağım, bir yerlere varacağım değil. Bunları hâllet, zaten hakikat olduğu yerde duruyor. Basitçe bir çekirdek gibi: çekirdeğin kabuğu kırılınca içinden ağaç çıkıyor, ağaç orada var zaten; kabuk kabuk olarak kalıp dışarıdan bir ağacı üzerine monte etmiyor. Çekirdek, ağaç çekirdeğin içinde; ağaç olmana engel olan şey kabuk, kabuğu yırttı mı, ağaç orada var zaten.
Kitap Tavsiyesi ve Bir Anekdot
Böyle uzun kitap, çok. Aylarca bitmez ama hakikaten tavsiye ederim bu kitabı. Daha çıkmadı da, verebilirim size, güzel bir kitap, böyle hikemî bir eser gibi. Çeviri bu, çeviri yapıldı, bitti; yayınlayacak bir yer bakmadık, baksak da yayınlayacak bir yer var mı bilmiyorum ama bitti. Tamam, hadi Allah'a emanet. Vakti olmayanlar, eyvallah, selam söyle herkese.
Güzel bir uygulama oldu, günde bir böyle mesaj veriyor, güzel; "Evliyalık" uygulaması, her gün bir söz okuyor, 365 gün sonra ermezseniz beni bulur, 365 günde evliya. Ne kadar ilginç. Orada güzel bir söz vardı kitabın arkasında: "sözden bir söze yaşayarak geçmeyi deneyim" falan diyor.
Nefsî Çabanın Tehlikesi
Manevi gelişime dair son derece önemli fakat çoğu kez gözden kaçan incelikli bir husus vardır. O da şudur: her bir durumda, her bir nefsin doğasına bağlı olarak, bu gelişimin bu doğaya uygun olarak kendiliğinden vuku bulması ve sahte bir varlığa sahip olan nefis tarafından gösterilen her kasti çabanın bu gelişim için sadece bir tehlike ve engel yarattığı gerçeğidir. Yani her nefisten Allah'a giden bir yol vardır; yanlış bir çaba gösterdiğimizde aslında bu engelleniyor. Kendi doğası içinde aslında bu gerçekleşebilecek bir şey; belki aslında tek bir şey yanlış olanı görmek. Yani nefiste yanlış olanı görebilmek; o psikolojik benliğin nasıl ortaya çıktığını ve nasıl bir algıya sahip olduğunu görüp onun adımlarını takip etmemek. Yoksa çok özel bir çaba değil, çünkü hakikatle insan arasındaki tek şey benlik algısıdır; o çekildiği zaman geriye kalan hakikattir.
Eğer bu husus akılda tutulursa kişi otomatik olarak en büyük manevi tehlikeyi, yani egonun kabarmasını, bertaraf etmiş olur. Maalesef böyle olan insanlar vardır; bir kısım ibadetler veya bir kısım şeyler yaparak aslında manevi olgunluğa erdiğini veya ereceğini düşünür, aslında farkında değildir, ondan bir benlik üretmiştir. Bu sefer egosu herhangi bir ibadetle, herhangi bir uygulamayla şişmiş; bu daha büyük bir problem. Hikmet ancak sen bütünüyle boş olduğunda, dolayısıyla kendini ona açık hâle getirdiğinde gelebilir. Hakikatte tevazu bu gururun veya kibrin bir zıddı değildir; o, gururlu ya da mütevazı olan bir varlığın tam olarak ortada olmadığını idrak etmektir.
Teslimiyetin Hakiki Anlamı
Teslimiyet kelimesi, bireysel benlik ile yaratıcı arasında bir ikiliğin söz konusu olduğu yerde kullanılır. Bu teslimiyet vuku bulduğunda kendimiz olarak düşündüğümüz irade düşer ve tek hüküm sürenin onun iradesi olduğuna dair tam bir kabul ve rıza oluşur. Yoksa o ilk düzeydeki teslimiyet hakiki anlamda bir teslimiyet değildir. Hatta dikkat edersek insan hep aslında teslimiyetin ardında bir mukavele taşır: Allah'la bu düzeydeyken "ben Allah'a teslim oldum, Allah beni koruyacak mı" diyor mesela — neyi koruyacak? Peygamberler teslim oldu, kimisi öldü, öldürüldü; bu onları korumadığı anlamına mı gelir? Onun için hakiki teslimiyet, teslim olan ve olunan ikiliğinin de aşıldığı bir noktadır.
Bazen mesela çok iyi bir insanla dostsun, arkadaşsın; hani sen ne diyorsan o olsun bile demezsin, o ne diyorsa o olur ve orada "bana sordu mu sormadı mı" yoktur; tek irade tahakkuk eder artık. Onun için teslim olmak, razı olmak, bütün bunlar aslında bir psikolojik benlik düzeyinde gerçekleşen bir düzeydedir; bir de ruhsal düzeyde tahakkuk eden bir hakikatleri vardır. Kelime aynı kalsa bile hakikatleri itibariyle değişiktirler. Psikolojik benliğim itibariyle Allah'a teslim olmam ile, Allah'tan razı olmam ile, ruhani idrak ile teslimiyetim ayrı şeylerdir. Psikolojik düzeyde bütün bunlar aslında bir ikiliği içerir; ama ruhani düzeyde o ikilik kalkar.
Tasavvuf bunu ne olarak tanımlamış? Avamın teslimiyeti, havassın teslimiyeti diye ayrım yapmış mesela. Ama şimdi biz bunu iyi tanımlamazsak yanılıyoruz; adam tarikata giriyor, kendini havas zannediyor — öyle değil, murat olarak havas.
Arifler hiçbir zaman hiç kimseye bir şeye inanmaları noktasında zorlamada bulunmazlar. İnanç kavramdan başka bir şey değildir. Arifler her zaman hakikate işaret eder ve onu gösterirler; daha sonra kişi onun idrakine veya farkına kendisi varmalıdır. Yani mesele bir şey kabul etmek değildir nihayetinde. O ilk adım olarak öyle düşünmeyin — "sen bunu kabul et"; bunu kabul etmek ayrı bir şeydir, o bir adımdır ama iş orada bitmiyor, asıl şey onun idrakine varır hâle gelmendir. Mesela bir insana dersin ki "bana güven", o da der ki "tamam, hadi sana güvendim" — ama gerçek güven ne zaman tahakkuk eder? Hakikaten onun güvenilir biri olduğunu tecrübe ettiğinde değil mi? Artık "ona güveneyim mi güvenmeyeyim mi, bu yönde mi tercihte bulunayım" demezsin.
Onun için Kur'an "basiret üzere onları hakka çağır" diyor ayette. Basiret nedir? Sen o idrak üzeresin, basiretin var; onlar da o basirete ersinler, onun için onları hakka çağır. Yoksa basitçe bir kabul etmek — "böyle kabul ediyorum" — bugün böyle kabul edersin, yarın başka türlü kabul edersin, o nihai bir nokta değildir.
Arif ve Bağlardan Azade Olmak
Arif bütün kayıtlardan azadedir. Ne daha fazla zevkü sefa peşinde koşar ne de tezahür yoluyla kendisine geleni reddeder. İster pozitif ister negatif hiçbir irade yoktur, çünkü hiçbir şeyi seçecek, isteyecek ya da arzulayacak ayrı bir varlık yoktur. Hiç kimse doğmaz, hiç kimse ölmez; fenomenlerden, olaylardan oluşan bir dünya sadece burası. Geçerken şahit ol, o kadar.
Bütün acı ve kayıplarıyla, pişmanlık ve kederleriyle, bir de bunun üstüne geleceğe dair umut ve korkular eklenerek ardışık bir zaman içinde yaşamak inanılmaz bir acı yükü taşımaktır. Bu durumu normal bir hâl olarak kabul ederiz, çünkü bedenen ayrı bir varlık olarak sahte kimliğimize çok alışmışızdır. Bu yükten toptan kurtulmak mutlak özgürlük demektir. İşte ayette dikkat edin, "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" denilmesi budur. Bunu idrak etmeyen bazı tasavvufa muhalefet edenler diyor ki "bütün müminler velidir." Tamam, bütün müminler velidir, Allah onlara velidir, onlar da kendi nispetleriyle belli bir şeye sahiptir; ama onlar bu idrake ermiş mi henüz? Ermemiş. Biri potansiyel veli, biri fiilî velidir. Yani birisi hakikatini ve Allah'ın mutlaklığını idrak etmiş, bu yüzden bireysel benliğinin taşıdığı hiçbir üzüntü ve korku artık onun için ortaya çıkmıyor; onun için korku ve hüzün yok.
Ama iman dairesine giren herkes bu idrake ermiş değil; bu bir manevi idrak süreci gerektiriyor. Bütün acı ve kayıplarıyla, pişmanlık ve kederleriyle, bir de bunun üstüne geleceğe dair umut ve korkular eklenerek böyle bir algı ve bilinçle yaşamak inanılmaz derecede bir yüktür. Bu yükü biz taşıyoruz; bu yükten kurtulmak imkânı da var. Bu neye bağlı? En başta bu şekilde algılayan benliğine çok fazla itibar etmeyeceksin, onun algısına gereğinden fazla kıymet vermeyeceksin. Kıymet verdiğin zaman o sana yapışıyor, sen ona yapışık kalıyorsun. "Ben bir acı yaşadım, hiç unutamıyorum" — unut gitsin; bu unutmamak, hafızadan silmek değil, onun büyük bir acı, büyük bir kayıp olduğu düşüncesini bırakmaktır. Yoksa bir olayı insan unutmaz, unutmayabilir; onunla ilgili hafızanı gözden geçir, oradaki kayıp algısının ne kadar sahte olduğunu, ne kadar göreceli olduğunu idrak et. Bir gün bakarsın ki senelerce bu kadar üzüldüğün şey aslında üzülmeye değmezmiş, hayatın akışı içinde bir olguymuş dersin.
Mesela düşünün, insana üç gün ömrün kaldı deyince o düşündüğü şeylerin çoğu ortadan kalkar, hepsi değerini yitirir, çünkü o noktada hakikatte de zaten öyledir; ama insan zihni sürekli onu taşıyor. "Çok acı yaşadın, büyük kayıp oldu, şöyle olmayabilirdi, şöyle olsaydı çok daha iyi olurdu" — bunu söyleyen o bilinci basitçe inkâr etmek, yok saymak değil, bu yanlış bir şey olur; onunla yüzleşmek, gerçekten böyle midir deyip sonuna kadar yüzleşmek gerekir, ta ki o algının gerçek olmadığını idrak edinceye kadar. İnsan en azından şunu diyebilmeli: "ben böyle hissediyorum ama aslında kâmil insanlar bunun böyle olmadığını söylüyor, onlar doğruyu söylüyor, ben yanılıyorum ama henüz yanılgımın tam olarak farkına varmadım" — desek bile önemli bir kazançtır. O benliğimizin algısına gerçekmiş gibi yapışmak çok yanlış bir şeydir.
Hep söylenir ya, peygamberi anlatırken; annesi babası ölmüş, yetim, Mekke'de yetim öksüz dolaşıyor. Böyle bir peygamber olur mu? İşte o yüzden de yetimleri çok seviyormuş deriz mesela. Öyle bir şey olabilir mi? Peygamber yaratılış boyutunu aşmış, Miraç'ta yaratılış âlemlerini aşmış; hiçbir sıfat nitelik katmaksızın Allah'la mülaki olmuş. Sen neyin şeyini zannediyorsun peygamberde — annem öldü babam öldü, bunun derdinde mi yani? İman, insanı o Allah'la muhatap olduğu noktaya çeken bir hakikattir. Sen onunla muhatapsın, ona aitsin, ondansın; o zaman kendine o nazarla bak. O zaman işte bütün acılar, kayıplar, pişmanlıklar, korkular, kederler sıfıra yakın bir noktaya geliyor. Şimdi hepsini okursak ereceksiniz, kesinlikle. Allah'a çok şükür.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): "Kur'an basiret üzere onları hakka çağır" mealindeki ayete işaret ediliyor (sure adı belirtilmemiş). "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" mealindeki ayete işaret ediliyor (Yûnus sûresi bağlamına yakın bir ifade, ancak metinde sure adı geçmiyor). --- ---