Ruhtan Üfleme ve Cennet Yaprağıyla Örtünme

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın hem topraktan/bedensel-psikolojik hem de Allah’ın ruhundan üflemesiyle var olan ruhsal bir varlık olduğunu, ancak çoğunlukla yalnızca ilk yönümüzle kendimizi tanımladığımızı anlatıyor. Yaratılış alemine (yaratılış ağacına) arzu ve korku temelinde yaklaşmanın insanı Adem kıssasındaki “düşüşe” sürüklediğini; bunun sonucunda ortaya çıkan eksiklik, yetersizlik, sevilmeme, anlaşılmama gibi “çirkinliklerin” ancak öz varlık bilincinin farkındalığı olan “cennet yaprağı” ile örtülebileceğini işliyor. Sohbet, nefsi arındırmanın ne demek olduğu ve ölüme nefsin mi ruhun mu gözüyle bakıldığı üzerine kısa bir tartışmayla devam edip Bediüzzaman’ın “hayatın kısa ise ebedi hayatı düşün” sözüyle kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan hem topraktan/bedensel hem de Allah’ın ruhundan üflediği ruhsal bir varlıktır; çoğu zaman yalnızca ilkiyle kendini tanımlar ve ikinci yönünü unutur. - Yaratılış alemine arzu ve korku temelinde yaklaşmak insanı “düşüşe” sürükler; aydınlanma, arzu ve korkunun benlik üzerindeki egemenliğini yitirmesidir. - Ortaya çıkan eksiklik/çirkinlik hisleri, öz varlık bilincinin farkındalığı olan “cennet yaprağı” ile örtülür; ölüme de bu bilinçle bakıldığında çirkin değil güzel görünür.

İnsanın İki Boyutu: Topraktan Yaratılış ve Ruhtan Üfleme

Yorumlamaya çalışacağız. Kutsal metinlerin insanı anlatırken dikkat çektiği bir nokta var. O da nedir? İnsanın bedensel, cismani, maddi, psikolojik düzeydeki varoluşu; ikinci olarak da insanın spiritüel varoluşu. Biz çoğunlukla ikinci noktayı kaçırıyoruz. Mesela şunu çok kullanırız değil mi? İşte Allah insanı topraktan yarattı, hepimiz topraktan geldik, toprağa gideceğiz — bu ifadeleri çok kullanırız. Ama Allah bize ruhundan üflemiş ifadesini veya manasını çokça kullanmayız değil mi? Hangimiz anne babamızdan böyle bir söz duyduk? Kitabi olarak okumuşuzdur: işte Allah ruhundan üflemiş. Ama bunun yaşadığımız toplumda, muhatap olduğumuz ailede, muhatap olduğumuz insanlarda karşılığını görebiliyor muyuz? Pek görmüyoruz. Ama öbürünü çok duyuyoruz: bir insan topraktan gelmiştir, toprağa gidecektir; insan bir damla et, bir damla kandan ibarettir — bu ifadeyi çok duyarız, çok kullanırız. Ama Allah insana ruhundan üflemiştir ifadesini sadece kitabi olarak “işte Kur’an’da böyle yazıyor” deyip geçeriz.

Neden? Çünkü aslında hep farkında olmaksızın o ilk tarafa bir yönelimimiz var. Hâlbuki kutsal metne baktığınız zaman nitelikli bir sıralama yapar, gerçekliğe uygun bir sıralama yapar. Yani Allah insanı topraktan şekillendirdi, ona bir suret verdi, onu belli bir kıvama getirdikten sonra ruhundan üfleyerek meleklere “secde edin” dedi. Dolayısıyla burada ne var? İnsan neyle tamamlandı? Veya onun nihai anlamdaki insaniyet kıvamı neyle gerçekleşti? Allah’ın “ruhundan üfledim” dediği hakikatle gerçekleşti. Dolayısıyla insanın bu ikili mahiyetini, ikili yönünü gözden kaçırdığımız an otomatik olarak o ilk yöne odaklanırız ve kendimizi ondan ibaret zannederiz.

Şimdi bu noktada bu ikili yönü mutlaka hatırlamamız gerekir. Allah insana ruhundan üflemiştir. Bunu nasıl algılarsanız algılayın, bunun hakkında herhangi bir fikriniz olmasa bile, insan Allah’ın ruhundan üflemiş olduğu bir varlıktır. Bunu bilincimizin bir kenarında mutlaka canlı bir şekilde tutmamız gerekir. Allah insana ruhundan üflemiştir. Allah insana ruhundan üflemiştir. Böyle bir şeyimiz var, böyle bir yönümüz var. Yoksa bunun söylenmesinin bir anlamı olmazdı. Veyahut da bize bakan bir yönü olmasaydı, tamamen Allah’a bakan bir yönü olsaydı, Allah bundan bahsetmeyecekti.

Ama Allah, dikkat edin, insanoğlunun yaratılışını anlatırken “ona ruhumdan üfledim” ifadesiyle bize çok net bir mesaj veriyor: Sen temelde ikili bir yapıya sahipsin. Beden ve psikolojik düzeyde yatay bir tarafın var, ruhsal düzeyde dikey noktada da bir başka tarafın var. Hatta bu noktada bile ruh yaratılmış mıdır, yaratılmamış mıdır diye kelam ilminde tartışmalar vardır — o ayrı bir bahis. Ama burada dikkat etmemiz gereken nokta, insana Allah’ın ruhundan üflemiş olduğu hakikatidir. Ve bu bize işaret ediyor ki bu, sadece Allah’la ilgili değil; benimle de ilgili, seninle de ilgili, hepimizle ilgili bir hakikate işaret ediliyor.

Ama dikkat edin, konuşurken maalesef bu hakikati hep kaybediyoruz. Mesela diyelim ki bir acı mı çektin, yıkıldın mı? Ne yapacaksın? “Toprağız, çok zayıfız, şuyuz buyuz” diyoruz. Peki öyle bir durumda, aslında Allah bize ruhundan üflemiş; bunun bir yansıması yok mu acaba? Bir yansıması olması gerekmez mi? Veya bunun işaret ettiği bir nitelik, bir değer, bir sıfat yok mu? Bunu hatırda tutmamız gerekiyor. O yüzden insan evet kıymetli bir varlık ama asıl kıymetli olan tarafı insanın bu yönüdür. Bunu birinci olarak hatırda tutalım. Sonra şu noktaya işaret etmemiz bunu besleyecektir: cennete yerleşme.

Cennete Yerleştirilmişlik: Cenin Benzetmesi

İnsanın aslında cennete yerleşmişlik hâli var. Cennet, bir şeyin gizli olması demek aslında. O yüzden işte anne karnındaki cenine “cenin” denmesinin, yani o rahimdeki yapıya, insanın o ilk maddi biyolojik tabiatına da “cenin” denmesinin sebebi budur — çünkü örtülmüş bir şey. Şimdi insanın cennete yerleştirilmesi, yani insanın daha içsel olan, daha gizil olan, daha zahiri algının örttüğü, daha gizemli, daha içte olan bir şeye yerleştirilmiş olmasıdır aslında. Yani biz, deyim yerindeyse, ruhsal özümüze yerleştirilmiş varlıklarız.

Ama mesela bunu görmüyoruz değil mi? Zahiren görünmeyen bir şey bu, zahiri duyularımız tarafından örtülü bir şey. Örtülü bir şey olduğu için de bir nevi o varoluş pozisyonumuz da aslında gizlidir, gizli olandır; zahiri bir perde tarafından üzeri örtülü olan bir şeydir, ya da zahiri bilincimiz tarafından örttüğümüz bir şeydir. O yüzden cennete yerleştiriliyoruz. Ama yerleştirilmiş olduğumuz o gizli, derin, hakiki ve asli olan şey, zahiri bilincimiz tarafından örtülüyor ve biz kendimizi dışarıda tanımlıyoruz.

Nasıl ki bir anne hamiledir, karnı şişiktir ama siz o anne karnında ne olduğunu hiç bilmeseniz, hamilelik kavramından, bir ceninin anne karnında şekillenmesi kavramından haberiniz yoksa, neyi görürsünüz? Kadının karnının şişmiş olduğunu görürsünüz, başka göreceğiniz bir şey yoktur. Ama orada gizil olan bir şey vardır, değil mi? Onun için de “cenin” deniyor. Şimdi insan kendi özüne yerleştirilmiş bir varlıktır; kendi asli, hakiki özüne yerleştirilmiş bir varlıktır. Kadim öğretilerde buna “merkez” deniyor, bazen de insanın kalbi deniyor. Yani merkezimize ve kalbimize dönmedikçe o doğal dinginliği, huzuru, sükûneti hiçbir zaman bulamayacağız. Çünkü aslında biz oraya yerleştirilmişiz.

Ama insanın oradan düşme potansiyeli de var, öyle bir imkânı, öyle bir hikâyesi de var. Ve hepimiz de aynı zamanda o düşüşü deneyimliyoruz. Yani en içte, hakiki, asli olan merkezimizden bilinç olarak dışa yönelme, kabuğa doğru yönelme; bâtıni olandan zahiri olana yönelme, hakiki olandan göreceli olana yönelme, aslımızdan gölgemize yönelmek gibi bir serüvenimiz de var.

Yaratılış Ağacına Arzu ve Korkuyla Yaklaşmak

Bu serüven, Kur’an’da zaman zaman değinilen, anlatılan bir şeydir. Yani neye iniyoruz? Bedene iniyoruz, sosyal hayata indirgiyoruz, kendimizi indirgiyoruz. Bir şey yapmaya indirgiyoruz; muhatap olduğumuz insanlar tarafından nasıl algılandığımıza, nasıl yorumlandığımıza, sevilip sevilmediğimize, fark edilip edilmediğimize, anlaşılıp anlaşılmadığımıza indirgiyoruz. Bu nedir aslında? Düşüştür.

Kur’an’da o düşüş anlatıldığında, daha doğrusu öncelikle ne anlatılıyor? Bir ağaca yaklaşılmaması; ki o, yaratılış ağacıdır. O ağaca arzu ve korkuyla yaklaşılmaması gerektiği talim ediliyor. Bunları zaman zaman anlatıyoruz, kısa geçiyorum. Yani tekrar hatırlatalım: orada bahsedilen ağaç yaratılış ağacıdır ve bize o yaratılış ağacına arzu ve korku temeli üzerinden yaklaşmamamız gerektiği hatırlatılıyor.

Yani insan, âlemin yaratılışının şahididir; onun manasını, mahiyetini mütalaa eden, anlayan, kavrayan, şahit olan bir varlıktır. Aynı zamanda da ona fıtratının imkânlarıyla katılan bir varlıktır. Ama o yaratılış ağacına arzu ve korku üzerinden yaklaşırsanız, o zaman tuzağa düşmüş olursunuz. Yani bu âlemin sizi tatmin edeceğini, bir ilişkinin sizi mutlu edeceğini, bir şey yapmanın sizi belli bir kıvama getireceğini, varoluşunuzu tamamlayacağını düşünüyorsanız, bu yaratılış ağacına yanlış yaklaşıyorsunuz demektir.

Hani bizde denir ya: hangi insanın bu dünyada ümit ettiği şeyler gerçekleşmiş ki? Hepimiz bir kısım arzularla ölüp gidiyoruz; sanki bu çok normal bir şey. Zaten buraya işaret ediliyor: sen bu dünyaya niye arzu ve korkuyla bakıyorsun? Bu dünya arzu veya korkuyla bakılacak bir yer değil ki. Yani “şu olursa mutlu olurum, tatmin olurum, var olurum, kendimi tamamlamış olurum; ama olmazsa eksik kalmış olurum” ya da “bu dünya bana şu veya bu yönüyle zarar verir” — bir korku duyma hâli, bir kaçınma hâli: “Aman başıma bu gelmesin, aman şu olmasın, aman şöyle bir şey yaşamayayım.” Ne yapmış oluyoruz biz? Dünyaya arzu ve korkuyla bakıyoruz. Bu arzu ve korkuyla bakmak, kutsal metnin bize yapılmaması yönünde uyarıda bulunduğu bir şeydir.

_(Bu noktada bir katılımcı kısa bir soru araya giriyor: yaklaşmanın da bir yolu olup olmadığını, konuşmacının buna ima ettiğini soruyor.)_

Tamamlayayım, soruları sonra alsam daha iyi olur gibime geliyor — ama şuna kısaca değineyim, çok net söylüyorum: ruhsal olan bir şey ne bir şeye yaklaşır ne bir şeyden uzaklaşır. Tamam, özür dilerim, ben tamamlayayım. Ruhsal düzeyde âlem, sizin ne yaklaştığınız ne de kaçtığınız bir şeydir. Anlatabildim mi? Bir şeye yaklaşmak derken bunu fiziksel olarak algılamayın. İnsan psikolojik olarak bir şeye niye yaklaşır? Arzu ettiği için. Niye arzu eder? İhtiyaç duyduğu için. Yani arzu edersin, hatta onun başında şu gelir: ihtiyaç duyarsın, arzu edersin ve yaklaşırsın. Kur’an’ın bize hatırlattığı şey, bu âlemin özü itibariyle ihtiyaç duyacağın, dolayısıyla arzu edeceğin, dolayısıyla yaklaşmak isteyeceğin bir şey olmadığıdır. Aynı zamanda korkacağın bir şey de değildir. Zaten dikkat ederseniz şeytan vesveseyi bu iki noktadan veriyor: arzu ve korku üzerinden veriyor.

Aydınlanma: Arzu ve Korkunun Egemenliğini Yitirmek

Düşünün, psikolojik düzeyde her insanın bir arzusu ve korkusu var, bunun üzerinden hayata yaklaşıyoruz. Bu yaklaşım karşısında uyarılıyoruz. Dikkat edin, psikolojik olarak hep bir arzu ve korkunun içinde bulunuyoruz. Hayatta ne arıyorsun? Neyin olması seni tatmin eder? Ne olursa mutlu olursun? Ya da neyden kaçınırsın? Neyin başına gelmemesini istersin? Neyi yaşamaktan kaçınırsın?

Diyelim ki gerçekten tam bir insan farkındalığına ermiş, aydınlanmış bir insana soruyorlar: “Aydınlandığınızda ne oldu?” O da diyor ki: “Arzu ve korku üzerimdeki egemenliklerini yitirdiler.” Bakın çok sade ve çok mükemmel bir tespit. Neden? Çünkü öz varlık, ne bir arzunun talep edicisi ne de bir korkuyla tanımlanabilecek bir niteliktir. Korkacağı bir şey yok, arzu edeceği bir şey yok. Bu âleme arzu ve korkusu olmadan katılabilen bir varlık.

Ve orada bir yanılgı gerçekleşiyor: şeytan Adem’i, yani insanı, vesvesesiyle yanıltmaya çalışıyor. Neyle yanıltıyor? Arzu ve korku üzerinden — bir melek gibi olmamak, ebedi bir mülke sahip olmamak üzerinden yanıltıyor. Dolayısıyla kimin bu anlamda varoluşsal bir arzusu, dünyayla ilgili varoluşsal bir arzusu ya da bir korkusu varsa, o zaman şeytanın aldatmasına açık bir varlık olduğu anlamına gelir. O yüzden her birimizin arzu ve korkularımızı biraz görmeye ve onları biraz serbest bırakmaya ihtiyacımız var. Gerçekten arzu ettiğin şey kimin arzusu? Öz varlığının arzusu mu, yoksa psikolojik benliğinin arzusu mu? Bu nereden kaynaklanıyor? Bunu ayırt etmek durumundayız.

Enstrüman Meselesi: İhtiyaç Duyan Gerçekte Kim?

Bakın, bedenin bir şeye arzulu olması, psikolojik düzeyde bir şeye arzulu olmamız, “ben arzu ediyorum” demekten farklı bir şeydir. Mesela beden yemeğe ihtiyaç duyuyor mu? Duyuyor. Yemeğe arzusu var mı? Var. Fakat bunu ben varlığımın arzusu ve ihtiyacı olarak görürsem yanılırım; bu, kullandığım bedenin arzusudur. Basit gibi görünen ama önemli bir ayrımdır bu: ihtiyaç duyan ben miyim, yoksa o ihtiyaç duyan özneye “ben” mi diyorum? Yoksa ihtiyaç duyan gerçek öz olan ben değil de, kullandığım bir enstrüman mı?

Nasıl ki arabanızın benzine ihtiyacı vardır ama sizin benzine ihtiyacınız yoktur — ihtiyacı olan arabanın kendisidir, kullandığınız enstrümandır. Mesela “insan sevilmek istiyor” dediğinizde bu yarım, problematik bir ifadedir. “İnsan sevilmeye ihtiyaç duyar” — bu da problematik bir ifadedir bu açıdan yaklaştığınızda. Şimdi sevmek ve sevilmek güzel bir şeydir, bu ayrı bir konu; insan sevilmeye muhtaçtır, ayrı bir konudur. İnsan başarıya muhtaçtır, insan bir şeye sahip olmaya muhtaçtır, insan diğer insanları etkilemeye muhtaçtır, insan anlaşılmaya muhtaçtır dediğimizde, bu meseleyi orijinal noktasından tutmamak anlamına gelir. Çünkü orada siz bütün varlığınızın böyle bir şeye muhtaç olduğunu düşünüyorsunuz.

Şunu deseniz biraz daha makul olabilir: insan psikolojik düzeyi itibariyle sevilmeye arzu duyabilir — bu nispeten kabul edilebilir bir şeydir. Ama insanı bütünüyle bir özne olarak tanımladıktan sonra “insan sevilmeye muhtaçtır, insan anlaşılmaya muhtaçtır, insan takdir edilmeye muhtaçtır” dediğimizde — hepimiz takdir edilince hoşumuza gitmiyor mu falan diye de ekleyip — sanki insan denen varlık ihtiyaç ve korkudan ibaretmiş gibi bir tablo çiziyoruz. Başka bir şey yok. Zaten Freudyen ekolün ifade ettiği şey de bu: insan, arzu ve korkuları arasında gidip gelen kaotik bir varlık. Ya arzularımız tarafından tetikleniyoruz ya korkularımız tarafından. Arzularımız gerçekleşince geçici bir mutluluk yaşıyoruz ama hiçbir zaman kalıcı bir mutluluk elde etmiyoruz.

Sahte Özgürleşme ve Korkuların Egemenliği

Arzular değişiyor ve arzu ettiğin şeyi ilk elde ettiğin anda hissettiğin mutluluk kalmıyor. Neden? Çünkü tabiatı gereği öyle: bir şeyi arzu edip elde ettiğinde hissettiğin mutluluk çok kısa zamanda düşüveriyor. Bu sefer benlik başka arzular taşımaya başlıyor; ya da arzuları gerçekleşmediğinde âleme küsüyorsun. “Bir şey istiyor musun?” diyorsun. “Hayır, hiçbir şey istemiyorum” diyor. Aslında hiçbir şey istememe hâli yok orada; istemiş, istemiş, istemiş, olmamış; bu sefer “istemiyorum hiçbir şey” diyor. Bu bir ermişin istemekten özgürleşmesi değil; amiyane tabirle bir “trip” yapıyor — sanırım İngilizceden gelen bir kelime — yani bir tepki koyuyor aslında. “Bir şey istemiyorum” diyor, “hiçbir şey istemiyorum.”

Veyahut da korkularımız tarafından bloke ediliyoruz, korkularımız tarafından yönetiliyoruz: “Aman şu olmasın, bu olmasın, şöyle olmasın, yalnız kalmayayım.” İşte başarısızlık korkusu, yalnız kalma korkusu, etkileyememe korkusu, tırnak içinde rezil olma korkusu. Ne olacak, rezil oldun? Çıktın buraya, konuşamadın, ne olacak? Ama var değil mi içeride bir şey? “Rezil olma korkusu” diyor. Ya her şeyi unutursan, ya biri sana bir soru sorar da öyle kalakalırsan, ne diyecek millet? “Aptal” diyecek. Bakın, bir sürü korku değil mi?

Dolayısıyla insan, arzu ve korkuları arasında gidip gelen bir varlık değil — arzu ve korkular arasında gidip gelen, insanın bütüncül varlığı değil, psikolojik düzeyi, psikolojik yönümüzdür. O yüzden bu psikolojik yönle insanın bütüncül hakikatini birbirinden ayırmadığımız müddetçe, biz o arzu-korku ikilemine hapsolmuş psikolojik benlikten ibaret olarak kendimizi algılarız ve bu hiç değişmez. Sanki buna mahkûm edilmişiz: bir şeyleri arzu edeceksin, arzu ettiğin şeyi gerçekleştirmeye çalışacaksın, çaba göstereceksin; ne kadar hırslıysan o kadar elde edebilirsin. Ama işte bazılarımız daha hırslı, bazılarımızın hırsı yok; ya da korkuların var, o korkularından ömür boyu çekineceksin. İnsan böyle bir varlık diye empoze ediliyor; bunu kabul etmeyen kim var artık dünyada, neredeyse kimse yok — etmeyen bir de ermişler var, çünkü onlar bu işi anlamışlar. Bakın ne diyorlar: “Arzu ve korku üzerimdeki egemenliklerini yitirdiler.”

Tabii ki egomuz bize bu durumda ne diyor? “Ya böyle bir şey mümkün mü ki?” Bize böyle bir yerden hücum ediyor. Neden böyle bir yerden hücum ediyor da biz de onu kabul ediyoruz? Çünkü insan algımızda bir problem var; çünkü insan algımız arzu ve korku, başka bir şey yok. Hatta muhataplarımıza çocukluktan büyüyünceye kadar sürekli ne soruyoruz? “Ne istiyorsun? Ne olursa mutlu olursun?” Ya da “Neyden korkuyorsun? Neyin olmasından korkuyorsun?” Sevilmemekten korkuyorum, yalnız kalmaktan korkuyorum, umursanmamaktan korkuyorum, başarısızlıktan korkuyorum, eksik olmaktan korkuyorum, yetersizlikten korkuyorum, bilememekten korkuyorum, çocuğumun ölümünden korkuyorum, genç yaşta ölmekten korkuyorum, genel olarak ölmekten korkuyorum — sıralayın. İnsan bunların içerisinde kapalı bir varlık mıdır acaba?

Adem Kıssası: Ruhtan Üflenmiş İnsan ile Arzu-Korku İnsanı Arasındaki Fark

Hâlbuki bakın ne dedik? Kutsal kitap ne diyor? “Sonra ona ruhumdan üfledim” diyor. Peki, sonra ona ruhumdan üfledim denilen insan nerede? Şimdiye kadar anlattığımız, arzu ve korkusu içinde kapalı bir kutunun, kapalı bir dairenin içinde olan insan tanımıyla, “insana ruhumdan üfledim” ifadesi arasında hiçbir bağ var mı? Veyahut da biz, insan cennete yerleştirildiğinde ona ne açlık, ne susuzluk, ne de bir zarar geliyordu.

Bu ayetin bizim dünyamızda bir karşılığı var mı? Yoksa bu, “biri varmış, tarihte babamızmış, o da gitmiş, Allah onu cennete koymuş, elmayı da yemiş, biz de onun yüzünden buraya sürgün edildik” gibi mi anlıyoruz bunu? Bakın çok ilginç bir ayet var — sanıyorum Araf Suresi’nin 170 ya da 172’si olabilir — çoğul ifade kullanarak: “Sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra Adem’e dedik ki secde edin.” Ayet böyle devam ediyor. Yani çoğul ifade var: “Sizi yarattık, sizi suretle süsledik, size bir suret verdik, sonra dedik ki Adem’e secde edin. İblis etmedi” diye devam ediyor ayet.

Peki bu ayeti o zaman nereye koyacağız? Bakın genel bir ifade: “yarattık, suret verdik, sonra Adem’e secde edin dedik.” O zaman şunu anlayabiliriz: Ademiyet, Adem’lik, kişinin kendi bütüncül hakikatini en azından idrak düzeyinde kavramış olmasını getiriyor. Bunu kavradığında sen gerçekten kendi yaratılış bütünlüğünü, varoluşsal bütünlüğünü kavrayabiliyorsun. Aksi takdirde, o Ademiyet’in, yani insanın hakikaten yaratılış formatının dışında bir idrake sahipsindir; kendinle ilgili idrakin problematiktir. O yüzden de arzu ve korkuların üzerinden yaşıyorsun.

Birisi kendi kişisel hayatını anlatarak bir kitap yazıp ünlü olmaya çalışıyor; İslamcı olan da dini bir şey anlatıp onun üzerinden kitabının okunmasına bağlı olarak tatmin olmak için kitap yazıyor. Yani herkesin âleme dair bir arzusu var, arada bir fark yok. Arzusuz ve korkusuz olma imkânımız var; bunu bilmek bile çok önemli, çünkü bunu bilerek bazen yanılabiliriz de, orada bir problem yoktur. Dersin ki, mesela bu neye benzer? Diyelim ki normal, gündelik uyanıklığının içindesin, hafifçe uyukladın; sonra kalkarsın, tekrar uyandığını fark edersin ve uyuduğunu da bilirsin, aradaki farkı tanımlarsın. Ama sen eksik, düşük, göreceli bir durumu hakikatin, aslın, bütünün ta kendisi zannedersen ne olur? İşte orada temel bir probleme düşmüş olursun. Şu anda bütün insanlık olarak yaşadığımız şey genel olarak budur. İslam coğrafyasına bakın, İslam olmayan coğrafyaya bakın, ateistlere, materyalistlere, deistlere bakın — üç aşağı beş yukarı hepimizin insan tanımı aynı.

Mesela iman eden insanı bile cenneti arzu eden insan pozisyonuna düşürüyoruz; çünkü kafamız öyle çalışıyor: “Bu dünyayı arzu edeceğiz, arzu ettin, elde edemiyorsun, bari cenneti arzu et.” Yani cenneti arzu etmeyen bir mümin olamaz mı? Bir mümin cenneti arzu etmeme hâlinde olamaz mı? Bu cenneti küçümseme değil, yok sayma değil. Varoluşsal özünü idrak edip Yaradan’la olan yakınlığını, bağlılığını, aidiyetini idrak etme diye bir şey yok mu yani? İlla ben cenneti mi arzu edeceğim? “Şunu arzu edeceğim, bunu arzu edeceğim, şunu isteyeceğim, bunu isteyeceğim” — burada istediklerime ulaşacağım, biraz daha arzular üreteceğim, sonra onları elde edeceğim bir varlık mıyım? Cenneti de o yüzden böyle anlıyoruz zaten. _(Bu bölüm ham kayıtta ağır biçimde parçalanmıştı; genel akışa sadık kalınarak yeniden ifade edilmiştir.)_

Cennet ne? Şu dünyada tatmin olmayan bir sürü arzumuzu gerçekleştireceğimiz, sonsuz bir keyif ve haz alanı gibi algılıyoruz. Neden? Çünkü insana yanlış bir yerden bakıyoruz: insan çok arzulu bir varlık, arzularını tatmin etmek ister, arzularını tatmin ettiği ölçüde mutlu olur diye düşünüyoruz. E o zaman Allah ne yapıyor, insana ne diyor? “Bu dünyada bütün arzularınızı yerine getirmek imkânı yok, çünkü dünyanın tabiatı buna yetmiyor; hadi size cennet, gidin hepiniz arzularınızı tatmin edin” mi diyor? Tabii değil. Cennetlerin de dereceleri var arkadaşlar, bir tane cennet yok — o da belki başka bir zaman üzerinde durulabilir bir konu.

Şimdi şu noktaya geleceğim: insanın mahiyetini doğru bir yere oturtmadığımız müddetçe her şey yanlış gidecektir. Şimdi gelelim Adem kıssasında asıl bugün vurgulamak isteyeceğim noktaya.

Ağaçtan Yemek ve Ortaya Çıkan Çirkinlik

Şeytan onlara vesvese verdi: “Melek gibi olmak istemez misiniz? Ebedi bir mülke sahip olmak istemez misiniz?” dedi. Adem de yanıldı — yani insan yanıldı — ve yediler, ağaçtan yediler. Yani arzu ve korkularının motivasyonuyla âleme yaklaştılar; arzu ve korkularının motivasyonuyla âlemin kendilerine bir varoluş kazandıracağını zannettiler. Bunu deneyimlediler ama sonra baktılar öyle değil, bu da değilmiş — işte bu bir düşüştür.

Peki ayet devam ediyor, ne diyor? Onlara çirkinlikleri gözüktü ve cennet yapraklarıyla örttüler. Biz bunu çoğunlukla — Kur’an’da geçmiyor bu, bu daha çok Batı yaklaşımının bir izi — “cinsellikleri veya cinsel bölgeleri ortaya çıktı, bu bir çirkinlik oldu ve örttüler” diye yorumlarız. Bu yorumlanmış bir kısım; ben kendi yorumuma geleceğim. Nasıl algılıyorum, nasıl anlıyorum ben bunu?

Şimdi o ağaca yaklaşma düzeyi nasıldı? Kendilerini dışsallaşmış ve psikolojik bir özne konumuna düşürdüler. Yani arzu ve korkuyla âleme yaklaştılar; fakat o âleme yaklaşma noktasında kendi bütüncül varlıklarının hakikatiyle ilgili algılarında bir düşüş oldu. Kendilerini ne olarak algıladılar bu durumda? Beden ve psikoloji olarak algıladılar. O zaman ne çıktı ortaya? “Ben sevilmiyorum, kim beni sevecek? Ben takdir edilmiyorum, kim beni takdir edecek? Ben anlaşılmıyorum, kim beni anlayacak? Ben acizim, ne yapacağım, sahip olduğum bir şey yok, neyle kendimi tanımlayayım? İşte bu da benim, ben buyum, ne diyeyim şimdi ben, sıfırım.” Şimdi bu ne? Hoşlanılmayan bir şey değil mi? İşte çirkinlik dediğimiz şey buydu.

Ama daha önce nasıldılar? Daha önce acizlikleri Allah’ın kudretiyle bir ve bütündü; o zaman acizlik hissetmiyorlardı. Acizlik hissettikleri anda bile Yaradan’ın kudretinin farkındalığı hemen o acizliği nötralize ediyordu. Ama benliklerine düşünce ne oldu? Bir eksiklik, yetersizlik gibi birçok şey ortaya çıktı; kendilerini bir beden ve bir psikolojik varlık olarak tanımladılar. Böyle tanımlayınca ne oldu? Başladılar kıyaslamaya: “O benden güzel, o benden çirkin, ben ondan kısayım, o benden uzun, o böyle, bu böyle, herkes şanslı, ben şanssızım; herkesin istediği oluyor, benim istediğim olmuyor. Hayatta kim beni anladı ki? Ben hayatta mağdur oldum, travma yaşadım, acizim, istediklerim bir türlü olmuyor.” Bak, ne oldu? Bir çirkinlik ortaya çıktı, değil mi?

Peki ne yaptı Adem? Cennet yaprağı ile örttü. Peki bu bir ağaç yaprağı mıydı? Hayır. Bu belki biraz uzak bir yorum olarak algılanabilir ama ben açıklıkla söyleyeyim: cennet yaprağı, bizde gizli kalmış olan o öz varlık bilincinin idrakidir; o öz varlık bilincinin meyveleridir, o öz varlık bilincinin farkındalığıdır. Yani psikolojik ve bedensel bir varlık algısına düştüğünde ortaya çıkan çirkinlikler, ruhsal varlığının farkına varmakla örtülebilir ve o zaman o çirkinlikler ortadan kalkar.

Cennet Yaprağı: Öz Varlık Bilincinin Farkındalığı

Mesela ne diyorum ben kendime? Psikolojik düzeyde diyorum ki “çok acizim.” Ama cennet yaprağıyla örtsem ne diyeceğim? “Benim bireysel acizliğimin yanında beni Yaradan’ın sonsuz bir kudreti var.” Yani acizim, O’nun kudretiyle örtülecek. Fakrım, O’nun zenginliğiyle örtülecek. İnsanların beni anlamaması, Yaradan’ın beni anlamasıyla örtülecek. İnsanların beni sevmemesi, Yaradan’ın her şeyden öte, her şeye rağmen beni sevmesiyle örtülecek.

Soru-Cevap: Nefsi Arındırmak Ne Demektir?

_(Bir katılımcı soruyor:)_ “Hocam özür dilerim, şöyle: Kur’an-ı Kerim’de bir ayet var, mealen ‘nefsinin kötülüklerinden arınanlar ancak kurtuluşa erer’ diyor. O zaman şunu şöyle anlayabilir miyiz — arınmak demek, öz benliğin farkına varmak gibi mi anlaşılmalı?”

Öz benliğinin farkına vardığında zaten otomatikman arınırsın. Ama arına arına öz benliğinin farkına varma süreci var. Şimdi bakın, biz yaratılışta tırnak içinde “kirli” değildik. “Nefsini temizleyen” diyor Kur’an değil mi? Peki Allah insanı kirli mi yaratmış? Aslında değil. Demek ki biz sonradan kirleniyoruz. Ne ile kirleniyoruz? Kendimizi bir psikolojik ve bedensel varlık olarak algılamanın sonuçlarıyla kirleniyoruz. Mesela “kimse beni anlamıyor, mutsuzum” diyoruz. Bu nedir? Bir kirliliktir. Kendini ne olarak tanımlıyorsun? Anlaşılmadığı için mutsuz olan biri olarak tanımlıyorsun; bu, sahte bir algının senin varlığını kirletmesidir. O zaman ne yapacaksın? Nefsini bundan temizleyeceksin.

Kimsenin beni anlamaması bir deneyimdir; Yaradan’ın beni tam olarak ne eksik ne fazla olduğum gibi anlaması ise tamamlayıcı olandır. Dolayısıyla bizim eksiğimiz nedir bu hayatta? Biz, bedensel ve psikolojik boyutumuzdaki tırnak içinde çirkinliği, sahte çirkinliği, cennet yaprağı ile örtmüyoruz; öyle bir bilincimiz yok. Mesela şunu diyebiliyor muyuz: “Hayatta hiç kimse bugüne kadar beni anlamadı ama bu bana çok ilginç geliyor” — en ufak bir mutsuzluk, bir anlaşılmamışlıktan gelen bir hoşnutsuzluk yok. Peki neden insan bunu yapabilir, bu durum nasıl gerçekleşebilir? Yaradan’ın seni hakikaten anladığını idrak etmenle.

Ama dikkat edin, biri bize böyle dediğinde — “bak kimse seni anlamıyor ama Allah anlıyor” — ego ne diyor? “O başka, o ayrı bir konu” diyor. Tamam, tabii öyle demiyoruz, Allah’ı ve O’nun anlamasını o kadar küçümsemiyoruz; ama ego “o ayrı bir konu, onu seccadede konuşuyoruz, bu ayrı bir hayat” diyor. Burada o kadar çirkinlik gözüküyor ki hiçbirini cennet yaprağı ile örtmüyorsun. “Hiç kimse seni sevmiyor” — olabilir. “Allah seviyor mu?” Yerden göğe kadar, ezelî ve ebedî seviyor. Peki bu yetmiyor mu? E, o egoya yetmiyor. Ama sana yetebilir.

Aczi Cennet Yaprağıyla Örtmek

İşte sen, cennet yaprağı ile o psikolojik düzeydeki düşük bilincin ortaya çıkardığı çirkinlikleri örtebilirsin ve onunla örttüğünde o çirkinlik olmaktan çıkar. O yüzden bir bilge der ki: ortalama insan aczinden rahatsız olur, hakiki insan acizinden lezzet alır. Çünkü ortalama insan acizlik hissettiğinde ne oluyor? “Acizim, yapamıyorum, yetersizim” — sıkışıp kalıyor; elinden bir şey gelmeyen, yapmak isteyen ama yapamayan, aciz, yetersiz bir varlık gibi hissediyor. Ama hakiki insan acizini hissettiğinde Yaradan’ın kudretini hatırlar; acizliği onu Yaradan’ın kudretine, aynı zamanda öz varlığına götürür. O zaman bu rahatsız eder mi? Hayır. “Dünyada istediğin bir şey olmadı, ne olacak yani” — bunu cennet yaprağı ile ört. Dersin ki: “Benim bu dünyada arzu ettiğim şey, şu geçici ve sınırlı dünya hayatının olgularıdır; bunlar benim varlığımı ne arttırır ne eksiltir, bunlar sadece dünya hayatındaki deneyimlerdir.” Bak ne oldu? O psikolojik düzeyde ortaya çıkan çirkinlik, cennetsi bilincin meyvesiyle, farkındalığıyla örtüldü.

Peki niye “cennet yaprağı” deniyor? Çünkü bu bilinç şu anda bize gizli; o gizli olanı ortaya çıkarmalıyız. İçimizdeki hakiki varlık bilincini ve o bilincin niteliklerini gizlilikten açığa çıkarmalıyız, kendi farkındalığımıza döndürmeliyiz. O zaman psikolojik düzeyde ortaya çıkan hiçbir eksiklik, olumsuzluk, negatiflik bizde bir olumsuzluk uyandırmayacaktır.

Ölüme Nefsin mi, Ruhun mu Gözüyle Bakıyoruz?

Kâinata bakış noktasında da öyle. Mesela ölüme, psikolojik benlik ve biyolojik varoluş üzerinden bakarsan, ölüm çirkin bir şeydir. Bakın bugün bile ne yapıyoruz: ölüm deyince hepimizin yüzü asılıyor, en azından bir hoşnutsuzluk oluyor. Neden? Çünkü buradan bakıyorsun; buradan baktığında ölüm biraz çirkin gözüküyor, birini kaybediyorsun. Peki ölüme öz varlığın bilinciyle bak — o zaman ölüm çok güzel. Ama o güzelliği biz fark ediyor muyuz, buna dair bir idrakimiz var mı? Yok. O zaman nefsin gözüyle ortaya çıkan çirkinlik, ruhun gözüyle örtülememiş oluyor. O zaman ne oluyor? Biz psikolojik benliğimizin ortaya çıkardığı çirkinliklerle, negatifliklerle kalakalıyoruz ve orada bir çıkış yolu arıyoruz — ama cennet yaprağı ile değil. Ne ile örtmeye çalışıyoruz? Gene psikolojik benliğimizin düşük ve sahte bilinciyle örtmeye çalışıyoruz: “Anlaşılmadığım için mutsuzum, anlayacak birini arıyorum, o benim anlaşılmama acımı örtecek.” “Başarısızım, kendimi hayatta bir şey başarmış hissetmiyorum; bir başarı elde edersem veya birileri bana ‘sen de şu noktada başarılısın’ derse psikolojim biraz rahatlayacak.” Bakın neyle örtmeye çalışıyorum? Yine yanlış, sahte bir şeyle.

O yüzden Kur’an diyor ki Adem, cennet yaprağı ile örttü. Yani o an gaflete düştü, o bilinç gizlendi. Ona ne oldu? Varlığının Yaradan’la bir ve bütün olduğuna, Allah’a sonsuz bir yakınlıkta olduğuna, varlığının Allah’ta olduğuna ve o öz varlığının tam olduğuna dair bilinci o an gizlenmişti; o yüzden gaflete düştü, hata yaptı. Ama tekrar o bilincini hatırladı ve onunla örttü: “Benim melek olmama gerek yok ki, ben Allah’tayım, tırnak içinde Allah’ın kalbindeyim. Benim ebedi bir mülke sahip olmam gerekmiyor; mülkün sahibi Allah, ben de O’nun mülkündeyim. Ne güzel bir şey bu. Ben niye bir mülke sahip olmaya çalışayım ki, kafayı mı yedim? Zaten olamam. Biri beni kandırıyor.”

“Ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin?” — “İsterim ya” diyorum, gaflete düşüyorum: ebedi bir mülke güya sahip olmaya çalışıyorum, şöhrete sahip olmaya çalışıyorum; takdir, onay, itibar, sosyal çevre, maddi güç, araba, istediğimi alabilme konusunda bir maddiyat — güya bir mülke sahip oluyorum. Ama bu sahte bir şey, biri beni kandırıyor, ben de onun peşine düşüyorum. Sonra hatırlıyor hemen: “Ne alakası var kardeşim, ebedi mülk nereden çıktı ya?” Hemen örtüyor onu. Çünkü o vesveseye ve aldatmaya kapıldığında kendini ne olarak hissetti? “Hiçbir şeyim yok, ne maddi ne psikolojik hiçbir şeyim yok.”

Bazen arkadaşlar oluyor, benimle böyle konuşan, dertleşen: “İsmail abi, nereden baksan hiçbir şey yok; okul bitirmedim, şu olmadı bu olmadı, evlenmedim, çocuğum yok” falan filan. Hakikaten bakıyorsun üzülesin geliyor ama benim gelmiyor. Ben üzülmüyorum öyle; içimden diyorum ki “ne kadar yanlış bir yerden bakıp kendine ne kadar yanlış bir tanım getiriyor” — bu, ikiyüzlülük anlamında değil, üzücü bir şey olduğu için söylüyorum. Hepimiz için böyle, bazen hepimiz düşebiliriz. Ama bu arkadaşlar çok acı bir şey: bir insanın kendini böyle tanımlaması kadar büyük bir sahtelik, büyük bir acı, büyük bir trajedi yoktur.

Bu neye benzer biliyor musunuz? Bir insan düşünün, özgür — her yere gidebilir, kimse onu kısıtlamıyor. Uyuyor, bir rüya görüyor; rüyasında kendini tutsak görüyor, hapishanede, zincirlenmiş, eli kolu bağlı. Ve sayıklıyor: “Beni hapsettiler, elim kolum bağlı, zincirliyim.” Şimdi siz böyle bir insana dair ne hissedersiniz? Görüyorsunuz ki hakikatte öyle bir şey yok, kimse onu zincirlememiş, hapiste de değil; ama rüyasında öyle görüyor. Ne kadar üzücü, ne kadar acı verici bir şey değil mi bu? Onun gördüğü rüyaya üzülürsünüz ama onun aslı öyle olmadığı için, o hakikatine üzülmezsiniz.

Ben de öyle: aslına üzülmüyorum, ama sahte algısının içine hapsolmasına üzülüyorum. Kişi diyor ki “beni hiç kimse sevmiyor, kimse anlamıyor.” Ne anlattığını anlıyorum tabii ama diyorum ki keşke kendi özünün farkına varsa, o zaman hiçbir problem olmadığını görecek. Ama işte cennet yaprağı ile örtmeyi bilmediğimiz için bazen oluyor böyle. Diyoruz ki “eşim beni anlasa yeter.” Ben diyorum ki Allah anlıyor onu ama o bunun farkında değil, ya da bunun hakikatini tam idrak etmiyor. Çok ilginç değil mi arkadaşlar: “Eşim beni anlasın, mutlu olurum” diyoruz ama ben diyorum ki bak, Allah seni anlıyor — tamam da, ama diyor ki “bu bize ne anlatıyor?” Biz ne kendimizi gerçekten biliyoruz ne de Allah’ı biliyoruz.

Ama bunu dini bir eleştiri olarak algılamayın; idrakimizin hangi düzeyde olduğunu fark edip o düzeyden çıkmak için söylüyorum bunu. Beni Allah’ın anlamasından daha kıymetli bir şey olabilir mi? Hatta “daha” bile demiyorum, asıl ve tek kıymetli şey budur, diğerleri onun gölgesidir. Ama dikkat edin öyle bir bilinç düzeyindeyiz ki, mesela şu an binlerce, milyonlarca insan şöyle bir şeyi hayal eder: biri ona “seni çok seviyorum, benim için hayattaki en önemli insan sensin, iyi ki varsın, seninle mutlu oluyorum” deyince, ne kadar büyük bir genişlik, bir ferahlık hisseder değil mi? Bazen insan bu durumda ana babasını da unutur, her şeyi unutur. Ama bu, insanın kendi bilinç düzeyinde büyük bir düşüşe işaret ediyor.

Çünkü âlemlerin sahibi, yaratıcısı, terbiyecisi, sonsuz kudret sahibi olan bir varlık, seni sevdiğini, seni sevdiği için yarattığını, O’nun sonsuz ilminde senin bir hakikatin olduğunu söylüyor sana — o hakikat üzere yaratılmışsın zaten. Sen tesadüfen mi yaratıldın, bir anne babanın evliliğinin ürünü müsün? Değilsin. Sen Allah’ın özel bir iradesinin ürünüsün; seni bir varlık olarak takdir etmiş ve varlık sahasına yansıtmış. Annen baban, biyolojik tabiatının bir vesilesi, o kadar; sen Yaradan’ın bir dizaynısın, takdir ettiği bir varlıksın. Şimdi bir insan bunu hakikaten idrak etse, artık onun için başarı-başarısızlık, sevilme-sevilmeme, “annem babam anladı mı anlamadı mı” kalır mı? Kalmaz.

İşte kutsal metin aslında bize bunu hatırlatmak istiyor. Dikkat edin: çirkinlik nerede ortaya çıkıyor? Buradaki çirkinlik kavramını zahiri anlamayın — hoş olmayan, yanlış olan, eksik olan şey, bunlar ne zaman ortaya çıkıyor ve bunlar ne ile ortadan kaldırılıyor? Adem, ortaya çıkan çirkinliği neyle ortadan kaldırdı, diyor ayet? Cennet yaprağı ile. Peki nedir o cennet yaprağı? Kendini, insanı, âlemi, yaratılışı Yaradan’ın yarattığı üzere idrak etmen. Mesela ölümü de Allah’ın var ettiği hakikat üzere idrak et — ölüm ne kadar güzel bir şeydir. Hepimiz şimdi ölsek ne kadar güzel bir şey olur. Neden? Eğer ben böyle deyince içinizde bir şey “cız” ediyorsa, onu ayırt edin, fark edin onu.

Hakikaten ölsek ne kadar güzel olur — bu dünyadan bıktığımız için değil, ilahi yakınlığın hakikatini daha çok idrak edeceğiz diye. Bir de hiç şöyle düşünmüyor musunuz: Hz. Muhammed ile karşılaşacaksınız, Hz. İbrahim ile, Hz. Musa ile, Hz. Yusuf ile, birçok evliya ile, ermiş ile buluşacaksınız — bu güzel bir şey değil mi? Yoksa egonuz buna inanmak istemiyor; bir yerden bunu ayırt etmek gerekiyor. Yoksa bu, senin bu dünyadan bir kurtuluşun, çıktığın bir şeydir: beden sınırlamasından kurtuluyorsun, zihinsel mekanizmanın sınırlarından kurtuluyorsun. Şu sebepler âlemi dediğimiz sınırlı yaratılış düzeyinden daha yüksek bir âleme yolculuk yapıyorsun; peygamberlerle, velilerle karşılaşacaksın. O zaman ölüm güzel bir şey.

Ölümü çirkin gösteren ne? Ölümü çirkin gösteren nefsin perspektifi. Ölüm, egonun penceresinden çirkin gözüküyor; “daha işim bitmedi” diyor. Kimin işi bitmedi? Egonun işi bitmedi. Dolayısıyla çirkinlik bir bilinç düzeyinden ortaya çıkar, tamam mı? Çirkinlik yoksa, o bedenin bir çirkinliği şuyu buyu değildir; çirkinlik, düşmüş bilincin perspektifinden ortaya çıkar. Onun çözümü de sana o an gizli kalmış olan bilincin farkındalığıdır.

Hatta Bediüzzaman’ın güzel bir ifadesi vardır, der ki: “Hayatın kısa ise ebedî hayatı düşün.” Bakın böyle basit ama hoş bir örnektir. Ne demek istiyor? Ego itibariyle ne diyorsun? “Ya benim hayatım çok kısa, 60 yaşında adam ölüyor, gençti” diyoruz — egonun sınırı yok. Bak, “hayatın kısa ise ebedî hayatı düşün” diyor; egon hayatı kısa görüyor ama sen hakikatin penceresinden bak: hayat ebedîdir. Çünkü sen, ebedî olanın “Hayy” isminin bir tecellisisin. O zaman sen niye egonun penceresinden bakıp “hayatım çok kısa, geç kaldım, şu anki aklım olsaydı birçok farklı şey yapardım” diyorsun? Bırak bunları, bu çirkin bakışları bırak. Geçmişe dönmekten kurtul artık: “Şunu yapsaydım, bunu yapmasaydım, keşke şu olsaydı, çok şanssızım” — bunların hepsi çirkin şeyler, bilincin kirleri, düşük bilincin kirlilikleri. Bırak bunları, objektif yerden bak; o zaman göreceksin ki hiçbir problem yok. O zaman o çirkinliklerin kaynağını da anlayacaksın, onları ortadan kaldıracak doğru, hakiki, objektif bilinci de anlayacaksın.

O yüzden bizim günümüzde cennet yaprağına ihtiyacımız var; ta ki psikolojik benliğin önümüze sürekli attığı o çirkinlikleri fark edebilelim ve onları örtebilelim. O zaman göreceğiz ki aslında hakikatte çirkinlik söz konusu değil. Ama ne zaman bir olumsuzluk hissettin, o zaman anla ki bir düşüş içindesin. Bu düşük bilinç sana hangi çirkin hâlleri gösteriyor? Mutsuzum, tatminsizim, kendimi kötü hissediyorum, hareket etmek istemiyorum vs. — ne bunlar? Çirkinlik. Neyle arındıracaksın, neyle örteceksin bunları? Cennetsi bilincinle örteceksin.

Kapanış

Evet, teşekkür ediyorum. Soru varsa alabilirim. _(Bir katılımcının canlı yayınla ilgili teknik bir aksaklığa değinen kısa bir notu oluyor: “Instagram çok güzel ama canlı yapamamışsın.”)_ Biz her şeyi cennet yaprağıyla örtüyoruz: oluyorsa çok şükür, olmuyorsa şahit oluruz. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Genel atıf (özel bir ayet numarası verilmeden): Allah’ın insana ruhundan üflemesi ve ardından meleklerin secde etmesi kıssası (Kur’an’da birden fazla surede tekrarlanan bir anlatı; anlatıcı belirli bir ayet numarası zikretmediği için tek bir ayete indirgenmemiştir). - Araf Suresi (anlatıcının kendi ifadesiyle “170 veya 172 olabilir” — kendisi de emin olmadığını belirtmiştir): “Sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra meleklere ‘Adem’e secde edin’ dedik” mealindeki ayete atıf. Not: Bu ayetin Kur’an’daki gerçek yeri muhtemelen Araf Suresi 11’dir; ancak anlatıcı net bir numara vermediği için burada kendi ifadesi olduğu gibi aktarılmıştır. - Genel atıf: Adem ile eşinin “çirkinliklerinin” ortaya çıkması ve cennet yaprağıyla örtünmesi kıssası (Araf Suresi’nde geçen bir anlatı; anlatıcı ayet numarası vermediği için numara eklenmemiştir). - Genel atıf: Cennette “ne açlık ne susuzluk ne de zarar” olmadığına dair ayet (Taha Suresi’nde geçen bir anlatı; anlatıcı ayet numarası vermediği için numara eklenmemiştir). - Genel atıf: Nefsini arındıranın kurtuluşa erdiğine dair ayet (bir izleyici tarafından mealen aktarılmıştır; ne izleyici ne de anlatıcı ayet numarası vermediği için numara eklenmemiştir).