Sahte Benlik ve Ben Hissini Doğru Yere Vermek
Soru Sormanın Önemi
Bu özel söyleyeyim, yanlış anlaşılır bazı şeyler; öyle çok kısa açıklamalar bazen yanlış anlaşılmalara sebep olabiliyor. Başka soru var mı? "Ben artık korkuyorum sormaya" diyorsunuz -yok, sorun, rahat olun. Hocam beden mi diye soruyorsunuz -belli bir oranda öyle. Soru sorun arkadaşlar, çekinmeyin; çünkü hem soruları sormak gerekir hem de o sorulara çok ciddi bir şekilde eğilerek cevap vermemiz gerekir. Çünkü bizler bir süre sonra artık soru sormuyoruz. Ne anlamda? Tutumumuzu, davranışımızı, yaklaşımımızı, hayata bakışımızı normal görüyoruz ve artık o konuda bir soru sormuyoruz. Mesela birisine kızıyoruz, "niye kızdım" diye sormuyoruz; bir alınganlık gösteriyoruz, "acaba ben burada niye alındım, bunu gerçekten bir düşüneyim" diye sormuyoruz. Hâlbuki bunların hepsini sormaya ihtiyacımız var.
Ben bazı sert sorular soruyorum, onlar tabii ki biraz duvara çarpıyor böyle; o tür sert soruları artık sormayacağım. Ama hayatta mutlaka psikolojimiz, psikolojik yapımız sorgulanması gereken bir şeydir. Sorgulamadığınızda o psikolojik zemin sizi kendi hapishanesinde tutar. Şöyle düşünün: Bir deprem geçirmişsiniz, binanızın temeli kaymış, aslında apartman eğri -Pizza Kulesi gibi. Siz yürürken sürekli böyle bir yaltalama içindesiniz, garip bir yürüyüşünüz olmuş, çünkü yaşadığınız zemin eğri. Eğer bunu sormazsanız -"bu eğri mi, eğriyse niye eğri"- hayatınız o yanlış kalıplar üzerinden devam eder. Sonra da insanlardan ve hayattan şikayet etmeye başlarsınız.
Hayatta acının tek bir nedeni vardır, o da sorgulanmamış zihindir. Sorgulanmamış bir zihin, sorgulanmamış bir benlik acının kaynağıdır. Acının kaynağını bu olarak gördüğünüzde, o zaman doğru yere soru sormayı öğrenirsiniz. "İnsanlar bana acı veriyor, acı çektiriyor, bu hayat çok acı" demeyi bırakırsınız; "bu acının kaynağı nedir" sorusunu sorarsınız. Bu, kadim öğretilerin sorduğu temel şeylerden biridir. Hayatta acı vardır der; acının kaynağı egodur, yani benlik manasında. Acının kaynağı benliktir. Bu sahte benlik aşılabilir ve kişi objektif ve doğal hayata tekrar dönebilir.
Eğer biz gerçekten en doğal hâlimizde olsaydık, soru sormamıza gerek kalmayacaktı. Ama biz ne zaman -tırnak içinde- kendimizin belli bir ölçüde farkına vardığımızı düşünüyoruz kendimize göre? On beş, yirmi, yirmi beş, otuz -her ne yaşta olursa- aslında bir farkındalık değil o, tamamen psikolojik düzeyde bir farkındalık; fakat orayı biz doğal durum kabul ediyoruz. Benim hayatta en çok düşünülmesini tavsiye ettiğim şey nedir? Katılanlar bilecektir: İnsan nedir, doğal insan nedir, en doğal hâliyle ben neyim?
Ama bu sorunun cevabını şu an bulunduğunuz duruma göre verirseniz, prensip olarak zaten yanlış bir noktadan başlarsınız. Hele hele "insanlar da öyle değil mi" diye bakarsanız, o zaman küreselleşmiş bir yanlışı referans edinirsiniz. "Herkes öyle değil mi, herkes cep telefonu bağımlısı değil mi" -bağlı, ne yapacağız şimdi, doğal mı bu? "Herkes bencil değil mi" -tamam farz edelim bencil, olup olmadığı tartışılır ama farz edelim ki herkes bencil; bu neyi gösterir, bu neyi anlatır bize?
Kadim Bilgelik ile Modern Psikolojinin Farkı
O yüzden kadim bilgelik prensibi üzerinden konuşan biri var: Ananda Coomaraswamy isimli, sanat ve insan hakkında çok yazıları olan bir Hintli. O şunu söyler: Kadim bilgeliğin ortaya koyduğu psikoloji, ilkelere ve insanın yaratılmış doğasına odaklıdır; ilkelere ve insanın yaratılmış doğal zeminine dayalıdır. Modern psikoloji ise istatistiğe, çoğunluğa ve mevcut duruma dayalıdır. Modern psikoloji mevcut duruma bakıp insan psikolojisi hakkında sonuç üretiyor. Hâlbuki bu, belli bir noktada kendi doğasından uzaklaşmış olan bir yapı üzerinden bir tanımlama yapma tuzağına bizi düşürüyor. Hakiki anlamda "insan nedir" sorusunu sormak durumundayız ki verdiğimiz cevap bize bir başlangıç noktası olsun.
Biz nereden başlıyoruz? Şu an bulunduğumuz noktadan başlıyoruz; şu an bulunduğumuz noktayı "doğal insan yapısı" ya da "benim doğam böyle, benim tabiatım böyle, benim fıtratım böyle" diye tanımlıyoruz. Emin misin senin fıtratının böyle olduğuna? "Kendimi bildim bileli böyleyim" ya da "uzun zamandır böyleyim" -bu bir şeyi değiştirmez. Bazı tarihi eserler vardır; 300 yıllık, 500 yıllık, 600 yıllık, üzerine birçok tadilat yapılmış. Diyelim ki eski bir kilise, 700 yıllık; üzerine bir boya çekmişler, 100 sene sonra başka bir boya, üzerine bir başka nakış, üzerine bir başka boya. Gerçek anlamda o binanın asli hâlini ortaya çıkarmak için ne yapılır? Dikkatli bir şekilde o duvar kazınır ve en orijinal, ilk asli hâl bulunmaya çalışılır. Tıpkı bunun gibi -bu bir kazıdır, psikolojik bir kazı. Yapmamız gereken şey de budur: Benim en orijinal, doğal hâlim ne? Hiçbir travma yaşamadan evvelki hâlim ne?
Tabii ki psikolojik benlik için bunu yapmak biraz zor, çünkü deyim yerindeyse yeniden işe başlaması lazım. İnsan -burada psikolojik bir benlikten bahsediyorum, gerçek insan değil- ne diyor? "Çok geç" diyor. "Yaşım 40, 30, 25, çok geç." Ya da ümitsizlik: "Pek de değişemem, çok zor, değişebilir miyim ki, iş işten geçmiş." Ya da "ben böyleyim, bir şekilde idare ediyoruz, kazdığımda ne çıkacağı belli değil, emin de değil, iyi bir şey mi çıkacak, daha beter bir şey de çıkma ihtimali var" diye düşünüyor. Ama emin olun öyle bir beter şey çıkmayacak; kendi tecrübem adına söylüyorum, aslında kötü bir şey çıkmayacak. Ama egomuz bize böyle bir yönlendirmede bulunabilir: "Fazla uğraşma, fazla kazma." Zaten biraz böyle birkaç soru sorunca bir kısım şeyler çıkıyor; "fazla uğraşma" diyen bir ego var, o zaman kişi artık kendisiyle ilgili soru sormayı bırakıyor.
Bakın bize başka şeylerle ilgili soru sorulduğunda ne kadar -tırnak içinde- çenemiz açılıyor değil mi? "Bana ailenden bahset, annenden babandan, arkadaşlarından, insanlar hakkında" -ne kadar rahat konuşuruz. Ama "bana kendinden bahset, ne hissediyorsun, ne yaşıyorsun" -daha derinlere gidince insan o kadar konuşmak istemiyor, zaten o kadar duyarlı da değil kendisine o anlamda. Kendisi üzerinde çalıştığını düşünen insanlar bile mevcut sübjektif yapılarını kendileri zannediyorlar. Zaten en büyük problem de budur: Biz neye "ben" diyeceğimizi unutmuşuz. Hayatta bütün insanlığın en temel şeyi budur. "İnsan nedir" sorusunun belki bir cevabı budur: Neye "ben" diyeceğini bilmeyen, gerçekte kendi olmayan şeylere "ben" diyen varlık. Dolayısıyla hayatta en büyük yanılgıları taşıyan varlık bu anlamda insan.
"Ben" Hissini Yanlış Yerlere Vermek
Mesela ben hissi, en doğal hâliyle kendi özümüze verilmesi gerekirken ve oraya ait bir his iken, biz bunu birçok şeye veririz. Hâlbuki ben hissi hiçbir şeye, emaneten bile verilmemesi gereken bir şeydir. Mesela gençlik -hepiniz gençlik dönemini yaşadınız, hâlen yaşayanlarınız var, hatta "ben hep genç kalacağım" diye düşünenleriniz de olabilir. Gençlik diye bir olgu vardır, biyolojik anlamda değil mi -gençlik dönemi. Ama siz ne yaparsınız? Ben hissini ona verirsiniz: "Ben gencim." Ne yapmış oldunuz burada? Ben hissini gençliğe verdiniz. Dolayısıyla o ben hissi sürekli bir şeylere verilen bir algıya dönüşüyor ve bu insanoğlu için çok problemli bir şeydir.
İçinizde bir hüzün ortaya çıktı, "ben hüzünlüyüm"; içinizde bir keder ortaya çıktı, "ben kederliyim"; bir arzu ortaya çıktı, "ben çok istiyorum" -bakın ne yaptınız? O çok kutsal olan ben hissini verdiniz. Niye kutsal? Çünkü yaratırken Tanrı size böyle bir his vermiş: "Ben" diyebilme bilinci. Bu çok kutsal bir şey, çok değerli bir şey ama çok tehlikeli bir şey. Neden, ya da tehlikeli olduğunu nereden anlıyoruz? Yer, gök, dağlar bundan çekilmiş, emaneti yüklenmek istememişler. Çünkü ben hissini eğer yerinde tutmazsan, başına en büyük belayı açacak bir şeydir. Çok büyük bir imkândır, çünkü yaratıcıyı anlamana imkân veren bir şeydir; yaratıcıyı zatı, sıfatı, esması itibariyle idrak etmene imkân sağlayan bir şeydir. Ama yerinde kullanmadığında senin başına en büyük belaları açabilecek bir şeydir. Biz şimdi niye bu kadar şikayetçiyiz? Çünkü ben hissini yanlış şeylere vermişiz.
Mesela ortada bir fedakârlık var, ama sen ne yapıyorsun? "Ben fedakârım." Ne yaptın? Beni o fedakârlığa bağladın. İçinde bir istek ortaya çıktı: "Ben istiyorum." Hâlbuki orada bir istek var, beni ona verecek misin? Bir köpeğin var -"ben köpeğim" diyor musun? Demiyorsun. Bir evin var -"ben evim" diyor musun? Demiyorsun, onlara vermiyorsun. Tabii ki bazı verenler var: Mesela adamın biri benini Fenerbahçe'ye veriyor, "ben Fenerbahçeyim" diyor mesela. Ya da bir annelik olgusu tecrübe ediyorsun, "ben anneyim" diyorsun; sonra o "ben anneyim" başına bela oluyor. "Ben gencim" diyorsun, sonra o "ben gencim" kalıbını devam ettirmeye çalışıyorsun.
Ben hissi tamamen yanlış şeylere veriliyor; sonra ne oluyor? Kendini o ben hissini verdiğin şeyin hükmü altına mahkûm ediyorsun. Beş çocuğun var, bir salgın hastalık oldu, koronavirüs oldu, beş çocuk da öldü -hadi şimdi "ben anneyim" demiştin, şimdi ne diyeceksin? Bir de şey yapar: "Ben anneyim, sen bilmezsin" diyerek karşıdakini anlamamakla suçlar. Bu çok yanlış bir şeydir. Bak sen, annelik süreci biyolojik ve psikolojik bir olgudur -o bir olgudur. Ama sen ona ben hissini verdin; verdiğin anda "ben anneyim" oldu. Sonra çocukların ölürse yıkıldın orada. Neden? Çünkü ben neydi? Anneydi. Ben anneydi -ne oldu şimdi, o ben yok ki.
"Ben eşiyle çok mutlu, otuz yıllık evli olan biriyim" -adam öldü veya seni bıraktı, ne oldu şimdi? "Dul ve mutlu" -tabii tepkisellik gösteriyoruz bazen, "ne olacak ya önemli değil" diyoruz; aslında o da bir reaksiyon. Aslında sen "dul ve mutlu" da değilsin, onunla da özdeşleşme, onu da bırak. Çünkü o sahte benlik yaklaşımı, yanlış benlik yaklaşımı insanda güçlendiğinde mutlaka bir şeye bağlanacak. "Ben duyguların değilsin, düşüncelerin değilsin" dediğimde, "o zaman ben neyim" diyor -illa yapışacak bir şey arıyor, çünkü o benlik böyledir. Hâlbuki bu sahte bir benlik algısıdır; gerçek benim öyle bir şeyi yok, gerçek ben hiçbir şeyle özdeşleşmez. Ama bizde sahte bir benlik algısı oluşuyor ve güçleniyor; o sürekli kendisine bir şey arıyor -sokakta kalmaya dayanamayan birinin bir evden kovulunca başka bir eve girmesi gibi.
"Emek verdiği için o ben daha çok özdeşleşiyor olabilir mi? Mesela bir anne bütün gününü o çocuğa veriyor." Güzel, ne dedin? Emek, bak emek, sadece emek -ama "ben emek verdim" derken, beni neye bağladın? O emeğe bağladın. O yüzden dayak yiyoruz. "İşte ben emek verdim, bir anne olarak" diye başladığın anda farkında bile değilsin -bu sefer ben neye yapıştı? Emeğe yapıştı. "Ben emek verdim" ama sen vermedin; "gece ben uykusuz kaldım" -bak gece uykusuz kalma ve bakım verme olgusu var, sen ona ne yaptın? Beni yapıştırdın. "Ama ben gece uykusuz kaldım" -biliyor musun, sen değil yani.
Bakın ben ne kadar büyük, tehlikeli bir virüs. İnsanlar korona virüsü, bilmem ne virüsü diyorlar, gelecek sene ne virüs çıkar bilinmez. Benim hayatımda en tehlikeli virüs "ben virüsü"dür -sahte ben virüsü. Ona karşı kim aşılıysa, kim kendini aşılarsa, kim immün sistemini deyim yerindeyse ona karşı güçlendirirse, o sağlıklı bir insandır. Kim ona karşı kendini koruyamazsa, o her türlü psikolojik probleme açık bir insandır.
"Siz Kendinizi Nasıl Tanımlarsınız?"
Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız? İsmail Bey kim mesela? Tanım yok, tanımlamıyorum. Anlatın beni mesela -yok. Bakın, ben sadece ve sadece yaratıcıya ait, ona bağlı, onunla var olan bir varlığım. Bu kadar. "Kulumuzda bir çıkarı yok mu acaba?" -işte onu açtım zaten, "ben kulum" deyince millet gene hikaye anlatıyor, böyle dindarlık falan; onu anlatacaklar diye o yüzden açtım. Ben sonsuza ait olan, onunla var olan, zaman ve mekân ötesi bir varlık ve bilincim. Bu kadar. Hiçbir şey bana yapışmaz, hiçbir şey beni rahatsız etmez, hiçbir şey beni etkilemez -öz varlığım itibariyle.
Ben bir "İsmail Acarkan" değilim. İsmail Acarkan, hani işte Yunus'un dediği o -ete kemiğe bürünürsün, bir form alırsın. İnsanlar, bir form almışım, anne babamın hücresi birleşmiş, o formun çekirdeği olmuş, o formu almışım. O formu alan kim? Formsuz olan. Ben artık form almışım ama form yine değilim. Buradaki su şekil aldı ama bir şekli yok yine de aslında -bir şekli yine yok, çünkü bardaktan çıktığı anda gene şekilsiz; içindeyken de aslında şekilsiz, biz onu şekilli görüyoruz, bir formun içinde görüyoruz. O zaman o formun adına annem babam "İsmail" demiş. Ben de bir zaman kendime İsmail Acarkan demişim. Sonra İsmail Acarkan olmadığımı anlamışım. Artık ben kendimi tanımlamıyorum. Her tanımlama bir sınırlandırmadır zaten, her tanım bir sınırlandırmadır ve her sınırlandırılma bir kendini hapsetmektir. O yüzden ben hissine hiçbir sınırlı şeyi özdeşleştirmeyin.
Sınırlı olan hiçbir şeye "ben" demeyin. Bir emek gösterildi değil mi -ben diyeyim ki "anneyim, babayım, Allah bana bir çocuk verdi, orada bir emek gösterildi." Ben sana emek verdim diye bırak, beni hiçbir şeye verme; beni bir şeye, bu gibi şeylere verdiğin zaman ben alacak-verecek hesabı çıkaracak sana. Çünkü hangimizde bir alacak-verecek hesabı yok ki? "Ya insanlar biraz nankör" demiyor mu, dememiştir? Çünkü bir şeyi, bir iyiliği, güzelliği, emeği, değeri benine bağlıyorsun. O yüzden benlik diyor ki: "Sen bana bunu verdin değil mi, ben emek verdim dedin değil mi, şimdi ben senin başına belalar açacağım göreceksin -hem de karşılıksız verdim." E diyorum, o zaman sorun ne? "Ama hocam" diyor, "insan bir teşekkür bekler." Hani beklenti yoktu, şey yoktu -bak en hafifi değil mi bu, en hafifinden başlıyor, daha fazla şey var yani zaten aslında.
Mesela birisine otuz sene hizmet ettiniz, çocuğunuza yirmi sene hizmet ettiniz, kariyerinizi bıraktınız, şu oldu bu oldu; çocuğunuz dedi ki "anne, ben evleniyorum, çok iyi biri, sizi de artık unutmak istiyorum, geçmişime bir kalem çizmek istiyorum, teşekkür ederim bugüne kadarki." Kabul edecek misin? Etmeyeceksin. Bir teşekkür de yetmiyor, neden? Çünkü sen sahte bir ben ürettin, sahte bir ben ürettin -o senin başına ağ örüyor.
"İşte İsmail Acarkan insanlara vaktini veriyor, bir şeyler anlatıyor -bir saygı beklemesin mi?" Bir sürü şey değil mi, bir saygı bekliyor, bilmem ne bekliyor, bir şey bekliyor yani. Şimdi atıyorum, bir gün benimle biriniz karşılaştı; diyelim ki bir çukura düşmüşüm, ben sizi tanıdım, siz beni tanıdınız diyelim -tabii sahte benleri tanıyoruz, birbirimizin sahte benini tanıyoruz. Ben diyorum ki "bir el atar mısın?" -"valla şu an işim var" diyor. Eğer İsmail Acarkan'ın bir beni varsa orada ne diyecek? Şuna bak yani.
Onun için İsmail Acarkan, İsmail Acarkan bir şey değil yani; bir şey yok orada, bildiğimiz anlamda bir şey değil. Kaç yaşında, annesi babası kim, ona sevgi gösterdiler mi, değer verdiler mi, anlaşıldı mı -bunların hepsi sahte. Bakın anlaşılmama deneyimi var ama "ben anlaşılmadım" düşüncesi sahtedir. Mesela ailenizde anlaşılmamayı yaşamışsınız, bir anlaşılmama yaşanmış; ona "ben anlaşılmadım" derseniz işte orada tuzağa düştünüz.
"Ben bir yere kadar hizmet ediyor değil miyim insana? Yani o tutunduğumuz şeyler bazen bizi geliştirmez mi? Tamamen tutunmamak mı gerekiyor?" Şimdi zaten olacak olan bir şeye ben tutunuyor, sonra da "ben yaptım" diyor. Dolayısıyla benim hizmet ettiğim hiçbir şey yok aslında. Şey gibi düşün: Hani bazen olur ya, tırnak içinde sahipsiz bir arazidir, uyanığın biri çevirir, "burası benim" der. Ben böyle sahte bir şey; sonra da onun üzerinden "işte bak, ben istersem yaparım, istemezsem yapmam" der -ona direksiyonu verdiniz.
Bazen annelere diyorum ki: Bak senin yaptığın şey aslında, senin yaptığın burada olan şey, Allah'ın sana verdiği sütü vermek. Sütün nasıl yapıldığını bilmiyorsun bile; içinde ne var, protein midir, nedir, hiç bilmiyorsun. Nasıl "sen benim sütüm" diyorsun ya? Bu nasıl gerçekleşiyor bu anlayış? Senin sütünse anlat bakalım bu sütü nasıl yaptın, içinde ne var? Bilmiyorsun. Senin sütün değil; bedeninde üretilen bir süt bu. Doğal akış onu vermek. Ama ego diyor ki "vermeyebilirim, aç bırakabilirim -o zaman aç bırakmıyorum, veriyorum, o zaman ben veriyorum." Bir de benliğin böyle bir sahtekârlığı var. Hâlbuki hayır, o doğal bir akış; bir ağacın meyve vermesi gibi. Ağaçla insan arasındaki fark, orada yaşanan olguyu bilinçle şahit etmek, ona bilinçle bakabilmek, bir bilinçli farkındalıkla onu yaşamak -benlikle yaşamak değil. Ben bazen hayvanlardan örnek veriyorum, "onlar hayvan" diyor insanlar; fark ne? Biz insan olduğumuz için değil, biz ben bilincini yanlış yere kullandığımız için o hayvandan daha az bilinçli gibi duruyoruz -daha az bilinçliyiz, çünkü sahte bir şeyin içine kendimizi hapsediyoruz. Ama hakikaten insan olsaydık bütün deneyimi çok bilinçli bir farkındalıkla yaşıyor olacaktık.
Şikayetlerinize Dikkat Edin: Neyi Sahiplendiniz?
Onun için şikayetlerinize, konuşmalarınıza, değerlendirmelerinize iyi dikkat edin; hangi beni, daha doğrusu ben bilincini, ben hissini neye verdiğinizde sıkıntı yaşıyorsunuz? "Tamam hocam, bir babayım, çocuklarımdan hiçbir şey mi beklemeyeceğim, zaten benim çocuklarım" dedin, "ben emek verdim" dedin, "ben çok fedakârlık yaptım" dedin -o kadar çok sahte şeye bağladın ki beni, sonra hepsi senin üzerinde bir örümcek ağı fonksiyonu görüyor. Hareket ettikçe sinek gibi takılmışsın o ağa, hareket ettikçe daha çok bulaşıyorsun o ağlara. Onun için şikayet ettikçe daha çok rahatsız olursunuz.
"Hocam bunu putlaştırmak diyebilir miyiz?" Tabii diyebiliriz, ama ben çok fazla dini kavram kullanmak istemiyorum, çünkü anlamlar bilincimizdeki dini çekmecelere girip kayboluyorlar. Yoksa din dilinin bu konuda kullandığı şey buna "hevasını ilah edinmek" diyor aslında; çünkü benlik bir şeyi sahiplenmek istiyor. "Kardeşim, biz burada otuz sene kafa patlattık, ben bu kitabı yazdım ama bu kitabı nasıl yazdım biliyor musun, ne kadar emek sarf ettim, ne kadar okudum" diye başlar ego; ondan sonra saz eline alır zaten bitmiyor benlik. O yüzden benliğe karşı uyanık olmak zorundasın. Bir benlik şarkı söylüyor şimdi: "Ben emek verdim" diye başladı, nota devam ediyor. Tabii, benlik müziği çok iyidir, iyi uyutur, süperdir; ve her an kulağınıza çalınır, eğer uyanık olmazsanız.
"Hocam, burada sahiplenmeyi ve buna bağlı yüceltmeyi anlatıyorsunuz gibi geliyor bana. Aslında 'ben' dediğimiz şey Yaradan'ın bir parçası olarak ben; kendi bakış açımdan böyle görüyorum. Sizin söylediğiniz şey ego gibi geliyor. Bir anne çocuğuna bir şeyler yaparken karşılık beklemek sahiplik duygusunu da yaşıyorsa karşılık bekler. Ama sahiplik değil de yaratanın bir parçası olarak görürse zaten bu şekilde bir sahiplik beklememesi gerekiyor."
Bu dünyada sonuçta rollerimiz de var; anne bir rolümüz var, çalışıyorsak iş yerinde rolümüz var, evlat olarak rolümüz var -bir sürü rolümüz var. Evladımızda bir şey olduğunda annelik rolü olmayacak ya da babamıza bir şey olursa artık evlat olmayacağız; ne olacağız? "Yaradan'ın bir parçası" -bakın bu sen benliğinin kendini neye yapıştırdığı: Ben Tanrı'nın parçasıyım'a yapıştırdı. Bu çok spiritüel gibi gözüken ama çok problematik bir şeydir. Tanrı parça olmaz veya parçası yoktur. "Evrenin bir bütün parçası olduğunu, ne olarak evrenin parçasısın, ruh olarak yani." Ruh ne? Bakın kavramlar kullanırız ama içeriği -ruhun ne olduğunu tecrübe ettiniz mi? Ruh neydi, nedir? Bilmiyoruz. O zaman benliğimizin burada kullandığı kavram boş bir kavramdır, sahte bir kavramdır o benlik için, çünkü bilmiyor ruhun ne olduğunu.
Dolayısıyla efendim oradan başlayabilir, benlik oradan başlayabilir -iyi bir başlangıç: "Ben bir hiçim." Güzel bir şey. Bunu daha azıcık konuştuk. "O sahiplik duygusunu ben de çok sorguluyorum. Çünkü çocuklarımın, bebeğim olarak ya da karşıdaki her bir insanın bir şey yaptığımızda mutlaka bir karşılık bekler vaziyette bakıyoruz, aslında öyle olmamalı." Yapıyorsan kendin yapıyorsun; yapmıyorsan kimse sana yap demiyor. İşte çocuğunu emzirmek gibi -kimse sana "illa emzir" demiyor, sen bunu kendin seçiyorsun, kendin yapıyorsun, senin seçimlerinin sonucunu yaşıyorsun.
"Yani bahsettiğiniz şey psikolojik düzeyde belli bir dengeye oturtmaya işaret ediyor olabilir. Ama yapmıyorsan da kendin yapma diye aslında kendine bir yapmayabilme özgürlüğü vermiş oluyoruz." Bak hepsi, konuştuğumuz andan itibaren benlik bir şeye yapışacak, dikkat edin. "Ben de şunun için söylüyorum hocam. Mesela eşlerle de aynı şekilde -evleniyor eşim ama karşılığı farklı bir yapı var. Yani sen sadece kendinden mesulsün, ağzından çıkan şeyde sadece sen mesulsün. Hani orada sanki benliği yok ettiğinizde sorumluluğu da atıyormuşuz gibi geldi bana."
Ben öyle diyorum -hayır, bakın bir şey dedim ya, ben burada mesela örnek verdim: Arkadaş dedi ki "ben emek verdim." Ben emeği inkâr etmedim, emek yok mu, emek var, öyle bir şey yok değil mi; bir emek var orada. Ama "ben o emeği verenim" dediğin anda o emeğe özdeşleştin ve onun sahibi olduğunu zannettin, onun üzerinden de egon mutlaka alacak-verecek üretecek. "Ben hiç kimseden bir şey beklemiyorum" diyor ama bakırsanız içte bir alınganlık var; hiçbir şey beklemiyorum diyor ama böyle bir kırılmışlık var. "İnsanlar da çok hödük yani, ama ben onlardan bir şey beklemiyorum" -bir ağacın beklememesi gibi değil değil mi mesela; öyle bir şey. "Ben insanlardan hiçbir şey beklemiyorum" derken bile bir rahatsızlık hissediyorsunuz; bir sistem var, bir rahatsızlık var. "Bu nankör insanlar da yani, zaten bekleme bu insanlardan bir şey."
Yani benlik bir tutunduğu anda bir belaya dönüşür. Burada unutmayalım: Hayatta emek vardır, merhamet vardır, iyilik vardır, güzellik vardır, hoşgörü vardır, anlayış vardır, yardım etme vardır -bunların hepsi vardır. Fakat bunlara "ben" öznesini verme diyorum. Mesela eşin var, yardımseverlik göster, merhamet, şefkat, anlayış, sadakat -hepsini yansıt ailene, hayatına, eşine. Fakat "ben sadığım" deme, "ben sadakatliyim" deme, "ben iyiyim" deme, "ben yardım ettim" deme. Bu çok yanlış bir şeydir. Çünkü benlik, benliğe öyle bir şey verdiğinde -bunlar da iyi şeyler değil mi- öyle bir şey verdiğinde ona sahiplenecek. Yani sahiplenme sadece "benim eşim, benim arabam, benim evim" değil; iyilik de sahiplenilmemesi gereken bir şeydir, sadakat de sahiplenilmemesi gereken bir şeydir. Şimdi annede süt yok mu? Var. Ama "benim sütüm" yok; bunu anlamak lazım.
Egonun Son Silahı: "Bensiz Motivasyonun Kalmayacak"
"Bir şey sorabilir miyim? Motivasyonun kaynağı o zaman ne olacak? İnsanı motive eden ne?" Ah işte bu en tehlikeli soru, en tehlikeli soru; egonun son silahı. Şunu diyor: "Ama ben gidersem hiçbir motivasyonun kalmayacak, biteceksin diyor; benim sayemde bir şey yapıyorsun diyor; benim ben olmasam, benim motivasyonum, arzularım, ihtiyaçlarım, hırslarım, olmak istediğim şeyler olmasa, bu hisler olmasa, sen ne yapacaksın, öyle bir pelte gibi kalacaksın." İşte en büyük silahı bu: Benliğin en büyük silahı, "bensiz bir şey yapamazsın" demesidir. Çünkü biz bir süre sonra her şeyi onunla yaptık. Her şeyi onunla yaptıysan onsuz ne yapabilirsin? Hiçbir şey yapamazsın. Ama biz bir zaman onsuz bir şey yapıyorduk; işte oraya döneceğiz. Çocukken en doğal hâlimiz -hatta biz bazen çocuklukta şeyi hissederiz, aslında hiçbir nedeni yok. Çocuk mesela gülüyor ya, "çocuk mutlu" diyoruz, neden? Nedeni yok.
Biz bir zaman sonra her şeyi benlikle yaptığımız için benlik bize "sen bensiz hiçbir şey yapamazsın" diyor. Kendinizi bildik bileli, diyelim ki birisiyle birlikte yaşıyorsunuz, hiç hatırlamıyorsunuz onsuz olan bir gününüzü. O da diyor ki "ben gideceğim." Diyorsunuz ki "sen bir tuzakmışsın, sen sahte bir şeymişsin." O zaman "giderim" diyor. Gidince ne yapacağım diye düşünüyorsunuz -"ben her şeyi onunla yaptım, onunla uyudum, onunla kalktım, onunla kahvaltı yaptım, onunla çalıştım, onunla sokağa çıktım."
İnsanı psikolojik düzeyin içine sıkıştıramayız. Onlar, psikolojik düzeydeki özdeşleşmeler, çok kısa zamanda doğar doğmaz başlıyor. Bakın Hristiyan geleneği ne diyor? "Sen doğdun ya, günahkârsın diyor." Biz de Müslümanlar olarak deriz ki "ya şunlara bak, bunlar tahrif olmuş." İyi bir düşün, ne demek istiyorlar acaba? Teolojik bir şey bu. Aslında onlar da orada yanlış bir şey yapıyor -Adem'e götürüyor, "Adem günah işledi, o yüzden siz de günahkârsınız." Bu değil. Diyor ki, sen dünyada şu beden ve psikolojik aygıtı aldın ya, sen bilinç olarak düştün; bu fıtri hâle göre bir düşüş durumudur, yani bir eksiklik, bir görecelilik durumudur.
Yani tam eksiksiz iken, ruhsal düzeyinde şimdi kendini ne olarak hissediyorsun? Mesela anne sütünü vermeyince ne oluyor, "acıktım, acıktım" -hâlbuki acıkan ruh değil, orada bir beden ve psikoloji. Hristiyan geleneği buna "senin ruhsal bilinç düzeyine göre bir düşüştür, yani bir günahtır" diyor. Ama bu günah sorumlu olduğumuz bir günah mı -tırnak içinde soruyorum- değildir. Neden? Çünkü bu bir deneyimdir. Hristiyanların anlamadığı şey de odur; bu bir deneyimdir, ama fıtri hâle göre bir düşüştür. Oradaki günah kavramı bir düşüşe işaret ediyor. İslam geleneği açıdan bakıyor: Sen özün itibariyle günahsızsın diyor. O da oradan meseleye ışık tutuyor. Aslında bunlar birbirinin zıttı değil. Kendini bir beden ve psikoloji olarak algıladığın için günahkârsın, ama hâlâ özü taşıdığın için günahkâr değilsin. Dolayısıyla bu öğretiler aslında her yönüyle birbirinin zıttı değil. Evet dünyaya geldiğin anda bir düşüş deneyimi yaşıyorsun, ama tercih ile olmadığı için sorumlu değilsin; yani sorumluluk içermeyen bir günah işlenmiş oluyor deyim yerindeyse. İslam sorumluluk noktasına ve spiritüel öze bakıyor: "Hayır, sen günahsızsın, her çocuk günahsız doğar" diyor. Ama bizim ortalama dindarlarımız bu konuda birbiriyle kavga ediyor.
Ben Hissini Bir Yere Yapıştırmayın
Şimdi diyeceksiniz ki, mesela Emel Hanım gibi çok arkadaşımız o zaman "ben"le ne yapacak? Spiritüel gelenek, özellikle Hint damarı, şunu söylüyor: "Bir şey deme" diyor. Hani bir ben var böyle, etiket gibi bir yere yapıştıracağız -yapıştırma bir yere, ben bırak onu öyle dursun. Merhametli davran, şefkatli davran, iyilik sever bir hâlde ol, bütün bunları yap; ama ben hissini ve ben tanımını bir yere monte etme. O ben öyle bir şey ki, işte virüsler nedir -yapışıp büyüyecekleri canlı hücre ararlar, canlı varlık ararlar. Belki ilgilenenler bilir, virüsler dışarıda büyüyemezler, öyle kalırlar, çoğalamazlar; bir canlı materyal olması lazım. Şimdi bu sahte ben hissi de böyle bir virüs gibi -yapışacak bir şey arıyor.
Bir emek görüyor orada, "ben emek harcadım." Bir fedakârlık görüyor, "ben fedakârlık yaptım." Bir duyarlılık var içinde, "ben çok duyarlıyım"; ve onun üzerinden nemalanıyorsun: "Ben duyarlıyım, sen kabasın, ben duyarlı olduğum için bir şeyleri hak ediyorum. Ben sadakatkâr biriyim, sadığım, dolayısıyla sadakat bekliyorum." Çok mu şey bekliyorum diyorsunuz -evet, çok şey bekliyorsun. Şimdi bakın bunu anlamadıkça hiçbir zaman bir yere varamazsınız; benlik sizi elinde parmağınızda oynatır.
"Sence ben sadık biriyim, eşimden sadakat beklemeyeceğim mi, çok mu şey bekliyorum, ben bu kadar fedakârlık yaptım çocuklarıma, çocuklarımdan şunu bekliyorum, çok mu şey bekliyorum, Allah için söyle, çok mu şey bekliyorum?" Ne yapıyor etraftan, bu sefer o sahte benliği tasdik ediyor. O yüzden ben hiç kimsenin benliğini tasdik etmem. "Ben varım" desem, beni doğru yere monte etmiş olur muyum? "Ben varım" -çünkü değişmeyen bir şey. Hayır, onu... şimdi o zaman şunu sorarım: "Sen varlıktan ne anlıyorsun" derim işte o durumda. Aslında ben, evet, sonsuz ve mutlağın varlığıyla zaten vardır; dolayısıyla ben vardır, hakikatte vardır ama "ben varım" dediğinde hangi bilinçle bunu söylediğini bildiğim için onaylayamıyorum. O yüzden onaylamıyorum. Ama evet, "ben" dediğim şeyde mutlak varlıkla varlık, mutlak bilinçle bilinç, mutlak mükemmellikle birlikte bir mükemmellik vardır ve itminan vardır, hiçbir eksiği yoktur. Ama "ben işte buyum" demen için bunları gerçekten tecrübe etmen gerekiyor.
Evet bu böyledir: Ben varım ama bu varlığın şu anda nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum, ama nasıl olmadığını biliyorum. Nasıl değil? Zamana bağlı değil, mekâna bağlı değil, şartlara bağlı değil, eksilip azalmıyor. O yüzden öncelikle bu ben hissini bir yere vermeyin. Niye acele ediyorsunuz ki? "Ama işte o sahte benlik var ya, illa bir şeye tutunmak zorunda" -gerçekten çok azgın bir şey, çok uyanık bir şey, en ince bir sızıntıdan sızıveriyor. "Tamam da, ben miyim şimdi" diyor. "Sen zaten sahtesin" diyorum. Ama bir gerçek ben var, ben onu arıyorum -işte kendini bilme yolculuğu dediğimiz şey bu. O yüzden "acele etme" diyor Hint bilgeleri. O zaman ben neyim? Acele etme diyor -yani zaten bir şey, sen ona bir şey olmayacaksan zaten değilsin. Hani niye acele ediyorsun ki? Ama o sahte benlik tanımlanmadan yaşayamaz zaten; illa bir şeye bağlayacak.
"İşte ben İsmail Acarkan'ım, ben yazarım, insanlara bir şey anlatmaya çalışan, işte Allah'ım bu dünyada bana böyle ufak bir görev vermişti" -ya da böyle ilahi mekanizmayı kendi hesabına deforme etmeye çalışan; işte benim de bu dünyada bir vazifem var, ne vazifem var, "ben vazifesi olan biriyim" değil mi? "Ben fakirim" derler ya, bir de hocam, o nedir? Mesela özellikle İslam alimlerimizin arasında "şu fakir şöyle söylüyor" falan derler. Şimdi bakın şunu unutmayın: Kavramlar bizi yanıltmamalıdır. Kavramın içeriği nedir? Adam "ben fakirim, ben hiçbir şeyim" diyor, hakikaten diyor -ama abi sen hiçbir şeysin, ne demek istiyorsun? "Sen şimdi demedin mi ben fakirim, ben hiçbir şeyim diyorsun, sonra sen bir hiçsin, hakikaten bir hiçsin, bunu şimdi mi anladın diyorum." Ne demek istiyorsun şimdi sen? Bakın aslında kavram göründüğü gibi değilmiş demek ki. O yüzden kelime değil; bizim burada ihtiyacımız ya da aradığımız şey kelime değil, bir şeyin aslı, hakikati.
O yüzden sahte benliği iyi gözlemleyin, acele etmeyin -o zaten bir gün ortadan kaybolacak, gerçekliği yok zaten. Acele etmeyin, sadece gözlemleyin ve gördükçe iptal edin, her ortaya çıktığında iptal edin, sakince. "E ben kimim o zaman?" Bak acele etme, sen zaten varsan varsın, yoksan da yoksun; yani yoksan var olma çabasına girmenin manası yok. Varsan da o varlık hiçbir şey tarafından ortadan kaldırılamaz. Yerin altında diyelim ki büyük bir elmas damarı var, varsa var yani; senin var yok demen bir şey değiştirmez, o varsa var. İşte ben de böyle. Öyle algılayın kendinizi şimdilik en azından. Ben nedir bilmiyorum, ama varsa var, yoksa da zaten yok; yoksa zaten kaygı duymama gerek yok, varsa zaten onu ben bile yok edemem. O zaman rahat edelim.
Varsa sen bile onu yok edemezsin; yoksa sen asla var edemezsin, sahte bir şey var edersin. Zaten insanoğlunun yaptığı da budur: Sahte bir şey var ediyor, sahte bir şeye devam ettiği için asıl varlığı unutuyor, örtüyor ve göremiyor. Burada bir çocuk var, "ben kimim, ben neyim" diye sormaz; biz ona yapıştırıyoruz bütün kalıpları: "Sen işte Cicim'sin, Ayşe'sin, Ali'sin, bak burnun, bak ellerin, bak annen baban" -biz sürekli yapışıyoruz. Çocukta hiç öyle bir şey yok, çocuk "ben buyum" demiyor; ona o şeyi vermeye başlıyoruz. Çocuk var yani, çocuk orada yokluk hissediyor mu? Hissetmiyor. Varlık hissediyor mu? Evet hissediyor. Fakat onu tanımlıyor mu? Yok, tanımlamıyor. Sonra biraz büyüyünce "ben çocuğum, ben falanın annenin çocuğuyum, şu babanın çocuğuyum" diyor. Sonra onlar üzerinden -şimdi kendinizi dedik ya- "ben buyum" deyince onun içerdiği bir şey var: "Ben şu anne babanın çocuğuyum, bu sefer onun çocuğuysam bana şöyle davranmalılar, böyle davranmalılar." Benlik bir şeylere yapışmaya başlıyor.
Kulluk: Yaratıcıyla Aynı Rezonansta Olmak
Bakın kulluğa bile yapışıyoruz. Ama kulluğu gerçek anlamda dinin anlattığı anlamda kulluk olarak görmüyor; kulluğu bile sahiplendiği bir şey hâline getiriyor. "Benim namazım, benim orucum, benim dualarım -boşuna mı yaptık biz bunları?" Mesela birisine Allah dese ki "cennet cehennemi kaldırdım ortadan" -kaç tane dindar ibadete devam eder? Kaç tane dindar kaçındığı günahları yine kaçınarak devam ettirir? Bakın ibadet çok -ibadet nedir? İbadet yaratıcıyla aynı rezonansta olmak demektir. O yüzden Arapça'da kullanılan "abd" kelimesiyle, yani bizim "kul" dediğimiz abd kelimesiyle, Arapların kölelere kullandığı kelime aynıdır. Ama biz buradan ne çıkarıyoruz? Bir de böyle ateistler var sağ olsunlar, onlar da bizi didikliyorlar: "İşte bak, kulluk kölelik demektir, kul kelimesi köle ile aynı kelime, dolayısıyla Allah sizi köleler kılmış, biz sizi kölelikten vatandaşlığa çıkarıyoruz" diyerek büyük bir yıldırma politikasıyla ve sahte bir şeyle geliyorlar.
Hâlbuki niye köleyle aynı kelime ile karşılanmış? Çünkü köle şu demek: Kölenin efendisinden bağımsız bir şeyi yoktur, tamamen efendisiyle rezonanstadır -özgür değildir referansla değil. Köle ile efendi aynı rezonanstadır: Efendi bir şey istediğinde köle de onu ister, efendi bir şey istemediğinde köle de istemez -aynı rezonanstadırlar bu yüzden. Dolayısıyla din dilinde kulluk demek, aynı rezonansta olmak demektir. Kulluk budur. Bu yüzden kulluğu dini ritüellere indirgemeyin; gerçek anlamda kulluğun aslı, yaratıcı ile aynı rezonansta olabilme hâlidir. Mesela Allah bir şey istemedi -ben de istemiyorum, madem O istemedi ben de istemiyorum; Allah benim için şunu diledi -madem benim için onu diledi ben de bunu diliyorum. Bakın aynı rezonanstayım -kulluktaki kasıt budur.
Dolayısıyla biz benlik hissini yanlış bir yere vermemeliyiz, hiçbir konuda vermemeliyiz. Çünkü benlik istiyor ki öyle bir şeydir ki hep bir şeye sahip olmak ister: "Ben kulum kardeşim, burada otuz yıl Allah'a ibadet ediyoruz, namaz kılıyoruz, secde ediyoruz, abdest alıyoruz falan." Bak oradan neler mırıldanıyor -Allah'tan ne kadar alacağı var, anlatabildim mi, ne kadar büyük alacağı var böyle bir ibadet anlayışının değil mi? Hâlbuki ibadet böyle bir şey değil ki. İbadet nedir? Yaratıcı o kadar çok şeyi sana lütfetmiş ki sen nasıl teşekkür edeceğini bilemiyorsun, ne kadar teşekkür etsen az buluyorsun; ve O'nunla aynı rezonansa, aynı frekansa girmeye çalışıyorsun. Çünkü O sonsuz ve mutlak, her iyiliğin, güzelliğin kaynağı; sen de O'na aitsin.
Dolayısıyla benlik neye girerse girsin o şeyi dejenere eder. Adam diyor ki "benim Allah'ım" -benim Allah'ımla kavga ediyor zaten başkalarıyla; "benim Allah'ım senin Allah'ını döver" gibi geliyor; "benim peygamberim senin peygamberinden üstün." Lan bırak, hangi peygamber üstünse kalsın ya, sen niye böyle onun üzerinden üstünlük taslıyorsun? "Benim peygamberim" demek bile sahte bir şeydir. "Bizim peygamberimiz sizden üstün" -ya senin işin neydi, peygamberi sahiplenip kavga etmek mi, peygamber yarıştırmak mı? Bakın benlik böyle bir şey; öyle bir şey ki neye girse oraya dair bir problem oluşturmaya ya o anda ya da potansiyel olarak sahiptir.
"Peki üstad hem halife hem insan -bu ikisini nasıl ayırt etmek lazım? Allah'ın halifesi sıfatı da var." Şöyle -Allah'ın halifesi sıfatı yok ama biz onu şöyle izah edelim mi diyeceğim; etmeyeyim şimdi istersen, uzun bir mevzu olduğu için, onu başka bir güne bırakalım. Burada o zaman bizim buradan aldığımız şey ne olmalı? Ben hissimi en güçlü olarak neye veriyorum ve nerede bu benim için bir probleme dönüşüyor? En güçlü olarak neye veriyorum? Mesela ben annesi babası tarafından hep ihmal edilen bir çocuktum -bak ben hissini nereye verdim? Bir anne baba ilişkisine verdim. Orada diyelim ki annen veya baban senin ihtiyaçlarını tam fark edememiş, zaten kendi bir başka benlik özdeşleşmesiyle yaşıyor; dolayısıyla sana ihtiyaç duyduğun o doğal hâli, gerekli şeyleri, sevgiyi, anlayışı, duyarlılığı göstermemiş. Bu sadece bir olgu. Ama sen benini ona verdiğin anda ne oldun? Şanssız bir evlat oldun, mağdur biri oldun, travmatize bir çocuk oldun. Hatta bunu çocuklukta anlarız.
Şimdi diyeceksiniz ki "kardeşim ben o yaştayken bunu nereden bileyim" -amenna, tabii ki bilemezsin, 8-10-12 yaşlarında nereden bu kadim bilgeliği idrak edeceksin, olamaz. Ama sen 18-20-25'e gelmişsin; bütün o sahte bir şekilde yapıştırdığın ben etiketlerini çek oralardan. "Ben şanssız bir çocuktum, ben ailede anlaşılmayan bir çocuktum, ben kötü evlilik yapan biriydim, ben zaten şanssız bir ailede doğdum, ben hiçbir zaman hak ettiğim şeyi bulamadım, ben hep haksızlığa uğrayan oldum" -bak, bütün nereye verdiysen o benlikleri hepsini topla ve o sahte benlik hislerini ateşe at. Çünkü onların hiçbir anlamı yok. Gerçek ben hissini idrak edinceye kadar bütün o yapıştırdığın benleri ateşe at. Zaten cehennem ne? Bu işte: Cehennem, bütün o benlik hislerinin ateşe atıldığı yerdir. Burada illa fiziksel ateş olarak anlamayın. Cehennemde ne yapacaklar bizi biliyor musunuz? Bizi bütün özdeşleştiklerimiz şeylerden kurtaracaklar. Özdeşleştiğiniz her şeyden kurtulacaksınız.
Cehennem: Bütün Sahte Kimliklerden Arınmak
Onu da ona bıraktın; şimdi ağaç yapmazdı. Mesela "ben çok acı çektim" -bu özdeşleşmeden kurtulacaksın, bu bitecek. "Ben hayatta çok şanssızdım, çok nankörlüklere maruz kaldım" -bunların hepsi bitecek. Sizi, siz olmayan şeyden temizleyecek, cehennem bu. Burada bunu yapabilirsiniz; bu bilinçle yaparsanız daha az sıkıntı çekersiniz. Basit bir örnek vereyim: Beş çocuklu bir anne, öyle bir kaza oldu ki beş çocuğu da trafik kazasında öldü, kocası da öldü, bir tek kendi kaldı canlı. Şimdi bu özdeşleşen bir kadın veya erkek -fark etmez, burada kadın erkek konu değil- öyle bir kadın diyelim, şimdi o özdeşleşmeleriyle nasıl bir hayat yaşayacak? Çok zor, değil mi? Peki özdeşleşmeseydi nasıl yaşayacaktı? Akışında ve huzurlu bir şekilde. Özdeşleştiği için bu dünyada bir cehennem yaşıyor: "Ben çok acı çekeyim." Ne acı çektin? "Beş çocuğum da öldü kocamla beraber." E ne olmuş? Tabii öyle deyince çok merhametsiz gibi gözüküyorum. Özdeşleşmese sadece o bir süreçtir: "Evet ben bir annelik hâli yaşadım, o çocuklara yaratıcının verdiği imkânlarla baktım, hiçbir şeyin sahibi değilim; işte benimle bu hayatta yoldaşlık yapan biri vardı, sonra bir kaza oldu, onların bu dünyada giyindikleri biyolojik form kaza geçirdi ve bu formu bıraktılar." Bu kadar.
"Hocam peki olumlu şeyler için de bunlar geçerli mi? Mesela böyle şanslı bir aileye geldin, şanslıyız" -evet bunlar yaşandı, o da bir sahtelik. Örnek verin, onun üzerinden konuşabiliriz, ya da aklınıza gelen bir şey varsa. Mesela "ben çok iyi bir ailede doğdum" dedi bir kişi diyelim. İyi bir ailede doğmadı ama diyor ki "bunlar oldu ama bunlar beni ben yapan şeyler" -çok güzel, işte ben de bunun üzerinde duruyorum: Seni sen yapan şeyler değil bunlar, senin etkileştiğin şeyler.
Mesela bu beden ben değilim. Hani daha önce de söylemiştim, bir gün bir çocuk sevgilisinden bahsediyor, dedim biraz sevgilini anlat, nasıl bir yapıda, analiz edeceğiz, niye aralarında sorun çıkıyor, niye ayrıldılar? "İşte" dedi, "böyle kendine çok bakıyor." "Nasıl yani?" "İşte böyle süsleniyor falan, aynaya çok bakıyor." "Aynaya niye bakıyor?" "İşte yani kendine bakıyor." "Aynada kendini mi görüyor?" "Kendini görüyor." "Kendini gösteren bir ayna var mı?" Şimdi bakın ne yaptık? "Beni ben yapan şeyler" derken, aslında ben kendine bir imaj üretiyor, farkında olmadan bir şeylerden. Seni sen yapan şeyler; geçici, sınırlı, zamana mekâna bağlı şeyler olmamalıdır. Öyle bir "seni sen yapan" bir şey varsa amenna.
Şunu demek istedim aslında: Yaşanmışlıklar bizi bugüne getiren şeyler değildir. Biz ruhsal bir varlık olarak hem dünde vardık hem bugünde varız hem sonsuz olarak var olacağız. Yaşadıklarım sadece bir deneyim zinciridir, beni ben yapan şey değildir. Bu, varoluşçuluk felsefesinin en temel tuzağıdır. "Beni ben yapan ne? Ailem, annem babam, acılarım, sevinçlerim, ihmale uğradığım, sadakatsizlik yaşadığım ilişkiler" -bunları söylemek, "beni ben yapan" demek, insan psikolojisinin ulaşabileceği en yüksek merhaledir; ama sahte bir şeydir. Ben hiçbir yaşanmışlığımla var değilim, sadece yaşadıklarımı deneyimledim. Yaşadıklarım hayatı anlamak, kendimizi anlamak için değil; yaşadıklarım varoluşla, yaratılış süreciyle ilgili anlık görüntüler, yani yaratıcının sonsuz imkânının bir kısım yansımalarıdır. Beni ben yapan şey değildir. Bu, varoluşçuluğun insanlığa hediye ettiği çok büyük bir tuzaktır. Mesela o yüzden "ben" dediğimde, Emel Hanım hep sorar bana, emin olun hiçbir yaşadığım gelmez aklıma; "ben" dediğimde yaşadığım hiçbir şey gelmiyor aklıma.
Kader: Varlığın, Bedenin ve Psikolojik Benliğin Kaderi
"Yaratılmayı nasıl anlamalıyız peki hocam?" Yaratılmış olan tarafımız var, yaratılmamış olan tarafımız var diyeceğim ama bu uzun bir mevzuya girecek. "Kader inancı devreye giriyor hocam burada. Kimin kaderi?" Yaşananlar mı? Kimin kaderi diyorum, dikkat edin. O ben nasıl bir ben? Mesela benim kaderimi söyleyeyim mi size? "İnna lillahi ve inna ileyhi raci'un" -ondan geldiniz, ona dönüyorsunuz. Benim kaderim bu mesele. Ben hayatımda asla "kaderim ne" diye sormadım bir noktadan sonra. Çünkü kaderimin ne olduğunu bu ayet bana anlattı. Ne demek? Benim asli varlığımın kaderi, yani ona takdir edilmiş olan şey: Allah'a aitsin, sırlı bir şekilde ondan geldin ve ona dönüyorsun. Benim kaderim bu.
Bedenimin bir kaderi var mı -kullandığın bedenin daha doğrusu, "bedenim" demeyeyim özneleşme olur- kullandığın bedenin bir kaderi var; bilmiyorum mesela hangi hastalıkları yaşayacak, ne zaman ölecek, o bedenin kaderi. Bilincin kaderi -neyin bilincinin kaderi? Psikolojik benliğin kaderine gelecektim, siz girmiş oldunuz sözü, güzel. Psikolojik benliğin de bir kaderi vardır: Eğer sen kendini psikolojik bir benlik olarak algılıyorsan, mesela "bugüne kadar beni anlayan bir insan çıkmadı" ya da "çok iyi anlaştığım bir eşim vardı ama kazada öldü, acaba onun gibi birini bulabilecek miyim, acaba bu konuda kaderim nedir" diye düşünürsen, bu da psikolojik kaderindir. Varlık olarak yaratıcıya aitsin, ondan gelip ona dönüyorsun. O, süreç ve seninle O'nun arasındaki bir vazgeç, o saf, mükemmel, eksiksiz bir aşk hâli özünde.
"O zaman varoluşu açıklayabilmemiz için ille de bir Allah inancına ihtiyaç mı var? Yani Allah'a inanmayan birisi bu beni asla bir yere konduramaz, açıklayamaz mı?" Varoluşun ne olduğunu, varoluşun kaynağının ne olduğunu bilen biri için bu zorunlu bir şeydir. Bu spekülatif bir şey değildir ariflere göre zaten. Arifler, ermişler ve kâmil insanlar Allah'ı, varoluşu açıklamak için zorunlu olarak inandıkları bir şey olarak görmezler -bu bizim inanç düzeyimiz. Varoluşu açıklamak için "Allah var" diyoruz; o, varoluşun Allah'la zaten var olduğunu biliyor.
"Diyelim ki inanmıyorum, o zaman kendimi bir yere konduramıyorum ama arıyorum, yani ateist misin de ki, ey Tanrı, varsan, tabii ki varsan, bana senin varlığını, yakınlığını, varoluşla olan ilişkini bana idrak ettir." Allah'a tutundun -tutunmayın bir şeye tutunmayın. Ama yine açıklamak için ondan yardım istiyorum, kendimi yine konduramıyorum bir yere. Kendinizi zaten konduramazsınız; çünkü kendinizin ne olduğunu bilmiyorsunuz diyorum ben de. Şimdi bakın biz yanlış bir yerden başlıyoruz: Kendimi ne ile açıklayacağım? Kendim nesin bilmiyorsun. "Ama siz de mi açıklıyorsunuz?" Değil. Bakın Niyazi Mısrî'ye atfedilen bir söz zannediyorum: "Burhan arardım aslımı, aslım bana burhan imiş" diyor. Şimdi biz bu bilinçle ve bu varoluş algısıyla bir şey arıyoruz, bir açıklama arıyoruz. Bu zemin biraz problematik bir zemindir.
O yüzden ben diyorum ki bu bilinci çok fazla zorlama. Rasyonel olarak illa düşünecek olursan şudur: Varlık niye var? Normal hâlde bir şey var olmaz; varlık niye var? Bir varlık varsa ve bu varlık mutlak değilse -ki bu varoluş mutlak değil- o zaman bir mutlak var ediciye bağlı. Bu unsuz olmaz. Bu basit bir ilkedir. Bu gördüğümüz varoluş mutlak değilse, bir mutlak var ediciye dayanıyor olmalı. Basitçe fizikte bile ne yapıyor insanlar? "Burada bazı kuvvetler var" diyorlar, yer çekimi, o bu şu; "bunlar bir şeyden kaynaklanıyor olmalı" diyorlar, çünkü kendi başına var olamaz, o nitelikte değil. O zaman ne yapıyor? Karanlık maddeyi buluyor, Higgs parçacığını buluyor; daha temel bir şeye dayandırıyor. Bu varoluş mutlak olmadığına göre, bir mutlak varlığa dayanmak zorunda. Bu teolojik bir prensip bence. Ama gerçek anlamda kendin nesin? Bu varoluşu açıklamak ayrı bir konu maddi anlamda, ama asıl açıklanmaya ihtiyaç duyan şey, gerçek anlamda benim kaynağım, bilincin kaynağıdır. Bilincin kaynağı, bilincin içindeki nesneler olamaz; herhangi geçici olan bir şey bilincin kaynağı olamaz. Dolayısıyla aslında niye zaten bütün kadim bilgelikler "kendini bil, gerçek anlamda kendini bil" üzerinde durmuş? Çünkü asıl mesele bu. Yoksa maddi olarak yaratılışı bir şekilde açıklamak gene sizi bir yere götürmez.
"Hocam Budizm gibi dinlerde Allah'tan bahsedilmiyor ya." Ondan içerisinde mesela Allah'ı idrak edenler tahmin ediyorum vardır diye düşünüyorum, Allah kavramı olmadan. Budizm biraz o inançlar için farklı bir yapıya sahip. Diyor ki sen -yaratıcı, ne dersen de, Müslümanlar "Allah" diyor vesaire- sen bunlarla uğraşma diyor. Hatta Buda'ya "Tanrı var mı yok mu" sorulduğunda susmuş mesela. Onun yöntemi ya da perspektifi şu: "Sen bununla uğraşma, kendine dön, kendine dönerek bulacağın şeyle neyin ne olduğunu anlayacaksın." Çünkü diyorlar ki, bilinçsiz bir şekilde Allah'a inandığında Allah'la özdeşleşirsin, kendini arama, gerçek anlamda kendini bulma yolculuğunu unutursun. O yüzden bu da o konuda bir cevap vermemiş. "Batı seviyorlar ya Tanrı diye, bunun hoş gittiğini zannediyorlar bir yok." Ama senin zihnini, bir Tanrı tasavvurun, yapılan yolculukta faydasız olabilir diyor; sen bunu bırak diyor, bunun üzerinde durma, düşünme; kendine dön ve o kendinde olanı ara, ne ise o. Onlar da ona zaten "aydınlanma" diyor.
Biz de yine hocam ondan yola çıkarak kendimizi açıklıyoruz, "inna lillahi inna ileyhi raci'un" derken de, öz bilinç varlığı açıklamak bütün bu yaptıklarımız yine ona dayanıyor; biz o zaman Allah'a yaslanmadan yine kendimizi açıklayamıyoruz, yine ille oraya yaslanıyor zaten. Bu hakikat zaten budur aslında; ama bakın buradaki şunu anlatmasın: Şimdi gerçek anlamda ruhsal bir deneyim yaşamamışsanız bunu kabul edersiniz; gerçek anlamda bunu yaşayan zaten her şeyin oradan kaynaklandığını bilir. Bunu basitçe şöyle diyeyim: Farz edelim siz dünyadan ayı görüyorsunuz. Ayda ışık var mı şu anda? Görünürde var. Sonra aya kadar gittiniz, baktınız ayda kendisinde ışık yok. Ne dersiniz? Bir başka yerden oluyor -ama bilmiyorsunuz güneşi de görmediniz henüz. Ama zihniniz zorunlu olarak neye işaret eder? "Ayın kendisinde ışık olmadığına göre, demek ki benim dünyadayken ayı aydınlık gördüğüm durum bir başka ışık kaynağından kaynaklanıyor" dersiniz. Bunu böyle açıklama zorundasınız, başka türlü olmaz -evet bunlar mantık, kıyaslamayla yapılan bir şifre.
"Peki güneşi gören biri ayın ışığını güneşle mi açıklar?" Öyle bir cümle kurar mı artık, "ben ayın ışığını ancak güneşle açıklayabilirim" der mi? Der ki "ayın ışığı güneşten" -yani bu bir açıklama, bir yorum denemesi değildir, bizatihi bir hakikattir. Bir arif, bir ermiş, kendini Allah ile açıklama ihtiyacı ya da zorunluluğu duyan değil; kendinin Allah ile var olduğunun idrakinde, bizatihi şahitliğinde olan insandır. Yoksa onun için bu bir açıklama denemesi değildir. "Ne yapayım abi, kendimi ancak Allah'la açıklayabiliyorum" dediği bir durum değil. Teşekkür ederim.
İyi Durumlarda da Aynı Tuzak Var mı?
Buyurun. "Ben etiket yapıştırma, sahte benliklerle ilgili konuya dönmek istiyorum. Siz örnekleri insanın yaşadığı kötü durumlarda verdiniz -bir bene yapışma, sahte benlikler ilerlemeye şeklinde. Aslında iyi durumlarda da aynı durum olmaz mı? Mesela siz başta bir çukurdan, bir arkadaştan yardım istediğinizde demişti, o da 'işim var' demişti. Siz orada bir şey yapıp bir benlik -eğer o yardım etseydi ne yapardım? Nasıl bir sahte benlik? O da sahte benlik olmaz mı?"
Yardım etti diyelim -tabii olabilir, herhalde yardım edecek, "biz de yani o kadar emek vermişiz, ben bir şey beklemiyorum ama insansa da yapar yani, biraz da öyle bir hakkım olsun" diyecektim -o da bir benlik. O zaman mutlu insanlar mutlu olarak sahte benliklere yapışarak hayatını sürdürüyor mu? Tabii sürdürüyorlar; ikisi de, ikisi de problematik. Arada hangisi daha tehlikeli? Hani bir şey vardır ya, adam bir yılana yaklaşmış, işte pitonmuş, bakmış zehirli değil, çok rahat -ama altta boğuyor. Şimdi hangisi hangisinden daha tehlikeli? İkisi birbirinden çok ayrıştırılmaması gereken şeydir. Sağ olun.