Sahte Benlik ve Ego
Nefis Nazarıyla Bakmak ve Spiritüel Bilinçle Bakmak
...ve kesintilidir. Çünkü senin için o maddesi itibariyle bir değerdir, onun bir kaynağı yoktur. Halbuki dolayısıyla hem lezzet alan öznede bir şey var — geçicilik var, değişim var — hem de lezzet aldığın şeyde bir kısıtlık ve bir kesinti var. O zaman ne olur? İşte nefis nazarına bakarsan bir üzüm yersin, yüz tokat arkasından gelir.
Hani mesela şöyle düşünün. Hiç hayatında şöhret olmamış bir insanın şöhretten yana bir kaybı olduğunda üzüntüsü olur mu? Olmaz. "Ben şöhretli değildim ki 60-80 yaşına gelince şöhretimi kaybettiğimde mutsuz olayım" değil mi? Ama bir başkası şöhretinin zirvesine çıkmış, sonra yitirmiş. Ne olur ondan? Acı olur. Anlatabildim mi? Çok zengindin, iflas ettin, acı olur. Ama zaten asgari ücretle geçinen veya kendince geçinen biriydim, problem yok. Anlatabildim mi?
Dolayısıyla nefis nazarıyla baktığınız zaman hayat gerçekten çok gaddardır. Ama spiritüel bilinçle bu hayatı okuduğunda: bir, sen geçici bir varlık değilsin, sen bir beden değilsin, sen geçici bir özne, sınırlı bir özne, sınırlı bir kendilik değilsin. İki, bu dünyada lezzet aldığın şeyler, hakiki kalıcı lezzetlerin kaynağının bir yansımasıdır, bir gölgesidir.
O yüzden yine Bediüzzaman'ın ifadesidir — bugün aklıma çok Bediüzzaman'la ilgili bir şey geldi — der ki, bunun bir yemekle ilgili bir duası vardır: "Ey bizi sonsuz nimetleriyle kuşatan Rabbimiz, bize bu dünyada verdiğin nimetlerin asıllarını ve kaynaklarını göster." Bize bu nimetlerin, verdiğin nimetlerin asıllarını ve kaynaklarını göster. Nedir kaynakları? Allah'ın isimleridir. Allah cömerttir; bu dünyadaki bir şey o cömertliğin bir yansımasıdır.
Hani biz bazen deriz ya, mesela diyelim ki biri sana bir şey hediye etmiştir, işte kullanmaya kıyamazsın; bir yiyecekse yemeye kıyamazsın değil mi? Neden? Aslında orada ne var? Sana onu verenin sana olan bir sevgisi var, şefkati var, cömertliği var, samimiyeti var vesaire, değil mi? Aslında o sadece bir eşya, bir yiyecek değildir. İşte tıpkı bunun gibi, spiritüel bilinçle hayata baktığında dersin ki, ya öyle bir yaratıcı var ki şu kısa geçici dünyada bile ne kadar nimet yerleştirmiş. Yani geçip gidecek değil mi yani? Bu kısa, geçici, sınırlı dünyada ne kadar büyük bir sofra kurulmuş, ne kadar büyük bir cömertlik eseri var.
Eğer bu geçici âlemde böyle bir cömertlik yansıması varsa, acaba ebedi ve sonsuz varlığımızda ve âlemde ne nimetler bize lütfedilecektir değil mi? Bak yine orada nimete değil, nimetin kaynağı olan yaratıcıya dair bir bilinç var. İşte o zaman bu dünyadaki en küçük bir lezzet bile senin için ebedi bir lezzetin yansımasıdır.
Hayat Üç Günlük Değildir
O yüzden yani kutsal metin insana hangi bilinçle hayatı okuması gerektiğini anlatır. Mesela örnek: biz nefis nazarında hayatı okuduğumuzda ne oluyoruz? Şu gün doğdun, dünyada da şunları yaptın ettin falan, bir şeyleri başardın başaramadın falan filan, ondan sonra da işte öreceksin. "Hayat bu işte, hayat çok kısa." Mesela ne diyoruz? "Hayat üç günlük."
Hayat üç günlük değil. Şu düzlemde geçirdiğin hayat üç günlük. Hayat ebedi bir şey. Niye öyle diyor? Bu tasavvufi bir şey mi? Yok, Allah sana diyor ki: her nefis ölümü tadacak — "küllü nefsin zâikatü'l-mevt" — ve sonra bize döndürüleceksiniz — "ve ileynâ türceûn." Demek ki ölüm hayatın bir sonu değil. Yani ölüm denen bir olguyu tadıyorsunuz, o ölüm denen olguyu tattıktan hemen sonra, hemen akabinde, Allah'a dönüyorsunuz. O zaman hayat üç günlük değil, hayat Allah'tan Allah'a giden sonsuz bir şey.
O zaman bir insan için bir problem var mı? Bir problem yok, niye bir problem olsun? Ama nefis nazarıyla bakarsan bir rüya gibi gelir geçer. Her birimiz hangi yaştaysa, hani bana şu ana kadar hayatını anlat desen, en çok uzatsan, en büyük edebiyatçı olsan ne kadar anlatırsın değil mi? Bir gün, iki gün, üç gün, beş gün, biraz daha. Orada bir rüya gibi gelip geçiyor.
Eğer hayat buysa, o yüzden insan "nerededir, nerede yaşıyor, kimlerle yaşıyor" bu soruları sormaktan ziyade "sen hangi bilinçte yaşıyorsun?" Onun için hayat mertebeleri ve bilinç düzeyleri var. Budur insan için asli önemli olan.
Egonun Sahte Bilgiye İtibar Etmemesi
İnsan egosu ne yapıyor? Bunları dinler, sonra der ki "ama işte yeryüzünde yaşıyoruz, işte bedenimiz var, ayaklarımız biraz yere basmalı, İsmail Bey güzel konuşuyor ama biraz uçuyor" dersin. Bunu diyen kimdir? Bunu diyen sen değilsin, bunu diyen içindeki sahtekâr egodur. O yüzden bu tür bilgiler — bu bilgiler benim değil yani, bu bilgiler evrenseldir, kadim bir bilgeliktir, kimseye de ait değildir.
Peki insanlar bu bilgilere niye iltifat etmezler? Şu nedenle iltifat etmezler: çünkü bu bilgiler o sahte benliği ortadan kaldırmaya çalışıyor. Ben size konuşuyorum ya, şu an konuştuğum sizleri ortadan kaldırmaya çalışıyorum — hakikatte sizi değil, sizin kendinizi zannettiğiniz şeyi ben ortadan kaldırmaya çalışıyorum. Ben değil de bu bilgi onu ortadan kaldırmaya çalışıyor. Diyor ki sen hissettiğin ve zannettiğin kişi değilsin.
Ego diyor ki "ne demek şimdi." Ama biz burada egomuzu nasıl güçlendirebiliriz? İşte beş dakikada muhatabımızı nasıl ikna edebiliriz? Nasıl daha başarılı olabiliriz? İşte nasıl kendimizi daha iyi prezente edebiliriz? Nasıl daha çok kendimizi sevdirebiliriz? Nasıl daha çok değer görebiliriz? Nasıl daha umursanır olabiliriz? Bunları anlatsak o zaman bunlar dinlenir, herkes kulak kesilir. "Evet, kendini güçlendiriyormuşsun, dönüştürüyormuşum, mesela mucizeler yaratıyorsun." Ben de sen de mucizeler kursu. İşte süper güçlü oluyorsunuz böyle, ne isterseniz oluyor, evrene bir arzu gönderiyorsun, buyur, evrene bir arzu gönderiyorsun, geliyor, geri dönüyor, şak diye.
Bir gün biri dedi bana, dedi ki, hakikaten dedi, böyle "Ferrari istedim, üç gün sonra bir arkadaş Ferrari almış, beni bindirdi, ne kadar süper bir şey ya" bana bunu böyle anlatıyor. Ne kadar büyük bir şey — aklından şu geçmesin, adam Ferrari'ye sahip olmamış, iki saat girmiş. Ya Ferrari'ye sahip olsa ne olur, bunun bir anlamı yok ki. Sen Ferrari'ye sahip olmak istiyorsan sana kutsal kitap, kutsal metin falan gerekmez, iyi bir Ferrari duası yapacaksın, kendine göndereceksin. Sana kadim bir bilgeliğin vereceği hiçbir şey yok, çünkü bu bilgelik sana sahte kendiliğini gösterip onu iptal etmeyi öneriyor.
Hümanizm ve Din: Kimliğin Ortadan Kaldırılması
Onun için insanlar diyor işte "din bizi ortadan kaldırıyor" — vatandaş olmamızı, şu olmamızı, bu olmamızı, kimliğimizi. Din senin kimliğini ortadan kaldırıyor, öyle algılıyorlar. Din seni bir hiç haline getiriyor. Ama hümanizm şu bu sana ne veriyor? Sana bir varoluş hediye ediyor, "sen varsın" diyor, "senin bir kimliğin var, sen insansın" diyor.
Hümanizm nedir aslında? Biz bilmiyoruz, felsefi olarak okuduysanız vardır. Aslında hümanizmde insan var, her yerde insan merkezdedir. Ama insandan kastedilen ne? Beden ve zihinden ibaret insandır. Bu da hümanizmdir, felsefi hümanizmdir. Din nedir? Bu anlamda anti-hümanisttir.
Ama buradaki insan, hangi insana karşıdır din? Kendini beden ve zihin zanneden, psikoloji zanneden insana karşı. Peki bu insana niye karşı? Çünkü Allah hakiki anlamda insanı seviyor ve ona uyanış tavsiye ettiği için.
Mesela sen diyorsun ki "ben kendimi çirkin hissediyorum" veya "çok güzel hissediyorum," fark etmez. Veya işte "ben kendimi başarısız hissediyorum," çevremdeki insanlar diyor ki "ya sen hiçbir şeyi başaramadın" veya "ben senin yerinde olsam şimdilerde uçmuştum." Sen de diyorsun ki "Allah belamı versin, keşke şunu yapsaydım, bunu yapmasaydım." Allah seni bu kimlikten kurtarmaya çalışıyor. Sana diyor ki, bak "ben çirkinim, güzelim, başarılıyım, başarısızım, etkiliyim, etkisizim, insanları ikna edebiliyorum, edemiyorum" — sen bu zannettiğin kişi değilsin.
Sen Allah'ın çok orijinal bir mahiyette yarattığı, bir beden verdiği, bir psikolojik aygıt verdiği ama bir beden ve psikolojik aygıt olmayan, ruhundan üflediği ve bununla hakikaten "insan" diye hitap ettiği bir varlıksın. Yani Allah çamura "halife" demiyor. Allah ruhundan üflediği varlığa "halife" diyor. O zaman sen kimsin?
Sen "güzelim" dediğinde ne yapmış oluyorsun kendine? Yazık etmiş oluyorsun. "Çirkinim" dediğinde de yazık etmiş oluyorsun. "Güzelim, şanslıyım" veya "çirkinim, şanssızım" — ikisi de eşit, ikisi de aynı derecede aşağı düzey bilinç. İşte din bu insanı ortadan kaldırıyor — bu, çünkü sahte bir insan. Yani bir gerçekliğin sahte bir benlik ve kimlik tarafından örtülmesidir günümüzde ve tarih içinde yaşanan şey. Din aslında senin bu sahte kimliğini kaldırmak istiyor.
"Onlar Allah'ı Unuttu, Allah da Onlara Kendilerini Unutturdu" Ayeti
O yüzden ayette "onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" diyor. Yani dikkat edin: onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Demek ki Allah'ı unutunca kendini unutuyormuşsun. Bu basit bir şey değil. Çok derin ve gerçekten benim için hayatımda tırnak içinde en anlamlı şey içeren, hazine içeren bir ayettir. Çok mükemmel. Bir tek bu ayet olsa bile bir insan için yeter.
"Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Tersinden söyleyelim: onlar Allah'ı hatırladı, Allah'ı hatırladıkları için kendilerini de hatırladılar. Ayet o manayı da doğal olarak içeriyor. Kendini hatırlarsan Allah'ı hatırlarsın — gerçek kendini hatırlarsan tabii. Hakiki anlamda kendini hatırlarsan da Allah'ı hatırlarsın doğal olarak. Kendini unutmak, Allah'ı unutmakla iç içe.
Dolayısıyla onlar Allah'ı unuttu, Allah da onları kendilerini unutturdu. Çünkü onlar Allah'ı unutunca neye düştüler? Bedene düştüler, psikolojik benliğe düştüler. O zaman da kendilerini unuttular. "Ben sosyal bir varlığım, ben başkalarıyla ilişkili olan bir varlığım, gülen bir hayvanım, düşünen bir hayvanım, işte bir bedenim var, işte evlenip çoluk çocuğum oluyor, ben bir anneyim, ben bir babayım, ben şuyum, ben buyum." Bak ne yaptın? Allah'ı unuttuğun için Allah'ın dışında her türlü şeyle kendini tanımlıyorsun. Yani Allah'ın sana verdiği o asli şeyin dışındaki ne varsa onlarla kendini tanımlıyorsun. O yüzden de kendini unutuyorsun aslında, çünkü kendini tanımladığın şey sen değilsin. Sen ne kadar bunlarla kendini tanımlarsan, gerçek anlamda o kadar kendini unutursun.
Ne kadar "babayım, anneyim, başarılıyım, başarısızım, erkeğim, kadınım, güzelim, çirkinim, yakışıklıyım, kimse beni beğenmiyor, herkes beni beğeniyor, herkes beni dinliyor, kimse beni dinlemiyor, kimse benim kıymetimi bilmiyor" dersen — bütün bunlar ne? Senin kendini tanımlama biçimlerin. Peki bunlar ne? Sahte tanımlamalar. Peki bu neye mal oluyor? Gerçek kendini unutmana mal oluyor.
O yüzden onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Bu doğal bir sürü. Çünkü Allah diyor ki, bak, beni unuttuğunda gerçek anlamda kendini açıklayacağın referans noktasını kaybedersin. Referans noktan gitti, beni unuttun, referans noktan kayboldu.
Bak hangimiz kendimizi Allah'la tanımlıyoruz — gerçekten, hani öyle dini bir sohbetten çıktıktan sonra veya Kur'an okuduktan sonra değil. Günlük hayatın içinde kendimizi ne zaman Allah'la tanımlıyoruz? Mesela kişi diyor "ben yalnızım." Bak neyle tanımladın? Allah'la mı tanımladın? Değil mi? "Kimse bana değer vermiyor, kendimi değersiz hissediyorum" dediğimde neyle tanımladın? Allah'la mı tanımladın? Hayır. "Neyle tanımladın" noktasına bir gelsen, zaten oradan bir noktaya varabileceksin.
Allah diyor ki, beni kaybettiğin zaman referansını, hakiki referansını da kaybetmiş olursun. Yani senin gerçek kimliğinin referansı senin bilincinden silinir. Peki oraya ne dolduracaksın?
Rüya Metaforu: Kimliklerle Kendini Tanımlamak
Hani insan düşünün, niye biz bu kadar "ben kimim" diye soruyoruz? Çünkü orayı kaybettik, yani o bilinci kaybettik. Aslında ortadan kalkmış bir şey değil. Şey gibi düşünün: uyudunuz, rüyada adınızı, sanınızı bilmiyorsunuz, anne babanızı bilmiyorsunuz. Öyle bir rüya düşünün — mesela güzel bir küçük hikâye olabilir bu zaten. Yani uyudun, rüyada biri adını soruyor, diyorsun ki "bilmiyorum." "Annen baban?" "Onları da hatırlamıyorum." "Nereden geldin?" "Bilmiyorum." "Nerede doğdun?" "Bilmiyorum."
Ne yapar böyle biri? Mevcut o rüyasındaki sosyal varoluş alanında ne yapar? Kendine mesela diyelim ki bir iş yerine girip çalışır değil mi, sonra der ki "ben çalışan biriyim, falan dükkânda çalışan biriyim." Sonra evlenir, der ki "ben evli biriyim." Çocuğu olur, "ben babayım" veya "anneyim" der. Bakın ne oldu? Rolleriyle tanımladı kendini. Aslında o kim? O, uyanık olan kişi — normalde uyandığında tanımlayacağı kişi. Uyandığında ne olur? Bütün o rüyadaki kimlikler kalkar değil mi? Uyandı: "Ben İsmail'im, ben Ahmet'im, ben Ali'yim, ben Ayşe'yim." Peki o rüyada olanlar? Onlar rüyaydı.
Şimdi biz de gerçek kendimize uyuduğumuz için — gerçek kendiliğimiz manasında uyuduğumuz için — bir uyanık olduğumuzu düşündüğümüz bir rüyaya giriyoruz. Ve o rüyadaki rollerle kendimizi tanımlamaya başlıyoruz. Çünkü bak oradaki ilk şey şudur zaten: "Kimim ben?" Hani derler ya işte felsefenin ilk sorusu da "kimim ben?" Neden? Çünkü unuttum. İşte çözüm de tekrar hatırlamak.
Din peki neyi öneriyor? İşte bunu sana anlatıyor, din hatırlatıyor. Onun için Kur'an hatırlatma manasında zikirdir. Allah Kur'an'ı bir hatırlatma olarak göndermiştir, peygamber hatırlatıcıdır ve o sana unuttuğun şeyi hatırlatır.
Kendini Allah'la Tanımlamak
Ayeti bu sefer tam tersinden alalım: hakiki anlamda Allah'ı hatırladığında kendini hatırlarsın. O zaman şunu kendine sormak lazım: Ben öyle bir tanım yapmalıyım ki bu tanım Allah'la temellendirilsin. Kendimi Allah'la nasıl tanımlayabilirim? "Allah'ın kulu" demek mesela, "halifesi" demek — ama işte bunu bir kavram olarak değil yani, ilk önce tabii ki kavram olarak söylersin ama bu bir kavram olarak kaldığında bir neticesi olmaz.
"Allah'ın kuluyum" — herkes kulu. Bir de "kul" kötü bir çağrışım taşıyor günümüzde. "Kul, köle" gibi böyle düşük bir şey olmuş. Bir de o psikolojiye sahibiz değil mi? Kimse böyle göğsünü gere gere "Allah'ın kuluyum" demiyor. "Cumhurbaşkanı'na fotoğraf çektirdim" ifadesi bile daha coşkulu söyleniyor. Adam diyor ki Cumhurbaşkanı'yla fotoğraf çekmiş. Geçen diyor "Cumhurbaşkanı ile aynı masaya oturdum." Geçen diyor "bilmem ne sarayına gittim." Sen bunu söylediğin o dolu dolu coşkuyla, tatminle hiç "Allah'ın kuluyum" der misin? Değil mi, böyle sönük kalır. "Allah'ın kuluyuz" işte, Allah zaten bir şey değil, kulu hiçbir şey.
Allah dediğinde, varlığında idrak ettiğin şey Allah değil aslında. Sen "Allah" diyorsun ama gerçek Allah'ı aslında tam idrak etmiyorsun. Bu bir süreçtir. Bir insan "Allah" dediğinde öyle bir idrak oluşur ki, aslında hakikatte o insanda kâinatın anlamı bile ortadan kalkar. Yani düşünün, güneş çıktığında nasıl bütün yıldızlar görünmez hale geliyor — "Allah" dediğinde hiçbir şey kalmaz. Ama biz mesela diyoruz ki "ya işte o beni sevmiyor, bu bana değer vermiyor, işte hayatta şunu başaramadım, şöyle eksiğim var." Diyorum ki "Allah'ın var." "Ya tamam da" diyorum. Yani öyle olmaz zaten, zaten öyle bir Allah, Allah değil.
Senin anladığın veya o anda zannettiğin Allah zaten Allah değil yani. O yüzden Budist gelenek diyor ki, önce Tanrı ile meşgul olma, diyor. Çünkü onu bir kavrama indiriyorsun sen. Hep şunu tartışırlar: Tanrı var mı yok mu? Senin için ne kadar varsa, ne kadar yoksa, onlar için de o kadar. Hatta daha farklı düşünebiliriz — onların söylemek istediği şey, benim yorumum: sen bu bilinçle Allah hakkında fazla konuşma, fazla üzerinde durmana gerek yok. Sen önce ne olmadığını bil. "Tanrı var mı yok mu" diye bırak, sen önce ne olmadığını söyle. Bak, ne olduğunu değil, ne olmadığını tanımla önce: "Ben bir beden değilim. Ben duygularım değilim. Ben düşüncelerim değilim. Ben yapıp ettiklerim değilim. Ben şu veya bu değilim." Nesin? Acele etme diyor, bulacaksın. O zaman kendini bulduğunda, zaten kendinin merkezindeki Allah'ı da bulmuş olacaksın.
Biz mesela biz Allah'a inananlarız — Allah'a inansan senin böyle olmaman lazım demek ki, o zaman alacağın bir yol var. Yoksa şimdi hepimiz "Allah'a inananlarız" deyip böyle yüzeyselleştiriyoruz: "Benim babaannem de başını örtüyordu," oraya kadar iniyoruz. Yani din oraya kadar düşüyor. Bu ne kadar kötü bir şey. Halbuki yüzeyselleşmeden, sen gerçekten ne olmadığını tanımlaya tanımlaya gerçek tanımına ulaşacaksın.
Ben Kimim Değil, Ben Ne Değilim
O yüzden insan "ben kimim" diye sormayacak, en başta "ben ne değilim" diye soracak. "Kim değilim?" Evet, "kim değilim" yani. "Ben işte çirkin biri miyim, güzel biri miyim?" Bak sen bir beden olmadığın için bu soruyu atla, geç, bu sorunun bir anlam değeri yok. Anlatabildim mi? "Ben yapıp ettiklerim miyim?" Değilim. O zaman "başarılıyım, başarısızım, işte hayatta bir şeyi ispat ettim, edemedim" — çünkü bakın birçok "ben" vardır, hayatta kendini ispat etmekle var olur doğru zanneder, bir şeyle ispat edecek. O zaman bak sen o musun? Bak o isen, o zaman dini, maneviyatı, spiritüelliği bir kenara bırak, çünkü din sana bu konuda hiç yardım edemez, sana bir şey de önermez.
Bu, spor toto tutturup zengin olmak isteyen bir insanın Kur'an-ı Kerim'e bakıp "bugün toto'yu nasıl doldursam" demesi gibi bir şeydir, emin olun yani, bundan başka bir şey değildir. İnsanları nasıl ikna edebilirim diye siz Kur'an'a bakarsanız, o toto'yu tutturmak için Kur'an'a bakandan başka bir farkınız olmaz, bir fark yoktur orada.
Nasıl daha başarılı oluruz? Kendince çıkarırsın Kur'an'dan bir şeyler ama aslında Kur'an sana o mesajı vermiyor. Bilerek mi vermiyor? Tabii ki. Çünkü mesajı o değil. Sen onu, tırnak içinde, o sahte benliğini biraz çalıştırırsan onu sen bulabilirsin zaten. Dinin mesajı bunu vermek için değildir, o yüzden vermiyor. Yani bir kısıtlama anlamında bir vermemezlik etmiyor, dinin mesajı o değil.
Hatta bazı böyle dünyevi, seküler insanlar şey eder: "Allah böyle bir kutsal kitap göndereceğine, mesela hayvancılık nasıl yapılır, tarım nasıl yapılır — mesela keşke izafiyet teorisinin formülünü versin, insanlara daha çok hizmet ederdi" diye düşünürler. Müslümanlar bile öyle düşünüyor ama dillendirmiyor, "kafasına bir şey inecek" zannediyor. Ama sekülerler veya ateistler bunu dillendiriyor, diyorlar ki "kardeşim, Allah mesela buharlı makine, teknoloji, mesela bilgisayar nasıl yapılıyor falan — bunları versin. Mesela kutsal kitapta bunlar olsa insanlığa daha hayırlı olmaz mı? Allah madem insanlığı düşünüyor, böyle şeyler verse olmaz mıydı?" Çok makul değil mi? Ama nereden bakarsan bak, işte o yüzden kutsal kitap bize böyle şeyleri vermez, onları senin hayat içindeki çabana bırakır. Çünkü asıl olan o değildir. Asıl olan şey senin spiritüel bilincinle bu hayatı algılaman ve yaşaman. O yüzden seni uyandırmaya çalışır.
O yüzden bizim aslında bütün çabamız kim olmadığımızı tanımlamaktır, anlamaktır: kim değilsin. Ve şundan da emin olmalısın — emin olacağın şey şudur: sen olmayan şeyleri bıraktığında geriye bir şey kalacak, korkma. Çünkü egonun en büyük sahtekârlığı: "bak sende benden başka bir şey yok." Yani "beden değilim, duygularım değilim, düşüncelerim değilim, yapıp ettiklerim değilim" dediğinde ego hemen çıkıyor: "e, ne kaldı ki benden başka" diyor. Sen de hemen korkuyorsun, "hakikaten bir şey kalmadı" gibi. Ne kaldı? Hiçbir şey. O zaman tekrar sarılıyorsun bir kimliğe. Anlatabiliyor muyum?
Kim Olmadığını Bilmek: Boşluk Metaforu
Bunu şeye benzetir bir bilge: işte biri der ki, bir bilge der ki birine, "evindeki bütün eşyaları boşalt." Yani daha doğrusu daha güzel bir metaforla diyelim ki birisi geniş bir bahçede böyle bir kısım duvarlar yapmış, eşyalar koymuş vesaire. Bir bilge diyor ki ona, bütün koyduğun her şeyi boşalt. Senin yapıp ettiğin, senin elinle yapıp ettiğin her şeyi boşalt. "Boşalt." Eşyaları boşalttın. "O duvarları da boşalt." "Onları da sen yapmıştın değil mi?" "Evet, ben yapmıştım." "Onları da boşalt." Adam demiş ki "ama bir şey kalmadı." "İyi bak" demiş, "bir şey kalmış olması lazım." Ne kalmış olabilir? O arsada ne kalmış olabilir? Yıkıntıyı da kaldırır — yıkıntı da sonradan olan şeylerin doğal alışkanı. Boşluk kalır. Ve o gerçek varlık orasıdır zaten. Bak hiçbir şey boşluğu kaldıramıyor ama eşyaları biri kaldırabilir.
O zaman şunu insan kendine hatırlatmalı: sen öyle bir varlıksın ki bu senin yapıp ettiğin bir şey değil, başı ve sonu yok. Mesela bedeninin başı ve sonu var mı? Var. O zaman sen o değilsin. Bir şeyin başı sonu varsa, geçiciyse, insan zihninin ürünü ise — "ben düşünürüm," insan zihninin ürünü — o zaman sen bir düşünür de değilsin, soylu düşünür de değilsin, öyle olmayan bir şeysin. İşte sen o olan şey, neyim ama? Bak onu bulacaksın, acele etmeyin. Ben sana söylesem kavrama iner o, kavram olarak onu algılayacaksın. Ego diyecek ki mesela "Allah'ın kulu, spiritüel öz — ne bu şimdi, olmaz." Kavram değil çünkü. Ama sen şu an bunu kavram olarak algılıyorsun. Ama şundan emin olmalısın ve en azından buna ya itimat etmelisin ya da reddetmelisin: sen geçici, sınırlı, zamana mekâna bağlı bir varlık değilsin, böyle olmayan bir şeysin. Acele etme, en son bu kalacak.
Mesela düşünün ki bin metrekarelik bir arsa — hani bunlar metafor tabii — bin metrekarelik bir arsa, tam bir müteahhitsin, üstüne yüz katlı bir bina yapmışsın, odalar, eşyalar vesaire. Biri dedi ki sana, "burada, bu yerde, bu cisimde, nesnede sonradan yapılmış olan ne varsa kaldır. Hepsini kaldır." Ne kalacak geriye? Temiz bir arsa ve onun üstündeki bir boşluk. Ve bak bunu hiç kimse ortadan kaldıramaz, normal şartlarda ortadan kaldıramaz.
Veya daha başka bir örnek verelim, daha global bir örnek olsun. Mesela dünyadaki, uzaydaki bütün gök cisimleri kalksa ne olur? Geriye ne kalır? Bizim boşluk dediğimiz ama aslında gerçekte boşluk olmayan şey. Çünkü tamamen boş olsa orada bir şey olmaz ama burada, bak, deyim yerindeyse bir şey var yani, burada bir varlık var aslında. Senin boşluk diye tanımladığın ama aslında gerçek olan, daha gerçek olan bir varlık. Hiçbir atom bombasının etki edemeyeceği bir şey. İşte bak insan da öyle bir varlıktır ki Allah dışında hiçbir şey onu yok edemez, Allah da etmez. O zaman sen öyle bir varlıksın ki her türlü kavramın, tanımlamanın, zamanın ve mekânın ötesindeki bir şeysin. İşte sen onu bul.
Onun için doğu gelenekleri bazen der ki, "doğmadan yüz bin sene evvel neredeydin? Doğmadan bir milyon sene evvel neydin?" Aslında bunları sormasının maksadı ne? Yani seni bir şeye çıkarmak istiyor, seni her türlü zihinsel tasarımının dışına çıkarmaya çalışıyor. Sen şimdi diyorsun ki, hadi 50 yaşındasın, 50 sene önce neredeydin? Ana karnındaydın, neredeydin? İşte tabiatta maddeydin falan. Veya işte trilyon sene önce — diyelim ki işte denildiğine göre Big Bang 14 milyar ışık yılı öncesiyse, neyse, ondan öncelerdeydin. Çünkü sen bütün onlardan önce vardın. Sen Tanrı'daydın — ister bunu "sonsuz ilmindeydin" diye tanımla, ister "onun varlığındaydın" diye tanımla, ondaydın.
O zaman sen nasıl kendine "işte yok, güzeldim, çirkindim, nasıl görünüyorum" — bak görünüyorum, oraya kadar indirmişiz, kapının dış bandına kadar indirmişiz yani. Nasıl bunu da geçti? "Nasıl görünüyor?" Oraya kadar indiriyoruz değil mi? "Nasıl görünüyor, güzel görünüyorsam iyiyim" — görüntüye kadar kendimizi indirmişiz mesela. Bu insanın kendi varlığına dair en büyük haksızlığıdır.
(İzlediğiniz için teşekkür ederim — boğazda hafif bir kuruluk vardı, ara sıra öyle oluyor.)
Ego Sorunu mu, Gerçek Sorun mu?
Var mı sormak isteyen bu konuyla ilgili? Mesela bana çok sorulan şeylerden biri şudur. İlk kere şöyle: "Hocam bir sorunum var." Aslında ben biliyorum sorunu ne — sorunu ego sorunu. Anlatacağı soru, o egonun bir sorunu ama asıl sorunu görmez. "Hocam bir sorunum var." "Ne?" "Kimse bana değer vermiyor." Bu kimin sorunu? Egonun sorunu. Demek ki senin asıl sorunun ne? Kimsenin sana değer vermediği değil. "Kimsenin sana değer vermemesi" — bunu neden sorun olarak gördüğünü bilmiyor bile önce. O cümleyi açmak lazım yarım saat. Senin sorunun, sana değer verilmemesini sorun olarak gören egonda.
Her şeyin, bütün sorunlarımızın kaynağı budur. Ne zaman içinizde "benim bir sorunum var" dediğinizde, o olguyu sorun olarak göreni görün. Sorun olarak görmeden, diyelim ki dışsal bir sorun var, ama bakın o sizin sorununuz değildir artık, eğer o sorunu sorun olarak gören egon yoksa. O sorun senin sorunun değildir. Sonra dersin ki "burada bir sorun var, acaba bunu çözme konusunda ne yapabilirim, yapabileceğim bir şey var mı?" Ama bak o senin sorunun değildir artık. Ama bir sorun senin sorununsa, o zaman o sorunu senin sorunun olarak hissettiren o benliğin analizini yap. Bunu da suçlama yapmadan yap, kendini suçlama. Onun için suçluluk ve endişe egonun en sahtekâr oyunlarından bir tanesidir. Asla suçluluk ve endişe duymadan analiz yapmamız gerekir. Suçluluk ve endişe duyduğun anda başka bir benlik, başka bir benliğin bu sefer penceresinden bakıyorsun. Anlatabiliyor muyum?
O yüzden sorunun kaynağına dön, onu fark et, keşfet ve iptal et. Sonra o sorunla ilgili dilediğin kadar analiz yapabilirsin ama artık o senin sorunun değildir.
Hz. Yunus Kıssası ve Balığın Karnı
Mesela Hz. Yunus kavmine kızıp terk etti. Neden? Çünkü onların inanmaması onun sorunuydu. Allah da ona dedi ki, bu kimin sorunu? Kim bunu sorun olarak algılıyor? Hazreti Yunus da bir benlik kıstı onlara. Ne oldu sonra? Allah onu bir balığın karnından kurtardı.
Necmeddin Kübra çok güzel bir yorum yapar — der ki, bu ayetin, yani bu olayın, bu kıssanın zahiri manasından başka bir işari manası vardır. Yani bir yorum: der ki o balık nefstir, benliktir, sınırlı benliktir. Sen balığın karnındasın, o balığın gözüyle hayatı yorumluyorsun; yani bir sınırlı varlık gözüyle hayatı yorumluyorsun. Sen ne diyorsun? "Başarılı olmalıyım." Ya başarı başarıdır, senin başarım benim başarım diye bir şey yok ki. Bak "başarım" dediğinde, "ben başarmalıyım" dediğinde hayatı neyle algıladın? Sınırlı bir benlik algısıyla algıladın, yani bir balık aklıyla algıladın. Hani biz de deriz ki "balık kadar zekâsı var" — aslında hep bizim ego düzeyinde zekâmız balık kadardır. IQ'su en yüksek adam da buna dahildir yani, çünkü o ego penceresinden bakıyor. Mesela diyor ki "zekâmla kendimi ispat edeceğim" — bu bir balık kafasıdır.
İşte diyor ki, orada Yunus'u yutan balık nefsi temsil eder, yani sınırlı benliği temsil eder. Ondan kurtulması, o sınırlı benlik bilincinden kurtulmayı ve selamet sahiline çıkmasını temsil eder. Selamet sahiline çıktı, sonra tekrar döndü kavmine değil mi, tekrar tebliğ etti ama artık kavminin inanıp inanmaması onun sorunu değil. Ama orada bir sorun vardı, o toplumda bir sorun vardı, o sadece...
Artık o toplumdaki soruna Allah'ın verdiği imkân ve kabiliyetle muhatap oldu. Ama artık onun sorunu değildi. (Yunus'un kavmi de aynı şekilde... hani işte toplanıyorlar ya, her şey öyle değil, onu da bir başka gün konuşuruz.) Onun için sorunlar vardır ama hiçbiri "benim sorunum" değildir. Ama bunu tabii ne zaman diyebilirim? Gerçekten kendime geldiğimde. Bu kastettiğim şey yanlış anlaşılıyor: "benim hiçbir sorunum yok kardeşim" anlamında değil. Egon oldukça, aslında sorunun odur; işte o zaman sen öncelikle neyin üzerinde çalışacağını öğrenirsin.
İşte mesela peygamberin Mekke'deki süreci — aslında siz sorun olarak algılıyorsunuz ya birçok şeyi, sorun sizin sorununuz değildir. "Biz şu anda Mekke'de en temel sorun üzerinde çalışacağız, o da ego sorunları." Hatta geliyor bazı kişiler peygambere, diyorlar ki "ey Allah'ın elçisi, dua et bu baskıdan, bu sıkıntılardan kurtulalım." Henüz daha kendi sorunları olarak görüyorlar onu çünkü. Peygamber diyor ki "siz acele ediyorsunuz, siz acele ediyorsunuz, daha önce nice topluluk bunlardan kat kat daha büyük sorunların içinde yaşadı." Bakın burada anlatmak istediği şey ne? Yani siz bir sorunu hâlâ kendi sorununuz olarak görüyorsunuz. Önce kendi sorunu olarak bunu gören o benlik tasavvurundan çıkın, sonra onu çözmek için eğer size imkân verirse çözersiniz. Ama bunu bir sorun olarak görmeyin.
Islak Elbise Metaforu
İşte o yüzden biz hani buradaki yaptığımız bütün konuşmaların temelinde bunu görüyoruz, bunu konuşuyoruz, devamlı bunu konuşuyoruz değil mi? Ve bu temel mesele zaten, başka bir şey konuşmamızın hiçbir faydası yoktur. Yani neyi konuşursak konuşalım, şuna benzer: senin üzerinde ıslak bir elbise var ve sen tir tir titriyorsun, ve bu elbise sürekli ıslak, çünkü sen sürekli terliyorsun aynı zamanda. Şimdi benim ne yapmam lazım, bir doktor olsam? Önce o ıslak elbiseden seni kurtarmam lazım, sonra niye terlediğini bulmam lazım. Terlemene sebep olan sorunu ve o ıslak elbiseyi ortadan kaldırıp sana kuru bir elbise vermem lazım değil mi? Ama ben niçin terlediğini sana göstermezsem — sen belki de yanlış besleniyorsundur ondan terliyorsundur mesela, veya vücudunda bir hastalık var, bunu bilmiyorsun, terliyorsun ve sürekli ıslak bir elbiseyle geziyorsun, sürekli titriyorsun. Ben diyorum ki "al bu sıcak elbiseyi, hem de bunu sobada kurutup ısıttım, şunu giy." Senin titremen geçer mi? Geçmez, çünkü sen sürekli terliyorsun ve sürekli olarak ıslak bir elbise giyiyorsun.
İşte bizim de gerçek sorunu görmeden bazı böyle manevi, spiritüel eğitimlere gitmemiz gibi: "spiritüel bir eğitime gittin, neyle gittin? Islak elbiseyle gittin. Sana bir kuru elbise gösterdiler ama sen o kuru elbiseyi bile ıslak elbisenin üstüne giydin zaten." Sen gene titreyeceksin, sen gene hastasın. Ama ne olmuş oldu? Hafif bir sıcaklık hissettin, kişi diyor ki "iyi geldi bana" diyor. Bak, spiritüellik sana iyi gelsin diye gelmemiş; sen o iyisin, onu sana anlatmak için gelmiş. Sana iyi gelsin diye değil, sen bizatihi o iyinin kendisisin.
Rahmet Olarak Gönderilmek
Bu noktada aydınlanmış gibi oluyoruz, manevi anlamda istifade etmeye çalışıyoruz. Bir gün bir ermiş, bir öğrencisini görüyor. "Nasılsın" diyor öğrencisine. Öğrencisi diyor ki "ilahi rahmetin içindeyim." O bilge diyor ki "bu güzel ama yetmez, ilahi rahmetin senden çıkması lazım, senin içinden çıkması lazım. Çünkü yaratan sana ruhundan üflemiş."
Allah peygamberi nasıl anıyor? "Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik." "Biz seni rahmetin içine gönderdik" demiyor, "âlemlere seni rahmet olarak gönderdik" diyor. Rahmet nereden geliyor o zaman? Peygamberin kendisinden. Hepimiz âleme rahmet olarak gönderilmişiz hakikat noktasında. O zaman rahmetin senden çıkması lazım.
Bunu birçok şeye bağlayabilirsin. Mesela "sevgi dolu, iyilik dolu, güzellik dolu bir ortamda yaşasam keşke," "keşke öyle insanların olduğu bir yerde yaşasak, ne güzel olur," "rahmetin içinde yaşamak istiyorum, sevginin içinde yaşamak istiyorum, samimiyetin içinde yaşamak istiyorum" — rahmet manasına ağır gelmiyor mu? Nasıl? Sonuçta bu insana şey yapıyor ya bu söz, yani "âlemine rahmet olarak" — tamam, bunu kime söylüyor? Allah peygambere söylüyor. Peygamber ne? İnsan mı? Hakiki insan. Rahmet de Allah'a ait bir isim ya. Tamam, işte bakın zaten Tevbe suresinin sonunda "Rauf ve Rahim" de diyor Allah peygambere. Allah'ın isimleri insanda görünür.
Dolayısıyla Allah ruhundan sana üflemekle — deyim yerindeyse, veya onu daha anlaşılır bir dille ifade edelim — Allah Adem'e bütün isimleri öğretti. O isimler aslında ilahi isimlerdir. Ama buradaki "öğretti" — işte Rahman, Rahim, Kerim, say bunları bakayım, 99 tane değil yani — onları bizatihi idrak eden, yaşayan ve yaşadığı gibi yansıtabilen biri olarak seni yarattı. Dolayısıyla hakikat noktasında Allah'a aittir bütün hepsi, fakat sende tecelli etmesi manasında sana da izafe edilebilir. Anlatabildim mi? Zaten insanlar bunu duyunca "ben seviyorum" diyor — bu sadece peygamberlere ait değil, bütün insanlara ait. Hazreti Muhammed'in oradaki farkı, bunu Hakk'ın en mükemmel, hem bütüncül hem mükemmel şekilde yansıttığı içindir. Hepimiz doğal olarak aynı insaniyet vasfına sahip olduğumuz için biz de öyleyiz.
Yani mesela örnek, "mutlu olmak istiyorum" — ne lazım? "Böyle güzel şöyle şöyle bir ortam..." Hayır, bak, mutluluk senin içinden çıkacak. Çünkü senin için mutluluk, senin Allah tarafından sana verilmiş olan, sana derc edilmiş olan, sana üflenmiş olan o ilahi ruh, bizatihi mutlu, bizatihi rahmetin kendisi. Ama Allah'la biz "ile" yiz, farkımız o: Allah kendindendir, biz onunla öyleyiz. Mesela ben onunla merhametliyim, onunla şefkatliyim. "Rahmet" dediğin merhamet, aynı şey yani. "Ben merhametliyim" dediğinde aynı şeyi söylüyorsun. Sadece ince fark şudur: hakiki kaynak Allah'tır, sen izafi kaynaksın, göreceli kaynaksın.
"Aracı mısın istekle mi?" Aracı kavramına gerek yok. Sen onu yaşayansın, idrak edensin ve yansıtansın.
Hocam, özür dilerim, şöyle bir örnek: "Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" diyor ya. Mesela bir meyve ağacı, elma ağacı kurumak üzere; onunla ilgilenmesen kuruyor, onunla ilgilenip su verdiğinde o tekrar meyve verecek. Bu bir nevi... bilmiyorum, rahmet oluyor mu bu meyve?
Tabii ki olur. Mesela düşünün, peygamber insanlığa gelmiş ve insanlığın o kuruyan damarını canlandırmış değil mi? Neyle? Tam insaniyetiyle. O tam insaniyetin içinde ne var? Rauf olmak da var, Rahim olmak da var, rahmet olmak da var. Ama insandaki fark tabii ki mutlak kaynak olmamasıdır. O ayrı bir şey, zaten söylememizi gerektirmeyecek kadar açık bir bilgi; yoksa hâşâ Allah'tan ayrı bir kaynağın olması hiçbir zaman söz konusu olamaz. Ama buradaki incelik şu: Allah demek istiyor ki, ben seni sevginin bir aracısı olarak göndermiyorum, ben seni sevgi olarak gönderiyorum. Yoksa "sen git yeryüzüne sevgi ara, sevgi dile, bir yerde bir sevgi bulunca rahatla, bir yerde bir huzur bulunca rahatla" diye göndermiyorum. Ben seni sevgi olarak gönderiyorum. "Huzur bul" diye göndermiyorum, huzurlu bir yere de göndermiyorum, seni huzur olarak gönderiyorum, seni huzurun kendisi olarak gönderiyorum.
Peygamber Mekke'de huzur mu buldu, huzurun içine mi doğdu? Ama huzur olarak doğdu değil mi? Ve insanlara da huzur verdi değil mi, onu Hakk'ın elçisi olarak tanıyanlara da huzur verdi, o sevgi kaynağını yansıttı.
Dışarıda Aramak, İçeride Bulmak
Anlatmak istediğimiz bu. Bunu niye anlatıyoruz? Şunun için anlatıyoruz: sen âleme bir dilenci olarak gelme. Âleme bir dilenci olarak geldiğini zannettiğin sürece hiçbir zaman gerçek kimliğini bulamayacaksın, çünkü kendine değil dışa dönüyorsun. Hani adamın kafasının üzerinde gözlüğü var, gözlük arıyor. Sen dışarıda gözlük aradıkça kesinlikle, yemin ediyorum, gözlüğü bulamayacaksın. Bulamayacaksın, dışarıda arıyorsun çünkü, gözlük başında.
Sen kaybettiğini düşündüğün kolyeyi sürekli arıyorsun, halbuki kolye boynunda ama sen onu dışarıda arıyorsun. Binlerce sene arasan da bulamayacaksın. "Huzur arıyorum" — emin ol bulamayacaksın, yemin ediyorum bulamayacaksın. Eğer dışarıda huzur arıyorsan — bir şeyde huzur arıyorsan, bir insanda, bir eşyada, bir malda mülkte, işte neyse — kendi dışında bir şeyde huzur arıyorsan emin ol asla bulamayacaksın. Bulduğunda, bulduğun şey o olmayacak, onun sahtesi olacak. "Buldun" zannettiğin zamanlar olacak: "huzuru buldum, şunu buldum, bunu buldum."
Bazen görüyorum mesela, arkadaş evleniyor, bir hafta sonra geliyor: "Abi" diyor, "evlilik çok güzel bir şey." Sonra birkaç sene sonra geliyor: "Abi, sen akıllısın, iyi ki evlenmemişsin." Bak bu kadar böyle bir çelişkiyi görmüyor ama. Bakın ne kadar ilginç, çelişkiyi görmüyor. Konu evlenmek, evlenmemek değil bu. Bak sen bir sahtelik yaşadın, "ne güzel" dedin, sonra birkaç sene sonra "sen akıllıymışsın" dedin. Bak gene buradaki sahteliği anlayamadın. Bak gene aynı hikâyenin içinde dönüyorsun.
Onun için asla dışarıda bir şey bulamayız. Onun için işte her ne ararsan kendinde ara. "Kâbe'de, Mekke'de, Kudüs'te değildir" denilmesi bu. Onların hepsi sana bir şey anlatıyor.
Kâbe'deki Putlar ve Bilinç
Burada güzel bir metaforla bağlayalım. Şimdi Mekke'ye peygamber geldiği zaman Mekke neyle doluydu? Kâbe putlarla doluydu. Peki aslında Kâbe sembolik olarak neydi? Allah'ın eviydi. Ama Allah'ın evinde putlar var. Hani 360 olup olmadığı tartışılır ama bu 360 — hani dairenin derecesi 360 kabul edilir, bu da kadim bir sembolizasyondur, bir başka düzeyde tamlığı temsil eder, 360 veya 36 sayısı. Yani ne demek? Her tarafı puttu demek yani.
Peki bu, onun sembolik olarak Allah'ın evi olduğu gerçekliğini ortadan kaldırdı mı? Kaldırmadı. Hatta çok ilginçtir, biz bugün olsa zorlanırız yani, bize biraz ters gelir: putlar varken peygamber Kâbe'yi tavaf ediyordu. Tabii, Kâbe'yi tavaf ediyordu peygamber, içinde putlar var. İçinde bir tane put olsa biz şey yapar, tereddüt ederiz, "haccımız kabul oldu mu olmadı mı" diye. Değil mi? Bak peygamber tavaf ediyor, Kâbe'yi tavaf ediyordu, içinde de putlar vardı. Ama peygamber, putlar olan Kâbe'yi, sembolik olarak Allah'ın evi olarak inşa edilmiş bir mekân olarak tavaf ediyordu.
Bakın burada bilinç önemli. Sen şimdi bu dünyayı, bu dünyayı put olarak da görebilirsin değil mi? İşte tapun var mesela, kaç tapun var mesela değil mi, kaç tapun var? 20 tapun var, adam tapuları saymakla biliyor, bir bavula ancak sığar. Ne çok putu var değil mi? İşte sevgilin var mı değil mi, kendine sevgili yaptın mı değil mi, put yani, bir put yapabildin mi demek istiyor. İşte bir şey yani değil mi, işte başarılı oldun mu, hani ne yapıyorsun, neyle meşgulsün, kaç para kazanıyorsun, yurt dışına gidebildin mi, araban ne? Yani kaç tane putumuz olduğunu birbirimize soruyoruz değil mi? Onlar üzerinden kendimizi tanımlıyoruz çünkü. Ve dikkat edin, onlar olmadığında eksiklik hissediyoruz. İşte bu putperestliktir değil mi? Put kırılınca bir eksiklik hissediyorsun.
Peki bütün bunları sen başka bir bilinçle de tanımlayamaz mısın? Tanımlayabilirsin. İşte Allah'ın sana verdiği bir çocuk vardır ama o çocuk put değildir senin için. Eş vardır ama put değildir. Sana insanlar saygı gösterir ama sana gösterilen o saygı senin için bir put değildir. Allah sana dünyevi anlamda bir mal mülk vermiştir ama onlar senin için put değildir. Seni bir konuda muvaffak etmiştir ama o senin için bir put değildir. Bunlar Allah'ın deneyimlemen için sana verdiği şeylerdir.
Korku, Açlık ve İmtihan Ayeti
İşte o yüzden ayeti şimdi bağlayacağım — koronaya, korkuya bağlayacağım, siz belki merak ediyorsunuz. Allah "sizi biraz korku, açlık, nefis ve mallarınızdan eksiltmekle imtihan eder" — yani sizi onlarla karşılaştırır demek. İptilanın bir manası, bir şeyin bir şeyle zorunlu olarak karşılaşması demektir. "Mübtelâ" kelimesi de dolayısıyla oradan gelir, yani zorunlusun o şeye. Yani Allah şunu demek istiyor: Allah sizi zorunlu bir karşılaşma olarak biraz korku, açlık, mal ve evlattan eksiltme ile muhatap kılar, imtihan eder, karşılaştırır. Bununla zorunlu olarak karşılaşırsınız, kaçarı yok yani Türkçesi.
Peki niye? Arınmanız için. Yani onu hep "sınama" olarak düşünüyoruz da değil. Bize kendimizi eksik hissettiren şey, fazlalıklarımızla kendimizi tanımlamamızdır. Bize kendimizi eksik hissettiren şey — mesela niye korkuyorsun? Çünkü bir şey eksilecek. Peki, "ölünce ne olacak" diyor. "Öleceğiz" diyor işte yani öleceğiz. "Tamam ne olacak" diyorum. "Bilmiyorsun işte, yok olacağım" — mesela "yok olacağım," kendini eksik hissedeceksin değil mi?
Ben diyorum ki bak, bize kendimizi eksik hissettiren şey fazlalıklarımızla kendimizi tanımlamamızdır. Yani olmayan bir fazlalıkla tanımlıyorsun kendini. Mesela ben kendimi şimdi bu su içtiğim pet şişesiyle tanımlasam, bu pet şişesi benim bir parçamdır desem, pet şişesini burada unuttuğumda "bir parçam eksik" — gitmiş olacağım eve değil mi, "pet şişem, kolum bacağım gibi, eksiğim o." Halbuki bu ne? Benim eksiğim değil, bu bir fazlalık, bununla etkileşirsin.
İşte niye korku duyuyorsun? Niye "açlık" diyoruz? Oradaki açlığı maddi açlık olarak algılamayın onu sadece — o çok düşük düzeyli bir yorum olur. Yani eksikliğini hissettiğiniz durumlarla karşılaştırırım sizi. Mesela işte sevgi açlığı, ilgi açlığı, başarı açlığı, kendini ispat etme açlığı, önemsenme açlığı, kendini var hissetme açlığı — bunlar açlık, yoksa hani yeme içme açlığı değil, o çok sınırlı bir şey, o da dahil olmak üzere.
Peki bu ayetle eksiltmeler karşısında, zorunlu karşılaşmalar karşısında herkes mi arınıyor? Arınmıyor. Zaten ben diyorum ki bunun için yapıyorum: eğer kafanız basıyorsa bunu anlarsınız, basmıyorsa idare edersiniz — masum olur, sorun sizin.
Fazlalıklarla Kendini Tanımlamak
Yaşadığınla kalırsın — acınla, korkunla, üzüntünle, kederinle, öfkenle, mahrumiyet hissiyle, korkuyla, açlıkla. İşte "yok, 20 yıldır unutamıyorum neyi? Terk edildim" — işte kalırsın onunla yaşarsın. "20 yıldır neyi unutamıyorum? İflas ettim." "20 yıldır neyi unutamıyorum? Çok sevdiğim biri öldü." "20 yıldır neyi unutamıyorum? Şu durumda çok büyük bir mağduriyet yaşadım." "20 yıldır neyi unutamıyorum? Hak ettiğim ilgi, değer ve sevgiyi görmedim." "20 yıldır neyi unutamıyorum? Huzuru kaybettiğim anı unutamıyorum. Ondan sonra huzur muzur bulamadım." Bütün bunlar nedir? Açlıklar, açlıklarımız.
Peki ayet burada ne diyor? Ayet diyor ki — tekrar ediyorum şimdi bu cümleyi — bize kendimizi eksik hissettiren şey, fazlalıklarımızla kendimizi tanımlamamızdır. Peki Allah bu durumda ne demiş oluyor? Allah diyor ki, ben o kendinizi tanımladığınız fazlalıkları tıraşlıyorum, alıyorum, eksiltiyorum yani. Sizin "sahip olduğum şey" dediğiniz, "kendim" dediğiniz şey — mesela işte "güzeldim, güzelliğim gitti," "gençtim, gençliğim gitti" — bunlar nefsinizden eksiltmedir. Yani bizatihi böyle "kendin" diye tanımladığın şeyler veya sahip olduğunu düşündüğün şey — o da mal, korku ve açlıkla.
Yani neyle? Şununla: korkuyu ve açlığı açalım. Korku şu demek: bir şeyi kaybetmekle eksileceğin duygusu. Açlık ne? Bir şeyi kaybettiğin bir şey nedeniyle eksiklik, mahrumiyet hissetme duygusu. "Biz sizi, kendinizi böyle hissedeceğiniz durumlarla karşılaştıracağız." Ama aslında bunun maksadı, Allah seni hafifçe köşeye sıkıştırıyor, zorluyor — biz imtihanı öyle algıladık, "zorluyor bizi." Hani böyle sana bir yük yüklemiş, 50 kilo, "buna bir 10 daha yükleyeyim, bir 10 daha yükleyeyim." Biz de hep "böyle olan daha ne kadar yükleyecek" diye duruyoruz değil mi? "Allah şununla da imtihan eder."
Halbuki Allah seni fazlalıklarından arındırmak istiyor. Sen fazlalıklarından arındığında artık imtihan kavramı kalmaz, çünkü sen kendini artık ne bir korkuyla ne bir açlıkla tanımlamıyorsun. Diyelim ki çocuğun öldü, sen dedin ki "Allah Allah, bundan dolayı böyle bir eksiklik hissediyorum, bir mahrumiyet hissediyorum, bir kayıp hissediyorum." Niye? Çünkü ben kendimi çocuğumla tanımlamışım, varlığım onunla tanımlanmış. Bu yanlış. Artık ben kendimi çocukla tanımlamıyorum, ben spiritüel özümle — daha zahiri ifade edersek — ben Allah'a aidim, onun mülküyüm. Allah'ın bana verdiği şeyler de ona ait; dilediği kadar, dilediği mülkünde tasarruf eder, onun zaten, ben ne diye araya giriyorum? Ne yaptım? O konuda fazlalıklarımdan kurtuldum, yani kendimi tanımladığım yanlış şeylerden kurtuldum.
O zaman diyelim ki ikinci çocuğunun ölmesi imtihan mıdır? Değildir, çünkü artık benim için o bir korku veya bir mahrumiyet anlamına gelmiyor değil mi? Onun için bakın, imtihan ne kadar benliğimiz varsa vardır, yani ne kadar arınacağın benlik varsa o kadar imtihan vardır. Sıfırladığın zaman imtihan da kalkar. İmtihanın kalkması ne demek? Yani sen hayatı tamamen doğal bir bilinçle yaşarsın, artık senin için hayat imtihan olmaz.
İmtihanın Kalkması ve Gerçek Farkındalık
İmtihan kimin için olur? Mesela şöyle düşünün: hırsızın evinizden çöpü alması imtihan mıdır yani, değil mi? Hele hele dış kapıdaki çöp torbasını götürmez ama "iyi ki götürmüş" dersiniz. Ama evinizin içinde sizin için değerli olan bir şeyi götürmesi rahatsız edicidir, bir problemdir. Şimdi eğer normal bir insanın, hakiki anlamda normal bir insanın hiç sahiplenmesi yoksa, onun için imtihan olacak ne olabilir? Hiçbir şey imtihan olamaz.
Bak dikkat edin, "Allah bizi şununla imtihan etmesin, bununla imtihan etmesin" diyoruz. Bir örnek vereyim, açıklayalım mesela: geçen bir adam şöyle dua ediyor hocam, bayağı da ciddi bir şekilde — kendisiyle konuştum. Yetmiş yaşlarında bir abimiz, dedi ki, "Allah'tan en büyük dileğim bu hayatta eşimin benden önce ölmemesi." Dedim, "neden?" "Eğer o ölürse ben ölürüm" dedi, "mahvolurum, dünyam kararır, ben ne yapacağım?" Bu nedir? Bak onun için, eşinin ondan önce ölmesi, onun dayanamayacağını zannettiği bir şey. "O olmadan ben yaşayamam, hayatımı idame ettiremem" veya işte "rezil rüsva olurum" demesinden dolayı, diyelim ki eşinin ölmesi onun için imtihan oluyor.
Bir başkası da der ki, "ya Rabbi, eşimi benden önce al, çünkü o bensiz yapamaz." (Yok, yanlış anlamayın, "al da başkasını alayım" falan değil yani.) Hani çok seviyordur mesela karısını değil mi, der ki "ya Rabbi, işte kimsesi de yoktur, belki ailesi de yoktur vesaire, karımı benden önce al, çünkü ondan önce beni alırsan yalnız kalır, bu hayatı yalnız taşımakta zorlanabilir; ben gene daha güçlüyüm, daha dirayetliyim" diyebilir. Bak, herkes için imtihan ne kadar farklı — herkes neyden kaçınıyorsa imtihan o anlama geliyor onun için.
Onun için Allah'ın bu insanların imtihan olarak algıladığı, benim "bir karşılaşma" olarak tanımladığım durumlara yaklaşım tarzı nasıl olmalı? Olayın kendisi değil — o olaydan korku ve açlık hisseden, kendinde bir eksilme hisseden, kendinde bir eksiltilme hisseden, sahip olduğu bir şeyi elinden kaçırma, elinden kaybetme olarak hisseden nedir? O sen misin? Gerçekte o sen misin? Sen o değilsin işte, sen o değilsin.
Peki o zaman Allah ne yapmış oluyor? Allah senin kendini yanlış tanımlamalarını bu olaylarla sana gösteriyor. Sen kendini bir şeyle tanımlıyordun ya. Bazı mesela çocuklar vardır, ufaklığından beri alışmıştır küçük bir ayı veya bebek — onsuz uyuyamaz, elinden aldın mı uyuyamaz veya çok ağlar. Neden? Onunla özdeşleşmiş. Halbuki o işte bir oyuncak ayı, küçücük bir şey ama kendini onunla tanımlamış. İşte biz şimdi kendimize onu soracağız: benim küçük ayılarım ne? Keşke bir tane olsaydı, çok ayılarımız var. Biz şimdi kırk elli yaşına gelmiş bir insan olsa ve "küçük ayım olmadan uyuyamam" dese ne deriz? "Yaşından utan" deriz, çok ağır kaçar. Hani 8-10 yaşına kadar anlarız da. Ama biz böyle demiyor muyuz — "işte bu olmazsa olmaz" diye — illa bir şey, kendimizle de ilgili. Dolayısıyla o zaman insan kendini yanlış şeylerle özdeşleştirmiş, onlarla tanımlamış: kimlikleriyle, sahip olduklarıyla, bedeniyle vesaire vesaire.
Peki Allah bu ayetle ne demek istiyor? "Sizi temizliyorum" diyor. Onun için "Allah bizi imtihan etmesin" değil; Allah bizi imtihan ettiğinde, o olayın neden bizim imtihanımız olduğunu bize göstersin. Yani o olay niçin senin imtihanın oluyor? Sen hangi yanlış benlik, algı, düşünce ve şuur bulanıklığı içindesin? Allah sana onu gösterir, Allah bize bunu göstersin.
Onun için bir bilgenin sözüdür, der ki: "Ey Rabbim, benim için takdir ettiğin imtihanları, musibetleri, zorlukları bana yaşatma demiyorum, senden böyle bir şey talep etme gafletine düşmeyeceğim. Peki ne diliyor? Diyor ki, o takdir ettiğin şeyler başıma geldiğinde gerçekte kim olduğumu ve senin benimle olduğunu hatırlatmanı istiyorum." Ben gerçekte kim olduğumu bilirsem, Allah'ın benimle olduğunu, bana damardan daha yakın olduğunu idrak edersem, bir problem olur mu? O zaman olmaz.
Hz. Eyyûb Aleyhisselam'ın mesela olayı — hani çok zor bir sınavdan geçiyor, rivayette hani diyor ya, "ben bu verilen elemi elem olarak görmüyorum, sadece seni zikretmekten [uzaklaşmamak istiyorum]." Ben seni hatırlıyorsam, senin yakınlığının bilincindeysem, gerçek anlamda kim olduğumu biliyorsam, benim için hiçbir şeyin ehemmiyeti yok.
Peki mesela önüne bedensel bir acı geçiyor — yani o idrak, akıl yerindeyken... "benim ayağımda bir problem var ve bazen çok canımı yakıyor. Diyorum ki Allah'ım neden — tabii ki bunun bir sebebi olduğunu da sorguluyorum, affet diyorum sonra. Ama o acı öyle bir noktaya geliyor ki sonra, her şey sinir oluyor, orada o idrak gidiyor, akıl gidiyor. Aklımın olduğuna her zaman şükrederim, çünkü farkındalığımın olduğuna her zaman şükrederim ama o bile gidiyor. Orada nasıl yapmak lazım? Yani o sızlanmam aslında 'buradasın mı' demek mi?"
Şöyle: fiziksel acı fiziksel acıdır. Fiziksel acıyı psikolojik acıya dönüştürmemek gerekiyor, arabeske çevirmeyin. Yani "bu niye beni buluyor" dediğiniz zaman, fiziksel acıyı psikolojik acıya dönüştürüyorsunuz. Ama orada öyle bir nokta geliyor ki, o acı öyle büyüyor, dünya o acıdan ibaret oluyor. Mesela ciddi mesela, dişinizin ağrısını düşünün veya parmağınıza tırnak battı, bütün dünya orada oluyor ya, orada o şey kopuyor arada, bir şey kopuyor yani. O anda farkındalık kaybolur gibi olur, hiçbir şey fayda etmez, çünkü bakın şöyle: saf farkındalıkta o gitmez. Bizim şu an "farkındalık" dediğimiz şey daha henüz psikoloji düzeyli bir farkındalık. Saf farkındalıkta, hani bedenin kılıçla doğransa o saf farkındalık kaybolmaz. Orada da her hafta dediğimiz gibi, ama bizim seviyemize göre bu bize zor geliyor. Dolayısıyla bunun üstesinden gelebilecek bir farkındalık için dua etmemiz gerekiyor.
Sadece farkında olmak yetiyor mu? "Farkında olmak" dediğimiz şey derin bir şey. Biz şimdi "farkında olmak" diyoruz, aslında farkındalığı psikoloji düzeyinde şu an algılıyoruz. Kastettiğimiz gerçek farkındalık, spiritüel düzeydeki farkındalıktır. Tabii ki yani.
Aldığımız bu eğitimlerde zaten "acıyı yaratan sensin" diyor. Bunu din söylüyor ama bu bilgi yüzeyde kalıyor. Yani idrak ve ilim düzeyine geçtiğinde, orada tabii işte "acıyı yaratan sensin" dediğimizde şunun üzerinde çalışmamız lazım: o "sen" kim? Gerçek sen misin? Çünkü bakın Kâbe'den putları Mekkeliler temizlememiştir, onları peygamber temizlemiştir. Bu ne anlatıyor bize? Senin içindeki sahte benler her şeyi ortadan kaldıramaz. Spiritüel bilinç bunları tam olarak ortadan kaldırabilir. Anlatabildim mi?
Mesela geçen birini gördüm, "işte ben spiritüel eğitim alıyorum, işte spiritüelleştim, böyle olgunlaştım, artık bir benliğim yok, çok şükür, hepsi geçmiş, inşallah" diyor. Sonra bir baktım bir şey oldu: "işte bana bu saygısızlığı gösteremezsin" dedi. Şimdi ne oldu? Şimdi bak, "gerçek anlamdaki o farkındalık mı dese, bilinç mi dese, artık kelime benim için önemli değil, ben işim... şimdi gözüne bakarım" diyor. Yani hep bizim bakmamız gerekiyor mu? Budur zaten: "ben olgunlaştım, artık böyle egolarımdan sıyrıldım" diyorsun ama "sen bana saygısızlık yapamazsın" diyen içinde bir benlik var. O zaman otur tekrar çalış, içeride bir put daha var, görmemişsin onu, kenarda kalmış.
Dolayısıyla yani burada hani Mekke'de, Kâbe'de putları temizleyen, putları Kâbe'den çıkaran, kıran, temizleyen peygamberdi. Ne demek yani? Sende ancak gerçek anlamda spiritüel bilinç tam olarak tahakkuk ettiğinde, senin kendilik alanında — yani kalbinde, bir nevi mecazen Allah'ın evi olan kalbinde — hiçbir put kalmaz. O zaman temizlenirler. Bunu peygamber temsil etti, o ruhsal bilinçle yaptı. Yoksa put putu tam olarak temizleyemez. O yüzden acele etmemek gerekiyor. Tam bir teslimiyet ama bilinçli bir teslimiyet buradaki.
Yani bak, sen hiçbir idrakin yokken, hani bu kâinat yokken bir varlık hissi var değil mi? Demek ki bak sen varsın. Bundan emin ol bir kere, önce bundan emin ol. Varsın ama varlığının ne olduğunu bilmiyorsun, ama bir varlık var yani, tamam mı? Bir varlığın var ama varlığın zaman ve mekânla oluşmuş bir şey değil. O yüzden sen böyle CV'ni kenara at, öyle bir CV yok, insanın CV'si yoktur. Anlatabildim mi? Gerçek kendimizin bir CV'si yoktur, başarı hikâyesi de yoktur. Saftır, kâğıda dökülemez, tanımlanamaz ama varlığın kendisidir ve o da Hak'tan gelmektedir.
O yüzden önce bir rahat ol, varsın bak, var olmaya çalışma. İşte yok, varlık sancısı, metafizik gerilim, bunlar sahte şeyler. Gerilme, gerilerek kendini bulamazsın; sen de gerginlik oluşturan yine bir egodur. O yüzden bak, Allah "seni var ettim" diyor, o da rahat ol, tekrar ikinci bir varlık hikâyesi üretme. Yani Allah "seni var ettim, ruhumdan üfledim" diyor. Sen başka birilerinin sana üflemesini istiyorsun değil mi? "Biri bana değerli olduğumu hissettirsin, bana ruhundan üflesin" diyorsun. Allah sana ruhundan üflemiş, sen neyin peşindesin yani? "Birileri beni alkışlasın, biri beni parmakla göstersin" — sen o zaman Allah'ın ruhundan üflemediği biri misin acaba? Bir düşün, ya öylesin ya öylesin, çünkü bakın bunun ortası yok aslında. Yani biz hep ortayı bulmaya çalışıyoruz. Anlatabildim mi? "Biraz Allah ruhundan üflemişti, tamam, birileri de biraz daha üflesin bana yani" — öyle bir şey yok, öyle bir orta yolla gidemezsin bir yere, öyle bir şansın yok yani. "Ve sosyal bir statüm olsun, itibarım olsun, millet desin ki bu dünyadan da İsmail geçti" — sen o zaman birileri sana üfleyince var olduğunu zannediyorsun. Ya bu doğru ya Allah'ın dediği doğru, iyi düşün. Ama bunu "tabii ki Allah'ın dediği" diye hemen kabul etme, çünkü içindeki inanmıyor buna, içindeki diyor ki "hayır, birileri de üfleyecek, onlar olmadan olmaz." Onun için acele etme.
Bak dikkat edin, peygamber niye Mekke'deki putları hemen temizlemedi? Hiç düşünür müyüz Kâbe'deki putları? Yapamaz mıydı? Yapardı — gece girersin öyle değil mi, kırarsın kapıyı, anahtarı alırsın, anahtar kimdeyse bir köşeye sıkıştırırsın, alırsın anahtarı, putları çıkarırsın yani. Ama o ne olur? Geçici bir şey olur, zahiri bir şey olur, zahiri olarak geçici bir şey olur. Araplar tekrar putları daha güzelleyerek, daha da hırslanarak doldururlar değil mi. Sen o bilinci ortadan kaldırmalısın, yani Kâbe'ye put doldurmaya çalışan bilinci kaldırmalısın.
Bakın son olarak laf lafı açıyor: şimdi Kâbe'nin içinde ne var? Allah'ın evi bomboş. Ama bizim evimiz doludur. Şimdi niye Allah'ın evi bak bomboş — zahiren bomboş ama ilahi rahmetle dolu, Allah'ın tecelliyatıyla dolu değil mi? Bak demek ki sen şu kalp evini boşalt, oraya ilahi kudret, ilahi rahmet tecelli edecek. Ama sen sürekli bir şey dolduruyorsun ya — "işte neyim ben, sürekli bir şeyim." Ya de ki "ben Allah'ın kuluyum," bir şey değildir. Bak bir dur, bir sakin ol, Allah'ın orada sonsuz tecellisiyle olduğunu göreceksin. Ama ego diyor ki "neyim ben, neyim?"
Ego ve Kimlik Üretimi
"Hatta temizledim, beden değilim ama kendimi olgunlaştıran biriyim" değil mi hocam diyor. Hocam, birine bir şey hediye ettim, bir kitap hediye ettim. Dedi ki "niye hediye ettiniz biliyorum" dedi. Ben de hediye ettim ama bir şey için hediye etmedim yani, sadece okusun diye hediye ettim. Dedi ki "çünkü ben çalışkan bir talebeyim değil mi" dedi. Bak şimdi kendini neyle özdeşleştirdi? "Çalışkan bir talebe." Ben çalışkan bir talebe olduğu için hediye etmedim, veya hani bir şey olduğu için etmedim, bu bilgiye ihtiyacı olduğunu düşündüğüm için ettim yani, sende bir şey var diye etmedim yani, anladın mı? Ama bakın ego ne yapıyor? Mesela "ben sana saygı gösteririm" dersin ki, içinden bu değildir — hani içindeki ego der ki "İsmail Bey tabii ki bana saygı veya böyle ilgi gösterdi, çünkü biliyor hani İsmail Bey hissediyordur ben böyle bu konuda çaba gösteren biriyim, samimiyim bu konuda." Bak ego ne yapıyor? Kendine bir kimlik, sürekli kimlik üretmeye çalışıyor, sürekli kimlik.
Onun için Allah'ın huzuruna şöyle çıkarmış Ebu'l-Hasan eş-Şazelî, dermiş ki: "Ey Rabbim, ben hiçbir iyiliğin, hiçbir hayrın, hiçbir güzelliğin kaynağı değilim, bütün bunlar sana aittir, bana ait olan tek şey kusur ve hatalarımdır. Bunları da huzuruna arz ediyorum, affımı diliyorum ve senden karşılıksız istiyorum." Bakın bir şey olarak değil. "İşte ben Rabbimin dinini çok öğrenmek istiyorum ve Allah da herhalde bunu görüyordur" — hep bir kimlik üretiyorsun, din üzerinden bile kimlik üretiyorsun. Ya Allah "sana karşılıksız vereceğim" diyor, sen niye bunu o kadar önemsiyorsun? Bak seni karşılıksız var etti değil mi, sana karşılıksız bu kadar şey verdi, sen bir şey olarak ondan bir şey isteme, hiçbir şey olarak iste değil mi. Bu ne kadar güzel bir şeydir ve gerçekten en doğal hali insan olur.
"Ya Rabbi" diyor mesela Hz. Musa, "ya Rabbi, katından indireceğin her hayra muhtaçtır bu fakir" diyor. Demiyor ki "Firavun'la mücadele ettim, senin için ettim, herhalde beni görürsün" demiyor yani. Bakın hiçbir şeyi kendine nispet etmiyor. Neden? Çünkü hiçbir şey onu tanımlayamaz. Böyle, hiçbir şey onu tanımlayamaz. Onun için kendinizi hiçbir şeyle tanımlamayın.
Zahiren biri size sorar "kimsin?" "Ahmet'im, şu okulu bitirdim, şu işi yapıyorum" — bu ayrı bir konu, gerçek anlamda kendinizi tanımlamayın hiçbir şeyle. O, birbirimizle konuşurken yaptığımız bir konuşmadır, o önemli değil. Önemli olan şey, bak sen böyle kendi başına kaldığında, "nesin" denildiğinde, kendi kendine "nesin" diye sorduğunda ne cevap veriyorsun, önemli olan o cevap. Kendi başınasın, dünyada da hiçbir insan yok, kabul edin, "nesin sen?" — o cevaptır bizim üzerinde durduğumuz. Zahiri olarak işte "birinin babasısın, annesisin, arkadaşısın, kardeşisin vesairesin, şu eğitimi veriyorsun, bunu yapıyorsun, şunları yapmışsın, emekli olmuşsun vesaire" — bunlar zahiri olgulardır. Kastettiğim bunu deyip dememek değil. Gerçekte sen nesin? Hiçbir şeyle tanımlanamayan, tamamen Allah'a ait, onunla var olan ve onun varlığıyla ebedi olarak var olacak olansın. Sana yetmiyorsa o zaman git düşün, daha büyük bir şey bulabilirsen git onu olmaya çalış. İşte kadim mesaj budur, insanlara verilen mesaj budur.
Ene: Bir Ölçü Birimi (Bediüzzaman)
Bu değişimin farkı — o kadar oyun oynayan ego neden var o zaman? Hep bir yerden sızıyor ya, bir şey yapıyorsun bir yerden sızıyor.
Şöyle diyeyim sana: şimdi şu duvarda bir barometre olsa — barometre neyi ölçüyordu? Basıncı. Bir de ısıyı ölçen o da ne? Termometre. Şimdi o barometre ve termometre basıncı ve ısıyı ölçüyor, tamam mı? Sen de buna şahit olursun, yani diyorsun ki "barometre şu anda bu odanın şu basınçta olduğunu gösteriyor, termometre de odanın şu ısıda olduğunu gösteriyor." Burada bir sıkıntı var mı? Yok. Peki sen kendini barometre veya termometre zannedersen ne olur? Sıkıntı olur.
İşte Bediüzzaman "ene bir ölçü birimidir" diyor. Yani mesela derim ki, "şu kişi bu kadar seviyor, şu kişi şu kadar seviyor, şu kişi şu kadar ilgi gösteriyor, şu kişi şu kadar değer veriyor" — ben buna şahit oluyorum. Ama ben şöyle dersem: "bu beni çok seviyor, bu beni az seviyor, bu bana ilgi gösteriyor, bu bana değer veriyor veya vermiyor" — o zaman ne oldu? Bir ölçü birimini kendin zannettin. Benlik veya "ene" dediğimiz şey bir ölçü birimidir, barometre gibi, termometre gibi. Ama sen kendini o ölçü birimi zannedersen o zaman problem çıkıyor. Dolayısıyla bizim o benlik dediğimiz şey sahte bir şeydir ama onda var olan aygıt gerçek bir şeydir. Yani ne demek? Benlik algısı bir ölçü birimidir.
Mesela derim ki "ben Ahmet'in kalbinde şu kadar sevgi var, Ali'nin, Ayşe'nin, Fatma'nın kalbinde şu kadar merhamet var" — bendeki benlik barometresi ve termometresiyle ölçtüm. Ama şunu dersem: "Ali, Ayşe, Fatma bana bu kadar değer veriyor, bana hiç merhamet göstermiyorlar, niye göstermiyorlar, halbuki ben değerli biriyim, işte merhameti hak eden biriyim" — o zaman ölçü birimi kimliğe dönüştü. Halbuki o bir ölçü birimi, bu kadar basit.
Biri bana gelse, nakletse, "işte falan kişiler senin arkandan konuştu" dese — ben bir kere merak etmem ki ne konuştuklarını, merak etme. Ama karşıdaki söyleyecek ya, duramıyor, "sana böyle dedi" diyor. "E" diyorum, "tamam öyle dedi." "Ne hissediyorsun" diyor. "Bir şey hissetmiyorum, sadece ondaki — atıyorum işte — kibrin veya bencilliğin veya işte kızgınlığın, öfkenin ölçüsünü tanımlıyorum." "O zaman demek ki beni kendine rakip görmüş veya işte ben onun önünde sanki bir engel olacağım demek ki öyle hissetmiş" diyor. "Sen ne hissediyorsun?" "Ben bir şey hissetmiyorum ya." "Az oldu" veya "bana böyle böyle dedi" — "'ben böyle bir muameleyi hak eden biri değilim' dedi" — o zaman ben kendimi o ölçü birimi zannediyorum demektir. Halbuki "ene" bir ölçü birimidir, sadece sana bir şeyin niteliğini tanımlar. Ama sen kendini o zannedersen işte o zaman öyle davranırsın.
"Eşim dedi ki senden nefret ediyorum." Tamam, ben oradaki nefreti ölçelim yani, ne kadar nefret ediliyor. "Benden mi ediyorsun, benden ha, yazıklar olsun, nankörlük" — zaten dünya böyle, kime iyilik yaparsan kötülüğü ondan bekle (derler). Hz. Ali'ye atfedilen bir söz de var ama onu söylemek istemiyorum, çünkü doğru bulmuyorum. Derler ki Hz. Ali'ye biri gelmiş, demiş ki "işte falan bana şöyle kötülük etti." Demiş ki "sen ona mutlaka bir iyilik yapmışsındır." Ne alakası var öyle, böyle bir şey olur mu? Hayatta böyle şeylerle meşrulaştırıyorlar bazen.
Halbuki kardeşim, bak, peygamber Taif'te neyi ölçtü? Birilerinin yanlış bir şekilde manipüle edilip ne kadar nefret ettiğini, ne kadar gaflete düştüklerini, bilinçlerinin ne kadar bulandığını ölçtü, bu kadar. Anlatabildim mi? Yani karşındaki insan, diyelim ki birisi seninle ilgili bir değerlendirme yapıyor sana, sana diyor ki "şöyle şöyle şöyle." Doğru diyorsa zaten doğru bir şeyi ölçüyor sana, tartıyor, dersini alırsın. Ama diyor ki "sen adam değilsin" — tamam, sen neyi ölçüyorsun burada? Onun zihninde senin imajının ne olduğunu ölçüyorsun, ve onun ne kadar objektif olup olmadığını ölçüyorsun. Bunda bir mahzur var mı? Ama sen "bana nasıl böyle dersin" dediğinde, orada sahte bir şey üretiyorsun, onun sorumlusu da sensin. Allah böyle bir şey üretmemiş, o vehim, o. Ama yarattığı şey, bir barometre gibi, bir termometre gibi bir şeyi tartıyor, ölçüyor; onun için sıkıntı yok, sıkıntı sahte olan bir şeydir.
Sahte Hisler, Gerçek Olmayan Korkular
O yüzden insanın işi bir taraftan kolaydır, çünkü sen gerçek bir şeyle savaşmıyorsun, yani gerçek bir şeyi ortadan kaldırmıyorsun. Mesela putlar sahte bir şeydir, o yüzden kolay kaldırıldılar. Anlatabildim mi? Hani şöyle, burada bir çocuk var diyelim, veya bir insan, oda hafif loş, odadaki bir halatı yılan zannediyor ve bir türlü uyuyamıyor. Sen de gecenin bir vaktinde geliyorsun, bakıyorsun, o kişi uyumuyor. "Niye uyumuyorsun" diyorsun. Diyor ki "odada yılan var." Aslında yılan yok, sen biliyorsun o bir vehim. Diyorsun ki "tamam bak, ışığı yak, bir bak bakalım." Yakıyor ışığı, bakıyor, yılan yok, orada bir halat var. Korku direkt geçiyor. Evet, yani biz sahte bir şeyle uğraşıyoruz, gerçek bir şeyle değil, o yüzden işimiz aslında kolay. Ama onun sahte olduğunu anlamazsam çok zor. Ortada yılan yok, bir imaj var.
"Ama hocam" diyor, "ben kendimi de hissediyorum, siz de beni anlamıyorsunuz" diyor. Orada film kopuyor. Biri bana "beni anlamıyorsunuz" dediğinde, bir de hani yanlış bir şey üzerinden — "işte siz bunu yaşamamışsınız" — ya bak bu egodur. Egonun yaşadığı şeyi anlaman için yaşamış olman gerekmiyor. Anlatabiliyor muyum? Egonun yaşadığı şeyi anlamak için yaşamış olman gerekmez. Dolayısıyla biz ne yapıyoruz? Sahte bir egonun hissini, algısını gerçek zannediyoruz.
Halbuki ben şunu son olarak söylemiş olayım: bir insanın herhangi bir olgu karşısında hissettiği şeyi, ne hissetmişse onaylıyoruz biz. Diyoruz ki, "bak öyle hissettiğini ben biliyorum, bunu reddetmiyorum ama hissettiğin şeyin gerçeklikle örtüşmediğini söylüyorum." Yani "değersizlik hissettiğini biliyorum ama hissettiğin değersizlik hissinin sahte olduğunu, gerçeklikle örtüşmediğini söylüyorum." İnsanlar şunu anlamıyor: "değersizlik hissettiğimi siz nasıl anlayacaksınız?" Ya bak, benim anlayıp anlamamam bizatihi o olguyu yaşayıp yaşamamış olmamla ilgili değil. Bizde ilkesel bir şey var: bir insan "değersiz kişiyim" diyorsa, bu sahte bir şeydir. Anlatabildim mi? Bu sahte bir şeydir, onu yaşayıp yaşamamanın önemi yok. Ve kişi zaten nereden problem yaşıyor? Hissettiği şeyin gerçeklikle bire bir örtüştüğünü zannediyor.
Bir çocuk örümcekten korkabilir. Dersin "niye korkuyorsun?" Der ki "beni yiyecek." Örümceğe bakarsın, bir santim, ya var ya yok. Çocuğa bakarsın, bir metre yirmi santim. Peki o örümcek o çocuğu yiyebilir mi? Yiyemez. Peki çocuk yiyeceğini hissediyor mu? Hissediyor. Biz neyi anlatmaya çalışıyoruz kendimize ve muhataplarımıza? "Hissettiğin şeyin ne olduğunu biliyorum, bunun farkındayım ama hissettiğin şey gerçeklikle örtüşmüyor. O örümcek, o karınca seni yiyemez ama sen o karıncanın seni yiyeceğini hissindesin, anlıyorum. O zaman senin mücadele etmen gereken şey karıncadan uzaklaşmak değil" — o korkuyu yaşamamak değil, "ben böyle hissediyorum" demek değil — "o hissin gerçek olmadığını kendine hatırlatıp gidip o karıncayla, o örümcekle tanışman." Bu kadar. Onun için zaten insanın işi hem kolay hem zordur: kolaydır, çünkü sahte bir şeyle uğraşıyorsun; zordur, çünkü sahte olan şeyi gerçek kabul ediyorsun.
Kişiye diyorsun ki: bak, senin değerin birinden kaynaklanmaz, değerin ya da değersizliğin birine bağlı değil. "Ama öyle hissediyorum." Ben de öyle hissettiğini biliyorum ama hissettiğin şey gerçek değil.
Evet, teşekkür ederim, teşekkür ederim. Koronayla bir şey yok, işte o ayete değindik ya. Haydi, tamam, tamam. Teşekkürler, birazdan.