Sahte Benlik ve Orijine Dönüş
Felsefe, Psikoloji ve Varlık Bilinci Sorusu
Bu sorabilir mi? Olur. Şimdi sizin anlattığınız bu felsefe mi diyelim, fikir diyelim, mesela şöyle bir argümanla bir soru sorulabilir: Bütün bu anlatışlar normalde psikolojinin ürettiği argümanlar, bunun değerli hayatta bir karşılığı yok denilirse ne cevap verilir? Ne kastediliyor psikolojinin ürettiği argümanlarla? Yani insan zihninin aslında ürettiği şeyler. İnsan felsefeleri diyebilir insan. Bu anlattıklarınız hakikat değil, size ait bir kurgu vesaire; bunların değerli hayatta bir karşılığı yok diyebilir. Bu soruyla gelebilir. Yani sizin kendi zihninizde ürettiğiniz bir takım argümanlar diyebilir.
Evet, şimdi tabii ki insanoğlunun varlık bilinci, bilinç düzeyi, yani ne demek istiyoruz? Ben varım derken neye varım diyor? Ben varım dediğinde varlığım diye kastettiği şey nedir? Bunu bir kenara koyun, buna varlık algısı diyoruz. Bir de bilinç halleri vardır; insanın farklı bilinç düzeyleri vardır. Bu gerçek anlamda veya sübjektif anlamda kendini var bilme halleri ile farklı bilinç hallerini anlamadan insanların varlığın, gerçeğin ne olup olmadığını anlama şansı yoktur.
Zaten günümüzdeki insanlar arasındaki yoğun tartışmaların, birbirleriyle anlaşamayışının nedeni de budur. Çünkü herkes kendi varlık ve bilinç seviyesinden konuşuyor. İnsanlar arasındaki farklılıkların, tartışmaların nedeni budur. Bu anlaşılmadığı müddetçe insanların tartışmaları bitmeyecektir. Birisi diyecektir ki insan, tabiatın ürettiği, biyolojik hayatın ürettiği bir süreçtir. İnsan biyolojik bir varlıktır; doğar, yaşar, ölür, gelişir veya çürür, gelişemez, hasta olur, bozulur ve ölür. Kimisi de diyecektir ki bu, hayatın ve varoluşun gerçekliğini tam olarak tanımlamıyor, burada kaçırılan bir şey var: insanın varlığı şudur, onun farklı bilinç düzeyleri vardır ve insan bu bilinç düzeyleri noktasında bir yolculuk yapmalıdır.
Bilinç Düzeyleri ve İnsan-Hayvan Farkı
Bunlar tabii ki insanlık tarihi kadar eski ayrılık noktalarıdır. İnsanın ne olduğuna dair birçok cevap üretilmiştir. Bunun nedeni nedir? İnsan denen varlık, kendini algılama imkanına sahip olan varlıkların başında gelir ve her varlıkta bu yoktur. Mesela biz bir hayvanda bir varoluş arayışı, bir kendini geliştirme yaklaşımı görmeyiz. Aslan aslan olarak gelir, yüzyıllardır aslanlar aslan olarak yaşar. Kendini fille kıyaslamaz, zürafayla kıyaslamaz, kuşla kıyaslamaz; onlar uçuyor, ben niye uçamıyorum demez, kendi aslanlığını ispat etmeye kalkmaz. Birisi ona sen aslan değilsin dediğinde bundan rahatsızlık duymaz.
Ama insan denen varlık ilginç bir varlık. Ne açıdan ilginç? Varlığına dair bir algısı olan ve varlığına dair bir arayışı olan bir varlık; yani "ben varım" diyebiliyor. Fakat ben varım dediğinde gerçek anlamdaki varlığının mı farkına vararak "ben varım" diyor, yoksa farklı bir şeyi referans alarak mı "ben varım" diyor? İşte burada demek istediğim, insan varlığına dair bir algıya sahip bir varlık. Diğer varlıklarda bu yok; bir ağaçta, bir hayvanda bu yok. Varlığımıza dair bir algıya sahibiz ve farklı bilinç halleri taşıyoruz.
Mesela belki 3 sene, 5 sene önce yaptığımız bir şeyi, "ben bugün olsa bunu yapmam" diyoruz. "Eskiden ne kadar yanlış düşünüyormuşum, şimdiki aklım olsa böyle yapmazdım" gibi farklı bilinç halleri yaşıyoruz. Bu bazen öğrenme ve gelişme de olabilir, yanlış şeyleri doğru diye öğrenip geriye düşme de olabilir. Yani zorunlu bir gelişim söz konusu değil insan konusunda. Siz gelişeyim derken çürümeye doğru gidiyor da olabilirsiniz; mutlak zorunlu bir gelişim yoktur. Bu yine kişinin bilincine ve kendi varoluşunu oturttuğu noktaya bağlı olarak değişir.
O yüzden insan kendi kendini öylesine hayata terk edemez. Terk ettiği zaman mevcut çevresel şartların insafına kendini terk etmiş olur. İşte şu coğrafyada dünyaya geldim, şu toplumda, şu mahallede, şu kültürde dünyaya geldim; o mahallenin, kültürün, inancın, coğrafyanın içinde orası neyse siz de onun rengine bürünürsünüz. Veya bazen tepkisel davranırsınız; tepkisellik de aynı seviyenin içinde olmaktır. Dolayısıyla insan kendini bilmek, bulmak ve aramak imkanına sahip bir varlıktır. Hiçbir hayvan, hiçbir bitki kendini bulma arayışı içinde değildir; "kendimi arıyorum, kendimi bulma yolundayım" diye bir algıya sahip değildir.
Dolayısıyla burada insan, kendi kendinin bilincine varabilen, kendi kendinin farkında olabilen, kendi varlığını idrak etme imkanına sahip olan bir varlıktır. O yüzden biz tırnak içinde varoluş sorunları yaşıyoruz, varoluş krizleri yaşıyoruz; varoluş sürecimizde bazen olumluya, bazen olumsuza doğru gidiyoruz. O yüzden insan, Kur'an'daki ifadesiyle, başıboş bırakılacağını mı zanneder? Yani sen başıboş bırakılan bir varlık değilsin. Çok yüksek donanıma sahipsin, ama bu donanımın farkında olabilme tercihini de yapabilecek bir varlıksın. Otomatik bir varlık değilsin; ne olduğunu, ne olmadığını, varlığının ne olduğunu, varlık bilincinin ne olduğunu tartabilecek, kavrayabilecek bir varlıksın.
Sahte Kişilik ve Doğal Kişilik
Ama tabii ki biz dünyaya geldiğimizde bir matriksin içindeyiz, değil mi? Bir aile, toplum, kültür vesaire; o matriksin içine giriyoruz ve sorgulamıyoruz. Birçok yanlış benliğin tuzağına düşüyoruz. Biz buna ne diyoruz? Sahte kişilik diyoruz. İnsanın her zaman bahsettiğimiz gibi bir öz varlık boyutu var, bir de doğal kişilik boyutu var, bir de sahte kişilik boyutu var. Biz sahte kişilik halindeyken kendimizi buluruz; yani orijinal doğal ayarlarımızı bir ölçüde unutmuş olarak, kendimizi gerçekte olduğumuz doğal halden farklı bir şekilde algılayarak aslında yolculuğumuza başlıyoruz.
Kendi kendimizi arayış süreci orijinal bir noktadan başlamıyor; yani gerçek orijinimizden hareket etmiyoruz. Ya 12, 14, 15, 16, 20, 25, her neyse, 30, 40, fark etmez, nereden başlıyoruz? Sahte bir yerden başlıyoruz hayatı. İçinde bulunduğunuz toplumun kültürüyle. İşte bütün bunlar, o sahte kişiliği oluşturan; toplumun, kültürün, yanlış inanç kalıplarının, yanlış insan algılarının hepsi. Geçen hafta travma konusu biraz geçti; mesela bakıyoruz sevgilisinden ayrılıp travmatize olan birçok insan var. Bu bizim algımıza neyi veriyor? "Bu travmatik bir şeydir" diyoruz. Aldatılma travmatik bir şeydir, terk edilme travmatik bir şeydir, anlaşılamama travmatik bir şeydir, gibi birçok yanlış kalıptan başlıyoruz kendimizi anlama, geliştirme yolculuğuna.
Şöyle düşünün: "ben neyim, nereye gidiyorum, ne yapıyorum" sorusuna yolun üzerinde biri olarak değil, yoldan çıkmış biri olarak başlıyoruz; bir şekilde yoldan çıkmış olarak başlıyoruz. O yüzden kişinin orijine dair bir anlayışa sahip olması gerekir.
Orijine Dönüş: Peygamber ve Navigasyon Benzetmesi
Biz niye diyoruz ki peygamber bilinci önemlidir, veya bir peygambere inanmak önemlidir, değil mi? Bu ne demek aslında? Bir peygamber aslında bize insan olarak bizim orijinimize işaret eder. Yaradan peygamberleri ne olarak gönderir? Kendi orijinlerinde olan birileri olarak bize gönderir. Bir peygamber bize ne ifade eder? Bir insan orijininde olduğunda, yani merkezinde olduğunda, en doğal halinde olduğunda şöyledir; biz bunu görmeye çalışırız. Çünkü orijinimizden uzağız.
Mesela bugün navigasyon aletleri kullanılıyor. Aslında ne var? Şöyle düşünün, bir baktınız kaybolmuşsunuz; ne yapıyorsunuz günümüzün teknolojisiyle? Navigasyonu açıyorsunuz. Niye açıyorsunuz? Navigasyon hem size nerede olduğunuzu, yani şu anda mevcut olduğunuz yerin bilgisini veriyor, aynı zamanda da nereye ne kadar uzak olduğunuzu, eğer mesela Üsküdar'a varmak istiyorsanız Üsküdar'dan ne kadar uzak olduğunuzu, nasıl oraya gidebileceğinizi anlatıyor. İşte aslında din dediğimiz, peygamber dediğimiz, maneviyat dediğimiz, hakikate dair bilgelik dediğimiz şey, bir navigasyon rolü görüyor. Sen şu an neredesin ve senin orijinin nedir, oraya ne kadar uzaklıktasın? Buna dair bir anlayış kazandırıyor bize. Navigasyon aletinde ne var? Harita çıkıyor, sonra yol tarifi; yol tarifine basıyorsun, sana bir yol gösteriyor. İşte aslında her insanın hikayesi böyle bir şeydir. Hepimiz doğal orijinimizden bir şekilde biraz veya fazla uzağız; kimimiz çok uzak, kimimiz daha az uzak. Neden? Çünkü yanlış hayat, insan, varoluş, mutluluk, huzur, kendilik algılarına sahibiz.
O yüzden ben bazen konuştuğumda bazı insanların zihni biraz sarsılıyor. Neden? Çünkü aslında çok uzağız. Ben de sarsıldım; ben de hayatımda birçok noktada sarsıldım. Neden? Çünkü bir kısım ön yargılara sahiptim. O yargıyı bir gün fark ettim, ama o fark ediş tabii ki sarsıcı oluyor. Bu ister istemez böyle oluyor, doğal bir şey. Neden? Çünkü yanlış bir şey üzerinde kendinizi temellendiriyorsunuz. Yanlış bir şey üzerinde kendinizi temellendirdiğinizde gerçeklik size çok sarsıcı gelebilir. Ama kime sarsıcı geliyor? İşte burada önemli bir nokta var: yanlış benlikleri kendimiz diye tanımlamamak.
Sahte Benlikle Özdeşleşme
Bu yüzden bir dilimizi değiştirme ihtiyacı duyuyoruz. Mesela bu bana çok zor geliyor; benim bir yeğenim var, aramızda artık belli bir dil oluşmuş. Mesela bir şey söylüyorum, diyor ki "bu çok zor". Diyorum ki hangi benliğe zor geliyor? "Ben bunu yapmak istemiyorum" diyor. Hangi benlik bunu yapmak istemiyor? "Ben bunu doğru bulmuyorum" diyor. Hangi benliğe bu doğru gelmiyor?
Çünkü bakın, sahte bir kişilik parçası diyelim buna, veya sahte bir benlik diyelim, veya alt benlik diyelim, fark etmez, kelime önemli değil; sahte bir düşünce, duygu ve davranış kalıbı bize kendimizmiş gibi geliyor. "Ben bunu yapmak istemiyorum" diyorsun. Bir düşün, sen orijinal olarak böyle mi dünyaya geldin? Orijinal olarak bu duyguyla mı dünyaya geldin? Bu düşünceyle mi, bu korkuyla mı dünyaya geldin? Hayır. Bir şekilde bu korku, bu düşünce, bu duygu senin psikolojik dünyende ortaya çıktı; sen de bunu hissediyorsun, düşünüyorsun, eylem olarak ortaya koyuyorsun. Peki bu gerçekten "ben" denilmeyi hak ediyor mu? Buna ben kendim demeli miyim? Çünkü bir şeye "ben kendim" dediğiniz anda onun üzerinde objektif olarak düşünemezsiniz; objektif bir bakışınız olmaz, çünkü ona "ben" diyorsunuz zaten. Ona ben dediğiniz anda o siz haline gelir.
Ve siz sahte bir benlik üzerinden hayatı yaşarsınız; bir korku üzerinden, bir arzu üzerinden, bir beklenti üzerinden, bir hayat algısı üzerinden hayatı yaşarsınız. "Hayat dediğim bu mu ya?" Peki hayat dediğin ne? Neye hayat diyorsun? Mesela iyi bir yaşam; neye iyi yaşam diyorsun? O kadar sahte bir zeminin üzerindeyiz ki. O kadar çok soru var ki: neye iyi yaşam diyorsun, neye mutluluk diyorsun, neyi tatmin edici buluyorsun, ne olduğunda kendini bulacağını düşünüyorsun, ne olduğunda kendini gerçekleştireceğine inanıyorsun, bir ilişki senin için niye bu anlama geliyor, neden? Bunu sorgulamazsanız, oluşmuş olan sahte bir kişilik kalıbının üzerinden hayatınızı yaşar ve bitirirsiniz.
Mutluluk Sorgusu ve Acının Anlamı
Veya şöyle, hocam, mutlu olmak için bir ülkü koyuyorsunuz; kişi, hayatının bir döneminde ona sahip olmayacak, o zaman o insanın hayatı cehennem gibi olacak. Düşünün mesela mutluluk nedir? Mutluluk içeriden mi gelir, dışarıdan mı gelir? Basit bir soru gibi ama çok önemli bir soru, hayatımızı çok etkileyen bir soru. Tırnak içinde herkes mutlu olmaya çalışıyor, herkeste böyle bir mutluluk formülü var değil mi, insan neyle mutlu olur, herkeste bir mutluluk hikayesi var.
Hikayeyi olağanlaştırmadığım için tabii ki biraz çizgi dışı gibi görünüyorum. Hayır, beni hiçbir şey mutlu edemez mesela. Hiçbir şey gerçek beni mutlu edemez. Çünkü mutlu olmak için hiçbir şeye, mutsuz olmak içinse bir şeye ihtiyacım var. Mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacım yok. Şimdi bakın bu ayrı bir bakış açısı, ayrı bir anlayış değil mi? Mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacım yok. Hiçbir şeye mi? Evet, hiçbir şeye ihtiyacım yok. Ama hangi ben mutlu olmaya dair herhangi bir şeye ihtiyacı yok? Hangi ben? Ben böyle deyince tabii ki çoğunuz haklı olarak, tırnak içinde çoğunuz yani gerçekte haksız olarak ama görünürde haklı olarak, "mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacımız yok mu?" diyorsunuz.
Ama bir kişi diyor ki "ben mutsuzum, şöyle bir şey olsa mutlu olurdum. Sevgilim beni terk etti, tekrar gelse çok mutlu olurum. Altı aydır aşk acısı çekiyorum." Sonra bir de "acılar insanı olgunlaştırır" deriz. Bu da yanlış bir şey. Acı kimi olgunlaştırır? Acı, sahte benlikleri üzerinde çalışan insanı olgunlaştırır. Çünkü acıya neden olan onlardır. Acı ancak sahte benlikleri üzerinde çalışan, kendisine acı veren benliklerin hangi benlikler olduğunu bulan ve onlar üzerinde çalışan bir insanı olgunlaştırır. Yoksa acının çökerttiği yüzlerce, milyonlarca insan biliyoruz değil mi? Hiç de acı insanı olgunlaştırmıyor; kimisini çökertiyor, kimisini karamsar kılıyor, kimisinin hayattan hiçbir ümidi olmuyor, kimisi nihilist oluyor, "hayat boş" diyor, "boş ver, üzülmeye değmez, insanlara değer veriyorsun, veriyorsun, boşa veriyorsun; sana değer verecek insanlara değer vereceksin" diyor.
Bak bunlar o kadar sahte şeyler ki. Hani deyim yerindeyse nereye dönerseniz sahtelik var. Peki gerçeklik yok mu? Gerçeklik yerinde sapasağlam duruyor, ama hepsi sahte bir şey tarafından örtülmüş. O yüzden biz sabırla ve dikkatli bir şekilde sahte benlikler üzerinde çalışmalıyız.
Hani bazı binalar vardır; bir badana yapılmıştır, üzerine bir tane daha, bir tane daha, dört beş tane badana, sıva vardır. Siz asıl duvarın orijinal malzemesine ulaşmak için epey kazımak zorunda kalırsınız. Aslında duvar orada duruyor, duvara bir şey olmamış, ama üzeri sürekli bir şeyler tarafından örtülmüş ve artık duvar öyle gözüküyor. Birçok mutsuz benlik tarafından sarılmışız; hayatı kabullenemeyen benlikler, hayatı şöyle değil de böyle olması gereken şeklinde algılayan benlikler. Sen hayatın olgularını artık doğal bir şekilde yaşayamazsın, çünkü hayatı sürekli kabul edebileceğin şeyler, reddedeceğin şeyler diye ayrıştırıyorsun. Ömrün boyunca direnç oluşturmak zorundasın, ömrün boyunca hayatla çatışmak zorundasın. Sonra da hayatın tokadını yiyorsun. Hayatın tokadı diye bir şey yok aslında; bu hayat çekilmez gibi görünür ama halbuki hayat sana bir tokat atmıyor. Sen yanlış durduğun için, hayatı yanlış bir yerden algıladığın için hayat sana tokat atıyor gibi gelir, hayat seni yıkıyor gibi gelir. Hayat olduğu gibi akıyor aslında, bir dualite içinde akıyor, bu kadar. Sen de hayatı doğru bir yerden tutarsan hayat olması gerektiği gibi akar.
İstatistik mi, Hakikat mi?
Tabii burada bir ego "hocam" der, "hayat böyle de değil ama, muhtemelen siz rahatsınız" der. Çünkü o benlik başka türlü bu şeyi algılayamıyor; ya çok rahat yaşıyorsun, dağ başında falan yaşıyorsun, ya da çok ütopik; işte başta sorulan soru bu, bahsettiğiniz şeyler sizin kurgunuzun eseri olmasın diye. Tabii ki şimdi zaten bütün mesele ne? Biz kadim bilgeliğin ortaya koyduğu bir şeyi norm olarak, orijin olarak kabul edecek miyiz, yoksa sahte kişiliğimizin gösterdiği noktayı mı orijin kabul edeceğiz?
O yüzden bakın modern psikoloji istatistiğe dayanır. Mesela X olayı travmatik midir? İstatistik yapılır; birçok insanı travmatize ediyorsa o olay, travmatik bir olaydır. Ölüm travmatik bir olay mıdır? İstatistik yaparsan travmatik bir olaydır. Orijine bakarsan, insanın orijinal varlığına bakarsan, ölüm hiç de travmatik bir olay değildir. Eğer gerçekten saf bir bilince sahipsen, ölüm zahiren acı gibi gözüken, gerçekte fevkalade mükemmel bir şeydir. Ölmek mükemmel bir şeydir; ama neyin ölmesi? Biyolojik düzeyin ölmesi gerçekten mükemmel bir şeydir. İyi ki ölümü tadıyoruz, insan iyi ki ölümü tadıyor. Ama bunu dediğimizde tabii ki psikolojiyle çatışacağız gibi gözükecek. Burada insan bir şekilde karar verecek: ya diyecek ki kadim bilgelik, peygamberlerin, ermişlerin, gerçekten kendini bilmiş ve bulmuş olanların anlattığı insan hakiki insandır; veya bizim şu anda üç aşağı beş yukarı yaşadığımız hayat ve insan algısı doğru ve gerçektir. O yüzden neyi referans aldığımız çok önemli bir şeydir.
Allah'ın İpi ve Kalp Arayışı
O yüzden bize referansımızı bulmak adına yaratıcının bir yardımı vardır. Dini literatürü kullanırsak, "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın." Allah'ın ipi nedir? Kur'an'dır, peygamberdir, orijininde olan insandır; o Allah'ın ipidir. Size orijininizi, kaynağınızı, kökeninizi, doğal halinizi anlatır ve size o yönde bir istikamet belirler.
Onun için bakın günümüz insanı işte deist. Ne yapıyor deist? "Bir yaratıcı var, ama ben peygamberlere inanmıyorum, kitaplara inanmıyorum" diyor. Peki senin hayata, varoluşa, kendiliğe dair tanımın nedir? Sen deist değilsin, sen nefsani bir insansın. Senin peygamberin, senin kitabın mevcut benliğin; bunu kötü anlamda kullanmıyoruz. Sen gerçek anlamda bir orijini tanımadığında kendini orijin haline getiriyorsun; kendi mevcut bilincini, kendi mevcut varlık algını -ki bu objektif değil- mevcut bilinç halini referans haline getiriyorsun ve bunu normal kabul ediyorsun.
Hocam bir arkadaş şöyle bir soru sordu: üst ve binler yıllık insanlığa hiçbir şekilde huzur getirmedi, hatta savaş getirdi, insanlar birbirini ötekileştirdi; insanların kurduğu medeniyet insanları daha bilinçli bir noktaya getirmedi. Tabii ki anlamak lazım, her insan dejenere olma potansiyeline sahiptir; yani kaynak olarak dejenere olmayabilir ama hayata yönelik, hayat içinde bunun yaşanmasına yönelik süreç dejeneratif olabilir. Din de bu konuda en çok bu sürece maruz kalan bir şeydir; kendisi köken ve kaynak olarak bozulmayabilir ama onu yaşayan insanlar onu yanlış algılayabilir. İlla kötü niyetten de bahsetmiyoruz ama yanlış algılayabilir ve onu bilerek veya bilmeyerek dejenere edebilir. Burada illa din olması gerekmiyor; her türlü ideoloji, her türlü yaklaşım tarzı dejenere edilebilir.
Dolayısıyla bu gibi şeyleri istatistiksel olarak değerlendirebiliriz, hakikat noktainazarında değerlendiremeyiz. İnsanlık tarihi din savaşlarıyla geçmişse geçmiştir -gerçi öyle geçmemiştir, ayrı bir konu- ama geçse de bu bir şey değiştirmez; bu bir istatistiktir, insanın orijinali değildir, dinin orijinal hali değildir. Dolayısıyla bu tür istatistiksel yaklaşımlar hakikate dair bize bir şey kazandırmaz. Bakın Kur'an diyor ki insanların çoğu yoldan çıkmıştır. Ne demek istiyor? İstatistiğe bakarsanız insanların çoğu orijinal ve doğru yolda değildir. Peki bu hakikati değiştirir mi? Değiştirmez. Dolayısıyla bu tür sorulara karşı dikkatli olmak gerekir; bizim konumuz istatistik değil, gerçekliğin kendisi.
Bakın çok mükemmel bir ayet: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Bakın orijinin nedir? Allah'tır. Senin gerçek kendini bulacağın nokta neresidir? Allah'tır. Ama sen kendini nerede arıyorsun? Hani bir psikanalistin ifadesiyle herkes sığınacağı bir kalp arıyor, değil mi? Falanın kalbinde yer almak istiyor; annesinin kalbinde, babasının kalbinde, kardeşinin kalbinde, sevgilisinin kalbinde, eşinin kalbinde, dünyanın kalbinde. "Ölürsem inşallah beni hatırlarlar" diye çeşmenin üzerine "falanın hayratıdır" diye yazıyorum. Neden? Çünkü bir yer arıyorum, varlığıma bir yer arıyorum, bir temellendirmeye çalışıyorum, ölünce hatırlanmak istiyorum. İşte ne yapacaksınız? Ölünce hatırlanmak isteyen beni bulacaksınız. O ben, gerçek bir ben midir, yoksa sahte midir? Siz bu sorgulamayı yapmadıkça asla bir adım atamazsınız, hiçbirimiz atamayız.
Sahte ile Gerçeği Ayrıştırmak
O yüzden Kur'an, "kendinde kendine yabancı olan benlikleri kınayan kişiye ant olsun" diyor. Kendinde kendi olmayan benlikleri gören ve bunları onaylamayan kişiye yemin ederim diyor. Çünkü bu çok önemli bir noktadır; yani sen demiş oluyorsun ki dur bir dakika, bende sahte ile gerçek karışmış, bunu ayrıştırmam gerekir. Mesela siz pirinçle taşın birbirine karıştığı bir çuval görseniz ne yaparsınız? Ayrıştırırsınız. Farz edin ki bir çocuk çakıllarla pirinci karıştırmış, ne yapmanız gerekir? Ayrıştırmanız gerekir. Peki şu anki durumunuzun orijinal olup olmadığından emin misiniz? Emin değilsek o zaman bir mihenk taşına, ayrıştırmaya ihtiyacınız var. Ama bazı duygular, düşünceler o kadar gerçekmiş gibi görünür ki kendimizi o duygu ve düşünceden ibaret zannediyoruz; kendimizi o duygu olarak algılıyoruz.
Ben bunu bazen şeye benzetirim: mesela çok sağlam bir duvar düşünün, hatta çelikten bir duvar, veya sağlam bir kayadan bir duvar. Birisi onu boyamış, biri daha gelmiş boyamış, biri daha boyamış; en son boyayan onun yüzeyini desen olarak şekillendirmiş, desen de çatlak bir duvar deseni. Şimdi duvara baktığınızda ne görürsünüz? Çatlak bir duvar görürsünüz değil mi? Öyle görünüyor, ve bunu böyle kabul edersiniz. Halbuki o sahte bir şeydir, o desen de sahte bir şeydir. Mesela ben bazen konuştuğumda diyorum ki insanoğlu bu kadar zayıf değil. Kişi diyor ki "ama ben çok zayıfım hocam." Tabii ki sahte benliğin oraya öyle bir desen koymuş: "insan çok zayıftır" deseni koymuş; "insan bir başkasının ilgisi, sevgisi, değer vermesi olmadan yaşayamaz" diye öyle bir desen yerleştirmiş. Sen de o duvara baktığında öyle bir şey görüyorsun, çatlak bir duvar görüyorsun. Veya bazı duvarlar boyanmış, üzerine mermer deseni döşenmiş; siz o duvarı mermer zannediyorsunuz, asla değil.
Şimdi bizim sahte benliğimiz gerçek kendimizin üzerini örtmüş ve orada sahte bir desen var: "insan şu olmadan mutlu olamaz, insan şu olmadan rahat edemez, insan şu olmazsa huzur bulamaz" diye döşenmiş sahte bir desen var. Ve siz duvara baktıkça onu görüyorsunuz, onun meydana getirdiği algı üzerinden hareket ediyorsunuz. Kadim öğreti ne diyor? "Bu sahte" diyor. Evet gördüğün gerçek gibi görünüyor, ama gerçek gördüğün gibi değil. Onu kaz, üzerine kazarsan o duvarın gerçek yüzeyine erişeceksin. Gerçek kendine gelinceye kadar oradaki sahtelikleri onaylamamalısın; insanın gelişimi, farkındalığı tamamen bununla ilgilidir. Fakat hayat sürecimizde bu çalışmayı olabildiğince bilinçli bir şekilde yapmak durumundayız. Ve bunu yaparken çok yorulacağız gibi gözükecek, ama yorulan kim olacak? Yorulan da sahte bir benlik. Bir benlik diyecek ki "çok yoruldum, çaba göster göster olmuyor, bir adım ilerleyemiyorum, boş ver." O da sahte.
Bakın ben hep bir örnek veririm: emeklemeden yürüme safhasına geçen bir bebeği düşünün. Hangi bebek "yürümek çok zor" der? Hiçbir çocuk öyle dememiştir, "20 gündür çalışıyorum, bir türlü yürüyemiyorum, kaç defa denedim, e denedim zaten 10 defadır düşüyorum, daha ne yapayım" diyen bir çocuk var mı? Yok değil mi? Neden yok? Çünkü henüz sahte kişilikler orada fazla gelişmemiş. Ama biz tırnak içinde çok gelişmişiz arkadaşlar, çok gelişmişiz ilişkiler konusunda. O kadar gelişmişiz ki herkes ilişkilerden bahsediyor: "ilişkiler çok zor ya, mutlu bir ilişkiyi yakalamak çok zor, şansın yaver giderse biri seni anlarsa piyangoyu vurdun" gibi. Bunların hepsi sahte şeyler ya. İlişki nasıl bir insanı mutlu eder, böyle bir şey olabilir mi?
İlişkiler, Ruh Eşi ve Sahte Talepler
İnsanı tanımlar mı bir ilişki? Ruh eşi diye bir şey var mı? Yok, bunlar hepsi sahte. Bir ilişki bir insanı nasıl tamamlayabilir? Bir kere sen kendinin farkında mısın ki seni tamamlayacak bir şey arıyorsun? Bakın o kadar sahte ilişkiler üzerine, hayat üzerine, kendimiz üzerine, varoluş üzerine gelişmişiz ki, zaten başımıza bela açan da bu zaten. Tırnak içinde keşke hiçbir şey bilmeseydik, daha orijinimize daha yakın olurduk. Hatta bazen çocukluğumuzu, o doğal çocukluğumuzu -eğer büyük bir olumsuz olay yoksa- özlememizin nedeni de odur, veya "çocukken daha mutluyduk" dememizin nedeni de odur. Neden? Çünkü çocukken seni şu anda mutsuz eden sahte benliklerin yoktu, kendini başkasıyla kıyaslamıyordun. Çocuk dediğim çok küçükken diyelim; tabii 2-3 yaşından itibaren kıyaslamaya başlıyorsun, daha doğrusu seni kıyaslatıyorlar, özdeşleşmeler başlıyor: "sen benim çocuğumsun, ben anneyim, hadi anne de bakayım." "En mutlu günün ne? Çocuğum bana anne dedi." Yapma ya, en mutlu günün bu mu? Bu nasıl bir durum yani, bu ne kadar düşük bir bilinç, algı seviyesi.
"En mutlu günün sana anne dendiği gün, en mutlu günün birisinin sana 'sensiz yapamam' dediği gün" -senin en sahte benlik tuzağına düştüğün gün odur, tırnak içinde belanı bulduğun gün, kendine bir sahte benliği bela ettiğin gün. Ama farkında değilsin, tam tersi zannediyorsun. Biri bana "sensiz yaşayamam" dediğinde "Allah yardımcın olsun" derim; "gerçekten çok zor bir durumdasın" derim, "ben olmadan yaşayamıyorsan çok zor bir durumdasın." Ama sahte bir ego "sensiz yaşayamam" dediğinde "ilk defa kendimi iyi hissettim" der; işte tam sahte bir benliğin bataklığının içindesin. Onun için bakın sahte benliklerin yükünden kurtulmaya ihtiyacımız var.
Mesela bazı tanıdığım insanlar vardı, sürekli okurlar; o üniversite, bu üniversite, yüksek lisans, doktora, ama bu hiç bitmez. Neden biliyor musunuz? Çünkü sahte bir benlikleri var, sürekli onlardan bir şey talep ediyor: "neyi bitirdin, ne kadar öğrendin, hangi diplomalara sahipsin?" Böyle bir sahte benlik var, sürekli onlardan talep ediyor, onlar da "tamam efendim, tamam efendim" diyor. Bir köleyle zalim bir efendinin ilişkisi gibi. Bir benlik diyor ki "geç kaldın, daha çok okumalısın, doktoranı da bitirmelisin, şunu da yapmalısın, bunu da yapmalısın." "Abi anladım da, ne zaman memnun olacaksın, bana onu söyler misin?" diye demeye ihtiyacımız var o benliğe mesela. "Ne zaman rahat edeceksin, ne zaman beni serbest bırakacaksın, ne zaman 'tamam senden razıyım' diyeceksin?" Yok.
Veya bazı insanlar vardır, daha çok, daha çok kazanmaya çalışır; bir benlik onları sürekli kamçılıyordur, neyin esiri olduğunun farkında değildir. "Ne kadar kazanınca tamam diyeceksin? Var mı bir ölçütü?" diyerek bizi gene manipüle ediyor. "Bunun sonu yok ki, devamlı çalışacaksın, devamlı durmayacaksın, çünkü ancak öyle rahat edebilirsin" diyor. Ben bir şey peşinde olmak için gelmedim ki bu dünyaya. Bakın kutsal metinlerde ne tavsiye ediliyor? "Sizi bir donanımla yarattım, hanginiz o donanımla hareket edecek?" Yoksa bizden şöhret aramıyor; "Instagram sayfası kurup şu kadar takipçin olsun" demiyor. Ama yok mu içimizde öyle sahte benlikler? Var değil mi? "Şunu da bilmelisin, bunu da bilmelisin, her meclişte konuşacak lafın olmalı, girdiğin bir toplumda varlığını hissettirmelisin" -kim diyor bunları, kim bizi sürekli dürtüyor, kamçılıyor?
Tabii hayretimiz artsın diye, o Yaradan'ın yaratışındaki, yaratılış alemindeki sonsuz imkanını görüp hayretle ve şükranla bakalım diye; bunda bir mahsur yok. Zaten bakın Rabbim, "ilmimi arttır" diyor. Ama ilim dediğimiz şey şu an zannettiğimiz şey değil; kendimi bilmenin ilmini arttır, gerçek şey odur. Kendini bilmekte ilmin artıyorsa ilmin artıyordur; yoksa Yunus Emre'nin çok güzel ifade ettiği gibi, "ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır." Çünkü öğrendikçe yanlış bir benliği şişiriyorsun, kibirleniyorsun, başkasına bilgini satmaya çalışıyorsun, öğrendiğin şeyler üzerinden itibar arıyorsun, başkalarını zorluyorsun. Onun için "ilmimi arttır" diyor ne? En başta kendine dair bilgini arttır.
Marifetün Nefs: Kendini Bilmek
Buna tasavvufi literatürde marifetün nefs denir; kendini bilmeye dair irfan, kendiliğe dair marifet. Bir de marifetullah vardır; Allah'ı bilmeye dair, Allah'a dair marifet. Ama kendini bilmenin marifeti, Allah'ı bilmenin marifetinden daha üstündür. Neden? Çünkü sen kendini bildiğin oranda Allah'ı bilebilirsin; gerçek kendini bildiğin oranda Allah'ı bilirsin. Bizim asıl arayışımız, asıl ihtiyacımız budur; diğeri hayattaki bir olgudur, bir deneyimdir. Kur'an ifadesiyle bunlar dünya hayatının geçici metadır, geçici deneyimleridir, geçici tadımlıklarıdır.
Mesela siz şimdi buraya çay içmeye mi geliyorsunuz, değil değil mi, bu koltuklara oturmak için mi geliyorsunuz, yok değil mi? Bunlar nedir? Buraya gelirken asıl niyetiniz olan bir şeyi bilmenin yanında yaşadığınız deneyimlerdir. Asıl olan ile geçici olanı birbirinden ayırmak zorundayız. O yüzden dikkat edin, hepimiz kendimize baktığımızda, mesela "nasıl bir hayat yaşadın" denildiğinde hepimizin aklına ne geliyor? Olaylar geliyor, olaylar, ilişkiler. "Nasıl bir hayat yaşadın? Annem, babam, kardeşim, eşim, dostum, şu bu falan filan" -bunlara dair olgular geliyor.
Hayat Hikayesi: Olaylar mı, Bilinç mi?
Kaçımızın aklına, "hayatın nasıl geçti" denildiğinde gerçekten "ben kimim, neyim, gerçek kendim nedir" sorusu geliyor? "İlk defa bu soruyu 16 yaşında sordum. Daha sonra kendimi bilmek ve bulmak konusunda şöyle bir süreç yaşadım. Bu süreçte bir şeyleri fark ettim, idrak ettim, hayatı daha doğru okumaya başladım. Ve gittikçe hayatı daha doğru okuma konusunda bilincim, farkındalığım arttı." Bakın ne güzel bir hayat hikayesi anlattık değil mi şimdi?
Ama öbür hayat hikayesi nedir? O aslında hayat hikayesi değildir, olayların zincirini anlatıyorsun burada. Biz olayları prensip ve temel görmüyoruz. "Nasıl bir hayat yaşadın?" Yani nasıl bir bilinç üzerinden bu süreci okudun? Nasıl bir hayat yaşadığının cevabı budur; bunu üzerinden verebiliriz. "Şu bilinç seviyesinde ben bu süreci deneyimledim" -hayat hikayemiz budur. Hayat hikayemiz bilinç hikayemizdir, yaşadığımız olaylar değildir. Ama bakın sahte bir benlik ne yapıyor, "hayat" dediğinde, "nasıl bir hayat yaşadın, bana hayatını anlat" dediğinde biz başlıyoruz bir hikayeye; doğumdan, anne babadan, onların tavırlarından, tırnak içinde yaşadığımız şahsızlıklardan, ilişkilerden vesaireden. Arzularımızın bir kısmı gerçekleşmiş, bir kısmı gerçekleşmemiş; şunu istemişiz olmamış, şunu istememişiz olmuş falan. Böyle bir hikaye alıyor bu hayat hikayesi. Bu hayat hikayesi değil, bu sizin de hikayeniz değil. Ama sahte bir benlik bize bunu "benim hayat hikayem" diye yutturuyor.
"Benim hayat hikayem bu değil. Daha orijinal anlatmaya çalışırsak: ben tanrıdaydım, cennetsi bir varoluş bilinci tattırıldım. Orada saf mutluluk, huzur ve bilinç halindeydim. Daha sonra dünya denen şu deneyim alemine geldim, bir süre kendimi unuttum, yavaş yavaş kendimi bulmaya ve bilmeye dair ihtiyaç hissettim ve buna dair gerçek anlamda kendimi bilme ve bulma yolculuğuna girdim, halen de devam ediyorum." Ne güzel bir hayat hikayesi oldu değil mi şimdi? Bir problem var mı? Yok, hiçbir problem yok. Ama hangi benliğimiz bize böyle bir hayat hikayesi anlatmamıza izin veriyor? Hemen bir tanesi çıkıyor, diyor ki "tamam bu doğru da o başka." Zaten o başkadır. Sahte kişilik hep şu noktadadır: mesela dindar, mütedeyyin biriyseniz sahte bir kişilik vardır, çok uyanıktır. Ve şöyle başlar söze: "tabii ki ben de inanıyorum, ben de bunu kabul ediyorum, Allah'a şükür, çok şükür, ben de böyle diyorum ama hayat öyle de değil yani, hayatta bir sürü acı yaşıyorsun." Bak başladı. Önce bir şey seni aldı, hafifçe seni tatlı bir şekilde ama güzelce, kurnazca aldatarak sahte kişiliğin kucağına oturttu, sonra başlar sahte kişilik konuşmaya.
İnsanın tabii ki her zaman istediği olmuyor; başlıyorsunuz o sahte kişiliğin hikayesini dinlemeye. "Şöyle olsaydı, keşke böyle olsaydı" diye arzularınızdan, korkularınızdan, beklentilerinizden, bir şey isteyip isteyip de olmadığından, istemeyip de olduğundan, hayatın sizi çok mağdur ettiğinden, çok acı çektirdiğinden bahsedersiniz. Bunu size kim anlatıyor? Bunu bulmak zorundasınız. Hayatı böyle bir gözle okutan kimdir? İçimdeki bir bendir. Peki ben bu muyum? Ben bu benliği kendim olarak tanıyor muyum, yoksa o benliği kendim olarak tanıdığım sürece hiçbir bilgelik, hiçbir kadim öğreti, hiçbir din, hiçbir peygamber, hatta Allah bile size yardım edemez. Neden? Çünkü siz sahte bir kişiliği onaylıyorsunuz.
Toplum, Batı ve Bireysellik
Buyurun. Hangi kendine? Özü, özü ne? Özünü buldu mu? İzlediğiniz için teşekkür ederim. Bu ne? Türk toplumunda bunu bulmak biraz zordur diyorum. Çünkü tabanda yok, eğitimde, toplumda, kültürümüzde olmayan bir şey bu: bireysellik. O yüzden de çok mu zor duyuyoruz kendimizde kalabilmeyi. Çok konuşuluyor ama asıl önemli olan dürüstlüktür; insanın kendisinin nerede olduğunu bilmesi. Bak buradaki önemli nokta şu: gerçekten kendim neyim? Bunu Avrupalılar da bilmiyor. Onlar sadece toplumsal olarak, daha az sorun için nasıl davranılması gerektiğine dair bir ortak konsensüse sahipler; ki bu konsensüs her insan tarafından da paylaşılmıyor.
Dolayısıyla burada ben herhangi bir millet, milliyet veya coğrafyanın birinden diğerine çok çok çok farklı olduğunu veya birinin çok iyi, birinin çok kötü olduğunu düşünmüyorum. Şimdi bakın bütün bunlar ayrı bir sohbet konusu; kendiyle barışık olmak. Mesela ben biraz ters biriyim, veya insanlara soğuk biriyim, ama kendimi böyle kabul ediyorum, ben kendimle barışığım diyorum. Ama hangi kendiyle barışıyor? Sahte bir kendiyle barışıyor. Bakın biz burada şunu ifade etmek istiyoruz -burada "biz" derken ben falan değil, kadim öğreti, kadim bilgelik, istersen buna din maneviyat da de, fark etmez, ama gerçek anlamda kadim bilgelik çok çok çok farklı bir noktadan meseleye bakar.
Mesela ben şimdi orijin kelimesini belki 8-10 defa kullandım; ama bizim toplumumuzda "orijinal bir kişi" derken biz bu anlamda kullanmıyoruz; "çok orijinal biri, farklı giyiniyor, farklı bir tarzı var, farklı bir üslubu var" gibi. Hayır, bunu kastetmiyoruz. Kadim bilgelikle genel insan bilinci arasında çok büyük bir fark vardır; ister bu batılı olsun, ister doğulu olsun, hiç fark etmez. Anlatabildim mi? Hiç fark etmez.
Neden kendinden o kadar barışık değil, birinci soru? Çünkü... Ben de diyorum ki siz sosyolojik ve psikolojik düzeyde konuşuyorsunuz, saygı duyuyorum bu yaklaşıma, ama bizim bahsettiğimiz yer orası değil. Mesela bizim toplum gibi toplumlarda niye insan kendisi olamıyor, tırnak içinde sizin anladığınız anlamda? Çünkü 200-300 yıldır Batının aşağısında olduğunu hissettiği için bir kompleks içindedir; bu sosyolojik bir konu ve psikolojik bir konu. Batı niye kendini daha üstün görüyor?
Yani çok basit bir soru sorayım: Avrupa'nın hangi vicdanı bugün, işte "acılan bebek" diye çok reklam edilen, buna karşı hangi vicdan ortaya çıktı? Ya burada bu botlarda, ya burada bebekler, "biz bunlara nasıl yardım edebiliriz" diye böyle bir Avrupa vicdanı mı var? Avrupa'nın ikinci yüzünü de görmek gerekir. Ama insanın orijinal olması, gerçekten insan olması başka bir şey. İnsan orijinal olsaydı Avrupa'da bu vicdansızlık olmazdı; bunun gibi birçok şey var. Ama bizim konumuz "biz iyiyiz arkadaşlar, biz Türk ve Müslümanız, onlar da Avrupalı" değil. Ben Türk de değilim, herhangi bir milliyet de değilim, çünkü ben tanrısal bir varlığım. Anlatabildim mi? Dolayısıyla ben bir Türk de değilim, başka bir milliyetten de değilim; hiçbir bayrak benim için kutsal değil, bayrak sadece bir semboldür, bayrağın kutsallığı diye bir şey olmaz. Vatan da kutsal değildir, daha doğrusu bütün yeryüzü kutsaldır, sadece benim vatanım değil. Anlatabildim mi?
Şimdi burada birçok farklı bakış açısı var, ama ben şuna işaret ediyorum: bizim burada konuşmaya çalıştığımız şey psikolojik ve sosyolojik varlık olarak insan değil. Zaten insan kendini psikolojik bir varlık olarak algıladığı için problem yaşıyor. Mesela "orijinal olmalıyım" -olma. "Orijinal ol" -olma, neysen o ol. Gerçek anlamda Allah seni nasıl yarattı, var etti, onu bul; zaten o olmana da gerek yok, zaten olsun yani.
O zaman benim sorum: neden olmuyorsun? Senelerdir, yıllardır Türkiye'ye gelmiş geçmiş bir kazanım, veya İslam'ın geçmişte sahip olduğu birikime rağmen insanların hala böyle olması neden? Çünkü insanlar kendi üzerinde çalışmıyorlar, çünkü insanlar sahte benliklerini onaylamaya ve o süreci yaşamaya çalışıyorlar. Mesela anlatıyorsunuz, "bak işte bir ilişki insana değer vermez, bir ilişki üzerinden değer kazanamazsın, bir ilişki üzerinden var olamazsın" diyorsunuz. Ama sahte bir benlik "ben öyle hissetmiyorum" diyor. Veya "şimdi böyle güzel bir ilişkim olsun mutlu olayım, ondan sonra senin dediğine bakarız" diyor. Kimse, veya genellemeyelim, çoğu insan yola girmiyor, yüzleşemiyor.