Sahte Benlikler ve Gerçek Ben Bilinci
Kısa Özet
Konuşmacı, insanların çoğu zaman kendi gerçek varlıklarını değil, arzu, korku ve beklentilerden oluşan “vekalet benlikler” üzerinden bir hayat yaşadığını anlatıyor. Hazreti İbrahim’in putları kırma kıssasından yola çıkarak, güzellik, güç, onay, sevilme gibi arayışların aslında psikolojik birer put olduğunu; “ben buyum” diyerek gerçek ve sınırsız olan “ben” bilincini sahte bir şeye indirgediğimizde bu putların doğduğunu açıklıyor. Cehalet, öfke ve arzu olarak adlandırılan üç temel zehre, Hz. Yunus’un balık tarafından yutulması kıssasının sembolik yorumuna ve güneş-bulut benzetmesine değinerek, bu sahte benlikleri fark edip onaylamayı bırakmanın onları zayıflatacağını, gerçek huzurun ancak “gerçek ben” ile yaşandığında mümkün olduğunu vurguluyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ben hissi gerçektir; fakat “ben buyum” diyerek bir şeyle özdeşleştiğimiz an, o gerçek beni sahte ve sınırlı bir şeye indirgemiş oluruz. - Putperestlik dışarıdan değil içeriden gelir: içeride bir “dayatan” yoksa dışarıdaki hiçbir şey bize bir şey dayatamaz. - Sahte benlikleri onaylamadığımız sürece onlar güç kaybeder; onayladığımız şey ise güçlenir ve hayatımızı işgal eder.
Vekalet Benlikler: Kendi Hayatımızı mı Yaşıyoruz?
Gerçek anlamda kendi hayatımızı yaşamaktan çok, o benliklerin bize gösterdiği bir hayatı yaşıyoruz. Yani eğer hayatı güçlü olmak üzerinden algılıyorsak, hayat bize sürekli “güçlü müyüm değil miyim, yeterli miyim değil miyim” diye bir çerçeve içinde görünüyor. Veya “onaylanıyor muyum, onaylanmıyor muyum, takdir ediliyor muyum, edilmiyor muyum, anlaşılıyor muyum, anlaşılmıyor muyum?”
Biraz önce bir kitabın ön sözünde bir ifadeye rastladım; işte “anlamak ve anlaşılmak” derdiyle yaşamaktan bahsediyordu. Mesela insan acaba anlamak ve anlaşılmak gibi bir derde sahip midir? Bunu kendine dert eden kim aslında? Yani “anlamalıyım” veya “anlaşılmalıyım” diyen kim? Kim beni sürekli zorluyor, kim beni sürekli şu veya bu açıdan bakmak konusunda üstüme geliyor ve zihnimi ben bununla meşgul etmek durumunda kalıyorum?
Tabii biz bunlardan şüpheleniyor muyuz? Bir yerden sonra şüphelenmiyoruz artık. “Bunu düşünen kim? Bunu hisseden kim? Bunu arayan kim? Bunu isteyen kim?” Tabii biz bunları artık sormaz bir noktaya geliyoruz. Çünkü hiç şüphe etmiyoruz; “tabii ki ben” diyoruz. İşte o “tabii ki ben” dediğimizde, aslında gerçekte ben olmayan bir şeye “ben” diyerek hayatı onun üzerinden yaşamış oluyoruz.
Biz buna geçen konuşmamızda ne demiştik? Vekalet benlikler demiştik. Yani aslında bizim adımıza, bizim hayatımızı yaşayan benlikler var. Bir bakıyorsunuz, hayatınız sürekli kendini ortaya koyabilme, kendini ispat edebilme, kendini onaylatma arzusunun etrafında dönüyor. Sevilme veya önemsenme arzusunun etrafında dönüyor. Hayatta bir şey ortaya koyup, kendini ortaya koyduktan sonra tatmin olabilme hayalinin etrafında dönüyor.
Kişinin gerçek hayatla arasındaki bir engeldir aslında bunlar. Bu engelleri görmediğimiz müddetçe hayat o benlikler tarafından yaşanır. O benliklerden kastımız ne? Arzularınız, korkularınız, beklentileriniz — temelde bunların üzerine işleyen bir benlik mekanizması var.
Mesela “güzel miyim değil miyim, yakışıklı mıyım değil miyim” — bunun etrafında hayatımızın kaçta kaçı dönüyor? Veya bir karşı cins tarafından beğeniliyor muyum, beğenilmiyor muyum? Talep edilen biri miyim, edilmeyen biri miyim? Ne kadar bunun etrafında dönüyor hayatımız? Veya “eşim beni seviyor mu sevmiyor mu, beğeniyor mu beğenmiyor mu, anlıyor mu anlamıyor mu” — ne kadar bunun etrafında dönüyor acaba hayatımız? Veya geçmişteki süreçler içindeki mağduriyetlerimiz, kendimizi şanssız addetmemiz, kendimizi mağdur addetmemiz — ve bunun etrafında dönen bir hayat değil mi bazen?
Yaşanmayanların Verdiği Acı
Geçen, Nihan Kaya’nın bir sözüne rastladım. Diyor ki: insanı sadece yaşadıkları değil, yaşamadıkları da acıtıyor. Yani öyle benliklerimiz var ki arkadaşlar, yaşadıklarımızdan kurtulamadık, bir de yaşamadıklarımız başımıza bela olabiliyor. Değil mi? Yaşadıklarım zaten ayrı bir acı, bir de yaşamadıklarım da bana acı veriyor.
Peki bu kime acı veriyor? Yaşamadıklarım kime acı veriyor? Yaşamadıklarım kimin için acı? [anlaşılamadı] O zaman bu sahte benliklerin yarattığı bir yerden hayatı okursunuz. Mesela düşünün, yaşayamadıklarımızın acı olması ne kadar acı bir şey, değil mi? Yaşayamamışsınız, bunlar acı ve bir türlü de değiştiremeyeceksiniz. Mesela geçmişimi değiştiremem, çocukluğumu değiştiremem, gençliğimi değiştiremem. Diyelim ki bitmiş bir evliliğimi değiştiremem. İşte annemin babamın bana davranışını değiştiremem, eşimin davranışını değiştiremem. Ve bunlar geçmiş, olmuş, bitmiş. Peki ne yapacağım?
Bir benlik bunları acı olarak algılıyor. “Keşke öyle olmasaydı” diyor. “Başka türlü de olabilirdi” diyor. “Ne var yani, öyle olamaz mıydı” diyor. Alıyor beni bir anaforun etrafında döndürür gibi kendi etrafında döndürüyor ve en son beni fırlatıp atıyor aslında. Peki bunu kim bana yaşatıyor? Bunu bana yaşatan ne? Bunlar sahte putlar aslında arkadaşlar, sahte putlar.
Hazreti İbrahim ve Putların Kırılması: Ben Hissi ile “Ben Buyum” Arasındaki Fark
Ben Hazreti İbrahim kıssasıyla ilgili çok önemsediğim bir şeyden zaman zaman bahsederim. İşte birçok putu kırar Hazreti İbrahim, en büyük putu bırakır ve der ki “belki de o yapmıştır, bir düşünün, bir bakın bakalım.” Bunun tabii ki farklı açılımları olmakla birlikte ben bir yönüne işaret etmeyi önemserim. O da şu: aslında arkadaşlar, bu benlikleri, bu sahte benlikleri üreten ben bilincidir. Yani ben hissidir.
Ben hissi kötü bir şey değildir. Bakın, çok önemli bir nokta bu. Ben hissi kötü bir şey değildir. Hatta bir bilge der ki, ben gerçektir; yani ben idraki gerçektir. Fakat “ben buyum” gerçek değildir. “Ben buyum” dediğiniz anda o gerçek, saf, doğal beni bir şeyle tanımlamış olursunuz. Onu sınırlandırmış olursunuz.
Mesela ben cinsiyet üzerinden kendimi tanımladığımda ne yapmış olurum? O beni cinsiyete indirgemiş olurum. Bir ilişki üzerinden tanımladığımda o zaman ben ilişkiye indirgenir. Yaşadığım bir olay üzerinden beni tanımladığımda — mesela “ben şanssızım” dediğimde, “ben yetersizim” dediğimde, “ben sevilmeyen biriyim” dediğimde, “ben hiçbir zaman anlaşılmamış biriyim” dediğimde, “ben hiçbir zaman onaylanmadım” dediğimde, “hiç kimse bana kıymet vermedi, hiç kimse benim değerimi bilmedi, ben değeri bilinmemiş biriyim, hiç kimse bana değerimi fark ettirmedi” dediğimde — ne yapmış oluyorum? O doğal, gerçek olan ben bilincini, ki onun kökeni varlıktır, o bilinci, o varlık halini indirgemiş oluyorum. Hem de sahte bir şeye indirgemiş oluyorum.
O yüzden ben gerçektir. Ve ben, varlık demektir. “Ben” dediğiniz zaman arkasına hiçbir şey eklemeyin. Mutlaka bir şey ekleyeceğiniz zaman “varlık” kavramını ekleyin: “Ben varlığım, ben bilincim, ben saf mutluluğum, ben hiçbir şeye muhtaç olmayanım” — aslında. İşte o noktada bizi sürekli hapseden diğer benliklerin farkına varır insan. Çünkü zihnimiz durmaz; “ben” arkasından bir şey eklemek ister. “Ben” bir şey ekleyecek, duramıyor. İşte eklediği her şey sahtedir. Eklediği her şey sahtedir. Neden sahtedir? Çünkü sen o değilsin. Sen bir erkek değilsin, bir kadın değilsin, ilişkileri üzerinden tanımlanan bir varlık değilsin, şanslı değilsin, şanssız değilsin.
[anlaşılamadı] Kim benimle ilgili ne düşünüyor? Benim hakkımda ne düşünüyor? Bunların hepsi birer, aslında, sahte benlik.
Kendi Elimizle Yaptığımız Putlar
Hani bizim İslam tarihinde var bir şey: kendi elinle put yaparsın, sonra önünde secde edersin, sonra karnın acıktığında da yiyebilirsin bazen, değil mi? Kendi elimizle put yapmak ne demek? Bir bakın bakalım. Kendi elimizle ne yapıyoruz? Kendi elimizle benlikler üretmiyor muyuz? Kendi elimizle ürettiğimiz benliklerin karşısında el pençe divan durup onları razı etmeye çalışmıyor muyuz? Ve biz onlar tarafından manipüle edilmiyor muyuz?
“Başarmalıyım.” Kim diyor sana? Ama arkadan bir şey dürtüyor değil mi? “Başarmalısın. Güçlü olmalısın. Yeterli olmalısın. Saygı duyulmalısın. Önemsenmelisin. Anlaşılmalısın. Takdir edilmelisin. Beğenilmelisin.” Kim diyor bunları? Dikkat edin. Bunları tatmin etmediğimiz zaman ne oluyor? Onların gazabına uğruyoruz değil mi? Cezalandırılmıyor muyuz? “Bak işte seni hiç kimse sevmiyor. Kimse takdir etmiyor. Hayatta hiçbir şey beceremedin. Hiç kimse sana değer vermiyor.” Demiyor muyuz kendi kendimize? Ve bu bir kendi kendimizi cezalandırma niteliği taşımıyor mu? Veya tam aksi: “Aa bak, takdir ediliyorsun, o ne güzel. Tanrı’yı memnun ettik değil mi?” Putları memnun ediyoruz. Çünkü onlar memnun olmazlarsa bizi asla mutlu etmiyorlar. Öyle değil mi? Onları tatmin etmediğimiz zaman mutlu etmiyorlar bizi.
Mesela niye somurtuyoruz hayatta, bir bakın. İçinize bir bakın; somurttuğunuz zaman, mutsuz olduğunuz zaman bir bakın içeride kim sizi mutsuz ediyor. Kimin mutsuzluğunun ceremesini çekiyorsunuz? Gerçek bir şey mi, sahte bir şey mi? Dolayısıyla kimin tarafından manipüle edildiğimizi fark etmek durumundayız.
Korkan Benlik ve Güvenlik Arayan Benlik
Bu çeşit çeşit benlikler olabilir arkadaşlar. Mesela korkan benlik olabilir. Huzur arayan benlik bile olabilir. Bir benlik der ki: “Huzuru bozma, aman bak dikkat et, huzurunu bozma.” Sürekli inisiyatif almaktan kaçabilir; korkan bir benliktir. “Sürekli kendini güvende tut. Sürekli seni güvende tutacak durumlara odaklan. Her şey garanti olsun.” Kim diyor bunu? Her şeyin garanti olmasını kim söylüyor? “Her şey belirli olsun, hiçbir belirsizlik olmasın.” Kim senden bunu istiyor? Kim sana bunu dayatıyor? Bu olmadığında kim seni mutsuz ediyor?
Onun için putperestlik evrensel bir şeydir. Her an içinizde doğabilir. Bundan kaçınmayın; “ben putperest miyim falan” haşa, öyle değil arkadaşlar. Bunlar psikolojik putlardır ve keşke görülür putlar olsaydı daha güzel, daha kolay mücadele edebilirdiniz. Ve bunlar bizim tarafımızdan üretilmişlerdir.
Şimdi İbrahim meselesine geçersek, orada ne diyor Hazreti İbrahim? “Belki bu en büyükleri yapmıştır” diyor. En büyükleri kim? Benlik olarak tarif edeceğimiz o en büyük put. Bakın, ben put değildir, ben varlıktır. Ama sınırlı benlik algısına düştüğünüzde, sınırlı benlik algısı şey yapmaya başlar: “Ben neyim? Ben nasıl biriyim? Ben kimim?”
Beden, İmaj ve Boşluk Hissi
Kendine bir kimlik bulma ihtiyacı duyar. Kendine bir kimlik bulma ihtiyacı duyduğu andan itibaren put etmeye başlar, bedene odaklanır. Veya beden üzerinden bir imajinasyon oluşur: “Güzel miyim? Yakışıklı mıyım?” “Değilsin” desen ne olacak? “Değilsin.” “Gideceğim odadan kalkın” değil mi? “Ya öyle deme falan, işte alınırım.” Kim alınıyor arkadaşlar, değil mi? “Güzel değilim, bir kadın olarak güzel değilim. Bir erkek olarak yakışıklı değilim.” Ne olur? Ama bakın, içeride bir şey diyor ki “ama öyle olmasın” diyor, “güzel olayım” diyor, “yakışıklı olayım, daha iyi olur” diyor. Kim diyor bunu? Bu kimin imajinasyonu?
Ve kim tarafından bu bize sürekli dayatılıyor derken, bakın, dışarıdaki bir etkiden bahsetmiyorum. Kendi içinde bir şey bana bunu dayatıyor. Kendi içinde bir şey dayatıyor. Zaten içeride dayatan bir şey yoksa, kimse size dışarıdan bir şey dayatamaz. Bakın bunu unutmayın: içeriden bir şey dayatmıyorsa, dışarıdan hiçbir şey size bir şey dayatamaz. Hiç kimse bir şey dayatamaz. Eğer içeride dayatıcı varsa, dışarıdaki durumlar size onu hissettirir. Kilonuzla ilgili probleminiz varsa, birinin söylediği bir söz sizi etkiler. Neden? Çünkü sizin öyle bir probleminiz var. Size bunu dayatan bir şey var. Size sevilmeyi, önemsenmeyi, dikkate alınmayı, güçlü olmayı, etkili olmayı, sürekli güvende olmayı, umursanmayı dayatan bir şey var.
Mesela “kimse beni umursamıyor” — e ne güzel, ne var bunda? Problem olan ne ki? Değil mi? “Kimse beni umursamıyor.” Ne var bunda? Ama içeride bir put diyor ki “ama insan umursanmak istiyor hocam” diye. Bir de ona insan kılıfı giydiriyor değil mi? İnsan suretine bürünmüş putlarımız var bu anlamda. Çünkü hep onları insan olmaklıkla karıştırıyoruz. Halbuki değiller. Dikkat edin: insan suretine bürünmüş benlik kalıpları var, ve bunlar bizim hayatımızda kendilerine göre bir yer işgal ediyorlar. Kimisi çok merkezde, kimisi biraz daha kıyıda kenarda. Ve bu işgal ettikleri yere göre bizim hayatımızı işgal ediyorlar. Merkezde bir yer işgal ediyorsa hayatımızın tümünü işgal etmiş oluyor.
Peki bunları fark etmek mümkün mü? Evet, mümkün. Bakın, Hazreti İbrahim meselesini tamamlayacak olursak, aslında benlik arkasından gelen bütün putları tanımlar ve onları oluşturur. Onları yıkabilecek olan da odur, onları üretebilecek olan da odur. Ama onu yıkabilecek olan daha bir üst bilinçtir. Benlik putunu benlik yıkamaz.
Sürekli kendi beninize bir dayanak ararsanız, Yaradan dışında, gerçek varlık dışında bir şey ararsanız, mutlaka bir hataya düşersiniz. İnsan bir şey olmak ister, bir şey olmak ister, bir şey olmak ister. Çünkü o benlik varlık bilincini unuttuğu için bir boşluk gibidir.
Hani mesela “adın ne? İşte mesela adım yok” — merak ediyorum, bir çocuğa hiç ad vermesek ve çocuğa adı sorulduğunda mesela ne diyecek, ne hissedecek? “Adım yok.” Şimdi adının olmaması bir eksiklik içerir mi aslında çocuk için? İçermez, değil mi? Adının olmaması varoluşsal olarak bir eksiklik getirir mi çocuğa? Getirmez aslında. Ama şimdi herkesin adı var, benim adım yok — tırnak içinde, ego içinde beter bir şey görünür değil mi?
Ego: Kendini Boş Hisseden ve Dolduran Bir Mekanizma
Bir eksiklik getirir mi? “Benim adım yok.” Ama bakın, boşluk algısı orayı doldurmayı arzu eder. Mesela biz adımız olmayışını önemsiz, yani herhangi bir eksiklik taşımayan bir şey olarak algılasak — “adım yok, mesela adım ne, adım yok, bir mahsur var mı, yok.” Ama mesela herkesin adı var, benim adım yok — ne kadar kötü bir şey, “utandım mesela” falan diye deriz, değil mi o durumda? Herkes adını söylüyor, benim adım yok.
Ego böyle bir şeydir. Benlik böyle bir şeydir; yani boşluktur. Kendini boş hisseder. O yüzden o boşluğu doldurmaya çalışır. Önce neyle doldurur? Bedenle doldurur — eli, ayağı, yüzü, gözü üzerinden bedenle doldurur. İlk imaj bedendir, ilk özdeşleşmemiz beden üzerinden oluşur. Sonra beceriler, yetenekler üzerinden oluştururuz. Bakın, bir yeteneğin olması ayrıdır, onun üzerinden kendimi tanımlamam ayrıdır. Mesela çok iyi yemek yapabilirim, ama “ben çok iyi yemek yaparım, ben çok iyi yemek yapan biriyim” demek ayrıdır. Ben bir konuyu çok iyi bilebilirim, ama “ben bu konuyu çok iyi bilen biriyim, en iyi bu konuyu ben bilirim” dediğimde bu ayrı bir şeydir. Bu iki şeyi birbirinden ayırmak durumundayız.
Ve bu noktada eğer o boşluklar bunlarla doldurulursa ne olur? Başınızın en büyük belası olur. Başınıza bela açarlar. Çünkü bunlar değişkendir; yani benliğinizi tanımladığınız şeyler değişkendir. Peki değişken bir şey üzerinden kendinizi tanımlarsanız ne olur? Kendinize zulmetmiş olursunuz. Değişken şeyler üzerinden kendinizi tanımlıyorsunuz. O yüzden kadim bilgelik insanı ilahi kaynağına bağlayarak tanımlar. Bakın, insanoğlunun en büyük farkındalık noktası budur.
Değişkenle Kendini Tanımlamanın Bedeli: Batan Şeyler
Bir şeylerle özdeşleşiyoruz, ayrışabiliyoruz. Ne ile özdeşleşsen onların içinde yaşarsın, onların sınırları içinde var olursun, onların içine hapsolursun. Ne ile özdeşleşiyorsan ona hapsolursun. Ve nereye hapsolmuşsan orası senin en hassas noktandır. Nereye hapsolduysan orası senin bendedir, aşil topuğundur. Oraya dokunulduğu zaman senin canına dokunuluyor anlamına gelir.
Atıyorum, mesela bir kadının kadınlığına dokunduğunuz zaman rahatsız oluyorsa, “sen ne biçim bir kadınsın” denildi diyelim. Ve bir erkeğe “sen ne biçim bir erkeksin” — eğer onun üzerinden bir tanımlama varsa orası çok hassastır. Nereniz hassassa, en çok özdeşleştiğiniz yer orasıdır. Çünkü kendinizi o zannediyorsunuz. Kendinizi o zannediyorsanız orası sizin kalbinizdir. Orası sizin en temel varlık alanınızdır, zemininizdir, temel varlığınızdır. Ve siz farkında olmadan aslında kendi tuzağınızı inşa edersiniz; oraya sahte bir vatan kurmuş olursunuz. Ve o vatan mutlaka istila edilecek, mutlaka zarar görecektir.
“Gencim” dediniz, ne oldu? Gençlik ne olur? Gider. “Güçlüyüm” dediniz, gücünüz ne olur? Gider. Huzur da gider bakın; dışsal huzur da gider. Her şey biter, her şey geçer. İşte o yüzden yine Hazreti İbrahim der ki: “Ben batan şeyleri sevmem.” Bir şey batıyorsa, bir şey değişkense, onlar benim kalbimin merkezinde yer almamalı. Çünkü batan bir şey, geçen bir şey…
Bize dikkat edin: ihtiyarların çoğu niye böyle derinlere dalar, mutsuzdur, veya böyle bir “şeylik” vardır yani — sanki böyle hani bir şeyleri varmış da kaybetmişler, değil mi, doğru mu? Evet, zahiren tabii doğru. Ama hakikat açısından baktığınızda, neleri vardı ki kaybetmiş olsunlar? Bir yolcuydum, geldim ve gidiyorum. Mahzun olacak bir şey var mı? Geride bırakmaktan kederlenecek bir şey var mı? Ama niye kederleniyoruz? Çünkü bir şeye hapsolmuşuz, bir şeyle kendimizi tanımlamışız. İşte bak görüyorsun, çoluk çocuk falan hepsi gidiyor, bir şey kalmıyor. “Herhalde kalmıyor, kalacağını mı zannettin” diye. Sen bir zaman kalacağını zannetmişsin. Şimdi bakıyorsun ki hiçbir şey kalmıyor. Tabii ki kalmaz.
Cehalet, Öfke ve Arzu: Üç Zehir
İşte Budist gelenek buna ne der biliyor musunuz? “Cehalet” der. Üç tür zehirden bahsedilir: cehalet, öfke ve arzu. Cehaletten kasıt, bir şey hakkındaki yanlış algıdır arkadaşlar. Cehalet dediğimiz şey budur. O yüzden cahiliye devri olarak tanımlanmıştır. Yoksa cahillik veya cehalet, hiçbir şey bilmemek değildir. Hiçbir şey bilmemek ayrı bir şeydir. Cehalet bir şey hakkındaki yanlış algıdır, buna cehalet diyoruz.
Mesela dünya hakkında cahil miyiz? Cahiliz. Kendimiz hakkında cahil miyiz? Cahiliz. Hayat, varoluş, insanlar, ilişkiler, sevgi, merhamet — bunlar hakkında cahil miyiz? Cahiliz. Yani bunlar hakkında yanlış algılara sahibiz. Yoksa Ebu Cehil bilgisiz biri değildi, tırnak içinde bir şeyler söylüyordu, ama o cehaletin timsali olarak kabul ediliyordu. Neden? Bildiği şeyler yanlış şeylerdi. Bizim de durumumuz bu. Mesela kendinle ilgili algın nedir? Kendinle ilgili algılar noktasında incele, bir üzerinde düşün bakalım. Kendin hakkında algının temelleri nereye oturuyor? Bu algı nerelere dayanıyor?
Beden Algısı ve Cehalet
Mesela bir insan “ben güzelim” dese cahildir; bedenine bakıp “ben güzelim” dese cahildir. Onaylıyor musunuz bunu, yoksa onaylamıyor musunuz? Ve bir erkek aynaya bakıp “ben çok yakışıklıyım” dese cahildir. Saf cahildir; bu cahildir, o bilginin tutulacak bir noktası bile yoktur. Ama bakın bu ne kadar makul görünüyor değil mi: “yakışıklı adam, şimdi ne yapalım… ve işte kadın güzel yani… öyle mi acaba…”
Kendini ne olarak algılıyor ki aynaya baktığında öyle diyor? Kendini ne olarak algılıyor? Beden olarak algılıyor ki aynaya baktığında öyle diyor. Kendini ne olarak algılıyor? Kendini beden olarak algılıyor. Ve gerçekten insan beden ise, bu ne olur? Cehalet olmaz mıdır?
Bakın, din cehaletle savaşmıştır, ümmilikle değil; hani hiçbir şey bilmeyenle değil yani. Hiçbir şey bilmeyen çok daha rahat gerçeği öğrenebilir. Mesela bizlerin — hepimiz için söylüyorum bunu — mesela bizim kendimizle ilgili hiçbir bilgimiz olmasaydı ne kadar rahat olurdum değil mi? Mesela akşam başınızı yatağa koyduğunuzda niye kafanızda bir sürü hikaye dönüyor? Çünkü kendinizle ilgili birçok algı var. Arzular var, korkular var, beklentiler var, gelecekle ilgili hikayeler var. O yüzden cehalet fark edilmediği müddetçe bilgeliğe dönüştürülemez. O yüzden cehaleti keşfetmemiz gerekiyor. Ve o sahte benliklerin fark edilip iptal edilmesi gerekiyor arkadaşlar.
İptal edilmeyen her benlik başınıza şimdi veya yarın iş açar. Başka bir alternatifiniz yok, mutlaka başınıza iş açacaktır. Fark edilmeyen her benlik başınızın belasıdır; onu fark edip iptal etmelisiniz. Hz. İbrahim gibi, o benliklerin teker teker yıkılması gerekir. Ve en son o sahte benlik arayışının iptal olması gerekir. Yani “ben, ben neyim” — “ben neyim”in derdine düşen bir şey varsa içinizde, bu sahtedir. Çünkü gerçek ben varlıktır arkadaşlar. Gerçek ben kendini aramaz, gerçek ben kaygı duymaz. “Ya hocam kendimi bulmak istiyorum.” Bulma diyorum, bulma yani. Çünkü o korkan “kendimi arıyorum, kendimi bulmaya çalışıyorum” diyor. Bırak onu, o benlik sahte bir şey. Çünkü o benlik korku tarafından yönetilen bir şey.
Evet, bir sorun var. O yüzden bakın, üç zehirden bahsetti: cehalet, öfke ve arzu. Bunlar insanoğlunun psikolojik dünyasında üç temel zehirdir — arzu zehri, korku/öfke zehri ve cehalet zehri. O yüzden bizim problemimiz bilmemek değil, yanlış şeyleri doğru olarak bilmek, öyle zannetmektir. Eğer onu fark edersek onu iptal edebiliriz. Ama bir ömür boyu onunla da yaşayabiliriz ve o bizim başımızı sürekli derde sokabilir. Ve onun sonuçlarına katlanmak durumunda kalırız, onun içinden hayatı okumak durumunda kalırız.
Bütün hikayeler bunların etrafında döner. Kaybetme korkusu bunun etrafında döner. Onaylanma arzusu, takdir edilme arzusu, mahrum olma hissi — işte herkes çok güzel yaşıyor ve herkesin çok rahatlıkla edinebildiği, yaşayabildiği bir şeyi ben yaşayamıyorum; mahrumiyet duygusu, mahrumiyet hissi. Bu nedir aslında? Bir arzunun yerine gelmeme durumudur. Dolayısıyla yine arzuyla ilişkilidir. [anlaşılamadı] “Yaşamadım, hiç önemli değil, bir eksiğim yok” — ama “keşke yaşasaydım” dediğin an ne olur? Bir mağduriyet ve mahrumiyetin içine hapsolmuşsundur.
O yüzden korkunun, arzunun, öfkenin ve cehaletin farkına varmamız gerekiyor. Farkına varılan bir şey ve onaylanmayan bir şey ortadan kalkmaya mahkumdur. “Ben güzel değilim, çirkin de değilim. Ben yakışıklı değilim, çirkin de değilim.” Bunlar değilim ben. Kendimi bunlarla tanımlamıyorum, çünkü bunlar değilim. Yaradan tarafından var kılınmış ve varlığı hiçbir şeye de dayandırılmamış olan — varlığı Yaradan dışında hiçbir şeye dayandırılmamış olan bir varlık, insan. Peki sen bir düşün bakalım, varlığını nelere dayandırıyorsun? Varlığın neyin üzerine dayanıyor? Neyin üzerinden şekilleniyor?
O zaman peki bunlar sahne değil mi? Bakın, internete bakın, Instagram’a bakın, Facebook’a bakın; cehalet akıyor. Hani bir hadis var: ahir zamanda deccal fitnesi arttığında denir ki, penceresini açan o fitneye kapılır. Şimdi bizim pencereler açık değil mi arkadaşlar? Facebook pencerelerimiz, Instagram pencerelerimiz açık; dikkat etmemiz gerekiyor. “Penceresini açan o fitneye kapılır.” Bu ne demektir aslında? Dikkat et: bak, dikkat et, bir şey seni çekip alır. Eğer cahilsen çekip alır. Çok güçlü bir hakikat idraki taşımalısın ki onlar seni kendi alanlarına çekmesinler. Aksi takdirde çok güçlü bir şekilde çekilirsiniz. Hepimiz için bu böyledir. Ama bakın, buradaki etki, gerçek güç dışarıya ait değildir. Sizin içinizde hakikate dair idrak zayıfsa, dışarıdaki şey sizi çekebilir. O yüzden insan hangi benlikler tarafından hayatının asimile edildiğini, köreltildiğini, sömürüldüğünü keşfetmek durumunda.
Balık Sembolizmi: Hz. Yunus ve Benliğin Bizi Yutması
İnsanın hayatında arkadaşlar büyük bir problem yok. Bakın, Hz. İbrahim, Hz. Yusuf neler yaşamışlar ama mutsuz olmamışlar. Ama dikkat edin, yine bu meseleyle bağlantılı olarak şey yapabiliriz: mesela Hz. Yunus’un balık tarafından yutulması değil mi? Balık tarafından yutuluyor ve ancak bir süre sonra selamet sahiline çıkıveriyor, balığın karnından çıkarak. Peki bizim buradaki balığımız nedir? Orada balık şu balık veya bu balık olduğu değil olay. Bizim balığımız benliklerimizdir. Her bir benlik bir balık gibidir. Rüya sembolizminde benlikler balıklar şeklinde gözükür.
Biz bir benlik algısıyla özdeşleştiğimizde — mesela “ben önemsenmeyen biriyim, ben hayatımda hiç ailesi tarafından takdir edilmemiş biriyim, küçümsenmiş biriyim, hayatta hiçbir şey ortaya koyamamışım, herkesin böyle dışladığı biriyim” — şimdi bu tanımları yaptım mı? Yaptım. Ne demek bu? Balık beni yuttu demek. Türkçesi bu: balık beni yuttu demek. Her bir benlik bir balıktır. Ve o balık sizi yutar. Yutunca ne olur? Artık siz o balığın gözüyle görürsünüz hayatı, o balığın bakışına mahkumsunuz.
Mesela hiç sevilmeyen biri olduğunuzu düşünün. Bir ortama girdiniz; hangi gözle bakacaksınız insanlara? “Kim beni seviyor? Kim beni önemsiyor? Kim bana olumlu yaklaşıyor? Kim bana güler yüz gösteriyor, kim göstermiyor?” diye bakacaksınız. Bakın, balığın gözünden bakmaya başladınız. Veya “ben çok güçlü olmalıyım” diye girdiniz bir topluma; ne yapacaksınız? Bakacaksınız sizden güçlü olan var mı, sizden güçlüyse ne kadar güçlü, ne açıdan güçlü, onu nasıl alt etmelisiniz. Bakın, o benliğin gözüyle bakarsınız. Bir erkeksiniz, kadınlar tarafından beğenilmek istiyorsunuz; hangi gözle bakarsınız hayata? O gözle bakarsınız. Veya tam tersi.
Ne demek bu? Balık tarafından yutulmak demek. O zaman balıklarımızı tanımak zorundayız ve her birinden kurtulmak zorundayız. “Ben güçlü biriyim” bir balıktır, “ben yetersiz biriyim” bu da bir balıktır. Bütün balıkları keşfetmek durumundasınız, hepsini tanımak durumundasınız. Bunları tanımadığınız zaman, sizin hayatınızın onlar tarafından yaşanacağını bilmelisiniz. Siz bu hayatı yaşamıyorsunuz. Hiçbirimiz bu hayatı biz olarak yaşamıyoruz; onlar tarafından bu hayat yaşanıyor. Bu çok dramatik bir şeydir aslında.
Hatta bakın, çok ilginç bir şeydir: eğer Yunus o tövbeyi yapmasaydı kıyamete kadar öyle kalırdı mealinde ayette geçer. Şimdi bakın, zahiren değil bu; işari olarak, yani ifade ettiği içsel anlam itibarıyla ne demek bu? Eğer Hz. Yunus, o Kur’an’da bahsedilen tövbeyi etmeseydi, o duayı etmeseydi, o bilinç dönüşümünü yaşamasaydı, ömür boyu ebediyen o balığın karnında kalabilirdi. Yani ne demek? Hayatı onun üzerinden algılayabilirdi. Hayat, o benliğin algısı üzerinden yaşanabilir.
Zihindeki Hikayeler ve Spiritüel Hırs
O yüzden hep bahsediyorum: kendinizi asla abartmayın, ya da olumsuzluklarla tanımlamayın. Ve dikkat edin, bakın, bir sakince bir durup bakın; zihniniz size ne hikayeler anlatıyor. “Ben” diye başlayan ne hikayeler dönüyor zihninizde? Bir onlara bir bakın yeter, onları bir gözlemleyin yeter, hepsinin adını koyabilirsiniz. “Yeterince iyi olamadım. Mükemmel değilim. Hep hatalıyım. İşte hayatımda iyi bir şansı iyi değerlendiremedim.” Vesaire. Ne işliyorsa zihninizde dikkat edin, hangi hikayeler dönüyor.
Hatta spiritüel hırsınızı güzel bir surette paketleyen benliklere de dikkat edin. “Allah’a bir türlü yakınlaşamıyorum, nasıl yakınlaşacaksam” — bırak kardeşim ya, bırak, bir rahatlat kendini, sal kendini yani, bu gerilim niye ya, bu gerilimin maneviyatla ne ilişkisi olabilir, böyle bir gerilimin manevi hakikatle bir bağı olabilir mi? Onun için geçen bahislerde ifade ettim: spiritüel hırs da cehalet eseridir. “İşte bir türlü Allah’a yakınlaşamıyorum, bir türlü o yakınlığı hissedemiyorum, ne kadar acı verici bir şey” falan. Bırak bunları ya, bunları da bırak, bunların da salıver artık. Bunların sana hiçbir faydası yok. Bunlar da sahte benliklerdir.
Dolayısıyla arkadaşlar, insan kendi varlığını gölgeleyen benliklere karşı kendini kurtarmalıdır ve kurtarması durumunda özgürleşebilir.
Güneşi Gölgeleyen Bulut Örneği
Bakın, çok güzel bir örnektir: güneş o bütün haşmetiyle bir bulut tarafından neredeyse gölgelenir gibi olur, değil mi? Çok anlamlı bir şeydir bu. Mesela bir bakarsınız kara bir bulut güneşi perdelemiş; perdelenen ne? Güneş, koskocaman güneş, değil mi? Onu perdeleyen ne? Küçücük bir kara bulut. Çok garip bir şey değil mi aslında? Yani diyelim ki güneşin önüne küçücük bir kara bulut geçer ve güneşin ışığını kapatır.
Benliklerimiz tıpkı bunun gibidir; gerçek varlığımızı bu küçücük şeyler perdeler. Mesela gerçek öz varlığımız mutludur, hiçbir derdi yoktur, huzurludur. Ama küçücük bir benlik gelir, kapkara bir bulut: “Ben ne yaşadım ki? Kimse beni anlamadı.” Bu, o saf mutluluğunuzu, huzurunuzu gölgeler. Küçük bir bulut gerçekten ortadan kaldırır mı o mutluluğu? Hayır, aslında kaldırmıyor.
Bakın, benlikler böyledir. Nasıl ki küçük bir kara bulut güneşi gerçekte yutamaz, onun ışığını söndüremez, onun aydınlığını ortadan kaldıramaz — ama ne yapar? Yokmuş hale getirebilir, öyle gibi gösterebilir. Bir bakarsınız güneşin ışığı size gelmiyor, güneşin sıcaklığı size gelmiyor. Neden? O küçücük bulut yüzünden. Benliklerimiz de tıpkı böyledir; bizimle mutluluğumuz arasına girerler.
Onaylamadığımız Zayıflar: Putları Kırmanın Yolu
İnsan önemsenmek istiyor, insan dikkate alınmak istiyor, insan anlaşılmak istiyor, insan takdir görmek istiyor. “Kim istiyor, kim istiyor?” sorusunu sormak ve “bu gerçek ben değilim” cevabını vermek olmazsa olmazdı. Başka yapacak başka hiçbir şey yok. Ama tuzak nerede devam ediyor? Tuzak, o sahte benliklerin arayışlarının peşine düşmekte devam ediyor. Çünkü bakın, sahte bir benlik size aynı zamanda sahte bir yol gösterir. Sahteliğin sahte olmasıyla bitmez; bir de size sahte bir yol gösterir ve siz o sahte yolu ararsınız. Bu sefer sahtelik iki katına çıkar. Bu sefer o sahte hedeflerin, sahte çözümlerin peşine düşersiniz. Bir de hayatınız öyle gider.
O yüzden insan eğer bu bahsettiğim şeyi gerçekten anlarsa, insanın hissedeceği duygu ne olur biliyor musunuz arkadaşlar? Dehşet. Gerçekten dehşete kapılmamız gerekir. Bu, korku anlamında demiyorum. Hani “bu kadar mı” manasında bir insanın; bir durum hakikaten “ben bir şey tarafından manipüle ediliyorum” — bütün hayatımı esir etmeye çalışan, benimle huzurumun, mutluluğumun, gerçek kendimin arasına giren ve sürekli bana sahte şeyler fısıldayan bir şey var. Ve ben sanki onu korumaya veya kotarmaya çalışıyorum. Bana korku veriyor, rahatlatmaya çalışıyorum. Arzu veriyor, arzularını gerçekleştirmeye çalışıyorum. “Bu böyledir” diyor, “tamam” diyorum, “madem öyle diyorsun, öyle olsun” diyorum ve onun peşine düşüyorum.
Bazen dehşet verici bir şeydir; korku manasında demiyorum, irkilmek gereken bir şeydir. İnsanın “bu durum gerçekten çok problemli bir şey” diyebilmesi gerekiyor. O zaman bir bakacaksınız ki hepsi yavaş yavaş dağılmışlar, hepsi zayıflayacak. Çünkü artık siz onları onaylamıyorsunuz. Onaylamadığınız şey zayıflar, onayladığınız şey güç kazanır. Bir şeyi onayladığınız müddetçe ona gücünüzü vermiş olursunuz. Onu güçlü kılan da sizsiniz, onun gücünün artmasına ve yaşamasının devamına neden olan da sizsiniz.
O yüzden çözüm de kolaydır. Çözüm, insanın bunları onaylamamasıdır. Yani Hz. İbrahim’in putları kırması gibi. Putlar kırılabilir, çok rahatlıkla kırılabilir. Çünkü canlı değiller, canlı değiller; sizin onlara can vermenizle can taşıyorlar. Onlara güç vermeyebilirsiniz, onları onaylamayabilirsiniz. Onları onaylamadığınız zaman güçleri ortadan kalkacaktır.
O yüzden hayat, ancak “ben” gerçek ben olduğum zaman doğru yaşanır. Yoksa bugün gölgeler savaşı veriyoruz; herkes bir gölgesinin üzerinden savaş veriyor. Kendi varlığımızın önündeki gölgeleri keşfetmek durumundayız. Onlar ben değil; onlar benim adıma “ben” zannettiğim gölgelerdir ve onları bırakmalıyım.
Soru-Cevap: Gerçek Benlik ve Allah
Evet, teşekkür ederim.
— Gerçek benlik “sümandır” diyebilir miyim? Özbağ, diyebiliriz.
— O zaman “Allah’ın bir parçası içimizdedir” demek bu bağlamla bağdaşıyor mu? Allah ile ilgili “parça” kavramını kullanamayız. “Ondandır” dememiz daha uygun olur.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde yalnızca Hz. Yunus’un balık tarafından yutulması ve tövbesiyle ilgili bir ayete “mealinde ayette geçer” şeklinde dolaylı atıf var; anlatıcı sure adı veya ayet numarası belirtmediği için tahmini bir referans eklenmemiştir.