Sahte Benliklerden Kurtuluş ve Gerçek Kendilik
Kısa Özet
Bir dinleyicinin “insan sahte benliklerinden kurtulduğunu nasıl anlar” sorusuyla başlayan sohbette, gerçek kendiliğin bireysel bir “ben” olmadığı, zihnin/düşüncenin/tefekkürün gerçek kendiliği kavrayamayacağı, aksine onun önünde bir perde oluşturduğu anlatılır. Din kavramı “kendini Allah ile tanımlama bilinci” olarak açıklanır; Muhammedün Resulullah ifadesinin bu bilinci taşıdığı, insanın ise kendini travmalar, roller ve hikâyelerle tanımlayarak bu hakikatten uzaklaştığı vurgulanır. Sohbet, hayatın bir rüyaya ve tiyatro oyununa benzetilmesiyle, tüm sahte kimliklerin (roller, hatalar, sevaplar, günahlar) bir kenara bırakılmasının gerçek kendiliği ortaya çıkaracağı fikriyle sona erer.
Öne Çıkan Vurgular
- Gerçek kendilik bireysel bir “ben” değildir; zihinle, düşünceyle, tefekkürle ulaşılamaz — zihin ancak “şu değildir, bu değildir” şeklinde olumsuzlama yoluyla bir şeyler söyleyebilir. - Zihnin ürettiği her tanım (hatalar, günahlar, sevaplar, roller, beklentiler, korkular) gerçek kendiliğin önünde bir perdedir; tümüyle bırakıldığında geriye kalan gerçek kendiliktir. - Din, “kendini Allah ile tanımlama bilinci”dir; Muhammedün Resulullah ifadesi bu bilinci taşır, insan da kendini Allah’la olan bağıyla tanımlamalıdır. - Hayat bir rüyaya ve tiyatro oyununa benzetilir; insan oynadığı rolleri (anne, baba, mağdur, günahkâr vb.) gerçek kendisi zannetmemelidir.
Benliklerden Kurtulmak Ne Demektir?
Bir arkadaşımız bir soru sordu: İnsan benliklerinden kurtulduğunu nasıl anlar? Benliklerden kurtulduğumuzda bunu fark eder miyiz? Veya fark edersek bu nasıl bir farkındalıktır?
Tabii ki bu çok ileri düzeyde bir soru. Ama tabii ki bunu da cevaplamamız önemli. Ancak temelde kişinin kendi bulunduğu noktadan işe başlaması gerekir. Yani deyim yerindeyse “bütün benliklerimden sıyrıldığımda nasıl olacağım? Bütün benliklerimden ayrıştığımda ne olacak?” sorusu tabii ki doğal olarak şu anki zihnimizin sorduğu bir soru.
Her zaman şunu hatırlatmaya çalışıyorum: benliklerinizden özgürleştiğinizde idrak edeceğiniz şey gerçek kendiliktir. Ancak bu gerçek kendilik bireysel bir şey değildir. İçinde bireysel anlamda “ben” olan bir benlik değildir. İçinde bireysellik ifade eden “sen”, “ben”, “öteki” kavramlarını içeren bir kendilik hali değildir. O yüzden bir insan bütün benliklerinden arındığında “ben” diyecek bir şey bulamaz.
Dolayısıyla birçok sufi bilgesi bize buna dair ifadeler kullanmışlardır. Yani örneğin işte “fakir, bir özne bulamaz ki ‘ben’ desin” diyen bir bilge. Yani orada ben algısı, ben kavramı, bireysel bir benlik algısı, bireysel olarak kendimizi bir diğerinden, bir başka şeyden ayrıştırabilecek öznelik hali söz konusu olmaz. Hatta zaman zaman tekrar ettiğimiz, Niyazi Mısrî’ye atfedilen “Ben benlikten silindim, baktım ayar kalmamış” dediği şey benzer bir bilincin ifadesidir.
Tabii ki buna zihinsel olarak ulaşamazsınız. Zihin “kendimi bulmak istiyorum, gerçek kendime dönmek istiyorum, kendime ulaşmak istiyorum, kendimi bilmek istiyorum” der. Şunu unutmayın: onun bütün bu soruları cevaplandırılmamalıdır. Vereceğiniz her cevap sizin gerçek kendinizin önünde bir engeldir. Vermeye çalışacağınız her türlü cevap verme gayreti sizi o hedefinizden, o arayışınızdan bir adım daha uzaklaştıracaktır.
Zihin Gerçek Kendiliği Neden Bulamaz?
Niçin filozoflar gerçek kendiliği bulamazlar? Çünkü bunu zihinleriyle bulmaya çalışırlar. Halbuki bizim gerçek kendiliğimiz zihinsel bir arayışla, zihinsel bir metotla, zihinsel bir yolla tanımlanamaz, bulunamaz, anlaşılamaz. Aksine, zihninizin yaptığı her bir tanım, zihninizin gösterdiği her bir çaba, sizin gerçek kendiliğinizi bulmanızın önünde bir perde olur. O yüzden Budizm’de, Zen Budizm’de “zihinsizlik hali” veya “durgunluk hali” veya “sessiz zihin” denilen bir durumdan bahsedilir; o sessiz zihnin veya zihinsizlik halinin sonucunda biz gerçek kendimizi görebilelim. Aksi takdirde zihinsel olarak bütün çabalarınız elinizde kalacaktır. Veya zihinsel olarak gerçek kendilik diye ifade edeceğiniz her şey sizi yanıltmış olacaktır.
Bugün birçok insanda böyle yaklaşımlar var. Gerçek kendiliği tarif etmeye çalışır veya “ben gerçekten kendimi buldum” der. O bulduğu şey gerçek kendi değildir. Dolayısıyla zihin yoluyla bir yere ulaşacağını zannetmek bizatihi zihnin bize oynadığı bir oyundur.
Peki biz buna niye düşüyoruz? Çünkü insanın psikolojik olarak ulaşabileceği en yüksek seviyenin veya psikolojik olarak sahip olduğumuz en kıymetli melekenin, yeteneğin, becerinin düşünce olduğuna inanıyoruz. Günümüzde böyle düşüncenin çok çok revaç bulduğunu, çok çok en üst seviyeye konulmaya çalışıldığını görüyoruz. Hatta dini bir tahayyül, bir imgeleme, bir duygu durumu olarak ifade edip düşünceyi dinin üstünde görme eğilimi ortaya çıkabiliyor. Neden? Çünkü biz insan denen varlığın imkânlarının tam olarak bir bütün olarak farkında değiliz. Şu anda sınırlı bilinç durumumuzda elimizde en yüksek fonksiyon sanki düşünce gibi görünüyor. Her şey düşüncenin bir imkânı olarak algılanıyor. Yani eğer iyi düşünürsek, çok düşünürsek, çok okur ve çok düşünürsek bir şeyleri bulacağız zannediyoruz. Halbuki bu çok temel bir yanılgıdır.
Tefekkürün Yeri ve Sınırı
Ataullah İskenderî hikmetlerinde şöyle bir ifade kullanır: “Tefekkür, kalbin ağyar meydanlarında cevelanıdır” der. Bu, tefekkürü asla küçümsemek değildir arkadaşlar. Yani burada kastettiğimiz şey “tefekkür, düşünmek kötü bir şeydir, asla düşünmeyin, tefekkür etmeyin, tefekkürden uzak durun, düşünmekten uzak durun” demek değildir. Her melekenin kendine göre bir imkânı ve kendine göre doğru bir kullanım alanı vardır. Nasıl ki gözümü onun kavrama kapasitesinin dışında kullanmam yanlış olacaksa, nasıl ki kulağımı onun kapsam alanı dışında kullanmam söz konusu değilse, aynı şekilde düşünce, duygu melekelerini de onların idrak alanı dışında kullanmaya çalışmam kendi kendime kurduğum bir tuzak olacaktır.
Zihin asla gerçek kendiliği kavrayamaz. Zihin ancak gerçek kendiliğin ne olmadığına dair tanımda bulunabilir. Yani “şu değildir, bu değildir, bu da değildir” şeklinde bir tanımlama yapabilir.
_(Dinleyiciden bir itiraz/soru geliyor: Bu paradoks değil mi?)_
Şöyle açalım o zaman: Sahte benliklerle tefekkür ederek bir yol alabilirsiniz. Yani sahte benliklerden, zihninizi olabildiğince yerinde, objektif, gerçekçi bir şekilde kullanarak kurtulabilirsiniz. Ama tümünden değil. Sahte benliklerin doğru düşünmenin önündeki önemli bir kısmı buz gibi erir. Fakat tümüyle değil. Çünkü zihnin kendisi de gerçek kendiliğin önünde bir perde olur.
Tefekkür yaratılış üzerinde düşünmenin aracıdır. Gerçek kendilik ise yaratılmış değildir. Tefekkürü zihinle yapıyoruz; burada benim “zihin” dediğim, “tefekkür” dediğim, “düşünmek” dediğim şey üç aşağı beş yukarı benzer şeyler. Ataullah İskenderî’nin ifadesiyle tefekkür, “kalbin ağyar meydanlarında cevelanıdır” — yani kalbin, gerçek kendiliğin dışındaki, öteki alandaki seyridir, yolculuğudur. Tefekkür, yaratılmış olan alanda, gerçek kendiliğin dışında, varoluş düzleminde bir yolculuk yapmaktır. Bu dediğim gibi asla kötü bir şey değildir, küçümsenecek bir şey de değildir. Fakat neyin ne olduğunu doğru tanımlamalıyız. Eğer neyin ne olduğunu doğru tanımlamazsak onu yanlış bir yerde kullanabiliriz.
Göz, Kulak ve Zihnin Sınırlı Doğası
Tırnak içinde söylüyorum: “Gözümün görmediğine inanmam” diyen bir insan, gözünün göreceliliğini anlamıyor demektir. “Kulağımın duymadığı hiçbir ses yoktur, eğer bir ses varsa kulağım duymalı, kulağım duymuyorsa böyle bir ses yoktur” diyen bir insan da aynı hataya düşmektedir. Göz belli frekanslarda, belli aralıkta bazı şeyleri görmeye programlıdır. Peki gözü kullanmayalım mı? Hayır, kullanacağız ama onu kendi düzleminde kullanmak durumundayız. Onu kendi düzleminin dışında kullanmaya çalışırsak göze de haksızlık etmiş oluruz. Yani “ben görmediğim şeyi kabul etmem, görmediğim şey yoktur” diyorsam, varlığa zulmetmiş oluyorum; gözüme çok ağır bir vazife veya sorumluluk yüklemiş oluyorum.
*Soru:* Zihni o durumdan düşünce şekline geçiren aslında öz değil mi? Zihnin kendisi yok mu aslında?
Hayır. Zihin, yani öz, zaten bizim tarafımızdan idrak edildiğinde zihnin işleyişine gerek kalmayacak. Zihin, kendisi için programlandığı zemin üzerinde hareket eder.
*Soru:* İdrak eden kim peki? Özü idrak eden mi öz?
Hayır, öz kendi kendini idrak ediyor. Eğer özü idrak eden başka bir şey olsaydı, o zaman o özden daha büyük bir şey olurdu. Öz kendi kendisi tarafından idrak edilir. O yüzden ilginçtir, sufiler şöyle demişlerdir: “Allah’ı Allah’la bildim.” Mesela ben Allah’ı biliyor olsam, O’nu tam olarak ihata etmiş olsam, o zaman ben Allah’ı kuşatıyorum demektir; böyle bir şey de mümkün değil. O yüzden “Allah’ı neyle bildin?” diye sorulduğunda bir sufi demiştir ki: “Allah’ı Allah’la bildim.”
O yüzden göz nasıl sınırlıysa, kulak nasıl sınırlıysa, düşünce melekesi dediğimiz, düşünme, tefekkür — bazen buna zihin de deniyor ama aslında zihin biraz daha geniş çaplı bir şey olarak da mütalaa edilebilir; biz burada zihni düşünce atmosferimiz olarak tanımlıyoruz — bunlar da kendi sınırları içinde kabul edilirler. Onları her durumda geçerli, sınırsız bir meleke, bir yetenek olarak tanımlarsak o zaman yanılmışızdır.
Mesela o yüzden İslam geleneğinde ne denir? “Allah’ın zatını düşünmeyin” denir. “Allah’ın zatını tefekkür etmeyin” denir. Neden? Çünkü sen Allah’ın zatını tefekkür edemezsin. Ama Allah’ın yaratmış olduğu şeyleri tefekkür edebilirsin. Allah’ın yaratmış olduğu şeylerden yola çıkarak Allah’a dair bir idrak geliştirmeye çalışabilirsin.
O yüzden bu çok önemli bir noktadır. Hiçbir zaman felsefe veya düşünce veya tefekkür bize gerçek kendiliği keşfettiremez. Hatta bırakın keşfettirmeyi, bizatihi onun önünde bir engel olur, bir perde olur, bir örtü olur. Her türlü düşünce gerçek kendiliğin engelidir, perdesidir. Gerçek kendilik bizatihi kendi kendine idrak edilir. Bunun için de tırnak içinde zihni, fikri, tefekkürü kenara koyabilme becerisi kazanmamız gerekir.
Her şeyi düşünerek anlamaya çalışan kişi, her şeyi düşüncenin nesnesi olarak algılayan kişi düşünceyi putlaştırmaktadır; düşünceyi en üst meleke olarak tanımlamaktadır ki bu böyle değildir. O yüzden düşünce, akıl, tefekkür bu anlamda psikolojik düzeydeki bir kısım sahte benlikleri temizlemek için kullanılabilir; zihni yine zihnin kendi silahıyla temizleyebiliriz. Evet, zihni belli bir ölçüde, yine zihin içinde oluşan şeyleri temizlemek için kullanabiliriz. Bu mümkün bir şeydir. Ama bizatihi zihni zihinle temizleyemeyiz.
O yüzden hadi şöyle ifade edelim: Eğer denizdeyseniz bir kayık kullanacaksınız, bir gemi kullanacaksınız. Ama karaya yanaştığınızda artık o kayığı kullanmaya çalışmanız bir yük haline gelecektir. Dolayısıyla modern batının takıldığı temel nokta, temel tuzak budur. Biz de biraz modernleşmiş, batılaşmış zihinlere sahibiz; biz de aynı tuzağa düşüyoruz.
Varlık, Yokluk ve Zihnin Manipülasyonu
Mesela duygunun ve düşüncenin olmadığı bir durumu boşluk, yokluk olarak algılıyoruz. Hiçlik olarak algılıyoruz. Aslında hiçlik, boşluk, yokluk olmayan şeylerdir. Yani varlık idrak edilmediğinde oluşan hissiyata veya hale biz “yokluk” diyoruz. Yoksa yokluk, hiçlik, bomboşluk, gerçek anlamda boşluk hakikatte yoktur. Doluluk idrak edilmediğinde boşluk imajinasyonu oluşur. Varlık idrak edilmediğinde yokluk imajinasyonu oluşur.
Her şey hiçliğin içinde mi var? Her şey yokluğun içinde mi var? Hayır. Asıl olan varlıktır. Asıl olan mutlak varlıktır. Mesela biz çoğunlukla “yoktan var oldu” diyoruz. Yokluk bir şeyin ilkesi olamaz. Yani hiçbir şey yokluktan doğmaz. Ama görünür değilse biz “yok” diyoruz. Ve bir şey görünür hale geldiğinde bizim algımız onu “oldu” olarak tanımlıyor; “yokken oldu, yoktan oldu” diye algılıyoruz. Halbuki her şey kaynak olarak, ilke olarak varlıktan kaynaklanır. Ama “varlık” derken bu somut varlığı kastetmemeliyiz.
Bu somut varlık değildir. Hatta şunu diyebiliriz: somut varlık, varlıktan en uzak olan şeydir. Bir şey ne kadar maddileşiyorsa, bir şey ne kadar elle tutulur, gözle görülür, hissedilir, beş duyuyla algılanır hale geliyorsa, varlıktan o derece uzaktır. Ama bizim şu anki zannımızda gözlemlediğimiz şey ne kadar elle tutulur, gözle görülürse sanki o kadar “var” olarak algılıyoruz. Dolayısıyla bu aslında beş duyuyla bağlantılı düşüncenin ve beş duyuyla bağlantılı olan zihnimizin bir manipülasyonudur.
Hiçlik kavramı aslında şu anki algımızla mecburen kullandığımız bir şey. Yoksa hakikatte hiçlik diye bir şey olamaz. Yokluk diye bir şey hakikatte olamaz. Yokluk, varlığın zıttı olarak zihnimizin oluşturduğu bir şeydir. Mesela yokluk gösterilemez; “işte yok, burası” denemez. O yüzden aslında bizim zihinsel olarak içine düştüğümüz böyle boşluk, yokluk hissi yine zihnin bir imajinasyonudur.
Hatta düşüncenin, duygunun biraz kaybolmaya yüz tuttuğu durumlarda kişi kendini “boşluğa düşme”, “yokluğa düşme” hâli ile tarif eder bazen. Bu da zihnin aslında en büyük tuzağıdır. Yani “duyguları koy kenara, düşünceleri koy kenara, beş duyuyu kenara koy, bunların hiçbiri yok; işte anne yok, baba yok, madde yok, zaman yok” dediğinizde, sanki o zaman yok oluyormuş gibi bir hisse kapılıyor zihnin içindeki insan. Halbuki aslında o anda sen varlığa daha çok yaklaşıyorsun, gerçek varlığa daha çok yaklaşıyorsun. Ama zihin elindeki en önemli gücü kullanıyor: “Bak yok olacaksın” diyor. Bakın, yok olabilecek bir şey varsa zaten yok olup gitsin. Sen o yokluk değilsin ki. Sen yok olabilecek bir varlıksan, bırak yok olsun o zaman.
Yani zihin kendi kendisini tehdit altında hissediyor ve bizi manipüle ediyor. “Bak, tehdit altındasın, yok olacaksın” diyor. “O zaman hadi hemen düşün, hemen hisset, duygular olsun, bir şey hisset, bir şey seni etkilesin, bir şeylerle etkileşime gir; işte bir ses olsun kulağının farkında ol, bir şey ye, tat alma duyunu kullan, bir şey oku, düşün” diyerek bunların üzerinden bir varoluş zemini inşa etmeye çalışıyor. Halbuki geçici ve göreceli olan şey bizim gerçek kendiliğimiz değildir.
Din: Kendini Allah İle Tanımlamak
Bunu nasıl anlarsanız anlayabilirsiniz, o size ait. Ama ben şunu ifade edeyim: “Onlar Allah’ı unuttu. Allah da onlara kendilerini unutturdu.” Bakın, bu ayetin literal tercümesidir. Bunu nasıl yorumlarsanız yorumlayın, bu size ait bir husus. Ama ben şunu hatırlatıyorum, tekrar ediyorum: “Onlar Allah’ı unuttu. Allah da onlara kendilerini unutturdu.”
O zaman kendiniz neyle alakalı bir şey? İşte o zaman bakın, dindar olmak nedir, din nedir, bunu da buradan daha doğru bir noktada keşfedebilirsiniz. Din, “ben bir dine inanıyorum, inanmıyorum” bunlar değil. Din, kendini Allah ile konumlandırmaktır. Yani kendini Allah’la bağlantılı bir tanımın içinde görmektir; gerçek kendini Allah ile bağlantılı bir tanımla bilmektir. Din budur.
O yüzden bakın, biz diyoruz ya, bazen birçok itikad tartışmasına konu oluyor: “İşte La ilahe illallah dersen yetmez, Muhammedün Resulullah da bileceksin.” Peki nedir Muhammedün Resulullah? Aslında senin Allah’la olan intisabına dair bilincindir aynı zamanda. Yani evet, Muhammed Allah’ın Resulüdür. Peki ne demek Muhammed Allah’ın Resulüdür? Yani Muhammed, Allah’la intisaplı, Allah’la bağlantılı bir varlıktır. Peki sen? Sen de İsmail Abdullah’sın, Ayşe Abdullah’sın. Bunun farkında mısın?
Ama “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah, annem beni hiç sevmedi.” Böyle mi tanımlıyorsun? “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah, eşim beni terk etti.” Değil mi, öyle demiyor muyuz? “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah, hayatta hiçbir şey beni anlamadı.” O zaman sen “La ilahe illallah” da deme, “Muhammedün Resulullah” da deme. Neden deme? Hani “deme hakkın yok” anlamında değil; önce bunları bir düşün. Öyle “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” deyip sonra “hiç kimse beni anlamadı, hiç kimse beni sevmedi” dersen, o hakikatlere yazık etmiş olursun.
“La ilahe illallah Muhammedün Resulullah, İsmail Abdullah” diyeceksin. Allah’la olan intisabının, bağının idrakinde olacaksın. Hatta Muhammedün Resulullah’ı atlasan bile problem değil; o, parantez içinde aslında sana ne anlatıyor? Sana diyor ki: Ey insan, sen Allah’la bağlantılı bir varlıksın. Sen O’nunla tanımlanan bir varlıksın. Dikkat et, kendini neyle tanımlıyorsun?
Bakın, Muhammed neyle tanımlandı? Allah’la tanımlanıyor. Peki sen kendini neyle tanımlıyorsun? Travmalarınla, acılarınla, mağduriyetlerinle, mahrumiyetlerinle, beklentilerinle, korkularınla, arzularınla, yaşadığın bu dünya hayatıyla mı? “Benim hayatım hayat mı” diyorsun veya “benim hayatım berbat” diyorsun ve “eşim hayatımı berbat etti” diyorsun. Sen nerede tanımlıyorsun? La ilahe illallah nerede kaldı? Muhammedün Resulullah nerede kaldı? Sen neredesin? Bu hakikatler nerede?
O yüzden din, insanın kendisini Allah ile tanımlama bilincine sahip olmasıdır. Senin bütün tanımlarını kenara koyma şuuruna varmandır. “Benim şu anda yaptığım bütün tanımlar sahte.” Evet, zahiren annem var, babam var; sevmişler, sevmemişler, anlamışlar, anlamamışlar; şu an dostlarım var veya yok — hepsi ayrı bir konu. Bunlar beni tanımlayan şeyler değil. Bunlar benim deneyimlerim, bu dünya hayatımdaki süreçlerim. Ben bunlarla kendimi nasıl tanımlarım? Bunlarla tanımlıyorsam o zaman ben Muhammedün Resulullah’ı anlamıyorum demektir.
Mesela Muhammed, Hatice’nin kocası mı, Fatıma’nın babası mı, Hasan-Hüseyin’in dedesi mi, Mekke’de doğan, Medine’de yaşayan bir insan mı? Kim? Ve ben kimim? O yüzden kendimizi nasıl tanımladığımıza dikkat etmemiz gerekiyor. Kendimizi tanımladığımız o sahte şeyler, bizim gerçek kendimizin engeli haline geliyor.
“Ben yalnızım.” Ne oldu, Muhammedün Resulullah nerede kaldı? Ya, o ayrı bir konu. Sonra bir de bunun üzerinden kavga bile edilir: “Muhammedün Resulullah diyeceksin, demeyeceksin, demeyen cehenneme gider” diye. Hepimiz kendi cehennemimizde değil miyiz? Hepimiz yalnızlığın, korkunun, beklentilerin, mahrumiyetlerin, bugüne kadar yaşadığımız hayattaki memnuniyetsizliklerin cehenneminde değil miyiz? Veya kaçışın cehenneminde değil miyiz?
Bazı insanlar şunu diyebilir: “Ben böyle şeyleri hiç düşünmüyorum.” E ne yapıyorsun? Sen de kaçıyorsun. Keyfe kaçıyorsun, maddi hazlara kaçıyorsun, başka şeylere kaçıyorsun.
Hz. Muhammed ve Hira
Peki Hazreti Muhammed bir yere kaçtı mı? Dikkat edin, zaman zaman hatırlatıyorum: Hazreti Muhammed Hira’ya niye çıktı? Saygı duyulan biriydi değil mi? Hürmet duyulan biriydi. İşte Hacerü’l-Esved’in yerine konulmasında bile kendisine hürmet edilen, hakemliği kabul edilen biri. Ne arıyordu? Evlendi, çok iyi bir eşi vardı. Maddi olarak bir ihtiyacı da yoktu. Hani biz hep böyle anlatırız ya: “işte Amine’nin yetimi, işte Abdullah’ın öksüzü” diye. Öyle bir şey yok arkadaşlar. Muhammed, Allah’ın kulu; Allah’a aidiyetinin idrakine varmış biri.
Hira nedir? Hira, Hz. Muhammed’in Allah’a olan aidiyetinin, kendi köklerini Allah’ta bulmasının bilincine kavuşmasıdır. Mesela insanlar oluyor ya böyle: “Köklerimi arıyorum.” Hangi kökünü arıyorsun? Yedi göbek ceddini mi arıyorsun? Ne arıyorsun? Kökün dediğin nerede?
Tabii ki, aslında insiva/inziva illa bir mağarada gerçekleşmeyecek, illa insanların olmadığı bir yer demek değil. Sizin şuurunuzda insanlar var mı, yok mu? Biraz buna bakmamız gerekiyor. Yoksa Hira’ya da gitseniz kafanızda insanlarla gideceksiniz. Eşinizle, çocuğunuzla, sizi anlamayan insanlarla, sevgi bilmeyen insanlarla gideceksiniz. Veya neyle gideceksiniz? Kendi benliklerinizle gideceksiniz. “Ben şu hatayı yaptım, şöyle yapmamalıydım. Hayatımda şu kararlarım doğru değildi. Şu kararları verseydim hayatım çok daha farklı olabilirdi.” Bunlarla gireceksiniz.
Hepsini bırakın. Tırnak içinde hatalarınızı da bırakın, yanlışlarınızı da bırakın, günahlarınızı da bırakın; beklentilerinizi, ihtiyaçlarınızı, korkularınızı bıraktığınız gibi hatalarınızı, kusurlarınızı, günahlarınızı da hepsini bırakın. O zaman geriye kalan gerçek kendiniz olacaktır. Zihninizin oluşturduğu tüm benlik imajlarını bırakın. O zaman gerçek kendinize doğru yol alabileceksiniz.
Allah’la Aramızda Bir Boşluk Yok
*Soru:* Hocam, burada aslında Allah’la aramızı bir şekilde düzeltmemiz, bir bağ kurmamız gerekiyor sanki.
Bağ kurmak da değil. Allah’la bağ kurmamıza gerek yok arkadaşlar. Allah’la bağ kurmayı düşünen de zihin. Zaten Allah’lasın. Aramız yok. Bir ara yok arkadaşlar. Ara yok, boşluk yok, uzaklık yok.
Bakın, zihniniz — dikkat edin — şöyle bir sakin durun ve zihninizin sorularını görün. Daha doğrusu, bir adım daha geriye gideyim: önce zihninizin sorularını görün, sonra bu soruları üreten zihninizi de toptan görün. Bakın, zihninizin sorularını görün, bu soruları üreten zihni de görün. Soru artık kim soracak? Soru yok.
Allah’la bir aramız yok. Boşluk yok, uzaklık yok. Allah bize şah damarımızdan daha yakın değil mi? Peki Allah bunu söylüyor mu? Bakın: “Aranızı düzeltin, benimle aranızı düzeltin, iyilik yapın, doğru olun, adil olun, merhametli olun; size şah damarınızdan daha yakın olacağım” mı diyor? “Kullarıma de ki, onlara şah damarından yakınım” diyor. Peki niye “kullarıma de ki”? Çünkü kullar henüz farkında değil. Yani biz farkında değiliz sadece.
Peki bu farkındalığımızı perdeleyen ne? Zihnimiz, onun soruları. “E sen şimdi çok günahkârsın, şimdi sen mi Allah’a çok yakın olacaksın? Onlar evliya. Sen kendini evliya olarak mı görüyorsun? Sen kim, onlar kim? Allah nasıl böyle sana yakın olabilir? Sen çok günahkârsın, kusurlusun, bir sürü hatan oldu, işte namazın bile doğru düzgün değil” falan filan. Bakın ne yaptı zihin size? Sizi uzaklaştırdı.
Dolayısıyla dikkat edin, soru üreteni de görün, soruları da görün, ama ondan daha çok üreteni görün. O sorular kimin tarafından üretiliyor? Bırakın, böyle yapabilirseniz sorunun olmadığı, mekânın olmadığı, zamanın olmadığı, günahın olmadığı, sevabın olmadığı bir noktaya varmaya çalışın. O noktada durmaya çalışın, o noktayı fark edin. O zaman göreceksiniz ki aslında zihniniz o kadar çok hikâye üretiyor ki. Ve siz o hikâyelere o kadar çok inanıyorsunuz ki, o hikâyelerin arkasına o kadar çok takılıyorsunuz ki, bir anda uzaklaşmış gibi oluyorsunuz. Yani aslında zihninizin rüyasındasınız; zihninizin rüyası size uzaklık hissettiriyor.
Rüya Benzetmesi
Yani şöyle düşünün: Bir çocuğunuz var. Çocuğunuzu kucaklamışsınız; 5-6 yaşındaki çocuğunuza sarılıp uyuyorsunuz. Birlikte ve berabersiniz, sarılmışsınız çocuğunuza. Sonra çocuk uyuyor, rüya görüyor. Rüyasında annesinden uzaklaşmış; işte annesinin bir sözünü dinlememiş, işte annesi de onu bırakmış, o da kendini kimsesiz hissediyor. “Ne yapacağım” diyor, “benim kimsem de yok, kim benimle arkadaş olacak” diyor. Hikâye, hikâye, hikâye, hikâye. Birini buluyor, sonra o bulduğu biriyle iki üç sene arkadaşlık yapıyor. Sonra o kişi onu terk ediyor. Sonra diyor ki: “Bak beni terk etti, görüyor musun, işte benim şansım da böyle” diyor. Sonra birini görüyor, biriyle çok iyi arkadaş olmuş bir başkası. “Keşke bunun gibi bir arkadaşım olsa, ne mutlu olurdum” diyor. Hikâye devam ediyor. 60 sene hikâye devam ediyor, 60 sene rüya devam ediyor. Sonra 60 sene sonra uyanıyor, bir bakıyor annesinin kucağında; zaten hiç ayrılmamıştı.
İşte bizim hâlimiz buna benziyor. Peki bunu kim üretti? O uyku ve o rüya üretti. O uyku ve rüya nedeniyle o çocuk kendisini annesinden uzak, kopuk hissetti. Belki bunu unutmak için kendine bir arkadaş edinmeye çalıştı, sonra oradan da hikâye devam etti. Hikâye nasıl devam etti? “İnsanlar da çok nankör, işte yapayalnızım, kimse kimseyi anlamıyor, herkes bu dünyada aslında bir tarafıyla yalnız.” Buradan da güzel edebiyat çıkıyor — rüyada edebiyat. Aslında şu dünyada gördüğünüz edebiyat, rüya edebiyatıdır; zihin edebiyatıdır. Zihnimizin bir kurgusu olarak onları da çok güzel edebi eserler olarak okuyoruz.
Zihni Bir Referans Olarak Kullanmak: Çocuk Oyunu Örneği
*Soru:* Zihin rüyasından uyanmak gerekir ki insan gerçeği olduğu gibi görebilsin. Peki bu, zihnimiz duruyorsa, bizim zihne yüklediğimiz anlamdan mı kaynaklanıyor?
Evet, zihne yüklediğimiz anlamdan. Bunu şuna benzetebiliriz, bir örnek vereyim. Eğer zihni tek referans kabul eder ve tamamen ona inanırsanız, zihne tamamen mağlup olursunuz. Ama zihin bir hikâye üretir; siz de onun hikâye olduğunu bilerek onu dinleyebilirsiniz. Yani dinlemekten kastımız yüzde yüz onaylamak değil. Onun bir hikâyesi var.
Bazen şöyle bir örnek veririm: Mesela çocuk, oyun bilinci içinde ne yapar? Çok ilginçtir oyun bilinci. Mesela çocuk der ki: “İşte amca, sen burada otur, ben sana yemek yapacağım.” Alır o oyuncak mutfak eşyalarını, der ki: “Şimdi çorbayı koydum, 5 dakika sonra pişecek.” Sonra 5 dakika geçer, size o oyuncak tabağıyla çorba ikram eder. Şimdi bu çocuk orada çorba olmadığını bilmiyor mu? O biliyor, ama biz sanki bilmiyormuş gibi görüyoruz.
Şimdi bakın, çocuğun bilincinde ne var? Oyun bilinci. Çocuk, zihninin inşa ettiği şeyi görüyor, fark ediyor. Ona tırnak içinde göreceli bir gerçeklik değeri atfediyor ama mutlak gerçeklik değeri atfetmiyor. Yani o çorbayla doyulmayacağını biliyor, o çorbanın hakiki bir çorba olmadığını biliyor.
Bizim mutlak gerçeklik atfetme ihtiyacımız nereden kaynaklanıyor? Çünkü biz mutlak gerçeği idrak ediyorduk, onu unuttuğumuzda onun yerini bir şeyin alması gerekti. Mutlak gerçeğin farkındaydık ama onu unuttuk. Onun yerine, mutlak gerçeklikmiş gibi görünen bir şeyi zihnimiz koymaya başlıyor. Biz de ona o değeri atfediyoruz. Ama aslında bu, çocuğun oyuncaklara verdiği değer kadar bir değere sahip, değil mi?
Evet; mutlaka göre her şey — bakın, “dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir” ifadesi aslında mutlakın farkında olmayan insanlar için söylenmiş bir şeydir. Siz mutlakın ne olduğunu bilmiyorsunuz, mutlaktan uzaksınız; bu yaşadığınız şeyi mutlak zannediyorsunuz. Halbuki aslında bu, sizin mutlakın yerine koymaya çalıştığınız bir oyundan başka bir şey değil.
Ama bu göreceli olanın da kendine göre bir anlamı var. Yani orada aslında oyun oynarken aslında bir şeyi deneyimliyor — işte yemek yapmak, ev hanımlığı oynamak vesaire, bir şeyi göreceli olarak deneyimliyor. Onun da kendine göre bir anlamı var ama mutlak değil.
*Soru:* Özün deneyime ihtiyacı yok ama?
Hayır, özün deneyime elbette bir “ihtiyaç” kavramı değil o. O, özden taşan bir imkândır, o kadar. Yani bir ihtiyaç kavramı değil. Mesela çokça sorulur değil mi: “Tanrı yaratmaya ihtiyaç mı duydu, niye ihtiyaç duydu?” Bu soruları dini bağlamlarda bize sorduran nedir? Aslında zihnimizdir. Zihnimiz bu tür tırnak içinde boş sorular soruyor: “Tanrı niye ihtiyaç duydu?” Çünkü zihnimiz bir şeyi ancak ihtiyaç üzerinden yapıyor. “Ben bir şeyi niye yaparım? İhtiyacım vardır.” Veya tırnak içinde “zevk için yaparım.” Zihnimizin kendine göre kavramları var; bunları da biz garip bir şekilde Yaradan’a yüklemeye çalışıyoruz. Bunların hepsi yanlış sorulardır. Ama yine de bunlara bizler cevap vermeye çalışıyoruz. Bana göre aslında çok da cevap vermenin gerekli olmadığı, belki burada bu tür soruları sorana işaret etmemiz gereken bir durum var. Yani bak, bu tür soruları kim soruyor? Ve sen bu tür soruları sormakla aslında Tanrı’yı da tırnak içinde beşerî, insani seviyene indirgemiş olmuyor musun?
*Soru:* Dünyada varoluş sebebimiz biraz delil, delille yaşamak adına değil mi?
Şimdi bakın, varoluş sebebimiz kavramına da aslında gerek yok. Böyle bir varoluştaysak bunun anlamı budur. Muhtaç olduğumuzdan dolayı değil, “varoluş sebebimiz bu olduğu için dünyaya geldik” de değil. Tanrı’nın sonsuz imkânları var, bu da o imkânlardan biri; O’nun sonsuz imkânlarının bir açılımı bunlar, o kadar. O yüzden bu dünyada bir gün yaşasan da öz için bir problem değil, bin yıl yaşasan da bir avantaj değil.
Roller ve Gerçek Kendilik
O yüzden kendinizle ilgili ürettiğiniz cümlelere, kavramsallaştırmalara biraz mesafe koyarak bakmak durumundayız. O yüzden tekrar hatırlatıyorum: Muhammedün Resulullah nedir? Kendini Allah’la tanımlamaktır. O zaman dön ve kendine şu soruyu sor: Ben kendimi ne ile tanımlıyorum? Benim gerçek varlığım nedir? Senin gerçek kendiliğin Allah’tan, ilahi nitelikte bir hakikattir. Senin ürettiğin bütün dini kavramsallaştırmalar bile son tahlilde aşılması gereken şeydir.
“Ben çok günahkârım.” Bırak onu. İyiliklerini de bırak, sevaplarını da bırak, ibadetlerini de bırak; kusurlarını, hatalarını, günahlarını hepsini bırak. Ne kalacak? Bak, o kalan sensin. Günahı da yok, sevabı da yok. Bireysel olarak övündüğün hiçbir şey yok; işte bu sensin. Orada “ben” kavramının da bir yeri yok, bireysel bir öznelik yok. Bireysel öznelik nedir? Bir deneyimdir. Ama o sen değilsin, o bir deneyimdir.
Tırnak içinde, nasıl ki bir kişi tiyatroda bir oyun oynar, o tiyatro oyununda bir rol alır ve o rolü de en güzel şekilde yerine getirir değil mi? Şimdi aslında bizim bu hayatta aldığımız birçok rol var. Ama gerçek kendimiz olarak onları algılarsak işte orada hata yapmış oluruz. Onlar rollerdir: anne rolü, baba rolü, arkadaş rolü, eş rolü, evlat rolü, tırnak içinde mağdur rolü, aldatılmış rolü, sevilmemiş rolü, aldatmış rolü, günahkâr rolü. Hepsini yaşadınız. Tamam, şimdi gerçek kendinize dönün.
Yani tiyatro sahnesinden inen bir kişi kendisini o oyundaki kişiyle tanımlayıp buna devam eder mi? Mesela şey düşünün, Cüneyt Arkın, film bitiyor, “ben Kara Murat” diyor. Bu ne şimdi? Garip bir şey değil mi? İşte yaptığımız şey bu. Biz hepimiz “ben Kara Murat, ben Romeo, ben Juliet” diyoruz. Bunların hepsi tiyatronun parçaları. “İşte ben İsmail. Ne zaman doğdum, şu tarihte. İşte ailem şöyleydi, anne babam şöyleydi.” Bu ne? Benim izafi düzeydeki deneyimim, benim gerçek kendimin hikâyesi değil. Gerçek kendim zaten hikâyenin parçası da değil.
Hatta bununla ilgili şöyle bir anlatım vardır: İşte Bayezid-i Bistamî gerçek kendini bulmuştur. Sonra birisi gelir, kapısını çalar. O kişi der ki: “Bayezid’i arıyorum.” O da der ki: “Ben de otuz senedir onu arıyorum, ona ‘sen Bayezid’sin’ diyorlar” der. Burada kastedilen nedir, anlayabiliyor musunuz? Çünkü artık o kendisine öyle demiyor; artık kendisi Bayezid değil.
O yüzden hikâyelerinize, acılarınıza, mağduriyetlerinize, tırnak içinde beklentilerinize, umutlarınıza, hatta “bu benim özelliğim” diye övündüğünüz değerlere de biraz mesafe koyun. Hepsi Tanrı’nındır. Mesela “ben çok fedakâr biriyim” — öyle deme. “Tanrı’nın fedakârlığı bende görünüyor” de. Ama “ben çok fedakârım” deme. “Ben çok merhametliyim” deme, “ben çok beklentisizim” deme, “ben çok güçlüyüm” de deme, “ben çok güçsüzüm” de deme, “benim çok sevabım var” da deme, “ben çok günahkârım” da deme, “ben çok akıllıyım” da deme, “ben aptalın tekiyim” de deme, “ben çok şanslıyım” da deme, “ben çok şanssızım” da deme. Bütün bunlar zihin oyunları. Birisi “ben çok akıllıyım” rüyası görüyor, öbürü “ben aptalın tekiyim” rüyası görüyor; bir fark var mı arkadaşlar? Birisi kral rüyası görüyor, birisi hizmetçi rüyası görüyor; birisi “aldattım” rüyası görüyor, birisi “aldandım” rüyası görüyor; birisi “beni çok severler” rüyası görüyor, birisi “beni hiç kimse sevmiyor” rüyası görüyor; birisi “ben dünyada istediğim her şeyi elde ettim” rüyası görüyor, birisi “ömrümde dünyada istediğim hiçbir şey olmadı” rüyası görüyor. İşte bir başkası da diyor ki: “Benim irademiz var mı yok mu?” O da rüya. Onu da bırak. O zaman gerçek kendilik kendini gösterecektir.
Kapanış
*Soru:* Çarpıtılmamış bir zihnin doğası var mı?
Tabii. Çarpıtılmamış bir zihnin de kendi doğası vardır; o iyi bir hizmetkârdır. Sahte kendiliklerden, onlara olan güçlü tutunmalarımızdan biraz ayrışalım. Yol budur. Çok fazla teorik soru sormak da zihnin bir oyunudur. Çünkü zihin şöyle der: “Bütün soruları cevaplarsam bulacağım.” Bu da zihnin bir oyunudur.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Haşr Suresi: 19) — “Onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu” ifadesinin literal tercümesi olarak anlatıcı tarafından doğrudan alıntılanmıştır. - (Kaf Suresi: 16) — “Size şah damarından daha yakınım” ifadesiyle atıfta bulunulmuştur.