Sahte Kendilikten Arınma ve Hakikat Arayışı

Hakikat Tektir, İdrak Düzeyleri Farklıdır

Bir soru var mı? "Geçen hafta söylediğiniz 'kendi hakikatini bilmek'i biraz açabiliyor musunuz?" Yöntemlerdir, kendi hakikatini bilmek demektir. Başka sorunuz var mı? Yok gözüküyor.

"Hakikat dediğimiz şey göreceli mi, farklı mı, yoksa tek bir hakikat mi?" Hakikat tektir; hakikatin idrak düzeyleri vardır. Mesela güneş bir tanedir, tektir ve güneş kendi zatında neyse odur. Ama kutuplardaki bir insana güneşi sorsanız, "fazla ısıtmayan ama hafif bir parlaklık veren bir gök cismidir" diyecektir. Ama ekvatorda olan bir insana sorsanız, güneşin çok sıcak, hatta aşırı sıcak olduğunu söyleyecektir. Ama aslında bunların bahsettiği güneş aynı güneş; her birinin bunu idrak etme düzeyi, algısı, farkındalık düzeyi, kavrama düzeyi birbirinden farklı olduğu için tarifleri farklı olacaktır.

O yüzden hakikat haddizatında tektir ama kişilerin ona olan idraki, farkındalığı, kavrayışı kişiden kişiye değişir. Zirve tektir, fakat zirveye ulaşıncaya kadar gidilen yollar da farklıdır; hakikate gitmeye hizmet eden yollar birbirinden farklı olabilir, idrak edilen hakikat de birbirinden farklı gözükebilir — ama bu, idrak edenlerin ve süreçlerinin farklılığından kaynaklanır. Hakikat tektir. İnsanın hakikati, kendimizin hakikati de tektir; insanın spiritüel boyuttaki hakikati tektir, o da Allah'ın üflediği ruhtur. Bunu idrak edinceye kadar kendimizi gerçekten bilmiş olmayız.

Mesela niçin insan için, orijinal dili literatürü kullanacak olursak, "nefsini temizlemesi" istenir? "Nefsini arındıran kurtulmuştur, onu örten, onun farkında olmayan kayba uğramıştır." Peki her şeyde bir "nefs" hali var mı? Nefs, kendilik demek; her şeyde bir kendilik var. Allah için de kendilik ifadesi kullanılır, insan için de, her şey için de kullanılır — Araplar her şey için o kelimeyi kullanır. Yani her şeyin bir kendiliği var. Fakat niçin insan için kendiliğini arındırmaktan bahsediliyor? Çünkü biz kendiliği gerçek durumunun dışında algılamaya başlıyoruz. Kendilik algımız, doğduğumuz andan itibaren, hemen hemen ilk bir iki yaştan itibaren, hatta ilk yaşın içinde başlayarak, o kendilik algısını yanlış yerlere oturtuyoruz. "Kendim" dediğimiz şey artık gerçek kendimiz değil; bir gerçek kendilik var, bir de o kendiliğin üzerini örttüğümüz yüzlerce sahte kendilik var. İşte bu kendiliklerden temizlenmek zorundayız. Bu sonradan oluşturduğumuz kendiliklerden arındığımızda gerçek kendimiz kalacak. O, bizim kurgulayacağımız, hayalini kuracağımız bir şey değildir; gerçek kendimiz böyle bir şey değildir.

Bedenle Özdeşleşme ve Çocuklukta Kendilik Algısı

Bu noktaya nasıl gelebiliriz, gerçek kendi hakikatimizi nasıl bulabiliriz? Aslında biraz önce söylediğim şey bunun cevabını da içinde saklıyor: sahte kendiliklerden arınacaksın, bu kadar. Sahte olanları bırakacaksın, geriye gerçek olan kalacak.

Sahte kendilikler neyin üzerine bina ediliyor? Önce bedenimiz üzerine bina ediyoruz değil mi? Bir çocuğa ilk başta elini, burnunu, ayağını, gözünü, kulağını göstererek "bu sensin" diye öğretiyoruz. "Aynada ona bak, bu sensin" diyoruz. Neyle özdeşleştiriyoruz? İlk bedeniyle. Yapmasanız da çocuk bunu az çok yapacaktır bir yerde, ama belki bu kadar güçlü olmayacaktır; onun için bir anne babanın aslında bunu yapmaması lazım.

Mesela benim on bir on iki yaşında bir yeğenim vardı; gelmişti, "amca, ben güzel miyim?" dedi. "Sen nesin?" dedim. Üzerine güzel bir kıyafet giymişti, işaret etti. "Bu bedenim" dedim, "sen kimsin, sen neyi kastediyorsun?" "Amca ya" dedi, "seninle hiç konuşamıyorum." Aslında burada büyük bir özdeşleşme var. "Ben güzel miyim" diye bir soru soruyorsun ama "ben" derken özdeşleştirdiğin şey beden. "Ben güzel miyim" dediğinde bak, çok temizlemen gereken kirli bir kendilik algısı var; beden üzerine kendini oturtmuşsun.

"Hocam, bu çok küçük yaşta bir çocuk için biraz zor değil mi, gelin bunu biraz açalım — daha beni bilmeden ona nasıl anlatacağız?" Ben tabii kalkıp ona bu meseleyi olduğu gibi anlatmadım. Ona dedim ki: "sen çok akıllı bir çocuksun, merhametli bir çocuksun, şefkatli birisin, dürüstsün, insanların ihtiyacı olduğunda yardım ediyorsun, büyüklerine saygılısın — bu yönün çok güzel." Bu şekilde anlattım. Sen beden olarak da dedim, bedenin var, bedenin de güzel olabilir ama bedeninin güzelliği geçicidir, asıl sen bu beden değilsin diye yaşına göre anlatabilirsiniz. Ama çocuğa "benim güzel kızım, bak ne güzel saçların var, ne güzel kulağın, burnun var, gözlerin çok güzel" diye — hele hele bu zamanda bir çocuğa çok fazla bunları yansıtmak akıllıca bir şey değil.

Bence bir çocuğa, bir insana, çocuk düzeyindeyken bile çok fazla bedeni üzerinden bir yansıtmada bulunmamak gerekir. Bedenini tanıyabilir: "bak bu senin kullandığın el, bu senin kullandığın göz" demek lazım — "bu sensin" değil, "bu senin kullandığın el" demek. Belki o noktada bile dikkatli bir dil kullanmamız gerekir.

İlk özdeşleşmemiz bedenle oluyor. Bazen internette görürsünüz, çocuk daha dört beş yaşında "anne ben çok çirkinim" diyor. Neden? Çünkü o yaşta bile gördüğü her şey neyle ölçülüyor? Kadınlar güzellikle, erkekler yakışıklılıkla ölçülüyor. Üç dört yaşında bir çocuk bile "ben güzel miyim, değil miyim" diye bedenine bakarak kendini tanımlıyor. Bu ne kadar büyük bir tuzak, ne kadar büyük bir tutsaklıktır. Biz bu tutsaklığın farkına varmadan içten içe bazen kıyaslıyoruz, kıskanıyoruz, imreniyoruz, öyle olmaya çalışıyoruz, onun üzerinden kendimizi beğendirmeye çalışıyoruz.

Mesela diyelim ki bir erkeğin karşısına bir kadın gelip "ben güzel miyim" diye soruyorsa ve o erkek de ona cevap veriyorsa, ikisi de cahildir — çok basit ve net söylüyorum. Bu saf bir cehalettir; ne o kadın kendini biliyor ne ona cevap veren kendini biliyor. Ama dikkat edin, "çok güzelsiniz, çok özel bir güzelliğiniz var" denilmesinden hoşlanmak normal geliyor değil mi? Ama ne kadar anormal bir şey bu. İçimize böyle bir virüs girmiş mi? Girmiş. Bundan temizlenmemiz gerekir. Çünkü ben bir beden değilim — sadece bir beden değilim de değil, beden değilim ben. Bir bedeni kullanıyorum; o beden bana verilmiş önemli bir enstrüman. Ama ben asla o değilim; o, ben'in parçası da değildir.

O yüzden bu tür özdeşleşmelerimizi aşmak durumundayız. Bu tür şeylerle özdeşleştiğinizde hem kendinizi bununla tutsak edersiniz hem de başkalarının sizi tutsak kılmasına imkân verirsiniz. Hangi kadın "çok güzelsiniz, çok farklı bir güzelliğiniz var" denilmesinden hoşlanmaz? Ama bunu dini bir nedenle söylemiyorum — karşınızdaki insan sizi bedene indirgediği için hoşlanmayacaksınız. "Siz çok güzelsiniz" — nereden biliyor? Sizin kullandığınız beden güzel; iki ihtimal var, ya sohbeti dinlemiştir ya da manipüle ediyordur. Keşke herkese böyle beden verilmiştir demeli.

Sahte Kendilikler: Üslup, Kimlik, Statü

Dolayısıyla kendimizi temizlemek çok önemli bir kavram. Yani "ben" dediğin, "kendin" dediğin sahte şeylerin farkına varmak; önce bunların farkına varmak, sonra onları temizlemek durumundayız. Ama bunu yaparken etrafınıza bakarak yapamazsınız, çünkü etrafınızdaki hemen hemen herkes yüzde 99,9 sahte kendilikleri üzerinden yaşıyor. O yüzden biz hiçbir zaman sahte kendilikler taşıdığımızın farkında değiliz; bir sahteliğin içinde olduğumuzu fark etmiyoruz. Neden? Çünkü bu sahte kendilik algıları evrenselleşmiş, herkes bunu kabul ediyor: kişinin kendini parasıyla tanımlaması, kariyeriyle tanımlaması, başka şeylerle tanımlaması...

En yüzeyselden başlayalım: mesela bir yazar düşünün, "benim kendime has bir kalemim var, kendime has bir edebi üslubum var" diyor. Bu da sahte kendiliktir, çünkü bu da geçici bir şeydir; sen kendine has bir üslubu olan bir kişi değilsin. Bunlar çok sofistike kendiliklerdir; sıradan ve sade gözüküyor, hatta imrenilecek — "işte benim kendime özgü bir üslubum var, öyle bir yazarım" — ama sen sahteliğin üzerindesin. O kendine özgü üslubunu korumak için artık yaşıyorsun; senin hayatın o kendiliği beslemek üzere kurgulanmıştır. "Benim bir kimliğim var, benim bir üslubum var, benim bir tarzım var" dediğinde artık o tarzın hizmetkârı, o tarzın koruyucususun. Ama sen gerçekte kendini bilmiyorsun.

Gerçek kendilik zamana, mekâna bağlı, hayal edilebilir ya da kurgulanabilir bir şey değildir. Peki nedir? Buna cevap veremezsiniz. Bu çok dikkat edilmesi gereken bir şey; buna cevap veremeyiz. Bunun bir cevabı var ama verilebilir bir cevap değildir. O yüzden bunun verilememesi, bazı bilgelerin veya güya sırlara ulaştıklarını iddia edenlerin bunu bilerek gizlemesi, örtmesi değildir; cevabı verilemez bir şeydir. Kelimelere dökülemez, düşünülemez, kurgulanamaz bir şeydir.

Biz kendilik adına aslında ne yapıyoruz? Çocukluğumuzun ilk yaşlarında gerçek kendimize dair bir farkındalıkla dünyaya geliyoruz — ilk anında. Fakat ilk yıllarımızdan itibaren adım adım bedene, ilişkilere ve işlevselliğimize bağlı bir benlik/kendilik tanımı geliştiriyoruz. İlişkilerimizdeki ilk hikâye nereden başlıyor? Anne babamızdan başlıyor; anne babamızın penceresinden kendimizi tanımlıyoruz. Sen fark edilen biri misin, fark edilmeyen biri misin? Sevilebilir biri misin, sevilemez biri misin? Onaylanabilir misin, onaylanmayan mı? Dikkate alınacak biri misin, dikkate alınmaya değmeyen mi? Bunları çocukluk hikâyemizden üretiyoruz.

Hayvanlarda, özellikle bazı memelilerde — maymunlar gibi — çok sınırlı sayıda, çok sınırlı ölçekte buna benzer bir şey var ama insanla asla mukayese edilemez. O hayvanların bireysel, ikili veya sürü halinde yaşamaları için kendilerine konulmuş çok basit, ilkel kodlamalardır onlar; insana benzer gibi gözüken ama insanla mukayesesi mümkün olmayacak derecede düşük bir şey. İnsandaki çok daha yüksek. Hiç varoluşsal bir problem yaşayan bir hayvan var mı? Yok — "ben kimim" diye soran yok. Onlarınki içgüdüsel hayatiyet noktasında olan şeyler; "ben kimim, ben neyim, kendimi bilmeliyim" gibi soyut soruları soran varlık insandır. (Cinler de vardır ama bizim konumuz değil.) İşte bu soruları sorabildiği için insan bu sorulara yanlış cevap da verebilen bir varlıktır. Soru sorabildiğimiz için yanlış cevaplar üretebiliyoruz; çünkü farkında olmadan bu sorulara bir cevap üretiyoruz — "ben kimim, kendimi bulmaya çalışıyorum, kendim olmaya çalışıyorum, kendi üslubumu bulmaya çalışıyorum" gibi. Bunlar aslında sahte cevapların kaynağı olan sorulardır.

Ben Kimim Değil, Ben Kim Değilim

O yüzden insan "ben kimim" sorusunu değil, önce "ben kim değilim" sorusunu sormalı. Çünkü "ben kimim" sorusunu şu an hangi bilinçle soruyoruz? Düşmüş bilincimizle soruyoruz. Zaten bundan dolayı bazı dertler, bunalımlar, problemler yaşıyoruz: "kimse beni tanımıyor, kimse bana değer vermiyor, kimse beni önemsemiyor, benim neyim var ki ortaya koyayım" gibi. Bütün bu soruların, bu sorulardan üretilen bunalımların altında yatan şey, yanlış bir kendilik sorusu soran bilincimizdir. Biz bu yanlış kendilik sorularını soran bilincimizi arındırmak zorundayız.

Ben kendimi bulmadan "beni kim anlıyor" sorusunu sormamalıyım; bu sahte bir sorudur. "Beni kim anlıyor" — farz et ki seni anladık, neyi anlamış olacağız? Sahte bir seni anlamış olacağız; çünkü sen kendini kafanda kurmuşsun, kendinle ilgili bir kurgun var, bunun anlaşılmasını istiyorsun. Veya topluma karşı ürettiğin bir kendilik var, bunu ispat etmeye çalışıyorsun. Mesela toplum muhaliflerinin önünden toplumu alın, kendileri de eriyecek — çünkü topluma muhalefet üzerinden bir kendilik algıları var. Diyelim Müslüman, İslam toplumunu eleştiriyor; İslam toplumunu ortadan kaldırın, ne kalacak, kime ne anlatacak, hangi gönderiyi paylaşacak? Veya solcusunuz, sol ideoloji üzerinden kendilik tanımı yapmışsınız, sabah akşam "bu solcuları nasıl düzeltirim, sahte solcuları sağlam solculardan nasıl ayırırım" diye uğraşırsınız. Öyle bir kendiliğiniz olmalı ki bu hiçbir şeye dayanmasın, hiçbir şey yapmak zorunda olmasın. Gerçek kendilik böyle bir şeydir.

O yüzden kutsal metin arınmakla başlar. İlk inen ayetlerden bir tanesi "elbiseni temizle"dir. Bunu zahiri olarak alanlar var, daha içsel olarak alanlar var — yani "nefsini temizle." Aslında güzel bir şey; nefs bir elbise gibidir. Sizin izafi düzeyde ifade ettiğiniz "ben" — doğumla dünyaya gelen, bir annesi babası olan, belli bir işlevselliğe doğru gelişen — bir tarafımız var. Mesela benim adım İsmail, belli bir yerde, belli bir tarihte doğmuşum, bir annem babam var, onlarla ilgili bir sürecim var, yaşadığım şeyler var. Bunlar ne aslında? Benim elbisem; gerçek kendimin üzerine giydiği elbise. Gerçek kendim değil ama. "Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm" sözü çok güzel bir ifadedir; bir elbiseye bürünürsün. Et de bir elbise değil mi, kemik de bir elbise. Sosyal kimliğiniz, ilişki düzeyindeki kimliğiniz, işlevsellik düzeyindeki kimliğiniz — hepsi bir elbise. Bir gün bu elbiseyi çıkaracaksınız. Ama elbisenizi temiz tutmanız gerekir; o elbiseyi kendiniz olarak tanımlamamanız gerekir. Kendiniz olarak tanımladığınız andan itibaren o elbise kirlenir.

Mesela "ben bedenim" dediniz — bu elbise kirlenmiş oldu. Neden kendinizi bir bedenin üzerine tanımlıyorsunuz? Bir gün bir kadın dedi ki: "Ben de İsmail Bey, yani beğenilmeyecek bir kadın da değilim." "Bilmiyorum" dedim, "daha sizi görmedim." O neye odaklı söylüyor? Bedenine odaklı — "süper güzel değilim ama beğenilmeyecek biri de değilim" diyor. Şimdi bakın burada ne oldu? Kişi bedenine "kendim" dedi; o yüzden beden kirlenmiş oldu aslında. Sen bedenin üzerinden yanlış bir kimlik yapılanmasına girdin, bunun üzerinden kendini kirletiyorsun; çünkü artık ne yapıyorsun? Başkalarıyla kıyaslıyorsun, "çirkin miyim güzel miyim" hikâyesine sarılıyorsun.

Bunlar elbiseyi kirletmektir. Bir insanın kazandığı maaş üzerinden kendini başkasıyla kıyaslaması, kendini kirletmektir. Bir kadının erkeklerin beğenisi üzerinden, bir erkeğin kadınların beğenisi üzerinden kendini iyi veya kötü hissetmesi kendini kirletmesidir. "Karşı cinsin beğenisi veya beğenmemesi üzerinden kendimle ilgili iyi hissediyorum ya da kötü hissediyorum" dediğimde ne yapmış oldum? O elbiseyi kirlettim. O elbisenin bir günahı yok; ona kendilik değeri verdim, o zaman kirlenmiş oldu.

Elbiseyi neyden temizleyeceksiniz? Kendilik algınızdan temizleyeceksiniz; "ben" ve "kendim" bilincini o şeylerden geri alacaksınız. Bedenin günahı yok, kadın erkek olmanın günahı yok, ilişkiler kurmanın da bir kötülüğü, günahı yok. Ama bunların üzerinden kendilik algısı kurmanın büyük günahı var; ve biz onlardan o "ben" ve "kendilik" algısını geri almak zorundayız. Mesela toplumsal itibar, toplumsal statı, tanınmışlık — "ben toplumda sevilen biriyim" cümlesinden "ben" kelimesini alacaksın. Toplumun seni sevmiş veya sevmemiş olması bir olgudur; ama "ben toplumda sevilen, sayılan biriyim" yanlış bir şey — bu cümleden "ben" algısını geri alacaksın. "Karşı cins beni beğenince kendimi çok iyi hissediyorum" — bu cümleden ve bu hikâyeden "ben"i alacaksın, çıkaracaksın.

Sen bunu yapmadığın müddetçe, maneviyat konusunda, kendini bilmek konusunda, kendi hakikatini bulmak konusunda — abartmadan söylüyorum — tek bir adım atma şansın yoktur. Çünkü bir şey onun önünde duruyor, bir şey onu engelliyor; gerçek kendine varıncaya kadar o kadar sahte kendilikle bürünmüşsün ki. Bazı böyle insanlar görürsünüz, yıllardır sokakta yaşıyor ama üşüdüğü için üzerinde neredeyse on kat şey giymiştir; on tane elbise çıkarırsınız o adamın üstünden, ta ki bedenine ulaşana kadar. Gerçek kendimizin üzerinde de o kadar sahte kendilik var ki; onları çıkarmadan gerçek kendinizi bulma şansınız yoktur.

Gerçek Kendilik Zamana ve Mekâna Bağlı Değildir

O yüzden bizim yapacağımız şey çok basit. Kendini bulmanın yolu, kendin olmayanı kendin olarak algılamamaktır. Bu bir masayı kaldırmak kadar basit bir şey değil elbette, içsel bir farkındalık gerektiriyor. Ama bunun bir prensibi var: zamana, mekâna, şartlara bağlı olan ve değişime tabi olan bir şey senin gerçek kendin değildir.

Mesela dedin ki "ben çok güzelim" — neyin üzerinden? Beden üzerinden. Peki beden zamana, mekâna bağlı mı? Bağlı. Değişime maruz mu? Maruz. O zaman o sen değilsin. Bir sürü insan ihtiyarladığında, hatta orta yaşa geldiğinde mutsuz olmuyor mu? Bunun suçlusu beden mi? İnsanlar öyle zannediyor — "orta yaşa geldim, mutsuzum" diye "orta yaş krizi" diye de bir hikâye çıkarmışlar modern zamanda. Hep bunlar sahte şeyler. Ben tanıyorum annemi, babamı, bir sürü insanı; hiçbirinde orta yaş krizi görmedim. Ama insanlara böyle ekstra bir hikâye de verdiler değil mi? Sahte bir şey bu; sahte şeylerin üzerine sahte problemler üretiyoruz.

Gerçek kendin değilse, o zaman ona "ben" deme. O sana verilmiş bir elbise; elbiseni temiz tut. Neyden temiz tut? Kendilik algısından temiz tut, ona kendilik değeri verme. İş — çok kazanırsın, az kazanırsın, iflas edersin; bunun üzerinden sen kendini mi bina edeceksin? "Ben çok zeki bir tüccarım" dersin, sonra hiç hesap etmediğin bir şey olur, iflas edersin — nerede zeki tüccar? Zeki tüccar yokmuş aslında, ama öyle bir kurgun var. "Ben karşı cins tarafından çok beğenilen biriyim" — sonra bir gün cinsiyetini unutacaksın ihtiyarlayınca, o zaman neyin üzerine hikâyeni kuracaksın? Hiçbir şey. Bu sahte bir şeydir.

Ego bizi hemen bastırıyor: "e bu değilim, o değilim, peki neyim ben, hemen bana bir malzeme ver" diyor. İşte bu benliğe karşı uyanık olmalıyız, çünkü biz bu benliğe ne olduğumuzu anlatamayız. Bu, okuma yazma bilmeyen bir çocuğa çok derin anlamlar içeren bir kitabın içeriğini anlatmaya çalışmak gibidir. Çocuk "amca bana bunu anlayacağım şekilde anlat" der; öyle bir şey yok, anlayamaz, bunun imkânı yok. Modern insanın en büyük tuzağı budur — şu anki bilincimizle gerçek kendimizi anlamaya çalışıyoruz, gerçek kendimizin ne olduğuna dair cevabı bulmaya çalışıyoruz. Bu mümkün değildir, boş bir çabadır.

Yapacağımız gerçekçi çaba, kendimiz olmayan kendilik algılarını bırakmaktır. Çok basit bir şey; bırakıveriyorsun. Parayla, zamanla bağlı bir şey değil, anında yapabileceğim bir şey. "Ben güzel de değilim, bedenim üzerinden çirkin de değilim, sadece bu bedeni kullanıyorum" — bu kadar. "Güzel miyim çirkin miyim" sahteliğine girmiyorum. "Beğeniliyor muyum beğenilmiyor muyum" sahteliğine girmiyorum. "Beni kim beğeniyor" — bu sahteliğe girmiyor ki. Beni kim beğeniyor dediğinde, o "beni" nereye koyuyorsun? Kalıcı bir şey mi, geçici bir şey mi? Beni ancak evliyalar ve Allah beğenebilir, çünkü onlar benim gerçek özümü bilir. O yüzden birine "beğeniyor musun" diye sormayın; bu kendinize yaptığınız bir haksızlıktır.

"Peki bir insanın güzel ahlakı, gerçek benliğini beğenmek de mi?" O da zamana bağlı bir şey mi? O zaman ahlaki tavrı ortaya koyarsınız — kötü bir şey değil ama gerçek kendilik ahlaki durumumuz, tutumumuz, tavrımız da değildir; ondan daha derinde olan bir şeydir. Ahlaklı olmak, psikolojik düzeyde spiritüel bir bilinçle ortaya konan davranış ve tutumlarımızdır. Hakiki insanda ahlak, öz varlığının bir yansımasıdır, kendisi değildir. O ahlaki tutumu sergilemediğin bir durumda sende bir eksilme olmaz. Güneşin ışığı gibidir ahlak; eğer ahlaksız biriysen, senin güneşle irtibatın yok demektir, sende bir şey yok ki bir ahlakilik ortaya çıksın. Ama kendilik ahlak da değildir, ahlaki tutumlarımız da değildir gerçek kendimiz. Bu, ahlakın boş veya gereksiz olduğu anlamına gelmez; sadece kendimizi ahlaki benlik üzerine de oturtamayız — ne o değildir, ne onun parçasıdır, ne de bir aşamasıdır.

Ahlak, Gerçek Kendiliğin Bir Yansımasıdır

Ama ahlaksız bir şekilde kendinizi bulamazsınız. Kibirli olan, bencil olan, kendini öne çıkarmaya çalışan, affedici olmayan bir insan kendini bulamaz. Başkasını kandıran, başkasını suistimal eden, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapan bir insan asla yol alamaz. Ama gerçek kendimiz o ahlaki tutum ve tavrımız da değildir.

"Hocam, ahlak zaten birden fazla insanın olduğu yerde geçerli bir düzen değil mi?" Şöyle diyelim: ahlakın temelinde fıtrat özellikleri vardır. Hiçbir insanın olmadığı bir yerde, öylesine bitki gibi dünyaya geldiğimi farz edelim — insan fıtratında ama tek başıma büyüdüm, sonra bir insanla karşılaştım, diyelim yirmi yıl sonra. Bana yapılmasını istemediğim şeyi ben ona yapmam; bu ahlaki değer o anda ortaya çıkmadı, o anda oluşmadı, benim fıtratımda zaten var olan bir şeydi. Bir insanla karşılaştığımda o potansiyel olarak var olan şey açığa çıkmış oluyor. Ahlak bir insanla karşılaşınca ortaya çıkar, oluşmaz; bir hayvanla karşılaşınca da ortaya çıkar, hatta bir cansız cisimle de — bir bardağı şöyle de koyabilirsin, böyle de fırlatabilirsin, bu da bir ahlak aslında. Bir insanın cansız eşyaya karşı tavrı bile onun ahlakıyla ilgili işaretler verebilir. Bu bir fonksiyondur; ahlakın üzerine kendiliğimizi oturtamayız ama onu gerçekleştireceğiz.

Gerçek kendiliğimiz ahlakın üzerine oturmaz; ahlak, gerçek kendiliğimizin varoluş âlemindeki bir yansımasıdır — bir çiçeğin kokusu gibi, bir lambanın ışığı gibi. O yüzden ahlaklılık üzerine kendilik inşa etmek de tehlikeli bir şeydir. "Ben çok ahlaklıyım" diye kendinize tutunursunuz, sonra ahlaksız bir şey yaparsınız, çökersiniz. Çökmek yerine "yanlış bir şey yaptım, bu fıtratıma yakışmayan bir şeydir, bunu onaylamıyorum, bunu bırakıyorum" demeniz gerekir; ama onun üzerine ne kendilik oluşturmalısınız ne de "ben bir hiçim, çok kötü bir varlığım, yaşamaya bile hakkım yok" deyip kendinizi cezalandırmalısınız — intihar eden bir arkadaşımı biliyorum, o da yanlış bir kendilik üzerine oturmuştu.

Ahlak fıtratın doğal bir tezahürüdür, varlığın bir kokusu gibidir; fıtri anlamdaki ahlak, kendini bulan bir insanda mutlaka olur. Ama kendiliği, gerçek kendiliği ahlaka indirgeyemeyiz. Ahlaki olmayan, ahlaki değerlere titizlikle uymaya çalışmayan bir insan kendini bulamaz; kendini bulduğunu düşünen veya böyle söyleyen ama gayri ahlaki davranan bir insan, ya kendini kandırıyordur ya da başkalarını kandırıyordur. Ama gerçek kendimiz ahlakı aşan bir şeydir; gerçek kendilik bir varlık halidir. Biz onu yanlış şeylerin üzerine bina etmişiz, onu o yanlış şeylerin üzerinden tanımlıyoruz.

Mesela hayatla ilgili yaptığımız tanımlamaların çoğu da öyle: "adam çok güzel bir hayat yaşadı" — nereden biliyorsun? Evliliğine, işine, çocuğuna bakarak. Kendinizi bilseniz asla böyle bir cümle kullanmazsınız. Gerçek anlamda kendini bilen ve bulan bir insan çok güzel bir hayat yaşamıştır — isterse Yusuf gibi yıllarca hapishanede kalsın, ölünceye kadar hapiste olsa, zulümle öldürülmüş olsa, etrafındaki bütün dostları vefasız olsa, hiç kimse onu anlamasa. O insan gene çok güzel bir hayat yaşamıştır, çünkü o kendinde yaşamıştır. Biz dışarıda yaşıyoruz. Kendinizde yaşarsanız hayat mükemmeldir; ama dışarıda yaşıyorsanız o zaman "hayat şöyle giderse iyidir, böyle giderse kötüdür, hayatım roman olur" dersiniz. Sen hayatı dışarıda yaşamışsın. Hayatı içeride yaşasan, içeride hiçbir problem yoktur. Allah'la yaşamak, Allah'ın sana üflediği ruhla yaşamaktır; o varoluşla yaşamaktır.

"Bu potansiyel olarak herkeste var, farkındalığı herkeste yok — hocam bunu başaran insan sayısı çok az gibi değil mi?" Bu sorunun ne tür bir varoluşsal değeri var? Aslında yok. Çünkü sormaya başladığınız andan itibaren bir benlik altınızı oymaya başlar: "ne kadar var? Çok az. Demek ki çok zor, o zaman uğraşma abicim, sen işine gücüne bak." Arayanın kaçı buluyor diye sormak da böyle bir tuzak. Onun için tehlikeli benliklere karşı uyanık olacaksınız; hangi soruyu hangi benlik soruyor, buna dikkat edin.

"Bu seviye seviye olabilecek bir şey mi, yoksa bir sıçrama mı?" Kesinlikle bir sıçrama. Bunu şöyle algılayabilirsiniz: uzaya çıkan bir aracın gerçekten dünya atmosferinin dışına çıktığı bir nokta vardır; orada artık yer çekiminin etkisi de atmosfer direnci de yoktur. Ermenin de bir noktası vardır ve o noktadan sonra düzeyler vardır; ama "ara sıra eriyoruz" diye bir şey yoktur. Bir eşik var; düşüş olabilir, tam kemale erilmemişse geri düşebilirsiniz. Ama kategorik olarak bir fark var. O düzeydeyken bedeninize, sosyal itibarınıza, hayatınızdaki herhangi bir olguya gelecek zararın içinizde zerre kadar bir dalgalanma meydana getirmesi mümkün değildir.

"Peki o eşikleri açmak kendi başımıza mümkün mü, yoksa sadece o eşikleri açmış kişilerden mi destek almalıyız?" Buna kafanızı yormayın; bizim sadece bahsettiğim şekilde yol almaya, yani sahte "ben" ve "kendim" algılarını bırakmaya ihtiyacımız var. Gerisini Allah'a bırakın. Allah sizi bir kediyle de, bir çiçekle de, kalbinize indireceği sekinetle de, bir insanla da — gerçekten ne dediğini bilmeyen biriyle de — irşad edebilir. Bize düşen çok basit: gerçekte "ben" ve "kendim" dediğin şeye bak, zamana, mekâna, şartlara, değişime tabi olan bir şeyse bırak ve bunları tekrar sahiplenme, bu kadar.

Sahte Hisler ve Gerçek Hisler

İnsanlar size "sen hayatında ne yaptın ki kardeşim, neyi başardın?" derse, alacağınız soru şu olsun: "bu beni ne olarak tanımlıyor?" Bunu dikkate almayın. Böyle konuştuğumuzda şöyle bir itiraz gelir: "tamam ben bunları ben olarak algılamıyorum ama insanlar beni böyle değerlendiriyor." Bir delinin hikâyesi var — kendini darı zannediyormuş, psikiyatriste gitmiş, en son ikna etmiş; "sen darı değilsin" demiş. Çıkarken demiş ki "tamam anladım doktor bey, ben darı olmadığımı biliyorum da, tavuklar biliyor mu?" Tavukların seni darı olarak görmemesi önemli değil; sen kendini bil. Ben beden değilim, ben güzel de değilim çirkin de değilim, ben bir beden değilim. İnsanların yarın öbür gün sana "seni bir ruhsal varlık olarak görüyorum, çok değerlisin" diyeceğini mi zannediyorsun? Diyecek mi bunu? Evet ama şunu da unutmayın: burada önemsememekten kastımız o düşünceleri ve bilinci önemsememek, insanları değil. Ben her insanı önemserim, insanları beden olarak algılayan insanı da önemserim, çünkü insandır. Kendini bilmese de insandır. Hakiki bir insan en kötü, en günahkâr, en kötü yolda olan bir insana bile hürmet eder — çünkü onda insani bir şey, bir nitelik var.

O yüzden insanların sahte kendilikler üzerinden yaşadıklarını, bizim gibi sahte bir dünyada sahte bir kendilik üzerinden yaşadıklarını kabul edeceğiz. Hepimiz hastayız arkadaşlar. Bazılarımız erken teşhisle hastaneye gidiyor. Ben sadece hastalığımı keşfettim; siz niye keşfetmiyorsunuz diye kimseye baskı uygulamıyorum, sadece "sen de kendine bir baktır istersen" diyorum. Diğerlerinin de hasta olduğunu biliyorum, ama onların hasta olduklarının farkında olmayan hastalar olduğunu da biliyorum; herkesin sürecine saygı gösteriyorum.

Mesela birisi kazandığım para üzerinden küçümseyici bakarsa, ona kızacak mıyım? Kızmayacağım ama o söze bir değer de atfetmeyeceğim, çünkü o sözün gerçekte bir değeri yok. "Benim gözümde sen bir hiçsin, seni paramla kırk defa satın alırım" dese, "öyle mi düşünüyorsun, tamam, ne düşündüğünü anladım, teşekkür ederim" derim — alınmam, kırılmam, öfkelenmem, gücenmem; çünkü o da hasta, ben de onun hasta olduğunun farkındayım, nereden baktığını biliyorum. Belki geçmişte ben de öyle bakıyordum. O yüzden işimiz herhangi bir insanla değil; işimiz bizi hasta eden sahte benliklerle. Bunlar da farkındalığın ışığında kaybolurlar, çünkü sahtedirler; bunun için çok uğraşmaya gerek yok. Sadece o özdeşleşen hali görüp "ben bunu onaylamıyorum" demek yeterli. Kendimi iyi hissetmek için karşı cinsin beni beğenmesi gerekmez, birilerinin beni takdir etmesi gerekmez. Bunlar sahtedir.

Ama oradaki benlik size ne diyecek? "Öyle hissetmiyor musun?" diyecek — bu çok önemli bir nokta, çünkü o benlik size öyle hissettiriyor. Zaten aşılması gereken en önemli eşik de bu, psikolojik düzeyde. Benim tanıdığım bir arkadaşım vardı; bir gün iyi bir para kazandı, dolara çevirdi, döviz bürosundan çıktı, "kendimi çok iyi hissediyorum" dedi. E ben ne diyeyim? Öyle hissediyor, doğru. Ama soru şu: bu his sahte mi, gerçek mi? Bunu sor kendine; bunu sorarsan yol alabilirsin. Yoksa "öyle hissediyorum" dersen o benliği onaylamış oluyorsun.

Bu, içki içmiş ya da bir madde kullanmış birinin "havada uçuyorum" gibi hissetmesine benzer. Öyle hissediyor musun? Hissediyorsun. Peki gerçek mi? Değil. Onun için maddelerin oluşturduğu sarhoşluklar ve sahte hisler daha belirgindir, ama sahte kendiliklerin oluşturduğu sarhoşluklar ve sahte hisler ancak bilinçle fark edilebilir. "İşte sevgilin vardı, seni çok seviyordu, her gün seni arıyordu, mutlu değil miydin? Seni bıraktı, şimdi unuttu, üstelik başkasına gitti, mutsuz değil misin?" Matematik çok basit. Nasıl reddedeceksiniz bunu? Bilinciniz, farkındalığınız olursa üzerinde düşünüp keşfedersiniz; yoksa bu sahteliği ömür boyu devam ettirirsiniz. Çünkü nefsin matematiği çok basittir: "paran olunca mutlu musun? Mutlusun. Bitti, boş hikâye gerek yok." "Yok İsmail Bey öyle diyormuş, kendilikmiş, maneviyatmış; param varsa mutlusun öyle mi?" — "evet, param olunca biraz daha mutluyum" — "tamam işte yol budur; sevgilin olunca, eşin seni çok sevince, güzel sürprizler yapınca mutlu olmuyor musun? Tamam, işte hakikat basit."

Ölüm Düşüncesi ve Sahte Değerlerin Fark Edilmesi

"Hocam, ölüm düşüncesi farkındalığı kolaylaştıran bir yol olarak düşünülebilir mi?" Evet, ölüm düşüncesi, tasavvufta buna bazen "ölüm rabıtası", ölümü tefekkür etmek deniyor — korku odaklı olmamak şartıyla yapılabilir. Bunun maksadı şudur: ölüm, birçok şeyin tırnak içinde gerçek değerini size hissettirir. Mesela evvelsi gün bir arkadaşım beyin kanaması geçirdi — Allah'a şükür şimdi iyi. Düşünün, bu gece bir beyin kanaması geçirseniz, elinizin ayağınızın bir kısmı tutmasa, bilinciniz gölgelense, ağzınız burnunuz yamulsa — şu anda değer verdiğiniz şeylerin ne kadarı hâlâ değerli olur? Bunu düşünürseniz ölümü düşünmenin bu anlamda anlamlı olduğunu görürsünüz; çünkü ölüm size sahte olan bir kısım şeylerin sahteliğini çok çabuk fark ettirir.

Burnunuzla uğraşıyorsunuz — "ah burnumda iki milim yamukluk var" ya da "bir yerde bir sivilce var" diye. Sonra doktor der ki "kalbinde üç damar doğumsal nedenlerle tıkanmak üzere, her an kalp krizi geçirebilirsin." O zaman "burnum üç milim de yamuk olabilir, önemli değil" dersiniz. Bir anda burnunuzun yamukluğu değersizleşti. Ölümü düşünmek, zihnimizin sahte kendiliklerimizin ürettiği birçok sahte değerin değersizliğini fark etmemize imkân verebilir. Ama tabii ki nihai olarak daha derin bir tefekküre ihtiyacımız var. Ölümü düşünmek, bir gün ölebileceğimizi, hatta her an ölebileceğimizi düşünmek — hatta "ben bu akşam öleceğimi düşüneyim" diye tahayyül ve tefekkür içinde olmak — yapılabilir. Mesela "sabaha muhtemelen uyanmayacağım, bu gecenin bir saatinde Allah ruhumu alacak" diye düşünün — korkunuz olmasın ölümle ilgili, yoksa uyuyamazsınız. Neler sizin için sorun olmaya devam eder, hangi hırslarınızın anlamsızlığı ortaya çıkar? Bu gerçekten faydalı bir şeydir, bütün kadim öğretilerde kullanılan bir yöntemdir.

Ama şuna işaret etmek istiyorum: yapacağımız şey aslında çok zor değil. Günlük hayatınızda "ben" ve "kendim" diye kurduğunuz cümlelere dikkat edin; bu bilinç neyin üzerine oturuyor, bakın. Çok zor bir şey değil. Ve hiçbirine o "ben" ve "kendim" değerini vermeyin.

"Ben" ve "kendim"i ne olarak algılamanız gerektiğini biliyor musunuz? Farz edin size dünyada hiçbir şeyle pahası biçilemeyecek bir şey verilmiş; siz ancak bunu, değerine layık bir şeye verirsiniz değil mi? Yaratıcı bize çok kıymetli bir "ben" bilinci vermiş — gerçekten pahası biçilemeyecek bir şey, "ben" diyebilme bilinci — ve onun oturacağı bir şey vermiş: üflediği ruh. Ona "ben ve kendim" demeniz için o ben bilinci size verilmiş. Siz ne yapıyorsunuz bu kıymetli şeyi? Bedene yapıştırıyorsunuz. Hintlilerin çok hoşuma giden bir sözü var: "dünyanın en güzel kadınının sonu, beden olarak, Ganj Nehri'ne bırakılan bir avuç küldür." Yakıldığında bir beden bir avuç kül kalır; toprağa gömdüğünüzde çürümüş kemikler kalır. Şimdi siz bu bedene mi "ben" diyorsunuz? Bu beden bunu hak ediyor mu diye sormalıyız.

İnsanların beğenisi, karşı cinsin beğenisi ego için çok özeldir ve çok sahte bir şeydir. Genelde insanların beğenisi neyle sınırlı? Sizi ne kadar beğendikleriyle ve onların bilinçlerinin değişimiyle sınırlı değil mi? Bir gün sizi çok beğenen biri beğenmeyecektir, ya da siz onu kaybedeceksiniz — onlar kaybolacak. O zaman kendinizi kimin beğenisi üzerine oturtabilirsiniz? Ama bir ego çıkar: "hocam, böyle biri seni beğenince kendini iyi hissediyorsun ama" der. Ben de zaten ondan bahsediyorum — o "sana kendini iyi hissettiren" his sahte bir şey; ya bunu keşfedeceksin ya ömrün boyunca bununla yaşayacaksın.

Tanıdığım bir çocuk vardı, esrar kullanırdı; "niye kullanıyorsun?" dedim. "Kafa yapıyor" dedi. "Yapıyor mu?" "E yapıyor, o an sıkıntım yok gibi, o an dünya çok güzel." Öyle bir his alıyor mu? Alıyor. Şimdi ben "almıyorsun" desem, "sen de iç, sen de gör" der; biliyorum alıyor, ama bu sahte bir şey, bir gerçekliğe oturmuyor. İnsanoğlu niye zorlanıyor kendini temizlemekte? Çünkü o sahte benlikler sana sürekli meşruiyet hikâyesi okuyorlar: "insanlar seni beğense iyi olmuyor mu, mutlu olmaz mısın?" Hadi doğruyu söyle — bazen bana "insanlar seni beğenince mutlu olmuyor musun" diye sorarlar; eğer cevap arıyorsam, "olmuyorum" dersem sahte bir benliğe tutsak olmuyorum demektir, bu kadar basit. İnsanları umursamıyorum anlamında değil; insanlar beğenebilir, beğenmeyebilir, az beğenir, çok beğenir, bir gün beğenir ertesi gün yerin dibine sokar — olur. Ama bu benim gerçek kendimde bir değişiklik meydana getirmemeli; getiriyorsa o sahte bir benliktir.

Bütün kâmil insanlar bu süreçleri yaşamışlardır, peygamber dahil. Mekkelilerin gözünde peygamber neydi? İnsanları yoldan çıkaran bir sapık değil miydi — iyilik adına onu öldüreceklerdi, "insanlığı, Mekke'yi kurtaracaklar" diye. Öncesinde de Muhammed iyi bir insan, emin bir insandı. Ama bu konu insanlar değil; senin için bunun varoluşsal bir değeri var mı — insanlar beğendiğinde sen artıyor musun, var oluyor musun, değer kazanıyor musun, ya da beğenmediklerinde bir değersizlik hissediyor musun? Tabii ki hissediyoruz ego düzeyinde, ama diyoruz ki bu sahte bir şeydir. Mesele bu; bu ayrımı yapabilirsen yol alırsın, yapamazsan yolda kalırsın, yola da giremezsin.

Onun için önceki sohbetlerimizde peygamberin, savaşa katılmayıp mazeret öne süren o üç kişiyi neden çok net bir şekilde uyardığını, neden onları kendi içlerinde bir temizliğe davet ettiğini anlatmıştım. Peygamber onların mazeretlerinin kabul görmediğini söyleyip onları kendi başlarına bıraktı, yaklaşık elli gün onlarla konuşmadı. Çünkü sahte bir benliği ayırt etmediğin müddetçe asla yol alamazsın; onaylayan da yol alamaz. O üç kişi de sahte bir benliğe aldanmış, peygambere mazeret öne sürmüşlerdi; peygamber onları kendileriyle baş başa bıraktı ki o sahte benliği fark etsinler. Çünkü bu içsel olarak idrak edilecek bir şeydir — sahte benlik sana kendini gerçek diye sunar.

Bazen bana sorarlar: "tamam hakikati arıyoruz ama seni seven bir eşin olması iyi değil mi?" Bu, tırnak içinde söylüyorum, gereksiz bir soru. Böyle bir konu yok; Allah nasip ederse öyle yol alırsın, nasip etmezse de yine yol alırsın. Ama kafayı buna takarsan olmaz, çünkü bu sahte bir benliğin sana sunduğu bir konfordur. Allah sana o konforu ikram ederse illa elinin tersiyle itecek halin yok. Allah peygambere Hazreti Hatice'yi verdi de peygamber onu eliyle itti mi? Yok — "verdiğin çok büyük bir nimetsin" dedi, "senin sevgin benim rızkımdır" dedi. Nasıl bir Hatice'ymiş, nasıl sevmiş ki peygamber ona bunu söylemiş — o fıtri sevgi Hz. Muhammed'in nazarında ilahi bir rızık anlamına bürünmüş. Bizim sevgimiz öyle bir rızık mı? Değil. O zaman ilişkilerimize dikkat edeceğiz: senin sevgin, muhatabına ilgin, ilahi bir rızık manasını karşındakinde çağrıştırıyor mu, yoksa karşındakini dengesiz mi hale getiriyor? "Seni seviyorum, kıymetimi bil" diye başlarsınız, sonra "kendimi geri çekeyim de kıymetimi bilsin, ona böyle söyleyeyim de kalbini etkileyeyim, bana daha çok bağlansın" gibi hesaplar yaparsınız — sonra da "sevgi çok kıymetli bir şey" dersiniz.

Geçen hafta söyledim, tekrar ediyorum: psikolojik düzeyde sevemeyiz; ihtiyacımız vardır, en fazla insani bir duyarlılığımız olur, gerçekçi oluruz. İlişkilerde gerçekçi olmak daha güzeldir; bu gerçekçilikten kastım, içinizde olanı doğal bir şekilde tüm gerçekliğiyle ifade edebilmek halidir. Biz gerçekten sevemeyiz — ama gerçek kendimizi bulduğumuz zaman gerçek anlamda sevmiş oluruz; ondan önceki sevgilerimiz sahte kendiliklerimiz tarafından bulandırılmış, bozulmuştur. Hz. Hatice'nin sevgisi gerçekti.

"Hocam, mesela karı koca evleniyorlar, çok seviyorum diyorlar, ortada güzel bir maddiyat var, o bitince sevgi de bitiyor." Tabii, öyle oluyor. Onun için bizim işimiz kendi öz varlığımızı, gerçek kendimizi keşfetmek için sahte kendilikleri farkındalıkla ve uyanıklıkla görmek ve onlardan ayrışmaktır. Ama bunu yapma konusunda bizi en çok engelleyecek şey, sahte kendiliklerin sahte mutlulukları ve bize hissettirdikleridir. O hislere karşı uyanık olacağız; hissederiz elbette, ama diyeceğiz ki gerçek bu değil.

Bütün kutsal metinlerde, ezoterik öğretilerde, kadim bilgeliklerde hep "hakiki" diye bir sıfat kullanılır: hakiki mutluluk, hakiki insan, hakiki sevgi. Neden bir şeyin "hakikisi" söylenir? Çünkü sahtesi de vardır. Psikolojik düzeyde sahte mutluluklar yok mu? Var tabii. Ben çok fazla konuşmam bazı konularda çünkü karşımdakinin alabilmesi, ihtiyaç duymasına bağlı bir şey — "evlendim, çok mutlu oldum abi, mutluluk buymuş" der, sonra "tam değilmiş, çocuğum oldu, baba olmak çok farklıymış, çok mutluyum" der, "mutluluğu biraz daha iyi anladım" der. Ben ses çıkarmam, hikâyeler devam eder. Bu da sahte.

"Hocam, sahte bir insanın baba olması veya sevdiği biriyle birlikte olması yani sahte deyince biraz haksızlık olmuyor mu?" Yumuşatayım — "gölge" diyeyim, hakikatin hatırını kırmadan sahte yerine gölge diyorum. Geçici de olsa bir güzelliktir ama geçici bir değeri var; diğerinin kalıcı, hakiki değeri var. Mesela emzik — çocukların kullandığı emzik, adı üzerinde "yalancı." Çocuğun onu emdiğinde hissettiği bir şey var, hatta bazı çocuklar emziksiz uyuyamaz; ama gerçekte orada bir şey var mı? Yok. Aldığı bir his var mı? Var. Bu anlamda bir kısmı sahte, bir kısmı gölgedir; hakiki anlamda gidermiyor ama geçici, sınırlı ve düşük düzeyli bir bilinç düzeyinde mutluluk hissi veriyor. Gerçek değil.

Hakiki olanın dışında hiçbir şeyin arayışına girmeyin; önünüze çıkarsa "bu hakiki değil" deyip devam edin, ona küfretmeyin, onu yok saymayın, dışlamayın. Bizim kültürümüzde, Mardin kültüründe hoşuma giden bir şey vardır: bir Mardinli, tabiatta kartpostal gibi güzel bir manzara gördüğünde "vay be, yalancı cennete bak" der. Çok güzel bir ifade — "bu seni aldatabilir, cennet falan yok, bu yalancı cennet, sende bir cennet imajı uyandırıyor" demek istiyor. Aslında göreceli olan şeylerin tek kıymeti varsa o da budur: hakiki olanı hatırlatmaları.

Mesela sevgilinizle uzun süre ayrı kalıp tekrar kavuşmak sizi mutlu eder mi? Eder. Neden? Çünkü hakiki bir olmalar, hakiki kavuşmalar insanı huzurlu, mutlu ve tatmin hâlinde kılar. Mevlana'ya atfedilen bir söz vardır: "Her ayrılık bizi üzer çünkü ondan ayrıldığımızda üzülmüştük; her kavuşma da bizi tatmin eder çünkü hakiki kavuşma en mükemmel ve en tatmin edici şeydir." Biz hakiki kavuşmayı arıyoruz. O zaman göreceli olan şeyler, hakiki olanı hatırlatan ve hakiki olana doğru bizi götüren şeyler olmalı.

Hz. Muhammed'in Hira'ya Çıkışı ve Hakikat Arayışı

Hz. Muhammed'in ne derdi vardı da Hira'ya çıktı? Seni çok seven, çok iyi anlayan, tırnak içinde "ruh eşi" olduğun bir eşin var. Çocukların var. Mekke'de bir itibarın var. Ekonomik olarak bir sıkıntın yok. Derdin ne? Demek ki bunların ötesinde olan bir dert var — senin gerçek anlamda ihtiyacın olan, bulman gereken bir şey var. Onun için Hira'daydı. Biz emin olalım olmayalım, kendimize bakalım, vicdanen soralım: hangimiz Hira'ya çıkıyoruz, hangimiz Hira'ya çıkma gereği duyuyoruz? Hepimiz Mekke'de — ya bir eş arıyoruz, ya bir iş, ya da itibar arıyoruz. Peygamber bunları da bulmuştu; bulamadığı için Hira'ya çıkmadı, bulduktan sonra hâlâ Hira'ya çıktı. Hira'ya çıkan, bir şeyin hakikisi olduğunu ve şu an var olan şeyin hakiki olmadığını bilendir. Hz. Muhammed kendinin ve her şeyin hakikatini bulmaya ihtiyaç duyduğu için Hira'ya çıktı — Mekkeliler onu kovaladığı, eşiyle arası bozuk olduğu için değil; hatta bütün bunlara sahip olduğu halde.

Dikkat edin, Hazreti Hatice de öyle bir insandı ki: "Muhammed, neyin peşindesin, neyle uğraşıyorsun, bak ne güzel mutluyuz huzurluyuz" demiyordu; Hira'nın yamacında bekliyordu ya da bir yere gidiyordu, onu rahatsız etmiyordu, "ne zaman döneceksin, kendimi değersiz hissediyorum" demiyordu. Onun arayışına kendi varoluşunun imkânlarıyla yardımcı oluyordu. Bir ihtiyacı olup olmadığına bakıyordu ama asla rahatsız etmiyordu — günlerce beklediği söyleniyor, hiç gıkını çıkarmadan. "Hani ben buradayım, geldim, benden başka senin kıymetini kimse bilmiyor" demiyordu; bekliyordu, ses çıkarmıyordu. Peygamber bazen o küçük mağaradan çıkıyor, bakıyor Hazreti Hatice orada bekliyor — "niye bekliyorsun" — "bir ihtiyacın vardır diye bekliyordum, yiyecek getirmek belki, su getirmek belki" ama hiç rahatsız etmiyor. Neden? Arayışa saygı duyuyor; o arayış gerçek bir arayış. Hazreti Hatice de bunun bilincindeydi, Hazreti Muhammed de o arayışın içindeydi.

Onun için insana düşen şey şu: ya Hira'ya gidip o arayışın içinde olacaksın, ya da Mekke'de kalıp mevcut Mekke düzeninin içinde kendince güya yol aldığını düşüneceksin. Bu mümkün değil. O yüzden "hakiki olanı arıyor muyum, aramıyor muyum?" — tabii arıyoruz ama insan da böyle şeyler arıyor, mutlu olmak için; bunlar hayatın doğal süreçleridir, önüne iyi bir insan çıkarsa evlenirsin, çıkmazsa yoluna devam edersin. Bunun arayışla bir ilgisi yok; arayışın yerine konulacak bir şey değil, arayışın yanına getirilecek bir enstrüman da değil. Senin tek bir şeyin var: hakiki olanı aramak ve sahte olanı fark edip onlarla özdeşleşmemek. Bu kadar. Bu çok zor bir şey değil, emin olun; sadece uyanık ve farkındalıklı bir bilinç gerektiriyor. Başka bir şeye ihtiyacınız yok.

Evet, teşekkür ederim.