Sevgi Nedir
Sevgiyi Tanımlama Denemesi
Belki daha önce duymuş olan arkadaşlar vardır ama duymayanlar için, kısa bir müzakere olsun diye soralım: Sevgiyi tanımlamaya çalışalım. Öyle bir tanım yapalım ki kendi dışındaki nitelikleri taşımasın, her alanda, her durumdaki sevgiye karşılık gelsin. Ne diyebiliriz? Sevgi nedir? O kadar da çok kullandığımız bir şey değil mi, en çok kullanılan kelimelerden, kavramlardan biri.
Toplumumuzda örneği pek olmayan bir şey. Tanımlama değil de bu konuyla ilgili bir gözlem: "Kalbinizin farklı çarpması hocam, mesela birinde daha farklı." Buna ritim bozukluğu da diyorlar, veya enerjinizi tutmuyor. Evet, bir şeye işaret ediyor bu ama tam bir tanımlama değil, değil mi?
Sevgi belki birkaç şeyi içinde barındırır; şefkat mesela. Bakın o da ayrı bir konu, acaba sevgi şefkat ve merhameti barındırıyor mu, barındırmıyor mu? Mesela diyor ki "Allah'a sevgi şefkat barındırır mı, barındırmaz mı" gibi; şimdi ben de zihninizi açmak için soruyorum. Mesela ne başka ne diyebiliriz? Sevgi deyince ne aklımıza geliyor? Kavramsal olarak tanımlamaya çalışalım. Ondan sonra da bir şeyin gerçekten sevgi olup olmadığını daha iyi anlayabiliriz değil mi?
Bu, çelişkili bir mesaj olmasın diye söylüyorum. Sevgi nedir? Hazreti İsa'nın insanlığa öğrettiği şey. Tamam, işte o öğrettiği şey neydi, içini bulmaya çalışıyoruz. Hani "bu nedir, garsonun getirdiği şey" gibi; doğru, garsonun getirdiği şey ne, içerik ne, bu ne yani? Tamam, öyle yapalım. Mesela işte diyelim ki ilgi, beklenti, vermek, almak; bunlar gerçekten sevginin içerdiği şeyler mi? Mesela beklentisiz sevgi yok mudur? Veya sevgi mutlaka beklenti mi içerir? Veya beklentili sevgi gerçek bir sevgi midir? Buradan birçok soru türetilebilir değil mi mesela?
"Hayranlık olabilir mi hocam, mesela bir şeye hayranlık duymak." Hayranlıktan kasıt nedir? "Şaşkınlık." Evet, şaşkınlık. "Bana göre hesapsızlık." Hesapsızlık, bir yönüyle iletişimdeki hesapsızlık. Ben mesela birini sokakta görürüm, omuz uzuvuma çarpar, adamı tekme tokat döverim, iyi de sayarım; iletişimde de hiçbir hesap yoktur, hesapsız iletişim. Yani o da zaman zaman biriyle iletişim kurmak için geliyor. "Fidye gerekiyor ya, işte beni böyle yaparsa severim, böyle istersen severim" diyor. Bu tip kurgusal bir şey. Ama başına "iletişimdeki hesapsızlık" dediğimizde bak birçok şeye gider. O iletişim olmuyor ki, iletişimsizlik oluyor. Yani ticari anlamda iletişim olabilir, birçok şeyde iletişim oluyor; iletişim yapmıyor mesela biriyle. Acaba burada bir sevgi gerçekleşmez mi o zaman? Çünkü iletişim bunun zorunlu bir niteliği ise, sevginin zorunlu bir niteliği ise, o zaman şu noktaya geliriz: iletişim yoksa sevgi yok mu demektir?
Allah'ın iletişimini seviyoruz mesela, olabilir. Ben bir insanı severim; diyelim ki tarihte yaşamış, Muhyiddin Arabi'yi severim, Abdülkadir Geylani'yi severim, ama bir iletişimimiz mi oldu? Bunlardan faydalanıyorsunuz, o yüzden bilgisinden seversiniz. Ben de diyorum ki bana bir sevgi tanımı yapmaya çalışın; "yapamayız" deyip hemen kaçmayın, hadi bir tanım yapalım. Gerçek anlamda içine girmeyen veya eksik kalan yönleri vurgulayalım yani. O yüzden yokuş gibi görünüyor efendim.
"Varlığa duyulan muhabbet." Ama zaten içeride o kavram kendi kendini tanımladı: muhabbet, sevgi. Güzel.
İhtiyaç Sevginin Motoru mudur?
Mesela diyelim ki şimdi bakın önemli bir mevzu, ben hep ilişki eğitimlerinde bunu irdelerim. İhtiyaç kavramı, en azından görünür anlamda, sevginin önemli bir motoru gibi gözüküyor değil mi? Hani ihtiyacın yoksa niye alıyorsun, ihtiyacın yoksa niye ilgi gösteriyorsun, ihtiyacın yoksa niye seviyorsun? Aslında ihtiyaç kavramı sevgi konusunda önemli bir faktör. Ama ne tür sevgi? Hep bunca sene konuştuğumuz şeylerin içinde hep ne dedik? İşte bir psikolojik boyutu var, bir de spritüel boyutu var. Her bir şeyin psikolojik boyutu ile spritüel boyutu birbirinden farklıdır.
O yüzden bizde İslami metinler, mesela "hakiki" kavramını kullanırlar. Mesela işte "hakiki sevgi", "hakiki şu", "hakiki bu" diye bir şeyin başına hakiki kavramını getirirler. Mesela örneğin Bediüzzaman der ki: hakiki sevgide, düşmanlığa sebep olacak bir şeylerle karşılaştığınızda düşmanlık, kin ve bu gibi negatif duygular oluşmaz. Çünkü bir şey hakiki ise -bakın bu çok önemli bir formül- bir şey hakiki ise zıddına inkılap etmez, yani zıttına dönüşmez.
Hakiki Sevgi Zıddına Dönüşmez
Halbuki bizim toplumda çok yaygın bir ön yargı var değil mi: "en büyük sevgiler nefretten doğar." Nasıl bir şeyse, tabii ayrı bir konu; veya işte bazen büyük sevgiler nefrete dönüşür değil mi? "Siz birbirinizi o kadar çok seviyordunuz, şimdi nefret ediyorsunuz." "İşte bir dakika bile yaşayamayacağım" derken, şimdi onunla aynı odada, aynı ortamda bir dakika bile duramıyorsun. Bak zıddına inkılap etti, zıddına dönüştü. Peki o zaman bu durumda bu şey hakiki midir? Veya dönüşen nedir, niye dönüşmektedir değil mi? İşte "en büyük aşklar nefretten doğar", "çok büyük bir aşk sevgi vardı ama şimdi birbirlerinden öylesine nefret ediyorlar." Hatta bazen insanlar birbirlerini öldürüyorlar değil mi mesela? İşte çok büyük bir aşk yaşadılar, ondan sonra birbirlerine şiddet uyguladılar değil mi, ondan sonra mahkemelere gidiyorlar değil mi insanlar, birbirlerinin hatalarını, yanlışlarını ortaya çıkarıyor. Bunlar ne yani şimdi, ne diyeceğiz burada? Böyle sevgi de var; birileri buna da sevgi diyor.
Varlığın Mertebeleri ve Sevginin Düzeyleri
Dolayısıyla bakın, ben kadim bilgeliği şu anlamda çok önemserim ve hatırlatırım: her şeyde mertebeler vardır. Yani mesela işte muhakkikler ne der? Bir hakiki mutlak varlık var, bir de onun mertebeleri var. Yani vücut, mutlak vücut tektir, o da haktır; onun mertebeleri vardır. Bilinç de öyle: bir mutlak bilinç düzeyi var, bir de göreceli bilinç düzeyleri var. Dolayısıyla aslında bu perspektifi her şeye uygulayabilirsek çok şeyi daha iyi anlayabiliriz. Yani sevgi nedir? Hangi düzeyde sevgi? Mesela spritüel düzeyde mi bir sevgi tanımlayacağız, psikolojik düzeyde mi bir sevgi tanımlayacağız?
Geçenlerde bir arkadaşım, dört yıllık bir ilişkisinin bittiğini anlattı. Dedi ki: "Ben de sonradan anladım ki aslında birbirimizin ihtiyacına karşılık geliyormuşuz." Aslında bizi birbirimize çeken şey ihtiyaçlarımızmış: bedensel ihtiyaçlar, psikolojik ihtiyaçlar, işte onun içindeki duygusal ihtiyaçlar vesaire; "aynı şeyleri merak ediyoruz" falan vesaire. Aslında nedir? Biz aslında ihtiyaçların birbirini çektiği insanlarız. Bu ihtiyaçlar farklılaştığı zaman veya ihtiyaçlar muhatap tarafından karşılanamaz hale geldiğinde, veya daha az karşılanır hale geldiğinde, o yakınlık, o sevgi gidiyor değil mi? Böyle bir şey. Burada tabii ki iki türlü şey var. Bugün de mevzu sevgiden açıldı nedense; neyse, akışındayız, devam edelim.
Tanımadan Sevmek: Zihnin Tamamlama Eğilimi
Yani mesela bazen ne oluyor? İki insan birbirini kendi bilinç dünyalarında tanımlıyorlar. Onun için ben insanlara şunu derim: birbirinizi iyi tanıyın; ne kadar iyi tanırsanız da tam tanıyamayabilirsiniz. Çünkü zaten insanların kendi kendilerini gerçekten tanımaları o kadar güçlü değil, sizin onları tam olarak tanımanız daha da zor olabilir. O yüzden bir insanı biz bazen kendi bilincimizde, dünyamızda, hayalimizde, kurgumuzda tanımlarız. Bunu bilerek yapmayız çoğunlukla; o insan hakkında bilincimizde bir tanım oluşur.
Aslında bu, Gestalt yaklaşımında denir ki bir şeyin eksikliğini bilinç tamamlamaya çalışır. Hani meşhur bir şeydir, kesik çizgilerle bir daire gösterirseniz zihin onu kesiksiz bir daire gibi algılamaya çalışır ve zihinde o şekilde bir imaja yol açabilir. Yani zihnimiz ne yapıyor? Tamamlıyor bir şeyleri; bazen pozitif tamamlıyor, bazen negatif tamamlıyor. İlişkilerde zaten en büyük problem budur: insanlar birbirlerini tanımadan birbirlerini seviyorlar. Zaten tanısalardı sevmezlerdi. Anlatabiliyor muyum? Tanısalardı bu kadar sevmezlerdi, tanımadıkları için seviyorlar. Ama bu hangi düzeyde? Psikolojik düzeyde böyledir.
Spritüel düzeyde ise sevmeyeceğiniz hiçbir insan yoktur. Ama orada sevdiğin şey nedir? Onun gerçek anlamdaki varoluşsal özüdür, ilahi nefestir. Orada da sevmeyeceğiniz hiçbir insan yoktur. Eğer siz de spritüel bir bilince sahipseniz, veya daha doğrusu spritüel varoluşunuzun farkına varmışsanız, o zaman hiçbir varlığı, hiçbir insanı sevmemezlik edemezsiniz. Ama sevdiğiniz şey onun kötülükleri midir? Değildir. Bakın burada insanlarda o kadar büyük bir karmaşa var ki "ben herkesi seviyorum" diyor; birisi ona bir tokat attığında "ne uğruyorsun" diyor mesela. Ondan sonra da "biz her şeyi seviyoruz" gibi böyle uçuk kaçık yaklaşımlar var. Bunlar çok anlamsız şeyler. İnsanlar biraz değerlendirme yaparlarsa buradaki çelişkileri görebilirler.
Allah Zalimi Değil, Zalim Benliği Sevmez
Mesela Allah zulmü sevmez, dolayısıyla zulmeden benlikleri de sevmez. Ama burada dikkat edilmesi gereken şey şudur: Allah sendeki zalim benliği sevmez ama seni sever. Ama sen kendini o zalim benlikten ibaret görüyorsan, orada da yapacak bir şey yok. Anlatabildim mi? Allah mesela Kur'an'da geçer: "Allah zalimleri sevmez, Allah bozguncuları sevmez, Allah kafirleri sevmez" gibi birçok ifade var değil mi? Aslında buradaki ifadelerin kastı nedir? Allah senin psikolojik dünyendeki zalim benliği sevmez. Yoksa toptan sevmiyor olsa sana niye mesaj aktarsın? Peygamber yirmi yıl boyunca bir insanı niye beklesin?
Mekke fethinden yirmi yıl sonra Müslüman olanlar var; onlar bir kısım gerçekten zulüm yapmışlardı: Ebu Cehil'in oğlu, Peygamberle yirmi yıl boyunca savaşmış. Allah zalimleri sevmez; Ebu Cehil'in oğlu da tırnak içinde iyi bir zalim değil miydi? Peki Peygamber "ben onu sevmiyorum" mu dedi? Öyle mi karşıladı? Yok. Allah ondaki zalim benliği sevmiyordu, Peygamber de sevmiyordu. Ama o, zalim benliğin farkına vardı, onu bünyesinden çıkardı. O zaman zaten o fıtrat üzere yaratılmış bir varlık, Allah'ın üflediği ruhu taşıyan bir varlık; dolayısıyla onu sevmemezlik edemez, öyle bir şey söz konusu olamaz.
Dolayısıyla bakın, hem seven hem sevilen açısından meseleyi çok ayrıntılı ve çok nesnel, gerçekçi bir şekilde analiz etmemiz gerekiyor. Burada iki şey çok önemlidir: hem seven özne hem sevilen şey. Sen nasıl bir özne olarak seviyorsun? Sen gerçek anlamda spritüel bir özne olarak mı seviyorsun, psişik bir özne olarak mı seviyorsun?
Seven Kim, Sevilen Kim? Psişik Özne Analizi
Psişik bir özne olarak seviyorsan, psişik öznenin nitelikleri nedir? Mesela hiç değer görmediğini, değersiz olduğunu, hatta hiç kimsenin aslında seni tanısa değer vermeyeceğini düşündüğün bir benliğe sahipsin. Ve aslında çaresiz bir şekilde de bir taraftan birisinin sana bir değer vermesini bekliyorsun; ama aslında derinde de kendini değersiz buluyorsun. Şimdi böyle bir özne üzerinden de sevebilirsiniz. Bu sefer kimi seversiniz böyle bir özne üzerinden? Size değer veren birini seversiniz. Çünkü o özne değer görmek istiyor; bir taraftan kendini değersiz görüyor, ama bir taraftan da "ya biri bana değer verse de rahat olsam, gerçekten değerli olduğumu hissetsem" diye bir ikilem yaşıyor.
E biri değer veriyor; bu sefer bakın karşı özneye atladık. Karşıdaki niye değer veriyor? Karşıdaki kim, kim olarak değer veriyor? Karşıdaki nasıl bir varlık? "E insan" değil işte. Anlatabildim mi? "İnsan" demekle bu sorunun cevabından kurtulamayız. Buradaki, karşıdaki kim? Belki o da birisine değer vererek onu kendisine bağımlı hale getirmeye çalışan bir ego. Hadi bakalım, şimdi ne kadar karmaşık bir süreç, ne kadar karmaşık bir ilişki ve ne kadar kör, sorunlu bir ilişki. Ne kadar bilinç gölgesi içinde kalmış bir ilişki değil mi?
Şimdi bakın, düşünün; tabii şimdi diyeceksiniz ki "bu kadar düşünürsek ne yapacağız, bu hayat nasıl geçecek" diye ayrı bir ego çıkıp "ya boş verelim hocam, böyle gidiyor işte, falan seviyoruz, sonra bir süreç yaşıyoruz, sonra birbirimize kızmaya başlıyoruz" falan. Eğer memnunsa bir insan, devam etmesine ses çıkarmam. Hani bir sufinin ifadesiyle: durumundan memnunsan ne âlâ, değilsen aliyyül âlâ. Şimdi burada dikkat edeceksin; gerçekten ben hem kendimi kandırmayayım hem karşımdakini de kandırmayayım. Mesela bir insan senin güçlü olmana ihtiyaç duyuyordur, senin güçlü olman onu rahatlatıyordur, onu hayata karşı güvende hissettiriyordur. Sen o insanın kendisini güvende hissetmesinden dolayı seni sevdiğini fark etmezsen, "beni seviyor" dersin. O neyi seviyor? Ve seven kim? Bakın ilk soru: seven kim, sevilen kim? İkinci şey de burada gerçek anlamda mertebeler üzerinden baktığımızda, buradaki sevgi spritüel midir, psişik midir? Bunu da sormak durumundayız. Burada temel noktaya tekrar geçiyorum.
Kendini Sorgulama: Neden Seviyorum?
Bence burada şunu analiz etmeliyim: burada seven özne, "ben" dediğim şey nedir? Ve niye o şeyi seviyor? Mesela o şey ona ait olmayacak olsa yine sever mi, sahip olamayacağı bir şey olsa yine sever mi? Sevdiği konu insan diyelim; sevdiği insan bir başkasını tercih ettiğinde gene sever mi? Veya oradaki o sevgi hangi arzunun veya hangi korkunun bir yansıması? Yani bir şeye duyduğun ihtiyaç mı, duyduğun bir korkunun ortadan kalkmasını sağlayan bir şey mi, nedir? Beni o şeye seviyorum diye götüren şey nedir?
Veya diyelim ki etkilemek istiyorsun, etkilemek seni tatmin ediyor değil mi? Var böyle insanlar; etkilemek istiyorsun, etkiliyorsun, etkilediğin insan sana cezbediliyor. Bir bakıyorsun artık o kadar ilgi duymuyorsun. Neden? Çünkü etkileyip etkileyemediğini sürekli test eden bir benlikle ilişkiyi yaşıyorsun. Etkiledin, çekim azaldı. Hani kovaladığın şeyi yakaladın, bu sefer çekim azaldı; neden? Çünkü etkileyip kendini tercih ettirebilmek üzerinden varoluş hisseden bir benlik tarafından seviyorsun aslında. Sen aslında kendini test ediyorsun. Yani insanların çoğu sevgisinde bir yönüyle kendini test eder aslında; mesela "ne kadar seviliyorum" değil mi?
"Bana Kendimi İyi Hissettiriyor": Kendini Test Eden Benlik
Veya bir insanın ona gösterdiği ilginin onda meydana getirdiği tatmin üzerinden bakar: "bana kendimi çok iyi hissettiriyor." Ya bir insanın bana kendimi çok iyi hissettirmesi nasıl bir şey diye düşünmeden edemiyorum; çok düşünmemiz lazım bunu. Bana kendimi nasıl iyi hissettiriyor yani? Daha doğrusu bu "ben" ve bu "kendim" nasıl bir şey ki bir başkası buna kendisini iyi hissettiriyor? Neyle iyi hissediyor? Ve kendimi iyi hisseden kim? Ne demek "bana kendimi iyi hissettiriyor"? Olmadığında kendimi ne hissedeceğim o zaman, kötü mü? Ben nasıl biriyim o zaman, ben nasıl bir şeyim? O soruya geliyoruz o zaman: yani ben neyim?
Aslında bakın bütün meselenin gitmesi gereken nokta bu zaten: gerçekte ben neyim? Yoksa o fuzuli benlikler tarafından, sahtekar benlikler tarafından sürekli manipüle ediliriz. "Kendimi çok iyi hissediyorum, onun yanındayken kendimi çok iyi hissediyorum, onun yanında olmadığında kötü hissediyorum." Peki sen kimsin, sen nesin? Bu soruyu sormak durumundasın. Dolayısıyla ilişkilerde temel olan mesele şudur: bu iki özne nedir?
Sadist-Mazoşist Dinamik ve Asgari Farkındalık İhtiyacı
Hani bazen şöyle deriz ya, "bu ilişkide biri sadist, biri mazoşist"; biri acı çektirmek istiyor, birisi acı çekmekten zevk alıyor, bir araya gelmişler, bir ilişki oluşmuş. Birisi değer görmek istiyor, birisi de birine değer gösterip onun üzerinden bir tercih edilen biri olma duygusunu yaşamak istiyor. Yani "ben birine değer vereceğim, o değer gösterdiğim insan da bana değer verecek veya bana yönelecek, ben de bundan dolayı kendimi tercih edilen biri olarak hissedeceğim." Bakın ne kadar sahte bir zemin üzerinde aslında değil mi hayatla ilişkiler?
O yüzden asgari bir farkındalık olmadan ilişkiler ya hep problematiktir. Yani asgari düzeyde mutlaka belli bir farkındalığa gelmemiz gerekiyor; o farkındalığa gelmediysek ilişkiler bizim için hem büyük bir hüsran hem de hayatımızı harcayan bir şey yani. Yani benim varoluş sürecime hem katkı sunmadığı gibi, benim enerjimi, farkındalığımı, aklımı, hissiyatımı, bütün imkân ve kabiliyetimi gereksiz yere harcatan bir şey. Ben bazen insanları dinlerim, böyle 4-5 saat konuşabilir bir ilişkisi hakkında, ama hepsini toplasan boş bir şey, hiçbir şey yok orada; varoluşsal hiçbir şey yok. İki tane sahte egonun süreci, iki sahte egonun sahte bir dünya üzerinden sahte bir süreç yaşamaları. İki tarafın da gerçekten kaybettiği bir şey aslında.
"Zor" Kelimesinden Vazgeçmek
Bu da yolda kalmış bir şey demek; sahte sevgiyi yakalamak o zaman biraz sorun oluyor. Bir de bir şey rica edeceğim, hep söylüyorum: hiçbir şey için "zor" demeyelim arkadaşlar. Böyle bir cümleyi artık lügatimizden çıkaralım. Bazen konuşuyoruz, "işte insanın farkındalığını devam ettirmesi zor" diye. Bu cümleyi kullanmayın. Niye kullanmayın biliyor musunuz? Çünkü bu çok akıllı, çok sahtekar bir benlik; direkt size karşı çıkmıyor, "zor" diyor. Anlatabildim mi? "Güzel bir şey ama çok zor" diyerek aslında sizi ufaktan ufaktan oradan uzaklaştırıyor; "burada durma, bu çok zor" diyor. Bak çok uyanık bir benlik, direkt çatışmıyor, "yanlış" demiyor mesela, ama "çok zor" diyor. "Maneviyat çok güzel bir şey ama çok zor, farkındalık güzel bir şey ama çok zor, merhamet güzel bir şey, kendini kontrol edebilmek güzel bir şey ama çok zor." O yüzden ben hayatımda bu cümleyi kullanmadım, kullanmayı da hiçbir zaman düşünmedim.
Doğrusu şudur: bu doğruysa, bu noktada gayret et. Onun için Kur'an'da bir ifade vardır: "her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır." Yani sen "bu iş zor" diyorsun ama Kur'an tersini söylüyor, "zorlukla birlikte kolaylık vardır" diyor. En azından böyle bir cümle kullan değil mi? "Çok zor" diye tanımladığında, ego seni "bu işten vazgeç, bu çok zor, güzel ama çok zor" diyerek, farkında olmadan ve seninle çatışmadan -çok uyanık o yüzden- manipüle eder. Anlatabiliyor muyum?
Dönüşüm Sürecinde İlişkiler: Hazreti Asiye ve Firavun Örneği
Hocam, eski bir kayıtta bir şey soracaktım: dönüşüm sürecindeki kişi bir ilişki içinde olmalı mıdır? Orada anlatıyorsunuz ama, diyelim ki kendisi egosal bir şekilde takılı kalacaksa biraz daha mesafe koymalı gibi bir hükme varıyorum. Ama diyelim ki bir ilişkisi var, evli ya da sevgili, sözlü, bir şekilde dönüşüm sürecinde olmaya gayret ediyor ama bir ilişkisi de var. Peki bunu dönüştürücü bir güce nasıl çevirecek? Yani ne yapması lazım, nereden bakması lazım, nasıl değerlendirmesi lazım? Çünkü o kayıtta "sakıncalıdır" diyorsunuz ama ikinci kısım yok; çünkü bir ilişki artık başlamışsa, çözemedikleri var.
Şimdi bakın mesele zaten şu noktada düğümleniyor: sen bir ilişkinin üzerinden varoluş arıyorsun. Ben hayatta şunu açık ve net söylerim: bir insan bir ilişkisinde var olmak ve hakiki anlamda mutlu olmak istiyorsa, ister evli olsun ister olmasın, ister üç çocuğu olsun ister beş çocuğu olsun, bu ilişki, bu evlilik yanlış bir şey üzerine oturuyor demektir. Çünkü bakın ilişkiler bizim varoluşumuzun zemini olamazlar. Yani ben bir ilişki üzerinden var olamam, bir ilişki beni hakiki anlamda mutlu edemez. "Ben mutlu olmak için evlendim" diyorsan, hakiki mutluluğu ne evlilikte bulabilirsin ne de bekârlıkta; oralarda bulunacak bir şey değil. Mevzu "evli olayım ya da olmayayım" değil. Mesele bir şeyin mahiyetini doğru yere oturtmaktır. İlişkiler bizim varlık zeminimiz, hakiki mutluluk, huzur zeminimiz değildir. Böyle bir anlayış her durumda yanlıştır. Mesele ilişkiyi doğru bir zemine oturtmaktır.
Diyelim ki ben evliyim, eşim beni anlamıyor, tırnak içinde psikolojik olarak evliliğimden mutlu değilim. Problem değil, illa ayrılmam gerekmiyor; biz bunu asla söylemiyoruz, yanlış anlaşılmasın. Doğru zemine çekerek bunu yaşayın. Doğru zemin nedir? Doğru zemin, psikolojik düzeyde olabildiğince uyumu yakalamaya çalışmaktır. Karşındaki bunu yakalamaya çalışmıyorsa veya bu noktada bir gayreti, farkındalığı yoksa, sen kendi açından o konuda gayretli ol; sen kendi açından psikolojik düzeyde eşine karşı fıtratının gereğince davran, hiçbir beklenti taşımadan. Baktın buna rağmen ilişki yürümüyor, ayrılabilirsin, devam da ettirebilirsin, problem değil yani.
Hep verdiğimiz örnek: Hazreti Asiye, kocası Firavun, boşanmamış ama bunu problem de etmemiş, çünkü bir problem değil. Mesele ilişkilere çok yanlış bir yerden bakıyor olmamız. O yüzden zaten ilişkilerdeki süreçler bizim için çok ağır oluyor, çok ağır bir etki bırakıyor. Veyahut da kayıtsız olmaya çalışıyoruz, umursamazlık oluyor. Duyarsızlıkla aşırı etkilenmeme ihtiyacından kaynaklanır; duyarsızlaşırsın, kayıtsızlaşırsın, ilişkilerin yüzeyselleşir. Aslında bundaki amaç nedir? Etkilenmemektir.
Veya bir başka durumda çok etkilenirsin; niye çok etkileniyorsun? Çünkü varlığın orada, öyle zannediyorsun. Daha doğrusu bir benlik seni manipüle ederek sana orada varlık tanımlıyor. "Varlığın sarsılıyor" diyor kişi mesela, "her şeyim sarsıldı" diyor. Niye sarsılsın ki, öyle bir şey olamaz. Ama sen bunu hangi benlikle yaşıyorsun? Varlığını tanımladığın bir benlikle yaşıyorsun; senin için o ilişki senin varlığın. Onun üzerinden bir varlık hissi var, bir varoluş algısı var. Oradaki sarsıntı senin varoluşsal zeminini sarsıyor. Halbuki 30 yıllık evliliğinde eşin seni bıraktı diyelim, olur; gelirsin buraya sohbete, ya dinleyici olarak ya konuşmacı olarak devam edersin. Ne var ki yani? Bu umursamadığın anlamına gelmiyor; bakın burada da yanlış bir şey var, "demek ki sen o evliliği umursamıyorsun" -yok öyle bir şey. Bir de böyle bir ego takıntısı var: "bir şeyi çok umursuyorsan dert edersin." Bu da ayrı bir sahtekâr ego. Bir şeyi çok umursuyorsan ona gereken duyarlılığı gösterirsin; oradaki bir problem, senin çözemediğin, senin etki alanının dışındaki bir şeyse, bu bir dert olamaz.
20 yıllık evliliğinde zor maddi şartlar içinde yaşadın, eşin de bir gün geldi, 20 yıl sonra parayı buldu, dedi ki "ben senden devam etmeyeceğim, parayı da buldum" -e tamam, canı sağ olsun, ne var ki? Ama şöyle dönebilir miyiz, sevgili dediğin başa yani? Tabii döneceğiz, onu unutmayalım. Dolayısıyla yolda olan bir insan için ilişki bir engel değildir -ama hangi şartla? Özdeşleşmemen şartıyla. Özdeşleşiyorsan o zaman o ilişki, dönüşüm yolunda olan bir insan için engel olur; ama bunun engel olması ilişkinin kendisinden kaynaklanmıyor. Bakın bunu ayırın: engel, ilişkinin kendisinden kaynaklanmıyor.
İşte Hazreti Asiye'nin ilişkisi kendisinden kaynaklansaydı engel olurdu; Firavun'la evliliği onun Allah'a olan yolculuğuna engel olurdu. Bakın ne dedi? "Ya Rabbi, bana katında bir ev yap." Yani buradaki ev, ev değil yani; bana senin kalbinde bir yer ver, senin yakınlığında olmak dileğim. Ve çok önemli bir ifade: "beni Firavun'un amellerinden koru." Yani onun zulüm içeren, bilinçsizlik içeren amellerinden koru beni; o yanlış davranabilir, bilinçsiz olabilir, ben onun bilinçsiz ve yanlış eylemlerinden etkilenmeyecek bir bilinç içinde hareket edeyim. Böyle olursa hiçbir problem değil, kocan Firavun da olabilir yani. O bilinçte değilsen, o zaman dikkat edeceksin, kendi içinde bir çalışmaya gireceksin.
Diyelim ki ilişkili olduğun insan senin öyle benliklerini tetikliyor ki çok zorlanıyorsun; ama bakın buradaki suçlu karşıdaki değildir, sen çok özdeşleşiyorsun. İşte "benim gözümde sen bir eşsin, seni başka çarem olmadığı için aldım" diyor mesela, çok çok etkileniyorsan diyeceksin ki "ya ben kusura bakma, hakkını helal et, ben senin davranışlarından dolayı bazı benliklerle çok fazla özdeşleşiyorum, kusura bakma, yollarımızı ayıralım" diyebilirsin -bak sorumluluk sende, onun yüzünden değil. Veya dersin ki "ben bu süreçte benliklerimle özdeşleşmeme konusunda gayret edeyim." Ama bir ilişki senin kafanda çok yer ediyorsa, seni çok meşgul ediyorsa, senin enerjini, aklını, idrakini, kavrayışını kuşatıyorsa, buradaki sorumluluk sendedir ve sen çok özdeşleşiyorsun demektir. O zaman özdeşleştiğin ilişkide sen bir tercih yapmalısın.
Kurtarma Dürtüsü ve Gerçek Yardım
Bir de böyle kurtarmaya çalışan girişimler oluyor. Mesela eşi gerçekten sözünü hiçe sayıyor ama kadın diyor ki "şimdiye kadarki bütün kadınlar seni anlayamadı, iyileştiremedi, işte ben sana ilgileneceğim, sevgimle seni iyileştireceğim; kimse seni anlamadı, ben seni anlayacağım, ben seni koruyacağım, kollayacağım." Yani tetiklendiğini görmek bir yana, bir de karşıdaki bir kurtarma rolüne girerek daha da kendi benliğine çeken bir hal alıyor. Tabii burada iki tane özne var: bir kurtarıcılar var, bir de kurtarılmayı bekleyenler var. Bir taraf kurtarılıyor: "seni kurtaracağım." Neyden kurtaracaksın beni? Ben onu soruyorum. Biri bana böyle dese, "sen beni neyden kurtaracaksın?" Zahiri olan bir şeyden mi, yoksa bir kısım benliklerimden mi?
Diyelim ki değersiz olduğunu düşünen bir benlik var; bir insan var karşımda, örnek veriyorum, nesnel bir örnek. Bir insan gördüm, kendini çok değersiz hissediyor, ve ben ondaki o değersizliğin tuzağına düşmüşlüğünden dolayı ona karşı bir şefkat duyuyorum, ondaki nitelikler ve değerler üzerinden de sevgi duyuyorum, ve onu kendini değersiz hisseden benliğinden kurtarmaya çalışıyorum. Ben bunu yapıyorsam şu şekilde yaparım: "bak senin bir değerin var, senin varoluşsal bir değerin var, ama sen sahte bir benlik tarafından kendini değersiz hissediyorsun" ve ona göstereceğim farkındalıklı, bilinçli bir sevgi ve şefkatle onu gerçek anlamda öz varlığının değerine yönelik bir yönlendirmeye gayret ederim. Bu sayede onu kurtarırım -yani onu ben kurtarmıyorum, o kendini kurtarıyor, kendi içindeki bir benlikten kendini kurtarıyor. Ben de o konuda yardımcı oluyorum, desteklemeye çalışıyorum.
Yoksa "olur mu ya sen değersiz olur musun, bak ben sana ne biçim değer veriyorum" -bu kurtarma değildir. Onun için kurtarıcılar zaten kurtulmuş değiller ki kurtarsınlar. Gerçek anlamda kurtulmuş olan bir insan seni kurtarabilir; aslında seni kurtarmıyor, seni kendi içindeki hakiki varlığının farkına vardırarak, yine senin kendi içindeki bir negatif benlikten seni kurtarıyor. O yüzden de hayatta "biri beni kurtaracak" algısı içindeki benliklere karşı da dikkatli olmamız gerekiyor. Biri beni kurtarmayacak, zaten böyle bir şey yok. Biri beni kurtarıyorsa demek ki ben bir niteliğe sahip değilim, sürekli biri beni kurtaracak, veya ben sürekli kurtarılması gereken biriyim -kendi başına var olamayan, kendi başına varoluşsal değerinin farkında olmayan ve sürekli birinin kurtarmasına ihtiyaç duyan bir varlık. Sen bu musun? Ya bu konuda "evet ben buyum kardeşim, ben mutlaka kurtarılması gereken ve kurtarılmadığı zaman şu olacak biriyim" de -ya bunu kabul edelim ya da "yok, hayır, ben aslında böyle bir varlık değilim" de. Hiçbir insan da böyle değil aslında. Dolayısıyla böyle bir şey söz konusu değil; ben kendi içimde bu sahte benliğe karşı uyanık olmam lazım ve o benlikten kurtulmam gerekir.
Kurtarmak isteyen benlikler de var; bende mesela öyle bir şey var, çözüm odaklı olmayan bir kişi olunca canım sıkılıyor, o yüzden de "çözüm bul" diye yardım etmeye çalışıyorum. Orada bir şey de var sanki: birisi böyle bir yardım istiyorsa ve gerçekten değişmek istiyorsa, birine yardım edelim.
Çok önemli bu; bakın ilginç bir şeydir, Bediüzzaman'ın bir eserinde -23. sözde olabilir- diyor ki: "işte nefsimin gaflet dalgaları içinde mücadele ediyordum, manevi âlemde bir zat karşıma çıktı ve dedi ki, kendini kurtarabilirsin veya bu durumdan kurtulabilirsin, işte ne yapman lazım, ömrünün yarısını buna adaman lazım." Diyor ki "nefsim kabul etmedi." "Üçte birini" dediler, gene kabul etmedi. Etmeyince onlar ciddi bir vaziyette çekip gittiler diyor. Yani kurtulmak istemeyen insanı kurtaramazsınız; ve onun arzu ettiği şekilde kurtaramazsınız, yok öyle bir şey. Kurtulmak istiyorsa evet, tabii ki bir insana kurtuluşu yönünde kılavuzluk edilebilir, destek olunabilir, yarenlik edilebilir, bir yoldaşlık edilebilir. Ama kurtulması konusunda gerçekten bunun gerekliliğine inanıyor olması gerekir.
Yoksa sizin bütün kurtarma tavsiyelerinize uymuyorsa -hani diyelim ki aşırı obez bir insan, bir doktor olarak karşınıza geliyor, diyorsunuz ki "bak sen bundan sonra böyle besleneceksin," "ya işte doktor bey bunlar çok az," "e tamam hadi şunu da yapalım, biraz süreci uzatalım," "yok bu da olmaz." E ne yapacağız? "Ben mevcut beslenme rejimimi mi devam ettireceğim, sen bana bir hak falan bulursan iyi olur, hem yiyeyim hem zayıflayayım" -yok böyle bir şey.
Peki metod devreye girmiyor mu hocam burada? Hani meşhur bir fıkra var ya, Nasreddin Hoca anlatılır: adamın birisi denize düşer, bağırır: "beni kurtaran yok mu?" Herkes "uzat elini, uzat elini!" diyor, kimse elini uzatmıyor. "Ver elini, ver elini!" diye çabalıyorlar, uzatmıyor. Hoca "ver ki alayım elimi" der; adam tutar, elini çıkartır. "Nasıl kurtardın?" "Bu pinti bir adamdı, 'ver' deyince vermedi." Bu bir yöntem, strateji farklılıklarına dair bir şey; ama gerçekten kurtarılacak birisi onunla aynı seviyede istiyorsa ne yapacaksınız? Denizde boğulmakta olan bir insanı kurtarmaya gidiyorsunuz, "al elimi, ver elini" nasıl arzu ediyorsa, her şeyi kolaylaştırıyorsunuz. "E sahile çıkalım." "Yok ben denizde kalmaya devam edeceğim." "E bak büyük dalgalar var, sen de burada yüzemezsin." "Böyle bir imkân yok, ben de çok uzun zaman bu denizde kalamam." "Yok, öyle şimdilik öyle kalacağız." O zaman "yolun açık olsun" diye bırakmak gerekiyor.
Çünkü bakın nefis, kendi arzu ettiği şekilde kurtarılmak ister ve kendisine muamele edilmesini kendi arzu ettiği şekilde ister: "mutlu olmam için böyle olsun." Şey gibi düşünün, bir çocuk düşünün, beş yaşına gelmiş hâlen annesinin memesini emmeye çalışıyor -çocuğu kurtarmak lazım değil mi? "E yok, olmaz, kurtulmayacağım" diyor çocuk, "ben böyle devam edeceğim, böyle bir şey olmaz." Anlatabildim mi? Bizde de kendi egomuzun arzuları veya yaklaşımı üzerinden bir şey bekliyoruz muhataplarımızdan, bir yaklaşım tarzı bekliyoruz; halbuki o tarz geliştirici, sağaltıcı, kurtarıcı bir şey olmayabilir.
Sevginin Tanımı: Değere Duyulan Duyarlılık
Evet, sevgi nedir? En arkadaki kardeşimiz çok merak etti. Dediğim gibi spritüel düzeyde sevgi vardır, psikolojik düzeyde sevgi vardır. Psikolojik düzeydeki sevgi temelde ihtiyaçlara dayanır, temelde görünür görünmez ihtiyaçlarımıza dayanır. Spritüel düzeydeki sevgi ise varlıktaki değere dayanır. Her varlık varoluşsal olarak bir değer taşır; siz o değeri fark edersiniz ve o değere duyarlı bir şekilde davranırsınız. Sevgi budur. Yani o değer, onun yaratılışındaki niteliklerdir; hem özün kendisi hem o özün içerdiği değerler.
Sadece öz de değil; mesela diyelim ki bir insanda şefkat görürsünüz, bu şefkat bir değerdir değil mi? Bakın, sizin ihtiyacınızdan bağımsız yani, dikkat edin buradan: şefkate ihtiyacım olduğu için şefkatli insanı sevmiyorum, şefkat bizatihi bir değerdir, ondaki o değeri görüyorum. Merhamet, işte objektif yaklaşım, adalet, doğru yaklaşım, doğru bakış açısı, kendi için istediğini muhatabı için de istemek, dürüstlük gibi birçok şey sayabilirsiniz. Bir değer görürsünüz, insan fıtraten bir değere çekim duyar; fıtratımız bunu içerir. Mesela birinde bir sevgi, şefkat, merhamet, adalet, dürüstlük, fedakârlık gördüğünüzde, fıtraten orada bir değer olduğunu idrak edersiniz ve o değere duyarlı davranırsınız; yani o değerin saygınlığına, niteliğine duyarlı bir şekilde davranırsınız. Sevgi budur.
"Tamam ama felsefi mi bir açıklama olacak, duygusal açıklama mı yapalım, ilahi bir açıklama yok mu böyle bir durumda?" Niye felsefi dedik bunu anlamadım. "4 tane ilahi din var, bu dinler mesela bu konuda bir şey söylememişler mi, bir şey söyleyelim mi?" Hazreti Asiye ve Firavun örneğinden görecek olursak: şimdi Firavun'un Hazreti Asiye'ye duyduğu bir sevgi var, Asiye'nin de Allah'a duyduğu bir sevgi var. Yani ikisi de sevgi; çünkü Firavun orada onun kendisine tapmasını, yani ilahlığını bırakmak istemediği egosundaki sevgiyi tutuyor. Asiye'nin de Allah'a, yani oradaki Firavun'u da bırakıp hayatı da bırakıp her şeyi bırakıp, dediğimiz o sürprizli sevgiye kendini bırakıyor. Yani ikisi de sevgi olabilir mi?
Firavun'un sevgisi tamamen bedensel ve psikolojik düzeyde bir sevgidir; belki Hazreti Asiye çok karizmatik bir kadındı, çok güzel bir kadındı, belki çok akıllı bir kadındı, bir kısım özellikleri vardı, dolayısıyla bundan dolayı Firavun Hazreti Asiye'yi seviyor olabilir. Hazreti Asiye ise kendi fıtratının merkezinde olduğu için her şeydeki değeri görüyor ve her şeydeki değere duyarlı davranıyor.
Şimdi bakın buradaki bir şey var: mesela "Allah'ı seviyorsa her şeyi bıraktı, Allah'ı sevdi" -her şeyi bırakman gerekmiyor Allah'ı sevmen için. Ve Allah'ı sevmek her şeyi bırakmak değil, çünkü her şey Allah'tan bir işarettir, her şeyde Allah'ın tırnak içinde bir izi vardır. O yüzden Allah'ı sevmek, kafamızda oluşturduğumuz o "diğer her şeyi bırakmak" anlamına gelmiyor. Allah'ı her şeyde görmek noktasında olduğunda, Allah'ı sevmek: zat olarak Allah'ı seversin, sıfatları itibariyle seversin, isimleri itibariyle seversin. Dolayısıyla "Leyla'yı bırakıp Mevla'ya gitmek" aslında yolda belli bir düzeyde olması gereken bir şey; Mevla'yı sevenin Leyla'yı bırakması gerekmiyor, çünkü Leyla Mevla'dan bir eser, bir iz taşıyor. Dolayısıyla burada o en üst spritüel düzeydeki sevgi, ikiliği ortadan kaldıran bir şeydir.
Burada getirdiğim tanımın felsefi olduğunu düşünmüyorum; felsefi olup olmaması da benim için önemli bir parametre değil. Ben şunu tekrar ediyorum: gerçek anlamda sevgi, fıtrat üzere olan insanda iyi, güzel, anlamlı, nitelikli bir etki bırakan -çünkü bir değer taşıyan varlığın o varoluşuna ve değerine duyulan takdir ve onun niteliğine, değerine, mahiyetine karşı duyulan saygıyla birlikte ona duyarlı olma halidir. Sevgi budur.
"Hocam o zaman mesela ben niye Leyla'yı sevdim ki?" Çünkü -bakın Bediüzzaman'ın ifadesi- iyi, güzel, nitelikli, hayırlı, içinde hayır, nitelik, güzellik, bütün olumlu şeyleri düşünün, bizatihi sevilirler diyor. Yani insan fıtratı bunun üzerine kurulmuştur; bizatihi sevilir. Spritüel düzeyde böyledir. Mesela ben "Allah'ı seviyorum" diyorum; neden? Çünkü Allah mutlak varlık, aynı zamanda o mutlak varlığın içerdiği birçok değer var. Yani Allah bizatihi sevilir -Bediüzzaman'ın ifadesidir bu. Allah'ın beni yaratması; diyelim ki "seni yarattım, sana elli-altmış yıl hayat verdim, şimdi yarattığım gibi de yok edeceğim" dese, eğer ben Allah'ı bizatihi seviyorsam sevgimde değişiklik olmaz. Çünkü o bizatihi mükemmel; beni var etmesi, var etmemesi, bana şunu vermesi vermemesi, beni ebedileştirmesi ya da hayatımı, varoluşumu bir yerde kesintiye uğratması fark etmez. Bizatihi sevgi budur; yani bir şeydeki değerin idrak edilmesi ve ona karşı gereken duyarlılığın sergilenmesi.
Onun için bunu ısrarla belirtiyorum: sevgi, yaygın anlayışın zannettiği üzere değer vermek değildir. Bu da çok büyük bir ego çarpıtmasıdır. Bir insan bana "sana değer veriyorum" deyince, emin olun içimden "Allah selamet versin" diyorum yani. Sen kimsin de veriyorsun, ben kimim, senin vermen kendimi iyi hissettirecek mi? İki tarafta da bir sahtekârlık olması lazım, veya bir bilinç bulanıklığı olması lazım. Ben hiçbir kimseye değer vermem, ondaki değeri fark ederim. Ne demek "ben sana değer veriyorum"? Ben çok, neyim ki ben sana değer vereceğim? Bakın orada öyle bir ego var ki, "bak sana değer veriyorum, kimse vermiyor ben veriyorum" -onun üzerinden ne elde edeceğim? Bir iltimas, bir özel şey elde edeceğim. Ben kimim ki bir insana değer vereceğim? Ben eğer insansam, bir varlıktaki, bir insandaki değeri fark ederim; o fark etmese bile -bakın çok önemli- o fark etmese bile ben onu fark ederim ve o değerin mahiyetine uygun bir duyarlılıkla mukabelede bulunurum. Bir insan kendi insaniyetinin farkında değilse, ben ona değer veririm; kâfir olsa da değer veririm -küfrüne değil, onun Allah tarafından ona konmuş insaniyet değerlerine önem veririm, Allah'ın onda var olan tecellisine değer veririm ve severim. Sevmek bu, fıtratımın gereğidir. Dolayısıyla "bak seni seviyorum ha" yani böyle kimse sevmez; "bugüne kadar kim seni benim gibi sevdi" gibi böyle sevgiyi alacaklarının bir teminatı haline getirmemek lazım. Bu sevgi değil zaten, alışveriş yapıyor insanlar, farkında değiller. Burada alışveriş yapan egoları görün; gerçek anlamda sizde seven bir özne hali var, o özneyi bulun sonra sevin.
Hazreti Asiye, Veysel Karani ve Sevgiyi Görmek
"Veysel Karani'nin sevgisini nasıl açıklayacağız?" Veysel Karani'nin sevgisi, spritüel olarak, maddesiz anlamda Hazreti Muhammed'in taşıdığı niteliği, değeri idrak etti; onu sevdi. Bunu çok duygusallaştırmamak lazım, öyle görmeden sevdi, öyle bir duygusal bir tutku hissetti demek doğru değil. Hatta eğer bazı rivayetler doğruysa, Veysel Karani, Hazreti Muhammed'in hakikatini, onun gözle görülmeyen varoluşunu sevdi; onu gördü çünkü. O yüzden anlatılır, işte gelmiş, sormuş: "Hz. Muhammed'i gördünüz mü, anlatın." Yani bir Hz. Muhammed'in şeklini, şemailini, zahirini, beşeriyetini görmek var, bir de onun bâtınını görmek var. Hz. Muhammed'in bâtınını idrak etsek zaten sevmemezlik edemeyiz, çünkü onda çok yüksek bir yaratılış, çok yüksek bir değer zenginliği var yani. Hazreti Peygamber'i Veysel Karani'nin sevmesinin altında yatan şey, zaman mekân üstü varlığını idrak etmesidir; dolayısıyla görmese de hiç önemli değildi. Görüp görmemek önemli değil, çünkü gördüğü şey değil onun sevdiği. Peygamberimizin şekli, şemaili, bedeni de güzeldir, estetiktir, o ayrı bir şey; ama Veysel Karani'nin gördüğü ve sevdiği şey Hz. Muhammed'in hakikatindeki değerlerdi.
Biz de görmedik, sonuçta seviyor muyuz? Öyle sevmiyor muyuz o anlamda? Tabii ki şahsen görmedik ama biz de onun gibi ruhuna verilen değeri bilip peygamberin -mesela Hz. Muhammed'in şefkatini eğer idrak etseydik, sadece şefkatini idrak etseydik onu sevmek için bize yeterdi. Şunu söyleyeyim: dünyadaki bütün insanlar sizi bırakabilir, sizi terk edebilir, hatta anne babanız bile. Ama asla ve asla bırakmayacak olan biri vardır, o da peygamberdir; asla bırakmaz. Hatta Tevbe suresinin sonundaki ifade bunu ifade eder. Yani Hz. Muhammed'deki şefkat, ondaki muhabbet, ondaki irfan, bütün hepsi çok yüce nitelikleri, değerleri gösterir. Hz. Muhammed'i sevmek de bu manadadır aslında.
İnsan olması kâfi değil mi? İşte insaniyetin en ekmel niteliklerini kendisinde barındıran bir insan. Dolayısıyla aslında daha derine inerseniz, her birimiz o Muhammedi hakikatin -bakın şahıs değil- o hakikatin dağılmış parçaları gibiyiz; o dağılmış parçaların toplamı gibidir. Dolayısıyla aslında hepimiz o Muhammedi hakikat dediğimiz, insaniyetin hakikati dediğimiz şeye döneceğiz. O yüzden Hz. Muhammed'i sevmek aslında kendi hakikatimizi sevmektir aynı zamanda.
Yoksa psikolojik boyuttaki Ebu Cehil gibi insanlar da aslında seviyorlardı; dönmemelerinin sebebi başkadır, çünkü psikolojik boyutları o doğal bilinci gölgeledi. Belki de temsil olarak, Tanrı deseydi ki "aranızdan bir elçi seçeceğim, aranızda toplaşın, biriniz seçin" deseydi gene o seçilecekti. İşte orada benliklerin o doğal bilinci gölgelemesi söz konusu. Belki Ebu Cehil diyecekti ki "hakikaten bir peygamber olacaksa Muhammed olmalı" diyebilir, ama bir başka benliği de "ama ben olmak istiyorum" diyebilecekti ve o bilincini perdelerdi. Zaten günümüzde de yaşadığımız şey bu. O yüzden bakın bizim gerçek varlığımızı perdeleyen benlikleri görmek zorundayız.
Beklentisiz Sevmenin Önündeki Perde
Mesela ben niye gerçekten beklentisiz sevemiyorum? Veya diyelim ki beklentisi gerçekleşmediğinde sevmezlik eden kim? Bunu görmeliyim. Mesela diyelim ki bir insanın size yaptığı bir yanlışa karşılık sizde tetiklenenleri görseniz, aslında o ilişkinin altında nelerin yattığını da görme fırsatı bulursunuz; ve onlardan kurtulma fırsatı bulmuş olursunuz. Onun için şunu demeyin: "ya ben çok beklentili seviyormuşum." Hayır; gerçek ben, çok beklentili bir benlik tarafından gölgelenmiş, ve o beklentili benlik üzerinden ben bu ilişkiyi yaşamışım. Şimdi fark ettim ki bu benlik benim doğal halim değil, bunu terk ediyorum, bunu bırakıyorum. O zaman beklentili bir şekilde sevme tuzağından kurtulmuş olursunuz.
İçindeki bir benlik mesela bunu duyduğu zaman şunu söylüyor: "karşıdaki kişiye ben sevgimi vereceğim. Ama gerçekten bunu hak ediyor mu? Ya da benim sevgimi ne yapacak?" Gibi, zımni bir şekilde uzatıyor bunu. Önce "acaba sevmeye değer mi, gerçekten verdiğim sevgiyi fark edecek mi, görecek mi, iyi mi edecek?" İşte bakın şimdi burada bu cümleyi alsak sabaha kadar konuşmamız gerekebilir, o kadar sahtelikleri içinde barındırıyor. Mesela "ben sevgimi vereceğim" -bak, sevgi senin değil bir kere, sen vermeyeceksin. Buradan başlayın, sonuna kadar gidin. Bütün cümlelerimiz, hepimiz bu cümleleri kullanıyoruz: "ben sevgimi vereceğim." Nasıl bir şey bu ya, bu sevgi nasıl bir şey ki sen vereceksin, bu senin? Bak, "verirsin, vermeyi kesebilirsin, artık sana sevgimi vermiyorum" falan diye böyle tripler atıyorsun. Bu nedir ya? Bu sahtekâr bir benlik; o özneyi görmemiz lazım. Ne kadar sahtekâr bir benlik: "artık seni sevmeyeceğim, artık sana sevgimi vermeyeceğim." Bu nedir? Bu çok büyük bir sahtekârlıktır. "İşte bunun kıymetini bilecek mi" -ayrı bir sahtekârlık, çünkü bak sen bir şey vereceksin, bir de bunun kıymetini bilecek. Kıymeti ne? Kendin üretiyorsun onu ve sevginin bir karşılığı olması gerektiğini düşünüyorsun.
Bakın arka arkaya, şimdi gerçekten bunları iyi düşünsek ne yaparız? "Ya ben temiz bir sayfa açayım, biraz kendime geleyim, kendime bir geleyim, ondan sonra ilişkilere yavaş yavaş adım atayım, ben bir kere daha atılayım mı" yani. Buyurun. Şimdi o kaplumbağa terbiyesi var, çok meşhur bir tatlı; onun bir resim çerçevesi var, orada bir yazı var. Yazıyor ki şöyle: "kalplerin şifası sevgiliye olan ulaşma arzusudur" gibi, bu anlamda bir şey söylüyor -kalplerin şifası, sevgiliye olan özlemdir. Yani onu da Peygamber Efendimizi kastediyor. Bu da mesele bizim için bir şey olabilir mi, bize bir yardımcı olabilir mi?
Aşk İkiliği Kaldırır: Mecazi Aşk ve Hakiki Aşk
Şöyle, en nihai noktada spritüel düzeydeki sevgi, en nihai noktada ikiliği kaldıran bir şeydir; seven ve sevilen ikiliği ortadan kalkar. Ve gerçek anlamda o yüzden sûfilerin aşka kıymet vermelerinin, aşkı çok dile getirmelerinin ve buna vurgu yapmalarının nedeni, ancak aşkın ikiliği ortadan kaldırabilmesidir. Çünkü aşk öyle bir değerdir ki, öyle bir şeydir ki -ama duygusallık değildir, onu size söyleyeyim. Aşk duygusallık değildir, onu net olarak söyleyeyim. Arzu eden düşünsün, kabul etsin veya etmesin, ama aşk apaçık duygusallık değildir; bunu söyleyeyim. Aşk öyle bir şeydir ki ikiliye imkân vermez, ikiliği aşkın niteliğine yakışmayan bir şey olarak görür. O yüzden nihai olarak sûfilerin bir anlamdaki söylemi şudur: "âşık, maşuk kalkar, aşk kalır" -o ikilik kalkar. Hatta âşıklar o süreçlerde bu ikilikten ızdırap duyarlar zaten; ızdırap duyar o ikilikten ve der ki "bu ikilikten rahatsızım" ve kendini sevgiliye feda eder ve tekleşir. Aslında burada kendini yok etme değil; özde, hakikatte bir olduklarının idraki gerçekleşir.
O yüzden Bediüzzaman'ın bir sözü vardır: mecazi aşk hakiki aşka nasıl inkılap eder? İki şartla, der. Biri kendinden, yani o sınırlı ben bilincinden vazgeçeceksin; ikincisi de sevgilinin suretinden vazgeçeceksin. Çünkü iki engel vardır: biri "ben" diyorsun, "ben seviyorum" -bunun kalkması lazım. İkincisi, sevgilinin sureti de perdeleyici bir şeydir, çünkü asıl olan şey suret değildir, özdür. O yüzden Mecnun'un bir noktadan sonra Leyla'nın suretine artık meyletmemesinin nedeni budur.
Biz şimdi oralara o kadar gitmeyelim ama inelim şöyle psikolojik düzeye: sevgiyi, aşkı cinsiyetle, cinsellikle karıştıran bir zihinde olan bir insanın tabii ki böyle şeyleri anlama ihtimali yoktur. Hatta bakın ben size bir şey daha söyleyeyim: ben bazen böyle muhatap olduğum mecazi âşıklar vardır -yani birine âşık olmuştur, bir kız bir erkeğe, bir erkek bir kıza âşık olmuştur- o duygusal bir tutku mu yoksa o mecazi aşk hali mi? Bunu ayırt etmek için sorduğum sorulardan biri: bir cinsellik arzun var mı, karşındaki insanı bir cinsel tahayyülle hayal ediyor musun? Mecazi aşk bunu yapamaz.
Ne olduğunu söylemiyorum, ne olmadığını söyleyeyim: iki şey yoktur. Birisi cinsel arzu ve cinsel tahayyül yoktur, ikincisi negatif duygu yoktur; yani karşıdaki ne yaparsa yapsın hiçbir negativite hissetmez mecazi âşık. Hani diyelim ki geldi, bıçağı sapladı kalbine; hani şunu düşünün, acaba eli incindi mi bunu yaparken? Anlatabildim mi? Değil, bu hastalık değil. Ama mecazi aşktan buradaki önemli olan olayı düşünmeyin; buradaki şey şu: oradaki âşık, karşısındakinin kötü davranışının farkında -o kişinin ona kötü bir davranış sergilediğinin farkında- ama onun özüne dair bir bilinci az veya çok sahip olduğu için onu zahiri yönüyle değil bâtıni yönüyle idrak eder. O yüzden aşkın gözü kör değildir; aşkın başka bir gözü vardır, o başka bir gözle bakar. Başka bir gözle baktığı için aslında her şeyi görür, fakat itibar ettiği şeyler değişir.
Dediğim gibi gerçek anlamda aşk bedensel değildir, cismani değildir, cinsiyetle ilişkisi yoktur. O yüzden insanların tabii ki bunu da kavramaları bir bilinç meselesidir. Bazı insanlar bunu kavramayıp -işte mesela bir velinin peygambere âşık olması, işte Şems ve Mevlana arasındaki aşk- bunları anlamasına imkân yok, herkes kendi düzeyine indirger.
İndirgeme Fıkrası ve Ruh Eşi Kavramı
Bu indirgeme ile ilgili de güzel bir fıkra vardır, onu anlatayım, bazınız duymuştur: bir papağan bir gün gece huysuzlanıyor, bir züccaciyeci dükkânında, ve o huysuzlukla uçuyor; o arada da birçok şişeyi, camı, bardağı, vazoyu vesaireyi deviriyor. Neyse, züccaciye dükkânının sahibi sabah açıyor dükkânı, bakıyor yerlerde birçok kırık, kıymetli parçalar; kızıyor, papağanı alıp kanatlarından duvara çiviliyor. "Sen cezanısın" diyor -kuşa vereceğiniz en büyük ceza uçmasını engellemektir değil mi- kanatlarını duvara yapıştırıyor. Neyse, papağan kendine geldiğinde karşıdaki duvara bakıyor, dikkatini bir şey çekiyor: İsa'nın heykeli var orada, açık kollarıyla. "Aa" diyor, "bir tek ben yalnız değilmişim, sen de varmışsın böyle bu durumda olan. Sen kaç yıldır böylesin?" "Valla iki bin yıl falan oldu" diyor. "O zaman sen de çok bardak devirmişsin yani" diyor. Herkes kendi bilinç seviyesinden bir şeyi algılar, yorumlar. O yüzden yapacak bir şey yok.
Hocam bu aşk meselesi açıldığı için söylüyorum: bu yeni spiritüel akımlarda çok denk geldiğim, internette, kitaplarda gördüğüm bir şey var; Mevlana-Şems ya da diğer âşıklar gibi bir "ruh eşim" var, onu çağırıyor, onu bekliyor, o arzuluyor, çünkü onunla gerçek özüne kavuşacak, diye bir beklenti. Denk gelmişsinizdir buna, yorumlarsınız.
Vallahi, "ruh eşi" diye bir şey yok. Ruh eşi diye bir şey yok; ruh tek olan bir şeydir, onun için eşi de yoktur, benzeri de yoktur. O yüzden "ruh eşi beklediğini" zannedenler aslında psikolojik eş arıyorlar; onu da ruh eşi zannediyorlar. O yüzden "ruh eşi" arayışında olanlar aslında psikolojik eş arayabilirler. Psikolojik düzeyde ben ona hitap edebiliyorum, o bana hitap edebiliyor, birbirimizin ihtiyaç ve beklentilerini anlıyoruz -buna psikolojik eşleşme denebilir. Ruhsallıkla bunu asla böyle şeylerle karıştırmamak lazım; ruh tektir, iki ruh yoktur, dolayısıyla ruh eşi de yoktur. Ama bu konuda psikolojik olarak uyumlanabilecekleri veya uyumlu olabilecekleri insanlar vardır. Dediğim gibi bir insanın psikolojik anlamda uyumlanabileceği bir eş bulması iyidir, kötü bir şey değildir. Ama böyle zorunlu bir şey değildir, varoluşsal bir şey asla değildir; sadece psikolojik düzeyde uyumlanabileceğim bir eş buldum, psikolojik olarak uyumlanabiliyorum demektir.
Birbirimize bu konuda -tırnak içinde söylüyorum- birbirimizi az yoruyoruz değil mi, az yoruyoruz. Her insan psikolojik olarak birbirini yorar ama az yoranı makbuldür. Anlatabildim mi? "Ne kadar seviyorum" değil, az yoranı makbul. Bu nedir? Bu konuda birbirimizin özellikle psikolojik ihtiyaçlarını sağlıklı bir biçimde karşılamak. Diyelim ki bir insanın sevgiye ihtiyacı var psikolojik düzeyde; sen dersen ki "seni ancak ben sevebilirim, seni benden başka kimse sevemez" -sağlıksız seviyorsun demektir. Ona bak, "ben seni seviyorum, çünkü sende güzel değerler var, ben bu değerlerin üzerinden seni seviyorum, ve sen, kimse seni sevmese de bu değerlerinle sevilebilir bir niteliğe sahipsin" demen gerekir ki, bu karşıdakine sağlıklı bir mesaj olsun. Yoksa insanlar birbirlerini bağımlı kılıyorlar.
Onun için psikolojik anlamda insanların birbirlerine uyumlu olması tercih edilir, güzel bir şeydir. Ama olmamasını çok abartmamak gerekir; hele hele "olgunlaşmam için, gelişmem için iyi bir eşe, iyi bir ilişkiye ihtiyacım var" demek de ayrı bir ego sahtekârlığıdır. Bakın Kur'an'da net bir ifade vardır: der ki, kalpler ancak Allah'la mutmain olur; nefislerinizin sükûn bulması için sizi eşler halinde yarattık. Biri nefsin sükûnudur, yani psişik düzeyde bir sükûnet bulur, yani teskin olur. Ama Kur'an demiyor ki "eşlerinizle mutmain olursunuz." Kalpler iyi bir ilişkiyle, iyi bir eşle mutmain olur demiyor. Allah'ın seçtiği kelimeler önemlidir ve özenle seçilmiştir deyim yerindeyse: kalpler Allah'la mutmain olur; nefislerimiz, yani psikolojik ve bedensel düzeyde, eşlerimiz bizi sükûnete, bir teskin oluş haline getirebilir. Sen kendine o kadar güvenmezsin, sana güven veren bir eş seni teskin eder değil mi, ama kalben mutmain edemez. Kalp ancak Allah ile, yani mutlak ile, mutmain olur.
O yüzden bu farkı iyi görmek gerekir. Ben nefsen teskin olamayacağım bir durumda olabilirim; yani psikolojik düzeyde uyumlu bir eşim olmayabilir, ama ben kalben mutmain olabilirim, manen yolculuğumu tamamlayabilirim. Onun için ilişkileri engel olarak da görmemek lazım, varoluşsal bir nitelikte de görmemek gerekir.
Kendini Sevmek ve Fıtrat Farklılıkları
"Kendini sevmek ne hocam?" Genelde birçok kitapta da var: "kendini sevmeyen başkasını sevemez, öncelikle kendini sevmen lazım." Bazı kavramlar gerçekten problematiktir; o yüzden bunu ileriki bir sonraki haftaya bırakalım. Hatta ben belki bununla ilgili bir metin de göndermiş olabilirim gruba, o uzun boylu bir şey olsun, önemli bir şey çünkü. Ama kısaca birkaç kelimeyle ifade edecek olursak: burada "kendin" kavramını doğru yere oturtmadan bu soruya verilecek her türlü cevap karmaşaya sebep olur. Evet tabii ki kendini sevmelisin, "kendini sevmeyen insan başkasını sevemez" gibi bütün değerlendirmeler, kendin kavramını doğru yere oturtmazsak havada kalacaktır. Doğru yere oturtursak, o zaman "kendimi sevmem mi gerekiyor, narsistlik mi oluyor olmuyor mu" bütün bunları açıklığa kavuşturmak mümkün olabilir. Onu haftaya bırakalım inşallah.
"Siz bir şey soracaktınız, kusura bakmayın." "Gerçek, mutlaka tek olmak zorunda mı? Yani eğer farklı fıtratlarımız varsa ve bu fıtratlar bizde doğuştan geliyorsa, mesela bir kişi kendi lider fıtratıyla kimseye tabi olmadan kurtulabilecekken, başka birisi korku merkezli, birine dayanma, birine tutunma ihtiyacında olabilir. Yani neden herkes için tek bir yol olsun, neden farklı yollar olmasın?" Herkes için farklı yollar olabilir, ama gerçekten kastınız ne? Onu gene sorayım: hani "gerçek neden tek olmak zorunda" diye bir cümle kurduk ya, gerçekten kastettiğimiz nedir? Realite anlamında mı, yoksa mutlak anlamda mı? Realite anlamında farklı farklı yarattı, tabii ki. Mesela ben metabolizma olarak sıcak kanlıyım, burası bana biraz sıcak geliyor, ama bir başkası üşüyebilir değil mi? Bu neyle ilgili? İzafi düzeyle ilgili. İzafi düzeyde çeşitlilik vardır; dolayısıyla izafi düzeydeki çeşitlilik doğal olarak farklılığı gerektirir. Ama bu, mutlak anlamdaki hakikat anlamındaki gerçeklik değildir; izafi düzeydeki gerçekliktir. İzafi düzeyde farklılık vardır; farklılıkların getirdiği doğal çeşitliliği de kabul etmek gerekir. Ama fıtrat kavramı da ayrı bir konu, o da izaha muhtaç.
Bir şey anlatmak istedim: "sizi kurtaran yol beni kurtarmayabilir mi? Yani sizin bulduğunuz kurtuluş yolu, benim için de kurtuluş yolu mu, aynı formül çalışır mı?" Çalışmayabilir; yöntemler her zaman vardır ve farklı farklı yöntemler vardır. Dolayısıyla farklı farklı yöntemleri teke indiremeyiz, indirmek de gerekmez. Anlatabildim mi? Çünkü herkesin yola çıktığı nokta farklıdır. Hani çok meşhur bir metaforla, bir dağın zirvesi tek noktadır -deyimindeyse- fakat o zirveye giden yollar farklıdır. Herkes nereden yola çıkmışsa ona uygun bir yöntem, ona uygun bir yol, onun için en doğrusudur. Bu şekilde bakmak gerekir. Ama mutlak hakikat tektir; çünkü modern zamanda "mutlak hakikat yoktur, her şey görecelidir" gibi böyle postmodern yaklaşımın bir tuzağı vardır. Bu da aynı bir problemdir aslında insanlık adına.
Teşekkür ederim. İçerik olarak bakmıyor, gerçek bu kişi; buradaki o değerler açısından anlatılmış oldu. İşte aslında bu anlatımdan da gidiyoruz. Ben şunu diyorum: bir peygambere inanmak, kendi hakikatinin ne olduğuna inanmaktır. Aslında o seni tanımlayan bir şey, senin kendin aslında; ama şu an ayrı gibi gözüküyor. İnşallah daha iyi olur.