Sevgi ve İnsan Olmanın Fıtratı
Sevgi Nedir? Bir Tanım Arayışı
Sorusu olan var mı? Yok. Bu iki ihtimali içerir: ya gerçekten sorular kalmıyor ya da soracağınız sorunun cevabını biliyorsunuz ama hoşunuza gitmiyor olabilir, o yüzden de sormuyor olabilirsiniz.
(Katılımcı:) Sevgi konusu bugünün malzemesi olması gerekiyordu. Sevgi konusunu çok ayrıntılı anlatmadık. Yani şöyle birkaç kez sevmeyi düşünüyorum: sevmek nasıl bir şey, ya da mesela insan nasıl seviyor? Yani hayatın yaratılışında sevginin bir anlamı, tanımı var mı, vesaire? Mesela birkaç video seyrettim YouTube'dan, insanlar soruyor "sevgi nedir" diye. Bir tanesi "ben bilmiyorum, sevmediğim kimseyi, yani sevgi olmadı" gibi cevap veriyor. Bir yerde diyor ki sevmek, insanlara iyilik yapmakla ilgili bir şeydir. Ama bunu sizden dinlemek isteriz, mümkün olduğunda, çünkü merak ediyoruz. Ama tabii bunu kendi içimize öğrenip yaşamamız gerektiğini düşünüyorum.
Evet, hayır, sevgi konusunda ben çok soruyorum aslında muhataplarıma. Ama sevgi bu kadar çok konuşulduğu halde aslında tanımı konusunda niye bu kadar bir muğlaklık var değil mi? Aslında bu gerçekten önemli bir nokta. Çünkü aslında bizler büyük oranda çok kullandığımız bu kavramın aslında ne olduğu üzerinde çok fazla düşünmemiş durumdayız. Çok fazla bunu değerlendirmiyoruz, analiz etmiyoruz. O yüzden de aslında buradan çok yara alabiliyoruz veya bir şeyleri yanlış anlıyoruz.
İmrenmek ve İhtiyaç Temelli Sevgi
Mesela diyelim ki bir insan hayata karşı kendini çok güvensiz hissediyor. Güçlü, kararlı bir insan görüyor, diyor ki "ben onu seviyorum." Değil mi? Şimdi buradaki sevgi nedir? İmrenmek. (Katılımcı: "Efendim?") İmrenmek. Evet, imrenmek — kendinde eksik olanı ve dolayısıyla da ihtiyaç duyduğu bir şeyi bulmakla ilgili bir şey değil mi? Yani ben ihtiyaç duyduğum bir şeyi birinde görüyorum, buluyorum. Dolayısıyla aslında ihtiyaç duyduğum şeyi taşıyan kişiyi sevdiğimi söylüyorum. Ben aslında orada ihtiyacımı seviyorum diye düşünebiliriz.
Burada tabii ki sevginin hem tanımını yapmak gerekir, hem sevgi zannedilen bazı şeyler aslında nedir ne değildir onu açmak gerekiyor ki işte bu konuda belli bir aydınlığa ulaşabilelim. Ama tabii ki bunu ne kadar cesaretle yapabiliriz? Çünkü gerçekten spiritüel düzeye geçmediğimiz müddetçe saf bir şekilde sevmemiz pek mümkün olmayacaktır. Ancak spiritüel düzeye dair bir farkındalık veya bir idrak halimiz varsa gerçekten sevebiliriz. Öbür türlü sevgiler ağırlıklı olarak bir ihtiyaca dayanır.
Yani bazı insanlar şunu sorarlar: "ya çok zayıf bir insan var, ben de onu korumaya çalışıyorum, çok seviyorum," "mahrum, mağdur bir insan var" veya işte "bir kedi, bana hiçbir faydası yok, seviyorum, bunda ne ihtiyacım var?" Onda şu ihtiyacın var: birisini koruyarak kendini işe yarar, tatmin olmuş hissetme ihtiyacın var. Anlatabildim mi?
Sonuna doğru gelince katılımcılardan bir tanesi dedi ki: "ben gerçekten, ama gerçekten birini sevdim mi, artık şüphe etmeye başladım." Buradan okuyalım kısaca. Eğer birini sevdiğinizi söylüyorsanız, psikolojik açıdan bunun birkaç açıklaması olabilir.
Kendinizdeki Onu Sevmek: Ortak Özellikler
Bir: muhatabınızda kendinize benzeyen bazı nitelikleri görüyorsunuz ve bu ortak zeminde paylaşımda bulunmaktan, muhatabınızın size ayna tutuyor olmasından hoşlanıyorsunuz. Yani aslında ondaki kendinizi seviyorsunuz. Birbirimize çok benziyoruz, benzer şeyler birbirlerini çekerler. "Ben de çok duygusal biriyim, muhatabım da çok duygusal. Ben de çok böyle keyifli, neşeli vakit geçirmeyi seviyorum, macerayı seviyorum, eğlenceyi seviyorum, arkadaşım eşim dostum da öyle." O zaman onu seviyorum. Niye seviyorum? Ya diyorum ki, onunla güzel vakit geçiriyoruz, aslında aynıyız yani. Ayniyetten gelen bir çekim var burada. Bazen birbirinin benzeri olan şeyler birbirlerini bu anlamda çekerler. Burada aslında biz ondaki kendimizi seviyoruz. Yani kendimizi onda görüyoruz ve onda sevdiğimiz şey aslında kendimiziz. Çünkü bir noktada kendi özelliğimizi seviyoruz, kendi özelliğimizi bir başkasında gördüğümüzde onu da sevdiğimizi söylüyoruz. Aslında burada neyi sevmiş oluyoruz? Ondaki kendimizi sevmiş oluyoruz.
Hayali Bir İnsanı Sevmek
İki: muhatabınızı bazı yönleri açısından olumlu buluyor ve onun aradığınız kişi olduğunu hayal ediyorsunuz. Onu hayalinizde tanımlıyor ve hayal ettiğiniz o kişiyi seviyorsunuz. Bu durumda kendinizdeki onu seviyorsunuz. Mesela o kişiyi aslında tanımıyorsunuz gerçek anlamda, o kişinin gerçekte ne olduğuna dair objektif farkındalığınız yok. Çok küçük birkaç şeyin yanı başında bir hayal kuruyorsunuz. Onun diyelim ki birkaç hoşunuza giden olumlu özelliği üzerinden koskoca bir hayal dünyası oluşturuyorsunuz ve diyorsunuz ki "ben onu seviyorum." Aslında sizin sevdiğim dediğiniz kişi objektif durumda yok, öyle biri yok.
Mesela bazı insanlar görmüşümdür, işte evlenememiş, hep kafaya takmış. Ben evlenmek isteyeni de biliyorum, evlenmek istediği kişiyi de biliyorum. "Niye evlenmek istiyorsun?" Diyor ki "beni çok mutlu ediyor ve çok mutlu edeceğine inanıyorum." Birkaç defa görüşmüş, kendince mutlu hissetmiş kendini o görüşmede. Ama ben biliyorum ki evlense hiç mutlu olmayacak. Ama niye öyle düşünüyor? Çünkü kendi kafasında onunla ilgili çok güzel bir hayal üretmiş. Ama bunu hayal olarak tanımlamıyor, "öyledir" diye algılıyor. Ama aslında o tam bir hayal: "biz çok iyi anlaşırız, biz birbirimize uyarız, onun yanında olduğum an kendimi çok mutlu hissediyorum." Ama eminim çok uzun zaman onun yanında olsa mutlu olmayacak, kesin bu yani. Burada da ne yapmış oluyor kişi? Kendisindeki onu seviyor, aslında kendisindeki imaj dışarıda yok.
Böyle şeyleri hayatta çok yaşarız. Aslında kendi hayalimizde, hani puzzle'ın diğer parçalarını tamamlamak diye bir şey vardır ya, veya zihin şey yapar — kesik kesik olan bir çizgiyi kendi hayalinden tamamlar. Tıpkı bunun gibi bizler de çoğu zaman muhatabımızla ilgili boş kalan noktaları kendi hayalimizden doldururuz. Eğer olumlu bir noktadan başlamışsanız zaten olumlu doldurursunuz. Bunun tam tersi de vardır: bir kişiyle ilgili olumsuz bir noktadan başladıysanız, o kişinin bilinmedik taraflarını da olumsuz şekilde tamamlarsınız. Mesela diyelim ki size bir kere yalan söyledi veya biraz böyle verdiği sözü tutmadı: "biliyorum, ben o kötü biri olduğunu çok iyi biliyordum, eminim şöyledir, eminim böyledir, böyle insanları bilirim, bu insanlar böyle böyledir" diye, bir kötü çizgiden onu tamamen kötü bir şekilde tanımlama tuzağına da düşersiniz.
O da kendinizdeki onun kötü hayalini tanımlıyorsunuz, o kötü hayalinden rahatsız oluyorsunuz ve o kötü hayali sevmiyorsunuz. Aslında orada sevmediğiniz kişi objektif olarak dışarıda olan kişi değil, sizin kendi hayal dünyanızda oluşturduğunuz o kişidir. Aslında o kişi sizin hayalinizdeki kadar kötü değildir, hatta birçok olumlu özelliği vardır ama siz kötü bir noktadan başlamışsınızdır ve onu kendi hayalinizde kötü bir şekilde kurgular, tamamlarsınız. Yani orada da yine kendinizdeki kötülüğü mü yansıtıyorsunuz? Hayır, onu mutlaka diyemeyiz, yani illa onu diyemeyiz, bu biraz yanlış olur, biraz böyle bir yanılgı var. Siz diyelim ki çok dürüst bir insansınız ama kötülükten rahatsız olursunuz, yalandan rahatsız olursunuz veya diyelim ki size bir kere yalan söylemiş bir insanı çok kötü olarak tanımlıyor olabilirsiniz — bu sizin de öyle olduğunuz anlamına gelmez her zaman, her zaman öyle değildir.
Ne dedik ikinci noktada? Kendinizdeki onu sevmiş oluyorsunuz, yani hayali bir insanı sevmiş oluyorsunuz. Evliliklerin en azından yarısı böyledir; siz hayalinizdeki kişiyle evlenirsiniz. Hani birinin ifadesiyle "evlilik bir göz bozukluğudur" — daha doğrusu "sevgi, aşk bir göz bozukluğudur, evlilik onun düzeltilme sürecidir" der. Yani o evlenmeden evvelki süreçte bir yanılsama vardır. O yanılsama eğer objektif bir şekilde analiz yapılmazsa devam eder — ne zamana kadar? Evlenene kadar. Evlenmenin içinde o yanılsamanın ne kadarı doğru, ne kadarı yanılsama, onu görmüş olursunuz.
Kendinde Eksik Olanı Tamamlayan Kişiyi Sevmek
Üçüncü nokta şu: sizde olmayan ama muhatabınızda olan bazı değer ve nitelikler ikinizin arasında tamamlayıcı bir birlik oluşturuyordur. Böylece kendinizde eksik olanı, yani eşiniz, sevdiğiniz kişi sayesinde elde etmiş olduğunuz, kendinizde eksik olanı sizi tamamlayacak olanı seviyorsunuz demektir. Buna da "kendinde eksik olanı sevmek" diyoruz aslında — "kemali sevmek" de diyebilirsiniz.
Ama burada şuna geleceğim: tabii ki kemali sevmek var ama buradaki sevmekliklerin hepsi kişinin kendisine ait kılma arzusu içeren sevmekliklerdir. Onun için benim bazı söylediğim sözler bazen çok ters bir tepki yapıyor. Yani diyelim ki severek evlendin, sonra eşin dedi ki "ben başkasıyla daha mutlu olacağım," ne dersin? Sen eğer "olur mu öyle şey" diyorsan sen kendin için seviyorsun demektir. Ama bu bile biraz ağır geliyor bize değil mi? "Olur mu öyle şey, olur mu ya, biz tırnak içinde Türk erkeğiyiz, Karadenizliyiz, bizim kültürümüzde böyle bir şey yok" falan diye hemen reaksiyonlar gelişiyor. Aslında biz psikolojik düzeyde kendimiz için severiz.
Bediüzzaman: Arınmamış Nefis Sadece Faydasını Sever
Onun için Bediüzzaman'ın bir sözü vardır: "Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla hiç kimse hakiki sevemez, ancak ondaki faydasını sever" diyor. Yani arınmamış bir nefis ister istemez bir fayda — yani buradaki faydayı böyle kötü anlamda almayın, böyle bir çıkar, para mara anlamında almayın, her türlü faydayı burada tanımlıyoruz. Mesela diyelim ki ben kendime güvenmeyen biriyim, evleniyorum, kendimi güvende hissediyorum, bu da bir fayda yani. Anlatabiliyor muyum?
"Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunması şartıyla hiç kimse hakiki sevemez, sevse de ondaki faydasını sever" diyor. Yani arınmamış bir kendilik bilincindeki bir kimse hakiki anlamda sevemez, yani içinde herhangi bir arzu, ihtiyaç, korkusunun giderilmesi vs. olmaksızın sevemez, mutlaka arzu veya korkuyla ilişkili bir şey vardır o sevgide.
(Soru:) Peki karşı tarafın kendisi için en uygun kişi olduğunu düşünerek, sadece onun iyiliği için sevmek olamaz mı?
(Soru tekrarlanıyor:) "Rica edeyim, bir daha alabilir miyiz? Yani karşı tarafın en uygun kişinin kendisi olduğunu düşünerek, tamamen onun daha iyi bir hayat sürmesi ve daha mutlu olması için sevmek olamaz mı?"
Peki şöyle diyelim: o kişi sana beş sene sonra dese ki "ya ben biriyle tanıştım, senden daha iyi beni tamamlıyor, geldim..." Kesin yanlış olur değil mi o zaman? Yani hiçbir zaman böyle bir şey olamaz. ("Yani ihtimal olarak söylüyorum." "Tabii tabii.") Egonun kendini kandırma şeyleri çoktur arkadaşlar. Hani "ben kendim için değil, sırf onun için evleniyorum" falan diyen — ama bakın bizim konuştuğumuz her şeyin tırnak içinde aslında bir matematiği var. Yani bir insan "ben nefsimi arındırdım" diyorsa bunun bir matematiği var yani. Bazen örnek veriyorum, duvara çarpıyor gibi olmasının nedeni, henüz orada bir arınma yok yani. Anlatabiliyor muyum?
Yani örnek işte dediğim gibi, "20 yıllık eşin, senden çok daha beni mutlu edecek, benim eksikliklerimi tamamlayacak birini buldun, ne dersin" dediğinde, "şey" böyle "güle güle, defol git" değil yani. "Ya ne kadar mutlu oldum, ben de diyordum ki bende bazı eksiklikler var, eşimi tam olarak mutlu edemiyorum, onun eksikliklerini tamamlayamıyorum, ne yapayım diye düşünüyordum, Allah o insanı gönderdi, ne güzel bir şey" diyebiliyorsan — tabii ki. "Beni de mutlaka atacaktır, döveyim onu falan mı diyeceksin?" Yani onun için bakın arınmış nefsin matematiği vardır, öyle hikayeden bir hayal kurgu değildir yani. Nefis arınmışsa belli şeyleri içerir, belli şeyleri içermez, bu çok nettir.
Evet. Kendinizde eksik olanı seversiniz ama bunu ne olarak tanımlarsınız farkında olmadan? "Onu seviyorum" diye tanımlarsınız.
Onunla Yaşadıklarınızı ve Kendinizi Değerli Hissettirmeyi Sevmek
(Soru:) Peki hocam, "onu seviyoruz" derken neyi seviyoruz?
Geleceğim, oraya geleceğim, bunu bitireyim öyle geleyim, unutursam da hatırlatın. Dördüncü şık: onunla yaşadıklarınızı, paylaştıklarınızı, birlikte ürettiklerinizi veya ilişki sürecinden aldığınız keyfi seviyorsunuz. Bütün bunları size o sağladığı için de onu sevmiş oluyorsunuz. Aslında onun üzerinden oluşan etkiyi ve aldığınız neticeyi seviyorsunuz. Mesela birisiyle bir idealizasyonunuz olabilir: "biz böyle bir araya gelelim, işte benim bir idealim var, sen de bu ideali paylaşıyorsun, bu ideal etrafında birleşiyoruz." Sonra karşıdakinin ideali değişince, o zaman artık onu sevmiyorsun. Aslında sen onda neyi sevdin? Kendinin hedeflediği bir ideali, ulaşmak istediğin bir şeyi sevmiş oldun.
Beşinci: sevdiğiniz kişi size öyle davranıyor ki kendinizi önemli ve değerli hissediyorsunuz. Onun sizi böyle önemsiyor olması, kendisine karşı bir yakınlık, ilgi ve yönelim beslemenizi, onu hayatınızdaki diğer insanlardan ayrı, öncelikli ve özel bir yere koymanızı sağlıyor. Veya birini sevmenin duygusal açıdan size verdiği tatmini, sevginin size hissettirdiklerini seviyorsunuz. Yani sevilmeyi, onun üzerinden hissettiğiniz değeri seviyorsunuz. Yani size kendinizi değerli hissettirdiği için onu seviyorsunuz.
Dolayısıyla ne yapacağız şimdi bu durumda? ("Hocam buradaki sevgiden kattığınız, partner arasındaki, partner ilişkilerindeki sevgi...") Buradaki anlattığımız bu tabii ki ama şimdi genel açayım, genel açayım: psikolojik düzeyde sevgi aslında ihtiyaç kavramına dayanır, en temelde. Mesela diyelim ki güzelliği sevmek, yakışıklılığı sevmek — senin orada bir güzelliği, bir yakışıklılık halini görme ihtiyacın var, o seni daha çok tatmin ediyor. Bunu işte diyelim ki bedensel olarak bir insanı fiziksel olarak görüp sevmek — neden öyle bir şey oluşuyor? Çünkü insanda güzelliğe, estetiğe dair bir arzu var, bu insanı estetik zevk açısından tatmin ediyor, dolayısıyla bunun üzerinden oluşabiliyor. Ama gene açıyorum meseleyi.
Psikolojik Sevginin Temeli: İhtiyaç Kavramı
Tekrar, ihtiyaç kavramı aslında psikolojik düzeydeki ilginin, alakanın, bağın temel unsurudur. Ama burada ihtiyaç kavramı çok geniştir. Mesela işe yarar olmak da bir ihtiyaçtır. Şimdi diyeceksiniz ki, "ben birine yardım ediyorum veya birini seviyorum ama hep ben veriyorum, hep benden bir şey, ne ihtiyacım var ki, bana zaten hiçbir şey sağlamıyor ki." Ama ben bir işe yarıyor olmayı seviyorum aslında ve onun üzerinden bu gerçekleşiyor. Bir işe yarar olduğumu neyin üzerinden hissediyorum? Muhtaç birine yardım etmek üzerinden hissediyorum. Bir kedinin başını okşamayı — bak ben bir kediyi mutlu ediyorum üzerinden seviyor olabilirim. Kedinin bana görünürde bir faydası yok ama bir ihtiyacı tatmin ediyor.
Ama insanlar bir süre sonra ne yapıyorlar? O kediyi daha çok seven, ona ciğer veren biri var, sen her gün ciğer vermiyorsun, ona gidince "nankör" diye bakıyorsun. Neden? Çünkü benliksiz sevmiyorsun onu; aynı zamanda hem onu koruyup mutlu etmekten ileri gelen bir işe yarar kendiliği seviyorsun, hem de aynı zamanda bazen de onun sana bağlanmasını istiyorsun. Bağlanmayınca, sana bir bağımlılığı olmayınca, "nankör kedi," "kediler nankör olur" diyorsun.
Kediler, Köpekler ve Nefsaniyet
Kedi nankör değil. Bediüzzaman ifadesiyle diyor ki kedi, nimetin Rabbinden geldiğini bildiği için kimseye çok fazla teveccüh etmez. Der ki "nimet Rabbimden geliyor, her ne kadar Ahmet'in Mehmet'in Ayşe'nin elinden görünüyorsa da, hakikatte Hak'tan geliyor," dolayısıyla kimseye teveccühü yok. Köpek ise esbâb-perestir, yani sebeplere bakar — kim ona bir şey verirse ona bakar, o yüzden de ona bağlı olur. Avam da, diyor, nefsani bir gözle baktığı için köpeği sadık, kediyi nankör addeder. Neden? Çünkü sen kendi egonun penceresinden bakıyorsun. Bak bir arif nasıl bakıyor? Diyor ki kedi nimeti Hak'tan biliyor, o yüzden kimseye teveccühü yok.
(Katılımcı:) Ben hocam, mesela kendi kedim üzerinden anlatayım: otuz yıldır evde kedi besleyen biri var. "Kendi kedim" dedi. Kendisini sevmediğim zaman eve gittiğimde küsüyor, mamasını yemiyor. Ben onu sevmesem küsüyor, üzerime atlıyor, vuruyor, kaçıyor. Onda da bir nefsaniyet gelmiş.
Evet, aslında yine Bediüzzaman'ın bir sözü var: evcil hayvanlar, diyor, insanların nefsaniyetinden pay alırlar, yani onlardan etkilenebiliyorlar. O yüzden "hayvanlar daha doğal değil mi" derseniz — vahşi olanlar hayatta daha doğaldırlar. (Sizin kedinizdeki o hal) sizden değil de başkalarından geçmiş olabilir, senin üzerine atmayın.
Fıtri Sevgi: Değeri Fark Edip Duyarlı Olmak
Şimdi ne dedik? Psikolojik düzeyde sevgi dediğin şey ihtiyaç kavramına dayalıdır. Ama bu ihtiyaç kavramı çok geniş bir yelpazeye sahiptir. En fıtri düzeyde, en doğal düzeyde sevgi, fıtratımız gereği, fıtratımızın doğal kodları gereği bizde iyi, güzel, anlamlı, olumlu bir algı uyandıran şeyin içinde var olan değeri fark edip o değere duyarlı davranmaktır. Gerçek anlamda sevgi budur.
Beşeri sevgiyle "insan sevgisi" diyebilir mi? ("Tablo okumuş, öyle ayrım yapmayayım.") Ben şu ayrımı yapıyorum: psikolojik temelli sevgi, spiritüel temelli sevgi. Tam değil, aynı değil. Psikolojik temelli sevgide dediğim gibi temel kavram ihtiyaçtır ve kişi o sevdiği şeyin kendisine ait veya bağlı olmasını ister. Bu çok temel bir şeydir: ait ve bağlı olma.
Mesela şöyle düşün: akşam eve gittin, bütün kedilerin, işte 3 sene 5 sene hizmet ettiğin, veterinere götürdüğün, gece uyumadığın kedi, buldu birilerini, onun evine gitti, hepsi sana burun kıvırıyor, en ufak bir rahatsızlık olmuyorsa senin sevgin fena değildir, iyidir yani. Ama baktın ki başka birinin evine gitmiş ve orada mutlu; sen gidiyorsun, "hadi gel canım" diyorsun, "yok gelmem" diyor, sana sırtını çeviriyor. Ne hissedersin? "Yok, iyi bir şey mi bu, ne güzel, bak benden demek ki daha iyi bir sahip bulmuş" diye mutlu oluyorsan, ne güzel — bak orada demek ki benden daha mutlu olabileceği bir yuva bulmuş, benden daha mutlu olabileceği bir sahip bulmuş diyorsan ve bütün kalbinle mutmainsen, o zaman problem yoktur. Tabii ayrı bir şey.
Sevginin Arkasında Ne Var: Benlik mi, Öz mü?
Sevginin arkasında ne var, arkadaşımız soruyor: sevgimizin arkasında nasıl duracağız? Önce ona bakalım. Sevginin arkasında özün mü var, benliğin mi var? Benliğin varsa, arkasında durma. Yani onun için bir sufiye bir öğrencisi geliyor, diyor ki "ben sizi çok seviyorum." O da diyor ki, "beni, senin nefsini rahatsız eden bir kardeşini beni sevdiğin kadar sevmedikçe, gerçekten beni sevmiş olamazsın." Yani senin nefsini rahatsız eden bir kardeşini beni sevdiğin kadar sevmedikçe gerçekten sevgi nedir bilmiş olmazsın diyor.
Neden biliyor musun? Nedeni şu: e sen bir mürşidi, bir ermişi niye seviyorsun? Seni de aydınlatacak hesapta, öyle düşünüyorsun. Ve en azından kâmil biri var yanımda, veya "ben kâmil biri, olgun biri, işte ârif biri, irfanı olan, bilgeliği olan biri, onu ben de severim" değil mi? Zaten nefis onu sever zaten. Onun için demiş ki, bir talebenin bir bilgeye veya bir müridin bir mürşide olan aşkı önce nefsani başlar, sonra ruhanileşir. Ruhanileşirse tabii ki — bazen ömür boyu nefsani kalabilir.
Buradaki bakın incelik şudur: sevdiğimiz şeyin bize olan tutumu, bize olan yaklaşımı ne olursa olsun, eğer sen orada bir değer görüyorsan ve o değer değişmiyorsa, senin sevgin de değişmez, değişmemelidir. Değişiyorsa o benlik temelli bir sevgidir, ister istemez. O yüzden gerçekten sevebilmemiz için olabildiğince arzu ve korkularımızdan bağımsız olmamız gerekiyor. Arzu ve korkularımızdan ne kadar bağımsızlaşabilirsek o derece saf olarak sevebiliriz. Ama arzu ve korkularımız olduğu müddetçe sevgilerimiz — buradaki arzuyu çok geniş alın, yani dediğim o ihtiyaçların tatmin edilmesi — veya bir korkunun ortadan kaldırılmasına dayanır.
O yüzden ihtiyacınız var mı yok mu? Mesela birine hiçbir ihtiyacınız yok, egosal olarak da beslendiğiniz bir şey yok, o zaman sevginiz daha temiz hale gelmiş olabilir veya gelebilir. Ama sevginizin gidişatını kontrol ettiğinizde iniş çıkışlar varsa ve o iniş çıkışlar, arzularınızın tatmini, korkularınızın güvene erişmesine veyahut da arzularınızın tatmin olmamasına bağlı olarak gelişiyorsa, orada psikolojik benlik temelli bir sevgi vardır. Hepimiz psikolojik temelli severiz zaten. Önce bir bunu kabul etmemiz gerekiyor. Yani sevgimizin arkasında ne var? Psikolojik benliğin var. Önce bir bunu anla — bu illa kötü değil ama hakiki anlamda...
Yani her anlattığımızın bir derecesi, mertebesi var. Bak, bilgelikte mutlak varlık var, sonra o mutlak varlığın tezahür mertebeleri var. Hakiki insan var, hakiki insana doğru dereceler var. Hakiki sevgi var, hakiki sevgiye doğru giden dereceler var. Âlemde her zaman böyle bir derecelenme vardır. Biz psikolojik düzeydeki sevgiyi hemen alıyoruz, "işte sevgi budur" diyoruz.
(Katılımcı:) Hocam, şöyle bir ilim sahibi, hangisi ona şey, biliyorsunuz, insanın kâmil olması — ben ona ilim sahibi diyorum.
Evet, bir değer, yani bir değer var ortada. Ben o değerin her şeyine katılmıyor olabilirim ama o değer olduğu için karşılıksız onu sayabilirim. Mesela sevdiğim böyle bir iki tane insan var. Tabii ki olabilir, benim ölçümde kendimi... Şöyle diyeyim: mesela o kişi senin hakkında çok kötü, çok yanlış şeyler söyledi ve iftira derecesinde bir şeyler söyledi. Şimdi sen şu ayrımı yapabiliyorsan dengelisin demektir: "ya bu kişinin bu tür bir tutum ve tavır içinde olması yanlış ama bu, onda var olan şu şu değerleri ortadan kaldırmaz, ben yine o değerleri seviyorum ve onun yanlışından dolayı da herhangi bir hoşnutsuzluk duymuyorum." Ben kendi adıma o iki kişi için bunu söyleyebilirim. Bunu diyebilirsek orada biraz daha bir saf hale gelmiş olabilir.
Hakiki Muhabbette Negatif Duygu Olmaz
(Katılımcı:) Buyurun, işte "kötü bir haslete sahip olan bir insanı terk etmektense ona acıma duygusu beslemek" diye bir söz var. Acıya rağmen ona hizmet etmek — orada da yine bir tatmin mi var, yoksa gerçek sevgi mi?
Şöyle onu açayım: bakın kadim bilgelikte her şeyin hakiki düzeyi ve göreceli düzeyi vardır. Bir şeyin hakiki olarak tanımlanması, katışıksız saf halde olması anlamına gelir. Bediüzzaman'ın o sözü şöyle: bir insanda muhabbet hakiki ise, düşmanlığa sebep olacak şeylerle karşılaştığında o insanda negatif duygu, düşmanlık olmaz; o şefkat ve acıma hisseder. Yani ne demek? Şu demek: ruhsal düzeyde negatif duygu yoktur, spiritüel düzeyde negatif duygu yoktur. Psikolojik düzeyde dualite vardır. Spiritüel/ruhsal düzeyimizde negatif duygu olmadığı için, orada sadece hakiki haliyle, yani saf haliyle, katışıksız haliyle, göreceli olmayan haliyle, mutlak haliyle sevgi vardır spiritüel düzeyimizde.
Dolayısıyla o haldeysen, diyor, yani sende hakiki muhabbet varsa, bir insan sana düşmanca davransa, kötü davransa, sende ona karşı bir düşmanlık, kin, alınganlık, gücenme vs. olmaz. Sen ona şefkat ve acıma duyarsın. Psikolojik düzeyde dualite vardır, spiritüel düzeyde negatif duygu yoktur.
Dolayısıyla mesela şöyle düşünün: sevdiğiniz bir insan size çok büyük kötülükler yaptı, sevginizde bir azalma oluyorsa, o sevgi psikolojiktir. Bakın matematiksel ölçü veriyorum: diyelim ki dünyanın en büyük kötülüğünü yaptı, sevginizde azalma oluyorsa orada bir psikolojik durum vardır. Bu şu demek değil, yanlış anlaşılmasın — peki o zaman o kişinin kötülüğünü mü seveceğiz? Hayır, bu değil. Sizin sevginiz neye dayanıyor? Yani spiritüel bilinçteki insanın sevgisi insanın insani özüne dayanır, bir. Yani Allah'ın üflediği ruh vardır o insanda. Dolayısıyla o insana karşı, kâfir bile olsa, siz mutlak bir düşmanlık besleyemezsiniz. Bir kâfire dahi mutlak düşmanlık besleyemezsiniz. Çünkü o da ilahi ruhu taşıyor, Allah'ın üflediği ruhu o da taşıyor, ama farkında değil. Psikolojik düzeyde ise onun kötülüklerine karşı kendinizi muhafaza etme hakkınız vardır ama ona düşmanlık etme hakkınız yoktur; sadece kötülük yaparsa kendinizi savunma hakkınız vardır.
Hz. Peygamberin Savaşta Bile Nefret Duymaması
O yüzden mesela peygamber, Bedir savaşında — Bedir'e gelen Mekkelilerin bir kısmı ölmüş ve peygamber onlara seslenmiş: "söylediğim şeyin doğru olduğunu gördünüz değil mi?" Etraftakiler sormuşlar: "onlar ölü, onlar duymazlar" veya "seni duyarlar mı ya Resulallah?" — evet duyarlar ama cevap veremezler. (Ben oraya gelmeyeceğim, bu mevzuya da şuna geleceğim.) Yani peygamber savaşırken bile maksadı düşmanı yok etmek değildi. Anlatabildim mi? Bir kin ve nefretle savaşmıyordu. Biz savaş deyince aklımıza kin, nefret, öfke geliyor. Bırakın savaş meydanında olmayı, muhatabımızın küçük veya büyük herhangi bir kusuru nedeniyle bile öfke, düşmanlık duyuyoruz.
(Katılımcı: "Hz. Ali'ye tüküren kişiyi...") Evet, işte o, Hz. Ali'ye nasıl yaptılar, Hz. Ali o davranışa nasıl tepki vermiş? Çünkü içinde savaşırken bile nefret ve öfke yok. O yüzden içinde savaşırken nefret ve öfke duyan insanın cihat yapma selahiyeti de yoktur, onu da yapmaman gerekir, sen yapamazsın çünkü.
(Katılımcı: "Bir de hocam, savaşı karşı taraf başlatmış, ona rağmen yani.") Evet, evet. Buradaki ilke şudur: psikolojik düzeyde bize verilen negatif duygular nefsi müdafaa için, doğal olarak kendini koruman içindir; kin gütmen, öfke duyman için değildir. Yani dersin ki, "bu bana göre değil." Mesela bir insanla tanıştın, ağzı küfür dolu, kaba konuşuyor vs., ne dersin? Psikolojik düzeyde bu insanla bizim paylaşacağımız çok fazla bir şey yok, dolayısıyla ben onunla şimdi arkadaşlık yapmamayı tercih ediyorum ama içinde bir küçümseme yoktur, bir nefret yoktur, bir kin yoktur.
Bir arkadaşın, 20 yıllık bir arkadaşın, eşin, dostun seni hayal kırıklığına uğratacak, diyelim ki bir yalan söyledi veya seni zarara uğrattı, verdiği sözü yerine getirmedi, seni zarara uğrattı; sen bundan dolayı negatif bir duygu taşıyorsan, benlik odaklısın. Bundan da hemen rahatsız olmayın, bunu teşhis edin arkadaşlar. Ben sizi burada övmeye, böyle sizi yükseltmeye çalışmıyorum, kendimi de öyle — ben hayatta 50 küsur yaşındayım, sürekli kendim üzerinde çalışıyorum, farkına varmadığım nerede bir benlik damarı var diye meşgul oluyorum. Benim işim bu, benim işim ego avcılığı. Anladınız mı? Hepimiz ego avcısı olmalıyız.
Ego Avcılığı ve Benlik Damarları
Olgunlaşmış bir benlik var, bir de olgunlaşmamış bir benlik var. Olgunlaşmamış bir benliğin sana yaptığını, olgunlaşmış bir benlik yaptığında, sizin dediğiniz anlamda, yani ne diyorlardı, normal karşılanması gerekmiyor mu? Tabii, normal karşılanır. İşte yani asla şunu demesi lazım: "ya benim böyle 20 yıllık bir dostumdu, çok güzel değerleri vardı, hâlen de var ama bazı değerlerini unuttu veyahut da bazı yanlış noktalara düştü, nefsi onu alt etti" deyip ona gerçekten kalben şefkat etmesi gerekir. Siz hasta olduğunuzda kendinize ne yapıyorsunuz? Şefkat ediyorsunuz değil mi, kendinizi tedavi etmeye çalışıyorsunuz. Kolunuz ağrıdığında "kes kolu at" demiyorsunuz — "ya bu kol ağrıyor, ne yapalım." Aslında bakın dikkat edin, kol sizi ağrıtıyor değil mi, peki kesip mi atıyorsunuz yoksa tedavi yoluna mı gidiyorsunuz?
Bir arkadaşınız, eşiniz, dostunuz bir yanlış yaptığında sizin nefsinizi acıtabilir değil mi, ağrıtabilir. Peki siz bu durumda "ya ben nasıl ona yardım edebilirim, bu yanlıştan vazgeçmesi, bu yanlışını fark etmesi konusunda ne yapabilirim" — yapabileceğiniz pozitif bir şey varsa yapın. Yoksa sabırlı bir şekilde, şefkatli bir şekilde onun sürecinin selamete çıkması için zaman verin ona.
Hz. Yusuf Kıssası: Benliğin Tetiklenmediği An
Bırak, işte en güzel örnek Hz. Yusuf'un örneği — kardeşlerine, değil mi. En sonunda zaten onu söylüyor, "ben görüyordum, şeytan nefsinizin yaptığı şeyi size hoş gösteriyordu, siz de şeytanın nefsinize hoş gösterdiği şeyi yaparak beni kuyuya attınız, köle diye sattınız" falan filan. Bakın tarifle öfke mi, yıkıcılık mı, nefret mi, "yazıklar olsun mu," "senden bunu beklemiyordum mu," "siz ne biçim kardeşsiniz" mi? Hiçbiri yok. Bakın hiçbir benlik dalgası, hiçbir benlik damarı yok değil mi?
Peki niye anlatılıyor Yusuf Suresi? Niye en güzel kıssa olduğu söyleniyor? Çünkü insanın hayatında benliğinin tetikleneceği birçok olayı o kıssada görüyorsunuz değil mi? En yakın kardeşlerin seni kuyuya atıyor, seni köle diye satıp senden menfaat sağlıyor, seni hırsızlıkla suçluyor, iffetli olduğun halde iffetsizlikle suçlanıyorsun, iffetli olduğun anlaşıldığı halde ceza yiyorsun. Ama hiçbirinde bir benlik mekanizması işlemiyor, tetiklenmiyor.
Peygamberler Normal İnsandır, Biz Anormaliz
Peki bu insan değil mi? Hemen ne diyoruz? "Yok, insan değil o, peygamber." Peygamberler insan değil zaten, arkadaşlar, öyle bir şey var, bu çok yanlış bir şeydir. Peygamberler normal insandır. Bakın normal insandır. Biz anormaliz, onlar normal insan; biz anormal bir boyutta veya durumda yaşıyoruz. Biz de onların gösterdiği normaliteye dönmeye çalışıyoruz.
Ama biz ne yapıyoruz? Bir noktaya geliyoruz, nefsimizde birçok olumlu şeyler, olumsuz şeyler karışık, ondan sonra diyoruz ki "insan dediğim budur." "İnsan dediğim işte şuna öfkelenir, buna alınır, buna gücenir, buna kırılır, buna dayanamaz, bunu yapamaz, işte sevgi olmadan yaşayamaz, başarılı olamazsa kendini iyi hissedemez, birisi onu anlamazsa mutlu olamaz" — böyle birçok insan tanımımız var.
O yüzden ben hep bunu hatırlatıyorum: kadim bilgeliğin, kutsal metinlerin anlattığı hakiki insanla — ki bunlar peygamberlerle temsil edilmiştir — bizim kafamızdaki insan algısı arasında çok büyük bir fark var. Biz bu farkı kaldırmadığımız müddetçe — bakın hata yapabiliriz, bu ayrı bir şey — insan tanımımız konusundaki farkı kaldırmalıyız. Yani sanki öyle bir şey var ki, peygamberlerle tanımlanan insan anlayışıyla bizim insan anlayışımız teorik olarak farklı birbirinden. O yüzden onlarla ilgili bir şey olduğunda hemen onları "peygamber kümesine" atıyoruz, rahat ediyoruz. Halbuki onlar sana "insan nedir"i anlatmak için gelmişler, senin kendi insanlık seviyeni test etmen için.
"Ben insanlığın neresinde bulunuyorum? Şu anda insan olmanın neresindeyim?" Bunu neye bakarak tartacağım? Çevrendeki insanlara bakarak değil; hakiki insan olan ve adlarına Resul ve Nebi denmiş olan kişilere bakarak tanımlayacağım. Diyelim ki kardeşlerim beni sattı, kuyuya attı, öldürmek istedi — nasıl davranmam insanlığımın gereğidir? Yusuf gibi. Taşlandım — nasıl davranmam gerekir? Hazreti Muhammed gibi.
Bütün Kur'an'da ve diğer kutsal bilgeliklerde anlatılan şeyler bize "insan nedir" sorusunun cevabını vermek içindir. Ama biz o cevabı almıyoruz, kendi kafamıza göre bir insan tanımı yapıyoruz. Bazen burada sohbet ederken, değil mi, bazen tatlı eleştiriler geliyor bana: "ama hocam insan öyle yapamaz ki, ama hocam insan öyle de değil ki, biz insanız hocam" değil mi. Halbuki arkadaşlar, samimi olarak — ben önce kendime söylüyorum — ben tam insan değilim, tam insan olmaya çalışıyorum, normal insan olmaya çalışıyorum. Bakın, Nietzsche'nin dediği gibi üstün insan değil. Normal insanlığıma geldiğimde normal insan olacağım. Hiç kimseyi kendimden aşağı görmeyeceğim, öyle bir şey de olmayacağım, ben üstün insan olmayacağım, normal insan olacağım.
Muhammedün Resulullah Demenin Gerçek Anlamı
Yani ne demek normal insan? Allah'ın tanımladığı ve peygamberlerle örneklendirdiği insan olacağım, o formata doğru ilerleyeceğim. Biz niye bir peygamberi kabul ediyoruz? Ben niye bir peygamberi kabul edeyim ki? Yani "Hz. Muhammed Resul'müş," ne olur? "Resul değil" desem ne olur? Eğer konu sadece "Resuldür" veya "değildir" demekte kalacaksa, ne kadar kolay bir şey.
Yani Mekke'de insanlar "Muhammed Allah'ın Resulüdür" dedikleri zaman bunun bir anlamı vardı, şimdi bizde bunun anlamı kaybolmuş. Biz diyoruz ki "Muhammed Allah'ın Resulüdür," hatta şey yapıyoruz, "La ilahe illallah yetmez, Muhammedün Resulullah da diyeceksin" diyor. Ne olacak? Diyor ne olacak ki "Muhammedün Resulullah"?
Peki taşlandığın zaman, peygamberin gösterdiği o örneklikteki gibi — "Ya Rabbi bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet." İki, "Ya Rabbi ben doğruyum, bunlar bana yalancı diyorlar ama sen şahitsin, bana yetersin." "Ya Rabbi, beni taşlayan insanlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, bütün insanlar beni taşlasa da senin beni bilmen, razı olman ve bana şahit olman bana yeter" diyebiliyorsan, o zaman "Muhammedün Resulullah" demiş oluyorsun. Yoksa "aa bak, Muhammedün Resulullah demiyor bunlar" — sen dedin de ne oldu ki? Eğer böyle boş boş diyorsan, "Muhammedün Resulullah" demek o yüzden çok zor bir şeydir, çok büyük bir tercih anlayışıdır.
Yani ben "Muhammedün Resulullah" dediğim zaman şunu demiş oluyorum: insanlığın en doğal hali Hz. Muhammed'in gösterdiği haldir, ben de o hali potansiyel olarak taşıyorum, ben de o hale geçmeye niyet ettim, bunun için son nefesime kadar, ölünceye kadar çaba göstereceğim demektir. "Muhammedün Resulullah" bu demektir.
(Katılımcı:) Mesela toplumsal algımız da öyle hocam, hani "biz onun gibi olamayız" diyoruz.
Ben de diyorum ki o zaman diyor ki "sizin için en güzel örnek." Örnekler var, "olamayacaksak" niye bize Allah örnek versin? Kesinlikle. Yani burada bakın, bir insanı Resul kabul etmek, yaratıcının sana bir kurtarıcı ip uzattığını anlamaktır. Yani sana kurtarıcı bir ip atıyor. Ne için bu ipi atıyor? Sen de o insanlık semasına çıkabilesin diye. Yoksa ipi tutuyorsun ama o iple yükselmiyorsun, o ipi o insanlık semasına yükselmek için kullanmıyorsun. Sonra da kendini kandırmak için diyorsun ki "güya o peygamber, hâşâ biz kim, o kim." Oradan da nefsin bir başka tuzağına düşüyorsun. Sanki orada tevazu göstermiş oluyorsun. Bu tevazu değil ki, bu nefsin arkadan dolanması. Sana diyor ki "o peygamber, hâşâ biz kim, o kim." Sana kimse "vahiy al" demiyor zaten. Sen peygamberin haline, ahlakına, anlayışına, kavrayışına talipsin. Talip misin değil misin? "Muhammedün Resulullah" demek işte onu talep etmektir.
Bedevinin Örneği: Kendisi İçin Değil Başkaları İçin
Mesela düşünün, bedevinin biri geliyor, peygamberin elbisesinden tutup "ey Muhammed" diyor, "bana hakkımı ver" diyor. Peygamber bakın mütebessim bir şekilde dönüyor. "Ulan kim bu" falan diye böyle bir şey yok, çünkü içinde öyle bir hal yok, çünkü temiz. Ne yapıyor? "Ne istiyorsun" diyor, ona devletin hazinesinden ihtiyacı olanı veriyor.
Bakın sonra ne yapıyor, dikkat edin: diyor ki dışarı çıkarken, "benden memnun olduğunu söyle ki arkadaşlarım senin hakkında kötü düşüncelerinden kurtulsunlar." Bunu bakın kendi için istemiyor, çünkü onun o hareketi sahabelerin bir kısmında bir rahatsızlık meydana getirmiş, kızmışlar adama, içlerinde bir negatif duygu taşımışlar. Peygamber hem o bedeviye insanlığın mahiyetine dair bir mesaj veriyor, hem de arkadaşlarını o negatif duygudan kurtarmak için bir teklifte bulunuyor bedeviye: "hani memnun olduğunu söyle, onlar da bunu duysun, suizan etmesinler, ortaya çıkan, tetiklenmiş olan negatif duyguyu bıraksınlar." Bakın burada kendisiyle ilgili hiçbir şey yok değil mi?
Şimdi işte insan olmak budur. Peki bu mümkün mü? Zaten egonun sana soracağı en temel soru bu: "mümkün mü hocam?" E o zaman niye konuşuyoruz, Kur'an niye gelmiş, Muhammed niye inmiş değil mi? O zaman mümkün değilse, o zaman sahabeye selam et. Hani Kur'an'ın deyimiyle, onlar bir vadide, Kur'an bir vadide, Muhammed bir vadide, biz bir vadide, öyle bir şey olabilir mi?
O yüzden "Muhammedün Resulullah" deme bilinci insan olmanın doğal kriteridir. Ben de bu kriterlerin bende, sizde, her birimizde, prensip olarak potansiyel olarak olduğuna inanıyorum ve bu potansiyelimi açığa çıkarmak için ölünceye kadar, son nefesime kadar — diyoruz ya, "bak son nefesinde La ilahe illallah Muhammedün Resulullah dersen iyi" — son nefesine kadar, sen lafzen söyle son nefeste, son nefesine kadar bunun için çalış demek bu yani. Yoksa son nefesinde ne dediğin değil oradaki. Sen son nefesine kadar Hz. Muhammed'i hakiki bir insan olarak algılayıp, son nefesine kadar o çizgiye ulaşmak için çaba gösterdiysen, sen son nefesine kadar doğru yoldasın ve son nefesinde de "Muhammedün Resulullah" demişsin demektir.
Bakın biz her şeyi çok zahiri alıyoruz ama "son nefesinde kelime-i şehadet getirsin" — peki o bütün nefeslerinde neyin şehadetini getirdi? Belki de biz insanız işte öfkeleniriz, kızarız, alınırız — "birisi hata ettiği zaman asla affetmeyiz, bana kimse hata yapmayacak, sildim mi silerim." Sen ne biçim bir insansın o zaman? "Ben insanı sildim mi silerim." Peki peygamber öyle bir şey yapmış mı? Yok. Peki sen bu insanlık dersini kimden aldın? Nefsinden. Peki o zaman sen kime "Resul" diyorsun? Nefsine Resul diyorsun. Senin elçin, senin mürşidin, senin yol göstericin, senin kılavuzun kim? Nefsin.
Mekke Fethi ve "Bugün Size Kınama Yok"
Bir insan suç işledi, hata yaptı — diyelim ki işte Hz. Yusuf'un kardeşleri geldiler Hz. Yusuf'un huzuruna. Ne yaptı Hz. Yusuf? Direkt, bakın dikkat edin, "bugün" dedi — çünkü utandılar biraz, bakın utandırmıyor peygamber — "bugün size bir kınama yok, bir itap yok." (İtap kınamanın en hafifidir.) "Bugün size en ufak bir kınama yok yani, en ufak bir serzeniş yok, rahat olun. Sadece ben şunu zaten tanımladım: şeytan nefsinize yanlış olanı güzel gösterdi, siz de o tuzağa düştünüz." Bakın, "siz şeytanın bilmem nesisiniz" demiyor: "şeytan sizi aldattı, nefsiniz de bunu hoş zannetti, o yanlışı yaptınız. Ama siz fıtraten insansınız ve madem ki bu hatanızı anladınız, o zaman size herhangi bir kınama, herhangi bir serzeniş yok, rahat olun, memnun olun."
Bakın aynı tavrı nerede görüyoruz? Peygamberin Mekke fethinde görüyoruz. Peygamber Mekke'yi fethediyor, öyle müzaffer komutan, "işte zafer İslam'ındır" gibi şeylerle girmiyor — başı, neredeyse anlatıldığına göre, devenin hörgücüne değecek kadar böyle eğilmiş, ve 20 küsur yıldır peygamberle can düşmanı şeklinde savaşan insanlara şunu diyor, çünkü görüyor onlardaki kaygıyı, anlatabildim mi, demiyor ki "intikam alacağız," demiyor ki "sizi mahvedeceğiz," demiyor ki "elinize geçtiniz, artık sizin için kurtuluş yok." Bakın hiçbiri yok, "bir elime geçseler mahvedeceğim" yok. Ne var? "Bugün" diyor, "kardeşim Yusuf gibi size davranacağım." Bakın, insanlık ilkesi temelde değişmiyor. Ve diyor ki, "bugün size bir kınama yok, rahat olun, güvendesiniz, sizden bana hiçbir zarar gelmez." Ve "kim Ebu Süfyan'ın evine sığınırsa güvendedir, rahat olun."
E şimdi ben, "Muhammedün Resulullah" diyorsam kendimi hayalen bu olayın içine sokacağım: "20 yıl bana düşmanlık yapmış birileri en sonunda karşıma gelmiş" veya "çaresizlik içinde karşılaştık, ne yapacağım?" İşte ne yapacağımın ölçütü bu tavırdır. Baktım nefsim buna muhalif, nefsim diyor ki "ya olur mu?" Ama şunu demeyin bakın: "ama insanız hocam, ama işte biz öyle olamayız hocam." Böyle derseniz boşa ne Kur'an okuyun ne peygamberi okuyun, yapmayın bunları, keyfinize bakın — yani nefsinizin keyfine bakın. Çünkü insan ya gelişiminin çabası içinde olacak ya da bu işin lafazanlığını bırakacak yani. "Ben şimdi her gün peygamberin hayatını okuyorum, her gün salavat getiriyorum ama birisi bana karşı bir yanlış yaptığında bitiriyorum" — olmaz. Üstelik düşünün, 20 yıl sana düşmanlık etmiş bir yere bak, ölçüte bak, 20 yıl düşmanlık etmiş bir insan.
(Katılımcı örnek verir:) Buyur hocam, özür dilerim hocam, sen bugün benim yerime konuşacaksın: bir anda yakın tarihte yaşanan bir olay — orada idam söz konusuydu ama kendi çocuğunu öldüren kişi hakkında annenin verdiği karar şuydu, dedi ki "bu öldürüldüğünde benim çocuğum bana geri gelmeyecek, ben onu affediyorum."
İşte burada Kur'an ifadesi de zaten müthiş bir şey. Demek ki bunu istersek yapabiliyoruz. Tabii tabii, insan bakın, kendinizi nefsinizin size gösterdiği düzeyde zannetmeyin. Anlatabildim?
Dinin Fonksiyonu: Nefsin Sahte İnsan Tanımını İfşa Etmek
Bakın ilahi mesaj nedir? Bazı insanlar sorar — geçenlerde de böyle benim yeğenim sormuştu: "amca, dinin fonksiyonu nedir?" Dinin fonksiyonu şudur: nefsinizin size gösterdiği insanlık algısını ve düzeyini sahte olarak size anlatır ve sizi hakiki anlamda insanın ne olduğu bilincine getirir. Dinin fonksiyonu budur.
Şimdi biz nefsimiz bize ne diyor insan olmak konusunda? Çıkın sokağa, yüz kişiye sorun, "insan nedir?" Cevap nereden gelecek? Nefislerden gelecek, egolardan gelecek. İşte din nedir? Din senin egondan, nefsinden, psikolojik benliğinden yola çıkarak kendini tanımlamanın sahteliğini ve senin hakikatte ne olduğunu sana anlatıyor. Niçin Kur'an veya bütün kutsal metinler insanın ne olduğunu, yaratılışını bize anlatır? İşte "onu şekillendirdik, sonra ona ruhumuzdan üfledik" diyor.
Şimdi sokağa çıkın bakalım, "insan nedir" dediğinizde işte "bir beden ve psikolojik aygıtı kullanan, Allah'ın ruhundan üflediği bir varlıktır" böyle diyen çıkacak mı? Yok. Yani kitabi olarak bu söylense tabii "doğru doğru" diyecek ama bakın bunun idraki, veya bunun en azından "evet bu böyledir, ben her an bunun farkındalığıyla, veya bu hakikati, bu insanlık düzeyini idrak etmek için çaba gösteriyorum" diyebiliyorsan, senin ilahi mesajla bir bağın var demektir. Yoksa nefsinin sana üflediği şeyi insan olmaklık olarak algılıyorsan, değil mi, o zaman sen kendine yazık ediyorsun. İşte ilahi mesaj bizim kendimize zulmetmemizi ortadan kaldırmak için gelmiştir. Yani bizi insanların ve âlemin dilencisi olmaktan çıkarıp, Allah'ın yüksek idrake sahip bir muhatabı ve yeryüzüne gönderdiği aziz bir misafiri olarak tanımlarsın kendini.
"Ben bu yeryüzünde aziz bir misafirim" — "keşke şu boğazdaki yalı benim olsaydı" diye böyle bir yalının içine hapsolmayacaksın değil mi. Bir yat gördüğünde, bir kat gördüğünde, "ah şu benim olsaydı ne mutlu olurdum" demeyeceksin. Öyle dediğinde sen — bırak âlemin dilencisi olmayı — âlemin bir zerresinin, tozunun dilencisi haline geliyorsun. Halbuki Allah seni âlemin dilencisi olarak göndermemiş ki, "git şu yeryüzüne kendine bir yat, kat, araba, seni sevecek bir insan, bir sevgili, kendine bir manita yap" diye göndermemiş ki, öyle değil mi? Bunun için göndermemiş. "Yeryüzüne git, seni anlayacak bir insan bul" diye göndermemiş ki.
Bakın bu çok önemlidir. Yani insanoğlunun en büyük trajedisi, nefsani düzeyinin, yani psikolojik benlik düzeyinin insan tanımı üzerinden bu hayatı yaşamasıdır. O yüzden peygamber gelmiştir: "La ilahe illallah" diye kurtulun, özgür olun. Neyden özgür olacaksın? Bu psikolojik benliğin tanımladığı insan anlayışından özgürleşeceksin. "Bütün insanlar senin hakkında yanlış düşünse, Rabbim bana şahittir, o bana yeter" anlayışıyla gidip özgürleşmek için sen bu mesajı onaylıyorsun.
Madem ben görüyorum böyle, anne babalar diyor "oğlum deist oldu, ateist oldu." Anne babasına bakıyorum ki, aslında kendisi de, yani hayat olarak, hani neye inanıyorsun kenara koy, neye inandığını kenara koy, hayatına bak, aslında o da ya ateist ya deist. O zaman ne farkımız kaldı ki? Görüntüyü, şekli kenara bırakın. Hayat algısı olarak, anlayış olarak, hayatı algılama tarzı olarak, kendini tanımlama tarzı olarak — yani senin "teist" veya "ateist" dediğin çocuğun insan tanımıyla seninki arasında ne fark var? Soralım ikisine, aynı insan tanımı yapacaklar. Ne değişti o zaman? Bırak bari çocuk oradan belki pozitif noktaya gelebilir yani.
Onun için bakın kadim bilgeliğin, ilahi mesajın bize anlatmak istediği şey çok yüksek bir şeydir, çok çok yüksek bir şeydir. Hani böyle bir manasız bir slogan var ya, işte "cumhuriyet insanları kulluktan vatandaşlık seviyesine çıkardı" gibi böyle — bunlar da tabii ki nefsin tuzakları, onlar da aynı tuzağın içinde. Kızmayın hiçbirine yani, ama kendilerine zulmeden bir bilinç. Dini anlamadığı gibi, dini nefsinin gösterdiği çok aşağı bir seviyede algılıyor: Allah'a kul olmayı bir tutsaklık olarak, bir özgürlüğünden feragat etme olarak algılıyor. Halbuki din seni psikolojik benliğinin tuzaklarından, onun zincirlerinden kurtarır. Nefsin sana der ki "insanlar olmadan olmaz, sevilmezsem yaşayamam, anlaşılmazsam yaşayamam, başarılı olmazsam yaşayamam, güçlü olmazsam olmaz" derken, Allah sana der ki "hayır, bak, ben olmazsam yaşayamazsın, diğer bütün şeyler geçici ve görecelidir." Seni özgürleştirir, sana bir özgürlük bilinci aşılar. Bu lafta bir özgürlük bilinci değildir.
Yalnızlık Hissi ve "Allah Bana Yeter"
Onun için hakiki imanı elde eden insan, bütün kâinat bomba olup patlasa, bütün insanlar ona sırt çevirse, o asla bundan rahatsız olmaz. Bundan dolayı kendini yalnız hissetmez. Düşünün biz ne diyoruz? "Yalnız hissediyorum kendimi." Tamam bak, bunu kim diyor? Bu neredeki bir ben? Psikolojik kattaki bir ben, o yalnız hisseder. Şimdi bir üst kata çık: "Hasbunallahu ve ni'mel vekil." "Eğer sana kullarım beni sorarlarsa, de ki: ben onlara şah damarından daha yakınım." O zaman bakın, hemen üst kata çıktığımda yalnız değilim.
Şimdi sen bu farkındalığı az veya çok yaşayamıyorsan, kendini yapayalnız hissediyorsan ve ancak bir insanın senin yapayalnızlığını gidereceğini zannediyorsan, psikolojik düzeye kendini hapsetmişsin, kendini ondan ibaret görüyorsun demektir. Tabii ki psikolojik düzeyde yalnızlık hissedeceksin ama sen psikolojik düzeyden ibaret değilsin ki. Bir kat daha yüksel, de ki "nerede olursam olayım, Rabbim benimledir, bana şah damarımdan daha yakındır." E nefis diyecek ki "ama bunu hissetmiyorum ki." O zaman dua kapısına başvur: "Ya Rabbi, bana yakınlığını idrak ettir, bana yakınlığını hissettir, bana her daim daha yakın olduğunu idrak ettir, bana o pencereyi aç" de, değil mi? Yoksa "ya işte Allah'ın yakınlığını hissedemiyoruz, çevrede de insanlar var, birini bulayım da bana yakın olsun" — ne yaptın sen şimdi burada? İlahi mesaj kayboldu, değil mi?
Nasreddin Hoca'nın Kayıp Anahtar Hikayesi
İlahi mesaj sana ne anlatıyordu? Bak, nefsinde eğer bir eksiklik, bir tatminsizlik, bir memnuniyetsizlik bulursan, de ki "Allah bana yeter," o kata çık, o katta Allah'ın sana yeter olduğunu idrak edeceksin. E şimdi idrak edemiyorum şu anda — o zaman dua et ve kurtuluşun orada olduğunu gör.
Yoksa hani Nasreddin Hoca'nın çok güzel, veciz bir şekilde anlattığı gibi: işte bir şey ararken, birisi de onun aramasına yardım etmiş, sonra demiş ki, "hoca," demiş, "sen burada kaybettiğine emin misin?" "Yok," demiş, "burada kaybetmedim." "E nerede kaybettin?" "İçeride." "E niye burada arıyoruz?" "Orası karanlık" diyor, "burası aydınlık." İşte burada ne demek istiyor? Ben diyorum ki mesela bak, Allah'ın yakınlığı çok önemli, onun yakınlığını bulsan hiçbir zaman yalnızlık hissetmezsin, o sana kâfidir, onun şahitliği sana yeter, o seni en mükemmel şekilde anlıyor, ondan daha iyi anlayan yok. "Ya orası çok karanlık, uzun mevzu orası, şimdi ben böyle aydınlıkta beni anlayacak, beni sevecek, bana değer verecek birini arıyorum." Anlattığı şey bu yani: biz kaybettiğimiz şeyi kaybettiğimiz yerde bulabiliriz, yoksa şu anda görünür olan yerde bulamayız. Orada "aydınlık karanlık" dediği o.
Yani şimdi uzun mesele, Allah'ın yakınlığı falan filan — "ben inanıyorum bak, o konuda yanlış anlama, ama işte o uzun bir mevzu." O zaman ne yapayım? Yakınlığı, mutmain olmayı, huzur bulmayı nerede arayayım? Dünyada arayayım, insanlarda arayayım, işte başarıda arayayım, parada arayayım, şunda veya bunda arayayım. Nasreddin Hoca'nın dediği bu. Biz soracağız kendimize: nerede arıyoruz? Nerede arıyoruz? Temel soru bu. Nasreddin Hoca'nın da aslında anlattığı şey bu yani: nerede arıyorsun? Kaybettiğin yerde mi arıyorsun, sana aydınlık görünen yerde mi arıyorsun?
Şimdi Allah'ın yakınlığını bulmak zor iş ama işte Facebook'a gir, kolay; Twitter, Facebook'a gir, orası kolay. (Gülüyor.) Uzun iş. Bana bazıları diyor: "ya İsmail Bey haklısınız da işte o uzun mevzu" diyor. "Yoksa ben inanmıyor değilim yani ama uzun mevzu." O zaman sen yakınlığı başka bir yerde ararsın ama asla gerçek anlamda mutmain olacağın, gerçek anlamda idrak ile tatmin olacağın bir noktayı bulamayacaksın. Hiçbirimiz bulamayız, kimse de bulamadı, kimse de bulamayacak.
İşte Kur'an mesajı nedir aslında? Neyi kaybettiğini sana hatırlatan bir mesajdır. Neyi kaybettin? Ve nerede kaybettin, deyim yerindeyse — buradaki "nerede" bir mekân değil yani. Neyi kaybettin, nasıl kaybettin, nerede kaybettin, ve nasıl bulacaksın, nerede bulacaksın, bunu anlatan bir mesajdır. O yüzden kurtarıcı bir mesajdır. Bütün felsefeler, aşağı yukarı — belli bir vahiy ışığından beslenen bazı ufak tefek eski kadim felsefi ekoller hariç — bütün modern felsefeler insana kaybettiği şeyi yanlış yerde aratan ekollerdir. Kötü niyetli değiller ama yanlış yerde aramadır. Varoluşçuluk ekolü yanlış yerde bir aramadır, liberalizm yanlış yerde bir arama, hangi felsefe ekolü olursa olsun yanlış yerde arıyorsun. Hümanist felsefeler yanlış yerde arıyorsun. Sen bir kere "human"ı bilmiyorsan hümanist olabilir misin? Yani insan nedir bunu biliyor musun ki insancıl bir felsefe kurasın? "Her şeyin ölçüsü insandır" diyorsun ama insanın ölçüsü nedir buna dair bir idrakin yok, hakikatte insan nedir buna dair bir idrakin yoksa oradan bir yere varamazsın.
O yüzden kutsal mesaj bize Allah'ın bir rahmet eli olduğunu anlatır. O yüzden Kur'an rahmettir. Neye dair bir rahmettir? İnsanın nefsinin boyunduruğu altında kalması karşısında Allah'ın merhametinin bir işaretidir. Yani Allah merhameten diyor ki, "bu kırk çeşit benliğin hapishanesi içinde niçin kendini mahvediyorsun?" Şifadır, seni benliklerin meydana getirdiği hastalıklardan kurtarıyor. Mesela sen diyorsun ki "şu olmazsa olmaz, bu olmazsa olmaz." Allah diyor ki "dikkat et, Allah sana yeter." Bak, senin eğer bunun üzerinde çalışırsan bütün hastalıklardan seni kurtarabilir.
Egon sana özgür olmayı anlatıyor, "işte özgür olacağım" işte diyor ki, bak bu hastalık — nefsin özgürlük arayışı bir hastalıktır, çünkü sen nefsinin arzu ve korkuları üzerinden bir serbestlik arıyorsun, bir kere nefsin özgür değil. Yani nefsinin özgürlüğünü istiyorsun ama nefsin özgür değil.
Cennet, Yasak Ağaç ve Arzu-Korku İkilemi
Kur'an anlatıyor, diyor ki, bir deneyim yaşamanız için sizi aşağı indirdik diyor. Yani önce nerede yaratıldığımızı anlatıyor Kur'an: cennette. Ayet ne diyor? "Burada sizin zorluk, mahrumiyet, susuzluk, açlık, hiçbir şey yaşamayacaksınız." Değil mi? Bu ne demek? Yani sen, asıl yaratılış düzeyinde, o hakiki yaratılış düzeyinde, hiçbir eksikliğe, mahrumiyete, mağduriyete sahip değilsin. Saf mutluluk içindesin, saf huzur içindesin, saf bir sevinç ve mutmainlik içindesin. Sonra diyor ki, "bak burada bir ağaç var, ona yaklaşma." Yani nefsin arzu ve korkularıyla bu dünyaya yaklaşma. O ağaç yaratılış ağacıdır, yaratılıştaki her şeydir.
Mesela şöyle örnek vereyim: bir insanı "seni mutlu edecek" zannıyla görme ve bu anlayışla bir ilişki içinde olma. Şimdi ben eğer desem ki "ya böyle beni anlayan bir insan bulsam ne kadar tatmin olurum," bunu dersen işte ağaca yanlış yaklaşmış olursun. "Ya bir evim olsa çok mutlu olurum, işte bir evlensem ne kadar mutlu olurum, bir çocuğum olsa ne kadar mutlu olurum, çocuğumun mürüvvetini görsem ne kadar mutlu olurum, beni tatmin edecek hayatta en yüce şey hedeflediğim başarıya ulaşmaktır" — işte bütün bunlar ağaca yanlış yaklaşmaktır. Ağaca yaklaşmak kötü değil, ağaca yanlış yaklaşmak kötüdür. Bazıları sorarlar, "yani madem yaklaşma denmiş, bu haramsa" diye yorum yapıyorlar, "cennette ne işi var" değil mi — hani sembolizmi ve dinin dilini anlamadığımız için yanlış algılıyoruz. O ağaç yaratılış ağacı; ona nasıl yaklaşmaman gerektiği benlik meselesi.
Ağaca Doğru ve Yanlış Yaklaşmak
Peki bunu nasıl anlıyoruz? Şimdi bunun İsmail'in acaba uydurduğu bir şey mi değil mi diye, size küçük bir şey söyleyeyim de aklınıza o gelmesin — gelirse de sorumlusu ben değilim, o sizin meseleniz olur; en azından ben üzerime düşen vazifeyi yapayım.
Bakın ağaca nasıl ve ne zaman yaklaştı Adem, Kur'an'da anlatıldığı kadarıyla? Şeytan ona — şeytan neyin vesvesesini verdi? Arzu ve korku vesvesesi vermiş oldu. Dediğiniz gibi işte "ölümsüzlük, ebedi bir mülke sahip olmak, melekler gibi olmak, eğer yaklaşırsan olursun, yaklaşmazsan olamazsın." Yani onu neye soktu? Arzu ve korku ikilemine soktu. Ondan sonra Adem ağaca yaklaştı, değil mi?
Şimdi ben eğer dersem ki "bu dünya beni tatmin eder," ben ağaca yanlış yaklaşmış oluyorum. Yanlış yaklaşınca problem var, doğru yaklaşınca problem yok. Yani doğru yaklaşmak ne demektir? O, Allah'ın yaratım olduğu bir varoluş, bir niteliktir; o benim tatmin, mutmain olma, huzur bulma aracım değildir. Sadece Allah'ın şahit olmam için yarattığı ve o şahitlik içinde insanlığımla şahit olabileceğim bir varoluş âlemidir. İnsanlarla ilişki içindeyim, ben insanlarla ilişki içinde olduğumda "biri bana değer versin de mutlu olayım, işte siz beni gelin böyle dinleyin, ben de burada ego tatmin olsun" bunun içinse, ben yanlış bir yoldayım — asla hiçbir şeyi varlığımın hakikatte tatmin edicisi olarak göremem.
Niye göremem? Zaten bak Allah seni bu konuda uyarıyor, "dikkat et" diyor. Kur'an'da, daha doğrusu Arapçada bazı ibareler vardır: "dikkat et" demektir, ayrıca bir anlamı yoktur. Mesela bunlardan bir tanesi "elâ" diye gelir — "elâ" yani "dikkat et," hani bizdeki Türkçedeki ne olabilir bu, "hani bak, dikkat et, bir şey söyleyeceğim dikkat et" gibi. "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur." O zaman ben eğer dersem ki "kalbim şununla da mutmain olur," ben kendi egom tarafından yanıltılıyorum demektir.
Peki ne oldu? Yaklaştı ve düştü. İniş yani, düştü — burada bir mekân düşüşü değil, bilinç düşüşü. Yani spiritüel bilinçten psikolojik bilince düştük, kendimizi bir beden ve psikolojik benlik olarak algıladık. "Sizin için burada bir yaşam, bir geçimlik var. Ama Rabbinizi hatırlayın, size göndereceğim mesajı alın şartıyla var." Sana böyle geçici olarak bir psikolojik benlik hayatı yaşatacağım ama orada ebedi kalasın, o bilinçte kalasın diye değil; mesajıma kulak ver ve mesajımı sana getiren elçilere de kulak ver ki, onlar seni o psikolojik bilinç düzeyinden tekrar hakiki bilinç düzeyine çıkarsınlar. O yüzden psikolojik bilinç düzeyinde bir süre yaşamamız ilahi bir deneyim imkânıdır.
Mesela ben de yaşadım — biri beni sevince mutlu oluyordum, işte hatırlıyorum, 14-15 yaşlarında, yeni böyle işte gençlik falan, saçım da böyle çok gürdü, tarardım falan, işte hangi kız bana bakacak? Biz yaşamadık değil bunları, hepimiz yaşadık bir şekilde böyle şeyleri değil mi. (Gülüşmeler.) "Şunu başarırsam kendimi ispatlarım." "İşte biri beni küçümsediğinde sana göstereceğim İsmail'in kim olduğunu göreceksin." Hepimiz yaşıyoruz bu psikolojik düzeyi. İşte "beni hiç kimse anlamıyor" diye hatırladığım bir gün vardır, "beni hiç kimse anlamıyor" falan diye böyle için için düşünmüştüm. Hepimiz o psikolojik düzeyi yaşadık, yaşıyoruz. Ama sürekli kalmak niye değil mi? Bak Allah diyor, bir iniştir bu — indiysen çıkacaksın yani değil mi. Kuyuya inen ne yapar? Çıkar. Çıkmazsan kuyuda kalıp ölürsün.
(Soru: "Herkesin ağacı değişik mi?") Herkesin ağacı aynı ama dalları değişik.
(Soru: "Hocam bunu biraz sonuçlandırır mısınız? Yaklaşmadan dünyayı nasıl yaşayacağız?") Şöyle: yani doğru yaklaşacağız, veya nasıl yaklaşmayacağız — yani psikolojik benliğin arzu ve korku motivasyonuyla yaklaşmayacaksın. Mesela şunu hissettin: "şu olursa mutlu olurum, tatmin olurum" — hemen diyeceksin ki bu psikolojik benliğin arzu ve korku ikilemidir, insan böyle bir varlık değildir hakikatte.
Fıtri Sevmek, Fıtri Sevilmek
O zaman ne diyeceksin? Şöyle diyeceksin: ben insanlarla insani doğam ölçüsünde ilişkili olurum, eş olurum, arkadaş olurum, anne baba olurum, dost olurum, öğretmen olurum, öğrenci olurum vs. Bu ne içindir? Doğal alışveriş içindir. Diyelim ki öğrenciysen iyi bir öğrenci olursun, öğreticiysen iyi bir öğretici olursun. Seven biriysen sevginin fıtratına uygun bir şekilde seversin, sevilen biriysen sevilmeyi fıtratına uygun bir şekilde yaşarsın. Anlatabildim mi?
Hatta şöyle diyebilirim: farz edelim ki biri seni sevdi, "seni çok seviyorum, senin öyle özelliklerin var ki böyle hayran oluyorum" falan, sen eğer farkında bir insansan diyeceksin ki: "bende gördüğün bütün güzellikler Allah'tandır, bende sevdiğin ben değil, O'dur" diyeceksin, diyebiliyorsan tabii. Bir gün birine böyle desen, "o zaman beni sevmez ki" diyor. Dedim, "seninle alacağımız çok yol var." Dolayısıyla bakın, sevmenin de fıtratı var, sevilmenin de fıtratı var. Mesela biri sizi sevdi, dedi ki "bak sende böyle böyle değerler var," sen şunun bilincinde olacaksın: "bak bendeki bu değerleri Allah benim fıtratıma koymuş, aslında senin bende sevdiğin O'nun isim ve sıfatları; senin bunu fark etmenden dolayı da seni tebrik ediyorum" değil mi. Şimdi tabii ego der ki "bana ne kaldı" diyor: "ya sen de bak o değerleri üstünde taşıyan bir hiçsin ama bu değerleri taşıyan bir hiçsin, ne kadar güzel bir şey, bak sevilmek de ne kadar fıtri bir şey oldu."
Yarın öbür gün geldi, üç sene sonra seni bıraktı, seni görmüyor — sende bir rahatsızlık olur mu, eğer sen böyle sevmiş olsan? Hiç olmaz. Bak nasıl yaklaştın? Fıtri yaklaştın, dolayısıyla bir sıkıntı yok. Ama yanlış yaklaşırsan: "beni seviyor, kendimi çok iyi hissediyorum" — işte tabii ki beni sevecek, bir de kibrin de varsa "tabii ki beni sevecek." E sonra senden daha güzelini, yakışıklısını buluyor: "nankör." İşte insanlar böyle. Şimdi bak, ağaca yanlış yaklaştı, ağaca yanlış yaklaştığın için ağacın dikenleri battı, düşüşün de alışkanlığı.
(Soru: "Yasak meyve neydi hocam?") Yasak meyve, kişinin odaklandığı nokta neyse odur — bu bir sembolizasyondur, sanatını bilirsin. Somut, gerçek bir meyve yok; elma armut yok, elma armut yok, yenen şey bir "meyve salatası" gibi, yani bir semboldür.
Evet arkadaşlar. Kâfi herhalde, teşekkür ederim. Buyurun, bir soru var arkadaşımızın.
Nefsin İsteklerinden Özgürleşmek
(Katılımcı sorusu:) Nefsin isteklerini, arzu ve korkularını yerine getirmeye çalışmak insana hastalık verir, çünkü nefse tabi olmak demek dediniz. Biraz da aslında insanın hani nefsinin isteklerini yerine getirmeye çalışması, ona tabi olması ile ilgili — insan nasıl buradan kurtulabilir? Nasıl kurtulabiliriz?
Zaten farkında olmazsan zaten kurtulamazsın. O özgür olmayan istekleri yerine getirmeye çalışmak yerine, aslında bir üst düzeye geçmemiz gerekiyor. Farkında olmayan için bunu yapmak mümkün değil. Önce bunun ne diyelim, teorik bilgeliğini idrak etmeli. Mesela diyelim ki bir kişi diyorsa ki "ben istediğimi yaparım, hiçbir şey bana engel olmamalı, ben ancak istediğimi yaptığımda özgürlük hissediyorum" — şimdi eğer buradan yola çıkarsa, kırk tane din gelse, insan bu teorik bilgelik olmadan bir yere gidemez.
Zaten o yüzden biz ne yapıyoruz? "Allah niye bizi engelliyor, işte haramlar çok tatlıymış" diyoruz. Öyle bir şey yok. Haramlar kime tatlı? Yani esrar bağımlısı olana tabii ki esrar tatlıdır ama fıtratında olana esrar tatlı mıdır? Değildir. Haram niye tatlı? Çünkü sen henüz fıtratında değilsin. Dolayısıyla önce bilgi düzeyinde bir netlik oluşması lazım.
Zevk, Istırap ve Arzu-Korku İlişkisi
Ben diyeceğim ki: nefsim zaten arzu ve korkularının esiridir, bunun özgürlüğü özgürlük değildir. Ben bu arzu ve korkulardan önce özgürleşmeliyim, bu yolda bir çaba içinde olmalıyım. Peki içimde bu arzu ve korkuyu duyan ne? Bunun üzerinde çalışma yapmalıyım.
Mesela bakın birisi bir bilgeye soruyor: "huzursuzum, huzura nasıl kavuşabilirim?" O da diyor ki, "huzura niçin gereksinim duyuyorsun?" Gene cevap soru yani. Kişi diyor ki, "mutlu olmak için." "Seni mutsuz eden ne?" diyor bilge. Kişi diyor ki, "bende olanı istemiyorum, bende olmayanı istiyorum." "Neden bunu tersine çevirmiyorsun? Sende olanı iste, sende olmayana da aldırma." "Hoş olanı istiyorum, acı verici olanı istemiyorum." Cevap: "bir şeyin hoş olup olmadığını nasıl biliyorsun?" "Geçmiş deneyimlerimden." "Belleğinin rehberliği altında hoş olanı izleyip olmayandan kaçındın, peki bugüne kadar başarılı olabildin mi?" "Hayır, olmadım, hoş olan devam etmiyor, acı yeniden gelip yerleşiyor." "Hangi acı?" diye soruyor bilge. "Zevk ve haz arzusu, ıstırap çekme korkusu — bu iki arzu ve korkuların içindeyim" diyor, yani "zevk ve haz alma arzum var, fakat yeterince tatmin olmuyorum; ıstırap çekme korkum var, bazen o korkularım başıma geliyor, o yüzden de acı çekiyorum." "Her ikisi de acı veriyor, katışıksız bir tatmin hali yok mudur?" diye soruyor. Bilge cevap veriyor: "fiziksel ya da zihinsel her zevkin bir araca gereksinimi vardır, hem fiziksel hem zihinsel araçlar maddeseldir, yorulur ve yıpranırlar, onların vereceği haz yoğunluk ve süre bakımından ister istemez sınırlıdır. Istırap, sizin tüm hazlarınızın zeminidir, siz ıstırap çektiğiniz için onları istersiniz."
Yani ıstırap nedir? Aslında tersinden bir arzudur. "Ben acı çekmek istemiyorum, ben yanıltılmak istemiyorum, ben hayal kırıklığına uğramak istemiyorum" — aslında korkunun altında yatan şey ne? Bir şeyi istememe, yani orada da bir arzu var. Mesela işte, "eşim beni her zaman sevsin, her zaman bana değer versin, bana değer vermemesinden korkuyorum, beni sevmemesinden korkuyorum, beni önemsememesinden korkuyorum." "Gün gelip de bir gün insanların beni dinlememesinden korkuyorum. Gün gelip de bir gün şöhretimi yitirmekten korkuyorum. Gün gelip de bir gün gençliğimin, yakışıklılığımın gitmesinden korkuyorum." Dibini kazın, her korkunun altında bir arzu vardır.
Kendi Üzerimizde Çalışmak: Evdeki Kirleri Temizlemek
(Bu konuşma böyle üç saat de sürebilir.) Bu nedir arkadaşlar? İşte bu insanın kendi üzerinde çalışmasıdır mesela. Yani nedir bu psikolojik benlik düzeyindeki bu durumların kökeni? Anlamı nedir? Gerçek midirler, aldatıcı mıdırlar? Mesela bedenim öldüğünde ben de mi ölüyorum? Bunu sormamız gerekir. İşte bütün bu bilgi düzeyinde doğru bir zemine ulaştığımızda, o zaman psikolojik düzeydeki gereksiz düşünce, duygu ve davranış kalıplarını temizlemeye başlarız. Buna da ne diyoruz? Kendimiz üzerinde çalışmak.
Yani şöyle düşünün: evinizde birçok eşya var ama birçoğu gereksiz eşya, bir kısım zararlı eşyalar var, almışsınız ama zararınıza işliyor, sürekli elektrik yiyor ve hiçbir faydası da yok, sürekli kabarık bir faturanız geliyor ama hiçbir işe yaramıyor. Evinizin bir köşesine bir zaman kenara koymuşsunuz, çöp olmuş, o çöpte böcekler birikmiş, o böcekler eve yayılmış. Ne yapmanız gerekir? Temizlemeniz gerekir.
Şimdi biz psikolojik düzeydeki bu evi temizlemeliyiz. Gerçek evimiz spiritüel evimizdir. Psikolojik düzeyimizi temizlemezsek, oradaki kirler, yani yanlış düşünce, duygu ve davranış kalıpları bize huzursuzluk verir, acı verir, sıkıntı verir.
Adalet Arayışı ve Ego
Mesela ben dersem ki, "hayatta hiç kimse beni anlamadı." Şimdi ben buna inanırsam — daha doğrusu şu, yani "hiç kimse beni anlamadı" bir olgudur, ama "hiç kimse anlamadığı için kendimi mutsuz hissediyorum, bir türlü tatmin olamadım, çünkü kimse beni anlamadı" — bunu on sene evvel böyle bir profesör görmüştüm, adam üç dört dil biliyor, üç beş kitap yazmış: "bu millet benim kıymetimi bilmedi." Adam ızdırap içinde. Anladınız mı? Şimdi bu ızdırabın nedeni ne? Egonun kıymet araması. Şimdi bu kafayla kırk kitap okusa, Kur'an-ı Kerim üzerinde tefsir yazsa, bu cehaletle kaldığı müddetçe bu ızdıraptan kurtulamaz.
(Soru: "Bu arada adalet isteği olanlar adına...") Adalet ne? Hak edenin hak ettiği karşılığı görmesidir. Hak ettiğini neyle ölçüyorsun? Mesela diyelim ki ben bir kitap yazdım, üç dil biliyorum, ne hak ederim? Diyelim ki bir kitap yazdım, ne hak ediyorum? Söyleyin. Ben zaten bu kitabı nasıl oluşturmuşum biliyor musun? Allah'ın bana verdiği ilim, bana verdiği idrak melekeleriyle değerlendirme yapmışım, yazmışım; isabet kaydetmişsem, bu zaten Allah'ın bana verdiği nimettir ve zaten ben o nimetten dolayı Allah'a şükrederim. Yanlış bir şey yazmışsam da tövbe istiğfar ederim. Ne hakkım var başka? "Kitap yazdım, çok önemli bir kitap ama kimse beni anlamadı" — bu hak değil, bu adalet de değil, bu ego saçmalığıdır.
(Soru: "Peki o yazdığımız kitaptaki içerikler genel anlamıyla insanlara faydalı, insanları geliştirecek bir şey diyelim; doğru. Ve saçma sapan kitap yazan birinin best-seller olmasından, bu kişinin rahatsız olması sadece egodan mı kaynaklanır? Adaletten olamaz mı? Hak etti mi etmedi mi?")
Bakın, egomuz böyle bir hak üretti, ne alakası var? Ben en fazla şunu derim: ya, şimdi bazı insanlar egolarından yola çıkarak bir şeyler yazıyorlar, iyi reklamını yapıyorlar veya şu veya bu, veya insanlar böyle şeylere gereksiz bir şekilde iltifat ediyorlar; diyelim ki hiçbir bilgi değeri olmayan bir kitap best-seller oluyor — ben ancak buna üzülürüm, yani şahsım adına değil, vesaire adına değil yani, "keşke toplumumuz böyle şeylere teveccüh etmeyecek noktada olsa" ama asla ne kendim için, ne işte "ya ben bu toplumu hak etmiyorum, ben başka bir toplumda gelmem lazımdı, böyle aşağı düzeyli bir toplumda benim ne işim var, işte Avrupa'da olsaydım benim kıymetimi bilirlerdi" — bunlar yüzde yüz egodur.
Bakın basit bir örnek veriyorum: Hazreti Yunus, Allah onu bir kavme göndermiş, ona demiş ki, "doğru ol, örnek ol ve sana ilettiğim mesajı en güzel şekilde ulaştır." O anlatmış, yirmi küsur sene, sonra "anlamıyorlar" diye kızmış. Orada egoda bir hak var, bunları anlatıyor: "bunlar niye anlamıyor?" Ya sana ne yani, değil mi, o senin işin değil ki. Kızıp, kavmine kızıp terk ediyor. Bakın Allah'a isyan da yok burada, tamamen bir ego damarı var orada aslında, kavmine kızıyor yani. Yaptığı sadece bu. Yani şunu diyor: "bu kavim beni hak etmiyor" veya işte "bunlar bu mesajı hak etmiyor" veya "bunlar, ben bu kadar anlattığım, bu kadar emek sarf ettiğim halde, bu emeğime en ufak bir doğru karşılığı vermiyorlar" — inanarak yani, bir şey beklemiyor maddi olarak ama. Allah onu uyarıyor. Çünkü bu egodur.
Onun için bak, "ego" deyince aklınıza — benim literatürüm biraz farklıdır, yeni katılan arkadaşlar belki bilmeyebilir — ego dediğim şey benim sınırlı psikolojik benlik algısıdır. Yoksa ego demek işte "çok kibirli, insanlara tepeden bakan" değil. Ben anlattığım her şey egodur. "Ego bunun neresinde" diyor, hani var ya "meyveli aşık, meyveli şeytan, bunun neresinde" der gibi. Yani kardeşim senin anlattığın hepsi ego zaten, dört dörtlük bir ego yani o.
(Soru: "Onun için peki, orada şefkat göstermekle egodan çıkılamaz mı?") Bilmiyorlar — bak ben biliyorum onlara, "daha aydınlanmamış" dedik ya. Bakın bir insanı herhangi bir nedenle küçümsüyorsanız, o egodur. Ben ne dedim o yüzden? İnsan olmak insan olmaktır, üstün insan olmak değil. Sen idrak edersin, şükredersin, idrak ettiğin için; idrak etmeyenleri küçümsemezsin, öyle bir şey yanlıştır — yani o tür bir şeyi kastetmiyor. Ama nedir? Örnek: bakıyorsun, genç kız mesela 17-18 yaşında, sürekli Twitter, Facebook'ta "kim nasıl giyinmiş, kime ne güzel olmuş, hangi kombin daha bilmem neymiş" — yani şimdi bu, gerçekten eğer insan olmak halimizin farkındaysak, gerçekten üzücü bir şeydir. Çünkü o kişinin kendi enerjisini, aklını, şuurunu, kabiliyetini heder etmesidir, değil mi? Bunu kastediyoruz. Yoksa asla bir küçümseme, "şunlara bak neyle ilgileniyorlar, çok şükür ki ben onların seviyesinde değilim" — bu egodur. Kastımız asla bu değildir.
Teşekkür ederim.