Sevgililer Günü Özel

Kısa Özet

14 Şubat Sevgililer Günü vesilesiyle yapılan bu sohbette hoca (İsmail abi), “gerçekten sevmeyi biliyor muyuz” sorusunu merkeze alarak sevginin ihtiyaç temelli ve ego temelli hâlleri ile gerçek/olgun sevgi ve aşk arasındaki farkı Erich Fromm’un görüşlerinden ve tasavvufi aşk anlayışından yararlanarak anlatıyor. İhtiyaçtan bağımsız, karşılıksız sevginin nasıl aşka, aşkın da nihayetinde “ikiliğin ortadan kalktığı” birlik hâline (vahdet) evrildiği; bu sürecin Leyla-Mecnun gibi klasik aşk hikâyelerinde ve mümin-Allah ilişkisinde nasıl yansıdığı ele alınıyor. Sohbet, gerçek sevgiyi idrak etmeden Sevgililer Günü’nün kutlanamayacağı vurgusuyla kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Olgunlaşmamış sevgi “seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var” der; olgun sevgi ise “sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum” der. - Gerçek aşkta “ben-sen” ikiliği ortadan kalkar; aşık ve maşuk değil, aşkın kendisi vardır. - Sevgiyi gerçekten idrak etmeden Sevgililer Günü kutlanamaz; sevgili olmadan da sevgi/aşk kutlanabilir.

Giriş

Bu haftaki sohbette, 14 Şubat Sevgililer Günü vesilesiyle hocaya sevgiyle, aşkla ve ilişkilerle ilgili sorular sorulması planlanıyor. Sunucu, bu konuların hoca tarafından zaten sıkça işlendiğini, çünkü insanın kendi arzu ve korkularını en çok ilişkilerde görme şansı bulduğunu belirtiyor. Selamlaşmanın ardından hoca, sevginin genelde kadın-erkek ilişkisi üzerinden ele alındığını ama kendisinin asıl sormak istediği sorunun “biz gerçekten sevmeyi biliyor muyuz” olduğunu söylüyor.

Sevginin Dereceleri: Aynı Kefeye Koymanın Yanılgısı

Her konuda olduğu gibi sevgide de bir derecelenme var. Modern insan olarak bunu genelleme eğilimindeyiz; oysa farklı düzeyleri ayırt etmek gerekir. Bu düzeyler arasındaki farkı ayırt edemediğimizde her şey birbirine karışıyor. Kimi “sevgi, aşk güzel bir şeydir” der, Mevlana’nın “her şey aşıktır” sözünü hatırlatır; kimi ise tam tersini söyler: “Ne aşkı, ben aşktan çok zarar gördüm, aşk bir yalanmış.” Böyle birbirine taban tabana zıt yaklaşımlar sergiliyoruz.

Bunun altında yatan temel sorun, her düzeydeki sevgiyi aynı kefeye koymamız. Bir insanın çıkarı için bir şeyi sevmesiyle, farklı bir bilinç düzeyinde yaşanan sevgi aynı şey değildir. Sevginin en ilkel, en basit, en egoist hâllerini gerçek sevgi olarak tanımlarsak, o zaman gerçek sevgiye haksızlık etmiş oluruz.

İhtiyaç Temelli Sevgi

İnsan bilinci açısından baktığımızda, ortalama düzeydeki insan ihtiyaç duyduğu şeyleri sever. Kendisine lezzet veren, haz veren, keyif veren, olumlu bir duygu uyandıran şeyleri sever. Güzel bir kumaşa dokunursunuz, o dokusu hoşunuza gider, “bu kumaşı seviyorum” dersiniz. Yazın soğuk su içersiniz, bedensel olarak rahatlarsınız, “soğuk suyu seviyorum” dersiniz. Lezzetli bir yemek yersiniz, “bu yemeği seviyorum” dersiniz. Bir insan size güven verir, güvene ihtiyacınız vardır, “bu insanı seviyorum” dersiniz. Korunmaya ihtiyaç duyarsınız, o insan da sizi korur; ilgiye ve sevgiye ihtiyacınız vardır, birisi size ilgi ve sevgi gösterir. Bu düzeydeki sevgiler, kişinin psikolojik ihtiyaçlarından kaynaklanan bir şeydir.

Erich Fromm’un bir sözü var: bir insan konusunda çaba gösteriyor olmasına rağmen, bir adım ileriye gidememiştir aslında — ama sevgiyle ihtiyaç arasındaki bağı fark etmiş olması bile çok önemlidir. Biz bunu fark etmiyoruz; “ben çok seviyorum” deriz ama altında bir ihtiyaç yattığını görmeyiz, “benim ihtiyacım var” demeyiz, “seni seviyorum” deriz. Fromm’un dediği gibi: olgunlaşmamış sevgiler “seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var” der; olgunlaşmış sevgiler ise “sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum” der.

İnsanlar aslında ihtiyaçları olan şeyleri sevdiklerinin farkında değildir. Bir şeye ihtiyaçları vardır, o ihtiyacın etkisiyle bir çekim duyarlar — yemekten, içmekten, güzel bir kumaşa dokunmaktan tutun bir insana duydukları sevgiye kadar. Altta yatan şey, bir ihtiyacın doyurulmasıdır. Haz veren, keyif veren, kişiyi psikolojik olarak tatmin eden bir şeye duyulan ilgiye insanlar “sevgi” diyor.

Bunu illa “sevgi değil” diye adlandırmak gerekmez ama sevgi kavramını sadece bu hâllerle sınırlamamak gerekir. Bir insanın “ihtiyaç duyulmak” ihtiyacı da bir ihtiyaçtır. Bazı insanlar birilerinin kendilerine ihtiyaç duymasından bir tatmin hissederler: “Ben birinin boşluğunu dolduruyorum, o bana ihtiyaç duyuyorsa benim varlığım bir anlam kazanıyor, bana bağlı olduğunu hissediyorum” derler. Bu da herkesin yaşadığı bir süreçtir.

Temel soru şudur: sevgiyi ve buna bağlı varoluş bilincini bu seviyede tutmayı mı tercih ediyoruz, yoksa sevginin ve varoluşun daha yüksek bir seviyesini idrak etmek mi istiyoruz? İhtiyaçtan bağımsız bir sevgi hâli var mı? Bir şeyi seviyoruz ama ona ihtiyacımız yok, ondan karşılanan bir ihtiyacımız yok — böyle bir sevgi mümkün mü?

Bazı insanlar kendilerini severler, orada da bir ihtiyaç vardır: kendisiyle bir olma, kendisinden memnun olma ihtiyacı. Fromm, bunun ötesine geçme imkânı olup olmadığını sorgular; çünkü gerçekten sevginin ve varoluşun daha üst bir düzeyi de vardır.

İhtiyacın Adını Doğru Koymak

Buradaki ihtiyaç ve sevgi ilişkisi başlı başına eleştirilecek bir durum değildir. Ama bunun adını yanlış koymak yadırganacak bir şeydir. Karşımızdaki insana “seni seviyorum” deyip aslında ihtiyacımızı sevdiğimiz hâlde bunu “sevgi” diye tanımlıyorsak, bu bir yanılgıdır; adını yanlış koyarak kendimizi kandırırız, içini gerçek olmayan şeylerle doldururuz. “Ben onu çok seviyorum” derken, aslında bir beklentisi, bir karşılık arayışı olmadığını, tertemiz bir sevgi yaşadığını düşünen birçok insan vardır; kendilerini bilerek değil ama aldatırlar. Bunun altında bir ihtiyaç olduğunu görebilmek, bunu itiraf edebilecek bir samimiyet göstermek çok değerlidir.

Bazen insan, sevdiği kişi için âdeta kendini feda edercesine bir şey yapar. Bu, hem kendisini kendi gözünde ve başkalarının gözünde yüce bir konuma taşır hem de ilişkiyi daha güçlü temellendirmeye yarar. “Tamam, bravo, büyük bir fedakârlık sergiliyorsun, sorun ne?” diye sorulduğunda genelde şu cevap gelir: “Ben sevdim, fedakârlık yaptım, onu mutlu etmeye çalıştım, hep iyiliğini düşündüm ama o bana öyle davranmıyor.”

Sevginin ego’ya dayanan bir tarafı olması kötü bir şey değildir — burada “ego” kastı aşağılayıcı bir anlamda değil, psikolojik bir seviyede kalması anlamındadır. Bunun meşru bir tarafı vardır, bu bir süreçtir. Eleştirilecek olan, bu düzeyin sanki sevginin en hakiki, aslî ve nihai hâli olduğunu düşünmemizdir.

Sevginin Mekanizması ve Beklentisizlik

Bazı arkadaşlar “sevgiyi çok mekanik anlatıyoruz” diye soruyor. Anlatılan sevgi mekanik değildir ama bir mekanizması vardır. “Nerede o eski sevgiler, eskiden daha fazla emek verildiği için gerçek sevgiymiş, şimdikiler daha hızlı tüketildiği için gerçek değilmiş” gibi nostaljik bir bakış da var. Eğer “hiçbir beklentim yok” diyebiliyorsak, o zaman sevgimizin mekanikliğinden söz edemeyiz; gerçekten bir sevgi vardır. Ama “bu kadar fedakârlık yaptım, o ne yapıyor” diye bir karşılık bekliyorsak, bu boş bir davranıştan ibaret kalır. Beklentisiz olduğumuzda ve bu sevgi bizde doğal bir huzur, mutluluk uyandırdığında, işte gerçek bir sevgiden söz edebiliriz. Kendimize samimiyetle sormalıyız: karşılık bekleyen bir tarafımız var mı?

Yine Erich Fromm’dan bir söz: insan seviyorsa iki şeyi yapmaz — aldatmaz ve ağlatmaz. Ağlatmak, insanın gönlüne yapılmış bir saldırıdır. En azından bu düzeydeki, uydurma bile olsa bir sevginin, verdiği hazzın da bir değeri vardır; bizimle daha uyumlu davranan, bizi daha değerli hissettiren birine karşı doğal bir eğilim duymak insan doğasında vardır.

Çocuk Örneği ve İlişkilerde Duyarlılık

Ego, kendisine daha olumlu yaklaşan kişiye doğal olarak bir meyil gösterir. Bunu çocuklarda da görmek mümkün: çocuk, annesinden daha fazla sevgi ve ilgi gösteren, kendisiyle daha keyifli vakit geçiren bir kadına eğilim gösterebilir: “Onunla çok keyifli vakit geçiriyorum, keşke annem o olsa” diyebilir. Aslında çocuk şunu demek istemektedir: “Bu kadın beni annemden daha iyi anlıyor, benimle daha keyifli vakit geçiriyor.” Seçim hakkı verilse, kendisini daha çok seveni seçecektir — bu ego’da var olan doğal bir eğilimdir.

İnsanlar evliliklerinde de birbirlerine uyumlu ve sadık olmaya, birbirinin ihtiyaçlarına duyarlı olmaya dikkat ederler. Ben, muhatabımın öncelikle psikolojik ihtiyaçlarına saygı göstermeli, olabildiğince duyarlı olmalıyım; olamadığım durumlarda özür dileyebilirim: “Senin beklediğin kadar vakit geçiremiyorum ya da senin ihtiyaç duyduğun kadar sakin biri olamıyorum” diyebilmeliyim. Bu psikolojik düzeydeki sevgiler iyi beslenirse, daha sağlıklı ve bilinç düzeyi daha yüksek sevgilere yol açar. Bu düzey eksik bırakıldığında ise sevgi bencilleşir: kişiler kendi ihtiyaç ve beklentilerine odaklandığında ilişki körleşir, iki taraf da birbirini değil yalnızca kendini görür. Bu yüzden sevgimizi ve ihtiyaçlarımızı biraz daha bilinç ve farkındalıkla görebilmenin yolunu açmak gerekir.

Sevilme Projesi: Sevmek mi, Sevilmek mi?

Fromm’un dediğine göre, birçok insan sevme sorununu, sevme kapasitesi olarak değil, öncelikle “nasıl sevilebilirim” sorunu olarak görür. Burada psikolojik bir tuzağa düşülür: “Ben sevilebilir biri miyim, beni seviyorlar mı, ne kadar seviyorsun” diyerek, ne kadar sevilebilir olduğumuzu karşımızdakinin bizi ne kadar sevdiğine bağlarız. Sürekli başkasının bizi ne kadar sevdiğine odaklanıyorsak, sevgide üst düzeye adım atamayız; çünkü ego bizi “ne kadar sevildiğime” takar, sevmeye değil.

Sartre’ın bir sözünü hatırlıyorum: “Sevmek bir sevilme projesidir.” Bu, kendini gözlemleyen insanların fark ettiği güzel bir itiraftır. İçinde sevilme projesinin olmadığı bir sevgi var mı diye kendimize sormalıyız. Bir insanı severken, onun beni sevmesi kadar mı seviyorum?

Bu konudaki yaygın inanışların büyük bir kısmı, henüz olgunlaşmamış, henüz aşka geçememiş sevginin yansımalarıdır. “Ben çok sevdim, o kadar acı çektim” gibi anlatılar, aslında sevilme arzusundan kaynaklanan bir acıdır; ama sanki büyük, yüce bir sevgi yaşanmış gibi sunulur. Oysa gerçek sevgi acı vermez, insanın içini acıtmaz, insan gerçek sevgide bir kayıp hissi yaşamaz, gerçek sevgide beklenti olmaz.

Sevgiden Aşka: Bir Geçiş Süreci

Tam da aşka geçilecek yerdeyiz. Aşk halleri üzerine yazılmış klasik bir eser hatırlatılır; orada kişinin kendisiyle yandığı, korktuğu, bağlandığı, koptuğu bir sürü aşama anlatılır. Bizim küsmemiz, ağlamamız, bağlanmamız, çarpmamız aslında gerçek sevgiye ulaştığımız yolda düşe kalka ilerlediğimizin göstergesi olabilir.

Peki gerçek sevgi, düşük düzeyden başlayıp yukarı doğru aşka mı dönüşüyor? Aşk, sevgiden bambaşka bir fenomen mi? Yaşam süreci bakımından bakıldığında bir süreç ve bu sürecin sonunda oluşan bir şeydir ama mahiyeti itibarıyla farklıdır. Şöyle düşünülebilir: aya giden bir uzay aracı önce yerden yolculuğuna başlar, atmosferin alt seviyelerinden üst seviyelerine doğru ilerler; bir nokta vardır ki orada yer çekimi biter ve gerçek anlamda uzayın olduğu bir alana geçilir — orada artık yer çekimi yoktur, farklı bir hâl vardır.

İnsanın sevgi yolculuğunda da ikiliğin olduğu bir süreç vardır: “Ben ne kadar seviyorum, o ne kadar seviyor? Ben ona değer veriyorum, o bana ne kadar değer veriyor? O beni nasıl görüyor?” Bu ikilik derinleştikçe, ikiliğin ortadan kalktığı bir noktaya doğru gider. Artık “seven” ve “sevilen” değil, sevginin kendisi vardır. Sufiler buna böyle bakar: aşık yok, sadece aşk var, aşk olma hâli. Bunu, iki cismin ateşe girip bir süre sonra kendi bireyselliklerinin eriyip ateşle bir olması gibi düşünebiliriz. Hakiki bilgeler gerçek aşkı böyle anlatır: “Kimsin?” diye sorulduğunda “ben” diyen birine “buraya ben giremez” denir. Gerçek aşk hâlinde “ben”, “sen”, “kim” kavramları da giremez. Dolayısıyla hakiki aşk birlik hâlidir, teklik hâlidir; orada ikilik yoktur.

Leyla-Mecnun, Ferhat-Şirin ve Aşkın Yeryüzüne İnişi

Bu noktaya gelinceye kadar bir süreç yaşanır. İslam medeniyetindeki Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi bütün aşk hikâyelerinin altında yatan şey budur. Bazı yorumcular kavuşmaya iyi bakmaz, hep acı çekmek isterler, aşkı tahayyül düzeyinde bırakıp yeryüzüne indirmezler — bu yanlış bir değerlendirmedir. Anlatılan şey, gerçek aşkta “ben” ve “sen”in, kavuşma kavramlarının ortadan kalkmasıdır. Eğer hâlâ “kavuşabildik mi, kavuşamadık mı” gibi bir kaygı varsa, orada aşk yoktur; orada hâlâ ikilik düzeyinde, acıyla karışmış bir hâl vardır. Bazı kişiler psikolojik düzeyde huzurlu bir birliktelikten çok, acı çeken bir sevgi hâlini daha tatmin edici bulur — ama bu gerçek aşk değildir.

Bu masalların altında yatan süreç önce nefis düzeyinde başlar: önce ikiliğin, büyük bir kavuşma arzusunun, ayrılığın yoğun biçimde hissedildiği bir süreçten geçilir; ancak bu süreçten geçildiğinde hakiki aşka ulaşılır. Mecnun, “artık Leyla’yı aramıyorum, Leyla bendedir” dediğinde birliği idrak etmiştir; artık orada ikilik de ızdırap da acı da yoktur.

Aşk Yalnızca Kadın-Erkek Arasında mı Olur?

Aşkın illa kadınla erkek arasında olduğuna dair bir anlatı vardır. Oysa Hazreti Ömer, herhangi bir kadına dair bir sevdadan söz etmeden de aşktan bahsedebilir. Elbette bazen dişil-eril bir taraf da olabilir: “Ruh eşimi buldum, ideal kişiyi buldum, onunla mutlu son” gibi. Ama önemli olan şudur: aşk illa kadınla erkek arasında olmayı gerektirmez. Aşk, her varlık arasında fıtri olarak var olan birliğin idrak edilmesidir — bir mürit ile şeyhi arasında, iki dost arasında, insan ile Allah arasında da olabilir; ikiliğin kalktığı her düzey aşk hâlidir. Kadın-erkek aşkı, bu sürecin çoğunlukla başlangıç noktasıdır, tek biçimi değildir.

Bunu anlamayan bazı insanlar, Mevlana ile Şems arasındaki ilişkiyi kavrayamaz: “İki erkek arasında nasıl aşk olur” derler. Hâlbuki Kur’an’da da müminle Allah arasındaki sevgi ilişkisinden bahsedilir. Kur’an’da “aşk” kelimesi geçmez ama bu sevgi şiddetlidir. Müminle Allah arasında çok güçlü bir sevgi ilişkisi vardır ve gerçek anlamda iman, ancak bu sevgi-aşk hâliyle kemale erer.

Nitekim Kur’an’da, dinden dönenlerin yerine Allah’ın “onları seven, kendisini de seven” bir topluluk getireceği bildirilir (Maide Suresi: 54). Gerçek sevgi ilişkisi bir ontolojik birlik ilişkisidir; burada ayrılık, dönüklük, aldatma, bozuşma, uzaklaşma söz konusu olmaz. Kulun Allah’la ilişkisi de budur: kişinin kendisiyle Allah arasındaki ontolojik bağın ve birliğin farkına varmasıdır. Bu, imanın temelini yaşamaktır.

İhtiyaçtan Bağımsız Sevgiye Doğru

Sevgimizi ihtiyaç kavramından yavaş yavaş bağımsız hâle getirmek gerekir: “Seviyorum ve karşımdaki insanın varlığına tam bir duyarlılık içindeyim” demek, beklentilerimi hayali bir kurgu gibi tamamen yok saymak değil, olabildiğince bilinçli olarak azaltmaktır. Bunu yaptıkça sevgimiz daha derinlik kazanır. Ne kadar ihtiyaçlarımızdan bağımsız sevebilirsek, sevgimiz o kadar derinlik kazanır ve gerçek anlamdaki, verniksiz sevginin hakikatine ulaşma imkânı sağlar.

Emek, Karşılık Beklentisi ve Alma-Verme Dengesi

“İlişkiye emek verdim” diyenler, genelde verdikleri emeğin karşılığında bir bedel talep ederler; bunu alamadıklarında da “ben emek verdim” diye sızlanırlar. Oysa ilişkiye emek vermek, kendi arzu, beklenti ve korkularımıza dair emek vermek değil, gerçek sevgiye, işin hakikatine dair emek göstermek olmalıdır.

Kendi kendine yetemeyen biri, bir kadın ya da erkeği bulmayı bir çözüm sanabilir; ama bu gerçek sevgi olmaz. Çünkü sevgi, kendi başına ayakta durabilen, yalnız kalabilen birinin verebileceği bir şeydir. Gerçekten sevmek, birinin ilgisini kendine çekebilmek için bir şeyler feda etmek değildir. “İlişkime çok emek verdim ama hiçbir şey elde edemedim” duygusu buradan doğar. Modern psikolojide yaygın olan “alma-verme dengesi” kavramı da aslında bu mekanikliğin başka bir adıdır; bunu görmekten korktuğumuz için başka adlar veririz.

“Karşılık için yapmıyorum” dediğimizde, kendimize “peki ne için yapıyorum” diye sormalıyız. Kendimize karşı açık olmadığımız sürece ileri gidemeyiz; bulunduğumuz konumun doğal ve nihai bir nokta olduğunu zannederiz. Aslında psikolojimizde bir karşılık beklentisi mevcuttur — bu maddi ya da felsefi değil, psikolojik bir karşılıktır. Fromm’un dediği gibi, karşımızdaki insan bizim ihtiyacımızı karşılayan, bize kendimizi iyi hissettiren biridir; burada hep bir beklenti vardır. Önce bu beklentiyi görmek, bunun içinde olduğumuzu bilmek gerekir.

Yine uzay aracı örneği: beş bin metre yükseğe çıkan bir araç “uzaya çıktım” derse yanlış bir tanım yapmış olur, çünkü hâlâ atmosferin içindedir. Bulunduğumuz noktayı doğru tespit edersek, hem kendimize hem muhatabımıza karşı daha üst bir farkındalık kazanırız; bu da kendi varoluş sürecimize dair bir farkındalık oluşturur.

Yalnız Kalabilme Yeteneği ve Sevme Kapasitesi

Fromm’un vurguladığı gibi, yalnız kalabilme yeteneğiniz varsa sevebilirsiniz; bu yetenek ne kadar düşükse, sevebilme yeteneğiniz de o kadar düşük olur. Bu yüzden “aşk ilişkisi” bu kadar fazla talep edilir — aslında bu, ego düzeyinde kendimizi eksik, birisiyle tamamlanabilecek bir varlık olarak algılamamızdandır. Bu algıyla, birinin bize söz vermesini, bizi kendine ait hissettirmesini beklemek gibi bir sürü psikolojik hikâyenin kurbanı oluruz.

Kapanış: Sevgililer Günü Üzerine

Maalesef sevgililer gününü kutlayamayacağım; çünkü önce sevgili olduğumuzu anlamamız gerekir. Sevgililer gününü ancak gerçekten sevgiyi idrak ettiğimizde ve hakiki anlamda yaşayabildiğimizde kutlayabiliriz — sevgiliniz olmasa da sevgiyi kutlayabilirsiniz. Gerçek anlamda sevgiyi idrak etmezsek, ilişkiler kısır bir döngüden başka bir şey olmaz: bir şeyleri değerli kılmak için fedakârlık etmek, kendini sömürtmek, alma-verme hesabı kurmak gibi. Bu durumda bir nitelikten, bir değerden, Yaradan’ın kalbimize koyduğu bir hazineden mahrum kalırız — tıpkı değerli bir mücevheri ele geçirip onu fark etmeyen birinin o mücevherden mahrum kalması gibi.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): (Maide Suresi: 54) — “Eğer siz dinden dönerseniz, Allah öyle bir topluluk getirir ki onlar Allah’ı sever, Allah da onları sever” mealindeki ayete atıfla anılıyor (ayetin tam metni değil, meali anlatılıyor).