Sevginin Halleri
Program Duyuruları ve Giriş
İzlediğiniz için teşekkürler. Geçtiğimiz hafta itibariyle konuştuğumuz konuyu kısaca bir değerlendirip özetledikten sonra, hızlı bir şekilde yeniden bugün itibariyle konuşacağımız konuya başlayabiliriz.
Hocam, evet, duyuyorum. Duyabiliyor musun hocam? Hoş bulduk, hoş geldin, iyi akşamlar. Çok güzel, iyi akşamlar. Şöyle ben de kamerayı gireyim. Dostlarımız yavaş yavaş yayına katılmaya başladılar. Ben onların izniyle yorumları kapatacağım, daha rahat ekranda görülelim diye. Önce kapatayım.
Hocam, pazartesi akşamları büyük bir heyecanla programı bekleyen dostlarımız var. Özelden yazışmalarımız ve onların sorduğu sorular, program sonrasında gelenlerden anlaşılıyor. Bu nedenle size teşekkür ediyorum. Biz bu konuların çoğunu yüz yüze sürekli birlikte konuşuyor olmanın keyfini, şu an çok uzaklardan diyen dostlarımızla paylaşıyor olmanın keyfiyle birlikte yaşıyoruz; bu da bizim için ayrıca çok değerli.
Geçen hafta sevgi üzerine konuştuğumuz konu ve orada yapmış olduğumuz yorumlar, birçok dostumuz tarafından yayın sonrası büyük bir memnuniyetle karşılandı. En çok dokunan yorum, insanlarda saklı olan değerin aslında bir başkası tarafından verilemeyeceği ve sadece bunun farkına varılabileceği üzerine bir yaklaşımdı; bu da bizi sevginin dilenciliğinden kurtarıp özgürleştirecek, belki de gerçek sevgiyi bulmamızın önemli bir anahtarı olacak şeklinde değerlendirildi ve birçok arkadaşımızda ilginç bir farkındalık oluştuğu yorumlandı.
Bugün de kaldığımız yerden sevginin hallerine devam edelim diye konuşmuştuk. Ama öncesinde şunu da hemen hatırlatmak istiyorum ki dostlarımızla programın başında arada girip bölmemek adına söyleyeyim: Cuma günü itibariyle ilişkiler eğitimi başladı. Bilmeyen dostlarımız olabilir; şu an bizi takip eden dostlarımız için söylüyorum. İlişkiler eğitimini 10 atölye şeklinde yapıyoruz. Her atölyede bir mizacı ele alıyoruz. Cumartesi pazar günü mizaç 1 ve mizaç 2'nin ilişki dinamiklerini mizaçlar üzerinden konuştuk ve her atölye birbirinden bağımsız mizaçları ele alıyor. Dolayısıyla her atölyeye ayrı bir katılım gerçekleşebiliyor. Eğitimin tamamına katılmak isteyenler kayıtlarını yaptırdılar ve katılımlarını devam ettiriyorlar. Ama diğer atölyelerin her birine, mizaç mizaç, ayrıca katılabilme imkânı da var, bu konuya ilgi gösterenler için.
Çarşamba günü de mizaç 3'leri konuşacağız. Saat 14-16 arası, iki saatlik bir eğitim gerçekleşecek. Enneagram Eğitim Danışmanlık sayfasından irtibat numaraları arzu edilirse alınabilir ve detaylı bilgi o numaralardan mesai saatleri içinde alınabilir, kayıtlar yapılabilir.
Whatsapp üzerinden mesaj geliyorsa Whatsapp'ı sessiz almak gerekebilir; sizin yayında olduğunuzu görenler şu an mesajlarını gönderiyor olabilir. Çarşamba günü mizaç 3'leri konuşacağız. Diğer takvimi de Enneagram Eğitim Danışmanlık sayfasındaki ilandan takip edebilir dostlarımız. Her atölyede ayrı bir mizaç ele alınacak, saat 14-16 arasında gerçekleşecek. Yedi mizacımızın eğitimi de devam edecek.
Diyelim ve sevginin halleriyle kaldığımız yerden sözü sana bırakalım hocam. Neyi, niçin, nasıl seviyoruz?
Sevginin Üç Boyutu: Bedensel, Psikolojik, Spritüel
Evet, neyi, nasıl seviyoruz? Aslında bir hafta önceki programımızda belki işin teorik zeminine tam değinmedik, ama burada kısa bir açıklama yapmak istiyorum. İnsanın üç boyutu var; bunu her zaman hatırlatırım: bedensel, psikolojik ve spritüel boyut. Dolayısıyla her boyutun kendine göre bir yönelim algısı var. Her bir boyut kendine göre bir yakınlaşma, bir yönelim arzusu duyabiliyor.
Mesela bedenin suya olan bir meyli vardır. Ciğerlerimizin havaya bir meyli vardır. Bedenimizin, cildimizin uygun bir sıcaklığa meyli vardır. Bunun gibi her bir şey aslında kendi ihtiyacına meyillidir. Dolayısıyla beden ve psikolojik düzeyinde kişilerin meyli, aslında o bedenin veya psikolojik vücudun ihtiyacına odaklanır. O yüzden spritüel düzeyin dışındaki sevgiler saf bir sevgi değildir.
O yüzden de kadim öğretilerde şu her zaman hatırlatılır. Hatta bir tanesi şu an aklıma gelen Platon'un bir sözüdür: "Gerçek âşık senin ruhunu sevendir." Yani sevginin öznesi de spritüel boyuttur, sevginin nesnesi de spritüel boyuttur. Gerçek anlamda gerçek aşk, gerçek sevgi, spritüel bir öznenin spritüel olan bir muhataba duyduğu doğal bütünlük hissidir. Çünkü onları şuna benzetebiliriz: iki damlanın gittikçe yaklaşıp bir damla haline gelmesi gibi. Dolayısıyla spritüel sevgi böyle bir şeydir.
Hatta bununla ilgili rastladığım bir hadiste şöyle bir ifade vardı, beni çok etkilemiştir. Şöyle diyor Peygamberimiz: Allah'ın öyle kulları vardır ki herkes onlara imrenir, onların Allah katındaki derecesi çok yüksektir. Sorarlar: onlar bu dereceye nasıl gelmişlerdir, onların özellikleri nedir diye sorulduğunda Peygamber şunu der: onların arasında hiçbir alışveriş, ticaret, fayda, menfaat yoktur; onlar Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler. İşte aslında en gerçek, en orijinal, en hakiki manadaki sevgi budur.
Bunun aşağısında, psikolojik ve bedensel boyuttaki farkındalığımızla yaşadığımız sevgi halleri vardır. Biraz önce söylediğim noktada, büyük bir bilgenin ifadesiyle o spritüel düzeydeki sevgi için şu denir: bu düzeyde kemal bizzat sevilir. Yani bir şeydeki o mükemmellik, kemal hali sevginin tek nedenidir. Herhangi bir menfaat, fayda, yönelim olmaksızın o şeydeki mükemmellik, o şeydeki mutlak değer bizatihi sevilmeye layıktır.
Ama beden ve psikolojiye indiğimizde, beden ve psikolojik boyutumuz bize dönük bir fayda, bir ihtiyaç, bir meyille ortaya çıkar. O yüzden psikolojik düzeydeki sevgiler bedensel veya psikolojik ihtiyaçlara dayanır. Bu anlamda bunu çok iyi irdelemek gerekir. Belki çoğu insan böyle bir cümleden hoşlanmıyor; "ben seviyorum, ne menfaatim var" diyor. Ama aslında çok daha derinden bakıldığında, buradaki menfaat-fayda kavramını basite indirgemezsek, yani psikolojik anlamda faydayı iyi düşünürsek, o zaman meseleyi daha doğru bir şekilde anlama imkânına kavuşabiliriz. Bunu zaten biraz sonra açacağız.
Muhatabımızdaki Kendimizi Sevmek
Burada 4-5 sevgi durumundan bahsedebiliriz. Mesela diyelim ki bir insan bizimle ilgili çok olumlu şeyler düşünüyor, çok olumlu şeyler hissediyor, bizimle ilgili çok pozitif bir kurgusu var: "Sen çok iyi bir insansın, sen çok saygı değer bir insansın, sen çok önemlisin, sen çok değerlisin, sen olmasan ne yaparım bilmiyorum, iyi ki hayatıma dokundun" gibi, muhatabımız olan insandan kendimizle ilgili pozitif geri bildirimler alırız. Ve fark etmeden o insanı severiz. Deriz ki "ya ben seni çok seviyorum". Aslında bu sevgide biz neyi seviyoruz? Karşımızdaki insanın dünyasındaki kendimizi seviyoruz aslında.
Yani bana kendimi öyle bir yansıtıyor ki, hatta bazen ben bile şaşırıyorum; diyorum ki "Allah Allah, ben böyle miyim yani, demek ki böyle bir insanın hayatına dokunup çok önemli değişiklikler yapıyorum" veya "karşımdaki insanın hayatında çok anlamlı bir değişiklik meydana getirdim". O insan bana diyor ki "sen çok iyi birisin, sen benim için çok değerli birisin." Ben bir anda farkına varmadan karşımdaki insana sevgi duyuyorum. Aslında bu duyduğum sevgi nedir? Karşımdaki insandaki kendimdir. Aslında ben karşımdaki insanın kalbindeki kendimi seviyorum. Buna "muhatabımızdaki kendimizi sevmek" diyoruz.
Ben böyle bazı insanlardan duymuşumdur, o yüzden diyor ki "ben o insanı çok seviyorum." Niye seviyorsun abi diyorum, diyor ki "bana çok saygı duyuyor." Dolayısıyla aslında insan psikolojisi zaman zaman kendisini bir başkasının aynasında görmeye ihtiyaç duyuyor; yani kendi varoluşuna dair bir aynalanmaya ihtiyaç duyuyor. Kendisini çok iyi aynalayan, hatta olduğundan çok daha iyi aynalayan birini gördüğü zaman o aynayı seviyor. Buna ne diyoruz? Ondaki kendimizi sevmek. Yani bu adamımızdaki kendimizi seviyoruz aslında bu noktada.
Kendimizdeki Onu Sevmek (Hayali Kurgu)
Bir başkası, "kendimizdeki onu sevmek" ne demek? Bir insanı görüyoruz, zihnimizde, hayalimizde, tasavvurumuzda o insanla ilgili bir kurgu oluşturuyoruz; bunun tam farkında değiliz. Diyoruz ki "ben bir insanla tanıştım, o kadar iyi ki bir bilsen" ama ne kadar iyi aslında bilmiyor ve kişi, birkaç özelliğin yanı başına onlarca, yüzlerce özellik katarak o insanla ilgili zihninde bir hayal kurguluyor. Zihninde bir tasavvur oluşturuyor. Ve o zihnindeki hayali ve tasavvuru seviyor. Buna da "kendimizdeki onu sevmek" diyoruz.
Yani ben aslında "onu seviyorum" derken, işte muhatabım olan kişiyi seviyorum derken, aslında ben kendi hayalimdeki, kendi zihnimdeki kişiyi seviyorum. Bu sevgi haline çok rastlıyoruz, özellikle ikili ilişkilerde çok rastlıyoruz. Çünkü bizler çoğunlukla tanıdığımız bir insanın iyi özelliklerini görmüşsek, onu çok olumlu bir şekilde hayalimizle tamamlıyoruz. Yani onun yüzde 10'unu tanıyorsak, yüzde 90'ını aslında kendi hayalimizle tanımlıyoruz ve dolduruyoruz. Tabii kötü tanımışsak, diyelim ki bir insanın kötü birkaç özelliğini tanımışsak, yine benzer bir şekilde onu hayalimizde tamamen kötü hale getiriyoruz. Diyelim ki aramızda küçük bir problem yaşamışızdır; o küçük problemi yaşadığımız insanla ilgili hayalimiz onu tamamen olumsuz, kötü olarak algılar. Öbür türlü, iyi bir şey aldığımız, pozitif bir etkileşim yaşadığımız bir insanla olan sürecimizde ise onunla ilgili zihnimiz, tasavvurumuz, hayalimiz onunla ilgili bir kurgu yapar. Ve biz aslında o kurguyu severiz.
Hatta çoğu ilişki şöyle biter: "Senin böyle olduğunu bilmiyordum." Değil mi? İşte altı ay sonra, bir yıl sonra, bazen beş yıl sonra, on yıl sonra, yirmi yıl sonra deriz ki "ben senin böyle olduğunu bilmiyordum." Bir kadim bilgelikle ilgili, bir düğün töreni seyretmiştim, bir filmde Yahudi geleneğinde olan bir anlatım vardı. Diyordu ki orada koca, yani evlenecek olan erkek: "Seni tanıdığım yanlarımla seviyorum, tanımadığın yanların konusunda Tanrı'ya güveniyorum." Anladın mı? Yani bu çok önemli. Yani "ben seni tanıdığım kadarıyla seviyorum, tanımadığın yanlarını bilmiyorum zaten." Yani "ben seni seviyorum" demek o kadar zor bir şey ki aslında. Kolay bir şey değil. Ama biz bunu çok kolay kullanıyoruz: "Seni çok seviyorum." Sen beni gerçekten tam olarak tanıyor musun? Tanımıyorsun aslında. Peki beni nasıl seviyor olabilirsin değil mi? En doğrusu nedir? "Seni tanıyor olduğum yönlerinle seviyorum, ve tanıdığım kadarıyla." Değil mi? Doğru şey budur aslında.
Dolayısıyla işte birbirimizi ne kadar tanıdık? İnsanın kendisi bile çoğu defa kendini tanımazken, biz bir insanı nasıl kolayca tanıyabiliriz? İnsanların çoğu bile kendisinin iç dünyasındaki karanlık yanlarının farkında değil; tetiklendiğinde ortaya çıkabiliyor, değil mi? E peki böyle bir durumda bir insanı sevmek kolay mıdır? Değildir. O zaman biz yine başa dönüp devam edeceğiz.
Ruhsal Düzeyde Herkesi Severiz, Psikolojik Düzeyde Sınırlı Severiz
Biz her insanı spritüel boyutuyla seviyoruz. Ve sevmemiz doğaldır. En günahkâr, en kötü insanı, en kötü davranışlı insanı bile taşıdığı ilahi özden dolayı severiz ve sevmeliyiz. Hani "yaradılanı severiz, Yaradan'dan ötürü" diyen Yunus'un aslında anlatmak istediği şey temelde budur. Spritüel boyutumuz hepimizde saf ve mükemmeldir. Ve o bizatihi sevilmeye layıktır.
Psikolojik yöne geldiğimiz noktada ise psikolojik boyutlarımızın tümünü sevemeyiz. Yani ben bir insanı seviyorum dediğimde, onun yanlış veya kötü yanlarını seviyor olmamalıyım. Bunları fark etmeliyim ama, kötü yanlarına rağmen onun psikolojik anlamda olumlu yanlarını sevebilirim. Yani içimde derim ki "ben bu insanın şu şu olumlu yönünü değerli buluyorum, nitelikli buluyorum ve o değerleri takdir ediyorum ve seviyorum. Ama onun psikolojik boyutta zaman zaman ortaya çıkan şu yanları da var, bunların farkındayım, bunlara rağmen seviyorum." Yani bunların bilincinde olarak diğer yanını seviyorum ve olumsuz yanlarına hoşgörüyle bakıyorum. İşte o zaman psikolojik düzeyde objektif bir sevgi yaklaşımına sahip olabilirsiniz.
Yoksa "ben onu çok seviyorum" deyip, onun eksik, yanlış, hatalı taraflarını görmezden gelmek veyahut onları bastırmaya, yatsımaya çalışmak yanlış bir şeydir. Evet, ben muhatabım olan insanın şu şu eksik ve hatalı yanlarının farkındayım, bunları çok iyi biliyorum, bunları görüyorum; hatta onun görmediği problematik yanlarını da görüyorum. Ama ben onlara rağmen pozitif yanlarını daha değerli buluyorum, ondaki o pozitif değerlerin farkındayım ve o pozitif değerleri seviyorum, ve bu manada ona duyarlı davranıyorum. Böyle baktığımız zaman bakışımız daha objektif olacaktır. Daha objektif baktığımız için de hayal kırıklığına uğrama ihtimalimiz daha az olacaktır.
Ve bu noktada şunu hatırlatmak istiyorum: psikolojik boyutta biz olabildiğince ihtiyaçlarımızdan bağımsız bir şekilde sevebilme becerimizi geliştiriyoruz. Yani gerçekten bana herhangi bir yansıması olmayan bir değeri sevebiliyor olmalıyım. Ama bu göründüğü kadar kolay bir şey değildir. Hatta bazen bakarsınız insanlar mesela hayvan sevgisini karşılıksız zannederler; hayvan sevgisinin çoğu aslında yine karşılıklıdır. Yani kendisine ilgi gösterecek bir hayvan onun gözünde sevilebilirdir. İşte mesela "kedim var, kedim beni hiç unutmuyor, kedim geldiğim zaman hemen benim üstüme atlar, benim yolumu gözler."
İhtiyaç, Meyil ve Sahiplenme
Aslında burada da neyi seviyoruz? Bir insanın bizim yolumuzu gözlemesini seviyoruz. Bir insanın bize özel bir ilgi göstermesini seviyoruz. Bir insanın bize özel bir duyarlılığı olmasını seviyoruz. Dolayısıyla tamamen psikolojik anlamda kendi faydamızdan bağımsız bir şekilde sevmek, o kadar göründüğü kadar kolay bir şey değildir. Buradaki faydayı dediğim gibi maddi olarak görmeyelim; yani bir kedinin bizi görünce koşması da, ve bundan psikolojik olarak hoşlanmamız da bir fayda ve menfaattir. Hatta o yüzden çok insan der ki "insanlarda bulamadığım sadakati hayvanlarda buldum." Demek ki bak sen aslında sana sadakat arıyorsun, sen sana olan sadakati seviyorsun, o köpeği değil aslında, tamam mı?
Sadakati sevmekle, bana sadık olunmasını sevmek arasındaki fark: Burada insanlar menfaat diyince böyle para falan zannetmesinler; kastımız çok daha derinde işleyen bir şey. Mesela bazen bir insan tarafından hatırlanmak ihtiyacındayız ve bir insan bizi çokça hatırlar. İşte haftanın diyelim ki belirli günlerinde arar veya belirli önemli günlerde arar. Aslında biz o insanı seviyoruz zannederken, o insanın bizi hatırlamasını seviyoruz aslında. Dolayısıyla sadakati sevmek ayrıdır, bana sadakatli olunmasını sevmek ayrıdır ve bu çok ince bir çizgidir.
O yüzden ben bazen, diyelim ki size sadık olduğunu söylediğiniz bir hayvan, birisi onu gördü, başını okşadı ve sizi unuttu; diyelim ki 5 yıllık, 10 yıllık evinizde yaşayan bir hayvan birini gördü, sizi anında unuttu. Şimdi siz yine hemen "nankör" damgasını niye yapıştırıyorsunuz? O yüzden ben her zaman şunu hatırlatıyorum: bir insanı veya bir şeyi sevmeden önce, "ona ihtiyacım var" derken kastımız illa onun bir özelliği anlamına gelmiyor; yani onunla ilişkili olmaya ihtiyacım var demeliyiz, onunla ilişki ve iletişim içinde olmaya ihtiyacım var demeliyiz. Bu önce bir farkındalık kazandırır bize. Ama biz hemen sevdiğimizi söylüyoruz. Ve çoğu defa bu düzeydeki sevgide aslında bir sahiplenme, kendinize ait kılma arzusu var.
Mesela şöyle düşünün: çok sevdiğiniz bir çocuğunuz var, her türlü fedakârlığı, gayreti gösterdiniz ve çocuğunuz birisiyle tanıştı ve sizi unuttu, bir anne baba olarak. Şimdi orada hiçbir hoşnutsuzluk duymayabilme becerisine sahip misiniz? "Ne güzel, ben bu çocukla 15-20 yıl güzel bir ebeveyn-çocukluk süreci yaşadım. Şimdi de onu çok mutlu eden birini buldu, ve bana ihtiyaç duymuyor, beni hiç aramıyor. Ve ben bundan dolayı asla herhangi bir serzenişe sahip değilim, içimde zerre kadar bir hoşnutsuzluk yok, onun mutluluğu için her gün dua ediyorum" diyebiliyorsam, o zaman biraz sevgiye yaklaşmışım demektir.
O yüzden sevmek çok özel bir durumdur, çok özel bir değerdir; bunu ucuzlatmamak gerekiyor, kolay bir şey değildir. O yüzden "seviyorum" değil de "sevmeye çalışıyorum" dersek belki daha güzel bir şey olur; yani "sevme yolunda yol alıyorum" demek, ihtiyaçlarımdan, beklentilerimden, psikolojik motivasyonlarımdan, korkularımdan bağımsız bir şekilde sevebilmek. Bu çok değerli bir şeydir. Ve o zaman sevgi psikolojik düzeyden ruhsal düzeye doğru gelişmiş olur.
Toplumsal Onay Arayışı ve Kalpte Yer Edinme İsteği
Dolayısıyla bir psikiyatristin bir sözü vardır: der ki insan psikolojik düzeyde kalbinde tüneyeceği bir kalp arar. Bir yer arar, bir insan arar. Kimin kalbinde tüneyeceğim? Kimin kalbinde var olacağım? Bunu sadece basit romantik ilişkiler olarak da ele almayın. Bazen mesela sosyal arenada çok şöhretli kişiler vardır, siyasetçiler vardır, sanatçılar vardır. Dikkat edin ne arıyorlar? "İşte milletin kalbinde bir yerim olsun" değil mi? "Toplumun kalbinde bir yerim olsun, halkın adamı olayım." Aslında herkes psikolojik düzeyde ne arıyor? Birilerinin benlik aynasında yansımak ve yansıtılmak istiyor. Bu ise sevgi değildir. Bu psikolojik düzeydeki bir varoluş arayışıdır.
Mesela şöyle düşünün: diyelim ki onlarca yıl bir toplumun kalbinde yer etmiş bir siyasetçi, 30-40 yıl sonra böyle gözden tamamen düştü, unutuldu, artık halkın hiçbiri onu hatırlamıyor. Şimdi o siyasetçi bundan dolayı en ufak bir rahatsızlık duymuyorsa, hiçbir rahatsızlık duymuyorsa, o insanın bu ilişkisi biraz daha doğal ve dengelidir. Ama kalbinin böyle bir köşesinde "ya bu millet beni ne çabuk unuttu, işte bu kadar vefasızlık nasıl olur, hayret edilecek bir şey" diyorsa, veya "bu millet benim kıymetimi bilmedi" diyorsa, orada sevgiden bahsedemeyiz.
O yüzden "seviyorum" demeden önce "ihtiyacım var" diye başlasak veya "sevgi yolunda adım adım ilerlemeye çalışıyorum" dersek, o zaman sevgimiz daha doğal olacaktır. Çünkü bakın, gerçek sevgide asla alınganlık yoktur, asla sitem yoktur. Alınma, gücenme, sitem, gerçek sevginin kenarından bile geçmez. Maalesef sitem sevgiden doğmuyor, sitem egodan doğuyor. Sitem ego işine karışmış oluyor. Sitem sevgiden doğmuyor.
Sevgi, Alınganlık ve Beklenti İlişkisi
Yani sevgi sözcüğünü az kullanmalıyız. Çünkü başka şeylerden kaynaklanan bazı tutumları, tavırları biz sevgiden zannediyoruz. İşte dediğiniz gibi sitem sevgiden gelir; sevmesem ona alınır mıyım? Ona değil, övgüme alınıyorum. Niye? Çünkü onu seviyorum.
Ben bir gün böyle bir müzakere yapmıştım bir arkadaşla. En son şu noktaya gelmiştik. Önce ben ona şu soruyu sormuştum: "Sevgiyle alınganlık arasında bana objektif bir bağ kur." Çünkü çok serzenişte bulunurdu: "İşte şuna alınıyorum, şuna alınıyorum, şuna çok içimde kırılmışlık hissediyorum" falan. Ben en son ona dedim ki: "Sevgi ile sitem ve alınma arasında bana objektif, rasyonel bir bağ kur; sevgi budur, bu nedenle de alınıyorum, de. Bana böyle bir bağ kur, ben de anlamaya çalışayım." Çünkü gerçekten yıllarca sevgi üzerinde konuşmuşumdur, düşünmüşümdür, yaşamış olduğum şeyler var. Bana göre hayatta hiçbir zaman sevgiyle alınma arasında, sevgiyle kırılma, sitem etme arasında hiçbir bağ yoktur. Benim ulaştığım anlayış ve nokta budur.
En son şu noktaya gelmiştik: dedi ki "ben sevdiğim insandan tabii ki bazı şeyleri beklerim, bazı şeyleri beklemem. Beklediğim şeyler olmadığında alınırım, beklemediğim şeyleri yaptığında yine alınırım." "Evet" demiştim, "bak çok güzel bir noktaya geldik. Demek ki alınganlık ve sitem sevgiden değil, beklentiden kaynaklanıyor." Değil mi? Dolayısıyla gerçek sevgiyle alınma arasında bir bağ yok. Ama psikolojik düzeydeki sevgi bir beklenti taşır. Bu beklenti gerçekleşmeyince alınır. Aslında problem oluşturan şey beklentidir.
Peki o zaman şu soruya geliyoruz: sevgi ile beklenti arasında bağ var mı? Yani ben sevdiğim insandan bir şeyler bekler miyim? Çoğu insan diyecektir: "alakası yok, ben bir şey beklemiyorum, ben seviyorum." Ben de o zaman diyorum ki eğer sevgi varsa, beklenti yoksa o zaman alınganlık da yoktur. Ama "sevgi var" diyorsan, "beklenti de var" diyorsan ve beklentiden dolayı alınma, gücenme, kırılma oluyorsa, alınmanın, gücenmenin, kırılmanın temelinde, kaynağında beklenti yatıyor demektir. Beklenti sevginin içinde olan bir şey mi? Bana sorarsanız hayır, değildir.
Meyil Sevgi Değildir
Beklenti ihtiyaçtan kaynaklanır. İşte bizler bazen ihtiyaç duyduğumuz şeylere olan meylimizi sevgi zannediyoruz. Ona "meyil" desek daha doğru olacak. Yani ben bir insana meylediyorum. Mesela aç olduğum zaman yemeğe meylediyorum değil mi? Susuz kaldığım zaman suya meylediyorum. Aynı şekilde psikolojik anlamda bir ihtiyacım olduğunda da psikolojik olarak meylediyorum. Bu meyili sevgiyle karıştırmamak gerekiyor. Bir meyil doğal olarak bir beklenti içerir. Mesela ben susadığımda suya meylediyorum; nasıl bir su istiyorum? İhtiyacıma uygun bir su istiyorum, değil mi? Acı bir su olmasın, bozuk bir su olmasın. Bunun nedeni ne? İhtiyacım ve o ihtiyacımdan kaynaklanan meylim. Dolayısıyla ihtiyacım meyil oluşturuyor, meyil bir şeye yönelmeyi netice veriyor, bir şeye yakınlaşma arzusunu netice veriyor. İşte buna insanların çoğu sevgi diyor. Biz de diyoruz ki bu sevgi değildir, bunu karıştırmayalım.
"Hocam bütün sevgi kitapları çöpe gitti şimdi." Evet, sevgi kitaplarının çoğu tabii ki çöpe gidiyor ama biz bu sayede gerçek sevgiyi kazanacağız; ihtiyaçtan bağımsız, meyillerimizden bağımsız, korkularımızdan bağımsız bir sevgiyi kazanacağız. Bu çok değerli bir şeydir. İşte bu, başta Peygamberimizin söylediğini hatırlattığım durumdur: "Onlar Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler." Herhangi bir meyil, herhangi bir ihtiyaç, herhangi bir beklenti, herhangi bir alışveriş yoktur. Buradaki alışverişi lütfen izleyicilerimiz asla maddi bir şey olarak görmesinler; psikolojik alışveriş hayatta çok güçlüdür ve bizim sevgi ilişkilerimizin çoğunun altında yatan şey psikolojik alışverişimizdir.
Değer Vermek Sevgi Değildir, Değeri Fark Etmektir
Mesela birisi bana saygı duyuyor, ben de bana saygı duyulmasından hoşlanıyorum. O yüzden diyorum ki "ya ben falanı seviyorum." Ben diyorum "Mehmet Bey'i seviyorum." Ama ben Mehmet Bey'i niye seviyorum? Çünkü bana çok saygılı, beni kırmamaya çalışıyor, beni hep takdir ediyor, nerede görse beni bir yönüyle övüyor. Benim psikolojim de bundan hoşlanıyor. Bundan hoşlanınca diyorum ki "ben Mehmet Bey'i çok seviyorum." Ben neyi seviyorum? Bana saygı duyulmasını seviyorum aslında. Bütün bu psikolojik argümanları, psikolojik zeminleri adım adım kaldırırsak hakiki zemine geleceğiz. Hani "lâ ilâhe illallah" diyoruz ya, önce "lâ ilâhe" diyoruz; yani önce "bunlar değil" diyoruz, önce bir yatsımada bulunuyoruz, sonra gerçeğe geçiyoruz. Ne olmadığımızı iyi bildiğimizde kim olduğumuzu da bulacağız. Ama yanlış tanımlamalar, yanlış kabuller üzerinde yaşarsak, her zaman o yanlışlıkların doğru olduğu zannıyla onları yüreğimize basacağız.
Hani geçen programımızda da kısmen ifade ettim: sevgi değer vermek değildir. Eğer böyle bir anlayışta olursak sürekli değer ararız. Ve ben inanın çok genç yaşlarımdan beri bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Dedim ki, İsmail, dedim, bir insan sana nasıl değer verebilir? Sende yoksa o değer, sana nasıl bir değer verebilir? Sen bir insandan nasıl değer arayabilirsin? Bana değerli olduğumu hissettir, nasıl diyebilirsin? Öyle bir şeyin mantığı olabilir mi, ben bir insanın bana değer vermesini bekliyorum ve verdiğinde kendimi değerli hissediyorum, vermediğinde değersiz hissediyorum? Bunu inanın bir insan on-on beş dakika oturup derinlemesine rasyonel bir şekilde analiz etse, emin olun burada bir problem olduğunu görecektir. Ama bakın bu o kadar yaygınlaşmış ki asla bunlardan şüphe etmiyoruz. "Birbirimize değer verelim" diyoruz değil mi? Bu ne kadar doğal bir şey gibi görünüyor. Birbirimize nasıl değer verebiliriz? Değer veremeyiz, değerimizi fark ederiz. Kendi değerimizi fark ederiz, muhatabımızdaki değeri fark ederiz. Hatta öyle bir şey ki, muhatabımız kendi değerinin farkında olmasa bile biz onun değerinin farkına varabiliriz.
Bugün günümüzde çoğu insan kendini ne olarak görüyor? Basit bir varlık olarak görüyor. "İşte topraktan geldim, toprağa gideceğim." İşte materyalistse veya pozitivistse "biz tabiatın bir ürünüyüz, yeryüzüne fırlatılmış bir varlığız, neyiz ki" gibi bir kısım yaklaşımlar vardır. Böyle insanlar kendilerini çok değerli görmezler. O insanların bile, Allah'ın üflediği ruhtan bir payları olduğunu bilip onlara o saygıyı göstermeliyiz. Yani "ben inanmıyorum" diyen, hatta Allah'a küfür eden insanın bile kalbinin göz bebeğinde Allah'ın üflediği ruhtan bir pay olduğunu bilerek ona saygı göstermeliyiz.
Gerçek Sevgi Asla Yaralamaz
O yüzden gerçek sevgi çok farklı bir şeydir. Ve şunu asla unutmayın: gerçek sevgi asla insanı yormaz, asla insanı yıpratmaz, asla insana acı vermez. Şimdi diyeceksiniz ki "gene birçok sevgi kitabı çöpe gitti." Evet, gerçek sevgi yıpratmaz, gerçek sevgi acıtmaz, gerçek sevgi yaralamaz. Çünkü dikkat ederseniz halkın arasında yazılan kitaplarda çok şu bu mealde şeyler vardır: "İşte çok sevdim, çok acı çektim; çok sevdim, çok yaralandım, artık sevmeyeceğim." Ya sen zaten sevmedin kardeşim, önce bunu anlamaya çalış. Sen gerçekten seviyor olsan, yaralanmayı bırak; gerçekten sevsen özünün tamlığını idrak edeceksin. Onun için gerçekten sevmek için varlığımızın tamlığına erişmemiz gerekiyor. Eğer sevgi bizi yaralamışsa, sevgiden dolayı yıpranmışsak, sevgiden dolayı acı çekmişsek, sevgimiz eksiktir, sevgimiz yaralıdır. Biz yaralıyız; biz yaralı olduğumuz için sevgimiz de yaralı, sevgimiz yaralı olduğu için de biz yaralanıyoruz. O yüzden gerçek anlamda sevgi asla acı vermez, asla insanı yıpratmaz, asla insanı zedelemez. O yüzden günümüzde benim yapabileceğim bir şey yok ama üzülüyorum, çünkü sevgi adına söylenen, yazılan şeylerin çok çok büyük bir kısmı hatalıdır, yanlıştır.
"Sevgi beni aşağıya çekmez, beni olumsuz etkilemez diye örnekler verdin; bunun tam tersini de düşünebilirim ben. O zaman gerçek sevgi benim ayaklarımı yerden kesmez, aklımı başımdan almaz değil mi?" Kesinlikle diyebilirim; gerçek sevgi tam bir farkındalık halidir aynı zamanda. Yani gerçek sevgide asla bir kurgu yoktur. Hani ben ikinci şıkta söyledim ya, aslında biz çoğu defa birisinin pozitif birkaç yönünü görüyoruz ve onun üzerinden zihnimizde bir hayal üretiyoruz; "ben öyle birini tanıdım ki çok mutluyum ve çok mutlu olacağım" diyoruz. Halbuki ben öyle diyen çok insan görmüşümdür, iki ay sonra o kurduğu hayalle birlikte yere çakılır. O bir kurguyu seviyor, gerçeği sevmiyor. O yüzden gerçek sevgi tam bir farkındalıktır.
Aşkın Gözü Kör Değildir
O yüzden aşkın gözü kör değildir. Egonun gözü kördür, aşkın gözü kör değildir. Gerçek aşk asla kör değildir. Ama şu incelik vardır: gerçek âşık muhatabının ruhunu sevdiği için onun psikolojisine ikinci derecede önem verir. Yani psikolojik veya bedensel olarak o kişideki eksiklikleri görür ama farkındalığı ve odağı o değildir. Hani bizde derler ya "Leyla çok çirkinmiş ama Mecnun onu çok güzel buluyormuş." Ve deriz ki "aşkın gözü kör yani, sen bu kara kuru kısmı sevdin." İşte o da der ki "siz onu benim gözümle görün." Ama biz bu sözü de anlamayız. Aslında burada kastedilen şey şu: ben ona ruhumun gözüyle bakıyorum. Dolayısıyla ben onu çirkin bir beden olarak görmüyorum, ben onu ruhumla seviyorum ve onun ruhunu görüyorum; onun ruhu da çok güzel. Dolayısıyla siz "Leyla" derken onun bedenine bakıyorsunuz, ben Leyla derken onun ruhuna bakıyorum.
Bununla ilgili çok güzel bir şey vardır, onu aktarmak istiyorum. Ahmet Gazali'nin "Aşkın Halleri" kitabında anlatılır: tam olarak aşk seviyesine erişmemiş ama oraya doğru yol alan bir âşık varmış. Bir kadını seviyor. Irmağın bir tarafındaymış, öbürü de ırmağın öbür tarafında. Adam ara sıra gelirmiş, onu ziyaret edermiş, otururlarmış, konuşurlarmış, sohbet ederlermiş saatlerce. Ondan sonra akşam olunca adam geri dönermiş. Yine bir gün konuşuyorlar, ama bu arada zaman zaman geri dönerken âşık suyun üzerinde yürürmüş, farkında değil; öyle bir yürüyor ki suyun üzerinden geçiyor, farkında değil, karşı kıyıya öyle gidiyor.
Bir gün gene gelmiş, kadın yanına oturmuşlar, konuşmuşlar, sohbet etmişler. Böyle bir ara adam demiş ki "ya, senin yüzündeki ben ne kadar güzelmiş." Kadın da arif bir kadınmış, ermiş bir kadınmış belki; demiş ki "sen istersen bugün karşı kıyıya geçme, burada kal." Çünkü kadın şunu anlamış: bu adamın bilinç seviyesi biraz aşağıya düştü, düştüğü için benim yüzümdeki beni gördü. Halbuki bu kadar sohbet ettiğimiz halde o hiçbir zaman benim yüzümdeki bene bakmıyor, görmüyordu bile; ama bugün yüzümdeki beni gördü, yani bilinç seviyesi düştü, düştüğü için yüzündeki beni görünce kendindeki beni görüyor. Dolayısıyla bilinç seviyesi düşünce kadın ona uyarıda bulunuyor: "bugün karşı kıyıya geçme, buradan kal, batarsın." O bunu anlamamış, karşıya geçince boğulmuş.
Anladınız mı? Bizim kadim bilgeliğimiz çok derindir, çok anlamlıdır. Ve asla ne düşük düzeyli sevgiyi hakiki sevgi yerine koyar ne de hakiki sevgiyi yok sayar. Günümüzde yaşanan süreçte insanların sevgi halleri, sevgiye dair algıları ve sevgiyi yaşayış biçimleri o kadar düşmüş ki, biz artık hakiki sevgiyi, spritüel düzeydeki sevgiyi görmüyoruz, bilmiyoruz. Hatta "böyle sevgi olur mu, olsa da tarihte kalmış bir şey" olarak görüyoruz. Halbuki daha tek bir insan olduk mu, hakiki sevgi bir kalpte hâlen potansiyel olarak vardır. O yüzden madem şu an yaşıyoruz, bir kalbimiz var, öyleyse biz o gerçek sevginin adaylarıyız, namzediyiz. Biz asla bu düşük boyutlu sevgi hallerine kanaat etmemeliyiz. Biz gerçek sevgiyi yaşayabilme imkân ve potansiyeline sahip kılınmışız. O yüzden bu sevgiyi yaşamalıyız.
Sevgiyi Kendi Kalbimizde Aramak
Yoksa günümüzde gide gide sevgi iyice yerlere düşürülmekte. Artık böyle tek gecelik aşk bile, aşk adı bile cinselliğe indirgenmiş, menfaate indirgenmiş: "işte onu niye seviyorsun, ne menfaatin var" değil mi? Hatta menfaatsiz bir sevgiyi garipsiyoruz, "aptal mısın" diye düşünüyoruz. Halbuki biz böyle yaparak aslında kendi varoluşumuzdaki sonsuz imkânları yatsımış oluyoruz. Ben niye sevgi konusunda bu kadar uyarıda bulunuyorum? Çünkü biz hakiki sevgiyi yaşamayı aslında hak ediyoruz ama bu hakkımızı kullanmıyoruz. Neden kullanmıyoruz? Çünkü günümüzde sevgi adı altında bize verilen şeyleri sevgi zannediyoruz. Yani her şeyin imitasyonu var günümüzde, sahtesi, sunisi var, ve biz bunlara kucağımızı açıyoruz.
Bazen bunları anlatınca insanlar şöyle diyor: "Ya böyle bir sevgiyi nerede bulacağım?" Bakın ne kadar ters bir yerden bir soru soruyor. Ben diyorum ki, sana böyle bir sevgiyi ara demiyorum; böyle bir sevgiyi senin kalbinde ara, bul. Yani kendi kalbindeki sevgiyi ara. Biz sevgi aramıyoruz. Hatta ben çoğu defa şununla karşılaşıyorum: böyle yüksek düzeyli bir sevgiyle ilgili bir yazı okuttuğumda veya karşılıklı böyle bir şeyi müzakere ettiğimizde hemen şu soruluyor: "Ya beni kim böyle sever ki? Bu zamanda böyle sevgi kaldı mı ki?" Ben de diyorum ki tabii ki var. "Nerede?" diyor. "İçinde" diyorum. Senin kalbinde bu sevgi var. Ve sen kendi kalbindeki bu yüce, sonsuz, mükemmel sevgiyi bulacaksın.
Umit ediyorum ki bizim kalplerimizde bu muhabbet yer ettiğinde ve iki mukabil kalbin arasında yer ettiğinde, bu boşanma trendi negatife değil sıfırlanacaktır ve adeta evlilik bir cennet köşesine dönebilecektir. Yoksa öbür türlü, benliklerin prangasıyla o sevgi denizinde muhataplarımızdan sevgi beklemek değil; ben kendi kalbimdeki sevgiyi tam hale getireceğim. Ben kendi kalbimdeki sevgiyi tam hale getirdiğimde, o zaman benim için bir sorun yok. Sevgi için sevilme sorunu yoktur, bunu unutmayalım. Yani sevginin özünde sevilme sorunu yoktur; sevilmek muhatabımızın sevgisinin bize yansıyan halidir. Gerçekten seven insan sevilmeyi aramaz ama sevilebilir, bu ayrı bir şeydir. Gerçek insan sevilmeyi aramaz, gerçek insan sever ve asla sevilme ihtiyacı duymaz; ama sevildiğinde de bundan dolayı müteşekkir olur ve buna derin bir saygı duyar ve sevildiğinde karşısındaki insanın kalbinin aydınlanmasından dolayı sevinir. Yoksa sevildiği için sevinmez.
Mizaçlara Göre Sevgi Arayışı (Enneagram)
Peki mesela burada şimdi biraz mizaçlarla bağlantılı gibi oldu; zihnin mizaç 2 için böylesi bir şifayı beraberinde getiriyorken, mesela tam diğer taraftan düşündüğümde mizaç 5 için neyi getiriyor diye sorguladığımda, şunu hatırlatmak istiyorum: biz enneagramdan hani genel olarak "2 ler sevilmek ister" diyoruz ama aslında bütün tipler sevilmek ister. Fakat onların sevilme tanımlamaları, sevilmeye bakış açıları farklı. Yani kendini kabul ettirmek için çalışmak da bir sevgi arayışıdır ama kişi ona sevgi demeyebilir. Diyelim ki tip 5'in bilgisi üzerinden onay arayışı, bilgisi, aklı, analizi üzerinden kabul arayışı, onay arayışı, takdir arayışı ve bilgisinin, zekâsının karşılık bulduğunu görmesi de bir sevgi arayışıdır. Tip 8'de gücüyle, etkisiyle, etkinliğiyle hayatın içinde bir aynalanma ister; aslında bu da onun sevgi arayışıdır ama mahiyetleri değişiktir. O yüzden her tip sevgi arar, her tipin sevgi arayış tarzı birbirinden farklıdır. Bu içerikteki konuyu sadece mizaç çıkarları kendi dünyalarına çevirmesin diye bu konuyu açmaya çalıştım. Konu sadece mizacı ilgilendiren bir alan değil; her mizacın söylediğim anlamdaki ihtiyaçlarını ve beklentilerini hangi kılıkla kendine sunduğuna dair bir bakış açısı.
Aynen öyle; aslında biz her birimiz bilinçaltımızda "şöyle olursan onaylanırsın, şöyle olursan aynalanırsın, şöyle olursan fark edilirsin" diyoruz. Bunların hepsi aslında bir sevgi ve onay arayışı. Diyelim ki bir tip 3 için başarılı olmak sevgi ve onay arayışının temeli olurken, bir 8 için güçlü olmak, etkili olmak, hayatta iz bırakmak böyle bir arayışın anlamına gelebilir. O yüzden aslında bizler gerçek öz varlığımızı fark edip ondaki tamlığı, mükemmelliği gördüğümüzde rahat edeceğiz. Çünkü eğer bunu yaşayamazsak, egomuz sürekli "kendini ispat et, kendi varlığını tamamla, eksiğini gider, bu boş haritayı anlamlandır" diye sürekli bize zorlayıcı bir etkide bulunacaktır.
Aslında niçin huzurlu değiliz, niçin rahat değiliz? Bu yüzden her birimizin bir kurgusal egosu var, olmak istediğimiz kişi anlamında bir kurgusal egomuz var. Ve ona ulaştığımızda kendimizi sevilebilir zannediyoruz; "eğer o noktaya ulaşabilirsen sevilebilirsin." Halbuki bu çok yanlış bir şeydir. Ey insan, sen varsın, varlığın kendisisin ve bu varlığın bizatihi sevilebilir bir niteliktedir. Sevilmek için bir şey yapmaya, bir şey olmana gerek yok. Bunu her insanın kendine hatırlatması gerekir ki egonun sahte sevgi hikâyelerinden, sahte onay hikâyelerinden, sahte kabul hikâyelerinden kurtulabilelim. Aksi takdirde asla bir kurtuluş yoktur. Bunun tersinde de muazzam, sonsuz bir özgürlük var.
Kapanış ve Dua
Ve onun insana getirdiği büyük bir hediye var, ve bizler o hediyenin üzerinde oturuyoruz. Onun farkındalığı adına güzel bir yer. Ben teşekkür ediyorum, bütün izleyicilere sonsuz saygılar sunuyorum. Ve her zaman kendimize "Ey Rabbim, bana gerçek sevgiyi tattır, gerçek sevginin özgürlüğüne ulaştır, ve beni ilgi görmek, sevgi görmek ihtiyacından koru ve kurtar" duasında bulunmalıyız. Eyvallah.
Ayrılmadan hemen şunu da hatırlatalım: şu anki dostlarımızdan yayının başını kaçırmış olabilenler için söyleyelim, İsmail Acarkan hocamızla 1 Mayıs itibariyle başlattığımız bir ilişkiler eğitimi var. Hafta içi, Enneagram Eğitim Danışmanlık sayfasını takviminizde duyurduk; belli günlere yaydığımız 10 atölyeden oluşuyor. Her atölyede belli bir mizacın ilişkiler dinamiğini konuşuyoruz. Bu çarşamba mizaç 3 ile eğitim devam ediyor. Arzu edenler, ilgi duyanlar, ilişkiler eğitimine katılabilmek için Enneagram Eğitim Danışmanlık'taki irtibat telefonundan bilgi alabilir.
Bir de İsmail Hocam'ın, bilmeyenler açısından söylemiş olalım, "İlişkilerin 9 Rengi" kitabı var. Burada konuştuğumuz konunun içeriklerine de kitapta ulaşabilme imkânı var. Onu da hatırlatmış olalım. Hocam çok teşekkür ederim, saygılar.