Sevinç ve Üzüntüde Denge (Hud 9-11)
Kısa Özet
Sohbette insanın hoşuna giden şeylerle aşırı sevinip hoşlanmadığı şeylerle aşırı ümitsizliğe kapılmasının, kişiyi objektif bilinçten uzaklaştıran bir psikolojik savrulma olduğu anlatılıyor. Hud sûresindeki "insana bir rahmet tattırıp sonra çekip alsak ümitsiz ve nankör olur" ayeti bu savrulmaya işaret ediyor; sabredip salih amel işleyenlerin bu aşırı uçlardan korunacağı vurgulanıyor. Sohbetin ikinci bölümünde ise insanın "acımı anlasınlar" beklentisinin aslında bir alacak-verecek psikolojisi olduğu, doğru olanın ise ölçülü kalıp kendine ve başkalarına hakikati hatırlatacak insanlar aramak olduğu işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Şüphesiz ki insana tarafımızdan bir rahmet tattırsak sonra bunu çekip alsak, doğrusu o gerçekten çok ümitsiz ve nankör olur" (Hud, 9-11) ayeti, insanın iki kutup arasında savrulmasını tarif eder.
- Bediüzzaman'ın ifadesiyle: "Hakiki mümin ne dünyadan kazandığına mesrur ne de kaybettiğine mahzun olur."
- "Allah kişiyi gördüğünden geri bırakmasın" sözü Kur'ani değildir; doğrusu "Allah kişiyi şuhudundan/müşahedesinden geri bırakmasın"dır.
- Aşırı sevinç ve aşırı üzüntü bir psikolojik obezitedir; tıpkı beden formunu korumak gibi psikolojik formu da ölçülü tutmak gerekir.
- Bir insanın acısının anlaşılmasını istemesi, aslında "alacağının onaylanmasını" istemesiyle eşdeğerdir; doğru olan, acıyı onaylayacak değil, hakikati hatırlatacak insanlar aramaktır.
Rahmetin Tattırılması ve Çekilmesi: Hud Sûresinin Uyarısı
Bugünkü konumuz insanın hayatın süreci içinde muhatap olduğu olumlu ve olumsuz olgulardan aşırı bir biçimde etkilenmesi, ve bu etkinin sonucunda objektif düzeydeki bilinçten gitgide uzaklaşmaya doğru yol alması. İnsan hoşuna giden, kendisini tatmin eden şeylerle karşılaştığında büyük bir sevinç, mutluluk, güven hisseder; aksi yönde de rahatsız edici, mahrumiyet ve kayıp olarak algıladığı durumlarla karşılaşınca yoğun bir olumsuzluğa kapılır. Bu, kişiyi psikolojik düzeyin iki kutbu arasında gidip gelir hale getirir; geniş ve kuşatıcı bilinçten yoksun bırakır.
Geçen Kur'an'a başka bir vesileyle baktığımda buna işaret eden bir ayete rastladım: Hud sûresinin 9, 10 ve 11. ayetleri. "Şüphesiz ki insana tarafımızdan bir rahmet tattırsak, sonra bunu çekip alsak, doğrusu o gerçekten çok ümitsiz ve nankör olur." Ayette geçen "kefur" kelimesini şöyle çevireceğim: ümitsizleşir, yeise kapılır ve kendisini o psikolojik negatif algının kuşatıcı sürecine kaptırıp kendi hakikatini örter. Kefir kelimesi zaten "örtmek" ile ilişkilidir; orada insan hem kendi yüksek hakikatini örtüyor hem de sonsuz ve mutlak olandan örtülüyor.
İnsan niye yeise kapılır? Kendinden ve yaratıcıdan ümidi azaldığı için. Halk arasında "Allah insanı gördüğünden geri bırakmaz" diye yanlış bir laf vardır; halbuki ayet der ki "biz bir rahmet tattırsak sonra bunu çekip alsak" — yani alırım demektir. Bu ne demek? Sağlıktan sonra hastalık, geniş rızıktan sonra darlık, önemsenmeden sonra önemsenmeme gibi durumlarda insanoğlu hemen ümitsizliğe kapılır. Tersi olarak da, kendisine dokunan bir zarardan sonra bir nimet tattırılınca bu sefer "bütün kötülükler gitti" der, şımarır ve böbürlenir.
"Ancak sabredip salih ameller işleyenler müstesna" — buradaki sabır, kişinin psikolojisinin kendisini sağa sola savurmasına karşı direnmesidir. Salih amel budur: Allah sana bir rahmet tattırdıktan sonra onu aldıysa, "inşallah Rabbimin bana verdiği rahmeti en güzel şekilde kullanmışımdır, şimdi de aldı ama bu fani dünyada Allah'ın bir şey alıp vermesi önemli değil, onun zatında sonsuz mutlak ve mükemmel olmasıdır" diyebilmek. "Ben her durumda Rabbime sabredici, şükrediciyim" dediğinde o basit düzeydeki psikolojik savrulmalardan kurtulmuş olur. Kur'an'da bir ayet vardı: "onlar genişlikte de darlıkta da infak ederler." Olumsuzluk durumunda çoğunlukla "şimdi kötü bir haldeyim, moralim bozuk" deriz ve hemen o hale gömülürüz; halbuki bu insana yakışan bir şey değildir.
Ne aşırı bir üzüntü, ne aşırı bir sevinç, ne aşırı bir ümitsizlik-karamsarlık, ne aşırı bir kendini görme ve böbürlenme — Kur'an-ı Kerim'e göre bunların ikisi de yanlıştır. Asıl olan şey benim doğrudan doğruya Allah'la olan irtibatım, onunla olan münasebetim, ona duyduğum muhabbettir. Yoksa Allah katından bir şey verir de alır da; bu dünya hayatında takdirle ve hikmetle işleyen bir süreçtir. Bediüzzaman'ın güzel bir ifadesi: "Hakiki mümin ne dünyadan kazandığına mesrur ne de kaybettiğine mahzun olur." Çünkü bu dünyadaki şey o kadar değer taşımıyor. Dünya artısıyla da eksisiyle de fanidir, izafidir, geçicidir; ona bütün varlığını bağlamak hatadır.
Ayet, "Allah Gördüğünden Geri Bırakmasın" Sözünün Yanlışlığı
Kaynak devam ediyorsa o kaynağın tecellisi ve tezahürü kesintiye uğrayabilir; Bediüzzaman'ın güzel bir ifadesi: kaynak haktır, dolayısıyla sen kaynağın farkına var. Baharda yazda ağaçtan meyve gelir ama kışta sonbaharda yoktur; kaynak ilahi rahmettir. Sen onu bileceksin, o zaman dünyadaki tezahüre sınırlı bir şekilde teveccüh edersin; asıl sevincin hakkın kendisi olur.
Bir insana üç gün ömrü kaldığını söylesen bütün düşündüğü şeylerin çoğu ortadan kalkar, değerini yitirir çünkü hakikatte de zaten öyledir. Ama insan zihni sürekli onu taşıyor: "çok acı yaşadın, büyük kayıp oldu" diyor. Yıkılan bir kişi kendine sormalı: "kendim hakkında, diğer insanlar hakkında ve dünyadaki yaşam hakkında doğru bir fikre sahip miyim?" Diğer insanların bana bakışı gerçekten objektif midir ki bu kadar etkilesin beni? "Bütün hayatım çocuğumdu, bütün hayatım eşimdi, bütün hayatım kariyerimdi" diyen bir insan, orada bir sarsıntı olduğunda tabii ki çökecektir; kendinle, insanlarla, hayatla ilgili doğru bir anlayışa sahip olman gerekir ki düşünce ve duygu merkezin doğru tepki versin.
Şüphesiz bu ayet bipolarite ile ilgili bir ayet olarak tanımlanabilir: duygusal merkezin arındırılması en büyük amaçlarımızdan biridir, buna ancak kendimiz, diğer insanlar ve dünya üzerindeki hayatın anlamı hakkında doğru bir idrak ile ulaşabiliriz. Küçük bir su birikintisine taş atarsan aşırı dalgalanır — bu onun çapının ve derinliğinin az olduğunu gösterir; büyük bir okyanusa aynı taşı at, küçücük bir dalgalanma oluşur — bu da onun çapını ve derinliğini gösterir. Kâmil insanın derinliği ve çapı çok olduğu için ne dünyadan kazandığına çok sevinir ne kaybettiğine üzülür; bu, sevinmeyi bilmediği için değildir. Modern hayat sanki aşırı bir tepki vermediğinde onu yaşamıyormuş gibi bir algı oluşturdu.
Kişi bu konuda hem kişisel olarak direnmeli hem de direncini arttıracak insanlarla arkadaşlık kurmalıdır. Acılarımız aslında alacaklarımızdır — kim sana acı çektirmişse ondan alacaklısın; "acımı anla" demek alacağını onaylatmaktır. Bize insanlığımızı hatırlatacak birine ihtiyacımız vardır; "bak bunu böyle görme, bu kadar ümitsizliğe gerek yok, bu yanlış bir şey" diyen birine can simidi gibi bakmamız gerekir. Anlamak (empati kurmak) ile onaylamak, meşru görmek ayrı şeylerdir; Hz. Yusuf'un yaşadığı acıları anlarız ama "karamsar ve ümitsiz olmakta haklısın" demeyiz.
Ölçüsüzlük ve Denge
Küçük bir su birikintisi gibi olmayıp okyanus gibi derin olmak, aşırı uçlara gitmemeyi gerektirir. Bir insanın insanlığının derecesini ölçmek istersen, neye seviniyor neye üzülüyor ona bakarsın. Bir başkasının çok üzüldüğü bir şey beni üzmeyebilir; bu, olgunlaştığım anlamına gelmez, benim aşırı uca kaydığım şeyler farklıdır — herkes için farklıdır, kendi mizacına göre analiz etmesi gerekir.
Buzdolabı bir ısı aralığında çalışır; bozulduğunda ya buz tutar ya soğutmaz. Psikolojimiz de böyle: aşırı olumsuzlukta, karamsarlıkta fazla kalıyorsak "buzlar tutmuş" demektir, orada fazla park ediyoruzdur. Ya da bir şeye aşırı seviniyorsak orada ölçüsüzlük vardır — bazı mizaçlarda bu daha belirgindir; abartılı sevinme, aslında mutluluğu, keyfi abartarak deneyimlemeye çalışmaktır, psikolojik bir ihtiyaçtır ama asli ve kalıcı bir vecd hali değildir.
Suçu başkasına atmak, ilk kez şeytanın yaptığı şeydir — üstelik Allah'ı suçlamıştır: "senin yüzünden." Adem ise "ya Rabbi ben nefsime zulmettim" demiştir, kimseyi suçlamadan. Kendini suçlamak da yanlıştır ("ben kötüyüm, benden adam olmaz" demek başka bir aşırı uçtur); doğru olan, hatayı görüp üzerinde çalışmaktır.
Bir mermerin üzerinde bir su damlasıyla oyuk oluşur; psikolojin ne kadar sert olursa olsun maneviyatın, hikmetin damlalarıyla onu düzeltmeye çaba göstereceğiz. Bir evde on çocuktan biri suyu açık bırakıyorsa ona dikkat çekilir, biri çamur getiriyorsa ona da; her negatif benliğin ölçüsüzlüğünü dengelemek gerekir — kaba ve ölçüsüz tepkiler yerine "bu doğru değil" diyebilmek. Evin huzuru, dengesi ve temizliği için aşırı uca giden çocukları nasıl dengelersen, kendi psikolojik benliklerimize de böyle muamele etmemiz gerekir.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Hud sûresi 9, 10 ve 11. ayetler — "Şüphesiz ki insana tarafımızdan bir rahmet tattırsak sonra bunu çekip alsak, doğrusu o gerçekten çok ümitsiz ve nankör (kefur) olur... Ancak sabredip salih ameller işleyenler müstesna." Ayrıca Kur'an'daki "onlar genişlikte de darlıkta da infak ederler" ifadesine işaret ediliyor (sure adı belirtilmemiş). --- ---