Sınırlar ve Sınırları Fark Etmek

Kısa Özet

İsmail Acarkan hocanın konuğu olduğu bu sohbette, insanın biyolojik ve psikolojik düzeyde sınırlı, spiritüel özünde ise sınırsız ve sonsuz bir varlık olduğu; insanın bu sonsuzluğu unutup kendini bedenle, işlevsellikle, başkalarının onayıyla veya ilişkileriyle özdeşleştirerek yanlış bir şekilde sınırlandırdığı anlatılıyor. Havuz-okyanus rüyası, uzaya fırlatılan roket ve otuz yaşındaki araba gibi benzetmelerle bu yanlış özdeşleşme örnekleniyor; ardından bedenin doğal sınırlarını (yaşlanma gibi) kabul etmenin, başkalarının bizi tanımlamasına ve insanları değiştirme isteğine doğru sınır koymanın, arzu ve korkuların sınır koymamızı nasıl engellediğinin üzerinde duruluyor. Sohbet, oruç örneğiyle bedensel ihtiyaçların varoluşsal olmadığı hatırlatmasına ve ebeveyn-çocuk ilişkisinde sorumluluğun sınırsız olmadığı vurgusuna değinilerek (kayıt burada yarım kalarak) sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bizim gerçek spiritüel varlığımız sınırsızdır; mekâna, zamana ve süreçlere bağlı değildir. Bedensel ve psikolojik sınırlarımız vardır ama bunlar bizim aslımız değildir. - Kendimize karşı yaptığımız en büyük haksızlık, bu sonsuz varlığımızı bedenle, işlevsellikle veya başkalarının bizi nasıl algıladığıyla sınırlandırmaktır. - Kendimizi Yaradan’a ait olarak tanımlamak (kariyer, annelik-babalık, statü gibi geçici kimliklerle değil) son derece özgürleştirici bir bakış açısıdır.

Giriş

İyi akşamlar arkadaşlar, yavaş yavaş toplanıyoruz. Bu akşamki konumuz İsmail Acarkan hocamızla “Sınırlar ve Sınırları Fark Etmek”. Bağlantı ve ses kontrolünün ardından yayına başlıyoruz. Hoş geldiniz hocam.

Varoluşsal Alanın Sonsuzluğu

İnsanın sınırlarla ilgili birçok süreci var. Kendimizle ailemiz arasında, birey olarak toplum karşısında; hem sorumluluğun hem sınırın nerede başladığı, nerede bittiği noktası var. Bireyin bireye karşı sınırları var. Bütün bunlar işleyeceğimiz konunun aslında farklı noktaları. Ama ben yine en baştan, en temel noktadan başlamak istiyorum; buna varoluşsal alanın sonsuzluğu noktası diyorum. Yani bizim gerçek spiritüel varlığımız sınırsız bir varlıktır. Mekâna, zamana, süreçlere bağlı olmayan bir varlığa sahibiz. Dolayısıyla insanın bu öz varoluşsal alanının sonsuzluğunu her zaman hatırda tutması lazım.

Mesela, insanı bu açıdan ifade edecek olursak; insanın bir sınırsız ve sonsuz tarafı var, bir de sınırlı ve geçici varoluşlu tarafı var. İnsan saatlerce denizin altında, herhangi bir teknolojik cihaz olmaksızın yaşayamaz; bu bedende yaşarken hem biyolojik hem psikolojik anlamda bir kısım sınırlara sahibiz. Yemek yemeden yaşayamaz, su içmeden yaşayamaz. Beşerî düzeyde bazı sınırlılıklarımız var: her şeyi yapamayız, her şeyi bilemeyiz, her şeyin üstesinden gelemeyiz. Bu anlamda biyolojik ve psikolojik düzeyde bir kısım sınırlılıklarımız var. Ama bizim aynı zamanda sınırsız ve sonsuz olan, spiritüel, ruhsal bir öz varlığımız var. Ancak bu spiritüel ruhsal öz varlığımızın sınırsızlığını çoğu defa unutuyoruz. Ve bu anlamda psikolojik düzeyde bazı yanlış algı ve değerlerle bu gerçek sonsuz kendiliğimizi sınırlandırıyoruz.

Sonsuz ruhsal varlığımız kendi içinde değerlidir, kendi içinde sonsuzdur. Ama biz psikolojik düzeyde bunu nasıl algılıyoruz? Kendimizi sınırlı varlıklar olarak yaşadığımızda, aslında yaşadığımız en büyük bilinç yanılsaması budur. Bu yüzden mesela ne diyoruz? “İnsan ölümlü bir varlıktır.” Halbuki aslında insan ölümsüz bir varlıktır da. Hangi yönüyle ölümsüz? Spiritüel boyutuyla ölümsüzdür, mutlaka Yaradan’a döner. Ama biyolojik ve psikolojik düzeyde ölümlüdür. Dolayısıyla burada çok dikkat etmemiz gereken nokta, insanın bu iki boyutunu net bir şekilde ayırt etmesidir. Yani insan, mutluluğu dışarıdan gelen onaya bağlı olmayan, hastalanmayan, eksilmeyen sonsuz bir varlıktır; onaylansa da onaylanmasa da kendi varlığı kendindedir.

Bedenle Özdeşleşme ve Yanlış Sınırlandırma

Kendimizi biyolojik ve psikolojik boyuta indirgeyerek, kendimizi bedene ve psikolojiye hapsettik.

_Hocam, biz dünyaya geldiğimiz zaman herhangi bir sınır algımız yok. Bir bebeği ele alalım, hiçbir şey yok. Biz bu sınır algısını ilk olarak nereden kazanıyoruz?_

Hepimizde belli bir sınırlılık düzeyi var. Bu evrensel bir düşüncedir; kadim öğretilerde buna bazen değinilir. Mesela Hristiyan geleneğinde “aslî günah” kavramıyla kastedilen de bir nevi doğuştan itibaren bilincimize düşen bir gölgedir; kendiliğimize dair bir yanılsama, doğal halimize nispetle bir tuzak, bir engel, bir gölgedir. Hristiyan geleneğinde “aslî günah” ile burada kastedilen budur. Belki kelimeleri biraz dönüştürecek olursak, bu “aslımızın farkındalığını kaybetmek” anlamına gelen bir günahtır diyebiliriz. Yerimizde biz bu günahla kendimizi ölümlü, eksik ve muhtaç bir varlık olarak tanımlıyoruz.

Buradaki önemli nokta şu: biz sınırlı olan bir şeyle kendimizi özdeşleştirdiğimiz için bu sınırlandırmanın zararını görüyoruz. Burada zaman zaman verdiğim küçük örnekler var, hatırlatayım. Bir insan bir arabayı kullanabilir. Araba eskiyebilir, bozulabilir veya herhangi bir kazaya maruz kalabilir. Araba bozulduğunda ben bozulmuyorum. Ama eğer ben arabayla özdeşleşirsem “ben bozuldum” deriz, değil mi? Bakın “ben” kelimesini bazen çok uzak cümleler içinde kullanıyoruz. Mesela hani “şarjım bitiyor” deriz; şarjı biten bir alet, bir telefondur. Biz farkında olmadan bir şeyleri “ben” olarak tanımlamaya çok yatkın bir algıya sahibiz. Ne yapıyoruz? Bedenle özdeşleşiyoruz. Bedenle özdeşleştiğimizde beden sınırlılığına kendimizi hapsediyoruz.

Bugün insanlar yaşlanmaktan niye bu kadar korkuyor? Erken ölmekten niye bu kadar korkuyor? Çünkü kendini çok yanlış bir şekilde bedeniyle özdeşleştiriyor. Bu evrensel bir tuzak; tabii ki hepimiz bu bilinç yanılsamasının içinden geçiyoruz. İşte önemli olan, varoluşsal alanımızın -gerçek varoluşsal alanımızın- sonsuzluğunu tekrar fark etmek ve kendimizi sınırlandırmamaktır. Biz genelde başkalarına karşı sınırlarımız konusuna çok fazla odaklanıyoruz; halbuki en büyük yanlış sınırlamayı kendimize karşı, bu noktada yapıyoruz. Eğer bunu fark edersek o zaman diğer noktalara çok az takılırız. Diğer noktalar çok daha farklı değil. Dolayısıyla insan, bir bedeni ve bir psikolojik hayatı kullanan bir spiritüel varlık olma niteliğine sahiptir. İnsan kendini böyle tanımlamalı: “Ben, bedeni ve psikolojiyi kullanan sonsuz bir varlığım. Ben, ölümlü bir bedeni kullanan ölümsüz bir varlığım. Ben, değişken bir bedeni olan; zaman zaman bir şeyden mutlu olan, zaman zaman bir şeyden mutsuz olan psikolojik ayrımın ötesinde, mutluluğun kendisiyim. Ben, zaman zaman sevilmekten hoşlanan, zaman zaman sevilmekten rahatsız olan psikolojik ayrımın ötesinde, sevginin kendisiyim. Bizatihi ben sevginin kaynağıyım. Ve aynı zamanda, bir başka ifadeyle, Yaradan’ın sevgisinin aktığı bir kanalım.” Ben sevgiyi bir açlık nesnesine indirgeyen biri değilim; sonsuz ve mutlak olandan gelen sevgiyi hem yaşayan hem de ileten biriyim. Bu meseleyi böyle anlamadığımız sürece sınırlı kalırız.

Hücreyle Zar Arasındaki İnce Sınırlar

_Hocam, daha temelden bedenimize bakarsak mikroskobik ölçekte de bunun etkilerini görebiliyoruz. İçimizle zarımız arasında sınır var; hücreyle zar arasında çok ince sınırlar var._

Evet, öz ile görünen arasında da böyle iç içe geçmiş çok ince sınırlar var. Tabii ki. Burada kastettiğim, bedeni ve psikolojiyi dışlamak, yok saymak ya da küçümsemek asla değil. Her zaman dediğim gibi, bunlar arasında ince ayrımlar ve farklar var. Bu sınırları doğru tesis edebilirsek, orada meseleleri daha doğru bir şekilde kavrarız. Mesela tırnağımızın ölü bir kısmı vardır, bir de daha canlı bir kısmı vardır. Ölü kısmı keserseniz bir zararı olmaz ama tamamını kesmek gerekmez. Bedenin de kendine göre önemli bir fonksiyonu vardır, psikolojik boyutun da öyle; ama asıl merkezî varlığınız spiritüel boyutunuzdur. İnsana, ona ruhundan üflendiği ifade edilen bir spiritüel varlık atfedilir. Bu dünyada bir bedeni kullanan insan şunu anlamalı: Ben şu anda bir bedeni kullanıyorum, bedenimi asla yok sayamam, küçümseyemem. Ama onu merkeze de oturtamam; yani bedenimi merkeze koyamam. Bedenin niteliğini, değerini, fonksiyonunu doğru bir şekilde tanımlamalıyız. Eğer bunu yaparsak her şeye hakkını vermiş, adaleti sağlamış oluruz. Her şeyi yerli yerine koyduğumuzda bunu gerçekleştirmiş oluruz.

Sonsuz Varlığı İşlevsellikle Sınırlandırmak

Kendinizi sınırlarken, yani kendi kendinize dair olumsuz bir tanım kurarken, aslında en büyük sorun başkalarının sizi sınırlandırması değil, kendi kendinizi yanlış tanımlarımızla sınırlandırmamızdır. Mesela bazı ifadeler var: “Faydalı bir şey yapamadığım için kendimden çok utandım.” Bu ne demek? Sen kendini faydalı bir iş yapmakla sınırlandırıyorsun. Faydalı bir iş yapmazsan değersiz birisin; hatta varlığın yokluğun gibi algılanabiliyor. Bu nedir? O sonsuz varlığımızı bir işlevsellikle sınırlandırmaktır. Yani işe yarar bir şey yapıyorsan varsın, işe yarar bir şey yapamıyorsan yoksun. O zaman ben varlığımı neyle sınırlandırıyorum? İşe yarar bir şey yapmakla ya da yapmamakla sınırlandırıyorum. Burada görmemiz gereken en temel şey, kendimizi bu şekilde sınırlandırmamaktır.

Senin hayatın bitmiyor. Senin hayatın bedeninin ölümüyle bitmiyor. Senin hayatın şu biyolojik hayatın bitişiyle bitmiyor. Senin hayatın sonsuzdan gelip sonsuza gidiyor. Her şey burada bitmiyor. Sen sonsuz bir varlıksın; sadece şu düzeydeki hayatı tamamlıyorsun, yeni bir hayat safhasına geçiyorsun. Tıpkı anne karnındaki bir hayatın olduğu gibi, sonra anne karnından bu dünyaya geldin. Bu dünyadan da ahirete geçeceksin. Sonsuz bir hayata, sonsuz bir varoluşa sahipsin. Eğer biz kendimize bir kısım sonlar belirlemişsek, “her şey burada mı bitecek, benim de sonum geldi, sonumuz böyle mi olacaktı” gibi bütün bu düşünceler, aslında insanın kendisine karşı yaptığı en büyük haksızlıktır: sonsuz varlığını sınırlandırmaktır. Sonsuz varlığını dinginliğinde, huzurunda, bolluğunda yaşayabilmek varken, kendini küçük ve sınırlı; bir şey olduğunda mutlu olan ama bir şey olmadığında mutsuz olan bir noktaya düşürmüş oluyor. O yüzden fark etmemiz gereken en temel şey, bu yanlış sınırı görebilmektir. Bu yanlış sınırı koyduğumuzda, daha baştan hayata yanlış bir yerden başlamış oluruz. Meşhur bir örnekle söylersek: gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklerseniz, diğerleri de yanlış gider. İşte bu ilk düğme şudur: Sen sınırsız, sonsuz bir varlıksın; sonsuz bir hayata sahip bir varlıksın. Çünkü sonsuza aitsin, Mutlak olana aitsin. Dolayısıyla sen de varlığını ve hayatını sınırlı parçalarla tanımlama. Bunu yaptığında kendine haksızlık etmemiş olursun.

Havuz-Okyanus Rüyası ve Biyo-Psiko-Spiritüel Varlık

Benim çok hoşuma giden bir rüya var, bir arkadaşımdan dinlemiştim. Kendini rüyasında bir havuzun içinde buluyor. Sonra havuz biraz küçük gibi geliyor ona; “bir bakayım, havuzun çevresinde ne var” diyor. Havaya yükseliyor rüyada ve görüyor ki aslında havuz büyük bir okyanusun içindeymiş; okyanusun içinde küçük bir havuzcuk varmış. Bunu görmeden evvel bütün dünyası o havuzdan ibaretmiş. Halbuki havuzun sınırları kalksa, asıl suyun -okyanusun- kendisini idrak edecekmiş. Biz de tıpkı böyle, kendimizi sınırlarken, aslında o havuz gibi bir şeyiz; oysa kendimiz koca bir okyanusuz.

Burada şöyle bir soru var: İnsan biyo-psiko-spiritüel bir varlık mıdır? Evet, yani insan biyolojik, psikolojik ve spiritüel bir varlıktır. Biyolojik varlığımız, bu hepimizin az çok bildiği beden; bedenin hücreleri, atomları, organları ve onların meydana getirdiği biyolojik yapı. Bu bizim biyolojik yapımız. Psikolojik yapımız düşünce, duygu, davranış kalıplarımız; düşünce, duygu ve davranış potansiyelimizin yer aldığı, sevgi, korku, arzu ve isteğin, bütün duyguların, düşüncelerin ve davranış tarzlarının ortaya çıktığı alan. Bu da psikolojik alan. Bir de spiritüel alanımız var. Bu, maddeden, mekândan, zamandan bağımsız, ölümsüz, tanrısal bir niteliğe sahip olan; yaşlanmayan, bozulmayan, hastalanmayan, gerilmeyen, mutsuz olmayan, hiçbir negatif düşünce ve duyguyu taşımayan sonsuz varlık halimizdir. Bu da spiritüel boyut. Yani insan biyo-psiko-spiritüel bir varlık; biyolojik bir boyuta, psikolojik bir boyuta, bir de aslında merkezimiz olan spiritüel boyuta sahip. İnsanı bu şekilde ele alırsak, biyolojik ve psikolojik tarafımız geçici tarafımızdır.

Şu benzetmeyi de kullanayım, belki daha iyi anlaşılır. Mesela uzaya fırlatılan bir roket düşünün. Fırlatıldığında belli bir yüksekliğe gelir, ondan sonra bir parçasını bırakır; bir sonraki safhada bir parça daha bırakır. Asıl neyse -aracın özü neyse- o uzaya çıkar. Yakıt tankı gibi kısımlar, işlevi bitince bırakılır. İnsan da bu dünyaya gelirken bir beden ve psikolojiye bürünür; et ve kemiğe dönüşür. Ama et ve kemiğe dönüşünce, kendini o zannediyoruz. Dolayısıyla önemli olan bu farkı kavramaktır. Sen gerçek kendini bilmezsen, bütün öğrendiklerin çok sınırlı ve bir kısmı da yanlış anlaşılmış bilgi olarak kalır. Ama gerçekten kendini bilirsen, o zaman her şey yerli yerinde olur. Dolayısıyla et ve kemiği görmezden gelmiyoruz ama onunla kendimizi sınırlandırmıyoruz; et ve kemiğin, psikolojinin sınırlarına mahkûm değiliz.

Terk Edilen Çocuk Örneği ve Başkalarının Algısıyla Kendini Tanımlama

Bazen şöyle şeyler olur: bazı çocuklar sağlıksız ebeveynler tarafından sokağa bırakılır. O çocukta henüz “ben ne kadar şanssızım, demek ki ben sevilmiyorum” gibi bir şey yoktur; çünkü henüz bir benlik kavramı üretebilecek durumda değildir. Bu yüzden onu bulan polisler ya da insanlar ne yapar? Onu alırlar, ona sevgiyle yaklaşırlar; çocuk güler, hiçbir sıkıntısı yokmuş gibi. Aslında biz ona acırız, şefkat ederiz; çünkü çocuk henüz kendini tanımlamamıştır.

Ama ne zaman ki insanlarla kurduğumuz ilişkiler üzerinden kendimizi tanımlamaya başlarız: “Ben sevilmeyen biriyim”, “ben sevilen biriyim” deriz; kimi zaman sevildiğimiz kimi zaman sevilmediğimiz ilişkilerimiz olur. Dolayısıyla bütün bunlar aslında ne? Sınırsız varlığımızı gölgeleyen, sınırlandıran; en büyük sınırı burada yaşıyoruz. Bu yanlış bir sınırdır. Bizi koruyan bir sınır değil, bize zarar veren bir sınırdır. Bizi özgürleştiren bir sınır değil, bizi tutsak eden bir sınırdır. Farkındalığımızı artıran değil, farkındalığımızı ortadan kaldıran bir sınırdır. Dolayısıyla dikkat etmemiz gereken nokta, bu yanlış konumlamaların ve sınırlamaların farkına varmaktır.

Allah’a Aidiyetle Kendini Tanımlamanın Özgürleştiriciliği

O yüzden aslında bir insanı Allah’a ait olarak tanımlayan her ifade, bu yanlış sınırları ortadan kaldırır. Mesela: “Ben anne değilim, baba değilim” -yani daha doğrusu kendimi annelikle, babalıkla, kariyerle, kazandığım parayla, sosyal statüyle tanımlamıyorum. Ben Allah’ın kuluyum; yani Allah’a aidim. Ben kendimi Yaradan ile tanımlıyorum. Bakın bu çok özgürleştirici bir kavramdır. İnsanlar, Yaradan’a kul olmayı, Yaradan’la kendilerini tanımlamayı bir sınırlandırma sanıyorlar. Halbuki Yaratan’la kendimi tanımladığımda: ben Allah’a aitim, O’nun var ettiği gibi varım. Ben kendimi neye nispet ediyorum, neyi referans alıyorum? Sonsuz olana, mutlak olana, ebedi olana referansla kendimi tanımlıyorum. O zaman ben, O’na aidiyetimle, kendi sonsuzluğumun ve sınırsızlığımın farkına varıyorum; kendimi orada konumlandırıyorum.

Bunun yerine, dünyadaki geçici konumlarla -“şu anne-babalık deneyimini yaşayamadım”, “şöyle sevindim”, “şöyle anlaşılamadım”, “çocuğumdan ya da annemden şöyle bir takdir gördüm” gibi ifadelerle- kendimi tanımlamam. İçten içe insanların bizi nasıl algıladığıyla kendimizi tanımlamaya başladık. Bu aslında kendi kendimize kurduğumuz en büyük hapishanedir. Bu hapishaneden çıkabilirsek, insanlarla ve toplumla olan ilişkilerimiz de değişir.

Bedenin Doğal Sınırlarını Kabul Etmek

Bedenin de kendine göre bir hayatının, bir sınırının olduğunu kabul etmemiz gerekir. Maalesef bazılarımız bedeninin tabiatını ve sınırlarını inkâr etmek istiyor. Mesela orta yaşa geliyoruz, yaşlanıyoruz, kabul etmiyoruz: “Hayır, ben yaşlanmak istemiyorum, ben yaşlanmayacağım, ben hep genç kalacağım.” Ya sen zaten hep gençsin -daha doğrusu gençlik ve yaşlılığın ötesindeki bir varlıksın. Ama yaşın orta yaşa gelir, cildin kırışır; senin kullandığın beden kırışır. Dolayısıyla bunu fark etmemiz gerekir: bedenin bir sınırı var, bedenin bir tabiatı var. Eğer ben bunu inkâr edersem, sahte bir yere gerginlik ve kaygı harcamış olurum. Orta yaşa geldiği hâlde kendini genç bölümde yaşatmaya çalışan, “yaşlı değilim” diyen de tuzağa düşüyor. Bir başkası da bu konuda ona “yok canım, sen her zaman gençsin” diyorsa, bu da sahte bir konudur.

Burada bedenin tabiatı var: ben, yani beden, yaşlanmıyorum; kullandığım beden yaşlanıyor. Ve bu da çok tabii ve doğal bir şey. Ben onun tabiatını niye inkâr edeyim? Onun sahip olduğu sınırları niye yokmuş gibi davranayım? Yokmuş gibi davranırsam bir şey kazanmam; bu kendime karşı büyük bir yalan olur. Bir insanın, mesela otuz yıllık bir arabası olsa, bunu red mi edecek? Değiştirerek arabayı sıfır mı gösterecek? Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir şeye inanması kendi kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Bedenin kendine göre bir tabiatı var ve sınırları var; bunu doğal bir biçimde kabul etmek gerekir. Aynı şey psikolojik boyutta da geçerli: ben her şeyi başaramam, ben her şeyi bilemem. Hayatım içinde, ilişki süreçlerimde herkesin onay ve takdirini alamam. İnsanların kanaatlerini her zaman değiştiremem; bir insanın benim hakkımdaki düşüncesini değiştirmek benim gücümün ötesinde olan bir şeydir. Dolayısıyla bedensel ve psikolojik sınırlarını gerçekten kabul eden bir insan, gereksiz yere enerji sarf etmez, gereksiz gerilimler yaşamaz, gereksiz imaj tuzaklarına düşmez.

Başkalarının Bizimle İlgili Değerlendirmelerine Karşı Sınır Koymak

Bir başka nokta buna bağlı olarak değerlendirilebilir: başkalarının bizimle ilgili tanımlamalarında yaşadığımız bir sınır meselesi. Birisi bize “ben senden hoşlanmıyorum” diyor. Bunu “demek ki ben hoşlanmayacak biriyim” şeklinde algılarız. Tabii ki o karşımızdaki insan, o an bizde gördüğü bir şeyden hoşlanmayabilir; bedenimizi, psikolojik düzeydeki bazı tutum ve kalıplarımızı beğenmeyebilir. Ama biz orada şunu söylememeliyiz: “Ah, bak benden hoşlanmadı, demek ki ben hoşlanılmayan biriyim.” Böyle dediğimizde, başkasının benimle ilgili bir tanımlaması konusunda sınırımı doğru tayin edemiyorum demektir. Ben orada şunu söylemeliyim: bu insan, bedensel veya psikolojik düzeyde hoşlanmadığı bir şeyle karşılaştı ve “hoşlanmadım” dedi. Bu onunla ilgili, onun kendisiyle ilgili bir şeydir. Orada ben kendi değerimi kendi gözümle görmeyi bilmeliyim: ben gerçekten iyiyim. Bunu ayırt edemezsem, o zaman insanların algılarına göre yaşarız; insanların algılarından dolayı mutsuz olma, öfkelenme, tahammül edememe gibi tuzaklara düşeriz.

İnsanları Değiştirme İsteği ve Sınırı Aşmak

Bunun bir başka versiyonu şu: bazen karşımızdaki insanın sözümüzü dinlemesini isteriz. Dinlemez; kızarız, öfkeleniriz, rahatsız oluruz, kırılırız, alınırız. “Bak benim sözümü dinlemiyor, ne kadar beni üzüyor” ya da “sözümü dinlemiyor, öfkelenip onu hizaya getireceğim” deriz. Ne yapmış oluyoruz? Karşımızdaki insanı kendi algımıza göre şekillendirmek istiyoruz. Kendi doğrularımıza göre ona bir mesaj veriyoruz ve o mesajın çerçevesinde değişmesini istiyoruz. Halbuki o insan bir bireydir. Ben en fazla, saygıyla, tavsiye ettiğim şeyi ifade edebilirim; değişmek ona ait bir karardır. Ama biz orada “onu değiştireceğim” tuzağına düşüyoruz. Bu durumda psikolojik düzeyde sınırı aşmış oluyoruz. Onun değişmesini isteyebilirsin ama o değişmek istemiyorsa, bu isteğini geri çekebilirsin. Demelisin ki: “Ben onun şu yönde değişmesini istiyorum ama o bu konuda değişmek istemiyor; ben de bu isteğimi geri çekiyorum.” Eğer bunu fark edemezsek, zihnimiz sürekli karşımızdakinin değişmesine odaklanır ve onun alanında gereksiz bir yük taşırız. Karşıdaki insanın kendi alanı vardır, ona müdahale etmeyiz. Bu da doğru sınır koymanın bir örneğidir. Bazen bu hatayı yapan bir insan bunun farkında bile olmaz. Burada ben kendi isteğimi dayatarak sınırımı aşmış oluyorum; bu noktada insan kendi sınırını bilmemiş oluyor.

Hazreti Nuh, eşinin ve oğlunun iman etmesini istiyordu ama onlar bunu istemiyorlardı. Burada önemli olan ne? İnsanlara doğru olduğuna inandığımız bir şeyi, eğer aramızda bir diyalog varsa ifade edebiliriz. Ama onlar kabul etmiyorsa, biz kendimizi buna zorlayarak helak edemeyiz; bu bizim sınırlarımızın bir ifadesidir. Yüreğimizi tüketerek, ömrümüzü tüketerek “neden çocuğum sözümü dinlemiyor” diye kendimizi aşırı yormamız, sınırımızı aşmamız demektir. Çocuğun senin istediğin gibi olmak istemeyebilir. Bu noktada sınırımızı net olarak ifade etmeliyiz. Diyelim ki böyle bir sınır koymak ilişkimizi bitirecek olsa bile; eğer bu önemli bir konuysa, o ilişki bitebilir. Ben ilişkimi bitirmemek adına sınırlarımın ihlal edilmesine müsaade ediyorsam, bir süre sonra psikolojik düzeyde ağır bir problem yaşarız; gereksiz tepkiler sergileriz ya da kendi kendimize zarar vermeye doğru gideriz.

İlişkilerde Sınır Koyma, Korku ve Arzular

Dolayısıyla burada da şu ortaya çıkıyor: korkularımız ve arzularımız bazen kendi sınırlarımızı ortaya koymamızı engelleyebilir. Belki ben bir işi ne olursa olsun sürdürmek istiyorum; o zaman orada sınır koyamıyorum. Ya da bir kişiyle olan ilişkimde ayrılmaktan çok korkuyorum; o zaman ne olur? Mesela bazı çocukların ebeveynlerine baskı kurduğunu görüyoruz: “Anne bana şunu vermezsen, baba bana şunu vermezsen giderim” gibi. Ya da anne baba, çocuğunu kaybetmekten korktuğu için ona karşı gereken sınırı koyamaz. Bunu herkes kendi hayatında düşünebilir. Yani ilişkilerimizle ilgili ölçüsüz arzu ve korkular, doğru sınır koymamızı engelleyen bir etkendir. Bu yüzden bazı ilişkilerde sınırlar sürekli ihlal edilir ve taraflar sağlıklı bir sınır koyamaz. Neden? Çünkü o ilişkiyi sürdürme arzusu ya da ilişkinin bitmesine dair korkusu vardır. Bunlar da bizim olması gereken objektif sınırı koymamızı engelleyebilir.

Korkularımızın ve Arzularımızın Bizi Sınırlandırması

Arzu ve korkuyla ilgili akla gelen bir başka nokta: insanlar bazen kendilerine dair korkuları yüzünden kendilerini geride tutarlar. Başarısız olmak korkusu yüzünden gereken aktiviteyi göstermekten kendini alıkoyar. İşte onaylanmayacak, sevilmeyecek olma korkusu, insanlarla doğal bir şekilde iletişime geçmekten kendini alıkoyar. Yani bu tür korkularımız, insani potansiyelimizi sınırlayan korkulardır. Bu korkular, yaratılıştan gelen doğal imkân ve kabiliyetlerimize engel olur. Mesela diyelim ki sosyal bir fobimiz var; bir topluluğa dahil olmak, bir topluluğun önünde konuşmakla ilgili bir korkumuz var. Bu, doğal bir şekilde sosyal ortama katılımımızı, kendimizi ifade etmemizi ve bu katılımla elde edebileceğimiz verimliliği engeller. O yüzden insanın bu anlamda korkularıyla yüzleşmesi gerekir. Mesela reddedilme korkusu vardır: “Ya yanlış yaparsam, ya alaya alırlarsa, ya beni küçümserlerse” diye düşünürüz. Aslında atmamız gereken adımı atamayız. Bu da kendi varlığımıza karşı bir sınırlandırmadır. Bu çok önemli; insanın kendi kendine yaptığı en büyük haksızlıktır. Korkularımız, imkân ve kabiliyetlerimizi yanlış bir şekilde sınırlıyor.

Ve arzularımız da bazen bizi sınırlar: bir şeyi çok isteriz ama o istediğimiz şey gerçekleşmeyebilir; biz de o arzuya kilitleniriz. O arzuya kilitlendiğimiz ve o arzu gerçekleşmediği için kendi kendimizi mutsuz ederiz, kendi kendimize huzursuz oluruz. Kendi kendimize yanlış mesajlar veririz: “Sen zaten şanssız bir insansın, zaten hayatta hiçbir şeyin olmuyor, sen daha doğarken şanssız olmuşsun” gibi. Bu kendi kendimize söylediğimiz sahte, gerçek olmayan bir şeydir. Böylece aşağı düşüyoruz; gerçek varlığımızı gölgeleyen yanlış arzuların tuzağına düşüyoruz. “Mutlaka beni biri sevmeli, herkes olmasa bile en azından dünyada bir insan beni sevmeli, bana değer vermeli” deriz. Sonra ne yaparız? Bunun peşine düşeriz ve kendi varlığımızı dağıtırız; sanki benim varlığımın değeri, bir insanın ya da insanların beni sevmesine bağlıymış gibi davranırız. Arzunun kölesi haline geliriz; arzu tarafından tutsak edilmiş oluruz. Ya da kendimizi birilerine ispat etmek zorunda hissederiz. Bu arzu, eylemlerimizi yönlendirir ve bizi sınırlandırmaya doğru götürür. Ben sürekli beğenilmek için nasıl beğenileceğime göre davranıyorum, nasıl onay göreceğime göre davranıyorum, nasıl kabul göreceğime göre davranıyorum, nasıl hayranlık uyandıracağıma göre davranıyorum dersem; bu sefer arzu, benim doğal davranışımı, doğal eğilimimi, doğal varoluşumu sınırlandıran bir unsura dönüşür.

İşte bu yüzden arzularımız ve korkularımız konusunda biraz dikkatli olalım. Biraz bunun üzerinde düşünelim; bunlar gerçek olmayabilir. Belki gerçekmiş gibi hissettiğimiz korku ve arzular olabilir. Ben kendi adıma bu tür arzu ve korkuları çokça hissettim; ama hiçbirinin önemi yok, hepsi sahtedir. Gerçek varlığınla bağdaşmayan her arzu ve korku sahtedir. Evet, psikolojik düzeyde bazı arzularımız ve makul korkularımız olabilir. Makul korku, hayatı korumak için verilmiş bir şeydir; bizi tehlikeden ve zarardan korumak içindir. Ama bunun yanında sahte korkular da vardır: değersizlik korkusu, sevilmeme korkusu, onaylanmama korkusu, yok sayılma korkusu. Hayat içinde, ölçülü bir şekilde, doğru işaretler içinde bu arzularımıza ulaşmaya çalışabiliriz. Ama hiçbir arzu varoluşsal değildir.

Oruç ve Varoluşsal Olmayan Bedensel İhtiyaçlar

Aslında Ramazan’da yaşadığımız oruç deneyimi de biraz bunu anlatır. Tek cümleyle ifade edecek olursak, insanın hiçbir bedensel ve psikolojik ihtiyacı varoluşsal değildir. Yani sen “ekmeksiz yaşayamam, yemek olmadan yaşayamam” diyorsun ama aslında senin öyle bir varlığın var ki o ekmeksiz de yaşıyor. Hazreti İsa’nın deyimiyle, insan ekmeksiz yaşayabilir ama kelamsız yaşayamaz. Yani insanın bu gibi ibadetlerden alacağı en büyük mesaj şudur: senin hiçbir bedensel ve psikolojik ihtiyacın varoluşsal değildir. Bunlar bedensel ihtiyaçlardır, psikolojik düzeyde ihtiyaçlardır ama olmazsa olmaz değildir. Önemli olan bunu hatırlamaktır.

Aşırı Sorumluluk ve Ebeveyn-Çocuk İlişkisinde Sınır

Bir başka konu, aşırı sorumluluk ya da bir şeye dair aşırı talepkârlık nedeniyle yaşadığımız yanlış sınır algılarıdır. Mesela bir ebeveynin çocuğuna karşı sorumluluğu sınırsızdır demeyiz. Belli bir yaştan itibaren, çocuğunun yaptığı yanlışlardan ebeveyn sorumlu değildir; çünkü çocuk artık bir bireydir, doğru karar da verebilir yanlış karar da verebilir. Bir anne baba, belli bir yaştan sonra çocuğunun her kararından sorumlu değildir. Veya bir sorumlu…

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanan veya sure/ayet adı verilerek anılan bir ayet geçmemektedir. Konuşmacı, oruçla ilgili bölümde Hazreti İsa’ya atfedilen “insan ekmeksiz yaşayabilir ama kelamsız yaşayamaz” sözünü ve Hazreti Nuh’un eşi ile oğlunun iman etmeyişine dair kıssaya bir göndermeyi anmaktadır; bunlar doğrudan alıntılanan bir ayet olmadığından buraya eklenmemiştir.