Şöhret, Dünya ve Hak Etme İkilemi

Kısa Özet

Sohbet, tip 6'ların dünyevi başarı ve "uluslararası tanınma" beklentisiyle tasavvufu karıştırma eğilimi üzerine bir soruyla açılıyor; buradan gerçek arif ve velilerin şöhretten, tanınmaktan ve dünyevi etkinlikten kaçtığı, Bediüzzaman'dan örneklerle anlatılıyor. Ardından Hz. Yusuf kıssası üzerinden, saltanatın zirvesindeyken bile ölümü ve Rabbine kavuşmayı tercih eden arifin hâli işleniyor; dünyayı "ego ile" değil "ruhani bir şuurla" deneyimlemek gerektiği, maç seyretmek ve kağıt oyunu gibi günlük örneklerle açıklanıyor. Son bölümde tip 4'lerde sık görülen "hak ediyorum / hak etmiyorum" ikilemi ele alınarak, gerçek çözümün bu ikilemin dışına çıkıp yaşananları sadece Allah'ın lütfu olarak görmek ve şükürle karşılamak olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir arif için uluslararası olmak, tanınmak ya da etkili olmak hakikate tamamen yabancı şeylerdir; kâmil bir insan şöhretten bir canavardan kaçar gibi kaçar.
  • Dünyayı ego ile deneyimlemekten daha acı verici, daha yıpratıcı bir şey yoktur; gerçek deneyim ancak benliğin ötesinden mümkündür.
  • Hz. Yusuf, saltanatın zirvesindeyken bile "beni vefat ettir ve salihlerin arasına kat" diyerek dünyanın kendisi için hiçbir kıymeti olmadığını gösterir.
  • "Hak ediyorum" ve "hak etmiyorum" ikisi de bir egodur; gerçek olan, her şeyin sadece bir lütuf olduğunu görüp şükürle karşılamaktır.

Şöhret ve Dünyevi Başarı Algısı: Tip 6 Sorusu

Hepimizin gelişim ve sağlık seviyelerini incelemeye başlayacağız inşallah, dokuzdan başlayarak.

İsmail abi, başlamadan önce bir şey sormak istiyorum. Amaç noktasında mesela altılarda şey var değil mi? Şimek kardeşimiz de gözlemliyor mu bunu? Mesela böyle dünyevi bir amaç, onun aklına, maneviyatın da dünyevi olması gerekiyormuş gibi geliyor. Mesela böyle diyor ki, o zaman bana "uluslararası bir sufiden bahset" diyor. Ama bunu başka altı olan arkadaşlarımla da konuşmuştum, büyüklerden. Diyorum ki, yani adın üzerinde, sufinin uluslararası olması falan diyorum; sen ya da işte şöyle, "hayır, bütün bu büyükler aslında saraya yakın olmuştur" falan, hani böyle bir algıları var. Niye yakın olmuş, saraya yakın olmuştur, ya da mesela ben Mevlana'ya örnek vermiştim, bu sefer de işte Mevlana'yı eleştiriyorum falan filan. Yani böyle somut, dünyevi; illaki dünyada ileri gitmek lazımmış gibi mi düşünüyorlar, somut mu düşünüyorlar, bilmiyorum.

O, insan egosunun somutçu perspektifiyle ilişkilidir. Bütün egolar üç aşağı beş yukarı somutçudur; çünkü kendisi somuttur, yani kendisini maddi, nesnel ve gözle görülür şeyler üzerinden tanımlar. Dolayısıyla bütün değerler sistemi onun üzerinden şekillenir. O yüzden bir sufi uluslararası olmasıyla ölçülmez. Uluslararası olup olmaması... çok komikti de zaten, sadece akıldaki bir olay. Yani doğaldır, insan zihni için böyle şeyler doğaldır; mesela onun üzerinden bir analiz yapmak. Mevlana'dan anlama geldi benim; evet, onun üzerinden bir tefekküre adım atmaktır. Sufi evren üstüdür; yani bırak uluslararası olmayı, dünya üstü olmak bir yana, yaratılmışlığın üstünde olan bir haldedir. Yani o, yaratılmışlık âleminin ötesine geçmiştir. Kalkıp orada uluslararası olup ne yapacak? O, görebildiğimiz bütün âlemi, göremediğimiz nâtif olan âlemleri, hepsini geçmiş; hepsi onun arkasında kalmış, doğrudan doğruya varlığın bizatihi kendisiyle muhatap olmuş ve bizatihi o varlık haline gelmiş. Daha doğrusu, o varlığın içinde kendini müşahede eden bir durumdadır. Kalkıp onu oradan alıp uluslararası yapmak, bir insanı bir karınca yuvasına sokmak gibi bir şeydir. Ama tabii zihnimiz bunu ne yapıyor? Maalesef o veriler üzerinden, o ölçüler üzerinden değerlendirmeye tabi tutuyor. Bu, nefsin bir körlüğüdür.

Arifin Şöhrete Bakışı: Bediüzzaman Örneği

Bir zat vardı, onun dedesi zannediyorum, onun yaşadığı bir şey... İnsan orada tabii ki kendi egosunun perspektifi üzerinden maneviyatı, evliyayı, ruh halini tanımlamaya çalışıyor. Bunu dinlemiştim birisinden; herhalde babası değil, dedesiyle ilişkili. İşte bir tanesi, zamanın meşhur bir yazarı ve şairi, sosyal hayatta çok ilişkili bir adam, böyle bir zatı tanımış. "Efendim" demiş, "sizi meşhur yapayım." O da demiş: "Sen bir daha bu kapıdan girme; başka bir yolun yolcususun, bir daha bu kapıdan girmene gerek yok, çünkü perspektifin yanlış." Hani, "sen beni niye meşhur edeceksin, ne demek beni meşhur edeceksin?" Ne kadar saçma bir şey, anlatabiliyor muyum? Aksine buna layık değil; hani o, hakkın kalbinde var olmaya layık. Yani meşhur olmak bir değer değil ki, ona layık olmak gibi bir şey de değil. Onun dünyasında üçün varlığı vardır; dolayısıyla orada bir yanlış perspektif vardır. Bir veli için, bir arif için, hakikati arayan bir insan için dünya ile ilgili hedefler tam bir cehaletin göstergesidir; meşhur olmak, tanınmak, bilinmek, etkin olmak, etkili olmak — bütün bunlar hakikate tamamen yabancı şeylerdir. Allah dilerse o kişiyi belli bir zamanda, zeminde, insanlar arasında meşhur da edebilir, etkili de kılabilir; fakat o etki Allah'a ait bir etkidir. O arif, o veli, dünyadaki bir tanınma veya meşhur olma veya etkili olmaktan zerre kadar bir şey almaz; bir haz almaz, zerre kadar da onun için bir kıymeti yoktur.

Hatta ben böyle malûmat sahibi bazı hatıralarda görmüşümdür. Mesela Bediüzzaman bir gün, herhalde İstanbul'daki bir davadır, tam hatırlamıyorum, işte mahkemeye mi gidiyor veya bir savcıya ifade verecek; bakıyor böyle yüzlerce kişi. Yanındaki talebesine diyor ki: "Bunlar ne için toplanmışlar?" Talebesi diyor ki: "Sizin için toplanmışlar." Bediüzzaman böyle şaşırıyor: "Allah Allah, benim için niye toplanıyorlar acaba?" O kadar yabancı bir şey ki; niye toplanacaklar acaba, ne manası var, hani o çocuk safiyeti gibi, ne kadar anlayamadığım bir şey. Taaccüp etmiş yani, anlatabilir miyim, budur. Hakiki insanın idraki böyle bir şeydir; biz onları anlayamıyoruz, anlatabiliyorum. Üstelik de onları anlayamadığımız gibi, kendi anlayış seviyemize veya kendi ölçülerimize kıyasla onlara ölçü biçmeye çalışıyoruz. Kâmil bir insan şöhretten bir canavardan kaçar gibi kaçar. Böyle bir şeydir, çünkü ona vereceği hiçbir şey yoktur. Yani bir veliye şöhret olmanın, dünyada etkin olmanın, uluslararası olmanın kazandıracağı zerre kadar bir şey yoktur; kaybettirme ihtimali vardır. Eğer uyanık olmazsa kaybedebilir, ama kazandıracağı en ufak bir şey yoktur. Dolayısıyla böyle uluslararası olmak, etkin olmak, tasavvufun özünde yoktur. Ama Allah bazı kullarını dünyada etkili kılabilir, zâhirde tanınır kılabilir; fakat bir arif kendisinin tanındığını düşünmez. Buna emin olun, öyle bir şey yoktur. Ben öyle birkaç insan gördüm; birçok insan tanıyor ama ona sorsan, "onu kimse tanımıyor" der. Öyle bir hâlde, öyle bir idrak içinde; hani bin kişi mi tanıyor, yoksa bir kişi mi tanıyor, arasında en ufak bir fark yok. Hakikatte onun için bir fark yok.

Dolayısıyla bizde bazen şey olur: "işte benim şeyhimi şu kadar kişi tanıyor, şöyle etkili, böyle" diye böyle şeylerle övünen müritler olur. Ama şeyler bunlarla övünmezler; o arifler bununla övünmezler. O, avam müritlerin kendi ölçülerini büyüklerine atfetme cehaletidir. Bir şey var, hakkı var. Bir daha şöyle: mesela yemek yiyoruz ya, onunla bir zevk yoktur. Bir şeyde ilgi, alaka, yaşıyoruz; onunla bir zevk yok. Bir arifte öyle bir şeye dair en ufak bir zevk yoktur, hiçbir zevk yoktur. Mesela Peygamber Efendimiz için, Mekke'de Hira'dayken aldığı vahiy ve oradaki manevi tahakkuktaki hâli neyse, lezzeti neyse, neyden lezzet aldıysa, neyle o an mutmainse; Mekke'yi fethettiğinde, ondan sonra bütün Arap yarımadasına hâkim olduğundaki hâli arasında bir fark yoktur. Yani "Mekke'yi fethettik, bütün Arap yarımadasına hâkim olduk" — buna da en ufak bir hazzı yoktur, olamaz. Demek nasıl bir hâlde, değil mi? Tekrar ediyoruz ya, bir arif gaflete düştüğünde cennetten istifade eder; demek ki nasıl bir hâlde onu düşünün. Yani gafleti, onun cennet hâlidir. Dolayısıyla bırak dünyayı; zerre kadar dünyayla ilişkisi, dünyaya dair hiçbir şeyden o anlamda bir hazzı yoktur. O öyle yüksek bir hazzın içindedir ki, onlar ona görünmezler bile, o anlamda bir ifade etmezler; zerresi yoktur. Çünkü yedekte daha iyi bir haz vardır aslında.

Dünyayı "Deneyimlemek" Ne Demektir?

Bu, mevzu yedek meselesi değil. Buradaki şey şu: o öyle bir hâlde ki, şimdi düşünsene, sen böyle güneşin en yüksek tepede ısısını, ışığını görüyorsun; diyelim ki bir mumluk bir lamba yansa, mesela onun bir anlamı var mı? O ışığı bir ifade eder mi? Ben bunu teorik olarak söylemiyorum, hem gördüm hem o insanları tecrübe ettim; böyle bir şeyin zerresi yok. Altın ile toprak onların nazarında birdir.

Sınırlı bir bilinçle Allah'la müşahede etmek ister; ne bileyim, düşük bir bilinçle de müşahede edebilmenin bir keyfi vardır herhalde. Yok. Yani hakikatin bilinci, kişiyi yaratılmış olan düzeyden kurtarır. O yaratılmış olan düzeyi gene görmeye devam eder; dünyayı görür, yıldızları görür, tabiatı görür, ağacı, çiçeği görür, ama onun şuuru o yaratılmış şeylerin ötesindedir. Buna şöyle bir örnek verelim, gene bahsettiğimiz şey üzerinden: sen diyelim ki bir rüyadasın ama rüyadan uyanacaksın; şimdi rüyanda çok ünlüsün mesela, ama uyandığında böyle berbat bir yerdesin. Şimdi o ün bir anlam ifade eder mi? Öyle bir rüya görmenin keyfi, uyuyan insan için geçerlidir; uyanmışlığı tecrübe etmiş insan için geçerli değildir. Uyanmışsa kişi, artık o rüya onun için sadece bir görüntüdür, ondan haz almaz. Anlatabildim mi? Mesela güzel bir uykudan uyanınca "iyi bir rüyaydı" falan dersin, rüya olduğunu biliyorsun, bilincindesin, ama öyle bir rüya görmüş olmak seni bir şey yapmaz.

Bir de şunu düşün — tersinden bir örnek — uyandığında öyle bir hâle uyanıyorsun ki, öyle bir hâlde uyanıyorsun ki, o gördüğün rüyanın hâlinden milyon kat daha kıymetli, daha lezzetli. Şimdi o rüyadan sen öyle bir haz alabilir misin? Yok. Ama rüya görebilirsin; o rüyayı görebilirsin ama o rüya sana bir haz vermez. Bu, tıpkı şuna benzer: hani sen normal, diyelim ki hayatın süreci içinde işe atılmışsın, para kazanıyorsun vesaire; sonra eve geliyorsun, evde mesela 3 yaşında ve 4 yaşında çocukların var, onlar da işte kâğıt oynuyorlar veya bir şey oynuyorlar. "Ben bu kadar kazandım" diyorlar, sadece diyorlar ki "sen de katıl oyuna." Sen de katılıyorsun; sen diyorsun ki "işte ben bu kadar kazandım" — monopol oyunu gibi anlatıyorum, "benim yüz milyonum var" diyorsun. Ama şimdi çocuklar için o mutluluk verici olabilir, kaybettiklerinde de üzülürler hakikaten. İşte kazanmak, kaybetmek; ama senin için o nedir? Başka bir anlam taşır artık. Diyelim ki orada on milyon kazanmışsın, on tane ev almışsın o monopol oyununda; o bir şey ifade etmiyor artık. Sen başka bir hâl ve şuurdasın, anlatabiliyorum. Evliyanın da öyledir. Bir evliyaya Allah bütün dünyayı verse, dese ki "100 sene çok rahat, sağlıklı yaşayacaksın, hiçbir sıkıntın olmayacak, hasta olmayacaksın ve 100 senede dünyanın kralı olacaksın" — o der ki: "Ya Rabbi, başka bir yol yok mu, bir an evvel burayı bırakayım." Böyle bir şey; Allah teklif etmez böyle bir şeyi. Anlatabildim mi? Biz sadece teorik olarak düşünüyoruz.

Hz. Yusuf Kıssası: Saltanatın Zirvesinde Ölümü Özlemek

Kur'an-ı Kerim'de de şey vardı galiba, Hz. Yusuf kıssasında: artık refah içinde yaşıyor, kardeşleriyle barışıyor, Mısır'ın krallığına geçiyor. Yani en son, surenin sonundaki ayette diyor ki: "Allah'ım, bana ilmi, rüyayı sen öğrettin; bana bunları verdin, mal mülk verdin. Artık beni..." — "Teveffenî müsliman ve elhıknî bis-sâlihîn" — "beni müslüman olarak vefat ettir ve salihlerin arasına kat" (Yusuf Suresi: 101).

Aslında ölümü özlediğini söylüyor. En rahat, dünya itibariyle en mutlu olabileceği bir durumda; "hani bunun biraz keyfini çıkarayım" falan demiyor mesela. Öyle bir dua ediyor. Niye demiyor? İşte anla niye demediğini. Ben çok şaşırmıştım bu ayeti okuduğumda; acaba gerçekten, çok şüphelenmiştim, hani gerçekten bunu mu kastediyor acaba ayet diye. Yani orada o şeyi anlıyor: "benim bu dünyada yaşayacağım macera süreci bitti; bittiyse ben burayı tercih etmiyorum, buranın bana yapacağı bir şey yok; beni vefat ettir ve tam bir teslimiyet içinde salihlerin arasına kat." Yoksa "biraz tadını çıkarayım, tam düzlüğe çıkmıştım falan" böyle bir şey yok. Bunu anlamak lazım; demek ki yaşamasak da şunu anlayacağız: demek ki onlar öyle bir hâlde, öyle bir şuurda, öyle bir varoluşta yaşıyorlar ki, bütün dünyanın saltanatı onlara verilse tercih etmezler ve onlar için bir kıymet ifade etmez.

Bu, deneyimi biraz evreni açmıyor mu diye düşünülebilir; ben de hep böyle düşündüm, sonra gördüm ki yok, bir şey açmıyor. Bunu şuna benzetelim: mesela çok yetişkin ve belli bir huzura ermiş bir insan düşün, zâhiren dünya itibariyle. İşte çocukları var, iki üç tane, babalarını alıyorlar; "baba, biz bir yere girelim, oyun bahçesine, baba salıncakta" falan; işte oradan kayarken öyle bir mutluluk duyuyor. Ama o mutluluk çocuğun mutluluğu; babanın şeyi değil. Baba artık o şeyi aşmış bir hâlde. Ama babanın da bundan keyif alması mümkün, baba o çocuklar adına keyif alabilir; kendisinin orada alacağı şahsi bir keyif söz konusu değil. Onun lezzeti başka bir şeydir; onun lezzeti hakkın müşahedesindedir.

Bir arif hiçbir şeyi kaçırdığı düşüncesine sahip değildir. Mesela diyelim ki dağ başında bir veli, belki hayatta hiç şehre inmemiş olabilir, fakat hiç öyle bir şey kaçırdığı hissine sahip değildir; çünkü kaçırdığı bir şey yoktur. Ama şehirdeki adam çok şey kaçırmıştır, dünya turu yapan dahil olmak üzere. Bir arif, Allah tarafından zâhiren veya mecazen, bâtınen nefsin her aşamasından geçmeyi de tecrübe ettirilmiş olabilir; o ayrı bir bahis.

Burada şöyle bir durum daha var: insanın kendine bir güven de oluyor orada, "tecrübe edeyim, hepsini tecrübe edeyim, hepsinden bir şeyler çıkartayım" gibi; veli gibi hepsinden geçeceğim ama aynı zamanda orada da tecrübe edeceğim diye, ama orada kendine bir güven de var. Ama o zaman daha kötü bir durum da oluyor; o yüzden hayırlısını da bilemiyoruz aslında. Yani dünyayı deneyimlemekten hareketle ermeye giden bir yol yoktur; insanın hep kafasında bu vardır ama. "Dünyayı deneyimleyeyim, her şeyi göreyim, ondan sonra dünyanın ne olduğunu bir göreyim" demek — bunun içinde, dünyanın ne olduğunu görebilmen için dünyanın üstünde olman lazım. Çünkü dünyanın ne olduğunu gören özne de subjektif bir özne; sen dünyanın ne olduğunu göremezsin ki. Yani dünyanın ne olduğunu görebilmen için dünyadan bağımsız bir idrake sahip olman lazım. Sen o dünyayı deneyimlediğinde dünyanın ne olduğunu görmüyorsun; dünya sana ne olduğunu gösteriyor, seni kendi içinde öğütüyor. Ancak bir arif gerçek anlamda dünyanın ne olduğunu deneyimleyebilir ve görebilir. Buna cevap verecek bir tek velidir, ariftir. Dolayısıyla dünyayı deneyimlemek üzerinden varılacak bir kemal yolu yoktur.

Kişi deneyimlemekten, biraz akıllıysa, şunu anlar: "dünyadan alacağım bir şey yok, dünya beni gerçek tatmine, huzura götürmeyecek." Bir noktada bunu anlayabilir; ve oradaki gereksiz arayış en azından sona erer veya azalır. İnsanlar zaten buna ulaşmaya çalışıyor, ama burada şöyle bir farkındalık yok: "hakikaten ben dünyanın mahiyetini anladım, dünyanın tabiatı buymuş" değil de, "dünya çok kötü, dünya beni tatmin etmiyor" gibi bir memnuniyetsizlik, bir kırılmışlık, bir darbe almışlıkla neticeleniyor. Bu, bir farkındalık değil; bir şikâyet, bir memnuniyetsizlik, bir tatminsizliktir. Bu seni psikolojik düzeyin negatif kutbunda tutan bir şeydir. Hâlbuki "bakalım bu dünya neymiş, ha buymuş abi" diyorsan, amenna; o objektif bir anlayış olabilir. Dünyanın mahiyeti buymuş, içinde hiçbir negatif duygu ve düşünce taşımaksızın.

Bediüzzaman'ın deyimiyle dünyayı sevmeyen üç türlüdür: birisi diyor ki dünya hiç eline geçmez, geçmediği için "uzanamadığı ciğere mundar" demesi gibi dünyaya karşı bir hoşnutsuzluk duyar. Biri diyor ki dünya eline geçer fakat elinden gider veya onu yaralar, o da dünyayı sevmez; bu ikisi aslında dünya muhabbetinden ileri gelen bir sevmemektir, muhabbet ediyor ama beklediği gibi olmayınca "bu dünyayı istemiyorum" diyor. Hakiki olarak dünyayı sevmemek ise, cemal-i ilahinin müşahedesinden ve zevk-i ruhaniden kaynaklanan bir mukayese neticesinde dünyanın mahiyetini anlamaktan ileri gelir. Biz dünyayı sevmediğimiz zaman ona nefret ediyoruz veya hoşnutsuzluk duyuyoruz, karşıyız; hâlbuki arif dünyaya karşı da değildir, hoş da demez, sadece "onun tabiatı budur" der. Tabiatını bilir; bu kadar. Öbür türlü deneyimde, negatif duygu ve düşüncelere sahip olmaya başlıyorsun: dünya seni kırmış, çarpmış, kaportanı bozmuş, motorunu bozmuş, ayarlarını bozmuş — bu tercih edilesi bir durum değil. Dünyayı ego ile deneyimlemekten daha berbat, daha acı verici, daha yıpratıcı bir şey yoktur; dünyayı bir ruhani tecrübe ile de deneyimlemek mümkündür.

Hani basitçe bir örnek vereyim, sözü unutma; eskiden ilk televizyonu gördüğünde "içine bu adamlar nasıl sığmış" derlerdi bazı kişiler, arkasına bile bakarlardı, "nereden girmiş bu adamlar içine" diye. Neden? Çünkü o, televizyonun teknolojisini bilmiyor, mahiyetini bilmiyor. Ama sen biliyorsun, diyorsun ki "bu bir görüntü"; o ise görüntüyü gerçek diye algılıyor. Mesela benim annem hâlâ şey yapar; eski bir görüntü olur, "gene mi ölmüşler, gene mi kaza olmuş" der. "Anne, bu eski" diyorum. Düşünün, buna belki gülümsüyoruz ama biz de öyle yaşıyoruz: on sene evvelki bir hatırayı tak diye bugün yaşamıyor musun, etkilenmiyor musun? On sene evvelki bir kaza görüntüsünü "bugün de mi kaza olmuş" diyenle, on sene evvel yaşadığın bir hadiseyi zihninin, psişik aygıtının bugüne getirip sana aynı acıyı şöyle veya böyle yaşatması arasında ne fark var? Sonra da "ben dünyayı deneyimliyorum" diyorsun. Sen dünyayı nasıl deneyimliyorsun? Dünyayı deneyimlemen için bir üst şuurda olman lazım. Nedir o? İşte o veli bilir: bu bir görüntüdür, dünya zâhiri bir düzeydir, fani bir düzeydir; onun kendine göre bir nisbi gerçekliği vardır, ona hürmet eder, onunla manasını çıkarır ve yoluna devam eder. Biz ise dünyanın içine içine giriyoruz; bu, deneyimlemek değil. Sende acı, keder, öfke, hoşnutsuzluk oluşturan deneyim, özünde gerçek deneyim değildir.

Ego ile Dünyayı Deneyimlemek: Kâğıt Oyunu ve Maç Örneği

Mesela bir şeyde tecrübe ederdik; böyle birisi bize bir değerlendirmede bulunurken dikkatimizi çekmişti. Mesela dedi ki, kâğıt oyunu oynayan insanlara bakın; aslında ortada hiçbir şey yok. Ne parasına oynuyorlar diyelim, hiçbir şey yok; ama o kazanmak, kaybetmek, "yok işte sen hile yaptın, yok işte göz işareti yaptın, ona tüyo veriyorsun" derken bakıyorsun kavga çıkıyor. Olayda ne var? Hiçbir şey yok; para da yok. Ne var? Ego var; "ben kazandım" veya "sen kazandın." Şimdi o bir deneyim mi mesela? Gerçekten hiçbir negatif düşünce ve duygu duymadan oynayabilse... Ya da mesela bir maç seyretsen, hiçbir negatif düşünce ve duygu taşımadan; bir maç meraklısı öyle seyredebilse. Ama yapamıyor. Diyelim ki Türkiye-Yunanistan maçını seyrediyorsun; ama sen futbolu değil, bizim takımın maçını seyrediyorsun, "Fenerbahçe" diye seyrediyorsun, "Türkiye" diye seyrediyorsun. Orada bir maç seyredebiliyor musun? İşte o zaman adam gibi maç seyretme hakkına sahipsin; öbür türlü maç seyretme hakkına sahip değilsin. Çünkü orada "ben" diye seyrediyorsun, "bizim takım" diye seyrediyorsun. Dünyayı deneyimlerken de nasıl deneyimliyorsun? "Ben" diye deneyimliyorsun; ben seviliyorum, nefret ediliyorum, hoşlanılıyorum, hoşlanılmıyorum, önemseniyorum, önemsenmiyorum, bunun üzerinden deneyimliyorsun. Bu, dünyayı deneyimlemek değil. Gerçekten öyle bir maç seyredeceksin ki sadece futbol seyredeceksin.

Ben Real Madrid maçlarını izliyorum mesela, Mesut Özil falan var, sırf çocuğun oynayış şekli, zekâsı, aralara pas gönderiyor falan; buna hayran olduğum için izliyorum, öyle bir özdeşleşme oluşmuyor, oradaki zekâyı, oyunu izlemek keyif veriyor, birçok güzel çağrışım yapıyor, zihin açıcı bir şey. O şekilde özdeşleşmeden, alt düzey bilinçle izlemeden, kasılmadan; keyifle birçok şey yapılabilir aslında, değil mi? Ama çok ermiş olmaktan biraz daha farklı bir düzeyden bakabilme meselesi bu. Basit şeylerde bunu yapabilirsin; ama örnekten hayatımıza geçelim, hayatın içinde. Sen bizzat hayatın içindeyken yapabiliyor musun bunu? Tüm hayatta yapamıyorsun; kendin özne olduğunda anlatabiliyorum. Mesela diyelim ki bir sevilmeme, bir nefret edilme deneyimi yaşıyorsun; orada "ben" diye mi yaşıyorsun bunu, yoksa bir olgu olarak mı yaşıyorsun?

Bediüzzaman'ın Kastamonu'da Taşlanması

İlginçti; Bediüzzaman Kastamonu'ya ilk gittiğinde, birileri çocukları doldurmuşlar, taş attırmışlar Bediüzzaman'a. Bediüzzaman diyor ki: "Allah Allah, Yasin suresinin ve bir suredeki birkaç ayetin manası bana açıldı bu sayede: 'İşte şehrin uzak yerinden gelip de sizi Allah'a davet eden ve Rabbimiz birdir diyen bir insanı taşlayacak mısınız?' Ayetinin manası inkişaf etti" diyor mesela. Hani demiyor ki "bu çocuklar niye taşlıyorlar" diye. Anlatabiliyor muyum? Yani o, ego üzerinden bir deneyim değil.

Şimdi biz o egonun içinde deneyimliyoruz dünyayı; bazı yerlerde, bazı alanlarda ego o kadar müdahil olmuyor tabii, her zaman aynı yoğunlukta olmuyor. Başkası çok abartırken sen daha farklı bir şey yapabiliyorsun, ama başka bir yerde de yapamıyorsun. Her birimiz kendimizin çok yoğun ego hapishanesinde olduğumuz noktalara bakacağız. Ben diyelim ki bir maçı sakin seyredebilirim veya başka bir durumda daha rahat olurum; ama benim iyice özdeşleştiğim, egomla özdeşleştiğim olaylar hangileri, hangi durumlar? Onlar üzerinde tefekkür edeceğim; o, benim bir meseleyi aşmama vesile olabilir.

Geçen bahsettiğim bir arkadaşım var, 8 numara, 8 mizacında biri. Ona dedim ki: "Sen evli olsan ve karın bir gün dese ki 'ben biriyle tanıştım, çok iyi anlaşıyorum, senden beni daha çok mutlu eder' dese, sen tam bir şükür ve teslimiyetle kabul edebiliyorsan, biraz pişmişsin demektir." O da şaşırdı: "Bu mudur?" dedi. "Biraz budur" dedim mesela. Burada olaya kimin üzerinden bakıyor? Kendi üzerinden bakmıyor o zaman. Kolay mıdır bu? Tabii ki çok zor bir şey, bir misal veriyoruz, zor bir şey; ama aslında gayet doğal bir şey de. Ego düzeyinde bir olayı tecrübe etsen ne kadar yapıcı olmaz, değil mi mesela?

Pragmatist bir bakış olsa şu şekilde düşünür: "belanı bırak, zayıf noktalarını görmezlikten gel, bir kenarda dursun; güçlü yönlerini aktive et, güçlendir" — bir şekilde sıyrılırsın gibi. Amerikalılar diyor ya, "zayıf yönlerinizi bir kenara bırakın, güçlü yönlerinizi abartın." Biz bunu kastetmiyoruz tabii; ego düzeyindeki bir çözümleme, dünyevi anlamda başarı getiriyor ama. Dünyevi anlamda bir mutluluk da getiriyor.

Geçici olarak; bir yere kadar getiriyor, geçici olarak. Biz aslî olanı arıyoruz. On beş yılı idare eder ama, on beş yılın acısını karesiyle çıkarabilir yani. Benlik gözüyle bakmak ile o benliğin nazarını aşarak bakabilmek arasında dünya kadar fark vardır. Bize hayatı zorlaştıran şey o benlik nazarımızdır. Burada bundan dolayı kendimizi karamsar veya kötü bir şekilde görmek değil, bunu sadece görmek. Mesela ben hayatımda bahsettiğim o evlilik imajinasyonunu, bunu bize 20-25 sene evvel yarım meczup birisi söylemişti, bizi böyle düşündürüyordu; ben onu zaman içinde tefekkür ederek "evet" dedim, insan bunu hakikaten aşabilir; gerçekten böyle olabilirsin, ve aslında gayet doğal bir şey.

Ya da mesela diyelim ki bir çocuğun var, 15 sene büyütmüşsün, sonra dedi ki "anne veya baba, sizden daha iyi insanlar buldum, siz o kadar iyi anne babalık yapamadınız, hadi size güle güle" dese, ne düşünürsün? Anne babalar kafayı yer tabii. Hâlbuki bu aslında ne kadar doğal bir şeydir; öyle bir anne baba olsa, hakikaten bulduysan ne mutlu, mutlu olması lazım — çocuktan sıkılmıştır demek değil elbette, o ayrı bir şey. Yani hakikaten bütün yüreğinle seviyorsun, önemsiyorsun, değer veriyorsun; çocuğun sana böyle diyor ve sen tam bir şükür içinde, tam bir hoşnutlukla karşılıyorsun. Biz burada bu misalleri o benliği görmek için veriyoruz; o benlikle bakış ile benlik ötesinden bakabilmek arasındaki farkı görmek için. Mesela hayatta yaşadığımız birçok problemin temelinde bu benlik meselesi vardır. Bu bir süreçtir; o süreci yaşayacağız, fakat sürecin nasıl bir süreç olduğunu göreceğiz. Diyelim ki %80 benliğinle yaşıyorsan, onu %70'lere, 60'lara düşüreceksin; en son sıfırlanacak, en son sen kurtulacaksın. Kurtulduğun zaman bu aslında bir kayıp değil.

Benliği Görmek ve Analiz Etmek

Bazen gözlemleme olayını fazlasıyla kullandığın zaman, artık günün öyle geçiyor, bir yorgunluk çıkıyor; "tamam görüyorum artık ama bir türlü kurtuluş gerçekleşmiyor, sadece görüyorsun, sanki içindeki bütün kötülükleri atmışsın gibi, hepsini de görüyorsun, tahlil ediyorsun, teşhis ediyorsun falan artıyor ama hep bunlarla muhatapsın, içim bunalmaya başlıyor, görmek istemiyorum gibi bir şey, bilincimi bari aşağıda tutayım" diye düşünülebiliyor. Öyle de olabiliyor; "mutlu adamlar var" falan diyorsun. Burada bir şeyi görmezden gelmeye, kulağımızı tıkamaya veya halının altına süpürmeye çalışmak değil bahsettiğimiz. Gerçekten görüyorsun; bizde bazı şeyler oluyor ya, bir ilişkiden bir şey anlatılır, anne baba olur, bazen bu evladındandır, evlat olur, anne babasındandır, vesaire. Dersin ki "boş ver, unut gitsin" — bu, psikolojik düzeyde bir terapidir. Hayır, unutma; onu anla. Senin bu memnuniyetsizliğinin temeli nedir? Sen hangi benlik ihtiyaç ve beklentilerine odaklısın? Bunlar karşılanmayınca muhatabındaki benliği görmek, onu anlamak; onun kendi iç benlik arayışı nedeniyle sana böyle bir davranış ve tutum içinde bulunduğunu fark edebilmek. Bu şekilde bir analiz yani; yoksa "boş ver, unut gitsin, böyle insanlarla uğraşmaya değmez" gibi bir şey değil. Onu görmek, o durumu hem kendi içindeki benlik süreçlerini analiz etmek, hem muhatabındakini analiz etmek ve bunun bir süreç olduğunu anlamaktır.

Aklıma gelen bir hadise var: bir arkadaş birine kızıyordu, evlenme durumuna gelmişler, gel-git yaşamışlar. Bakıyorsun aslında benlik ihtiyaçlarının bir zaman karşılığını bulmuş; "böyle 3-5 ay o kadar mutlu oldum ki" diyor. "Neden mutlu oldun?" diyorum. "İşte her zaman bana bakıyordu, beni önemsiyordu, neredeyse bana tapıyor gibiydi." Peki bu ne demek şimdi? Sen kendi ego ihtiyaçların noktasında bir şeyler bulmuştun, bu seni mutlu etmiş; sonra senin yapındaki bazı olumsuzlukları görmüş, bundan dolayı hafif bir hoşnutsuzluk olmuş, bu sefer reaksiyon göstermiş, sen bu yüzden kızıyorsun. Şimdi bunu analiz etmek kadın-erkek ilişkisi analiz etmek midir, yoksa ego analiz etmek midir? Burada kadın-erkek mevzusu yok, bu bir ego analizidir. Sen kendi egonun önemsenmesini, değer görmesini, takdir edilmesini "senin gibi bir insan tanımadım" sözünden almışsın, o kadar egoyu besleyen bir şey; sen bundan mutlu olmuşsun ve mutlu olduğun için de onu sevdiğini düşünmüşsün. Şimdi bütün bunların analizidir gerçek anlamda bir analiz.

Tip 4'lerde "Hak Ediyorum / Hak Etmiyorum" İkilemi

Muhtemelen benim analiz yapmaya çalıştığım zaman kitapta okumuştum, tip dörtte sürekli kendini suçlama şeyi var ya; kendini görmeyi, başkasını görmeyi, ama hepsini sürekli kendini suçlamaya dönüştürebiliyor, anladığı şeyleri anlayışa dönüştürmek yerine. Bu da bir dördün hayatta düşeceği bir tuzaktır; manasız bir şeydir, sürekli kendisini kötülemesi, "ben hiçbir şeyi hak etmiyorum" demesi. Bir gün öyle bir tip dört vardı; "bana çok zamanınızı veriyorsunuz, ben bunu hak etmiyorum" dedi. "Tabii ki hak etmiyorsun" dedim, "ben de hiçbir şeyi hak etmiyorum, Allah hak etmediğimiz hâlde bize lütfediyor." Çünkü "hak etmiyorum" dediğin noktada, öbür türlü bir de "hak ettiğimi düşüneceğim bir zaman gelecek" değil mi? O zaman da sanki çok egosu düşük veya çok mütevazı gibi görünse de, bir gün diyecek ki "ben bunu hak etmiyorum, daha büyük bir şeyi hak ediyorum" mesela. Mesela şunu diyecek: "ben bu kabalığı hak etmiyorum" diyecek bu sefer. Şimdi bak, bunlar ikisi de tuzak.

"Zaman Allah'ın" dedim; "benim zamanım yok zaten, ben bir zaman var etmiyorum, zaman Allah'ın. Mesele, bu zamanı hayırlı, faydalı bir şekilde değerlendirebiliyor muyuz? Budur asıl olan şey; yoksa 'hak etmiyorum, hak ediyorum' değil." Öyle bir tip dört daha vardı mesela: "aslında benim o kadar kabiliyetim yok ama hocam bana çok fazla değer veriyor." Şimdi görüntüde zâhiren çok iyi bir alçakgönüllülük gibi duruyor, ama değil; kendisi de farkında değil tabii. "Bu kadar emeği başkasına sarf etse daha verim alırdı" gibi. Gereksiz bunlar; dörtlerin klişe olarak duyduğum şeyleridir. Orada ne yapmalı? Manasız bu; sadece diyelim ki olan şeyi elinden geldiğince değerlendirmeli, bu kadar. Tabii ki hak etmiyor, tabii ki layık değil, ama mevzu oradan alınmaz. "Hak ediyor muyum, hak etmiyorum" — öyle bir şey yok gerçekte; öyle bir konsept yok.

Bir hak eden biri olmak veya bunu yapmak evet, o hak etmem gerekiyor demek... yok, hiçbir şey hak etmiyoruz. Tamamen bir lütuf ve ikramdır bu kadar; bunu bu şekilde almıyoruz. "O lütfu hak etmek için ne yapmadım" — hani böyle bir yerden "Allah'ım yaptık" diye — bu hak kavramlarını orada bırakmak lazım, mesele o değil. Mesele, Allah'ın o lütuflarını, inayetlerini şükür ile, iştiyakla elinden geldiğince değerlendirmektir; bu kadar. Ne kendini kötüle, ne de kendini üstün gör. Çünkü kendini kötüleyen bir insan, kendince bir noktaya geldiğinde kendini üstün görecektir; ikisi de bir ego düzeyi, kategorik olarak aynı. Bütün bu şeyleri o iki uç arasında sıkıştırdığı için doğru olan şeyleri de bulamıyor, dengeyi bulamıyor. Çok manasız bir şey; geçenlerde böyle bir tip dört daha gördüm, klişe gibi, aynı şeyi söylüyor. Kendini âdeta işkenceye tutuyor; iyi olduğunda da kendini şey yapıyor. Dengesini bulmak lazım. İyi olduğunu düşündüğü bir noktada da "ben bu kadar haksızlığı, bu kadar yanlışı, bu kadar ikiyüzlülüğü hak etmiyorum" diyor. Hâlbuki ikisi de yanlış.

Egomuz zaten hiçbir şey hak etmiyor, fakat her şey bir lütuf; olumlu bir şey geliyorsa şükret, olumsuz geliyorsa onu en güzel şekilde değerlendir. Olumsuz bir şey geliyorsa da onu insani ve ruhani bir şekilde karşılayacaksın; diyelim ki ikiyüzlülükle karşılaştın, kabalıkla karşılaştın, burada da "ben bunu hak etmedim" deme, mevzu o değil ki. Mevzu "hak ettim, hak etmedim" değil ki; kimi "ben bunu hak ettim, çünkü şunları şunları yaptım" der, kimi de "bunu hak etmedim" diyebilir bir noktada; ama sürekli bu ikisi arasında gereksiz bir şekilde gidip geliyor. Hâlbuki oradan çık, orada değil mesele.

Bu hak etmeme meselesi, her şeyi içine koyduğum bir şey gibi olmuş; her şeyi bu çift kutuplu çerçevede değerlendirdiğim için, hasta olan kişiye ne versen bozuk gelecek yemek örneği gibi: sürekli güzel şeyler okuyorsun, "tamam iyi güzel, uygulamak lazım, disiplin etmek lazım" falan diyorsun, ondan sonra "hak edersem işte bir şeyler olur" gibi düşünüyorsun, ama hiçbir aşamada olmayınca insan doğrudan o gereksiz egonun ikilemlerine tekrar dönüyor.

Bir Alevi şeyhi de buna daha genel anlamda işaret ediyor: "ben iyiyim deme, kötüyüm de deme, Allah de; lütuflarını göreceksin. İşte ben iyiyim, kötüyüm, hak ediyorum, hak etmiyorum, erdemliyim, erdemsizim — bunların hepsini bırak; ben hiçbir işe yaramam, ben şuna yararım, bunları bırak, hepsini bırak, o ikilemden çık; Allah de, hakiki kaynağı ve aslı gör ve oraya doğru çekil, oraya doğru çık. O zaman o gereksiz ikilemden çıkacaksın." Onun için bir evliya "bu insanlar beni hak etmiyor" gibi bir şey demez; böyle bir şey yoktur. Algısı o düzeyden değildir. Aynı bu sözü, birçok sözü, o konsept içinde değerlendirdiğimiz için bir şekilde isimlendiriyoruz; "erdemli insan davranışı böyle olur, güzel bir söz" gibi. Ama aslında öyle bir konseptin olmadığını görmek, onu aşmak lazım. O, hiçbir zaman içinden çıkamayacağın bir labirent gibidir; oradan bir çıkış yoktur, o seni her zaman egoda tutar.

Dikkat edin, hak ettiğini düşünen insanlar daha yüksek bir egoya sahiptir. Fakat o kişi aynı zamanda kendini kötü gören bir egoydu da; "şu an şunları hak etmiyorum ama şöyle şöyle olacağım, yapacağım, böyle yetenekleri kazanacağım, ondan sonra da bunları hak edeceğim" noktasına geliyor, sonra onlar olmayınca "hak ettiklerime ulaşamadım" diyor. Farkına varmadan hep o hapishanenin içinde kalıyor; bir tanesi hücre, bir tanesi havalandırma bölümü, ama arada bir fark yok, hepsi hapishane. Açık hava havalandırmasına da çıksan hapishane, hücreye de girsen hapishane.

Cömertlik, Dağıtmak ve Benlik

Şimdi zihni kurcalayan bir soru var: o noktaya vardıktan sonra asıl mütevazılık o zaman olacak gibi. Mesela çok zengin olmayan bir insanın "mal yalan, mülk yalan, dünya yalan" gibi şeyler söyleme hakkı yokmuş gibi geliyor bana. Ama ancak çok zengin olduktan sonra dağıtabilecek irade varsa, ya da ona bağlı değilsen, hakikaten ondan önce söyleyebilirsin gibi. Bunun için direkt böyle bir şey uygulamıyorum; "önce böyle bir hâle geleyim, ondan sonra deme hakkım olacak" diye kendi kendimi kandırırım gibi. "Mal yalan" falan diyen tipler var yani böyle, ama şahitli bir şey olmaktan korkuyorum.

Buradaki şey şudur: mesela çok zengin olan bir insan bütün malını dağıtsa, sonra "dünya bir şey değil" falan dese, "bak ben bu malı dağıtıyorum" dese, orada da bir benlik vardır. Çünkü dünya malının ve dünyevi olan bir şeyin kıymeti yoktur; sen onu dağıtmakla bir erdem kazanmış olamazsın. Hakiki erdem, bütün her şeyi dağıtırsın, fakat ne dağıtan sensin, ne de dağıttığın şeyin kıymeti vardır. "Ben bir trilyon kazandım, yüzde doksan dokuzunu dağıttım" — ne dağıttın ki? Önemsiz bir şey; sadece eğer gerçekten onu dağıtanın, verenin sen olmadığını idrak edersen, biraz benlik noktasındaki bir özdeşleşmeden kurtulmuş olursun. Yoksa öbür türlü çok dağıtarak da benlik üretebilirsin; ki yaşadığımız bu asırda çokça bu olmaktadır.

Çok cömert olan bir insan, dağıtmadığında kendini kötü hissedebilir; çok cömert, iyilik yapıyor, zengin olmasına rağmen o şekilde özdeşleşmiş, bağlanmış olabilir. Böyle bir şey de olmamalı; mesela para dağıtanların bazıları psikopat olduğu için dağıtır, ego tatmini için. Dağıtmıyorsa dağıtmaması önemli değil, ama şey — o bilinç düzeyinde girmiş olmalı: "benim şeyim parasının adamı olmak değil, ben bu bilince sahip olabilir miyim, bu konuda şükür." Yani şudur: kişi parasız olarak da parası olsa dağıtıp dağıtmayacağını görebilir aslında; illa parası olması gerekmez, çünkü o bir şuur meselesidir. Kişinin hiçbir şeyi olmayabilir, fakat gerçekten derinlemesine müşahede ederse, dünyanın kendi nazarında kıymetli olup olmadığını anlayabilir.

Fakir bir evliya diyelim; hani "Allah'ım beni bunlarla da imtihan etme" diye demiş olabilir. Ama kâmil bir evliyanın özünde aslında imtihan edilecek bir tarafı kalmamıştır; kalmaz. O, yol sürecinde geçerli bir duadır. Yani "ya Rabbi, bu yol sürecinde üstesinden gelemeyeceğim, potansiyelimde var olup da kullanamayıp altında kalacağım şeyler konusunda beni imtihan etme" diyebilir; o, yol sürecinde geçerli bir şeydir. O gerçek velayete eren için ise böyle bir şey yoktur.

İmtihan, Kemal ve Harut-Marut

Bilinçte düşmeler, kalkmalar, savrulmalar oluyorsa, o kişi henüz kemalde değildir; o, bahsedilen sürecin içindeki bir süreçtir. Peki o bilince ulaşan bir kişi için sonradan düşme imkânı var mı? Yok. Harut ile Marut'un anlattığı da buna geliyor; ama onların sonu belki farklıdır. Biz hayatta, benlik nazarıyla baktığımız durumları görmeli ve onları bir analizle keşfederek, daha sonra da daha farklı bir noktadan bakabilmeye gayret etmeliyiz. Bu konuda hem dua etmeliyiz hem de kendi idrakimizi o benlik idrakini aşma yönünde gayret göstermeliyiz. Buradaki temel şey şudur: o benlik nazarını haklı görmeyeceksin; benlik nazarını haklı görürsen o seni kuşatmış olur. "Şu an benliğimle hareket ediyorum ama onaylamıyorum" dememiz gerekir, en azından. "Şu an benlikle olduğumun farkındayım ama onaylamıyorum" — ama bu alışkanlık hâline gelip "onaylamıyorum ama olsun, tadını çıkarayım" gibi kastedilmemeli; gerçekten onaylanmamalı.

Nasıl biz en küçük bir hastalığımız olduğunda tedavisine gayret ediyoruz, "hastalığımı onaylamıyorum ama olsun, dilediğim gibi gideyim" demiyoruz; bir hafta sonra hastaneye yatacağını bilsen o andan itibaren gayret edersin. Bu anlamda bir onaylamama; yoksa lafla onaylamamak değil, gerçekten onu görüp onaylamamak. "Bu benim benliğimin bir bakışıdır, benliğimin işte şu beklentileri, ihtiyaçları, arzuları var, bu yüzden böyle" diye önce fark etmek, sonra bunu aşma yönünde dua ve gayret göstermek; orada görmek yani.

Efendim, efendim, iyiyim teşekkür ederim, sen nasılsın? Allah iyilik versin. Ne yapıyorum, çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun?

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Yusuf Suresi: 101 ("Rabbim... Beni müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler arasına kat" mealinde, anlatıcının doğrudan aktardığı ayet) - Yasin Suresi (anlatıcının Bediüzzaman'ın Kastamonu'da taşlanma hadisesiyle ilgili olarak, ayet numarası vermeden bahsettiği birkaç ayet) --- ---