Tefekkür ve Tezekkür
Dut Örneği: Tefekkürün Sınırları
Bu dutla ilgili yapılabilecekler, benim açığa çıkan, düşündüğümde meydana gelen hatırlama yolu... pekmez olabileceği geliyor mesela. "Aa, bak bu pekmez olabilir" -düşüneceğim şudur: ya bu dutla ben ne yapabilirim, nasıl böyle olmuş, şöyle olmuş, sonra bir açılımla beraber pekmezi dönüştürebilme fikri mi doğar? Olabilir; mesela bu işlevsel yönde kullanılması. Biri de der ki "ya bu dut nasıl böyle oluşuyor" -işte onu takip eder, ta ağaçta ilk nüvesi çıktığı andan itibaren takip eder. "Bu dutlar niye hepsi bir anda pişmiyor?" Onlar da eker mi, dutlar esintiyle mi gelişmişler? Bunların hepsi tefekkür çerçevesi içinde.
"Hocam, kendini görse, bize hatırlatmak değil mi? Bizdeki o özün hatırlatılması da oluyor değil mi?" Öyle mi hocam? Hem özün fark edilmesi, sonra özde var olan bilginin hatırlanması. Hatırlamak ne demek? Sen biliyorsun ki hatırlıyorsun, değil mi? Evet. "Hatırlıyor musun" derim ben sana, "seninle konuşmuştuk, hatırlıyor musun, seninle görüşmüştük, hatırlıyor musun" -bu ne demektir? Benim senin hatırlamanı istediğim şey aslında senin bilincinde var; hatırlamak bu.
Tefekkür öyle bir şey değil. Tefekkürde elde ettiğin şey senin bilmediğin bir şey. "Ama o da zihnin içinde mi oluyor?" Tefekkürde elde ettiğin şey, yaratılmış olan, sınırlı olan şeyle ilgili bir şey. Şimdi ilk başta daha şey gibi geliyor: hani tezekkürün niteliği sende olan bir şey, öbürü bilmediğin bir şey; sanki o çok daha önemliymiş gibi değil. Gerçek öz varlığımız, gerçek kendiliğimiz ve saf hakikat, saf varlık, saf mutluluğu, saf huzur -bunlar tefekkür edilemez. O yüzden biz bazen bahsediyoruz saf mutluluğun, mesela nedeni olmayan mutluluğun. "Düşünemiyorum" diyor kişi. Ben de zaten diyorum ki düşünme zaten, bunu diyorum; yani bu düşünülemez olandır. Zaten senin kafan, düşünmek ne demek? Bir şeyle bir şey arasında bağlantı kurmak, bir şeyi bir şeye bağlamak. Sürekli şu an hepimizin yaptığı o değil mi? Hepimiz mutluluğumuzu bir şeye bağlamışız, veya bağlamaya çalışıyoruz, veya bağlamışız da bulamıyoruz değil mi?
Hâlbuki öyle bir mutluluk düzeyi vardır ki onun nedeni yoktur; "niye mutlu oluyor" sorusunun yeri yoktur orada. Dolayısıyla bu bir tefekkür malzemesi değildir. Saf mutluluk, saf huzur, saf varlık, bunlar düşünmenin nesnesi olamazlar; bunlara düşünerek ulaşılamaz. O yüzden her şeyi modern insana böyle bir akılcılık, rasyonalite, kanıta dayalı bilim üzerinden... Bunlar kötü değil, ama her şeyi onun içine soktuğunda, her şeyin düşünülebilir olduğunu iddia ettiğinde, o zaman senin şöyle bir ön yargın oluşmuş oluyor: var olan her şey düşünülebilir niteliktedir. Öyle bir ön yargıya sahibiz, farkı bu olmadan. Hâlbuki acaba bu gerçekten böyle mi? Mesela diyoruz ki "kafam almıyor." Yani her şeyi kafamın alması gerektiğine inanıyorsam bu bir ön yargıdır veya bir yargıdır. Bu yargıdan emin misin? Bu yargı acaba doğru mudur? Her şey düşünülebilir mi?
Bediüzzaman'ın Üç Yolu ve Güneş Metaforu
O yüzden ilginçtir, mesela Bediüzzaman'ın hakikate giden üç yoldan bahsederken aslında üç yoldan bahsediyor da iki yol kapalı, bir yol açık. O ilginçtir. Bir yol, yani hakikate tam gitmeyen bir yol: akıl ve tefekkür yolu diyor. Akıl ile, fikir ile, tefekkürle gidersin diyor. Çok ilginç bir tabir var orada; der ki sen bir yere kadar gidebilirsin. Orada da bir örnek kullanıyor: diyor ki, saf hakikati güneş kabul edelim, metafor yapıyor, ona varmaya veya onu görmeye çalışırken -sen diyor, güneşi doğrudan doğruya göremezsin. Eğer akıl ve tefekkürle gidersen, güneşi doğrudan doğruya göremezsin, sen onu ayın üzerinden görebilirsin; yani güneşi ayın sana yansıttığı ölçüde görebilirsin.
Aslında burada bu metaforun güzel, anlamlı bir tarafı -bu da benim yorumum- düşünce ve zihin bir yansıtıcıdır. Fakat her yansıtıcı doğal olarak indirger; dolayısıyla tefekkür ve düşünce melekemiz indirgeyici bir şeydir. Bu da çok ilginç bir şeydir, sembolik olarak söylüyorum: ben bunu Hz. İsa'nın sözlerinde görmüştüm. "Güneşe gözleriyle bakan günaha girer" diyor. Burada bir sembolizm var; yani zahirde dikkat ederseniz güneşe bakarsanız gözünüz körelir o an, göremezsiniz, bir şey kamaşır ve bir şey görmezsiniz -bedensel düzeyde de böyle bir yansıması var. Fakat kastedilen mana şu: güneşe gözleriyle bakan günaha girer, yani sen saf hakikate mutlaka hiçbir zaman yaratılmış melekelerinle ulaşamazsın, onunla kavrayamazsın.
Yani ben düşünerek bazı şeyleri anlayamam; mesela düşünerek sonsuzluğu bile anlayamayız, düşünün, o kadar net. Düşünerek sonsuzluğu anlayamayız; sonsuz deyince hep aklımıza "işte öyle bitmiyor" gelir, bitmiyor, o kadar, başka bir şey yok. Sonsuzu kavrayamıyoruz çünkü düşüncenin malzemesi değil, çünkü ölçülebilir bir şey değil. Hatta mesela sonsuzun sonunda ne var diye soruyoruz değil mi? Kafamız ancak o kadar. Çünkü sürekli sonsuzun sonunda ne var diyoruz; işte "evren genişliyor" deniyor, peki "nerede genişliyor, neyin içinde genişliyor" diye mesela birçok soru soruyoruz. Çünkü bazı şeyler düşüncenin malzemesi olamaz.
Buna basit bir örnek verecek olursak: dairenin kenarlarını sormaya benziyor. Bir insanın dairenin kenarlarını sorması ne kadar abesse -ben diyelim ki ilkokulda buna yeni başlayan, matematiği, geometriyi basit basit öğrenen bir çocuk mesela: üçgen, üç kenarı var; dörtgen, dört kenarı var; beşgen. Şimdi siz bir yuvarlak çizdiniz, "bunun kaç kenarı var" dediğinizde soru boştur, boşa düşen bir soru. Şimdi bazı şeyler için düşüncenin soruları, düşüncenin yorumları boşa düşer.
Mesela hep ben bazen aktarıyorum: diyorum ki mutlusunuzdur ama nedeni yoktur, bir şey yaparsınız ama amacı yoktur. Ego düşünüyor, "nasıl" diyor, "amacı olmayan bir şeyi nasıl yapacağım" diyor. Bir insan amaçsız bir şey yapar mı? Evet, amaçsız bir şey yapar; bir amaca ulaşmak için yapmıyor, doğası gereği yapıyor.
Dolayısıyla tefekkür önemli bir faaliyettir, fakat onu mutlaklaştırmayız. Zaten mesela sufi gelenek bunu çok net olarak ifade eder: tefekkürü önemser, fakat tefekkürün bir üst düzeyinin de tezekkür olduğunu, yani insanın öz varlığının bir şeyleri içerdiğini ve onları hatırlamakla aslında gerçek bilgiye ulaşılabildiğini söyler. Tefekkürle ulaşılan bilgi izafidir ve zihnin bir ölçüde temellendirmesine bağlıdır; o temeller sarsılabilir. Ama tezekkürle ulaşılan bilgi sarsılmaz bir bilgidir, orada şüphe yoktur, orada bir "acaba" yoktur. Ama tefekkürle ulaştığımız şeyde her zaman bağlantılar içinde bir "acaba" oluşabilir.
Nereye kadar gidebilir tefekkür? Mesela duttan yaratıcıya ulaşmayı tefekkür etsen nereye kadar gidebilir? Yaratılmış olanla ilgili tabii ki yaratılmış olan yaratıcıya bağlıdır; ama yaratılmış olanın mahiyetine dair olabildiğince analitik ve sentetik -yani ayrıştırılıp birleştirilerek- bütün o imkân ve dinamiklerini yorumlamayı bize sağlayabilir tefekkür. Alanı da budur zaten, bunu yapar, daha ötesini yapmaz.
O yüzden mesela tefekkürle ulaşılabilecek bir şey tefekkür melekesiyle ulaşılabilirken, o tefekkür aletini bizim ulaşamayacağı bir yere yöneltmemiz de yanlış olur. O yüzden İslami gelenekte "Allah'ın zatını düşünmeyin" veya "kaderi düşünmeyin" denir; çünkü kader zamansızlık kavramıyla bağlantılıdır. Yani çok fazla, bir şey düşünmenin çözebileceği şeyin dışındaysa siz ona düşünerek ulaşamazsınız. O yüzden mesela peygamberler en büyük düşünürler değildir, ermişler de büyük düşünürler değildir -bence bu yanlış anlaşılıyor. Şöyle: bir resmin ressamına kadar gidebilirsiniz, bir ressamı olduğunu dersiniz ama ressamı tanımlayamazsınız. Bunun gibi, yaratılmış olan şeyler insanı bir yaratıcı kavramına götürür, ama yaratıcıyı anlayamazsınız.
O yüzden Musa kıssasında "bana kendini göster" dediğinde Allah ona der ki: sen beni göremezsin. Sınırlı olan, sınırsız olanı görmez. O yüzden tasavvuf geleneğinde şöyle bir şey vardır: "Allah'ı neyle gördün veya neyle idrak ettin?" "Allah ile" der -"ben idrak ettim" değil. Çünkü senin sınırlı varoluş bilincin, senin sınırlı melekelerin, sonsuz ve sınırsız olanı göremez. Bu, basit bir örnek verirsek, benim bir bardak uzatıp "dünyanın bütün okyanuslarını buna sığdır" dememe benzer. Sığabilir mi yani? Sınırlı olan şey sınırsız olanı kuşatabilir mi, içine alabilir mi? Alamaz. O yüzden benlik terk edilerek Allah'a dair idrake ulaşılabilir; yoksa sen kendi sınırlı benlik kabınla sınırsız olanı kavrayamazsın. Metreyle sonsuzluğu ölçemezsin.
Onun için bazen insan tanımların ötesine geçmelidir, veya en azından tanımları terk edebilmeyi bilmelidir. Hiçbir tanımlamanın, hiçbir kavramsallaştırmanın olmadığı bir bilinç de var; bunu kadim gelenek, doğusuyla batısıyla bilirdi. Modernizm, özellikle pozitivist ve aydınlanmacı anlayış, bu şeyi kaldırmaya çalıştı; dedi ki her şey düşünülebilir, ya beş duyuyla algılanabilir ya da düşünülebilir, bunun dışında başka bir şey yoktur diyerek aslında insanın çok önemli bir idrak imkânını elinden aldı.
O yüzden mesela modern bilim veya bilimselci yaklaşım böyle hoyrattır; bir de böyle bir kibir yapar: "varsa bana göster" gibi. Sanki gözü her şeyi görüyor da öyle bir şey değil. Veya "bana bunu ispat et" gibi bir yaklaşım aslında bir hoyratlıktır. Hâlbuki doğru şey şudur: "ben kendime bir bilgi metodolojisi belirledim ve bu bilgi metodolojisiyle ulaşabildiğim kadar bilgiye ulaşmayı hedefliyorum." Bu makul bir şeydir. Bu şuna benzer: dersiniz ki benim bir ağım var, bu ağımın gözenekleri şu çaptadır, dolayısıyla o çapın üzerindeki balıkları yakalayabilirsiniz. Ama diyelim ki planktonları yakalayamazsınız o ağla, çünkü o ağın gözeneklerinin bir çapı vardır, o çapın bir üstündeki balıklar o ağın içine girdiğinde çıkamazlar. Dolayısıyla modern bilim aslında bir bilgiye ulaşma yaklaşımıdır, bir bilgi edinmeye yönelik bir yöntemdir; gayet saygı duyulabilecek bir yöntemdir, hiçbir şekilde küçümsenmesi gerekmez.
Ama o yöntemin dışında hiçbir bilgiyi kabul etmemek, veya o yöntemin dışında ulaşılan bilgileri yadsıma, yok sayma, "ancak benim bu yöntemimin tanımladığı bilgiyi ben bilgi kabul ederim, bunun dışındaki hiçbir bilgi değerli değildir veya hiçbir anlamı yoktur" demek, tam bir ön yargıdır aslında. Modern bilim paradigması diyebiliriz ki, eğer böyle yaklaşılıyorsa -"doğru olan şey bilimsel olmalı, bilimsel olan şey sadece doğrudur" gibi bir yaklaşım olduğunda- aslında bu insanın kendi kendini aşırı bir biçimde sınırlamasıdır ve kendini daha üst imkânlara kapatmasıdır.
O yüzden bahsettiğim o Budist gelenekteki ifade: aydınlanma, düşünce rüyasından uyanmaktır. Yani düşünmenin ötesinde bir varoluş boyutunuz var; o boyuta geçtiğinizde düşünme artık sizin için bir alt bilinç ve bilgiye ulaşma düzeyi oluyor. "Peki onu geçmemiz gerekir mi? Yani onu yapmadan da, kesbi mi vehbi mi, o kesbiliği göstermeden mi tezekkür olur?" Bu zaten tefekkür kesbi düzeydir, yani kazanılabilecek düzeydir ve insanın tırnak içinde o bireysel benliğinin ulaşabileceği şeydir. Vehbi dediğimiz şey de aslında insana verilen bir şey ama aynı zamanda şunu da kastediyoruz: senin gerçek varlığın ancak tezekkürle kavranabilecek, yani düşünmenin ötesine geçtiğinde kavranabilecek bir şeydir.
"İşte o kesbi göstermek mi gerekir, yoksa göstermeden de olur mu?" Bunu göstermeden kişi kendini bulamaz, böyle bir şey yok. Zaten Bediüzzaman'ın bahsettiği o üç yoldaki ilk iki yol nihai olarak hakikate ulaşmaz. Yirmi dördüncü sözün ikinci bölümü, der ki hakikate giden üç yol var; daha sonra gitmeye çalışan iki yol sınırlıdır. O diyor ki ancak teslim olarak, kabul ederek hakikati doğrudan doğruya idrak edemez, onu müşahede edemez; ancak teslimiyetle bir bilene tabi olur. Bu şekilde ancak üçüncü yolda gidilebilir. Bahsettiği o yol, fakrını bilmek, aczini bilmek yoludur; benliğinden vazgeçme yoludur.
Onun için bir Hintli ermişin ifadesi vardır: "sen var oldukça Tanrı yoktur" diyor. Güzel mi? Sen var oldukça Tanrı yoktur; yani şu anlamda Tanrı yoktur, sen onu idrak edemezsin, böyle bir imkânın yok; ancak tefekkürünle, teslimiyetinle kabullenirsin. Onun için Musa'ya orada söylenen şey odur aslında: sen oldukça beni göremezsin. Şimdi aslında o Hintli ermiş bundan başka bir şey söylemiyor, belki daha vurucu gibi gözüküyor. Orada Allah Musa'ya diyor ki: sen beni göremezsin, sen oldukça beni göremezsin.
İşaretler ve Zatın İdraki
Burada ne deniyor? İşte Allah'ı isimleri ve sıfatlarıyla, yaratılış düzeyindeki yansımalarıyla idrak edersin. Ama Allah'ı, Allah'lığıyla, gerçek zatının mutlaklığı noktasında idrak edemezsin. Senin orada silinmen gerekir ki onu görebilirsin. "Ben görmeyi imanıma iman etmem" diye atfedilen bir söz var; işte oradaki görmek bu anlamda bahsettiğimiz anlamda bir görmek değil, o müşahede etmek. Muhtemelen aslına iyi bakılırsa daha farklı bir şey mutlaka çıkacaktır. Hakikati idrak eden insan evet hakkı müşahede eder, yani o bir şahitliktir, ama şahit olan benlik değildir; şahit olan bireysel benliğin değildir. Bireysel benliğin müşahede etme imkânı yoktur.
Onun için peygamberin vahiy aldığı ilk döneme dair olan rivayetlerde, "oku" veya "söyle" veya "anlat" falan o şeylere dair cevabında peygamber ne diyor? "Ben bilmem" diyor. Bunu genel olarak alırsanız daha yerine oturur. Yani bireysel benliğinle olmaz. O zaman ne oluyor? "Kıra bismi Rabbike" -o zaman Allah'ın adıyla, onun ile yapabilirsin. Dolayısıyla burada insan bireysel benliğine çok fazla, gereksiz yere ve gereksiz yerde tutunmamalıdır. Hazreti Musa gibi "bana kendini göster" dediğinde sana derler ki göremezsin; bu ilkesel bir şeydir, işin tabiatı gereği böyledir.
"Hocam, bize de derler ki muhtarı göremediğini sen nasıl göreceksin, işte orada yanlış bir..." Evet, bağlamını doğru değerlendirmek lazım. "Hocam, göz ve akıl aslında birer dünyalık, egolarla ölçülmüş ya da bilimsel ölçülmüş bir bakış açısı; bir de ruhumuzun farkındalığı ve o özündeki farkındalık..." Ruhunuzun farkındalığı oluştuğu zaman, ruh idrak edildiğinde, o zaman ruhun bir melekesi olarak tezekkür ortaya çıkar. Basiret gözü oluşur değil mi hocam o zaman? Ve orada bakın şu var: "bilmiyorsanız zikir ehline sorun" ifadesinin anlamı da budur. Yani gerçekten bilmiyorsan bunu bilecek olan kimdir? Zikir ehlidir, yani hatırlayandır.
O yüzden insanoğlu bu psikolojik melekelerine çok sıkı bağlanıyor. Hâlbuki bir zihninizi rahatlatın yani, duygu merkezini bir boşa alın. Onların ardında görünmez olan bir şey var, o benliğin ötesinde olan bir şey var. Ve sen onu fark ettiğinde -ki o gerçek sensin- o zaman nedensiz, hiçbir bağlantısı olmayan o saf varlığını, saf mutluluğu, saf neşeyi bulacaksın. Nedensiz olanı bulacaksın; "neyle mutlu olabiliriz" kavramından kurtulacaksın, veya "şu nedenle mutsuzum" kavramından kurtulacaksın.
Geçen bir arkadaş söyledi, böyle âşık olmuş, "duvara bile bakıyorsun böyle bir şey hissediyorsun" diyor. İşte aslında evet, çünkü o anlamdaki bir aşk hali psikolojik düzeyin hafif dışında, üstünde olan bir şey. Duvara baktığında bile duvar, duvar gibi değil; mutlu oluyorsun diyor. Aslında şeyi anlamıyor; mevzu orada duvar değil aslında, yani nereye baksan aslında mutluluk yaşıyorsun. Bu, baktığın şeyle ilgili değil, bakanla ilgili bir şey. Hani yere de baksan, gene mutluluk hissedersin orada; mutluluk dışarıdan gelmiyor. Dışarıdan bir etkiyle veya dışsal bir etkenin kendi içimizde yoğurulmasıyla oluşan bir şey değil. İşte o anlamda bütün mesele öznedir, asla nesne değildir. Bütün mesele gerçek öznenin ortaya çıkmasıdır.
Tabii ki egonun buradaki yaklaşımı ne? Şu anda diyor ki "elimde bir tek ben varım, sen çok fazla uçma veya çok fazla şey yapma." Bakın burada hırs göstermek de yanlış; hırs gösteren de egodur. Çünkü "ben aydınlanacağım" diyen de egodur, "Allah'a ulaşacağım" diyen de egodur. Onun için Bediüzzaman'ın ifadesi şeydi: teslimiyettir. Yani Allah dese ki "bana ulaşamayacaksın" -tamam, sıkıntı yok, ulaşacağım demeyeceğim; o da ego hırsı. Teslim ol yani, eğer Allah varsa teslim ol. Tabii burada şuna dikkat etmek lazım: teslimiyet, egonun Allah'a teslimiyeti değildir. Ya nedir? Egonun Allah'a teslim edilmesidir.
Mesela "ben Allah'a teslim oldum, peki Allah bana kendini idrak ettirecek mi" -böyle bir şey yok, anlaşma yok. Ego teslimiyet demek, egonun Allah'a herhangi bir bağlamla, bir şartla teslimiyeti değildir. Egonun bütünüyle alınıp Allah'a teslim edilmesidir. "Ne şartla teslim ettim" -yok öyle bir şey; bir şartla teslim ettiysen o, ego ile Allah arasında yapılan bir anlaşmadır, teslimiyet değildir. Bütünüyle Allah'a teslimiyettir, herhangi bir değer taşıdığı niyetiyle de değil. "Ben egomu Allah'a teslim ettim" -yok yani, sanki değerli bir şey teslim etmiş gibi; şey gibi, hani bir çocuğun elindeki kağıttan bir gemiyi size verip "ben anneme veya babama gemi verdim" demesi gibi bir şey.
Onun için teslim ettiğiniz şeyin de bir kıymete sahip olduğunu düşünmeyeceksiniz; çünkü orada da bir şey var değil mi, ego var orada: "ben egomu Allah'a teslim ediyorum" -kim teslim ediyor bu zamanda? Herkes egosunun keyfini yaşıyor, "biz Allah'a teslim olanlardanız" diye de böyle bir ego üretirsin, farkında olmadan. Dolayısıyla orada bütün o izafi, hayali, geçici, sınırlı her şeyin -ayette oluyor ya, "her şey fanidir, bir tek O bakidir"- o zaman O kâfidir. Benim herhangi bir şeye ihtiyacım yok, herhangi bir varlık iddiam da yok.
Tabii bu egonun en zorlandığı şey. Bunu ancak aşk çözebilir; başka hiçbir şeyle ego teslim olmaz.
Aşk: İkiliğin Olmadığı Birlik
Aşk deyince akla elveda çeşit şeyin geldiğini düşünüyorum -yok tabii, elveda çeşit şey gelir. Şimdi aşk, ikiliğin olmadığı bir birlik bilincidir aslında. İkiliğin olmadığı bir birlik bilinci; ikilik, aşk halinde en acı verici şeydir. Zaten Leyla ve Mecnun hikâyesinde Mecnun, Leyla ile bir olduğunu idrak ettiğinde sükûna ulaşır. İkiliğin olmadığı birlik halidir. İkiliğin olmadığı birlik, ancak sana benliğini feda ettirir. Deyim yerindeyse: "Allah var olması yeter, ben var olmasam da olur." Zaten ben gerçekte var olan olmadığım zaman, sana hakiki bir şey veriliyor.
O yüzden ego kendini var bildikçe aslında yokluğun içinde debelenir. Çünkü dikkat edin, egonun kendini temellendireceği sabit hiçbir varoluş yoktur. Düşünün, neyle kendinizi temellendiriyorsanız, zaman ve mekânın sınırlarına mahkûmdur. Neyle temellendirebilirsiniz ki varlığınızı? Psikolojik düzeydeki varlığınızı hiçbir yere temellendiremezsiniz, hep izafidir. Ölürsünüz de en fazla Aşık Veysel gibi "dostlar beni hatırlasın" -dostlar ölünce ne olacak? Hiçbir temeli yok. Bir yere, tabii ego bir yerlere kazık çakmak istiyor, var olmak istiyor.
Aslında bakın bu çok önemli şeylerdir bunlar; egonun her şeyinin altında bir şey var, o altındakini bulmanız gerek. Var olmak istiyor değil mi ego? Bu çok önemli bir şey, çünkü aslında sen varsın zaten; ama ego bunun bir imitasyonudur, sahte bir şeyidir. Aslında bir nevi sanki bir şeyin hatırası var, veya bir şeyin aslı var, ego sürekli onun gölgesini sana gösteriyor. Yani ego var olmak istediğinde bu nereden kaynaklanıyor? Bu büsbütün anlamsız bir şey değil, çünkü gerçekte varlık var zaten; ama egonun anladığı ve aradığı yerde veya nitelikte değil.
Veya mesela ego eleştirilmek istemez; niye? Çünkü gerçek varlıkta eleştirilecek bir şey yoktur doğumdan aslında. Eleştirilmek istemiyor ve eleştirilmek ona ters geliyor. Neden? Çünkü zaten gerçek varlıkta eleştirilecek bir şey yok. Eksikliğini ego kabul etmiyor, çünkü gerçek varlıkta eksiklik yok. Ego kendini varlık olarak, farkında olmadan gerçek varlığın, gerçek kendiliğin yerine koyuyor, geçiyor. Ve aslında onun niteliklerini elde etmeye çalışıyor. O yüzden egonun o şeyleri büsbütün anlamsız değildir, anlamlı bir şeye işaret ediyor. Veya mesela diyelim ki muhtaç olmaktan rahatsız oluyor ego değil mi? Neden? Çünkü varlık muhtaç değil çünkü. Gerçek varlığımız muhtaç değil. Egomuz da hepten boş değilmiş yani.
Dolayısıyla ne var orada aslında çok önemli bir şey var: egonun sahnesinde oynanan oyunun bize anlattığı çok önemli bir şey var. O yüzden bir arif der ki: nefsine düşman olma, onda olanı araştır. Onda olanı araştır ve onun aslında neyin gölgesi olduğunu veya gerçekte neyi aradığını fark et. Mesela insanın benzersiz olmak istemesi, insanın mükemmel olmak istemesi -bütün bunların altında yatan şey ne aslında? Gerçek varlığın benzersiz oluşu, gerçek varlığın mükemmel oluşuyla ilişkilidir.
Onun için o meşhur Nasrettin Hoca hikâyesindeki iğneyi arama metaforu -dikkat edin orada "niye arıyorsun" değil, "nerede arıyorsun" mevzusu var değil mi? Hem ego yanlış bir bilinçte duruyor hem de o yanlış bilinciyle yanlış bir yerde arıyor. Ne diyor mesela orada, ikisini de o fıkrada anlatıyor: bir tanesi diyor ki "niye burada arıyorsun, burası aydınlık"; "kaybettiğim yer niye orası" -"orası karanlık" diyor. Yani aslında ne yapıyor? Bir nevi hem bir kolaycılık hem bir çaresizlik aslında. "Ne yapayım ki, elimde ego var değil mi, hani öz vardı da bıraktım mı, elimde kendimi bildim bileli ego var, hep bununla meşgulüm, hep bunun hikâyelerini dinliyorum, hep bunun serzenişlerini, korkularını, beklentilerini, kaygılarını, hedeflerini dinliyorum, elimde başka bir şey yok ki." "Peki niye başka bir şey aramıyorsun?" "Orayı da bilmiyorum ki" diyor.
Yani o Nasrettin Hoca'nın anlattığı, aydınlık bir yerde arıyorsun ama orada kaybetmemişsin; peki kaybettiğin yerde niye aramıyorsun? Çünkü orası sana karanlık. Tabii o Nasrettin Hoca'nın fıkrasında hiç olmazsa adam neyi aradığını unutmamış -o önemli. Biz neyi aradığımızı da unutmuşuz ve bunu bize unutturmaya çalışıyorlar. Neyi aramamız gerektiğini unutturmaya çalışıyorlar.
Mesela geçen bir Kur'an'daki bir ayette diyor ki: Rabbini yücelt. Tamam yüceltelim yani, ne olacak? Hepimiz yüceltelim, hepimiz "Allahu ekber" diyoruz. Aslında neyi anlamamız gerekir? Yüceltilmesi gereken tek şey odur; diğer yücelttiklerine dikkat et demek bu. Yoksa "Rabbini yücelt, hepimiz yüceltelim" değil aslında. Rabbinin yerine, veya farkına varmadan onunla birlikte yücelttiğin şeyler var; bu yücelttiğin şeyler nedeniyle gerçekten gayeni ve hedefini unutuyorsun. Mesela yüceltiyorsun: değerli olmak, başarılı olmak, sevilebilir olmak, biri tarafından anlaşılmak, önemsenmek, dikkate alınmak. Dikkat edin, o kadar yücelttiğimiz şeyler var ki, o kadar çok şey yüceltiyoruz ki aradan Allah'ı yüceltiyorsun.
Onun için bir Hristiyan azizinin bir sözüdür: "Tanrıyı kalbinde ikinci sıraya koyanlar ona hiç yer vermemişler demektir." Ve yine Hazreti İsa'nın bir sözü: "Rabbini bütün kalbinle seveceksin" diyor. Yani bak, "seni de seviyorum, seni de seviyorum, seni de seviyorum" değil değil mi? Hatta biz öyle denince "ya olur mu, bütün kalbinle beni sev" diyoruz değil mi, bunu istiyoruz. Hani bir kadın desek, "ya seni seviyorum ama işte şunları da seviyorum" -tabii aynı klasmanda olmazsa insan tahammül ediyor. Mesela hani diyelim ki bir kadın kocasını seviyor; başka bir erkeğin onu sevmeyecek. Hadi babanı sevebilirsin, o ayrı bir konsept, ona bir şey demiyoruz. Hatta ne yapıyoruz? Bir evlat olarak bile anne babamızdan istiyoruz ki anne babamız bir tek bizi sevsin. "Seni de seviyorum, seni de seviyorum" -sanki sevgi orada bölünüyor gibi.
Aslında bütün bunun altında yatan şey ne? Sevilecek hakikatte tek bir şey vardır; sen o kadar farklılığın içinde aslında tek olana bütün kalbini vermelisin. "Tanrı'yı" diyor, "bütün kalbinle seveceksin" -o zaman onu sevmiş olursun. Ama bizdeki nedir mesela? "Onu da seviyoruz tabii, en çok onu seviyoruz" diyoruz ama iyice kurcalasanız o kadar da olmadığını göreceksiniz. Çünkü psikişenin öyle bir derdi yok yani, o kendi egosunu tatmin edecek olan şeye muhabbet ediyor. İşte burada egonun sürekli bir alternatif dünyası var, alternatif varoluşu var, alternatif amacı var; her şeye dair bir alternatifi var. Eğer egonun bir alternatifi varsa o hiçbir zaman size hakikate giden yolu vermez. Hiçbir zaman öyle bir yola girme şansınız yoktur, çünkü o sürekli kendi alternatifini koyacaktır. Kendisinin tatmin edilmesinden sonra ancak diğer alana enerji ve yol verecektir. "Önce ben tatmin olacağım" diyecektir; önce can, sonra canan -egonun canı kendisidir, diğer her şey ondan sonra gelir.
O yüzden kutsal metinlerin dikkat çektiği şey ikiliği ortadan kaldırmaktır. İkilik ortadan kalkmadığı müddetçe hiçbir zaman gerçek olana doğru yol alamayız. Ve ikilik olduğu müddetçe de aslında sürekli ego sizi kendi içinde tutacaktır. İkilik tevhidin yokluğudur, koza gibidir; tamamen o kelebeğin kozasında yaşarsınız.
Düşünün niye mutlu değiliz? Çünkü egonun alternatif mutluluk projesinin dışına çıkamıyoruz ki. "Nasıl mutlu olayım" diyor, "bak nedensiz mutluluk var" diyorsun, "tamam ama şunlar olsa ben mutlu olurum" diyor -zaten bakın alternatifi var zaten, öbürünü zaten hikâye olarak dinliyor. "Tasavvufmuş, maneviyatmış, kalpler Allah ile mutmain oluyormuş" -bunlar ego için emin olun hikâyedir. Bunlar için rahatsız olmayın yani, bu böyledir; ego için böyledir. Egonun kendi gündeminin ötesinde ve üstünde başka hiçbir şey yoktur, sadece onun bıraktığı boşluğa müsaade eder.
O yüzden egonun bütün hikâyeleri iptal edilmelidir; bütün mutluluk hikâyeleri, bütün tatmin hikâyeleri. Ama bunu yaparken "bu çok kötüymüş, yanlışmış, eyvah" falan değil; egodan kaçmayacaksınız, egoya düşman da olmayacaksınız, onu irdeleyeceksiniz, inceleyeceksiniz -aslında bu gerçekte neyin arayışının sahtesi? Yani egonun sahteliğinin perdesini kaldırdığınızda aslında orada bir hakikate ulaşacaksınız.
Mesela Bediüzzaman der ki: nefsin kendine olan muhabbetinin hakikati, aslında yaratıcıya olan saf muhabbetin bir izdüşümüdür. Nefis, o yaratıcıya olan saf ve mutlak sevgiyi kendine döndürmüş. En çok insan neyi seviyor? Kendini seviyor. Kendinden nefret eden de en çok kendini seviyor; kendinden nefret eden, kendinde sevecek bir şey bulamadığı için nefret ediyor. Hem "kendimi seviyorum" diyor ama "kendimi ve etrafımı ikna edeceğim bir şey bulmam lazım" diyor kendinde; bulamayınca nefret ediyor. Aslında o da bir kendini sevmenin tersten bir yansıması. Ego burada aslında kendini sevmekle gerçek kaynağı, gerçek kökeni sevmeyi çarpıtmış aslında.
Dolayısıyla aslında nefse düşman olmak değil, ona kafa tutmak, karşı koymak da değil; onda olanı görmek ve çarpıtılmış olan şeyi düzeltmek. Hani bir göle bakarsanız, gölün içinde ters dönmüş ağaçlar görürsünüz, yansımadan dolayı değil mi? Şimdi o ağacı "ya bu saçma sapan bir şey, gölde de öyle ağaç olur mu" demeyeceksiniz. Orada olanı gözlemleyeceksiniz; çünkü orada olanı düzelttiğiniz zaman o dışarıdaki ağacı anlayacaksınız. Orada bir ağaç var, gölün içinde o ağaç ters dönmüş duruyor; egomuzda da her şey ters dönmüş duruyor. Onun için nefiste olanı araştır ve aslında neyin gölgesi olduğunu fark et; oradan doğru yol alabilirsin.
Herkesin Nefsi Aslını Arıyor
"Soru sorabilir miyim hocam? Aslında herkesin nefsi muhtaç olduğu aslını mı arıyordur?" Tabii ki; asıl kendini arayışının ters yüz edilmiş bir durumunu sergiliyor. Mahmut Toptaş Hoca bir gün şey anlatıyordu: bizim çocuk inşaat kumu yiyor, bir türlü vazgeçirememek -ufak çocuk gidiyor, karşıdaki inşaata gidiyor, kum yiyor. Sonra doktora götürdüğümüzde demir eksikliği olduğunu anladık ve bunun tedavisini yaptığımızda bir daha kum yemeyi bıraktı. "Biz de bunun gibi mi yapıyoruz, ararken?" Evet, yani aslında farkındalığını kaybettiğimiz bir şeyin eksikliğini ego kendi konsepti üzerinden doldurmaya çalışıyor. Yanlış bir şekilde bunu doldurmaya çalışıyor, çarpıtılmış bir şekilde doldurmaya çalışıyor. Dolayısıyla aslında onda olanı araştırırsak bir şeyleri iyi anlayabiliriz. "Daha kolay ve kısa yol olduğu için öyle yapıyordun."
Şöyle: gerçek benlik idraki gittiğinde insan bilinci bir şeye tutulmak zorunda; tutunduğu ilk şey ben hissidir. Bu ben hissine tutunduğu andan itibaren de onun etrafında bir şey oluşmaya başlıyor, benlik ağacı oluşmaya başlıyor doğal olarak. "Ben" diyor, sonra "ben sevilmeliyim, ben değer görmeliyim, ben başarılı olmalıyım, ben özgün olmalıyım, ben her şeyi bilmeliyim, ben güvende olmalıyım, ben her zaman böyle heyecanlı, neşeli, coşkulu olmalıyım, ben güçlü olmalıyım, ben huzurlu olmalıyım" diye etrafında bir benlik ağacı inşa olmaya başlıyor. Dolayısıyla bir şeyin aslı görünmez hale geldiğinde geriye kalan gölgesidir; biz bir şeyin aslını görmediğimizde gölgesini görürüz. O gölgenin etrafında bir gereksiz hikâye oluşuyor.
O yüzden kadim gelenekte en önemli dualardan biri: "beni benden kendine al, benliğimde fani, sende ebedi olayım" dediğimiz şey buna dayanıyor. Yoksa Allah insanın egosuna muhalif veya egosuna düşman değil; egonun zaten temel bir gerçekliği yok. O yüzden yaratıcının insana önerisi "gerçek kendini bil"dir. "Gerçek kendin bendedir" diyor yaratıcı; sen kurgusal bir yerde varlık üretmeye çalışıyorsun. O kurgusal yerde üretmeye çalıştığın varlık sahte bir varlık; işte tıpkı bir insan düşünün, uyumuş, yirmi senedir uyuyor, yirmi senedir rüya görüyor ve yirmi sene gördüğü rüyanın içinde doğmuş, yeniden doğmuş, büyümüş, aile kurmuş, çocukları olmuş falan diye düşünün; sonra o insanın rüyasından uyandığını düşünün. Benliğin kurduğu şey budur. Ama gerçek kendinizi bulursanız, o zaman yaşadığınız veya gördüğünüz rüya doğru konsepte oturur.
Hani ben hep bir evcilik oynar, mutfak oyunu oynar falan ama hiçbir zaman gerçek yaptığını zannetmez. Hatta bunu bir çocukta gözlemlemek için: bende öyle bir şeylik var, böyle bir damarım var, görmek istiyorum, veya böyle şey yapmak istiyorum diye düşündüm. Bir gün bir arkadaşın evine gitmiştim, çocuğu böyle kaç yaşındaydı, dört beş yaşında; işte ona böyle mutfak malzemesi almışlar, oyuncak yani; ocak var, tencere var, tava var falan. Bana dedi ki "amca, sana çorba yapayım mı?" "Yap" dedim, işte yaptı, oyuncak yani, "al" dedi. Ben dedim ki "bunun içinde çorba var mı?" Şöyle bana baktı: "iç iç" dedi. İşte bu gerçekten mükemmel bir bilinç hali aslında. Çocuk orada çorba olmadığını biliyor, ama diyor ki "şu anda mutfakçılık oynuyoruz, ben burada ciddi ciddi yapıyorum, tamam mı, ve sen de bunu bil, anla; benim bilmediğimi mi zannediyorsun?" Çok ilginç, çok önemli bir şeydir bu; çok anlamlı bir şeydir. Ve bunu kimse çocuğa öğretmiyor aslında, bu bilinci kimse çocuğa öğretmiyor. Çocuk doğal olarak bu bilince sahip: oradaki şeyin bir oyun olduğunu, fakat oyunun da ciddiyetle oynanması gerektiğini biliyor. "Evet ben bir çorba yapıyorum, ben bir yemek yapıyorum, bunu gerçekten ciddi yapıyorum ama gerçekten çorba yapmadığımı da biliyorum."
Bu bilinç çok önemli bir bilinçtir; işte gerçek hayat ondan sonra yaşanır. O zaman hayatı egolarınızın ciddiye aldığı derecede ciddiye almazsınız. Bu ciddiyetsizlik demek değil ama, umursamazlık demek değil; egoların ciddiye aldığı şekilde almazsınız.
"Hocam, biz o egonun işaret ettiğini gözleyen olan o, gözleyen, o bilince ulaştığında oluyor değil mi?" Evet. Son bir söz, güzel bir söz aklıma gelmişken söyleyeyim dedim, buraya ekleyeyim: "hayat bir deneyimdir, paket tur değildir" diyor birisi. İnsan egosu paket bir tur olarak görüyor dünyayı, çok ciddiye aldığı için. Yani ne demek? Doğacak, büyüyecek, evlenecek, çocukları olacak falan, veya başka bir tur. Birçok paket turu var, her egonun bir paket turu var bu hayatla ilgili, ve çok ciddiye aldığı. İşte tırnak içinde bazen paket turu olur ya, para biriktirirsiniz bir sene boyunca -yani çok güzel bir tarif, hoşuma gitti. Her egonun bir paket turu var, neyle mutlu olacağına dair, neyle tatmin olacağına dair, hep bir paketi var. Neden? Çok ciddiye alıyor çünkü.
Bakın düşünün, bazen küçücük bir şey nasıl insanı mutsuz ediyor değil mi? Neden? Çünkü çok ciddiye alıyorsun; yani ne demek çok ciddiye alıyorsun? Onun gerçek niteliğine, değerine, mahiyetine uygun olmayan abartılı bir değer veriyorsun. Ne gibi, diyelim ki o çocuğu örnek verelim: diyelim ki ben çorbayı dökerken içerken döktüm, ne yapar? Oyun olarak siler orayı; "eyvah buraya çorba döküldü, ne yapacağız" falan demez, ama bak "oraya çorba döküldü, tam sileyim" der mesela değil mi, gene gider oyuncak süpürgesini alır veya bezini siler; o kadar. Biz o kadar ciddiye alıyoruz ki: birisi senden nefret ediyor, o kadar ciddiye alıyorsun ki kendini kötü hissediyorsun. Bir insanın, birinin yanlış algısı, tavrı, tutumu yüzünden kendini kötü hissetmek kadar kötü bir şey olabilir mi? Neyi, ne kadar ciddiye aldığının farkında mısın? Neyi nasıl anladığının farkında mısın? Ne kadar yanlış bir şey, ne kadar sahte bir şey.
Ama o sahtelik -tabii egonun şöyle bir şeyi var, çok yaygın bir şey- "ama diyor ben öyle hissediyorum." Bu da egonun en berbat tuzaklarından biri; "ama hissediyorum" -ne yapayım, kendini hissi kanıt olarak alıyorsun, onu çok çok çok ciddiye alıyorsun. Mesela gene o oyun bilinci üzerinden örnek vereceğim: çocuk diyelim ki fark etmeden o oyuncak tencerenin kulplarından tutmadı da gövdesinden tuttu, "aa elim yandı" der; ben de derim ki "bak işte gel üfleyeyim" der, "hadi üfle amca" der, yapar bunu. Ama "ya işte yandım ben, öyle hissediyorum" diye ciddiye alır mı onu? Almaz. Ama biz ne yapıyoruz? Egomuz sayesinde alıyoruz, hatta çocuğu zorla eczaneye götürüyoruz -aynen, öyle zannediyoruz. Çünkü o kadar onun şeyine kapılmışız, o kadar onun illüzyonuna kapılmışız. O yüzden o illüzyondan çıkmaya çalışmak lazım. Bu ise ego ile kavga ederek değil, onu analiz ederek yapılması gereken bir şeydir. Yani gerçekte bu ne? Gerçekte bu hissin altında yatan şey ne, niye öyle bir his var, bunu hisseden kim? Demek zorundasınız. Yoksa "ama ben öyle hissediyorum" dediğiniz anda mevzu bitmiştir zaten, yapacak başka bir şey yok.
Şimdi düşünün o çocuğu; diyelim ki tencereyi tuttu, o oyuncak mutfağın tenceresini tuttu ve daha önce de dedik ki "bu çok sıcak" falan dedik, tuttu diyelim. Şimdi o çocuk eğer tencerenin gövdesini tuttu ve sonra da "amca elim yanıyor" diye avaz avaz bağırsa, ne yaparsınız siz orada? Ne diyeceğinizi size bırakıyorum; içeride abartan bir şey var, öyle hisseden, ona alışmış olan ve artık onu kendiniz zannettiğiniz bir şey; o kadar artık gerçek ki, "ama ne yapayım öyle hissediyorum" -bir şey yapma zaten, bak öyle hissediyorsa o hissi incele, kim hissediyor, ve hiçbir bahane üretmeyin. "Ama herkes öyle hissetmez mi" -"ama bu çok zor" -bunlar hepsi sahte şeylerdir, sizi anlamaktan, analiz etmekten alıkoyar.
Ben hayatımda yaşadığım birçok olay vardır ki bir zaman sonra bakmışım ve gülümsemişimdir kendime. Neden? Çünkü o illüzyondan çıktım. O illüzyondan çıkmasam hem o hikâyeyi zihnimde devam ettirecektim, "travma yaşadım" diye başlayacaktım aile hikâyemden. Ve bir de öyle bir şey var: egonun o ciddiye alması. "Asla ve asla bu silinemez bir şey, asla ve asla etkisi izin gitmeyecek bir şey." Zaten bazıları vardır, geçmişte yaralanmışta bir şey olmuştu, "bak izine bak" der böyle gösterir. İzi gitse rahatsız olacak; illa o iz kalsın, millete gösterecek çünkü, veya kendine ikna edecek: "bak izi var, hâlâ gitmiyor, o kadar yaralıydı ki, o kadar derin bir yaraydı ki izi kaldı." Birisi o an bir hokus pokusla "izimiz kalmadı" dese rahatsız olur, emin olun; neden? Çünkü ego onunla ayakta, onunla var. "Kardeşim benim hayatımda hiçbir travma yok, hiçbir iz yok, hayat çok güzel, olması gerektiği gibi yürüyor" -çok, değil mi, beş dakikadan bir hikâye. Ama "acı dolu olsa, travmatik olsa benim hayatım bir roman" değil mi? Ve bundan ne yapıyor? Bir şey üretiyor, varlık üretiyor. Aslı var mı? Yok, sahte bir şey. Gerçek varlığın hikâyesi yoktur çünkü.
Hiçbir aslı yok ama diyeceksiniz ki "ama ben öyle hissetmiyorum" -emin olun ben de bazı şeyleri anlamadan evvel sizin gibi hissediyordum, diyordum ki "tabii ki şu aileden şu olayı yaşamışsın, şu travmayı yaşamışsın, şu yokluğu yaşamışsın, şu sıkıntıyı yaşamışsın, hayatta kimse seni anlamamış" -hayatımda mesela kendimi, derdimi anlattığım bir kimse yok yani düşünün. Ama benim için sadece bir olgu, bir travma değil yani. Peki bunu anlamak nasıl oldu? Yani buradan böyle dinler hikâye gibi anlamak, nasıl bir anlamak? Bazı şeyler sizi dinler gibi anladım, bazı şeyler de kategorik olarak bir şey açılıyor içinizde. O açıldığında egonun sahteliğini görüyorsunuz. Tıpkı bir rüyadan uyanmak gibi.
Düşünün, bahsettiğim gibi bir rüya içinde olduğunuzu düşünün; işte diyelim ki rüya bilincinin zamanında otuz yıllık bir şey, doğmuşsunuz, büyümüşsünüz, o arada anneniz babanız sizi şöyle anlamış böyle anlamamış falan filan, ergenlik çağınız vesaire, geldiniz bir yaşa, evlendiniz, iki tane çocuğunuz oldu, eşiniz sizi anlamadı, bir türlü uyum sağlayamıyorsunuz falan filan. Düşünün diyelim ki rüyada böyle bir enstantane gördünüz, otuz yıllık bir ömür yaşadığınızı düşünün rüyanızda. Şimdi rüyadan uyandığınızda hiçbir iz kalır mı? Kalmaz. Bir okyanustaki bir buzdağı çözüldüğü zaman onun şeklinden hiçbir şey kalır mı, kalmaz; egonun travmatik izleri bunun gibidir. Egonun kendisi bir illüzyondur, o çözüldüğünde zaten onun ürettiği izler kalmaz ki. O yüzden gerçeğin uyanışına varan insanın hayattan, hiçbir şeyden, asla o anlamda bir şikâyeti olmaz. Kişisel anlamda bir mağduriyet, bir mahrumiyet algısı yoktur. Bunun sahibi egodur, başka bir şey değildir.
Bir ermiş de size hayatta yaşadığı olumsuzlukları anlatabilir; fakat anlatmasındaki maksat size bu anlamda bir farkındalık kazandırmaktır. Yoksa böyle "ben çok acılar, ne acılar çektim" diye anlatmaz size. "Bak, işte annem böyleydi, babam beni hiç anlamadı, narsist bir annem vardı, şöyle sıkıntılar çektim, yetim kaldım, öksüz kaldım" vesaire, bunları size anlatabilir, anlatmak istediği şey şudur: bak bu hayat macerasında böyle şeyler yaşanabilir; bunlar ego bağlamında şöyle algılanır ama hakikatte bunlar dünya hayatının bir serencamıdır, bundan başka bir şey değildir. Ve sen buraya -tekrar ediyorum- bir paket tur için gelmedin yani.
"Dünyaya geldim, otuz yaşında ölecekmişim, ne anladım bu hayattan" -veyahut da "hayatta beni kim anladı ki, bu mu hayat?" Çünkü zihinde bir paket tur var, bir plan var, bir kurgu var, bir hikâye var; o hikâyeyi ego gerçekleştirmeye çalışır. Hani bazen olur ya, beş sene çalışıp on sene sonra bir dünya turu yapmaya çalışır, niye? Sanki dünya turu yapmazsa eksik kalacak çünkü; "on sene şunun için çalıştım, elde ettim" der, çünkü kafada hep bir paket var. O yüzden egonuzun ne tür bir paketi olduğunu iyi düşünün, ve o paketi açın; rahatsız olmayın, hemen atmayın, açın, bakın yani, hikâyesini dinleyin -kendi hikâyeniz olarak değil ama; "egon bana nasıl bir hikâye anlatıyor" bu başlıkla dinleyin.
Rüyadan Uyanmak
Kişi uyanık hâlindeyken bir rüyayı arzu edebilir, ama kişi bir rüyayı görür, kendini rüya içinde bulur. Orada ben üç ihtimal görüyorum: bir tanesi rüya içindeyken o rüyanın bir rüya olduğunu fark etmesi ve onu rüya bilip keyfini çıkarması. İkinci ihtimal, rüya hâlindeyken onu yaşar, rüya olduğunu bilmez, iradesi de çok söz konusu olmaz, o rüyadan ancak kendiliğinden uyandığında uyanabilir. Üçüncü ihtimal ise birinin onu rüyadan uyandırması. "Burada iradeyi ben nerede bulabilirim, onu merak ediyorum, çünkü rüyanın içindeyken çoğumuz için bu genelleştirilebilir; rüyanın içindeyiz o psikolojiyle ve onun bir rüya olduğunu bilmiyoruz." Yani buram buram onu yaşayan bir insan, hani önümüzde öfkeye tamamıyla, o duygulanıma tamamıyla sarılmış yanıyor, ya da aşka, üzüntüye sarılmış yanıyor. "Fark et" diyoruz ama o yanıyor önümüzde, ona ne yapabiliriz?
Şimdi o metafor üzerinden cevap vermeye çalışayım: rüya gören kişi o rüyada, rüyasından uyanmış insanların sözleriyle muhatap olabilir; uyandırıcı şeylerden bir tanesi budur. Bazen olur ya, ben diyelim rüyadasın, biri sana der ki "uyan" der, sen de uyanırsın; aslında o "uyan" sözü de rüyandadır ama seni uyandırıcı bir mesajdır. Seni uyandıran bir bilgiye işaret eder. Veyahut da rüyanda uyanmış insanları görürsün. Bu iki şey temel uyandırıcı niteliğe sahiptir. Yoksa insanın o anlamda benlik iradesiyle uyanmak gibi bir durumu yok. Orada irade sadece şuna hizmet edebilir: "ben, veya ben de dememek lazım, uyanmak ihtiyacındayım" demesi, ancak iradesinin bir şeyidir, imkânıdır.
"Hocam, rüya ile alakalı bir şey geldi aklıma: mesela egonun zannettiği acı, bir uyanma sürecinde faydalı oluyor olabilir mi? Mesela bir rüya gördüğümüzde, bir yerden düşecek oluruz, çok korkarız o esnada, ama ne zaman ki uçurumdan düşmeye başlarız, yere çakılmadan uyanırız. Yani egonun yaşadığı acılar da belli bir şiddete ulaştığında böyle bir uyandırma görevi gördüğü için bir anlam taşıyor olabilir mi, acının şiddetlenmesi?" O şöyle, verdiğiniz örnek ancak şu durumlarda oluyor: mesela kişinin çok güçlü bir ölüm tehlikesi yaşadığı şu hayatta, uyanık olduğumuzu zannettiğimiz şu hayatta.
Mesela diyelim ki Steve Jobs biraz nasıl uyanmış -ruhsal uyanması değil ama- diyelim ki o ölmeden evvel yazdığı yazıya veya konuşmasına bakın, hatta hafif bir uyanıklık var değil mi, buna sebep olan ne? Diyor ki: "her iş için adam alabiliyordum ama yaşadığım bu hastalığı taşıyacak bir adam bulamam." Yani bahsettiğiniz o, bazen rüyalarda gördüğünüz gibi, tam düşecek, ölecek, veya böyle büyük bir tehlike, insan o an uyanır. Bu aslında yaşadığımız hayatta böyle çok güçlü bir ölüm tehlikesi, bizi şaşırtacak dramatik bir olay veya bizi gerçekten "yani hayat o kadar aklımın yorumladığı kadar rasyonel değil, burada fevkalade bir şey var" dedirtecek bazı olaylar, aslında kişinin uyanışına o bahsettiğiniz anlamda vesile olabilir veya o uyanışı tetikleyebilir. "Doruk tecrübeler" diyorlar. Evet, farklı bir pencere açıyor; kişinin o genel geçer hayat akışını şey yapan, ters yüz eden, ona çok zıt gelen bazı şeyler yaşadığımızda, aslında oradan bir pencere açılma imkânı var, o kişinin uyanışını tetikleyebilir.
Mesela bir örnek söyleyeyim size: bir gün bizim bir arkadaş bir doktora gitti, doktor dedi ki "senin kalp piline ihtiyacın var, sen bu şekilde gidersen bir yerde düşüp ölürsün" dedi. Böyle bir hafta on gün, arkadaş epey de rahatına, keyfine düşkün biriydi, epey böyle şey gibi dolaştı: "bu hayat o kadar hakiki değil, dünya hayatı geçicidir, insan o kadar ciddiye almaması lazım" falan, "o kadar oraya buraya saldırmanın alemi yok." Sonra bir doktora gittik, o doktor da dedi ki "yok, bu normal, senin problemin yok." Tak diye şeye döndü, rüyaya devam etti. Kim uyandırdı beni? Yani bak, sen bir kafanda bir paket programın vardı ya, o sana kalp pili lazım dedi ve o paket programı yıktı. O zaman "ben niye yaşıyorum acaba" -hani diyelim ki işte satış konusunda şu kadar performans sergilemem lazım, işte kocam beni niye anlamıyor, eşim beni niye falan -bir bakarsın onlar bir sonbaharda dökülen yapraklar gibi gidiveriyor. Ne yapar bu gibi şeyler? İnsanda farklı bir bilince doğru bir kapı açabilir. O yüzden bu gibi şeyler insan için aslında bir şanstır, bir imkândır; ama bunları biz çoğunlukla musibet olarak algılarız.
"Hocam, birçok kısımla belki anlamak adına finallendirmek için söyleyeceğim de çok güzel, tefekkürden geldi ya, bu konu buraya bağlandı, şey geldi aklıma..." İşinden dolayı meydana gelen bir tefekkür sahnesi. Demiştik ki arkadaşlarla konuşurken: oynatan da, filmi oynatan da, senaryoyu yazan da, oynayan da O; ama onun için bir kamera lazım. İşte dünyada geriye giden insanın hepsini bir kamera olarak düşün. Mekân üzerine bir kurgu; kamera çekiyor, onu çekiyor, sadece O var sahnede, olanda biten her şeyde O var. Çeken kamera, mercekte gördüğünü kendisi zannediyor. "Buna mı geliyor?" -şimdi tam öyle biz bir yorum yaptık ama orada kaldı.
Son olarak şu cümleyi söyleyeyim, kapatayım: gerçekten inanacağınız şekilde, mesela bilsek ki bu oda kapalı, hiçbir çıkışı yok ve buradaki hava yarım saat sonra bitecek, hepimiz öleceğiz -mesela ne kalır geriye, egonun düşüneceği? Neyle meşgul olur o an? Mesela bir düşünün. İşte o sufilerin ölüm rabıtası yapmalarındaki şeyin bir tanesi budur yani. Aslında ölüm ne yapar her şeye? İzafi, geçici, hayali olan her şeyi sıfırla çarpar. Bak der, geriye ne kalıyor, ona bak yani. Geriye ne kalıyor? Yoksa "azap çekeceksin" falan filan değil; bak geriye ne kalıyor, neyi ne kadar ciddiye alıyorsun, ne ne kadar ciddiye alınmalıdır, neye hangi nazarla bakmalısın -bunu anlatmak için o tür şeyler önerilir.
O yüzden bazı sufi öğretilerinde vardır her gece bir ölüm rabıtası. Aslında ne yapar o ölüm rabıtası? Ölümü tefekkür etmek, her şeyi olması gereken doğal değerine indirir. Neyse o -bunu sana fark ettirir ve seni daha doğal bir hayata çağırmış olur.
"Manipülasyonda insan dini bile kullanıyor değil mi? Farkında olmadan kendinde onu bir takva arıyor: ben birisini suçlayacağım, 'Allah'tan korkmuyor musun' diyorum. Veya işte diyorum ki başka bir şey, dinin herhangi bir hâlini kullanıyorum, veya iyilik yaptığımı zannediyorum: 'iyilik yap, denize at, balık bilmezse Allah bilir' diye şey yapıyorum, kendi kendimi manipüle ediyorum."