Tercih Bilinci ve Ego Yanılgısı

Zihinle ve Duygularla Özdeşleşmemek

Kabullenmek mümkündür, onunla özdeşleşmeyerek mümkündür. Temel mesele, o zihnin kendisi olduğumuzu zannetmek. Hani zihin atına biniyoruz, farkında değiliz ama bu ata bindiğimizin. Kendimizin koşturduğunu zannetmek gibi bir şey.

Yani zihni bir at olarak kabul edersek, duygusal merkezler için de duyguyu bir at olarak kabul edebiliriz. Bir at kabul edersek zihni veya duyguları, aslında atı seyredebiliriz değil mi mesela? At koşar, durur, şaha kalkar, vesaire. Kişi sadece onu gözlemlemiş olur. Ama özellikle de gözlemlemek için çok çaba sarf etmemek gerekir. Yani arada bir görmüş olursun, o at koşturuyordur vesaire.

Ama zihin atına bindiğimizde veya duygu atına bindiğimizde, biz aslında o ata bindiğimizi fark etmeyiz. Onun koşuşturmacasının kendi koşuşturmacamız olduğunu zannederiz. Mesela "ben düşünüyorum" diye düşünürüz, "ben hissediyorum" diye algılarız. Hâlbuki sen zihin atına binmişsindir ve o zihnin hareketine kapılmışsındır.

Onu şuna benzetebiliriz: Hızlıca tren geçebilir, metrobüs hattında her birkaç dakikada bir metrobüs geçiyor. Eğer durakta oturuyorsam, duruyorsam problem yok, geçip gidiyorlar. Ama birini tuttuğum anda onun tarafından çekilirim doğal olarak. Onu tuttuğum anda, onun hareketine kendimi kaptırmış olurum. Buna özdeşleşme diyoruz. Bunun karşıtına da ayrışma diyoruz.

Zihin dünyanda veya duygu dünyanda ne yaşandığı o kadar problem değildir. Mesele, o sen misin, neyi ayırt edebilmek meselesidir. Ve o özdeşleşmemeyi, yani ayrışmayı başarabilmek. Onu tuttuğun anda bunu şuna da benzetebiliriz: bazı aletler var, işte böyle titreşiyorlar. Sen onu tuttuğun zaman senin elin de titrer, değil mi? Ama bıraktığın zaman o titrer, sen titremezsin. Dolayısıyla mesele, onunla özdeşleşip özdeşleşmeme durumudur. Onu başarmak ve bu konuda çalışmak insanın en büyük çalışma alanıdır. En temel çalışma alanı budur — dönüşüm noktasında. Yani o duygu durumuna, o düşünce durumuna "ben" dememek, onunla özdeşleşmemek. Bunu fark etmek ilk adımdır.

O yüzden ben her zaman derim ki: hangi ben bu? Ve insanın egosu bundan rahatsız olur. "Ne demek hangi ben?" Hâlbuki ben seni, sen olmayanla ayrıştırmaya çalışıyorum. Sen olmayanı senden ayırman konusunda uyarıda bulunuyorum. Çünkü en önemli nokta o: sen ve sen olmayanı birbirinden ayırmak.

"Hangi Ben?" Sorusu ve Tarla Metaforu

Mesela bir örnek vereyim: yeğenim benim. Bir iş veriyorum, "amca yapmak istemiyorum" diyor. Diyorum ki "yapmak istemeyen kim?" Bu arada o da benim bu dilimi biliyor. "Amca biliyorsun" diyor. Diyorum "biliyorum, sen de bil, ona yenilme." "Ama çok güçlü" diyor. Şimdi bu önemli bir şey. Mesela çok güçlü olduğunu fark edersin, belki çoğu defa da yenilirsin, ama bu ayrımı bilmek bile başlı başına bir farkındalık adımıdır. Yani gerçekten onunla aynı olmadığını bilmek, aynı olmadığını az veya çok, zaman zaman fark edebilmek.

Ama her duyguya "ben" diyerek aslında onun esiri olmuş oluyorsun. Hâlbuki insan anlamalı ki insan psikolojik olarak bir dualitedir ve her doğan şeyi kendine mal etmemelidir. Nasıl ki bir çiftçi tarlasında çıkan her şeyi bir çift kasalara doldurmaz, değil mi? Bazen o tarlada yabani ot çıkar, bazen o tarlada dikenli bir şey vardır, bazen o tarlada zararlı bir bitki üreyebilir. Hiçbir çiftçi "bu tarlada mısır ektim, mısırdan başka hiçbir şey yok" diyebilir mi? Mısır da var ama başka şeyler de orada üremiş olabilir. Ne yapman gerekir? Evet senin tarlan, senin ekim yaptığın tarla, senin ürün aldığın tarla ama o tarlada yabancı bitkiler olabilir, dikenler olabilir. Ne yapman gerekir? Ayrıştırman gerekir.

İnsanın dikkat etmesi gereken şey budur: ayrıştırman gerekir. Yoksa içinde ortaya çıkan her düşünceye, her duyguya "benim" dersen çok yanlış bir yerde duruyorsun demektir. İnsanoğlunun anlaması gereken en temel, psikolojik düzeyde ayrıştırılması gereken en temel nokta budur. Biz içimizde ortaya çıkan her şeye "ben" diye tutunuyoruz. Oradan gelenleri de doğru kabul etme halimiz var. "Ben böyle hissediyorum, demek ki bu doğru, üzülmemem gerekir ama üzülüyorum" deriz. Hâlbuki bu üzülmen gereken veya üzülünecek bir şey değildir ama "öyle hissediyorum" diyerek kişi aslında onu meşrulaştırıyor. Çünkü "ben" diyor ve öyle hissedilmişse, öyle bir düşünce varsa, o düşünceyi, o duyguyu hemen sahipleniyor ve meşrulaştırıyor.

İnsanın zihninden kaygılı düşünceler geçer, öfkeli duygu durumları geçer, kendini mahrum hissettiği hisler geçebilir ama mesele şudur: bu hisler bir gerçekliğe tekabül ediyor mu, etmiyor mu? Bunu şuna benzetebiliriz: gözlük durmuş, kirlenmiş veya diyelim ki sıcaktan suya girdim, buğulandı. Benim gözlüğüm ama buğulanmış; o buğuyu benim silmem gerekir, net görebilmem için. Yoksa "şu an böyle bakacağım" demek, aslında kendimizi bir otomatizmaya mahkûm etmiş oluyoruz. İnsanın kendine yaptığı en büyük şey budur. Hâlbuki insan ayırt etmeyi bilmelidir; insana verilen bir fonksiyondur bu — ayırt etme melekesi. Hayvanda olmayan bir şey. Zaten hayvanın yapısı belli bir kodlamayla sınırlandırılmıştır; o kodlamanın içinde yaşar. Ama insan tercih edebiliyor.

İnsanın dikkat etmesi gereken en temel şey şudur: insan nedir? Bütüncül bir tanım anlamında değil de insanın önemli bir yönü anlamında — insan, kendi içinde ortaya çıkan düşünce, duygu ve davranış tarzlarından birini tercih edebilen varlıktır. Tercih eden bir varlıktır aslında insan. Tercih etmediğin an, orada otomatik bir döngüye kendini kaptırmış oluyorsun. O zaman psikolojik olarak saf da değilsin, ana doğal halini yaşayan biri de değilsin; çocukluğundan itibaren birçok olumsuz etkiyle etkileşmişsin.

Tercih Etme ve Kişilik Çatışması

Dolayısıyla ben, kendi içinde ortaya çıkan düşünce, duygu, davranış, dürtü kalıplarını ayırabilen ve o ayrım neticesinde tercihimi belirleyebilen biri olmalıyım. İnsanın fonksiyonu budur. Tercih etmediği zaman ne olur? Kendini kontrol edemeyen ya da artık öyle bir kontrol etme gereği duymayan biri olur. "Ne hissediyorsam, ne düşünüyorsam onu yaşarım, kendin ol, dilediğin gibi yaşa, kimse sana sınır koyamaz, kimse sana ne yapacağını söyleyemez, kimse sana nasıl düşüneceğini söyleyemez" gibi bunları da egoya bir gaz vermek için dillendirdiğimizde, iyice problematik bir şey oluşturuyoruz.

Soru: Hocam peki bu ayrıştırmanın kişilik çatışmasına sebep olmaması için ne yapmak gerekir? Neye dikkat etmek gerekiyor?

Güzel bir soru. Burada önemli olan şey şu: ben o şeyi onaylıyor muyum? Bahsettiğimiz o düşünce, duygu ve davranış tarzlarının veya kalıplarının hepsi benim. Ama hangisini tercih edeceğim meselesi var. "Ben bu şey değilim ve bunu tercih etmiyorum" dediğimde orada kişilik çatışması olmaz; orada kişilik düzleminde veya psikolojik düzlemde bir farkındalık, ayrıştırma ve dönüşüm olur. Yoksa "aslında ben öfkemi yansıtmaya ihtiyaç duyuyorum, bunu da haklı buluyorum ama bir taraftan da dini veya kişisel gelişim anlamında öfkemi tutmam lazım" diyerek ikisine de "ben" dersem, orada kişilik çatışması olur. Çünkü ikisi de benim demektir. Kendi içimde ikisini de onaylamış, ikisini de "ben" dediğim bir durumu meşru görmüş, birini tercih ederek yönetmeye çalışıyorum ama öbürü de var, öbürünü de onaylıyorum. İşte o zaman kişilik çatışması olur. Ya da bastırırsın.

Bizim burada kastettiğimiz şey bir bastırma değil, bilinçli bir tercihtir. Bir şeyi onaylayıp diğerini onaylamamak anlamında. Yoksa "onu da onaylıyorum, onu da onaylıyorum" dediğim zaman olmaz böyle bir şey. Duruma göre bazen onu, bazen bunu tercih ediyorsam, işte o zaman içeride bir çatışma olur. Ama kastettiğimiz şey, ben onaylamadığım benliğe "ben olma" yetkisini tanımıyorum. O zaman içeride bir çatışma olmaz. Çatışma o zaman ben ile ben olmayan arasında olur; kendi içimde bir çatışma söz konusu olmaz. "O da benim, o da benim" dediğim anda bahsettiğiniz çatışma olur.

İnsanın kavraması gereken şey şudur: her şeye "ben" deme. Özellikle psikolojik benliğinde ortaya çıkan şeylere dikkat et. Her şeye "ben" dediğin anda sen kaotik bir varlıksın ve kaotik bir varlık olma sürecini devam ettirmiş oluyorsun. İçimde ortaya çıkan, tetiklenen bir düşünce veya duyguyla mücadele ediyorum, onu onaylamayarak. Bu bazen bir sene sürebilir, bazen altı ay, bazen bir hafta, bazen yirmi yıl sürebilir; bu hiç önemli değildir. Ama ikisine de "ben" dediğim anda orada problem yaşarım. Hem kendimi bu dünyadaki hayatta mahrum hissederim hem de "bu dünya hayatı üç günlük" derim. Böyle bir şey olmaz; o zaman içeride çatışma oluştururum, dengesizleşirim.

Ve sonra da "insan zaten bir kaostur kardeşim" deyip çıkarız. Hâlbuki insan bir kaos değildir; o kaosu biz onaylıyoruz, onayladığımız için o problemi yaşıyoruz. Dolayısıyla insanın dönüşümündeki en temel şey, kendi içinde ortaya çıkan şeyleri ikiye ayırmaktır: neye "benim duygularım, düşüncelerim, davranışlarım" diyeceğim, neye "bunları onaylamıyorum ve meşru görmüyorum" diyeceğim. Her ne kadar içimde tetiklenip ortaya çıksalar da bunları meşru görmüyorum.

İlkesizleşme

Ama bunu yaparken basit dini günah-sevap ikilemi üzerinden veya "insanlar seni eleştirir, ayıptır, günahtır, insanların arasında böyle bir tutum sergilersen seni dışlarlar" gibi dışsal referanslarla yapmamak gerekiyor. Dışsal referanslarla yapmak geçici bir yöntemdir. İçsel referanslarla, yani "ben bunu kendime layık görmüyorum, bu düşünceyi, bu duyguyu, bu davranışı kendi değerlerimle, varoluşumla, fıtratımla telif edemiyorum, fıtratımın, insani varoluşumun doğal niteliğine uygun görmüyorum" demek gerekir. Orada güçlü bir argüman lazımdır.

Sosyolojik bir örnek vereyim: günümüz Türkiye'sini örnek alalım. Köyden, kırsal kesimden insanlar gelir mesela büyük şehre. Altı ay, bir sene sonra bütün hayatı değişir. Bir Taksim'e çıktı mı, bir Kadıköy'e indi mi, bitti. Neden? Çünkü yaşadığı hayatın köklendiği ilkeler yok. Bir hayatı yaşıyor ama onun kökü olan bir ilke yok. Köyünde, kasabasında şöyle veya böyle yaşamış, "dürüst olmak lazım, şöyle olmalı, böyle olmalı" demiş ama bunları temellendirmemiş. Bunların kökü, temeli yoksa Taksim, Kadıköy bunları bir anda biçip bitirebilir. Çünkü sen onları bir temele, bir ilkeye, bir prensibe dayalı olarak yaşamıyorsun.

Kırsal kesimdeki insan doğru bir şey yaşayabilir ama ilkesi sağlam değilse köksüz bir bitki gibidir; gelir bir rüzgâr onu biçip götürür. Çünkü kök yoktur. Günümüz insanının en büyük handikaplarından biri artık ilkelerinin olmamasıdır. Her şey yapılabilir, her şey mübahtır gibi, hiçbir şeyin ilkesi yok. İlkesiz olduğun anda sen her şey olabilirsin; amorf bir yapı gibi her şekli alabilirsin.

Sorular ve İlkesizlik Örnekleri

Dolayısıyla günümüzün en temel problemi, bahsettiğim gibi içimizde ortaya çıkan her şeye "ben" demek ve tercih yapmamız gerektiğini unutmuş olmamız. İkincisi de insanın farkına varmadan ilkesizleştirilmesidir. Mesela ticaretin ilkesi nedir? Ticaretin ilkesini kâr haline getirirsen ilkesizleştirmiş olursun. Bazen insan "dürüst tüccar ol ki muvaffak olasın" der; şimdi bakın, bu ilkesizliktir. Burada ilke yok; bir ilke gibi görünüyor ama ilke değil. Dürüst olmadan kâr edebilirsem ne yapayım o zaman? Eğer dürüst olmadan kâr edebiliyorsam, ya da kâr edebilmek için dürüst olmak zorunluluğum yoksa, dürüst olmak zorunda değilim demektir. Diyelim ki çiftlik bank gibi bir kere bir vole vururum, yeter. Senin kâr elde etmen için dürüst olman gerekmez.

Hayatta asıl olan şey ilkedir. İlke kaybedildiği zaman her şey biter. Kadim bilgelikte medeniyetlerin ilkesi vardı; o ilke üzere hayat yürürdü ve o ilke güçlü bir referansa, temele sahipti. Onu kaybettiğin anda 20 yıl, 30 yıl, 50 yıl sonra ne olacağın belli değildir. Bakın şuna emin olun: 50 yıl sonra insanlığın nereye gideceğini hiç kimse şu an söyleyemez, hiçbirimiz bilemeyiz. Bunun nedeni ilkesizliktir. Kimse ne olacağını bilemez, tahmin bile edemeyiz; her türlü şey olabilir. İlla kötü olacak anlamında demiyorum ama her şey olabilir. Bir insanın "ben istediğimi yaparım" demesi veya "içimde ne hissediyorsam, ne düşünüyorsam onun istikametinde hareket ederim" demesi nedir? İlkesizliktir.

O yüzden kutsal metinler bu konuda insanı uyarır. Ayette (fücur ve takva ayeti) "ona fücurunu ve takvasını ilham ettik" diyor. Yani insan kendini korumanın temellerine de sahiptir, kendini bozmanın temellerine de sahiptir; fücur ve takva budur. Kutsal metinler bize der ki: sen dualiteyi de kendi içinde taşıyan bir varlıksın, böyle bir tercih yapabilme özgürlüğüne sahipsin.

Dolayısıyla ben içimde ortaya çıkan her şeye "ben" diyemem. O verdiğim tarla örneği gibi: benim tarlamda her şey çıkabilir. Rüzgârın getirdiği bir kısım tohumlar orada filizlenebilir; birisi benden habersiz oraya bir şey ekebilir; farkında olmadan ben, iyi tohum diye bozuk bir tohum da ekmiş olabilirim. Günümüzde kendimize baktığımızda o kadar çok yanlış ön kabulümüz var ki bunları iyi diye devam ettiriyoruz. Dolayısıyla kişinin tercih etmesi en hayati ilkedir. Ve orada gerçekten "bu benim varoluşumu, benim doğamı tarif ediyor mu?" diye sormak durumundayım. Yoksa insanın kendi kendini bozması, kendi kendini mahvetmesi dediğimiz süreç ortaya çıkar. Dolayısıyla hayat doğrudan doğruya bir tercih etmektir. Her türlü idealin, neyi ideal edindiğinin, neyi hedef edindiğinin, neyi tercih ettiğinin, kesinlikle bu konuda bir tercih yapmak zorunda olduğunun farkına varmak gerekir.

Günümüzde insanların yaptığı şey, içlerinde tetiklenen bir şeye "ben" deyip onu tercih etmeleridir. Bu ise tercih değildir; buna biz tercih demiyoruz. Bunun sufi gelenekteki bir ifadesi şudur: "Nefsinin gücünü görmek istiyorsan ona rağmen ol." Yani öfkelenmeyi, duygulanmayı, alınmayı, gücenmeyi, ilişki arayışlarını bir düşün: sen bunu özgürce mi tercih ediyorsun, yoksa sende tetiklenen bir şeye hiç analiz etmeden mi kapılıyorsun? Onun için tercih etmek çok varoluşsal düzeyi yüksek bir tavırdır. Tercih etmek kolay değil. Biz şu an çoğunlukla tercih etmediğimizi görmek durumundayız; tercih ettiğimizi sandığımız ama aslında otomatik olarak içimizde tetiklenen şeyleri yaptığımız durumları gözlemlemek durumundayız. Önce o gözlemi yapacağım, ondan sonra gerçekten tercih edebilir hale gelmeye başlayacağım.

Bunun ölçütü şudur: gerçekten bir şeye rağmen davranabiliyor muyuz? Mesela bir şeyden canı sıkılan biri (yedi tipler örneğin, bu konuda en özgür olduklarını zannedenlerdir) — bir yedi mizacında bir gence dedim ki: "Sen canının sıkıldığı bir işi yapmak konusunda ne kadar özgürsün? Canın sıkıldı, çok sıkıldı, o işi devam ettirme konusunda ne kadar özgürsün?" Değil mi? Özgür değiliz, o kadar özgür değiliz. Dolayısıyla özgürlük, kendi doğamızı idrak edip ona uygun yaşama halidir. İsmet Özel'e ait sanırım güzel bir ifadedir: "Özgürlük özün gürleşmesidir." Yani özgür olmak, özünün tezahürüdür. Yoksa her istediğimi yaparım, içimden her geçeni tercih etmek mecburiyeti hissetmeden yaparım demek özgürlük değildir. Bir yedinin gününün üç beş saatini oyunla geçirmesi özgürlük değildir. Günümüzde telefonlarda, internette harcadığımız zamanı biz özgürce harcamıyoruz artık; "bağımlı" diye bir kavram ortaya çıkmış durumda. Gerçekten ne kadar özgürüm? Bir şeyi başlatmakta veya bitirmekte ne kadar özgürüm? Özgürlük tamamen kendi doğanı kavramakla mümkün olan bir şeydir. Kendi doğasını kavramayan bir insanın özgürlüğünden bahsedilemez.

Nefsin Esiri Olmak ve Orkestra Şefi Metaforu

Kadim öğretilerde "nefsinin esiri" denir. Ne demek nefsin esiri? Biz bunu çok kaba sınırlar içinde algılıyoruz: nefsin esiri kumar oynar, içki içer veya çok öfkeli, şiddet uygular deriz. Hâlbuki orada çok geniş bir şey vardır. Senin psikolojik benliğinin karar verme durumunda olmadığı bir durumdur. Orada enstrümanlar ortaya çıkar. Şöyle düşünün: bir orkestranın şefi. Normalde orkestranın şefi orkestrayı yönetir, değil mi? Yoksa o orkestranın elemanları mı hâkimdir? On tane kemancı var, beş tane flütçü var, viyolonsel var, şu var, bu var. Gerçek anlamda orkestrayı enstrümanlarını çalanlar mı yönetir, yoksa şef mi? Bizim şefimiz yoktur; dolayısıyla o gün orkestrada kim performans sergiliyorsa onu dinleriz, onunla özdeşleşiriz.

Belli bir noktada, bir süreç geçirdikten sonra içimizde bir şef ortaya çıkar. İçimizde o şefin ortaya çıkmasına kadar biz gerçekten özgür olamayız. Çünkü orada hangi duygu durumu baskın geliyorsa, hangi düşünce durumu baskın geliyorsa, o anda onun üzerinden konuşuruz, hisseder, yaşarız. Ve ona "ben" deriz: "şu an çok mutsuzum, canım hiçbir şey yapmak istemiyor, çok üzgünüm, çok öfkeliyim, yaşamak istemiyorum" — bütün bunları diyen kim? Psikolojik düzeyde ortaya çıkan, tetiklenen benlikler. Ama bakın onlara "ben" dedin; sen oldun, dolayısıyla oldun. Sırf bu ayrımı yapabilmek bile çok önemli bir şeydir. O ayrımı yapmadığı zaman kişi otomatik pilotta yaşar, tetiklenen neyse onu sergiler.

Bir orkestra şefi düşünün ki hiçbir yönetme kabiliyeti yok; kemancılar bir parça çalıyor, o da sanki parçayı isteyen kendisiymiş gibi çaldıkları parçayı güya yönetiyor. Şefe "bunu kim çalmayı kararlaştırdı" diye sorsanız "ben" der; hâlbuki o kararlaştırmamıştır, kemancılar çalmıştır. O, orkestrayı yönetebilme beceri ve farkındalığına sahip olmadığı için çalınan parçayı güya yönetir.

Playback Metaforu

Playback yapan sanatçıları bilirsiniz: parça çalınır, sanatçı da ağzını oynatır. Hâlbuki parçayı çalan kim? İçerideki bir yönetmen. O kişi orada playback yapıyor, ağzını oynatıyor; siz onun şarkı söylediğini zannediyorsunuz. Biz de öyleyiz; biz de içerideki benliklere playback yapıyoruz. İçeride bir benlik hissi var, düşüncesi var, duygusu var, algısı var; biz de sanki kendimiz oymuşuz gibi onun hissini, düşüncesini, algısını dillendiriyoruz. Onun için biz aslında gerçek anlamda tam yaşanmıyoruz. Ne zaman gerçekten yaşayacağız? Neyi çalacağımızı, neyi söyleyeceğimizi, nerede duracağımızı, ne yapacağımızı gerçekten özgürce, her türlü arzudan, korkudan, beklentiden bağımsız bir şekilde belirleyip tercih edebildiğimiz zaman, o zaman gerçekten özgür olacağız.

Onun için biz özgür olmaya çalışıyoruz aslında; özgür olduğunu zannedenlerin yüzde 99,99'u özgür değildir. Çalınan parçayı söylüyor; söylemiyor bile, sadece ağzını ona göre oynatıyor. Gerçekten "ben o düşünceyi, duyguyu, davranışı onaylıyor muyum, onaylamıyor muyum?" sorusunu sorup bize doğru cevap verecek bir öz olması lazım. O öz ortaya çıkıncaya kadar içeride karmaşa veya otomatizma devam eder. O oluncaya kadar da insan ne yapar? İşte kadim bilgeliklerin, kâmil insanların, gerçekten kendini bilenlerin ilkelerini kendine ilke edinir.

Kılavuzluk: Peygamber, Mürşid ve "Ra'ina" Değil "Unzurna"

Bütün kadim öğretiler bize şunu ifade eder: "Sen gerçek anlamda kendini buluncaya kadar ben sana kılavuzluk edeceğim." Din olsun, dinden temel alan kadim bilgelikler olsun, aslında insana herhangi bir sınır koymazlar veya insanı kendi dışında bir ilkeler bütünüyle yönetmeyi teklif etmezler. Senin içinde gerçek sen ortaya çıkıncaya kadar sana kılavuzluk ederler. Bu şuna benzer: sen bir yere bir kere gitmişsin ama ikinci defa gitmeyi bilmiyorsun; biri sana kılavuzluk eder. Ne zamana kadar kılavuzluk eder? Ta ki sen "ya ben şimdi hatırladım, yolu şimdi hatırladım, gideceğim yeri, nereden gideceğimi çok iyi hatırladım, teşekkür ederim" deyinceye kadar. O zaman kılavuzun görevi bitmiştir.

Bir insanın üzerinde bir ermişin, bir mürşidin, bir peygamberin bile görevi bitmemişse, demek ki sen hâlâ içindekini uyandıramamışsın demektir. Dışarıdaki — ister ermiş diyelim, ister mürşid, ister peygamber — senin içindekini uyandırmak içindir. İçindeki uyandığı zaman onların fonksiyonu tamamlanır; maksatları budur. Yoksa bizi sürekli tırnak içinde gütmek için gelmemişlerdir.

Kur'an'da Bakara Suresi'nde geçer: "Ra'ina demeyin, unzurna deyin." "Ra'ina" çobanlıktan, koyun gütmekten, hayvan gütmekten gelen bir ifadedir. Hayvanı bile bir yere kadar güdersin; hayvan ağılını gördüğü zaman artık koşar, senin onu gütmene gerek kalmaz. Burada ayet "bize nezaret et, bize göz kulak ol ama bizim kendi rehberliğimizi içimizden buluncaya kadar bize eşlik et" manasındadır. Yoksa "bizi sürekli güt" manasında değil. Sanki biz başka kodlarla yaratılmışız da peygamber ya da bir ermiş bizi o kodlarımızın aksine bir yere götürüyor gibi düşünemeyiz; böyle bir şey yanlıştır. Eğer insanın kodları başka, dinin kodları başka diye düşünüyorsak, ömrümüz boyunca dinle çatışmak zorunda kalırız; sanki din bize bir elbiseyi zorla giydirmek istiyor gibi.

Din ile Fıtrat Arasında Çelişki Olmaması Gerektiği

İnsanlar "ama günah da çok tatlı" der. Günah kime tatlı kardeşim? Bunu hiç sordun mu kendine? Bunu söylediğin anda dini çöpe atmak durumundasın, atman da gerekir. O ikilik nasıl olur — benim kodlarım bir şeyi çok doğru görüyor ama din buna günah diyor? O zaman ya bu dinde bir problem var ya bende bir problem var. Bende problem yoksa dinde problem vardır; ya da bende problem var, din beni o problematik alanım konusunda uyarıyordur.

Eğer insan gerçekten doyumsuz bir varlıksa, dünyaya sahip olsa doymaz ise, o zaman dini alıp ait olduğu yere bırakmak gerekir; çünkü benim yapıma zıt olan bir şeyi öneriyor demektir. Ama gerçekten benim fıtratım ebediyeti arıyorsa, sonsuzluğu arıyorsa, mutlakı arıyorsa ama yanlışlıkla bunu bu dünyada arıyorsa, o zaman kutsal metnin bana anlattığı şey doğrudur. "Kalpler ancak Allah'la mutmain olur" ayeti; demek ki ben ebediyet için yaratılmışım ve ebediyetle tatmin olabilirim ama yanlışlıkla sonsuzluğu sınırlı ve sonlu şeylerde arıyorum, o yüzden bir türlü doyamıyorum. O zaman kutsal metin bana büyük bir ufuk açar, beni büyük bir yanılgıdan kurtarır, bana gerçek varlığımın kodlarını hatırlatır.

Kişi bunu içselleştiremiyorsa, bu içeride bir kodlamanın kutsal metnin önerdiği kodlamayla uyuşmamasındandır; ikisinden birini iptal etmek zorundasın. "Kutsal metin doğruyu söylüyor, benim içimdeki bir kısım benlikler buna rağmen bir tavra sahip ama ben burada doğrunun ne olduğunu biliyorum, onaylıyorum ve bunun aksi olan şeylere karşı akıllıca, bilgece bir çabanın içine girerek kendimi arındırmayı tercih ediyorum" demek gerekir. Bütün kutsal metinlerde "nefsin arınması" diye bir kavram vardır; demek ki bir kirlenme olabiliyor, doğasına uygun olmayan bir şeyler ona girmiş olabiliyor. Bir aslanın, bir kedinin nefsini arındırmaya ihtiyacı yoktur çünkü onların bir tabiatı vardır. Ama insan doğasına aykırı davranabilecek potansiyele sahiptir; bu ise insana verilmiş bir yüceliktir.

Tercih Etme Özgürlüğü ve İnsanın Fonksiyonu

İnsanın doğasında güzel bir şey var: zorunlu olarak doğruyu tercih etmekle özgür bir biçimde tercih edebilmek arasında değerlendirme yaptığımızda, birçok seçenek arasından doğruyu tercih etmek varoluşsal ve bilinç düzeyinde daha yüksek bir düzeydir. Bir çocuğa sadece doğru şıkkı koymuşsunuz, tek şık var, bir de beş şık var ve çocuk doğruyu tercih ediyor — hangi bilinç daha yüksektir? Beş seçenekten doğruyu seçen çocuk daha bilgili, daha kavrayışlı, daha niteliklidir. İşte insana verilen nitelik budur; bize tercih etme imkânı verilmiş. Fakat bunu unutmuşuz, bütün şıkları tesadüfen işaretliyoruz; canımız hangisini isterse o anda o şıkkı işaretliyoruz. Bu tercih etmek değildir.

İnsan tercih etme özgürlüğüne sahip kılınmış bir varlıktır; ya tercihini kullanacak ya da otomatik bir şekilde hayatı yaşayacaktır. İnsanoğlunun önünde gerçekten muazzam bir seçim imkânı konmuştur — olmak ve olmamak kadar hayati bir tercih alanı. Yaptığın tercih senin varoluşsal gerçekliğini ve potansiyelini ya ortaya çıkaracak ya da seni çürütecektir. O yüzden insan hayatında her zaman bunu sorma: neyi tercih ediyorum? Gerçekten yaptığım tercih özgür bir tercih mi, yoksa korkularımın, arzularımın, heveslerimin, komplekslerimin, yaşadığım hayatın içindeki bir kısım olumsuzlukların beni savurduğu, beni tepkisel bir biçimde sürüklediği bir tercih mi?

Hayatın Sana Hiçbir Borcu Yok

Mesela düşünün: ters giden bir olay karşısında kaygılanmama özgürlüğüne sahip miyim? Sadık ve dürüst zannettiğim bir dostumun beni hayal kırıklığına uğrattığı bir tavır karşısında hayal kırıklığına uğramama özgürlüğüne sahip miyim? Hayatın bana bir şey borçlu olmadığını düşünme konusunda özgür müyüm, yoksa mutlaka hayat bana bir şeyler borçlu mu diyorum?

Hayatın sana hiçbir borcu yoktur. Senin hayata özünle bakma ayrıcalığın ve hakkın vardır. Bizim bilinçaltımızda bir benlik şöyle der: "Hayat bana borçlu." Ailenden, annenden, babandan, arkadaşından, ilkokul öğretmeninden, bugüne kadar muhatap olduğun bir kısım insanlardan bir alacağın olduğunu zanneden bir benlik vardır. O zaman senin benliğin "benim hayattan hiçbir alacağım yok, bu hayatın bana hiçbir borcu yok" diyebilir mi? Diyemez. Peki Kur'an sana "hayattan bir alacağın var" diyor mu? Yok; "biz ölümü ve hayatı yarattık, ta ki hanginiz fıtratına uygun güzel amelde bulunacak diye" der. Hiçbir alacağın yok; aksine ayetin ifadesiyle hayatın sana hiçbir borcu yok, senin hayata özünle, ruhsal varlığınla bakma ayrıcalığın ve hakkın var.

Şimdi biz bu ayrıcalığı ve hakkı unutup, hak etmediğimiz bir benliğin penceresinden hayata bakıyoruz. Çünkü o benlik kendini hayata karşı mağdur hissediyor; hayatın ona bir şey vereceğini ve bununla mutlu olacağını zannediyor. Bakın, hayatı hangi özne ile yaşadığımızın sorgulaması bütün bu sohbetlerin ana temasıdır: hayatı hangi özne bilinciyle yaşıyorsun?

Bir film çekiliyormuş gibi düşünün: bir yönetmen var, o filmi çekecek. Sen burada "yönetmenin adil olması gerekir, herkes kral olmalı" diyebilir misin? Bu bir oyun; sen yanlış bir çerçevenin üzerine mevzuyu oturtuyorsun. Sen bu filmde yönetmenin sana verdiği rolü en güzel şekilde oynayacaksın; o rol senin varoluşun değildir, sen o değilsin. Yüz adet birer litre suyu düşünün, her biri farklı şekillerde dondurulmuş — biri küre, biri kare, biri çubuk şeklinde. Bunların öz değerleri arasında bir fark var mı? Yok, hepsi bir litre su; sadece farklı şekillerde dondurulmuşlar. Burada bir adaletsizlik, bir problem yoktur. Adaletsizlik gören senin egondur.

Hangi Benlikle Uyanıyorsun?

Bir insan uyandığında insan bilinciyle uyanır, bir kedi uyandığında kedi bilinciyle, bir sivrisinek uyandığında sivrisinek bilinciyle uyanır. Bizim kendimize sormamız gereken şey şudur: şu an sende hangi benlik uyanıyor ve bu nasıl bir benlik? Sen insan olarak uyanmıyorsun, hep uyandığında başka bir şey olarak uyanıyorsun. Bazen bir kirpi gibi uyanıyorsun; biri sana dokununca hemen oklarını savuruyorsun, tepkiselsin, öfkelisin, agresifsin. Bazen kaygılı bir sincap gibi uyanıyorsun; sürekli gözün dört dönüyor, "aman bir şeyi kaçırmayayım" diye sürekli kontroldesin. Bazen bir aslan gibi uyanıyorsun; "buranın kralı benim, kimse bana karşı koyamaz" diyorsun. İnsan olarak uyanmak işte gerçek özgürlüktür.

Gerçek farkındalık hayata aktif olarak katılmayı da içeren bir şeydir. Bir Hintli ermişin ifadesi vardır: "Tanrı her kadının rahmindeki canlıya ruhundan üfler." Yani "bu çok soylu bir kadın, ona ruhundan üfleyeyim; bu kötü yolda bir kadın, ona üflemeyeyim" demez. Çünkü Tanrı'nın ruhu herhangi bir kötülüğe, herhangi bir olumsuzluğa uğramaz. Peygamber de son örneğimizdir, insanlığa gönderilmiş son örnektir; niye hep hayatın içindedir? Çünkü ahir zamanın en çok ihtiyaç duyacağı şey budur. Spritüellik, ruhsallık, hayatın içinden kopmayı, ayrı kalmayı içermez. Evlenmiş, ticaret yapmış, savaşmış ama insaniyetinin kodlarıyla yaşamış.

Bazı sahabiler dünyadan ayrışmak gerektiğini zannetmişlerdi; biri karısından ayrılmak, bir daha aynı yatağa girmemek, sürekli oruç tutmak istiyordu. Peygamber "benim yolum bu değil" dedi; "ben evlenirim de, insanlarla iletişimim de olur, ticaret de yaparım, şunu da bunu da yaparım, her gün oruç tutmam, bazı günler tutarım, benim yolum bu" dedi. Zihnimizde egomuz bazen şunu ayırır: "bu kâmil insanlar bize güzel şeyler söylüyorlar ama bunlar biraz hayattan uzaklar, ancak hayattan elini eteğini çektiğin zaman yapabileceğin şeyler" gibi. Böyle bir şey söz konusu değil; bu da bir benliğin yanılgısıdır.

Kâmil İnsan Karşısının Bilincine Göre Konuşur

Kâmil insanlar sorulan sorunun cevabını kendi bilinçlerine göre değil, karşıdakinin bilinç düzeyine göre verirler; çünkü kendi bilincine göre verse karşıdaki hiçbir şey anlamayacaktır. Örnek: Peygamberimiz bir savaşın sonunda babası ölmüş, annesi de daha önce ölmüş bir çocuk görüyor. Çocuk kendini yetim, öksüz hissediyor, spiritüel bilince de sahip değil. Peygamber ona "ister misin Ayşe annen, Muhammed baban olsun" ya da "Fatıma annen olsun" diyor; çocuk seviniyor, mutlu oluyor. Bu mesaj hakikate dair bir mesaj mıdır? Değildir; çocuğun bilinç durumuna göre bir mesajdır.

Bir başka örnek: biri "evlensem, beni çok anlayan bir eşim olsa mutlu olur muyum?" diye sorsa, ona "olmazsın kardeşim" demek isterim ama bu sefer çok üzülür, belki kıskandığımı düşünür. O zaman derim ki "tabii ki mutlu eder ama daha derin, daha kalıcı mutluluklar var." Hakikati bütün çıplaklığıyla ifade edemedim; onun seviyesine uygun bir şekilde ifade etmek zorunda kaldım.

Bugün Türkiye'deki ve İslam dünyasındaki mutluluk kitaplarını, mutluluk terapilerini, mutluluk uygulamalarını düşünün: hepsi psikolojik düzeydedir. Hâlbuki spiritüel bilincin farkına varan bazı kâmil insanlar der ki: mutlu olmak için hiçbir şeye, mutsuz olmak için de hiçbir şeye muhtaç değilsin. Bediüzzaman "hakiki saadet ancak marifetullah, muhabbetullah ile olur, kesinlikle başka türlü olmaz" der. Bu kitapları ait oldukları bilince havale edeceğiz; dışlamayacağız ama diyeceğiz ki o kitaplar şöyle bir bilincin, şöyle bir benlik algısının ürünüdür. Ama kutsal metin insanlara öyle bir şey demiyor.

Hayatın sana hiçbir borcu yok; eğer bu bilinci yakalarsan artık her şeye minnettar olursun. Sen hiçbir şeyin lekeleyemediği, zedeleyemediği, gölgeleyemediği, bozamadığı bir varlığa sahipsin. O varlıkla bu dünyaya ışık olmak için gelmişsin. Allah peygambere "biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" diyor; "seni mutlu olasın diye gönderdik" demiyor. Peki sen niye mutlu olasın diye bu dünyaya geldiğini zannediyorsun? Sen de aynı niteliğe, insaniyetin itibarıyla sahipsin; sen de âleme rahmet olarak gönderildin, sen de ilahi isimlerle donatıldın. Ama sen âleme dilenci olarak geldiğini ve âlemin sana bir şeyler vererek seni mutlu edeceğini zannediyorsun.

Işdırabın Kökü: Ben ile Özdeşleşmek

Ben ile özdeşleşmek ıstırabın köküdür. Bakın ızdıraba sebep olan şey, ego bilincini, o ben algısını bulacaksınız. "Ben mutsuzum" diyen kim? Bu soruyu her zaman kendime de sorarım: mutsuz olan kim? Eğer o benlikle özdeşleşirseniz, bu ıstırabın köküdür. Kökü kurutmadığınız müddetçe meyvelerinden kurtulamazsınız. Kökünü kurutmadığınız bir dikenli çalı size her zaman diken üretecektir. "Bu dünyada ben bir şey bulacağım, mutlu olacağım" — bu kötü bir benlik algısıdır ve bu köklendiği müddetçe, senin varlığında durduğu müddetçe, onun acı meyvelerini toplamak zorundasın.

Belirli bir deneyimi yaşamayı diğer deneyime tercih ettiğinde ıstırap çekersin. Hayatın bir bölümünü kabul edilir buluyorum, bir bölümünü kabul edilemez buluyorum: insanların beni sevmesini, onaylamasını, takdir etmesini, saygı göstermesini iyi bir şey olarak görüyorum; bunun tersini asla kabul edilemez görüyorum. O zaman kendime başka bir yer bulmam lazım. Aslında hepimiz farkında olmadan başka bir Rab arıyoruz. Rabbimiz "ben dualite olarak yarattım" diyor; biz ise "bu olur ama bu olmaz, keşke hastalık olmasa, keşke ölüm olmasa, keşke hiç kimse birbirine kötü davranmasa" diyoruz. O zaman git kendine başka bir âlem, başka bir Rab bul; sen yanlış bir yerde duruyorsun.

Hz. Asiye, Firavun'un eşi olma durumunu varoluşsal bir yıkım olarak mı gördü? Hayır. Hz. Yusuf yaşadığı onca şeyi varoluşsal bir şey olarak mı gördü? Hayır. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde "kendini gerçekleştirme" en tepede — böyle bir hikâye uydurmuşlar bize, biz de çok safız, hemen alıveriyoruz. Bir hedef edinmiş, 40 yaşında, 50 yaşında ulaşmış, "kendini gerçekleştirdi" deriz. Hâlbuki Allah "ben seni gerçekleştirdim, sen gerçeksin, sen varsın, seni gerçek olarak gönderdim, kendini gerçekleştirmek için göndermedim" diyor.

"Ben Bunu Hak Etmedim" Yanılgısı

Olguların nasıl olduklarına, sürecin nasıl işlediğine, neyi hak ettiğine veya hak etmediğine dair devamlı bir değerlendirmen varsa ıstırap çekersin. "Ben bunu hak etmedim" — ne kadar manasız bir şey. Sana bunu hak ettiğini söyleyen mi oldu? Allah Hz. Yusuf'a "sen bunları hak ettin" mi dedi? Hayır. Peki sen nereden çıkarıyorsun "ben bunu hak etmiyorum"u? İşte o cahil benlikten çıkıyor. Sen güzel, olumlu, pozitif bir olaya insanlığınla, varoluşunla, o spiritüel varlığınla cevap vereceksin; kötü bir şeye de onunla cevap vereceksin.

Hz. Yusuf'un onu kuyuya atan on bir kardeşi vardı; Bünyamin'e de, onlara da kendi insaniyetine, fıtratına, varoluşuna uygun şekilde muamele etti. Eğer benim başıma egomun hoşlanmadığı bir olay geliyorsa "ben bunu hak edecek ne yaptım, hak etmedim ki" diyorsam, o zaman kutsal kitabın yarısını çöpe atmam lazım. Çünkü bu nasıl bir Allah ki Hz. Muhammed'i taşlatmış, Hz. Yusuf'a onca sıkıntılı süreç yaşatmış? Hak etmiş mi o zaman? Ya buradan bakacağım ya başka bir yerden; başka çarem yok.

Bazen insan pozitif bir şeyi hak ettiğini düşünür — bu egonun kibridir, egonun o nimette hakkı olduğuna inanmasıdır. Bazen de "kötü bir şey gelmişse mutlaka bunu hak edecek bir şey yapmışızdır" diye düşünürüz. Böyle bir formül yoktur. Bazen yaptığın şeyin doğal bir sonucu olabilir, o ayrı bir bahistir; ama genel bir kural olarak "kötülük yapmamışsan başına kötü bir şey gelmez" formülü yanlıştır. Hz. Peygamber taşlandığı hâlde o insaniyetinin yüksek şuuruyla davranma hakkını orada elde etmiş oldu. Hz. Yusuf on bir kardeşi tarafından atıldığı hâlde onlara karşı kin, nefret gütmeme ve onlardaki ego cehaletini görüp şefkat etme imkânı buldu.

Sana bir olaylar dizgisi yaşatılıyor; sen de bilincinin yetkinliğine ve o anki durumuna göre cevap veriyorsun, bu kadar. Kur'an'ın ayetleri var, bir de egonun ayetleri var; benliğimiz kadar sure var — "ben hak ettim" suresi, "kalbimi kırdın" suresi... Bu sureleri mi okuyacağız, o sureleri mi? İki sureyi bir arada yürütemeyiz; tercih net olmalı.

Sonuç olarak: nerede bir özdeşleşme, yargılama, arzu, korku varsa orada ıstırap vardır. Cahillikten kendi öz doğamıza uyandığımızda, gerçeği idrak ettiğimizde ıstırap yok olur. İslam geleneğinde cahillik "hiçbir şey bilmemek" değildir; yanlış bilgi cahilliktir. Egolarımız cahildir. Cahillikten kendi özümüze uyandığımızda o zaman hayatın öyle mi olmuş, böyle mi olmuş önemini yitirir; sadece "ben kendi insaniyetime göre ne yapmalıyım" sorusunu sorarsın. Çünkü orada neyle karşılaştığın değil, neyle karşıladığın önemlidir. Bir sufinin ifadesidir: ortalama insan hayatında neyle karşılaşacağını düşünür, hakiki insan ise karşılaştığı şeyleri hangi bilinçle karşılayacağını düşünür.