Teslimiyet ve Ego Direnci

Pozitif Düşünce ve Gerçekçilik

Sen iyi olursan, sen olumlu olursan, sen pozitif olursan her şey olumluya döner; niye böyle bir yaklaşımı sergilemek bence gerçekçi değil. Ama olabilir mi öyle bir etkisi zaman zaman? Olabilir, ama bunu böyle genel bir kanuna dönüştüremeyiz. Bu sefer o da bir başka ego beklentisine dönüşür: "İşte o kadar pozitif davranıyorum, hâlâ hiçbir şey değişmedi" gibi bir şey. İnsan o noktada beklentisiz bir şekilde, doğal dengesine uygun şekilde yaşamalı.

Şu bir gerçektir: ne kadar fazla stresli olursan hayat sana o kadar ağır gelir. Bu bir gerçektir. Yani kişi ne kadar stresli olursa, ne kadar gergin olursa, ne kadar negatif olursa, bu onun potansiyelini kapattığı, örttüğü için, o negatif düşünce ve duygu durumu dolayısıyla aslında hayatla baş etme doğal kapasitesini de engeller. Ve aynı zamanda hayat olduğundan daha ağır gelir.

Evet arkadaşlar, derse başlıyoruz. Hayat olduğundan daha ağır hale gelince de sanki "işte her şey beni buluyor" diye söylenmeye başlar insan. Hâlbuki her şey seni bulmuyor. Bir de insanın kendisini çok fazla merkeze oturtmasına aynı zamanda bir ego tuzağı eşlik eder: "Her şey beni buluyor." Bazen söylerler: "Her şey imtihan, her şey bana denk geliyor." Yani bunu düşünmenin gereği yok. Belki her şey sana denk geliyor, bütün olumsuzluklar sana denk geliyor; gene bunu dert etme. Geliyorsa geliyordur, bu kadar basit.

Bakın, hep bunlar zihnin aslında hayatı kodlama tutumları. "Bütün şanssızlıklar beni bulur." Bulur veya bulmaz, bırak bunu. Sen şunu düşün: Ben ne yapacağım? Ben nasıl bakacağım? Nasıl algılayacağım? Nasıl yorumlayacağım? Gerçek bu kadar basittir. "Her şey beni mi buluyor, bilmiyorum, belki buluyor belki bulmuyor" - sen bununla uğraşma, o senin alanın değil. Demek lazım kendi kendimize. Çünkü egomuz hep bir şey üretir, kendi kendine kurgular yapar. Ego bir tek şunu yapmaz: "Üzerime düşen doğal tutum nedir?" Bunu sormaz kendine. Onun dışında her şeyi yapar. Hâlbuki şu anda yapman gereken, doğal, dengeli, doğana uygun olan yaklaşım nedir? Bunu sorması gerekir insanın kendisine. Onun dışındaki her türlü yorumlama gereksizdir.

"İşte evrene pozitif enerji gönder, sana gelecek. Sen iyi ol, iyilerle karşılaşırsın." Yani böyle bir genelleme yapacak durumda değiliz. Hayat ve hayatın birçok örneği, bu tür şeylerin genelleştirilemeyeceğini gösteriyor bana göre. Bunları genelleştirmeden -ama o türlüsü de olabilir, bu türlüsü de zaman zaman olabilir- "bu senin uğraşacağın bir şey değildir" deyip kendi kendimize yapmamız gereken şeye odaklanmamız gerekir. "Her şeyde mi beni buluyor" falan demek basit bir ego analizidir. Hiçbir işe yaramaz, hiçbir anlamı da yoktur. Beni bulmuşsa bulmuştur yani, bu kadar basit.

Egonun Hak Etme Yanılgısı

Bir de insan şunu söylüyor: "Niye beni buluyor" diye çok fazla şey yapıyor. Çünkü orada şu var: insan egosu farkına varmadan, kendince iyiyse kötü şeylerle karşılaşmaması gerektiğini, kötü şeyleri hak etmediğini, iyi şeyleri hak ettiğini düşünür. Hayatta böyle bir yasa yok. Eğer öyle bir yasa olsaydı peygamberlerin, ermişlerin hiçbir kötü şeyle karşılaşmaması gerekirdi. Böyle bir şey söz konusu değil.

Ama egonun bir perspektifi vardır, buna karşı dikkat etmek gerekir. Yani sen iyiysen senin mevzun burada bitiyor. "Ben iyiyim ama hep kötülük bana denk geliyor" - o onların sorunu. Ama senin egon, "ben iyiyim, bana da iyiler denk gelsin, ben bunu hak ediyorum; bak kötülük yapmıyorum, bilinçli olarak kötü davranmıyorum, kimseye zarar vermek istemiyorum, bilerek bugüne kadar kimseye zarar vermedim ama işte hep karşıma böyle insanlar niye çıkıyor" der.

Sen bilinçaltında egona ne diyorsun? "Sen böyle davranırsan Allah da seni böyle şeylerle karşılaştırır" gibi bir ego formülasyonu kurmuşsun. Sen o zanla yaşıyorsun. Hâlbuki bu bir yasa değildir, evrende bir yasa değildir. Evrendeki yasa şudur diyelim, deyim yerindeyse Kur'an'ın bir ayetidir, şu an sure adını hatırlamıyorum: "Eğer siz iyi ve güzel olanı tercih ederseniz Allah sizin sürecinizi kolaylaştırır." Ama bu, "yaşadığınız olaylar kolaylaşır" anlamında değil. Böyle anlayamayız. Yani sen iyiyi, doğruyu, güzeli tercih edersen, fıtratına uygun olanı tercih edersen, hayat sana gayet kolay ve mutlu gelir. Bu senin fıtratına uygun davranmandan kaynaklanan bir şeydir. Yoksa "iyi şeylerle karşılaşacaksın, hayat çok güzel akacak, çok kolaylaşacak" anlamında asla değildir. Hayat, sen fıtratına göre davrandığında çok mükemmeldir, çok rahattır, çok kolaydır. Fıtratına aykırı davrandığın anda zordur.

Teslimiyet Nedir?

Bugün de zaten kısmen bahsedeceğim şey, daha önce de zaman zaman konuştuk ama, hayatın en temel prensiplerinden olan bir şey: teslimiyet. Bu teslimiyet kavramı çok aşınmış bir kavram. Boyun eğmek, pasiflik, gayret etmemek, elinden gelen çabayı göstermeme gibi şeylerle karıştırılıyor. Hâlbuki teslimiyet, hayatta olan olguya karşı egonun direnç göstermeme bilincidir. Hayatta bir olay olduğunda senin egonun buna direnç göstermeme durumunda olmasına teslimiyet diyoruz.

Mesela dikkat edin, hayvanların hepsi teslimiyet içindedir. Diyelim ki şuraya bir kumru gelir; bazen yem verirsin bazen vermezsin. Vermediğin zaman direnç göstermez; "Allah belanı versin, iki gramlık yemi bana vermiyor musun" demez. Neden? Çünkü olana teslimiyet içinde, egosu tarafından bir direnç üretilmiyor. Egonun orada herhangi bir direnci yoksa o zaman sen teslimiyet içindesin demektir.

Dolayısıyla aslında teslimiyet gösterilmesi gereken bir şey değil, doğal bir şey. "Teslim olmamız lazım" demek de aslında doğru değil. Ego dirençlerini görüp onları bırakman lazım. Onları bıraktığın anda teslimiyet gerçekleşmiş oluyor. Dolayısıyla teslimiyet, insan doğasının doğal bir özelliği; doğal olmayan şey ego dirençleridir.

Ego direnci ne demek? Mesela bir şey oluyor, "bu böyle olmamalıydı" diyorsun -bu ego direncidir- "keşke olmasaydı" diyorsun -ego direncidir- "ben bunu hak etmedim" diyorsun -bu ego direncidir- "insanlar niye böyle davranıyor" -bu ego direncidir- işte ailenle ilgili şeyler, annen babanın, kardeşinin, eşinin dostunun davranışları, yanlış bulduğun şeyler, "böyle yapmamalı" -ego direncidir. Bütün bunlar aslında nedir? Olan duruma karşı egonun ürettiği reaksiyonlardır.

"Çocuğum seni dinlemiyor." Nasıl dinlemez diyorsun? Ego direnci gösteriyorsun, bu ego direncidir. "Çocuğum bana saygı göstermiyor, babasına göstermesi gereken saygıyı göstermiyor, annesine göstermesi gereken saygıyı göstermiyor." Göstermiyor, bu onun meselesi. Sen bundan niye rahatsızsın? Rahatsız oluyorsan olana direncin var demektir. Olana direncin olduğu zaman da hayatla anlamsız, gereksiz, faydasız bir çatışmaya giriyorsun demektir. Bu çatışma illa fiili bir çatışma olmayabilir, psikolojik bir çatışmadır. On yıl psikolojik olarak çatışabilirsin. Eşinle, arkadaşınla, dostunla bir şey olmuştur, "o böyle davranmamalıydı" diye on yıl boyunca egon sana direnç koyuyor ve sen o dirençle yaşıyorsun. "Devlet böyle yapmamalı, hukuk böyle olmamalı" -bir sürü hikâye üretir egomuz, hepsi dirençtir. Yani olana karşı tamamen zihinsel çıkarımlarla karşı durmak, bu dirençtir, bu ego direncidir.

İnsan varlığı bu dirençlerin üzerinden birçok kayba uğrar aslında, varlığımızı doğru düzgün yaşayamayız. Bunu da şöyle temellendiririz: "Nasıl böyle bir durumu kabullenebilirim, böyle bir durumu kabullenemem." Sanki kabullenmemek bir erdemmiş gibi. Tabii ki yanlışı olağanlaştırmak o ayrı bir şey; ben yanlışı asla olağanlaştırmam. Ama yanlış oluyorsa da ona ego direnciyle karşılık vermem. Bu da karıştırılıyor, bu da önemli. Yani direnç göstermememiz, sanki olayı kabulleniyoruz, onaylıyoruz, meşru görüyoruz gibi bir ön yargıya çarpıyor. Hâlbuki alakası yok. Kabullenmemek ahmaklıktır, en hafif ifadesiyle böyle bir şeydir aslında. İnsan ahmaklık yapıyor kabullenmeyerek, ve bunun bedelini de kendisi ödüyor, asla bir başkası ödemiyor.

Teslimiyet, yaşamın akışına karşı koymak yerine ona izin vermeyi içeren basit ama çok derin bir bilgeliktir aynı zamanda. Mesela dikkat edin, hayatta en büyük teslimiyeti ermişler, peygamberler göstermiştir. Ama aynı zamanda pozitif anlamda da en aktif insanlardır; bir şeylerin iyiye, güzele, hayra dönüşmesi konusunda da çaba gösteren insanlardır. Teslimiyet asla bir pasiflik değil. Ama yaşamın akışına karşı koymak yerine ona içsel olarak izin vermeyi içeren basit ama çok derin bir bilgeliktir.

Burada "izin vermek" ifadesini biraz açalım. Biz fiiliyatta izin vermiş anlamında değil buradaki ifade. Ne demek izin vermek? Psikolojine, onun gerçekleştiğini, böyle bir olgunun olduğunu kabul etmesi yönünde izin ver. Çünkü psikolojimiz buna izin vermek istemiyor, yani kabul etmek istemiyor. Psikolojik benliğimiz o şeyin olmasına psikolojik anlamda izin vermek istemiyor, yani kabul etmek istemiyor. Onun için kabullenmeye izin vermen lazım. "Bu durumu kabulleniyorum." Çocuğun var, bir anne baba olarak sana gereken doğal saygıyı göstermiyor; tamam göstermeyebilir, bunun olabilirliğine izin veriyorum. Psikolojime diyorum ki: Ey benliğim, bunun olabilirliğine izin ver. Çünkü psikolojimiz vermiyor, direnç gösteriyor.

Diyelim ki evleneceksin, tam evleneceksin, bir gün evvel baktın ki evleneceğin kişi gezip tozuyor -onun olabilirliğine izin ver. Aslında ne yapıyorsun orada? İzin vermiyorsun, psikolojine izin vermiyorsun onu kabullenmesine; direnç koyuyorsun orada. "Nasıl olur?" Olur işte. "Nasıl olur, var mı böyle bir şey?" Olmuş işte, oluyor. Burada, farkına varmadığımız, egomuzun farkına varmadığı bir kısım nokta var; direnç noktaları var. İnsanla ilgili, hayatla ilgili, kendimizle ilgili.

Mesela "kimse beni güçsüz hale getiremez, kimse beni acze düşüremez, kimse beni küçümseyemez, kimse beni yok sayamaz." Bunlar kendimizle ilgili direnç noktalarımız. Hâlbuki bir insan seni yok sayabilir; buna izin ver, psikolojik olarak buna açık ol. Bir insan seni yok sayabilir yani. "Hayır, asla kabul edemem, öyle bir şey yok." Kendimizle ilgili birçok direnç noktamız var, hayatla ilgili birçok direnç noktamız var. "Hayatın işleyişiyle, akışıyla ilgili asla böyle bir şey olmamalı; ben dürüst davranıyorum, samimiyim, iyi niyetliyim, hayatta karşılaşmayı hak ettiğim güzel şeyler olmalı" -veya "iyilik yaparsan iyilik bulursun." Yok öyle bir kural. Bunlar spiritüel bypass'lar. İnsanlar sahte spiritüellik üzerinden kendilerini rahatlatmak istiyorlar.

İyilik yaparsın, kötülük bulursun; bundan da rahatsız olmana gerek yok, benimle ilgili bir şey değil ki. "Ben iyilik, Allah'tan gelen iyiliği aktarıyordum. Hayat böyle bir şey, e bunun karşılığında ne olacak, hiç bilmiyorum, beni de ilgilendirmiyor, benim alanım değil çünkü." Bir insana yirmi sene iyi, güzel, doğru davranırsın; adam fırsatını bulur, yirmi birinci sene sana kötülük yapabilir. Olur mu? Olabilir. Bundan dolayı ne insanlığı kötülemen gerekir, ne kendini mağdur veya haksızlığa uğramış hissetmen gerekir, ne de hayatı çok berbat bir şey olarak görmen gerekir. Çünkü yanlış bir yerden bakmış oluyorsun. Yani kendinizle, hayatla ve insanlarla ilgili direncimiz olmamalı.

Onun için bakın çok ilginçtir: Allah peygambere birçok konuda direnci konusunda uyarıda bulunur. Mesela der ki: sana söz vermiş olan insanlar var değil mi, iman konusunda, sana destek olacakları konusunda söz vermiş insanlar var; Kur'an diyor ki eğer onlar verdikleri sözden dönecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Bak, direncin olmasın. "Onlar da mı dönecek, onlar dönmez ya" -yok öyle bir direnç, asla bir direncin olmasın. "Siz de mi döndünüz, siz de mi bana yanlış yaptınız" -olabilir, bu onların alanı. Bak, asla bir direncin olmasın diyor Allah peygambere: Eğer şu anda sana inanan, sana destek olacağına söz veren, seni asla bırakmayacaklarını söyleyen insanlar topukları üzerinde dönecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Hiçbir direncin olmasın.

Bu nedir? Peygambere, insanlarla, hayatla, kendiyle ilgili asla kendince bir sınır, bir direnç noktası oluşturmamasını salık veriyor; onu tamamen bütün ego dirençleri konusunda uyarıyor. Bu, insanın hayatı özgürce yaşaması için olmazsa olmaz bir şeydir. Mutsuzsan direncin var demektir. Memnuniyetsizsen, mutsuzsan direncin var demektir.

Direncin Günlük Hayattaki Yansımaları

Çocuk onu da suratına asmıştır, böyle mutsuz mutsuzdur. Neden? Direnç var. Benim bir tane yeğenim var; bir gün ona dedim ki "şu birkaç sayfa yazı yaz." Baktım üç dört saat böyle kıvranmış, mutsuz, yüzünü asmış. Neden? Çünkü benim söylediğim şeye ego direnci var, yazmak istemiyor yani. Hepimizin buna benzer şeyleri var. Niye mutsuzsun? Çünkü arzu etmediğin bir şey oldu, veya olmasını istediğin bir şey de olmadı ya da olmuyor. Direnç koyuyorsun. Mutlu ol ya, niye direnç koyuyorsun ki? Ne gereği var, ne faydası var? Ve onların sana ödettiği bedelin farkında mısın? O dirençler bize ne bedeller ödetiyor hayatta? Bizi sürekli mutsuz ediyor.

Bunlara "teslim olmak çok büyük bir sevap" gibi bir dil de kullanmıyorum ben; böyle bir dili asla hayatımda kullanmıyorum, çünkü sevap-günah ikilemini biraz bırakmak lazım, kavramları bozmuşuz sanki, onları ekstra şeyler gibi görüyoruz veya bir karşılık için görüyoruz. Sanki Allah "teslim ol" demiş, teslimiyet göster demiş, bize fuzuli emir yağdırıyor Allah, işi gücü yok emir yağdırıyor, bir de "ödül vereceğim" diyor -öyle bir şey yok, bu yanlış bir anlayış.

Yani sevap demek, bir şey senin doğana uygundur ve senin doğana uygun olduğu için de onun pozitif etkisini yaşarsın. Sevmek sevaptır. Niye? Çünkü fıtri bir şeydir. Bunları böyle algılamadığımız sürece dini doğru anlama şansına da sahip değiliz. Din sana fıtri olanı söylüyor. Diyor ki: sen bunu yaptığında senin doğan sana pozitif bir geri bildirimde bulunur.

Mesela diyelim ki affediyorsun; affetmek sevap mı? Sevap. Ama affetmeyi niye yapacaksın, sevap olsun diye mi? Yok, öyle yapma, sevap olsun diye yapma; fıtratına uygun olduğu için yap. Peki sevap ne? Sevap, fıtratına uygun olarak yaptığın bir şeyin doğal olarak sana pozitif bir şekilde yansımasıdır. Bunun temelinde fıtrat vardır. Niye affetmeliyiz? Çünkü fıtrat bunu gerektiriyor, çünkü insanın doğası bunu gerektiriyor. Böyle bakmamız gerekiyor. "Affet sevaptır" -affetmemek günah değil, ama affedersen daha iyi, büyük sevap kazanırsın. Kişi de aslında "affedeyim, oradan bir sevap kazanacağım ama egom da haklı affetmemekte" der; kendini de haklı bulur orada. Ama "sevap kazanmak için affediyorum" -bu böyle değil, aslında din bu değil. Bir kere biz böyle algılar hale gelmişiz ve bize böyle anlatılmış.

Günah, senin doğal fıtrat yolundan alıkoyan şeydir. Sevap, senin fıtratına uygun olan şeydir. Dolayısıyla dini, sevabı, günahı böyle ekstra bir şey, Allah'ın din üzerinden yüklediği bir şey gibi görmemek gerekiyor. O yüzden teslimiyet, insanın doğasına uygun olandır; direnç, doğana uygun olmayandır. Bu kadar net. Ve dikkat edin, nerede direnç gösteriyorsanız orada dayak yiyorsunuz aslında; ego tarafından dövülüyorsunuz, ego tarafından baskıya maruz kalıyorsunuz. Olana teslim olun, orada büyük bir açılım, büyük bir özgürlük ortaya çıkacaktır.

Şimdiki anı koşulsuz ve çekincesiz bir biçimde kabul etmeliyiz. Bir şey mi olmuş, kabul et; koşulsuz ve çekincesiz. "Ama bu haksızlık değil mi?" Bırak bunu, sen bunu direnç için kullanıyorsun bu cümleyi. Yani "bu durum bir haksızlık durumudur" diyerek sakin bir şekilde herhangi bir negatif duygu taşımadan bu cümleyi kullanabilirsin, problem değil. Dersin ki "bu tutum bir haksız tutumdur", bu kadar; ama rahatsız olmadan.

Mücadele ve Doğru Çaba

"Mücadele etmeyelim mi?" Geleceğiz ona. Önce, bakın, ego hemen "mücadele etmeyelim mi" diyor doğal olarak. Biz diyoruz ki o zaman egoya, önce direnmemeyi öğren, sonra mücadele etmeyi de öğretirim sana. Direnç göstererek yaptığınız mücadele sağlıksız bir mücadeledir. "Mücadele etmek gerekir mi gerekmez mi" -geleceğim ona- ama şunu tekrar ediyorum: teslimiyet olmadan gösterdiğiniz mücadele tarzı mutlaka sağlıksızdır, az veya çok.

Örnek vereyim: Mesela birisi size küçümseyici veya yok sayıcı şekilde yaklaşımda bulunuyor, siz de direnç koyuyorsunuz: "Bana bunu nasıl yapar, ben bunu hak etmiyorum." Bu sefer ne yapıyorsunuz? Mücadele edeceksiniz evinde: "İşte senin bana böyle davranmaya hakkın yok, sen nasıl bana böyle davranabilirsin" -veya alınganlıkla "ben sana ne yaptım ki böyle davranıyorsun." Dikkat edin, direnç olduğu için, yani teslimiyet olmadığı için verdiğiniz reaksiyon -o durumu değiştirmek adına yaptığınız mücadele- doğal, dengeli ve sağlıklı bir mücadele olmuyor.

Mesela başka bir örnek: diyelim ki birisi yolda giderken, trafiktesiniz, arkadan çarptı. Önce bir sindirin, bir kabullenin. Burası İstanbul, her tip insan vardır, olur, arkadan da vurulursun. Peki direnç cümleleri ne? "Kör müsün? Bu hızda bu kadar dikkatsiz olur mu, sen niye arabaya biniyorsun, sana kim ehliyet verdi" diye başlarsınız. Ve dikkat edin, kabullenmediğiniz için vereceğiniz reaksiyon tepkiseldir: kapıdan çıkışınız, arkaya dönüşünüz, o anki surat haliniz, o anki ağzınızdan çıkan söz -hepsi bir hoşnutsuzluk, bir gerilim, bir öfke. "Kardeşim önüne baksana." Belki adam o an baygınlık geçirdi, belki bir bilinç kararması oldu, bilmiyorsun. Ama kabullenmedin ya, o sana arkadan çarpmasını; verdiğin reaksiyon direncin etkisiyle verdiğin bir reaksiyon oluyor.

Tercih gerektiren durumlarda, egomuz tercih yapıyorken fıtratımıza uygun yapıldığında sağlıklı sayacağız. Bunun bir formülü, bir tarifi yok; bu insanın biraz kendi içsel tefekkürüne ve farkındalığına bağlı, bununla birlikte de kişinin biraz doğal insanları görmesine, tanımasına veya buna dair bir şeyler okumasına bağlı. Aslında o yüzden diyoruz ki yaratıcı niye peygamberler gönderiyor? Çünkü her şey kitapta yazılamaz aslında. Peygamberlerin temsil ettiği şey nedir? O vahyi canlı bir şekilde yansıtmak; o vahyin canlı bir şekilde yaşanması. Peygamberler, ermiş insanlar, aydınlanmış insanlar bize o fıtri ve doğal halin örnekliğini sergilerler.

Dolayısıyla bakın, teslimiyet olmadan vereceğiniz her reaksiyon yanlıştır, az veya çok yanlıştır. Ha, bu illa dışarıya olan bir reaksiyon olmayabilir, reaksiyon içinize doğru da olabilir. Reaksiyonu illa dışa, çevredeki insanlara yansıtılan bir şey olarak almayın; reaksiyon içte de olabilir. Böyle bir süre sonra içten içe hayata karşı bir memnuniyetsizlik hissedersiniz. Neden? Çünkü direnç var ve o direncin meydana getirdiği içe yansıtılmış reaksiyonlar var. "Ben bu insanlarla artık oturup kalkmak istemiyorum, ben artık insan görmek istemiyorum." Bu aslında bir reaksiyon; kimseye yansıtmıyorsun öfkeni, kızgınlığını, ama içe yansıttığın bir şey var. İçe niye yansıtıyorsun? Çünkü direnç var, kabullenemiyorsun. Kabullenemediğin için içe doğru bir yansıtmada, bir tepkide bulunuyorsun. Bu içeride birikiyor, birikiyor, birikiyor -hayata karşı, insanlara karşı, bazen kendine karşı.

Çünkü bazen insan kendiyle ilgili de bazı şeyleri kabullenemiyor. "Bir konuda acze düştüm, aciz olmamalıyım" -acizliği kabullenemiyorsun, ego direnci oluşturuyorsun. Hâlbuki acizsin ya, bu kadar açık; hiçbir şey yapamıyorsun. Ego kabullenmiyor bunu. Kabullenmemek direnç demek. O direnç ya kendi kendine öfkeye sebep olur ya kendini kötülemeye ve kendine dair negatif bir yargılamaya sebep olur: "senden adam olmaz, sen hiçbir şey yapamazsın hayatta" diye kendi kendine yüklemede bulunur. O yüzden kabullenmek bizi hem gereksiz dirençten kurtarır hem de olguyu daha pozitif, daha objektif ve daha gerçekçi bir şekilde görmemizi sağlar; neyse o şekilde görürüz, ne eksik ne fazla. Ama direnç, bir şeyi sana büyütür.

Mesela: "asla insanlar beni yanlış anlamamalı" -direnç koyuyorsun burada. Ve anlaşıldığın anda nasıl reaksiyon veriyorsun? Çok aşırı bir reaksiyon veriyorsun. Neden? Çünkü böyle bir şeyi kabullenmiyorsun. Kabullenmeme katsayı ne kadar yüksekse, reaksiyonların da o kadar sağlıksız ve büyük olacaktır. "Kimse beni yanlış anlamamalı, kimse bana hayır dememeli, kimse beni yok saymamalı, kimse benim hakkımda yanlış bir değerlendirmede bulunmamalı." O kadar çok direnç cümlesi kuruyoruz ki hayatta, sonra da onların sonuçlarını ister istemez yaşıyorsun ve bu noktada verdiğin reaksiyonlar sağlıksız oluyor.

Geçen bir masada oturuyoruz, böyle küçük kare masalar var, şeritliler böyle. Kendi mobilyasında şerit var, iki masayı yan yana koyduk, bir tanesinin şeritleri bir tarafa bakıyor, öbürününki başka bir tarafa bakıyor. Arkadaşımız da dedi ki: "Ya, şu masayı düzeltsek, böyle rahatsız olacağım, adam yemek yiyemeyecek yani." Neden? Çünkü direnç var, "böyle olmamalı" diyor yani. Ve adama tırnak içinde "şefkat gösterdik" de masayı düzelttik. Ama sonra ona dedim ki: bak, senin orada bir direncin var. Bu tabii daha basit bir direnç yani, örnek olsun diye söyledim. Basit bir şey ama bak, o direnç yüzünden belki bazı durumlarda rahat yemek yiyemeyeceksin, belki söyleyemeyeceğin bir durum olacak; bu sefer içine yansıtacaksın bunu. "Adamlar görmüyor mu, böyle olur mu" diye. Hâlbuki aslında orada bu kadar direnç göstermeni gerektirecek bir durum var mı? Ama bak zihnin ne diyor: "çizgiler aynı gelmeli, paralel olmalı" gibi. Bakın, hayatımızda böyle binlerce direnç noktası var.

Yani bakın, bir şey "olmamalı" diyorsanız orada direnç var demektir. Çok enteresan, en basit bir şey. "Olmaması için çaba gösteririm" demek ayrı, "olmaması konusunda gayret ederim" demek ayrı, "olmamalı" demek ayrı bir direnç cümlesidir. Ve insanlar eğer o cümlelerin içeriklerini güzel doldururlarsa bunu hak ettiklerine inanıyorlar. "İnsanlar yalan söylememeli" -ne güzel bir cümle değil mi? Ama saçma sapan bir direnç cümlesi. "İnsanlar yalan söylememeli" -direnç cümlesi. Kötü bir şey mi söylüyorum? Yalan mı söylesinler? Bu değil. "Söylememeli" dediğin anda sana yalan söyleyecek bir insana direnç koyacaksın. Hâlbuki bu yalnız; adam söylüyor, nasıl söyler ya, söylüyor işte -analiz et, nedenini de anla, ama asla direnç cümlesi kurma.

"Böyle olunca da sen çok genişsin" -bunun genişlikle bir ilgisi yok yani, bunu da ego oradan kırmaya çalışıyor kabullerle. "O zaman iyice geniş hale geleceğim, her şey olsun" diyor. Bakın, ben "her şey olsun" demiyorum, kastımız bu değil; olduğu zaman kabul et diyorum. Yoksa insanlar yalan da söylesin, üçkağıtçılık da yapsın, samimiyetsiz de olsun, sorumsuz da olsunlar demiyoruz. Bakın ego böyle tersinden bir dalış yapmaya çalışıyor; bunu söylemiyoruz ki. Diyoruz ki teslimiyet ne demek? Olduğunda olanı kabul et. Bu kadar basit bir şey, çok yalın bir şey. Olduğunda olanı kabul et. Kabul ettiğinde o olayı tanımlaman, yorumlaman, değerlendirmen, onun değişimi adına çaba göstermen daha sağlıklı olacaktır.

Çaba: Ne Zaman ve Ne Kadar?

İşte biraz önce sorulan soru: "değiştirmek için çaba göstermeyelim mi?" Önce bir dur; değiştirebilir misin? Eğer dirençliyseniz bu soruyu soramıyorsunuz zaten, bu soruya alan açamıyorsunuz. O soruya önce alan açın; alan açmanız için direnç koymamanız gerekir. Direnç koymadınız, soru bir: mevcut durum olumsuz bir durum, tamam. O zaman soruyu sakin bir şekilde sorabilirsin: bu durumu değiştirebilecek bir imkânın var mı? Bakın dirençli değilseniz imkânınız olmamasından rahatsız olmazsınız. İmkânınız olmamasından rahatsız olmak da bir dirençtir. "Allah kahretsin, bunu değiştirecek gücüm yok" -bu da direnç, imkânının olmamasını kabullenemiyorsun, aczini kabullenemiyorsun.

Diyelim ki bunu sakince sordun: bu olumsuz durumu, süreci değiştirebilecek imkânın var mı? Diyelim ki var; o zaman değiştirmek için elimden gelen gayreti göstereyim. Gösterdin, arzu ettiğin sonuç -düzelme- olmadı. Bunu da kabul edeceksin. Diyelim ki arzun var ama arzu ettiğin istikamette çaba gösterdin, arzu ettiğin sonuç, değişim olmadı; diyelim ki arzun var ama teslimiyetin de var. O zaman hemen ne yaparsın? Arzunu geriye alırsın, teslimiyeti öne çıkarırsın. Hani bazen olur ya böyle savaşlarda, okçular ok atar, sen ne yaparsın, kılıçla karşılık vermezsin değil mi? Kalkanını kullanırsın, onların oklarına karşı bir savunma aracı olarak kullanırsın. Bakın, teslimiyet, hayatın oklarına karşı en güzel kalkandır. Direnç, kendimizi oklara hedef kılmaktır; direnç gösterdiğin zaman güya etkilenmemek için direnç gösteriyorsun, aslında tam aksini yaşıyorsun. Direnç göstermek oklara hedef olmaktır, göğsünü açmaktır oklara karşı. Teslimiyet en mükemmel kalkandır.

Duygu Merkezi

Teslimiyet olduğunda seni o durum gereksiz yere etkilemez. Sonra bakarsın o kalkana kaç tane ok gelmiş, sakince onları çıkarırsın değil mi? Sonra diyelim ki eğer düşmanla mücadele etmek, onu geriletmek imkânı varsa da uygun araçlarla hareket edersin. Bunun gibi.

Şimdi duygu, zaten en büyük direnci gösteren merkezlerden bir tanesi duygu merkezimizdir. Duygu merkezimiz, bazı şeylerin arzusu konusunda en çok direnci gösterenlerden biri başında gelir. Neden? Çünkü arzu odaklı; bir şey istiyor veya istemiyor. Aslında onun daha temeline inersek, daha doğal hali nedir dersek -sanki burada duygu kötü bir şey gibi, öyle bir anlam çıkmasın, bunun için açıklıyorum- duygu merkezi nedir? Olan durumun fıtri, doğal, insani, erdemli olup olmadığının tadını verir sana. Yani o şey fıtri midir, değil midir? Hoş mudur, hoş olmayan bir şey midir? İnsani bir şey midir, gayri insani bir şey midir? Aslında bunu sana anlatan bir merkezdir.

Ama bizde ağırlıklı olarak ne işliyor? Şimdi diyelim ki ben bir olay yaşadım; duygusal merkezli bir insan olduğumu kabul ediyorum diyelim, derim ki: bu hoş bir durum değil, bu insani bir durum değil, bu doğal bir durum değil -veya bu doğal bir durum, bu hoş bir durum. Fakat aslında doğal duygu merkezi böyle çalışır. Biraz haddini aştığında veya sağlıksız kullanıldığında "ben bunu istiyorum, bunu istemiyorum" şeklinde çalışır. İşte "istiyorum, istemiyorum" şeklinde çalıştırıyorsan duygu merkezini, duygu merkezi en büyük direnç alanı haline gelir. "Ben böyle istemiyorum, ne yapalım." Çok ilginç bir şekilde işletiyoruz duygu merkezimizi; hep şöyle işliyor: istiyorum, istemiyorum; istediklerim olsun, istemediklerim olmasın. Ama istediklerin olmuyor bazen, bazen de istemediklerin oluyor.

Peki ne yapacaksın o zaman bu durumda? Hemen o istiyorum-istemiyorum mekanizmasını geri plana alacaksın. Diyeceksin ki: konu istiyorum-istemiyorum mevzusu değil, konuyu o bağlamdan çıkaracaksın. Bu, istiyorum-istemiyorum bağlamında değerlendirilecek bir mevzu değil. Peki hangi bağlamda değerlendirilecek bir şey? Bu hoş bir durum mu, hoş olmayan bir durum mu? Bu doğal bir durum mu, doğal olmayan bir durum mu? Tamam, burası doğal bir durum; peki hoş olmayan bir durum var, ben bunu değiştirebilir miyim? Değiştirebilme imkânım varsa değiştir; değiştirebilme imkânım yoksa ona da "hoş değil" deme, o kadar fazla abartma. "Değiştiremiyorum ve bu durumu kabul ediyorum." O zaman bak, duygu merkezi gayet dengeli bir şekilde işledi. Ama biz ne zaman istiyorum-istemiyorum bağlamına kendimizi hapsedersek, işte o zaman duygu merkezimiz veya merkezlerin duygu bölümleri başımıza iş açmaya başlar. Tip 7'ler, tip 8'ler de buna dahil oluyor dolayısıyla.

"Hocam, peki çaba nerede? Yani kabullendim, hoş bir durum değil, imkânım var, değiştirdim, olmadı; bunu ne kadar tekrarlayabilirim? Bir olmadı, iki olmadı, vazgeçmeli mi, ısrar mı etmeli?" Şimdi bakın nasıl ifade edelim. Böyle bir kısır döngüye girenler de olur. Mesela diyelim ki bir kalp doktoru kalbi açtı, diyelim ki damardan giriyorlar, anjiyo yapıyor; stentle açılacak nitelikte ise stentle açıyor, ameliyatla açılacak gibi damar iyice mahvolmuş, o zaman "bypass yapalım" diyor. Bak burada ne var? Burada objektif bir şekilde analiz var. Ben o yüzden onun üzerinde durdum. Eğer biz kabullenirsek ve direnç göstermezsek, bir şey için ne kadar çaba göstereceğimizi, ne zaman ve ne kadar sıklıkla çaba göstereceğimizi de anlayabiliriz. Buna dair farkındalığımız artar.

Mesela çocuğun seni dinlemiyor ve sana diyor ki "anne veya baba, bundan sonra bana bu konuda bir şey söyleme." Sen şimdi bunu görüyorsun ama direncin olduğu için kabullenemiyorsun. Kabullenemediğin için de sürekli çocuğuna fırsat bulduğunda laf sokuyorsun veya "adam edeceğim" diyorsun. Bak burada bu çaba ne? Faydasız çaba, yanlış çaba. Peki bu yanlış çabaya neden olan ne? Direnç.

Mesela şöyle örnek vereyim: bir doktor düşünün. Bir doktor der ki: "hastalanmış, elimde imkânlar ölçüsünde ben ona bakarım; mevcut tıbbi imkânlar, bilgim, tıbbi araçlar çerçevesinde bakarım; hastalığını iyileştirmeye, yaşamasına hizmet etmeye çalışırım." Doktor bunu niye böyle bir anlayış içinde yapabiliyor? Çünkü o hastanın illa sağlığına kavuşması veya ameliyatta ölmemesine dair bir direnci yok. Ama sen hastanın yakını olarak -eşindir, çocuğundur, arkadaşındır, çok samimi olduğun biridir, hatta köpeğindir, kedindir- bir gün biri bana telefon açtı, dedi ki: "Allah'a olan inancımı sorguluyorum." Niye dedim, hayırdır? "Köpeğim öldü, Allah köpeğimi öldürdü" dedi. Trafik kazasında köpeği ölmüş, inancını sorguluyor. Direnç o kadar güçlü ki. Nasıl bir bağlantı kuruyorsun dedim? "Ben bu köpeği çok seviyordum ve bu köpek dolayısıyla kendimi çok mutlu hissediyordum, Allah niye mutlu olacağım şeyi elimden aldı" dedi. Direnç bu işte, garip geliyor ama var bunlar.

Peki hasta yakını olarak doktorun baktığı duruma nasıl bakıyorsunuz? Diyelim ki "babam kanser ama mutlaka iyileşmeli, eşim, arkadaşım, evladım ameliyata girdi, mutlaka ameliyat iyi geçmeli, asla ameliyattan kötü bir haber gelmemeli, asla ölmemeli." Neden? Çünkü direnciniz var. Doktor niye daha rahat bakıyor? Çünkü direnci yok, bu kadar net. Orada doktor doğal bir çaba gösteriyor; diyor ki karşımda bir hasta var, ilacıdır, ameliyatıdır, ne gerekiyorsa onu yapıyor. Önce kabullendi durumu, sonra elinden gelen bir imkân varsa -diyelim ki kanaması varsa- durdurmaya çalışıyor, durdurabilirse durduruyor, durduramazsa "kanamasını durduramadık" diyor. Hasta sahibi ne diyor? "Nasıl olur?" O hasta sahibini alacaksın bir teslimiyet terapisine sokacaksın. "Nasıl olur ne demek, hastan iç kanama geçiriyor ve durduramıyoruz, mevcut tıbbi imkânla durduramıyoruz, bu kadar basit yani, bir çaresi olmalı" diye direnç gösteriyor. Peki doktor niye öyle demiyor? Çünkü doktor kişinin durumuna dair bir direnç taşımıyor. Hasta yakını diyor ki "senin yakının olsaydı böyle düşünmezdin" -tabii ki o yakını olsaydı o doktor da direnç gösterecekti.

Farz edelim ki mevcut imkânlar hakikaten kullanıldı; o zaman ne yapman gerekir? Kabul etmen gerekir. Yoksa biri "ben bu hastaya müdahale edemiyorum" der, sen düşünürsün "acaba daha iyi müdahale edecek biri var mı" -ama bunu yaparken "mutlaka bir çözümü olmalı" mantığıyla değil, tabii ki bir imkân araştırılabilir demekle.

Bir öyle bir durum mu olmuştu: annem bacağından pıhtı, kalbiyle akciğeri arasına girdi. Gaziantep'teydi, İstanbul'dan gittim, gayet sakin gittim; ölebilir, ölmeyebilir. Bana haber veren "sana bir şey diyeceğim ama rahat ol" dedi. "Ama dikkat et" falan; böyle bir saat aşağı yukarı konuştuk. "Abi ne oldu" diyorum, "ama üzülme" falan. Öyle oldu, tamam; ölür, ölebilir, yaşayabilir. Gittik, baktık, doktora götürüyorum, doktor diyor ki "yaşlılıktan geliyor." Hâlbuki akut bir durum, normal hali o değil, "yaşlı" diyor. Anladım ki o doktor iyi bir doktor değil, başka bir doktora götürdüm. Diyelim ki en iyi doktora götürdüm, o da oldu; Haseki'ye yatırdık, bir ay yattı, bir ay sonra teşhis koyabildiler. O da aynı bir konu; şimdi orada kızmadım ben, "bir ay sonra mı konur teşhis" demedim. Siyami Ersek'e Haseki'den önce götürdük, "yapılacak bir şey yok, eve götürün" dediler; buna da kızmadım. Bak, hiçbirine direnç göstermedim ama çaba gösterdim. En son gelinen nokta ne oldu? Teşhis kondu; sintigrafide o akciğerin kan alma kabiliyeti ölçüldü vs. Uzun hikâye, o pıhtının nerede olduğu. En son gittim, dediler ki "Cerrahpaşa'da bu konuda uzman bir doktor var", ona gösterdim, dedi ki "sen altı aydan fazla yaşamazsın." "Tamam abiciğim" dedim içimden, döndüm gittim; başka gösterecek kimse yok yani, en iyisi bu. Hakikaten sorduk, ona göre altı aydan fazla yaşamaz; bak hiçbir direncim yok. Belki bu süreç üç ay sürdü. Bütün çabayı gösterdim, hiçbir konuda gayretimden geri durmadım ama kabul ettim de durumu, adamın öyle demesini de kabul ettim.

Şimdi diyeceksiniz "bir insana böyle denir mi?" Ne yapacaksın yani, yapacak bir şey yok. Onda doktorluk tarzı o. "Ama hocam siz ölümün anlamını bildiğiniz için daha rahat değil mi?" Yok, mevzu ölümün anlamı değil; ölümün anlamını herkes biliyorum diyor da hâlâ aynı hikâye sürüyor. Bilmem anlatabildim mi; bakın benim burada meselem "yapabileceğim her şeyi yaptım mı"dır, sonuç odaklı değil. Bizim çabamız sonuç odaklı olursa: birincisi dirençten yola çıkıyor, ikincisi sonuca ulaşmak istiyor -böyle bir çaba problematik bir çabadır. Ne dirençten yola çıkacaksın ne de sonuç odaklı çaba göstereceksin.

"O sınırı nasıl belirleyeceksin? En iyi doktor olduğunu nasıl bilebiliriz? Teşhis konulmasaydı yine devam eder miydiniz doktorlara gitmeye?" Teşhis konulmasaydı bu konuda en iyi doktor kimdir diye tekrar soruşturdum, ona götürürdüm; o da teşhis koyamazsa tamam diyecektim, bekleyecektim. Belki bir gün biri diyecekti ki "ben bir doktor tanıyorum, adı sanı bilinmiyor ama bu konuda çok iyi", diyecektim "tamam o zaman ona da gösterelim." "Sürekli tekrarlamak, sürekli denemek, bu da bir direnç çeşidi midir?" Bakın şu: bir şeyin pozitife doğru dönüşeceğine dair bir ihtimal varsa gayret edilir; yoksa "illa sonuç oluşacak" diye gayret edilmez. Sonuç odaklı olmayacaksınız asla; sonuç odaklı olduğunuzda gayretiniz gölgelenir. Bir kadının çocuğu olmuyor, denedi, birçok yöntemi denedi, olmuyor; tamam, olmuyor yani.

"Yani burada şu önemli: bir, kabullenemiyor muyum onu soracaksın, durumu kabullen; sonra bunu konusunda imkân ve kabiliyet varsa kullan, yoksa..." Tamam, üç ay sonra imkân doğdu, o zaman kullan; altı ay sonra imkân doğdu, o zaman kullan. Küsmezsin o zaman. Ama işte üç ay çaba gösterdin, sonuç olmadı, küsersin veya öfke duyarsın veya dersin ki "mutlaka bir çözümü olmalı." Ya hayatta öyle bir şey yok yani, "mutlaka bir çözümü olmalı" diye bir kural yok.

"Peki gayretin bir adım ötesinde olmayacağı nasıl bir şey? Mesela Cerrahpaşa'ya götürdün diyelim, başka bir ülkede daha iyi bir doktor var, buna git." Mesela bir gün verimli çalışıyorsun, bir gün daha hızlı, daha verimli çalışıyorsun, güzel; bunun bir sınırı yok yani. Kesinlikle böyle bir sınır tanımlanamaz. Bu senin anlayışınla, farkındalığınla, mevcut imkân ve şartlarla ilgilidir. Diyelim ki Amerika'da bir çözüm var, diyelim ki bir milyon dolar; dersen "tercih etmiyorum, problem etmem bunu, Allah kahretsin böyle her şeyde para" -sonra gidersin, "millet bir milyon dolar, işte Jennifer Lopez'in konserinde millet bir milyon dolar ödemiş, bana verselerdi daha iyi olmaz mıydı" dersin, oradan bir öfke oluşturursun değil mi. Bütün bunlar dirençtir. Çok samimi bir arkadaşının yüz milyon doları var, bir milyon dolar verse ölür mü? Ölmez ama vermiyor, vermeyebilir; bu onun alanı, direnç göstermeyeceksin.

Çabanın sınırını herhangi bir nesnel şeyle tanımlayamayız, onun nesnel bir ölçüsü yok. Dediğim gibi tıbben bir doktor daha iyi olabilir; ama bakın burada sakin, objektif ve nesnel bir şekilde analiz yaparsanız o çabanın sınırını daha iyi belirleyebilirsiniz. Ama arzu ve korkuyla yaklaşırsanız o sınırı doğru tespit edemezsiniz. Diyelim ki ilişkilerde illa "ben bununla arkadaşlığı devam ettireceğim" diyorsun; karşıdaki "ben seninle arkadaşlığı devam ettirmek istemiyorum" diyor; "illa ettireceğim, hayır ben bir yol bulacağım" -böyle bir şey yok. Bu direnç göstermektir. Çünkü karşındaki insanın seninle arkadaşlık yapmama özgürlüğünü tanımıyorsun ona. Ve diyorsun ki "beni iyi tanırsa benimle iyi arkadaş olur" -bak ne yaptın, direnç koydun. Yani diyorsun ki "beni tanıyan insan mutlaka benimle arkadaşlık kurar." Bunların hepsi direnç cümlesi. Şimdi sen buradan başlarsan nereye gidersin? Faydasız çabaya gidersin.

Onun için doğru çaba göstermek istiyorsanız: bir, direnciniz olup olmadığına önce bir bakın; iki, sonucu arzu edip etmediğinize bakın. Yani "sonucu şu anda illa sonuca ulaşacağım" diyorsanız çabanızda mutlaka bir problem vardır; gösterdiğiniz çaba problemli bir çabadır -ya aşırı çaba gösteriyorsunuzdur ya yerinde olmayan bir çaba gösteriyorsunuzdur. Mesela dediğim gibi çocuğunuz "bırak amcacım" der, "bana doğruyu söyleme" der -"babamsın, annemsin ama bana doğruyu söyleme" der- saygı duyacaksın, direnç göstermeyeceksin. "Ne halin varsa gör, bundan sonra sen kendine bak" -bunların hepsi direnç cümlesi, direnç gösterme. Çocuğum benden şu anda kendisiyle ilgili bir şey duymak istemiyor; bu kadar basit, bu onun süreci, onun tercihine de saygı gösteriyor. Sonra baktım çocuğum ufak ufak bir şey soruyor gibi veya hissediyorsun ki aslında senin ne düşündüğünü anlamak istiyor; o zaman çaba gösterebilirsin. Ama dikkat edin, burada ne direnciniz var ne de bir sonuç arzunuz var; o zaman çabanız doğal bir çabaya dönüşür.

Doktor Örneği: Direncin Yokluğu

"Hocam, size bunlar başınıza geldiği zaman içinizden hiç bir direnç göstermediniz mi, yoksa böyle bir direnç oluşup da sonra teslim mi oldunuz?" Mesela doktor orada "yaşlılıktan" dediği zaman içimde hiçbir direnç yok. Yalvarmadım, sadece analiz ettim. "Bu doktor beni dinlemiyor" dedim; beni dinlememesini de dirençle karşılamadım, adama izah ediyorum: "bak bu akut bir durum, daha önce böyle değildi" diyorum, tamam yaşlı falan filan ama baktım zihni beni "annesini kurtarmaya çalışan, annesini seven bir oğul" gibi görüyor, dolayısıyla beni dinlemiyor adam, ne yapsın, başka türlü bir şey yapamaz ki. "Teşekkür ederim" dedim, çıktım. Direnç niye göstereyim, akıllıysam göstermem; orada akıllıydım, göstermedim. Gösterirsem oturur onu analiz ederim. Şu ana kadar direnç göstereceğim bir şey yok gibi; olursa da analiz ederim onu, oradaki direnci analiz edip çözümlemeye çalışırım, bu kadar.

Yoksa burada problem şu değil: direnç göstermemiz mevzu değil. Direnç gösterdiğini fark ediyor musun, etmiyor musun? Fark et, fark et onu nötralize et, orada direnci nötralize et. O zaman teslimiyet gerçekleşir; teslimiyet gerçekleşince gerçek ve doğal çaba gerçekleşir. Tabii ki, gerçek doğal varlığını daha çok hissediyorsun, bir şeyi değiştirip değiştiremeyeceğini daha iyi seziyorsun. Yani aslında direnç ne demek? Hayatın akışının ve muhatap olduğumuz insanların bizim ideallerimizle ve ego ihtiyaçlarımızla örtüşmemesi durumunda -egomuza göre ters giden bir şey var- gösterdiğimiz tepki.

"Neden bunu doğal kabul etmek yerine ben direnç gösteriyorum?" Çünkü egonun arzuları ve korkuları var; egonun arzuları ve korkuları nispetinde direnç gösteriyorsun. En doğal halimizde direnç göstermeyiz; mesela bir bebek o kadar direnç göstermez. "Peki neden her olaya karşı bunu ısrarla önüme sürüyorum?" Çok güçlü, çok fazla arzu ve korkularımız var; ne kadar arzun ve korkun varsa o kadar direnç noktası var demektir.

Beklentisiz Yaşamak

Onun için hayatta ne bekliyorsun diye bana sordukları zaman, hayatta hiçbir şey beklemiyorum derim. Ama bu ümitsizlik anlamında değil; bir şey beklemiyorum yani, olanı kabullenmeye çalışıyorum. "Ne bekliyorsun" -bu dirence yol açan tatlı bir cümledir. "Şunu bekliyorum, evlendim, ne bekliyorsun?" Bir şey bekleme ya, beklemeden evlen mesela, beklemeden arkadaşlık yap, beklemeden iş yap, çalış; beklentisiz ol. Beklemekle "hayatın anlamını korumak" farklı şeyler. Beklenti şu: fark etseniz de etmeseniz de aslında benliğiniz, egonuz hayattan, insanlardan bir şeyleri bekler bir şeyleri de beklemez.

Mesela insan şimdi çocuğundan hainlik bekler mi? Beklemez -beklemiyorsa o zaman insan değil demektir; kasıtlı sordum bu soruyu, yani beklentisiz olmalı diyorum, insansan beklentisiz ol; çocuğun hainlik de yapabilir, yapmayan da olur. Ama ego hainlik beklemez ve istemez. Ego "bekleme" der. "Olur mu, beklemiyorum, eşimin seni aldatmasını beklemiyorum, asla beklemiyorum" -istemiyorsun, bırak akışına bırak, ne olursa olsun. Bunu bulursanız, bu sırrı bulursanız çok güzel bir nokta yakalamış olacaksınız.

"Beklentisizim ne demek? Eşim beni aldatmasını beklemiyorsam, bekliyorsam ya da beklemiyorsam ben onu affetmem ki, adam beni bırakıp gidecek mi?" İşte diyorum çok güzel, buradan bir yere varmanız gerekiyor: "önemli olan benim değerlerime göre yaşamamdır" noktasına gelmeniz gerekiyor. Eşimin beni aldatıp aldatmaması benim meselem değil; ne bekliyorum ne beklemiyorum. "Şimdi beklemiyorum dediğimde aldatmasını mı bekliyoruz?" Yok, bak, ne onu bekliyorum ne beklentisizim, o konuda sıfır noktasındayım, beni ilgilendirmiyor, onun meselesi. Ben ne bekliyorum ne beklemiyorum. "Arkadaşımın bana vefasızlık yapmasını bekliyor muyum?" Beklemiyorum; ne bekliyorum ne beklemiyorum, onun dışındayım ben. Peki ben nasıl davranıyorum? Elimden geldiğince vefalı, dürüst, samimi davranıyorum, benim işim bu; beklenti üzerinden davranmıyorum, beklentisiz bir şekilde davranıyorum, benim alanım değil çünkü o.

Şimdi beklenti içinde olduğunuzda egonun direnç temellerini atmış oluyorsunuz. İnsanlar der bunu değil mi: "senden bunu hiç beklemiyordum." Ben emin olun hayatımda hiç kimseye böyle bir şey demedim. Eğer öyle bir şey hissedersem içimde hissetmişimdir derim ki: bu egoyu niye taşıyorsun, gereksiz bir ego bu. Ve bu anlayışta insanlarla olan ilişkim hiçbir zaman bir kırgınlık, kırılganlık, gerilim içermiyor; benim mevzum değil o çünkü. Ben bazen bunu dediğimde karşımdaki bana sorar: "benden vefasızlık bekliyor musun?" Diyorum, "yapabilirsin, yapmayabilirsin, ben bunu düşünmüyorum" diyorum. "Nasıl benim hakkımda böyle düşünüyorsun" -o da ona direnç gösteriyor. Hâlbuki bir şeyi anlatmak için bu örnekleri veriyorum: bekliyorum-beklemiyorum gibi ikilemlerin ötesinde bir bilince ermemiz gerekir. Ben bir şeyi doğru olduğu için yapıyorum, sonuç için yapmıyorum. Buna değer odaklı çaba diyoruz; kendi insani değerlerine odaklı çaba gösteriyorsun, karşındakinin, muhatabının veya hayatın sana vereceği şeye odaklı değilsin. Çünkü ona odaklandığınızda mecburen direnç göstereceksiniz.

"Karşımdaki insanın şunu yapmasını bekliyorum, bunu yapmasını beklemiyorum; hayatımın böyle akmasını umuyorum, böyle akmamasını bekliyorum" -bak ne yaptın, direncin tohumlarını ektin. Diyelim ki hadi beklentin oldu, en azından şunu yapmalısın -bu beklenti ego beklentisidir, olmadığında hemen vazgeçeceğim bu beklentilerimden, baktım olmadı hemen vazgeçiyorum. Otuz yıllık samimi arkadaşın sana hiç aklından geçmeyen bir vefasızlık sergiledi; hemen teslim olacaksın. Olabilir, insanlık halidir, nefsine uymuştur, egosuna yenilmiştir, o an çok şuurlu değildi, o an negatif bir damarına mağlup oldu, yaptı, bitti, bu kadar, hiç direnç yok. "E ben ondan bunu beklemiyordum" -ben böyle diyen insanlara diyorum ki: ne kadar kendinize büyük acı çektiriyorsunuz. Ne demek "beklemiyordum"? Sana bu konuda böyle deyince hayat sana beklemediğin şeyleri göstermeyecek mi? "Beklediğin şeyleri sana vereceğim" mi diyor hayat? Neyin peşinde egonuz, siz düşündünüz mü bunu? Ne kadar sahte egolar var, ne kadar akılsız, beyinsiz egolarımız var. "Senden bunu asla beklemem" derken aslında ne yapıyoruz? Karşımızdaki insana bir kayıt buldurmaya çalışıyoruz: "senden asla bir sadakatsizlik beklemem" -neden korkuyorsun? Kendisi de aynı olsun diye mi?

Tabii ki, evet, kendimizle ilgili de en başta dediğim gibi beklentilerimiz var; hâlbuki orada da biraz esnek ol. Bu şu demek değil -evet sen benliğinde hiç ummadığın bir damarı görebilirsin, "ben nasıl bunu yaptım" -bak orada da kendine karşı direnç var. Hâlbuki bana "yapmışsın tırnak içinde bir eşeklik" desem bile, bu eşekliğin kaynağını bul, hangi ego damarı var orada, onun üzerinde çalış. O fıtri değil; eğer bu negatif bir şeyse demek ki fıtri değil, onu izale et, onu nötralize et, onu kendi bünyenin dışına çıkar, bu kadar basit. Yoksa "ben nasıl böyle yaptım, ben nasıl bu kadar aptal olabiliyorum, ben nasıl bunu göremiyorum" -bu aslında ne? İnsanın kendiyle ilgili beklentileri; bunlar da direnç oluşturuyor. Onun için hayatı beklentisiz bir şekilde yaşamak ne kadar büyük bir şey.

Ama ego der ki "beklenti içinde olmazsan motivasyonun düşer." Ben de diyorum ki senin motivasyonun düşer, benimki düşmez; çünkü sen arzu ve korkuyla hareket ediyorsun. Hani bazı arabalar vardır, ya benzinle çalışıyor ya dizelle, ama yeni bir araba güneş enerjisiyle çalışıyor, benzine de ihtiyacı yok mazota da. Sen hâlâ soruyorsun "bu benzinle mi çalışıyor mazotla mı"; ya ikisiyle de çalışmıyor, "o zaman çalışmam" diyor -sen çalışma, benimkisi güneş enerjisinde. Yani spiritüel enerjiyle çalışırsak, o zaman beklentisiz çaba gösterebiliriz; sonuca odaklanmadan çaba gösterebiliriz, herhangi bir fayda ummadan çaba gösterebiliriz, çünkü o gerçekten bunlara ihtiyaç duymaz.

Onun için bakın, tekrar ediyorum, Kur'an'da bir ayet var, diyor ki: sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun. Ne demek? Bakın peygamberin hiçbir beklentisi yok, bu onun bir değeridir; aslında bu hepimizde var olan bir şey. "Sizden hiçbir şey beklemeyen, sizden hiçbir şey istemeyen peygambere tabi olun" diyor. Bu şu demektir: peygamber ne yapıyorsa fıtratının gereği olduğu için yapıyor, kimseden bir beklentisi yok. Bu aynı zamanda bize neye işaret ediyor? Senin özünde de bir beklenti taşımaman gerektiğine. Ruhsal bir insan olduğunda sen de beklenti taşımazsın, kimseden bir beklentin olmaz.

Ama bizim egomuz ne olur? "Kimseden beklentim yok" -onu da böyle atarlı, gerilimli bir laf olarak söylüyorum: "benim kimseden beklentim yok, ya bak saçmalama ya" -içinde bir kırılganlık var, öyle yansıtıyorsun; böyle olmaz ki. Hiçbir beklentisi olmayan insan başka türlü söyler bu durumu: "benim kimseden beklentim yok, umurumda değil, ne yaparlarsa yapsınlar" -içeride bir acı var bu, bu cümlenin altında bir acı var, bir direnç var; ama bu direnci bu şekilde yansıtıyor. Kastettiğimiz asla bunlar değil, "ben artık insanlardan hiçbir şey beklemiyorum" -kastımız bu değil.

Peki insanlara sormazlar mı: "peygamber bizden hiçbir şey istemiyorsa niye bize anlatmış, niye o kadar yorulmuş, niye o kadar mücadele etmiş?" Bak işte bu sırrı anlarsak orada bir şeyi kavramış olacağız. Peygamber hakikaten hiçbir şey istemiyor, hiçbir insandan hiçbir şey istemiyor gerçekten, hiçbirinden hiçbir beklentisi yok. Bu spiritüel bilinçtir; bizim böyle bir bilinç hakkımız var, bu hakkımızı kullanmıyoruz. Bu hakkı kullansan ne kadar doğal bir şekilde yaşarsın; hiçbir problemin olmaz, hiçbir şeyi problem olarak görmezsin. Din nedir deyince bu anlamda çok yüksek bir bilinç veriyor bize. Hâlbuki biz dini basite indiriyoruz: "bunu yaparsan sevap, bunu yaparsan cennet, bunu yaparsan cehennem" gibi. Hâlbuki din bize çok yüksek bir bilinç veriyor. Mesela peygamberle ilgili o söz çok yüksek bir bilince işaret ediyor ve bize bir derstir; orada o peygamberi tanımlama değil, bizim spiritüel özümüzü tanımlıyor. Diyor ki: sen de o peygamberin temsil ettiği spiritüel bilinç içinde olursan kimseden hiçbir şey istemezsin, hiçbir şey beklemezsin.

Peki beklemezsin de insanlara yüz mü çevirirsin? "Ne haliniz varsa görün, ben sizden hiçbir şey beklemiyorum" gibi atraksiyonlara mı bulunursun? Asla; daha şefkatli olursun, daha bağışlayıcı olursun, gerçekten beklentisiz olmanın huzuru içinde bunları yaşarsın.

Atıyorum, biraz tetikleyici olsun diye örnek veriyorum: diyelim ki evlenmişsin, eşin seni on beş yıldır aldatıyor, sen de bunu on beş yıl sonra öğrendin. Senin için bir problem olmalı mı? "Hocam insanın da bir izzeti nefsi var ama." Tamam, izzeti nefsine baksın; izzeti nefsin senin spiritüel bilincindir. "Hocam kabullendim, affettim onu, peki ondan sonra nasıl davranmalıyım?" O ayrı bir konu, konu o değil: sen bunu kabullenebiliyor musun? Ve bunu duyduğunda "Allah kahretsin, ben buna mı emek verdim" diye başlıyor musun? Bakın ben size hep bir şey işaret ediyorum: diyorum ki önce direnç var mı yok mu, bunu sorgulayın. Siz ne yapıyorsunuz? Başka yerlere gidiyorsunuz. Diyorum ki "bu sizi rahatsız ediyor mu" diye sordum; neyi sormuş oldum ben? Direnciniz var mı diye sormak istedim. Önce onu alalım: direncin var mı? Direncin varsa orada dur, onunla uğraş; yoksa adamı veya kadını ne yapacağınla uğraşma. Asıl içeride sana zarar veren benliklerin var; bundan rahatsız olan bir benliğin var mı, önce bunu bir sor. Yoksa ondan sonraki sorulara gelebilirsin.

Önce direnç var mı diye soracağız; direnç yoksa o sorular doğal olarak sorulur, doğal olarak cevaplanır. Önemli olan bu. Onun için en önemli şey şudur: direnç var mı ve direnç oluşturan noktalar nedir? Bunu araştırmalısınız. Orada arzular vardır, korkular vardır, beklentiler vardır, hak ediş arzuları vardır -birçok şey olabilir. Bunları çözümleyin, keşfedin, sonra onları teker teker sisteminizin dışına çıkarın. Çünkü yanlışlar; onaylarsanız içeride bulunur, bırakın direnç oluşturmaya devam etsin.

Şimdi bakın, "hani direnç var, dirençlerden kurtulmam lazım" demek değil bu. Öyle olmuyor; direncin tanımını, oradaki direncin adını koymalısınız. Mesela buradaki beklentiden kaynaklanan direnç, buradaki arzudan kaynaklanan direnç, buradaki korkudan kaynaklanan direnç, burada kendini hak etmiş hissetmekten gelen direnç. "Ben o korkuyu hâlâ hissediyorum, onunla başa çıkabiliyorum, birini kaybetmekten korkuyorum" -o zaman o korkuyu analiz edin. Bu korku neyden kaynaklanıyor? Yalnız kalmaktan mı, desteksiz kalmaktan mı, sahip olduğunuz psikolojik veya maddi konforu kaybetmekten mi kaynaklanıyor? Analiz etmek zorundasınız. "Ben annemi kaybetmekten niye korkarım?" Ego düzeyinde olursam "annem yemek yapmayacak, kim bana yemek yapacak" veya "yalnız kalacağım, eve gidince kendimi yalnız hissedeceğim" diye örnek veriyorum, onları analiz edeceğim; neyse, yani böyle veya başka bir şey. Onun kökenine inmek zorundasınız.

Mesela örnek vereyim: bir anne niye başka bir çocuğun ölümünden o kadar etkilenmez de kendi çocuğunun ölümünden o kadar etkilenir? O kadar haberler izliyoruz, "üç yaşında çocuk arabada kaldı öldü" diyoruz; niye? Mesela kendi çocuğumuz olsa ne hissedeceğiz, başkasının çocuğu olduğunda ne hissediyoruz? Aradaki farkın nedeni ne? Kendi egomuz. O yüzden kökenine inip o kökeniyle yüzleşip onu analiz etmemiz, çözümlememiz ve yanlışlığını fark edip bırakmamız gerekiyor. Teşekkür ederim.