Tevhid İdraki, Sahte Benlikle Özdeşleşme ve Gerçek Kendini Bilmek
Bildiklerinizle Amel Edin: Zihinsel Spekülasyonun Sınırı
İleriye bırakmak lazım. Neden ileriye bırakmak lazım? Çünkü insanın gelişimine yönelik anlamda çok fazla insana bir şey kazandırmak; çok teorik olarak kalırlar. "İlim bir noktaydı, cahil yolunu çoğalttı" — bunun üzerinde insan zihni spekülasyon yapar, yapmaya çalışır, anlamaya çalışır; kötü bir niyeti yok ama büyük ihtimalle spekülasyon yapar ve kendisine de çok fazla faydası olmaz. O yüzden Peygamberin bir sözü var: "Bildiklerinizle amel edin, Allah size bilmediklerinizi öğretir." Çünkü gelişim işlevsel olan bir şeydir; işlevselliğimizin içinde bir şeyleri anlayabiliriz.
Maksat gerçek özneyi bulmaktır. Ne demek gerçek özneyi bulmak? İnsanın gerçek anlamda kendisini bulmasıdır asıl olan şey. Yoksa şu anki şuur boyutumuzla bize bütün soruların cevapları verilse, bundan kesinlikle emin olun biz çok fazla bir şey anlamış olmayacağız. Mesela tevhid, büyük hakikat falan — nedir tevhid, ne anladın şimdi bundan? Hiçbir şey. Neden? Çünkü tevhid dediğimiz şey, birlik idraki dediğimiz şey, zihinsel olarak kavranacak bir şey değildir. Onun zihne yaklaştırılması noktasında bazı ifadeler kullanılabilir ama hiçbir insan okuyarak, bu konuda zihninde oluşan sorulara cevap vererek tevhidin ne olduğunu anlayamaz. Eğer öyle anlaşılsaydı, kelime-i tevhid var, İhlas Suresi var — tevhidin en mükemmel ifadesi. Peki bunu okuduğumuzda biz tevhide eriyor muyuz? Yok, öyle bir şey yok, ermiyoruz.
Çünkü tevhid gibi bu gibi şeyler, daha spiritüel olan gerçekler, belli bir özne bilincinin kavrayacağı şeylerdir; zihinsel olarak kavranacak şeyler değildir. "Allah'a inanıyorum" dediğimizde bile "Allah nedir" dendiğinde zihnin vereceği çok bir cevap yoktur. Bununla ilgili yüzlerce sayfa yazılabilir, birileri saatlerce konuşabilir ama yine de kimse Allah'ı anlayamaz. En son ne denir? "Sen var olduğun müddetçe onu bilemezsin" denir. Yani senin kendi izafi benlik bilincin, gerçek anlamda Allah'ı idrak etmene, anlamana imkan vermez. Sen sadece çok teorik bazda Allah'la ilgili belli bir kısım bilgilere ulaşabilirsin.
O yüzden insan için önemli olan temel prensip, insanın o psikik benlik dediğimiz boyutunu olabildiğince arındırmasıdır. Bu arınma meydana gelmediği müddetçe siz ne kadar okursanız okuyun, ne kadar çok dinlerseniz dinleyin, çok bir yere vardırmayacaktır. O yüzden belki bizim gibi literal bilgiye, kitabi bilgiye çok eğilimli olan bu asrın insanına, bazı tasavvufi ekollerde veya uzak doğu bilgeliklerinde yapılan uygulamalar garip gelir. "İşte adam alimmiş, bir tekkeye gitmiş, ona tekkeyi süpürme görevi vermişler" — şimdi hiçbirimizin zihni bunu kolay kolay kabul etmez: "niye adamı tekkeyi süpürmekle meşgul ediyorsun" gibi. Halbuki en azından şunu düşünmemiz uygun olur: bizim zihnimizin işlediği gibi işlemiyor meseleler.
Mesnevi'deki Şaşı Öğrenci Örneği ve Dualite
Bunu benzeterek anlatalım: birinin gözü diyelim ki şaşı, katarakt dolmuş veya herhangi bir göz rahatsızlığı var, dolayısıyla dışarıda gördüğü şeyleri kendi gözünün hastalığına bağlı bir şekilde görüyor. Mesnevi'de bununla ilgili güzel bir örnek vardır. Mevlana şaşı olan bir talebesine der ki: "falanca dolabı aç, oradaki şişeyi getir." O da dolabı açar, "burada iki şişe var, hangisini getireyim" der. "Aslında bir tane var" — "yok efendim, iki tane var" der. "İyi, sağdakini kır, soldakini getir" demiş. Sağdakini kırınca soldaki de kırılmış, doğal olarak. Ve orada ona şunu göstermek istemiş: bak sen orada gerçekte ne olduğunu, orada olanın nasıl olduğunu görmüyorsun; gözün şaşı olduğu için her şeyi iki görüyorsun.
İşte her şeyi çift görmek, her şeyi dualite içinde görmek. Örnek vereyim: dualite düzeyinde seven ve sevilen vardır. Tevhid düzeyinde sevgi vardır mesela. Ama şimdi bunu biz nasıl anlayacağız? Anlayamayız ki, ancak dualite düzeyindeyken "seversen sevilirsin, biri seni severse sen birini seversen, sevildiğini görürsen sevgi budur" dersin. Peki seven ve sevilen olmadığı zaman sevgi var mıdır acaba? Sufi gelenekte denir ki aşkın en yüksek derecesi, aşıkla maşuğun ortadan kalkıp aşkın kaldığı noktadır. Ama biz bunu istediğimiz kadar okuyalım, "ne kadar güzel bir söz" deriz, insana hoş hissettirir, doğru. Ama onun gerçekliğini idrak edinceye kadar bunu anlamayacağız.
Dolayısıyla hakikatleri dualite ötesi bilinçle anlamak için, dualite ötesinde var olan bir öz bilincimiz olduğunu kabul etmeliyiz, sonra da ona doğru bir yol almalıyız. O zaman o ikiliği ortadan kaldıracağız. Mesela biri seni sevmediğinde "o beni sevmiyor" diye düşünmeyeceksin; biri senden nefret ettiğinde "bu benden nefret ediyor, niye nefret ediyor" demeyeceksin, "burada bir nefret var, acaba bu niye ortaya çıkıyor" dersin. Bunu yapabilmen için sürekli olarak ortada durman gerekiyor; her şeye atlayan, deyim yerindeyse yaramaz bir çocuk gibi olmaman gerekiyor. Nasreddin Hoca'nın hikayesinde olduğu gibi sürekli cevap verecekken lafı atlayan bir eşek vardır — o eşeği ortadan kaldırmak lazım.
"Bu bana niye böyle dedi, benden niye nefret ediyor, niye her şey istediğim gibi gitmiyor" — bak ikide bir sürekli lafın ortasına atlayan bir şey var, sen bunu fark ediyor musun? Önce onu bir gör, onu görüp tasfiye etmek lazım. Buradaki "laftan" kastımız hayat, olaylar. Sürekli bir şey talep eden, sürekli bir şeyleri arzu eden, bir şeylerden korkan, bir şeylerden kaçınan bir şey var orada; o yüzden sen hayatı yaşayamıyorsun.
Diyelim ki bir küçük köpeğiniz var, televizyonu açıyorsunuz köpek havlıyor, "istemiyorum" diyor; başka bir şey açıyorsun, "bunu da istemiyorum"; istediği şeyi açıyorsun, bir süre sonra canı sıkılıyor; sebze yemeği yapıyorsun, "bu yemeği beğenmem" diyor. Sürekli lafa atlayan, olguları yorumlamaya çalışan yaramaz bir köpeğiniz olduğunu düşünün — daha da kötüsü bununla özdeşleştiğinizi düşünün. Bazı annelerde olur, kendilerini çocuğun bir tutumuyla özdeşleştirip "biz istemiyoruz" der; çocuk aslında istemiyordur ama anne veya baba onunla özdeşleşip "biz istemiyoruz" der. İşte bizim yaptığımız da bu. Bunun nötralize edilmesi gerekiyor. Bu benlik çok da gerçek değil ama bir şekilde onu güçlendirmişiz, inşa etmişiz, ona enerji veriyoruz, güncelliyoruz; o da sürekli araya giriyor. Araya girenle özdeşleştiğimiz için onu kendimiz zannediyoruz.
Sahte Benlikle Özdeşleşme
"Ben bundan hoşlanmıyorum" dediğinde, bak bakalım sen mi bundan hoşlanmıyorsun yoksa araya giren mi hoşlanmıyor. O kadar özdeşleşmişiz ki bunları birbirinden ayırt etmiyoruz. Mesela birinin benden nefret etmesi niye bana rahatsız edici gelsin ki, değil mi — burada bir olgu var, olguyu objektif olarak görebilmek ne kadar güzel bir şey olurdu. Ama sürekli "niye benden nefret ediyor, ben ne yaptım ki" — bakın bütün hayatımız o özdeşleştiğimiz ve güçlendirdiğimiz sahte benlik tarafından yaşanıyor. Biz yaşamıyoruz, biz hayatı yaşamıyoruz. Hayat aslında doğal bir akış ama biz hayatı olduğu gibi yaşamıyoruz, özdeşleştiğimiz ve olduğumuz gibi yaşıyoruz. O yüzden gerçekten hayatın ne olduğuna dair hiçbir kavrayışımız yok bu durumda. Ama dikkat edin, kime sorsanız herkes hayatla ilgili bir şey söyleyecektir; ama o sözleri söyleyenin kim olduğunu hiçbir zaman bilmeyecektir.
Herkeste aynı şey var yani; bunu da o kadar güncellemişiz ki, çünkü etrafımızda herkes bunun için bir güncelleme yapıyor. Mesela düşünün, herkesin burnunun tek bir deliği olsaydı ve sizin iki olsaydı, kendinize nasıl bakacaktınız? Çünkü normalin dışında olmuş olacaktınız. Ya da hiç kimsenin kulak kepçesi olmasaydı, kulağınız içeride olsaydı, sürekli rahatsız olacaktınız — ama bakın kulaklarınızdan rahatsız değilsiniz. Yirmi sene önce pantolonunuz dizinizden yırtılsaydı ve öyle dışarı çıkmak zorunda olsaydınız utana utana çıkacaktınız, ama şimdi övüne övüne çıkıyorsunuz, hatta yırtık olmadığı için "keşke şunu bir yırtsalardı" noktasına gelmişiz. Bu neyi gösteriyor? Ortak kabul edilen bir kısım yanlışların nasıl doğal hale geldiğini. Bir şey oluyor, "herkes üzülmez mi, insan böyle bir şeyden rahatsız olmaz mı" diye başlıyoruz. Ortak bir yalanı, ortak bir yanlışı, ortak olduğu için doğal görüyoruz. Bu kadar ortak paylaşılan bir şey olduğu için normal görüyoruz — herkes kaygılanıyor, herkes travmatize oluyor, herkes depresyona giriyor, herkes mutsuz oluyor, dolayısıyla senin de mutsuz olman normal bir şey gibi görünüyor; halbuki aslında anormal bir şey. İşte hepimizde bu araya girmiş olan sahte, sürekli hayatı kendince simüle eden, kendince kurgulayan bir benlik var. Bunu görmeye ihtiyaç duyuyoruz; işte temel sorun budur. Yoksa teorik olarak her şeye cevap bulmak çözüm değil, çünkü o cevapları da dinleyen ego; o cevapları dinleyip kendince yorumlayan sahte bir benlik olduğu için ilerleme kaydedemiyoruz.
Meşhur temsilin hikayesinde olduğu gibi, sağlıklı beslenmek için doktora giden, doktor "şunları ye bunları yeme" dediğinde "yemekten önce mi yapacağım, sonra mı yapacağım" diye soran biri gibi — çünkü orada kendi doğal gördüğü durumdan vazgeçmek istemeyen bir temel var. Hepimizin böyle bir temeli var. "Affedici ol" veya "hayatta bir şey üzerinden var olmaya çalışma, hiçbir şeyle var olamayacaksın, hiçbir şey bu dünyada seni var etmeyecek" — bunu dinliyoruz, "ne güzel, rahatladım" diyoruz. Sonra o "temel" tekrar çıkıyor bir iki saat sonra: "neyle var olayım? Bununla var olmam lazım ama." Dinlediğin her şeyi parantez içine alan bir benlik var. Parantez içine alanı görmediğimiz müddetçe herhangi bir değişimi sağlıklı bir biçimde yürütemeyiz. Belli bir süre vardır ki, o sürede ego mutlaka kendini tekrar güncellemek ister; siz onu biraz zayıflatırsınız, o fırsatını bulduğu anda, sizi zayıf bulduğu anda tekrar kendini günceller ve bunu akıllıca yapar, kendince çok güzel bahaneler bulur.
Tövbe Suresindeki Üç Kişi ve Ego Manipülasyonu
Kur'an'da bir ayette geçen tövbe suresinde Peygamberimiz döneminde münafıklar var. Tabii üzerlerinde "münafık" yazmıyor, herkes onları Müslüman biliyor. Bir mücadele yapılacağı zaman peygamber tabii Müslümanları davet ediyor, bir kısmı mazeret bildiriyor. Peygamber mazeret bildirenlere herhangi bir şey yapmıyor, müeyyide uygulamıyor, "tamam, mazeretin varsa sen bilirsin" diyor. Üç kişi mazeret beyan ediyor. Sonra çıkılan seferden dönüldüğünde herkes peygambere gelip "biz sizinle sefere çıkmak isterdik ama mazeretimiz vardı" diyor, peygamber de "tamam, anlıyorum" diyor. Ama üç kişiye "sizin mazeretinizi kabul etmiyorum, çünkü sizin gerçekten mazeretiniz yoktu, fakat nefsiniz size bazı şeyleri mazeret haline getirdi" diyor. Onlarla konuşmayı yasaklıyor, o derece bir tutum uygulanıyor. Hatta eşlerinin de onlara gereken görev ve sorumluluklarını yerine getirmesini ama konuşmamasını tavsiye ediyor peygamber; bir süre sonra da bunu artırıyor.
İnsanlar bazen bunu garipseyebilir ama bu çok anlamlı, çok önemli bir şeydir. Bu üç kişi, sahabe olarak kabul ettiğimiz insanlar. Burada aslında ne olmuş? O kişiler egoları tarafından manipüle edilmiş; onları zayıf bulduğu bir anda egoları onları manipüle ederek, yanlış yönlendirerek, basit bir şeyi mazeret ve bahane haline getirterek peygamberle bir arada hareket etmelerini engellemiş. Onların egoları bunu kendilerini güncellemek için yapmış. Peygamberin yaptığı şey, onlara bu yanlış algıyı ve yaklaşımı pompalayan egolarını göstermek istemesiydi.
Ve ne yapmış? Onlarla konuşulmamış, herhangi bir diyalog yapılmamış; rivayetlere göre 40-50 gün bir şeyler sürmüş. Kur'an'da ilginç bir ayet var: "yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmişti" diyor. Yeryüzü tabii zahiren yeryüzü; içsel bir yorum olarak alırsak ego. Ego öyle geniş bir arazi sunar ki, kırk türlü bahane bulabilirlerdi — "ne var ki yani, insanlık hali, mazeretimiz de vardı zaten" diyerek egomuz bize kırk türlü bahane bulabilirdi. Ama ayette ne diyor? "Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmişti." Onlar o iç dünyalarında o yüzleşmeyi yaşamışlar; dışarıdan bazı kişiler de onları ayartmaya çalışmış, "Muhammed size ambargo uygulamış, siz onun için neler neler yapmıştınız, bunu hak etmiyorsunuz" diyerek. Fakat bütün bunlara rağmen onlar o iç dünyalarında yüzleşmeyi yaşamışlar, süreç ne kadar sürerse sürsün yaşamışlar. Yaklaşık 40-50 gün sonra bir ayet geliyor: "Allah onların tövbelerini kabul etti" diyor.
Bakın aslında mevzu Allah'la mı, Peygamberle mi ilgili? Hiçbiriyle ilgili değil. Mesele, o kişilerin kendi içlerinde yaşadıkları ve sürmesi gereken içsel dönüşüme engel olan bir benliğin fark edilip bir daha onun tuzağına düşülmemesiydi. Allah'ın tövbeyi kabul etmesi demek, senin gerçekten bir şeyin yanlışlığını bütün kalbinle fark edip bunu bir daha yapmama konusunda kendine söz vermendir; tövbe budur ve bu şekilde yapılan her tövbe kabul edilir. O üç kişi, kendi ruhsal gelişim ve dönüşüm süreçlerinde giderken egoları onları zayıf bulup tekrar güncellenmek istedi, o güncellemenin tuzağına düştüler ve Peygamberle almaları gereken yolu almadılar.
Peygamberle çıkılan o sefer aslında içsel yolculuktur, cehdimizdir; spiritüel anlamdaki anlamı budur. Doğru düşünceyi, doğru anlayışı, doğru yaklaşımı, hayata doğru bakışı referans alarak bir yolculuğa çıktığını kabul ediyorsun. İçsel yolculuk budur: "ben değişmem gerektiğine inanıyorum, bu değişim sürecinin sonunda gerçekten kendimi bulacağıma inanıyorum, benim gerçek yolculuğum budur, başka bir gayem, idealim söz konusu değildir." Buna karşı olanı da bilmemiz gerekir; buna rağmen içimizde işleyen ve dirençli olan bir şey var, bunu görmezsek yol alamayız. O üç kişiyi dışarıdan biri manipüle edip bahane ürettirmedi; o bahaneyi üreten içlerinde bir şeydi, ama ondan ayrışamadıkları için, o bahane üreten benliği kendileri zannettikleri için özdeşleştiler ve Peygamberle sefere çıkmadılar.
Peygamberin onların mazeretlerini kabul etmemesi, onun şahsi bir rahatsızlığı, bir hoşnutsuzluğu, bir ders vermesi değildir. Eğer öyle olsaydı, yüzlerce belki binlerce kişiye "mazeretiniz var, siz bilirsiniz" diyen peygamber onlara da öyle derdi. Ama hayır diyor: "mazeretinizi kabul etmiyorum." Yani aslında demek istediği: "size bir kısım mazeretler üreten benliğinizle yüzleşin, eğer yüzleşmezseniz bu sizin temel bir tuzağınıza dönüşür." Mesela sürekli gelecekle ilgili kaygılar üreten bir benliğiniz var — bununla yüzleşmek zorundasınız, bunun size ürettiği dertleri görüp "ben bu benliklere karşı dikkatli olacağım, kendimi bunlardan ayrıştıracağım, bu süreç ne kadar zaman alırsa alsın ben bu süreci yaşayacağım, özdeşleşmeyeceğim, o kendini ne kadar güncellemeye çalışırsa ben de ondan çok daha yüksek bir çaba gösterip o güncellemeye karşı ayrışacağım, ona 'ben' demeyeceğim, onu onaylamayacağım" dersem yol almak noktasında bir çaba göstermiş olurum. Yoksa içimde özdeşleştiğim negatif benlikleri görmezsem, onlardan ayrışamazsam yol alamam.
Ayrışma: Olgu ile Kimlik Arasındaki Fark
Ayrışma basitçe nedir? Bir şeyi gözlemleyebilir olmaktır. Örnek vereyim: "ben beceriksiz biriyim, ben sevilemeyecek biriyim, ben şanssız biriyim" gibi cümleler kullanıyorum. Peki nasıl ayrışacağım? Ayrışmanın bir adımı: "ben beceriksiz olduğumu düşünüyorum." Biraz daha iyi bir ayrışma: "zihnimden beceriksiz olduğum düşüncesi geçiyor." Bak artık orada "ben" yok. "Ben beceriksiz biriyim" cümlesi tamamıyla özdeşleştiğim bir cümle değil mi? Şimdi ayrışma ne demek, ayrışmadan önce özdeşleşme ne demek? Kendimizi böyle bir düşünce veya duygunun kendisi zannediyoruz; o şeyi kendimiz zannediyoruz, oradaki tanımlanan o düşünceyle, o duyguyla tanımlanan kişinin kendimiz olduğunu zannediyoruz.
"Ben beceriksiz biriyim" — biraz ayrışmak için önce "beceriksiz olduğumu düşünüyorum", biraz daha ayrış: "zihnimden beceriksiz olduğum düşüncesi geçiyor, gerçekte beceriksiz miyim?" Mesela bir insan tümüyle beceriksiz olabilir mi? Yürüme konusunda beceriklisin, yürüyebiliyorsun; yemek yeme konusunda beceriklisin; kitap okuyabiliyorsun, beceriklisin. "Ben beceriksizim" düşüncesi, mantığımızı kullanırsak göreceğiz ki böyle bir cümle kurmak zaten rasyonel değil. Ben bir kümeyim, o kümenin adı beceriksiz — böyle total bir tanımlama yapıyorsun, aslında böyle bir şey olamaz. "Ben beceriksizim" böyle bir şey olabilir mi? Olamaz. Şöyle bir analiz yapabilirsin: "şu konuda şu ölçüde bir becerim var" — diyelim ki 100 üzerinden 10 becerim var, bak yine beceriksiz değilsin aslında; 100 üzerinden 5, 30 beceriklisin, hangi konuda, ne kadar, nasıl — bunları böyle yaparak. Çünkü anlattığınız şey olgudur, ama siz kendinizi tanımlıyorsunuz, buradaki temel problem budur. Bir şeyle bir durumu ifade etmek ayrı bir şeydir, o durum üzerinden kendinizi ifade etmek ayrı bir şeydir; buna özdeşleşme diyoruz. Bir olgu üzerinden kendilik tanımı yapıyoruz, bu özdeşleşmedir.
"Hayatta kimse beni sevmiyor" — tamam, hayatta kimse beni sevmiyor olabilir. Ama "ben sevilemez biriyim" demek yanlış bir şeydir; insanların beni sevmemesi üzerinden kendilik tanımı yapıyorum ben, bu yanlış bir şeydir. "Hayatta istediğim hiçbir şey olmadı" — tamam. "Ben hayatta istediği hiçbir şey olmayan biriyim ve ben çok şanssız biriyim" dediğimde ben olgu üzerinden kimliğimi tanımlamış oluyorum. Bu, özdeşleşmenin temel mekanizmasıdır. Halbuki hayatta her şey olgudur, gördüğünüz şeyler olgudur, kendiniz değilsiniz. Olgunun üzerinden kendinizi tanımladığınızda özdeşleşmiş oluyorsunuz. Bütün mesele, sürekli olarak kendinizi tanımlayan sahte bir benlik üzerinden gerçekleştiğini anlamak durumundasınız.
"Hayatta hiç istediğim bir şey olmadı" — ego düzeyinde, tamam, ne var bunda? "Çok şanssızım" — nereden çıkardım bunu ki? Bu nasıl çıkıyor? Ben niye şanssız oluyorum ki? Sadece istediğim hiçbir şey olmadı; kıyas ortamından kaynaklanıyor, sürekli kıyaslıyor. Farz edelim ki kıyas yaptı: "arkadaşımın, eşimin, dostumun, kardeşlerimin bütün istedikleri oldu, benim hiçbir istediğim olmadı" — ne var bunda, niye bir şey çıkarıyorsun? "Ben şanssızım" niye çıkarıyorsun? Bak oradan sen kimliği tanımladın. Halbuki hepsi olgudur ve olgular hiçbir zaman senin kendini tanımlamaz.
Niye o ayette "onların başına bir musibet geldiğinde 'biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz' derler" deniyor? Bakın hiçbir kendilik tanımlamasına kişiyi sokmayan bir tavsiye değil mi? "Onların başına bir musibet geldiğinde, her musibet niye beni buluyor, ne kadar şanssızım" gibi bir şey yok ayette. Kişisel anlamda bir kimlik cümlesi yok; hatta kimlik ve kendilik neye refere ediliyor ayette? Allah'a refere ediliyor: "ben Allah'a aitim, ona döneceğim." Sadece bu dünyada hiçbir şeyin, istediğim hiçbir şeyin olmaması gibi bir deneyim yaşadım, bu kadar. Ama orada da Allah'a ait olma durumu söz konusu. Çünkü ben yaratıcıdan bağımsız bir varlık değilim; insan ve hiçbir şey mutlaktan, mutlak yaratıcıdan ayrı, özel bir varlık değildir. Dolayısıyla referansın mutlakla bağlandığı çünkü zaten ona aitsin ve ondan geliyorsun. Çünkü öbür türlü bir insan mutlaka dair bir bilince sahip değilse ister istemez varolmak gerginliği duyar; bu sefer "ben ne olacağım" — en temel benlik kaygısı, en temel benlik gerilimi, varoluşsal gerilim ortaya çıkar. O da ayrı bir özdeşleşme; daha derinde, soyut gibi gözükse de aynı düzeyde bir özdeşleşme tuzağı.
"Ben ne olacağım? Ne olunca ne olacağım? Ne olmak istiyorsun? Çok para mı kazanmak istiyorsun, sonra ne olacak? Dünyanın en güzel kadını veya erkeği mi olmak istiyorsun, sonra ne olacaksın? İşte çok süper bir işim olsun, işten çıkma kaygım olmasın, iyi bir maaşım olsun" — tamam, sonra bu sürdürülebilir bir şey mi? Değil. Öyle bir dünyada yaşamıyorsun. O zaman bak, buradaki egonun da farkına var — kendi başına bir şey olduğunu veya olması gerektiğini düşünen egonun. Bu daha felsefi bir özdeşleşme, daha farklı bir tuzak ama aynı seviyede. "Bir şey olacağım, ne olacağım? Olmak istiyorum" dediğinde sanki sen sonsuzdan ve mutlaktan bağımsız bir şekilde, hiçbir zaman da sonsuz ve mutlak olmayacak şekilde bir şey olmak istiyorsun. Ne kadar ilginç, sahte bir şey değil mi? Eğer ben sonsuz ve mutlak olamayacaksam, olduğum her şeyin bir sonu var; o zaman nasıl "bir şey olmak istiyorum" deyip bunun peşine düşebilirim ki? Çünkü olmak istediğim her şey bir şekilde bitecek.
Bu, suyu dondurmak gibi — nasıl bir şekil verse deseniz, biri der ki "hangi şekli yaparsan yap eriyecek, o zaman hangi şekli yaparak var etmeye çalışıyorsun ki o maddeyi?" Ben bir şey olmak istiyorum; peki olmak istediğin şey mutlak mı olacak? Olmayacak. Materyalistsen Big Bang var, başı var, bir şekilde sonu var, entropi kanunu var; en son her şey çökecek, yok olup gidecek. Eğer inancın yoksa, mutlak diye bir kavramın yoksa, bu üretmeye çalıştığın varoluş kaybolup gidecek, tıpkı bir buz parçasının erimesi gibi; Antarktika'daki buzlar eriyor değil mi, belki dünya kaç defa erimiş, kaç defa buzlanmış, kalıcı bir şey değil yani. O zaman orada da sahte bir şey var; bu düzeyde var olmaya çalışmak da bir sahtelik. Ama ego der ki: "sen öyle başını sonunu düşünme, şu arada bir şey olmaya çalış, o da idare eder, bir şey üretmiş olursun kendi kendine." Bu da aslında insanın en temel benlik putudur — bir şey olmak istemek benlik putudur.
Adem-Havva Kıssası: Cennetteki Kaygısızlık
Dikkat edin, kutsal metinlerde Adem ve Havva cennetteyken bir kaygıları yoktu: var olma kaygısı yok, mükemmel olma kaygısı yok, bir şeye sahip olma kaygısı yok, yarın kaygısı yok. Hatta ayette diyor ki Adem ve Havva'ya Allah "buraya yerleşin, burada herhangi bir ihtiyaç, herhangi bir eksiklik yaşamayacaksınız" diyor. Sonra şeytanın Adem'i aldatması dediğimiz şey üzerinden onda bir arzu ve korku oluşturuyor: bir şey olma arzusu, var olma arzusu, mükemmel olma arzusu, bir şeye sahip olma arzusu, bir şey üzerinden kendini var hissetme arzusu. O zaman ikilik ortaya çıktı ve orada bir düşüş yaşandı; kişi kendisini o dualitenin içinde olan ve o dualitenin mağduru olan bir pozisyona düşürdü.
Bütün kutsal metinlerde geçen Adem-Havva kısasında temelde insana hatırlatılan şey budur. Deniliyor ki: sen egonun algı düzeyinde olmadığında bir nevi cennetteydin, yani tam tatmin olmuş haldeydin. Cennet dediğimiz şey, insanın herhangi bir eksiklik, tatminsizlik, mahrumiyet, mağduriyet, kaygı, arzu, beklenti içinde olmadığı durumdur. Biz bunu yaşamışız aslında, sonra ego deneyimini yaşamışız. Şimdi tekrar o ego deneyimini bir an önce tamamlayıp o ruhsal bilince dönmeye ihtiyacımız var.
Soru: Cennet tarifi derken insanın bütün ihtiyaçlarının karşılandığı, beklenti olmadığı söylendi. Peki Adem ve Havva'nın motivasyonu neydi o zaman? O yasak meyveyi deneme ihtiyacı nereden çıktı?
O düzeyde insanoğlunun potansiyel olarak bir şeyin eksikliğini hissetme bilinci de vardı. Tevrat'a göre şeytan Adem'de bir boşluk gördü der. Bunu şöyle izah edebiliriz: insanoğlunda izafi boyutu hissetme, algılama ve deneyimleme imkanı var. Fakat bu deneyimleme bütün bütün içine düşerek olmaması gerekirken, insanoğlu buna bütün bütün düşüyor; kendini ondan ibaret görüyor. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: bir tiyatro oyuncusu kendini bilir ve bir kısım rollere girer. Kendisi yaşlı değildir ama yaşlı rolüne girer, çocuk değildir ama çocuk rolüne girer ve o çocuk rolünü oynar. Ama bir tiyatro oyuncusu bir çocuk rolü oynadıktan sonra, kendisi 40 yaşında olduğu halde oyun bittikten sonra hâlâ kendini çocuk zannedip biberon istiyorsa, orada bir problem var demektir. İşte insanoğlunun o eksiklik hissini, ikilik hissini, bir şeye sahip olma hissini deneyimleme imkanı vardı; fakat bu imkan deneyimleme düzeyinde olması gerekirken, bir nevi aldatmaca gerçeğe dönüştü, kendini eksik, yetersiz, mahrum, mağdur biri olma hissiyle iç içe hale getirdi ve o his tarafından insan kuşatıldı.
Oradaki hikaye bizim hikayemizdir: biz düşmüş durumdayız. Neden? Kendimizi sınırlı, mahrum, mağdur, arzuları gerçekleştiğinde mutlu, korkuları gerçekleştiğinde mutsuz, arzuları gerçekleşmediğinde üzgün ve kederli biri zannediyoruz. İzafilik tiyatrosunda bir oyun oynadığımızı unutuyoruz, o oyundaki kişiler olduğumuzu zannediyoruz. Mesela ben sevginin kendisiyim ama bir tiyatro oyununda sevilen, sevgisine karşılık bulamayan veya çok sevilen biri rolü oynuyorum; o sevilme-sevilmeme dualitesini deneyimliyorum. Ama tiyatro bittiğinde, diyelim ki siz öyle bir oyun oynadığınızda tiyatro bitti ve çıktınız, "ben sevilmiyorum, çok mutsuzum" diye oturuyorsunuz kuliste; biri omzunuza dokunur, "kendine gel, oyun bitti" der. Biz bu oyuna devam edenleriz maalesef; oyunu farkında olmadan devam ettiriyoruz. Yoksa o deneyimi bir tecrübe olarak yaşamak problem değil.
Bütün o kutsal metinlerdeki Adem kısasının anlatılmasındaki amaç budur. Biz onu hikaye diye, neredeyse hurafe diye dinliyoruz; halbuki çok çok önemli bir şey, sen nesin onu anlatıyor. Çünkü sen en başta Tanrı'dasın, sonra izafi olarak mutmain olduğun cennettesin, sonra da bir düşüş yaşıyorsun; bu üç bilinci de yaşıyorsun. Senin gerçek kendin, Tanrı'daki sen — senin gerçek varlığın ondaki sen; yani Allah "ben bir insan yaratacağım" dediğindeki sen ne isen aslında osun. Gerçek neyse odur, gerçek kişilere bağlı bir şey değil; gerçekse gerçektir, değilse değildir. Ben kendi idrak ettiğim gerçekliği anlatıyorum; bir bilgiyi kendinize mal ettiğiniz an o bilgi sizin için gerçekten bilgidir, yoksa "onun dediği, bunun dediği" noktasında kalırız ki o bize bir şey sağlamaz.
Şimdi burada ne var? Yaratıcıdaki sen en asli halin — sonra onun birlik halini deneyimlettiği, dualitenin olmadığı bir cennet halin var; sonra da izafi olarak ikiliyi deneyimlettiği ve sınırlı benlik bilincini de sana verdiği bir durum var. Bak sen bunları deneyimlemek için varsın; yoksa kendini o izafi düzeyde deneyimlediğin sen olarak algılarsan kendine haksızlık etmiş olursun. İnsan yeryüzünde aziz bir misafirken yeryüzüne dilenci haline gelmiş, günümüzde değil mi? Hepimiz farklı dilencilik şekilleriyle dileniyoruz: kimimiz başarı dileniyoruz alemden, kimimiz "insanlara ne kadar yetenekli olduğumu ispat edeceğim" diye "sen beceriklisin, seni onaylıyorum" dilenciliği yapıyoruz. Hepimiz ego düzeyinde dilenciyiz; kutsal metin bizi o dilencilikten kurtarmaya çalışıyor. Ben seni aslında dilenci olarak göndermedim diyor Allah; sen ego düzeyinde sanki aleme muhtaçmışsın gibi davranıyorsun. Herhangi bir kutsal metnin "git var ol, var olmaya çalış" gibi bir önerisi var mı? Yok. Yaratıcı seni var olarak göndermiş, hem de eksiksiz ve tam olarak; "o cennete yerleş ve mutmain bir şekilde yaşa" demiş. Demek ki O düzeyde de sen tam olarak var edilmişsin; sadece izafi düzeyde, şeytanın işe karıştığı noktada, kendini mağdur, muhtaç, yetersiz, var olma çabası gösteren, var olma kaygısı duyan bir insan durumundasın.
Kendini Bil: Zamanın ve Mekanın Ötesindeki Sen
Peki burada ortadan kaldırılması gereken ne, çözmemiz gereken şey nedir? Bütün kutsal metiller niye "uykudan uyan" diyor? Bir şeyi fark etmek, ya da daha felsefi ifadeyle "kendini bil." Peki şu an kendini bilmiyor musun? Delphi Tapınağı'nda "kendini bil" diyenler neyi kastediyordu, buna muhatap olanlar kendilerini bilmiyorlar mıydı? Adını, sosyal konumunu, ilişkilerini, CV'lerini bilmiyorlar mıydı bu adamlar? Hepsi aklı başında, hepsi CV'lerini biliyor ama kendilerini bilmiyorlardı. O zaman "kendini bil"in farklı bir anlamı olsa gerek — gerçek anlamda kendini bil, şu anki göreceli benlik algısının biraz farkına var, bu gerçek sen değilsin.
Bunu biraz daha fark ettirmek için uzak doğu geleneğindeki şeyler ne der? "Doğmadan evvel kendin neydin? Bin sene evvel kendin neydin?" der. Şu an yaşayan birine "bin sene evvel sen neydin" der. Zihin durur orada, "bin sene evvel neydim, yoktum" der. "İyi düşün" der; çünkü gerçek kendin zamana bağlı değilsin, gerçek kendin bin yıl önce de vardın. Çünkü gerçek insan yoktan var olmamıştır; en azından Allah'ın sonsuz ilminde vardın. Gerçekte sen neydin, gerçekte sen nesin? Zamanın ve mekanın ötesindeki sen nesin? O yüzden aslında o soruların maksadı, kişiyi o bedensel ve psikolojik varoluş algısından çıkarmaktır. Bin sene önce, milyon sene önce neydin — bütün o şeyleri kenara at; doğduğun günü, anneni, babanı, dünyayı, Big Bang'i, 13 milyar sene önceyi, daha da geriye git — zaman yok, tamam, yakınlaştın bir yerlere; zamanın ve mekanın olmadığı bir durumu hayal etmeye çalış, sen yine vardın. Oradaki gerçek sen, düşünülenin dışında olan varoluşumuza bir işaret bu aslında.
Bu soruların maksadı zaten kişiyi "bunu ben düşünemem" noktasına getirip, "bak bunu düşünme, hâlâ düşünebiliyorsan ne yaptırılır" — bu düşünülen bir şey değil, düşünebileceğin bir şey değil, düşüncenle cevabını bulabileceğin bir şey de değil. Bilme eylemi, kendini bilme eylemi düşünmeyle yapılan bir şey değil; düşüncenin ötesindeki, düşünülemez bir sen varsın. Zamansız, mekansız, maddesiz, bedensiz bir sen varsın; işte gerçek kendini bilmeden kastedilen budur.
Biz şimdi o kadar gitmeyelim, geriye dönelim. Dedik ya, "bildiğinizle amel ederseniz Allah size bilmediğinizi öğretir." O zaman kendimizi bu gibi şeylerle tanımlamamaya çalışacağız. Egomuz bizi sürekli bir şeylerle tanımlayacak; diyeceğiz ki "ben gerçek anlamda kendimi bilmiyorum ve senin bana verdiğin tanımlamalara da itibar etmiyorum." Bir şeyi bilmemeniz, yanlış bir şeye itibar etmeniz gerektirmez değil mi? Onun için en güzel cevap "bilmiyorum"dur. "Gerçekte kendimin ne olduğunu bilmiyorum ama bunu bilenlere itimat ederek gerçekte bir kendimin olduğuna inanıyorum" — işte peygamberler veya ermişler gerçek kendiliğe ulaşmış kişilerdir.
"Hz. Muhammed Adem'den önce vardı" diye bir hadis vardır; bazıları buna itibar etmez, "uydurmadır" der. Aslında bu herkes için böyledir, sadece Hz. Muhammed için söz konusu değil; sen de Adem'den evvel vardın. Hepimiz Adem'den evvel vardık, Adem de Adem'den önce vardı. Gerçek kendin olarak, mutlak düzeyde sen yaratıcıdaydın. Dolayısıyla insanın şu andayken kendisini gereksiz o benlik tanımlamalarından olabildiğince kurtarması gerekir; olabildiğince kendini sınırlı bir şeyle tanımlamamalı ki yanlış bir yerde kalmayasın, yanlış bir yere saplanıp kalmayasın. Temel maksat bu: kendimi buluncaya kadar kendimi tanımlamayacağım. Şunu bilmek lazım: hayal ettiğin hiçbir tehlike, hiçbir problem, hiçbir eksiklik, hiçbir mahrumiyet, hiçbir kötülük gerçek sana dokunamaz. O yüzden kendimizi güvende hissedebiliriz; gerçek kendimize hiçbir şey zarar veremez, hiçbir şey ona ulaşamaz.
Hz. İsa için yapılan yorumları anlatan bir ayet var: "onlar onu öldürmediler, asmadılar, onlara öyle göründü." İşin tartışmalı noktasını bir kenara koyup şunu anlamamız gerekiyor: Hz. İsa Kur'an'da "ruhullah" diye geçer, ondan bir kelime ve ondan bir ruh diye geçer. Aslında hepimiz için bu söz konusu; onu öldürmek mümkün değildir, onu öldüremezsiniz. Hiçbir kötülük, hiçbir zararlı unsur, hiçbir negatiflik gerçek kendimize zarar veremez, ona dokunamaz. O yüzden hepimiz önce gerçek kendimiz konusunda kendimizi güvende hissedelim; gerçek kendimize hiçbir şey olmaz. Ne geliyorsa o sahte benliğe geliyor; bütün korkular, bütün güvensizlikler, bütün...