Ticaret, Ego ve Allah'ı Hatırlamak
Kısa Özet
Sohbette önce sanatın çıktığı şuur düzeyiyle ilişkisi, ardından Huneyn Gazvesi sonrası ganimet paylaşımıyla ilgili Ensar kıssası anlatılıyor. Sonrasında "ne ticaret ne alışveriş, Allah'ı zikirden alıkoymaz" ayeti üzerinden, insani ilişkilerdeki alışverişin (ticaretin) psikolojik benlik düzeyinde mi yoksa Allah'ı hatırlama bilinciyle mi yaşandığı tartışılıyor. Konuşma, karşılaşılan kötülük ve olumsuz tutumlar karşısında asıl tehlikenin kişide tetiklenen negatif benlik damarları olduğu, kaçışın çözüm olmadığı ve hakikatin idrakinden yola çıkarak hayatın anlaşılabileceği fikri etrafında derinleşerek, benliğin zekatının yüzde yüz olması gerektiği vurgusuyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Asıl tehlike karşımızdaki insanın kötülüğü değil, o kötülüğün bizde tetiklediği negatif benlik damarlarıdır.
- İnsan hakikatten yola çıkarak hayatı anlayabilir; hayattan (psikolojik benlikten) yola çıkarak dini ve hakikati anlayamaz.
- Kaçış bir çözüm değildir; asıl iş kişinin kendi negatif benlik damarları üzerinde çalışmasıdır.
- Benliğin zekatı yüzde yüzdür; asıl arınma budur, diğer her şey bunun alt açılımıdır.
Sanat ve Şuur
...birbirimizin renginde onda var. Aslında aslı varlıkta, hakiki varlıkta varız. Hakiki varlık işte o renklerle burada kendini gösteriyor. Biz eğer kendimizi kopuk ve ayrı olarak bir ben olarak görürsek, işte asıl günaha o zaman düşeriz, bir de sıkıntıya düşeriz.
Belki bulamadığı devirlerde sanatla gitmiş herhalde, din öncesi değil mi? Veya dinle beraber değil mi sanat olmalı? Yani sanat her zaman bir üst seviyenin bir aşağıya yansıtılmasıdır. Manevi düzeyin maddede görünür hale gelmesi. Sanat çünkü sanat bir şuurdan çıkar. O şuur ne düzeydeyse ürettiği sanat da o düzeyde. 5 paralık şey olur, 5 milyarlık şey olur.
Şimdi bir hadise var. Onu bir okuyalım sonra. Ayetteki bir ifadeye geçelim. Alıyor musun kayıt? Evet.
Huneyn Ganimeti ve Ensar Kıssası
Resulullah Huneyn Savaşı'nı zaferle neticelendirdiği zaman ele geçen ganimet malından, yeni Müslüman olan ve müellefe-i kulüp adı verilen — yani kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlar, kalpleri İslamiyet'e yakınlaştırılacak olanlar adı verilen kimselere — bu ganimetten bol bol dağıttı. Bu da Ensar arasında, yani Medineli bir kısım Müslümanlar arasında söylentilere yol açtı. "Allah Resulü Kureyş'e veriyor, bizi bırakıyor" dediler. Çünkü o müellefe-i kulüp denen kişilerin çoğu Mekkeliydi ve Kureyşliydi. "Dar zamanda biz çağrılıyoruz, ganimet başkalarına veriliyor" gibi bazı sözler bazı kişiler söylemişler.
Bu Peygamber'e iletildi. Peygamber Ensar'ın toplanmasını emretti ve Ensar toplandı — yani Medineli Müslümanların hepsini topladı Peygamber. "Sizden bana kadar ulaşan bazı sözler var. Siz yolunu şaşırmış bir haldeyken ben sizi buldum da Allah benim vesilemle sizi doğru yola hidayet etmedi mi?" dedi. Ensar: "Evet ya Resulallah. Allah'ın ve Resulü'nün ihsanı böyle oldu." "Sizi fakir kimseler olarak buldum. Allah benim vesilemle sizi zengin etmedi mi?" "Evet ya Resulallah. Allah'ın ve Resulü'nün fazl ve keremiyle öyle olmuştur." "Siz birbirinize düşman haldeyken ben sizi buldum ve benim vesilemle Allah sizin kalplerinizi birbirine ısındırıp dost ve kardeş haline getirmedi mi?" "Evet, vallahi Allah'ın ve Resulü'nün sayesinde öyle olmuştur."
"Bana cevap vermiyorsunuz" dedi Peygamber. "Nasıl cevap verelim ya Resulallah?" "Vallahi isteseniz şöyle dersiniz ve söylemiş olduğunuz şeyler de doğru olurdu. Ne diyebilirdiniz? 'Sen bize kavmin tarafından yalanlanmış halde geldin, biz seni tasdik etmedik mi? Perişan bir halde geldin, sana yardım etmedik mi? Kovulmuş bir halde geldin, seni bağrımıza basmadık mı? Muhtaç bir halde geldin, sana arka çıkmadık mı?' Bana böyle cevap verebilirsiniz, bunları diyebilirsiniz."
"Ey Ensar! İslam'ı ısındırmaları için onlara dünyanın metaından bazı mallar vererek —bakın şu cümle çok önemli— sizi dininize havale etmeme mi gücendiniz? İnsanlar koyun ve develerden meydana gelen sürüleriyle buradan ayrılırken, sizler Allah'ın Resulü ile evinize dönmeye razı değil misiniz?" Ve hepsi razı olduklarını söylediler: "Biz bu taksimde nasibimizin Resulullah olmasına razı olduk" dediler.
Nasibimizin Resulullah olması ne demek? "Sizi dininize havale ettim" ne demek? Bak bunlar çok önemli şeyler. Mesela ben hayatımda hiçbir hadis okumasam, sadece bunu okumak bana yeterdi diye düşünmüşümdür mesela. Bakın çok önemli bir şey: "Nasibimizin Resulullah olmasına razı olduk" ve "sizi dininize havale ettim." Yani onlara mal verdim; altın verdim, gümüş verdim, koyun, deve verdim — ki çok büyük ganimet ele geçirilmişti — ama sizi, diyor, dininize havale ettim.
Bu din acaba nasıl bir şey ki onlardan kat kat kıymetli. Mesela biz böyle bir din idrakine sahip miyiz, değil mi? Ya da öyle bir dine razı mıydık? Bakın burada da hani bahsettik ya, asıl soru "din nedir" sorusu değil; asıl soru, hangi din idrak düzeyleri vardır sorusudur.
Din Nedir? Hangi İdrak Düzeyinde?
Yani sen dini nasıl idrak ediyorsun? Dini nasıl görüyorsun? Senin nazarında din nedir? Seni sınırlayan, seni hapseden, sana birçok kural ve yasak koyan bir sistem midir, yoksa sana kendini bulduran bir şey midir? Din nedir? Kime göre din? Bir arife göre, bir peygambere göre, bir veliye göre, bir ermişe göre din nedir? Bir de ortalama bilinç düzeyindeki bir insana göre din nedir? Hangi din? Fatiha Suresi'nde geçen "din gününün sahibi" derkenki din nedir?
Evet, yani orada hakikatin açığa çıkacağı gün anlamında kullanılıyor. Ve bakın, burada din, insanla Allah arasındaki hiçbir zaman kopmayan bağın farkındalığıdır. En yüzeysel anlamında söylüyoruz bunu; en nihai anlamı ifade edilemez. En ifade edilebilecek zahiri anlamı, insan ile Allah arasındaki fıtri, doğal ve hiçbir zaman kopmayan bağın fark edilmesidir. Doğal olarak.
Ticaret, Alışveriş ve Allah'ı Zikretmek
Şimdi bakın, yine bir yerde şöyle geçiyor: "Bir kısım inananlar vardır ki onları ne ticaret ne alışveriş Allah'ı anmaktan alıkoymaz." Şimdi bunun tabii zahiri bir anlamı var. Nedir? İşte ticaret. Şimdi tabii burada iki tane kelime geçiyor: birisi ticaret, birisi bey' (satış). Şimdi ticaret bir ücret, bir karşılık içeren ilişkidir; yani bir ücret vardır, bir karşılık vardır. Ama bey' dediğimiz şeyde, bir şeyi satmak veya bir şeyi vermek olarak biraz Türkçe'ye çevrilebilir ama tam karşılığı da belki verilemiyor. Orada illa bir karşılık olması gerekmiyor. Ama ticarette zaten "ücret"ten gelen bir kelime; orada bir karşılık var, bir ücret var. Ama öbür işlemde bir şey veriyorsun. Bu, diyor, bunlar onları Allah'ı zikretmekten alıkoymaz. Yani bu işlemler Allah'ı zikretmekten alıkoymaz. Zikir de bir bağ değil mi? Zikre geleceğiz.
Şimdi bakın burada — biz biraz önce bir resim üzerinde müzakere yaptık ya — şimdi psikolojik bir boyutumuz var değil mi, psikolojik bir tarafımız var. O ne yapar? Ticaret yapar, alışveriş yapar. Bazen bir ücret karşılığında yapar, bazen de öylece yapar; sonra bazen bekler: "Ya, ben sana bir zamanlar şöyle bir şey yapmıştım, hatırlıyor musun?" der. Aslında o ticaret değil gibi görünür; o yapılırken zahiren beklenmemiş bir şeydir. Ama bir vermek hissi var, bir vermek algısı var. Anlatabildim mi? Peki ne demek burada "Allah'ı zikretmekten onları alıkoymaz"?
Şimdi biz ticaret yaptığımızda aslında bir şey alıp veriyoruz. Mesela insanların sevgisi, şefkati... Şimdi tabii ki biz ayetin zahiri boyutunu bir kenara koyduk, o bir realite, o ayrı. Daha bir katman derin bir anlamına bakalım. Şimdi bizler psikolojik olarak ne yaparız? Bazen bir şey bekleyerek bir şeyler yaparız veya bir şey talep ederek bir şey yaparız. Şimdi bunu yaparken, onu yapmanı sağlayanın Allah olduğunu hatırlıyor musun? Onu Allah sayesinde yaptığını biliyor musun? Hatta nihai olarak eğer o saf bir iyilik, güzellik ve hayırsa, onu yapanın Allah olduğunu biliyor musun?
Birinden bir şey alırken — bu bir şey almak demek, maddi şeyi bir kenara koyduk — mesela bir insan sana şefkat gösteriyor, yardım ediyor, seviyor, vesaire. Bunun kaynağının Allah olduğunu biliyor musun? Bakın, ticaret yapıyor, alışveriş yapıyor ama bu onu Allah'ı anmaktan alıkoymuyor; Allah'ı hatırlıyor. "Ben şöyle yaptım, o da bana böyle yaptı" mantığıyla değil. Bakın, hayatta bütün bu süreçleri hep benliğimiz üzerinden yaşarız. Ne bizdeki iyiliğin, güzelliğin, hayrın kaynağının Allah olduğunu biliriz, ne de karşımızdaki insandan gelen iyiliğin, güzelliğin ve hayrın Allah'tan olduğunu biliriz.
İkincisi, psikolojik benliğinin bu hayatın içinde yaptığı alışverişten, yaşadığı süreçlerden bir kısmından mutlu olursun, bir kısmından mutsuz olursun. Bu hayatın kuralı; çünkü ikilik üzere yaşıyor psikolojik mekanizma. Biri sana güven verir, biri sana kaygı verir. Biri sana destek olur, biri ayağına köstek olur. Biri sana sevgi ve şefkat gösterir, biri sana nefret ve düşmanlık gösterir. Peki sen bütün bu süreçlerin ötesinde, mutlak olan Allah'ı hatırlıyor musun? Mesela diyelim ki bir zaman bir arkadaşın, dostun, eşin seni anlıyordu; şimdi anlamıyor. Peki mutlak olarak seni her zaman ve her durumda doğru ve dost bir şekilde anlayan bir Allah'ı hatırlıyor musun bu süreçte?
Bir örnek verseniz? Mesela otobüste çocuğunu koruyan bir ebeveyn gördüğümüzde, "ne kadar şefkatli bir ebeveyn" diye mi bakmalıyız? O öyle de bakılıyor. Veya o şefkat isminin onun üzerinde parladığını — yani o anda karşı koyamıyor, onu koruma isteği oluşuyor onda. Kişi midir bunu yapan, yoksa onun içindeki Hakk'ın yansıması mı? Eyvallah, evet.
Yani mesela peygamberin bir sözü: bir atın, diyor, yavrusunu emzirirken arka ayağını kaldırması, diyor, Allah'ın rahmeti sayesindedir. Yani bunu gördüğünüzde elhamdülillah. Kaynak — kaynağın farkında olmak.
Bir bu, bir de ikinci olarak dediğim çok çok önemlidir. Nedir o? Psikolojik benliğimizin hayatta memnuniyet duyduğu alanlar vardır, duymadığı alanlar vardır. Sen eğer bu süreçte Allah'ı hatırlıyorsan, bu şu demektir: sonsuz bir sevgi, sonsuz bir yakınlık, sonsuz bir anlayış, sonsuz bir güven, sonsuz bir ilim sahibi olan Allah'ı hatırlıyor musun? Yoksa "eskiden beni şöyle anlardı da şimdi anlamıyor, şöyle ediyor böyle ediyor" diye psikolojik mekanizmanın ticaretiyle mi meşgulsün?
Benim tanıdığım böyle biri vardı. Bazen arkadaşlar bir şeyler anlatırdı, o da derdi ki: "Biraz yukarı bak evladım." Yani bak, psikolojik düzeyde hayatta bir alışveriş yapıyorsun, hayat da bu değil mi, der miydi?
İnsani düzeyde ilişkilerimiz var. O insani düzeydeki ilişkilerimizde psikolojik olarak birçok alışveriş yapıyoruz. Bu alışveriş sürecinde sen Allah'ı ne kadar hatırlıyorsun? Mesela diyelim işte eşim, arkadaşım, dostum beni anlamadı ama "çok şükür Rabbim beni her zaman doğru ve dost bir şekilde anlıyor ve bu beni tatmin ediyor" diyebiliyor musun? Eğer diyemiyorsan, Allah'ı hatırlayamıyorsun, bu ticaret sürecinde demektir.
Bir arkadaşım bana bir şey demişti. Bir arkadaşım bana dedi ki, anne-çocuk ilişkisinden bahsederken: "Şimdi bu adam buna şefkatten bahsederken aslında kendisi de zevk almıyor mu?" Demek ki bir çıkar ilişkisi var. Yani alışveriş yapılıyor ama bunu görmüyor, sadece onu görüyor. O, şefkat ilişkisinden dolayı kendisinin de bir zevk aldığını düşünmüyormuş. Doğrudur.
Dediğim gibi, bir kısım düzeylerde psikolojinin bizde de pozitif anlamda beslenmesi mümkündür. İncelik şudur: eğer sen Allah'ı hatırlıyorsan, herhangi bir psikolojik fayda ve ücret algısı olmaksızın da o iyiliği ve güzelliği yapabilirsin. İşte fark budur. Yani mesela diyelim ki, evlilik üzerinden örnek vereyim: güzel günler olunca "her şeyim feda olsun" der gibi karşısındakini memnun etmeye çalışır. Sonra bir çatışma oldu, boşanacaklar; bir bakarsın birbirlerini en fazla yaralayan, en fazla zarar veren onlar olur. Neden? Çünkü olgu psikolojik düzeyde kalmış, anlatabildim mi, onu aşamıyor.
Hani Hızır kıssasında vardır ya: şehre girerler, acıkırlar, ihtiyaçları vardır; kimse onlara yardımcı olmaz ama Hızır orada yetim iki çocuğun yıkılmış duvarını yapar. Ne ücret var ne bir şey var, hiçbir şey yok, bunu yapabiliyor. Yani bu şu demektir: ayetin ifadesiyle, herhangi bir ticaret ve alışveriş olmaksızın, karşındaki insanın tutum ve tavrından bağımsız bir şekilde bir doğru eylemde bulunabilmek — bu ancak Allah'ı hatırlamakla mümkündür. Kendindeki Allah'ı hatırlayacaksın.
Yani "bir Allah var" demek değil bu; "Allah'tan korkuyorum, o yüzden yapmıyorum" anlamında değil. Sende bir Allah var; sen kendi hakikatine dön. Psikolojik mekanizmanın çerçevesinden bakma. Psikolojik çerçeve nedir? "Sen bana böyle dersen ben de böyle yaparım, sen bana böyle yaparsan ben de böyle yaparım" demektir. Bu bir ticarettir. Bir de o ticaretin sürecinde Allah'ı hatırlama bilinci var. Psikoloji, bakın, Allah'ı hatırlamaz; psikolojik mekanizmaya göre yaşar. Onun kutsal bir yanı yoktur. Anlatabiliyor muyum? Hakikate bağlanmadığında.
Ama dikkat edin: mesela Peygamber'e bir bedevi geliyor, Peygamber'i elbisesinden çekiyor, hatta boynunda iz kalacak derecede boynundan çekiyor. Peygamber sakin ve şefkatle dönüp "ne istiyorsun" diyor mesela. Bu nedir? Allah'ı hatırlama bilincidir. Kendindeki Allah'ı hatırlama bilincidir. Kendindeki, "yeryüzünde bir halife yaratacağım" şuurunu hatırlama şeyidir.
Buna nasıl geliriz peki, buna nasıl varacağız? Buna, psikolojik benliğimize uymayarak varacağız. Psikolojik benlik sana der ki "sen de böyle yap" veya "işte şunu yaptın, şunu hak ediyorsun", değil mi? Bakın, Allah devamlı verendir, senden bir şey beklemez; sen de bir şey beklemeyeceksin. Hatta bakın, biz bazen deriz ya, "işte namaz borcumuzdur"...
Halbuki Allah'a ne borcun olacak? Bu aslında psikolojik düzeydeki bir algıdır yani. "İşte borcumuzu ödüyoruz." Allah'a ne borcu ödeyeceksin yani? Sen Allah'ı hatırlamaya borçlusun; bunun için namaz kılmalısın yani, Allah'ı hatırlamaya ihtiyacın var. Aslında çevirip söylersek şöyledir: Allah sana borçlu. Neyi borçlu? Kendini hatırlatmayı borçlu. Sen aslında bunun için namaz kılıyorsun.
Yani insan, hani orada dedi ya "sizi dininize havale ettim." Bu nasıl bir din? Bak, Allah'ın seni her an beklediği ve her an sana teveccüh ettiği bir din. Allah sana niye namaz kıl diyor? "Bana borcunu öde" diye mi? O, dinin en yüzeysel boyutta algılanış biçimidir. O da doğrudur, yanlış bir şey değildir. Bir de Allah sana diyor ki: "Ben kendimi sana borçluyum. Bana teveccüh et de benim cemalimi gör." Anlatabildim mi?
Dolayısıyla ibadet nedir? İbadet, senin en büyük hakkın olan yaratıcıyı idrak etme sürecidir. Onun için Allah'ı hatırlamaktır bütün mesele. Bütün süreçlerde bu nasıl yaşanacak? Ticaret ve alışverişe fazla odaklanmayacaksın: "O bana böyle yaptı, bu bana böyle dedi, bu niye böyle yapıyor, ben de ona böyle yaparım." Bu nedir? Ticaret yapıyorsun. Ticaretin üstüne çık, ticaretin ötesinde olan o yüksek varoluş ve yüksek şuurun üzerinden hareket et.
— Bir şey söyleyebilir miyim?
— Buyur.
Mesela iyilik yapan, güzellikle muamelede bulunan insanlara baktığımızda Allah'ı o bakış açısıyla hatırlayabiliriz. Peki negatif tavırlar sergileyen, düşmanlık besleyen kişilere karşı, Allah'ı hatırlamak üzerinden nasıl bir bakış açısıyla yaklaşılıyor?
— Evet, şimdi mesela düşünün, bir tane de bende var. Soru mu?
— Soru gibi ama anlayamadım, sonra anladım.
Hani hadis-i kutsi diye ben biliyorum: "Sizden çıkan bütün güzellikler Allah'tandır, çıkan çirkinlikler ise sizdendir." Bak işte şey geliyor insana, "nasıl oluyor" diyorsunuz. Ama sonra hani ayna misali var ya, galiba: eğer üzerinden bir güzellik görünüyorsa, o Allah'ın sana verdiği nimetlerden görünüyor. O şefkat, eğer çocuğa benden görünmediyse, o zaman ben o şefkati frenleyecek bir şey yapmışımdır; o kötülük benden çıkmıştır. Bak, geldi aslında. Ben dedim ki, "çok acı, can yanacak duruma düşer" dedim, kestim onu. Demek ki o kötülük benden çıktı.
Negatif Benlik Damarları ve Asıl Tehlike
Şimdi kötü dediğimiz insanlar, kendi psikolojik ve beşeri düzeylerine sıkışıp kalmış, ve o noktada Allah'ın onlara üflediği ruhun farkında olmayan insanlardır. Biz gene orada Allah'ı hatırlayacağız. Onun psikolojik karanlığına, negativitesine, makul ölçüde kendini koruma adına bir cevap verebilirsin. Fakat onu bütünüyle kötü olarak addedemezsin, bütünüyle kötü göremezsin. Ve orada insan yine şunu hatırlayacak: sen bu durumda ilahi bilinçle ne yaparsan, daha nitelikli ve daha pozitif yönde tetikleyici olur.
Yani bakın, oradaki bizim ortalama bilinçte işleyen mekanizma nedir? Ve bu çok çok önemli bir şeydir: biz kötülük yapan insanların kötülüklerinin büyük problem olduğunu düşünürüz, deriz ki "kötülük yapıyor." Halbuki bundan daha büyük problem, insana zarar veren asıl şey, bizde tetiklenen kötü benliklerdir.
Bunlar bize daha çok zarar verir. Mesela Kabil, Habil'i öldürdü. Habil bir zarar gördü mü? Görmedi. O da o bilinçteydi; görmediğini zaten ayette ifade ediyor, "benim hiçbir sıkıntım yok" diyor. Ama dikkat edin, Kabil'in yaptığı o şeyden dolayı Habil'de herhangi bir negatif benlik tetiklenmedi. Tetiklenseydi, asıl kötülüğü o zaman yaşamış olacaktı Habil; bir tür manevi cehenneme düşmüş olacaktı.
Evet, yani burada dolayısıyla bizim en çok dikkat etmemiz gereken şey, muhatap olduğumuz bir kısım insanların kötülükleri değildir. O kötü tutumların, davranışların, sözlerin bizim psikolojimizde uyandırma ihtimali olan negatif benlik damarlarıdır. Asıl tehlike budur. Tehlike, sende uyanabilecek olan negatif benlik damarlarıdır. Öbür tehlike zahiren bir tehlikedir; sınırlı bir zarar veya mahrumiyettir, ölüm dahi olsa — bakın Kabil'in örneği budur.
Halbuki biz bunun farkında olmayınca ne yapıyoruz? Karşımızdaki insanın kötü davranışına, tutumuna odaklanıyoruz. Halbuki ben o an neye bakacağım? Bu tutumdan dolayı bende tetiklenen bir benlik, bir negatif benlik damarı var mı yok mu? Varsa ilk ve acil ilgilenmem gereken odur. Ama muhatabımı hem madden hem manen çökerten bir kötülük yaparsam, bu ayrıdır; o kötülük olmasa iki boyutta da bir sıkıntı doğmayacaktı. Ama o kötülük ortaya çıkıyor ve bunun sorumlusu da ben oluyorum bu sefer. Sorumlusu değil bakın — muhatabımızın kötülüğünün sorumlusu muhatabımızdır, orada bizim bir sorumluluğumuz yok. Fakat bende tetiklenen negatif benliğin sorumlusu benim.
Tabii ki ego şunu diyor: "O bunu yapmasa ortaya çıkmayacaktı" diyor. Ya kardeşim, ortaya çıkmayacaktı da, kusura bakma, altın niye paslanmıyor da demir paslanıyor? Gümüşte en azından kirlenme var ama altında hiçbir şey yok. Bak, altını istediğin kadar suya koy, toprağın altına göm, ne yaparsan yap, altın paslanmıyor. Peki demir niye paslanıyor? Demek ki demirde paslanma potansiyeli var, altında yok. Sen altın olacaksın. Altın olduğunda biri üzerine su da dökebilir, toprak da dökebilir ama sen paslanmazsın.
Şimdi bu noktada, eğer bende negatif bir benlik tetikleniyorsa onun sorumlusu benim. Ha, şunu söyleyebilirsin: "Ya kardeşim, hani beni hoş gör, bende bir kısım negatif benlik damarları var, rica ediyorum bunları tetikleme." En fazla bunu diyebilirsin muhatabına. Yoksa "sen şu tavrı sergiledin, bu sözü söyledin, bende de negatif bir benlik damarı tetiklendi, suçlusu sensin" — böyle bir formül yok. Bu formül egonun formülüdür ve kesinlikle yanlıştır, tasvip edilemez.
İnsan asıl tehlikenin ne olduğuna bakmalıdır. Ve orada bakacaksın ki, sen aslında o negatif damarları ortadan kaldırsan — hani mesela şöyle düşünün: eğer çatınız sağlamsa, yağan yağmuru sakince seyredersiniz; ama çatınız sağlam değilse, "aman yağmur yağmasın" dersiniz. Şimdi üzerinize damlayan suyun suçlusu yağmur mudur, çatınızın çatlak olması mıdır?
Psikolojik düzeyde temel prensip budur. Bu prensip olmadığı müddetçe kimse değişemez; zaten değişmememizin sebebi de budur. Diyoruz ki "bu negatif benliğin suçlusu sensin." Yok, böyle bir şey yok, böyle bir şey reddediliyor. Hiçbir dini metinde, hiçbir kutsal kitapta buna bir cevaz verilmemiştir. Bunu söyleyen bizim benliğimizdir: "Kimse benim damarlarıma dokunmasın." Böyle bir şansımız yok. Yani insan böyle bir şans arıyorsa, zaten yaratıcı böyle bir şans vermemiş insana. Verseydi belki diyebilirdik "benim kendi psikolojik mekanizmam üzerinde çalışmaya gerek yok, kimse de benim bu negatif benliklerimi tetiklemiyor, gül gibi bir insanım, ne kadar iyiyim." Negatif benliklerin tetiklenmeyeceği ortamları ayarlamaya çalışmak yanlıştır; zaten ayarlayamazsın nihayetinde.
Yani bir Hintli ermişin ifadesiyle: ya bütün dünyayı deriyle kaplaman lazım, ya da güzel deriden bir ayakkabı giymen lazım. Şimdi eğer iyi bir ayakkabı giyersen, yerde çakıl da olabilir, cam parçası da olabilir, diken de olabilir değil mi, güzel bir ayakkabı giyersen sıkıntı olmaz. Ama ayakkabın yoksa artık şansına. Mutlak olarak öyle bir ortam yok; dünyada öyle bir ortamı inşa edemez kimse. Ama mümkün olduğunca insan ne yapar? Olabildiğince negatif ortamlardan, durumlardan, insanlardan kaçar. Fakat bu bir çözüm değildir; bu geçici olarak, bu süreçte nispeten tercih edilebilir. Yani asıl iş bu değildir, tercihen kaçarsın yani. Ama bunu hangi şartla yapmaya meşruiyet var? Kendin üzerinde çalışıyorsan. Kendin üzerinde çalışmıyorsan, sadece bir kaçıştır bu. Ve en son bir gün yakalanırsın birine.
— Bende bu negatif benlikler var, Allah da tam o negatif benliklerimi tetikleyecek şeylerle mi karşılaştırıyor?
— Allah karşılaştırmıyor ya. Niye bunu yapıyor, "acaba benim negatif benliklerimi..." diye mi bakacağız? Mevzuya buradan bakmayacaksın. Allah, "senin bir kısım negatif benliklerini görmüş, birini de buluyor, denk getiriyor sana, çarpıştırıyor" — yok böyle bir şey.
— Ve geçemediğim sürece tekrar tekrar mı bunu yaşıyorum?
— O doğal olarak öyledir.
— Düzeliyor mu artık?
— Hayır, hayır, öyle bir şey yoktur.
Yani "ben bunu aşınca artık o tür noktalarda negatif insanlarla karşılaşmayacağım" — öyle bir şey yok yani. Bir kere zaten buradan bakan insan yanlış bir yerden bakıyor. Diyelim ki ben, bana saygı gösterilmediğinde rahatsız oluyorum, insanların bana saygı göstermesini istiyorum, bir yere gittiğim zaman hürmet etsinler istiyorum. Ben bunun üzerinde çalıştım diyelim, bu benliğimin üzerinde çalıştım, dedim ki: "Sen kendini ne zannediyorsun, niye böyle insanlardan hürmet bekliyorsun, hürmet görmediğin zaman niye şikayet ediyorsun?" Tamam, çalıştım, nötrledim, sıfırladım bunu — "artık böyle insanlarla karşılaşmayacağım" mı? Yok, gene karşılaşacağım. Ama bakın, benim için artık bir anlamı yok ki, anlatabildim mi? Ama şimdi ego diyor ki "bunun üzerinde çalışırsam herhalde karşılaşmam." Ego gene yanlış bir zemin üzerinde yaşıyor, böyle bir şey yok.
Kaçış Çare Değildir
Yani, ben de diyorum ki sen zaten bunların üzerinde çalışırken niye artık onu dert ediyorsun? Dolayısıyla kaçış çare olmayacak yani. Tabii, "ben bu benliğim üzerinde çalışırsam öyle insanlarla karşılaşmayacağım mı, o negatif damarımı tetikleyen insanlarla ve olaylarla karşılaşmayacağım mı" — boş bir soru, hiçbir anlamı yok, dolayısıyla cevap vermiyorum yani.
Seyrettim ki, kendini bir yere kapatıp her şeyden uzaklaşarak o negatif benlikle karşılaşmamak adına bir yolculuk yapanlar var; bir de nefsini eğitmeye çalışanlar var galiba. İkisi de birer yoldur. Bakın ne dedik? Kişi kendi üzerinde çalışırken iki türlü yol takip edebilir: negatif durumlardan ve kişilerden kısmen uzaklaşarak böyle bir yol takip edebilir, ve uzaklaşmadan da bir yol takip edebilir. Ama dikkat edin, burada ikisi de bir yol takip ediyor. Yoksa kötülerden, negatifliklerden, kötü insanlardan uzaklaşarak çözülecek bir mesele değil bu. Bak, sen zaten onların tetiklediği negatif benlik damarlarından dolayı sıkıntı çekiyorsun. Sen o insanlardan uzaklaşmakla bir şey yapmış olmayacaksın; sen negatif benlik damarları üzerinde çalışacaksın. Sen çalışacaksın, ama çalışırken "çok fazla olumsuz insan beni tetiklemesin" diyorsan, bu anlaşılır bir tercihtir. Ama sen üzerinde çalışmıyorsun, "oh ne güzel, herkes bana saygı gösteriyor, sevgi, muhabbet, şefkat, daha ne isteyeyim, elhamdülillah bak ne kadar iyi oldum" diyorsun — bu değil, böyle bir şey yok.
Dolayısıyla bakın, ticaret yaparken ayete dönüyoruz: ticaret ve alışveriş yaparken hangi bilinç düzeyinde olduğunuza bakın. Bir insana merhametli, şefkatli davranıyorsunuz; karşınızdaki hiç sizin gösterdiğiniz sıcaklık, samimiyet, merhamet, şefkate en azından uyumlu bir derece göstermiyor. Şimdi siz orada Allah'ı hatırlıyor musunuz, hatırlamıyor musunuz? Hatırlıyorsanız dersiniz ki: "Ben ilahi fıtratımın ve Allah'ın hakikatinin gerektirdiği şekilde gayet doğal davrandım, benim için herhangi bir mevzu yok, bitmiştir benim için orada." Karşımdaki insanın yanlışlığından, saygısızlığından şikayet etmek gibi bir durumum da yok; belki düzeltmeye çalışmak gibi bir şeyler var mı — eğer bir pozitif imkan varsa onun adına düzeltirim, kendi rahatım için düzeltmem.
Peki kendi adıma mı üzülürüm, onun adına mı üzülürüm? Onun adına üzülürsen doğrudur, kendi adına üzülürsen yanlış olur.
— Alındım galiba gene.
— Tabii ki.
— Peki şu yanlış mı hocam? Tamam, olması gerektiği gibi Allah'ın ahlakıyla davrandım, ama keşke bir daha bir araya gelmesem de iyi olur, hayır tetiklenmesin diye tekrar.
— Bir daha onunla aynı ortamlara girmek, kendin üzerinde çalışmak şartıyla kabul edilebilir. Ama yanlış anlamayalım, kaçış diye bir şey yok. Kişi kendi üzerinde çalışmalıdır. Çalıştığı zaman hiçbir negatif damarı kalmayacaktır, dolayısıyla da dünya ve insanlar öyle mi olmuş böyle mi olmuş, dert değil.
Bakın ayet diyor, mecburen ticaret ve alışveriş yapacaksınız, ondan kaçışınız yok. Sadece tek fark şu: bu süreçte Allah'ı hatırlayacak mısın, hatırlamayacak mısın? Hatta bakın ayetin devamında namazı kılmaktan ve zekattan bahsediyor. Buradaki zekat bildiğimiz anlamda sadece bir şey vermek değil; sen kendini arındırma sürecine giriyor musun? Zekat, arınmak demek. O verdiğimiz mal, para malı arındırdığı için ona da zekat deniyor; kelimenin orijinal asli manası arınmak demek.
Bak, sen bu ticareti yapıyorsun ya, bir kısım negatif benliklerin tetikleniyor. Sen Allah'ı hatırla; teveccühün, yani namazın teveccühü Allah'a olsun ve benliğini arındır bu ticaret sürecinde. Yoksa milletten şikayet etme, milletle kavga etme, milletin problem olduğunu düşünme. Problem varsa senin psikolojik mekanizmandadır, onlar üzerinde çalış. O zaman ne olur? Hayat herhangi bir problem oluşturmaz senin için. Hayatta bu yanlış insanların olmayacağı anlamına gelmez.
— Eşim bana saygısız davrandı.
— E, diyorum, sen bundan niye rahatsız oldun? Ne demek yani diyor, onun terbiyesizliği; sen bundan niye rahatsız oldun? Onu bir kere arada tutalım, o ayrı bir dosya olarak dursun. Sen niye rahatsız oldun? O zaman mesele nedir? Bak senin kendin üzerinde çalışman. Allah'ı hatırla. Öyle bir varoluşun var ki, bütün o ticaretten ve alışverişten etkilenmemelisin. Öyle bir özün var, öyle bir hakikatin var. Ve o noktada da psikolojik benliğini arındır.
Sosyal İlişkiler ve Doğal Davranış
— Ama şimdi İsmail Bey, şöyle bir şey var: bütün hani sosyal ilişkilerde insanlar...
— Her şey... Sosyal ilişkimiz yok bizim. Yok. Yaratıcıyla bir ilişkiniz var.
Yani şöyle bir durum: işte bir tarafın hep verici olması. Hani karşı tarafta "bunu öğrenmeli" diyerek, bazen "bunu yapmamalıyım, buna izin vermemeliyim" diye düşünülür. Bakın burada şu değişecek: bir kere burada bir "verme" kavramı yok, bunun iptal olması lazım. Yani "hep ben vereceğim, hep ben veren tarafım oluyorum, hep ben alttan alıyorum, hep idare ediyorum" — böyle bir şey yok. Sen ya doğal davranıyorsun, fıtri davranıyorsun, ya da davranmıyorsun; başka bir şey yok.
İkincisi, karşındaki insanla ilişkinde bakarsın: zemin nedir, süreç nedir, akış nereye doğru gidiyor. Orada ona göre bir karar, bir değerlendirme, bir yorumda bulunursun. Fakat bunu yaparken, "ben bunu veriyorum, şunu alamıyorum, şu oluyor bu oluyor" mantığıyla değil. Diyelim ki, bu ilişki sürecimizde şu insanla nasıl bir süreç işliyor — pozitife doğru mu, negatife doğru mu? Anlatabildim mi?
Mesela basit bir örnek vereyim: diyelim ki sen çocuğuna şefkatli, merhametli davranıyorsun, harçlık veriyorsun. Bakıyorsun çocuk onu zararlı şeylerde kullanıyor. E, şimdi ona vermezsin diyelim, harçlığını kısabilirsin. Bu ona kötü davranmak değil. Ama bunu yaparken herhangi bir nefsani rahatsızlık duymaksızın — yani "nasıl beni kandırıyor, ben ona göstereceğim" diye değil. Bak burada ben pozitif, güzel, fıtri bir tutum ve davranışta bulunuyorum ama bu insan bundan olumsuz etkileniyor. Anlatabildim mi? O zaman ben şöyle davranırsam muhtemelen onun için daha iyi olur. Bu ayrı bir konu, bunları birbirine karıştırmamak gerekir.
Bu psikolojide "acı eşiği" diye bir şey var. Aslında vücudumuzun her yeri acıyor da, o eşiği geçmedikçe biz onu hissetmiyoruz. Hatta bazı insanların psikolojik problemlerinden dolayı acı eşiğinin düştüğünü veya yerin ağrıdığını hissediyor. O zaman bu şeyden kaçamıyoruz; negatif yanlarımız tetiklenecek, bu insanlarla da karşılaşacağız, bunları yaşayacağız. Erdiği zaman negatif tetiklenme kalkar; kişi erdiği zaman hiçbir negatif tetiklenme olmaz. Ama oraya kadar olur.
— Short cut var mı hocam oraya?
— Var: benliği öldürme. Benliği kenara bırakma. Sen orada ne yaparsan yap, onunla özdeşleşmeyerek — işleri almayarak yani, ona "ben" demeyerek. Onu öldüren olur. Ne kadar özdeşleşmiyorsan, o kadar çok çıkarsın.
— Bir dakika: fıtri, doğal, güzel olan bir muamele beklemek...
— Evet, evet, muamele beklemek. Mesela neden kötü olsun ki, neden nefsi olsun ki bu beklemek? Yanlış bir şey değil. Niye bekliyoruz? Çünkü fıtratımız, doğal yapımız bunun üzerine olduğunu söylüyor. Bizim fıtratımıza uygun davranmak, bunu görmek istiyoruz. Tamam, bak, Allah'ı hatırla; o sana hep onu gösteriyor. Alışveriş yaptın, beklediğin gelmedi değil mi diyelim, Allah'ı hatırla diyor, oradan beklediğin gelir.
— Ben Allah'ı hatırlamazsam o zaman sürekli psikolojim diyecek ki, bunu beklemek doğal değil mi, beklediğin şey doğal değil mi, haksız mıyım hocam?
— Yok, haklısın. Ama alacağın yok bak, alacağın Allah'ta. Ticaret yaptın bir alışveriş yaptın, psikolojik olarak beklediğin gelmezse, Allah'ı hatırla diyor. Anlatabildim mi? Üzerine bir şey yaptın sen, "Allah'ı hatırla" ne demek? Bak, sonsuzu, mutlak ve mükemmeli hatırla; veya adili hatırla.
Yani diyelim, Bediüzzaman'ın örneğini vereyim: diyor ki, hakiki bir insan gecenin karanlığında olduğu halde kalbinin göz bebeğinde güneşi taşır. İfade güzel değil mi? Yani karanlık, zahiren etraf karanlık; fakat diyor ki o insan kalbinin göz bebeğinde güneşi taşır. Kalbinin göz bebeğinde güneşi taşıyan, karanlıkta kalır mı? Onun için aydınlık. O zahiri bir karanlıktır, hakiki bir karanlık olmaz.
Bütün insanlar senden nefret etse, sen o anda Allah'ı hatırlasan, o Allah'ın sonsuz şefkat ve sevgisini hatırlasan, senin için bütün dünyanın sana nefretle bakmasının bir zararı olur mu? Olmaz. Ama sen hep ticarete bakıyorsan, hep hayatın ticaret üzerineyse — ne aldım, ne verdim, ne gördüm, ne buldum, ne ettim — bununla uğraşırsın. Ama o noktada Allah'ı hatırlarsan, o zaman bakın bir nevi devre doğru tamamlanmış oluyor. Onun için bak, Allah "benden bir şey beklemek değil, ben zaten varım" diyor. O anlamda dedik ya, namaz aslında Allah'ın sana kendini verecek olması, sen kaçıyorsun. Anlatabildim mi? Allah sana kendi sonsuzluğunu, mutlaklığını, şefkatini, yakınlığını verecek, sen kaçıyorsun; yoksa Allah'a ne borcumuz olacak yani değil mi?
— O sadece... Ben kılamıyorum.
— İşte o da benlik olduğu için; bütün mesele o benliğin perdelemesindedir yani. Bütün kaygılarımızı, beklentilerimizi, arzularımızı bir kenara atabilsek.
Benlik, Fedakârlık ve Psikolojik Haz
— İsmail Bey, dersin başında Freud'tan bahsetmiştik ya, benlik dediğiniz zaman aklıma geldi. Onun bir şeyi var: birisi diğerini kendi için feda ederken bile, hani libidinal, bir hazzı, bir şeyi vardır diyor. Mesela bunu düşündüğüm zaman gerçekten insan için böyle bir benlik, böyle bir şey olabilir mi? Sadece bundan bir anlam yüklemek böyle bir şey yapabilir mi? Bunun doğruluğu?
— Psikolojik düzeyde olabilir, olabilir. Mesela şöyle düşünün: diyelim ki işte birisi için hayatınızı feda ettiniz; diyelim ki gökyüzünden bir yerden bakıyorsunuz oraya, o da diyor ki "onu öyle bir oyuna getirdim ki, bir de benim için hayatını verdi, salak" dedi mesela. Şimdi ne hissedersiniz? Eğer ruhsal bir bilinçteyseniz zaten herhangi bir sıkıntınız olmaz. Ama psikolojik bilinçte...
Tabii psikolojik düzeyde de bazen bir fedakârlığın hazzı olabilir. Ama bu yönden de nefis insanı kandırabilir. Tabii o ayrıdır, o ayrıdır ama... Evet. Ama bakın, o psikolojik düzeydeki bir fedakârlığın hazzı bile aslında daha üst düzeyde, bütün benliğini feda etmenin meydana getireceği ruhsal mutluluğun bir gölgesidir, işaretidir aslında, bir gölgesidir değil mi? O açıdan da öyle bakmak lazım; o açıdan bize göstermek istediği bir tecelli var yani. Ama kişi sadece o psikolojik düzeyde kaldığı zaman, mesela bazen görürsünüz böyle kadınları: "çocuklarım için şu kadar fedakârlık yaptım, şöyle ettim böyle ettim, beni darmadağın ettiler" değil mi, olur böyle. Halbuki eğer gerçek bir insansa, ne bir şey yaptığını düşünür — o, fıtratının gereğini yapmıştır.
— İnsanı da anlatsanız... hangi insan...
— Evet ama toplumda sistem biraz daha... hani sizin dediğiniz gibi, yani beklentiler yani anne ilişkisi bile bir noktada...
— Zahiri hayattan yola çıkarak dini anlayamazsınız. Hakikati anlayamazsınız. Hakikatten yola çıkarak ama hayatı anlayabilirsiniz.
Zahiri Hayattan Dini Anlamak mı, Hakikatten Hayatı Anlamak mı?
— Tümden gelim mi yapacağız?
— Bilmiyorum, oraya gelmiyorum tümden. Ve zahiri hayattan — ki bu hayatı psikolojik benlikle yaşıyoruz — bu çerçeve üzerinden hakikati anlayamayız. Zaten anlayamamamızın nedeni de budur. Anlatabildim mi? Ama hakikatin bilincinden veya hakikate dair bir şuurla hayatı anlayabiliriz. Onun için yol bu şekilde olmalıdır. Yani insan ilahi ilkenin, prensibin ışığıyla dünyaya bakmalıdır. Yukarıdan aşağıya bakmalısın, aşağıdan yukarıyı göremezsin. Böyle bir şey mümkün değildir.
Yani din sana diyor ki bir şey bekleme, teşekkür dahi bekleme diyor ayet. Sen diyorsun ki "ya nasıl beklemeyeyim, ya Rabbi böyle dedin ama nasıl beklemeyeyim" — bak anlayamazsın, çünkü psikoloji bekliyor yani. Şimdi al, sen psikolojik benlik bilincinden dini anla — yok öyle bir şansın. Ya da anlamadığımız için diyoruz ki "öyle ama o ayrı, öyle ama o başka" veya "ya hayat böyle dediğin gibi gitmiyor" gibi. Veya peygamberleri ayrı tutup "onlar peygamber, gerçek hayat böyle değil" gibi bir kısım kavramlarla, cümlelerle ne yapıyor? Aslında sürekli kendi anlayışını empoze ediyor. Dolayısıyla senin dini anlamana zaten imkan vermiyor. Neden? Çünkü o bilinçle zaten dini anlayamazsın ki. Öyle bir şey yok. Çünkü psikolojik benliğin zemini, mentalitesi farklı; o ticaretten ve alışverişten anlar. Ama hakikatinin idrakinde olan gerçek insan bir alışveriş yapmıyor; o, bir şeyin içinde zaten — o hakikatin, mutlak varlığın, huzurun, mutluluğun zaten içinde.
İşte hayattan yola çıkarak derken — ki bu hayat psikolojik hayattır, psikolojik bilincin hayatıdır — burada hayattan kastımız nesnel hayat değil. Nesnel hayat bize hiçbir şey söylemez; ona bir şey söyleten psikolojik benliğimizdir. Anlatabildim mi? Nesnel hayat bize bir şey söylemez de, biz onu anlamamız için ermemiz lazım. Nesnel hayat bize bir şey söylemez; mesela "erkekler şöyledir" veya "kadınlar böyledir" demez hayat bize. Bunu diyen bir kısım erkek ve bayan egolarıdır. Hayat sana böyle bir şey demez.
Ego'nun Dili ve Vefasızlık Edebiyatı
"Hayat çok acımasız." Hayır, hayat sana böyle bir şey demez. "Hayatta vefa yok." Hayır, hayat sana böyle bir şey demez. Bunu söyleyen senin psikolojik benliğindir. Hiçbir zaman hayat böyle şeyler söylemez.
— Ama bu bir realite ise?
— Yok öyle bir realite. Bak, olgu var; ona bu anlamı yükleyen bizim egomuzdur. Diyorum ya, hep örnek veriyorum: kediler, niye "bu yavrular çok nankör" demiyor değil mi? Böyle 10 yaşına gelmiş, var mı bir anne? "Bu kadar sene belki 20-30 tane yavru doğurdum, hiçbiri de beni arayıp sormuyor" diyen bir kedi var mı? Yok. Niye vefasızlık edebiyatı yapmıyor, "kimse beni aramıyor" demiyor? Bunu diyen kim? Ego. Bak, hayat sana "arıyor, aramıyor" demiyor; hayatta bir işleyiş var. Ama senin egon ne diyor? "Kimse beni aramıyor, kimse beni sormuyor, insanların işi gücü olunca beni arıyorlar, olmayınca aramıyorlar" — bunu diyen kim? Egondur. Hayat sana böyle bir şey demiyor, hayat akıyor. Onu bu şekilde tanımlayan senin benliğindir; o benliğin ihtiyaçlarıdır, arzularıdır, korkularıdır, beklentileridir.
Sen bekliyorsun, seni arasınlar bekliyorsun; zor duruma düştüğün zaman biri sana destek olsun diyorsun. Olmayınca diyorsun ki "vefasızlık", "vefa" diye bir şeyin adı var mı? Yok. Bunun üzerine edebiyat yapanlar da istedikleri kadar yapsın, hiçbir anlamı yoktur. Süslemek için söylemiyor muyum ki hocam?
— Senin için demiyor. Öyle süsleyenler var; edebiyatçılar var, bunu böyle allandıra ballandıra söylüyorlar. Millet de böyle teveccühle "ne kadar güzel anlatmış" falan diyor. Ne anlatmış? Egosunu anlatmış, başka bir şey yok.
— Ben anladım ama, ben şu noktada, orada bir şey direniyor sürekli. Mesela Allah'ın emrettiği, tavsiye ettiği bir standart var; şimdi ben bunu yapmaya çalışırken, kime o standart?
— Kime o standart? Mesela "doğru olun, dürüst olun." Kime? Sen onu muhatap kabul ediyor musun, o söyleyeni kendine muhatap kabul ediyor musun? Tamam, bitti.
— Ama mesela...
— Sen gerçek insansan bir sıkıntı yok. Bak ne yapıyorsun? Diyorsun ki "herkes o standartlara uysun." Bak, bunu diyen ego işte, anladın mı?
— Yani ama o standartlar doğru mu?
— Doğru.
— Allah herkese tavsiye etmiş mi?
— Etmiş.
— Sen o tavsiyelere uymayı doğru buluyor musun?
— Buluyorsun.
— Yapıyor musun diyelim?
— Yapıyorsun. Tamam, bitti. Bir kısım insanlar, insanların çoğu, uymuyor. Onlarla ilgili bir problem: eğer benim bir beklenti taşıyan egom olmasa, rahatsız olmayacağım ondan. Onlar için üzülürsün ancak.
— Evet, yani onlar adına üzülebilirsin, bir şey yapabilirsen yaparsın. Ama senin bir rahatsızlığın, bir şikayetin, bir hoşnutsuzluğun söz konusu değildir.
Bakın, hayatı konuşturan egodur. Ama hangi dille konuşturuyor? Egoist bir dille konuşturuyor. Onun için o egoist dili bırakacağız — o egoist dili kullanan benliği bırakacağız daha doğrusu, onu kullanmayacağız. O ağzımıza gelecek, gelecek, konuşmayacağız onu. Ha, geldi, hesaplaşacağız onunla: "hayır" diyeceğiz, "ne münasebet, öyle vefasızlıkmış yok, kimse seni aramıyormuş, nereden çıkarıyorsun böyle şeyleri" diyeceksin, onunla hesaplaşacaksın.
— Yani "Allah böyle istiyor diye benim de böyle istemem doğru değil" mi diyorsunuz?
— Bak, Allah ne için istiyor? O, insanlar için istiyor; Allah kendi için istemiyor. Sen de öyle iste.
— Öyle mi?
— Ama tabii ki budur yani. Tabii ki Allah istiyor ama Allah insan için istiyor; sen de o zaman onlar için isteyebilirsin. Ama Allah kendi için mi istiyor? Allah kendi için mi kulluk ediyor? Allah kendi için mi "şunu yap, yapma" diyor? Hayır. Ona ne bir zararı olur ne bir faydası olur o manada; senin için istiyor. O zaman sen de insanlar için isteyebilirsin ama kendin için isteyemezsin. Bağırıp çağırmana, kızmana gerek yok. İstediğin an, o egonun bir isteğidir. Sen egonla hayatı tanımlıyorsun, egonla hayatı konuşturuyorsun demektir.
Onun için dedik, egonun tanımladığı ve anladığı anlamda hayattan yola çıkarak sen dini anlayamazsın, kutsal kitabı anlayamazsın, Allah'ı anlayamazsın. Anlayamazsın. Ama kitaptan, hakikatten yola çıkarak hayatı anlayabilirsin. Yol budur. Onun dışında herhangi bir yol tamamen bir aldanıştır ve kişi gereksiz yere debelenip durur. Onun için şikayetin anlamı yoktur. Rahatsız oluyorsan, problem psikolojik benliktedir; onun üzerinde çalış.
Haberde şöyle diyor: son model lüks arabasını çekti kenara ve kendini köprüden aşağıya attı. Kendini atmasaydı da, benliğini atsaydı, daha iyi olurdu.
Mesela bakın Bediüzzaman ne diyor? "Eğer düşmanlık etmek istersen" diyor, "kalbindeki düşmanlığı Allah'a düşmanlık et" — nefsinin hesabına — "insanlara düşmanlık etme" diyor. Bakın Peygamber özünde kimseye düşmanlık etmemiştir; ama mücadele etmiştir, bu ayrı bir konudur. Peygamber düşmanlık etmemiştir ama onunla mücadele eden insanlarla mücadele etmiştir; bunlar bambaşka şeyler. O yüzden benlik ne zaman şikayete başlarsa, hemen onun üzerinde çalış. Budur, ilke budur. Bunun dışında bir gerçeklik yoktur; bunun dışında mutluluk, huzur arayışı yalandır.
Bakın, psikoloji hayatta mecburen alışveriş yapacaktır. Psikolojik benliğin başka bir yolu yoktur. Kurtuluş, ayetin ifadesiyle Allah'ı hatırlamaktadır; yani kendindeki Allah'ı hatırla, mutlak olanı hatırla ve o mutlak olanda huzur bul. Teşekkür ederim.
Benliğin Zekatı (Kapanış)
— Hocam, zekat için bir yerde şey diyor — siz arınma dediniz ya, işte "vermek" derken kötü huylarını ver diyor, arınma... Arapçasını söylediniz ya, arınmak anlamında. Orada da bir vermek var, zekat olarak. Yani aslında her şeyin bir zekatı var.
Bununla ilgili ilginç bir şey aklıma geldi. Bir gün bir arkadaş davet etmiş, bir yere misafir olmuş, kahvaltıya. Ev sahibi de böyle mizacı tam 8 numara ama çok kendine güvenen bir 8 numara böyle. "İşte nasıl olgunlaşırız, nasıl kendimizi geliştiririz" falan bir mevzu açıldı. Ben de dedim ki, "insan feda etmeli" dedim, "en büyük gerçek feda etmektir" dedim. Ben biraz kapalı konuşuyorum, bakıyorum nasıl değerlendirecek, ona göre devam edeceğiz. Dedi ki: "Hocam, ben veriyorum" dedi, "malımın böyle hani kırkta birini değil, çok çok veririm" dedi. Ben dedim, "Allah kabul etsin." Bir de dedim, "benliğin bir zekatı var" dedim, "onun da oranı yüzde yüzdür. Bunu verdik verdik, vermedik, diğer şeyler bizi kurtarmaz. Onun için benliğin zekatı yüzde yüzdür" dedim, "onu verirsek kurtuluruz, o zaman gerçek şey olur, diğerleri onun alt açılımlarıdır. Asli zekat, benliğin zekatıdır, o da yüzde yüzdür."
— Bana satmış değil mi?
— "Yok, olmasın" diyor. "Bana sattı" diyor.
— Tabii tabii, ona satmaktır. Ne dedi hocam, 8 numara öyle dedi mi?
— Biraz kızarmıştır galiba. "Bu iş çok zor" dedi. Halbuki bütün derdi de oradaydı, bütün derdi aslında oradan.
Buyurun, izlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Nur Suresi: 37) — "Ne ticaret ne alışveriş onları Allah'ı anmaktan alıkoymaz" ifadesine atıfla. - (Fatiha Suresi: 4) — "Din gününün sahibi" ifadesine atıfla. - (Bakara Suresi: 30) — "Yeryüzünde bir halife yaratacağım" ifadesine atıfla. - (Maide Suresi: 27-31) — Habil ve Kabil kıssasına atıfla. - (Kehf Suresi: 77-82) — Hızır kıssası, yetim iki çocuğun duvarının tamiri. - (Hicr Suresi: 29 / Sad Suresi: 72) — Allah'ın insana ruhundan üflemesi ifadesine atıfla. --- ---