Travma, Hikaye ve Gerçek Benlik
Kısa Özet
İsmail Bey, travma kavramından yola çıkarak asıl meselenin yaşanan olay değil, o olayı o anda kim olarak algıladığımız ve o olay üzerinden inşa ettiğimiz “ikinci benlik” olduğunu anlatıyor. Ardından dinin ve maneviyatın işlevinin insanı hikâyelerinden (yaşanmışlıklarından) kurtarıp hikâyesiz, asli kendiliğine döndürmek olduğunu; Peygamber’in Vahşi’ye yaklaşımı ve Hz. Yusuf’un hikâyesine hiç tutunmaması üzerinden bu fikri örneklendiriyor. Sohbet, “ben” ve “benim” diye başlayan her cümlenin geçici olana sahiplenmeyle birlikte acının başlangıcı olduğu vurgusuyla derinleşiyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Travmanın kendisi değil, “o anda kim olduğumuzu zannettiğimiz” belirleyicidir; asıl çalışma alanı budur. - Din ve maneviyat, insanı yaşanmışlıklarından/hikâyelerinden kurtarıp gerçek, hikâyesiz benliğine (asli kendiliğine) döndürür; bu, yaşanmışlıkları inkâr etmek değildir. - “Ben” ve “benim” diye başlayan, kendini geçici ve izafi olana nispet eden her cümle, acının başlangıcıdır. - Hz. Yusuf, yaşadığı hiçbir olaya (kuyu, kölelik, zindan, iftira) tutunmadığı için hikâyesinden kurtulmuş ve huzura ermiştir.
Giriş: Travma ve Özne Meselesi
Sorusu olan varsa sorabilir, değilse başlayalım. Bizim yaşadığımız bu zamanda çokça dile getirilen bir kavram var: travma kavramı. Travma nedir? Hatta bir sohbetimizde, aslında travmatik olay yoktur, travmaya uğradığını zanneden insan veya bunu böyle algılayan insan vardır, deyince dinleyicilerden birisi oturumu terk edip gitmişti.
Tabii aslında neye işaret etmek istiyoruz? Bizler çoğunlukla özneyi dikkate almadan öznenin algısına odaklanıyoruz. Öznenin kendisini irdelemiyoruz, öznenin algısının üzerinde duruyoruz. Yani işte ne oldu, kim ne dedi, hangi söze maruz kaldım, hangi davranışa muhatap oldum, bu bende hangi duyguyu oluşturdu, bana ne hissettirdi, bana ne yaşattı gibi noktalara odaklanmış oluyoruz. Kaçırdığımız temel şey, bunları algılayanın, bunları hissedenin kim olduğudur. Eğer kim olduğunu kaçırırsanız, her şeyi kaçırmış olursunuz.
Bir düşünürün güzel bir sözü var bu konuda. Şöyle der: “Ben, gerçek kendim olanı bulana kadar hayatı bir yanılsama olarak yaşayacağım. Ancak gerçek kendimi bulduğumda, hayat olduğu gibi yaşanmış olacak.” Şu an hayatı kendi imajımızda oluşturduğumuz benlikle yaşıyoruz.
Benim çok sorduğum bir soru vardır, beni tanıyanlar hatta bu sorudan sıkılırlar, çünkü rahatsız edici bir sorudur. Biri derdini anlatır, bir sorununu anlatır, bir acısını anlatır; tırnak içinde empati bekler. “Çok üzücü bir şey, gerçekten çok kötü bir olay” falan dememi bekler. Ben şu soruyu sorarım: Bunu yaşayan kim? Bunu böyle algılayan kim? Bunu hisseden kim? Tabii ki alışık olmadığımız bir soru ama cevabımız genellikle otomatik çalışır: “Ben.” Ben de “hangi ben” derim. Buna alışan bir arkadaşım da şu cevabı otomatik verir: “Bütün benliklerim böyle hissediyor” - işin tabii ki biraz esprisini, biraz da kaçamak cevabını verir. Bu, tabii ki hepimizin yaşadığı bir şey; burada birimiz diğerimizden çok farklı değiliz.
Benim buradaki konumum biraz bunu hatırlatmak, biraz bunun üzerinde düşünmek, asıl üzerinde çalışacağımız alanı bulmaktır. Başkalarıyla ilgili meseleleri ömür boyu konuşabilirsiniz: İnsanlar niye böyle davranıyor, niye şöyle konuşuyor, niye böyle bir yaklaşım sergiliyor? Bunları yıllarca konuşabilirsiniz. Zaten insanoğlunun bütün edebiyatına, birçok felsefesine, birikimine, kitaplarına, konuşmalarına -bugün YouTube’da bu tür konuşmaları izleseniz- dikkat edin, göreceğiniz şey şudur: İnsanlar niye daha iyi davranmıyorlar, insanlar nasıl daha iyi olabilirler? Ama hep “insanlar” üzerinden. Bu durumu algılayan kim, kim algılıyor bu durumu, bunun üzerinde çok durulmaz. Hâlbuki asıl nokta budur. Bütün kadim öğretilerin temel arayışı veya temel çalışma alanı kendilik üzerinedir.
Biz diyoruz ya mesela nefsin terbiyesi, nefsin tezkiyesi, nefsin mertebeleri, nefsin makamları… Nefs dediğimizde aslında kendilik kastediliyor, yani kendiliğin halleri. Sen hangi kendiliktesin? O kendini fark ettiğinde ve o kendiliğin daha derin katmanlarında, daha asli katmanlarında, daha merkezi katmanlarında yol alabilirsen, o zaman sen gerçekten kendin üzerinde çalışıyorsun ve gerçekten yol alıyorsun demektir. Yoksa bilgiyi arttırmak, bildiğimiz şeyleri çoğaltmak, daha çok konuya vakıf olmak, asla insanı genişletmez. Bir konuda bilgi sahibi kılabilir, malumat sahibi kılabilir, beceri ve bilgi dağarcığını arttırabilir; insan durabilir, daha konuşacak çok şeyi olabilir, paylaşacak çok mevzusu olabilir ama kendiyle arasındaki mesafe devam ediyor olabilir. Kendiyle arasındaki mesafe hiç kapanmıyor olabilir. Hatta bazen çok bilmek, sizin gerçek kendinizle aranızdaki mesafeyi arttırabilir bile. O yüzden temel sorumuz budur: Bunu kim yaşıyor?
O Anda Kim Olduğumuzu Sanıyorduk?
Nereden geldi bu konuya? Travma konusundan geldi. Geçenlerde böyle bir konuşma olmuştu; bir arkadaş dedi ki “benim çok travmalarım var.” Ben dedim ki: Hangi “ben”in travmaları olduğunu hisseden, düşünen “ben” üzerinde düşün. Onun üzerinde düşünürsen, oradan bir yol alma şansın olabilir. Çünkü bakın, burada aslında travma konusunda iki nokta var.
Bir tanesi: seni travmatize ettiğini düşündüğün olay gerçekleştiğinde sen ne durumdaydın? Sen kim olduğunu düşünüyordun, sen kimdin o durumdayken, sen kendini ne olarak algılıyordun? Diyelim ki 3 yaşındasın, 5 yaşındasın, 10 yaşında, 20-30 her neyse - yaşın önemli değil. Sen o olayı yaşarken kim idin? Kendimi ne olarak görüyordun? Birinci soru budur. Bir olayı yaşarken sen o anda kimdin? İsmin ne olduğu değil burada aradığımız şey. Yani şu “kimdim”den kastımız şu: mesela kendimi zayıf ve anne babasının koruması gereken biri olarak mı görüyordum, anne babası koruduğunda kendini iyi hisseden biri miydim, anne babası tarafından sevilip sevilmediğini test eden biri miydim - bunu tanımlamak durumundasınız. Yani o anda sen nasıl biriydin, kimdin sen? İsim değil burada aradığınız şey; o anda “ben” diyenin nitelikleri neydi?
Mesela hiçbir şey bilmiyordu ve diyelim ki ona dendi ki “sen beceriksizin tekisin.” O neydi, o kimdi? Yani anne veya babası tarafından “sen beceriksizsin” hitabına muhatap olan o çocuk kimdi? Kendi hakkında bir kanaati, bir görüşü var mıydı, yoksa “her şeyi annem babam biliyordu, demek ki öyle demişlerse beceriksizsin demişlerse beceriksizimdir o zaman, ben mi bileceğim, babam öyle dedi, annem öyle dedi, ben de öyle olduğunu düşündüm” mü diyen biriydi? O anda kim o, o an nasıl biriydi? Bunu irdelemek durumundayız. Yani bizi travmatize ettiğini düşündüğümüz bir olayı yaşadığımızda, biz o anda kim olduğumuzu zannediyorduk aslında - asıl soru budur. Kim olduğumuzu zannediyorduk? Onu bulabilirsek, o zaman hikâyeyle yeniden bir bağ kurma imkânı buluruz; yoksa bizim hikâyemiz zaten o benlik tarafından yazılmış olur ve sen o hikâyenin devam ettiricisi olursun. Sahte bir benlik, bir hikâyeye başlamıştır ve sen o hikâyeyi bir şekilde düzeltmeye çalışırsın.
Hani bizim Emrah’lı Türk filmlerinde olduğu gibi; adamın baştan zaten - filmin başında zaten trajedi var, büyük bir travma var zaten, gerisi hep onu böyle yumuşatmak. “Ya işte ben çok acı çektim ama işte biri beni seviyordu, bir anda kendimi çok iyi hissettim, bütün dertlerim bitti zannettim ama Allah kahretsin daha büyük bir derde düşmüşüm.” Öyle devam eder. Çünkü hikâyenin başlangıcında problem var. O yüzden hikâyenin başına dönmeliyiz: Beni travmatize ettiğini düşündüğüm bir olayı yaşadığımda ben kendimi ne olarak zannediyordum? O kişi neydi, nasıldı? Düşüncesi neydi, duygusu neydi, algısı neydi, hayata dair bakışı neydi, anne babasını algılama biçimi neydi?
Ben kendim bazen hayatımla ilgili şunu anlatırım: 11-12 yaşında annemin babamın kafasının o kadar iyi basmadığını, o kadar iyi düşünemediklerini, olayları o kadar objektif algılamadıklarını, düşünmeden tepki verdiklerini düşünmüştüm, Allah’tan. Dolayısıyla söylediklerini tırnak içinde biraz daha objektif bir yerden algılama imkânı bulabilmiştim.
İkinci sorumuz arkadaşlar: Seni travmatize ettiğini düşündüğün olay, sende o olay üzerinden yeni bir benlik oluşturdu mu? Basit bir örnek verelim; en çok rastladığımız klasik şey: “Ben hiç sevilmedim.” Buraya nereden başlayacağız? Şuradan başlamamız gerekiyor: Sevilmediğimle ilgili ilk verileri alırken ben o anda kim olduğumu düşünüyordum? O anda kimdim, o anda ne olduğumu algılıyordum? Anne babamı ne olarak algılıyordum, çevremi ne olarak algılıyordum? Kendime dair yetkinliğim neydi, aciz miydim, güçlü müydüm, hayata karşı desteksiz miydim? Kendi kendimin gücünü, bağımsız bir şekilde, kimsenin onaylamamasına rağmen hissedebiliyor muydum? Varlığım ve değerimi ne olarak tanımlıyordum, o anda varlık ve değerimle ilgili algım neydi? Bunları sormak durumundayız.
Hikâye Üzerinden İnşa Edilen İkinci Benlik
Bazen travmatize ettiğini düşündüğümüz bir olay, bizde ikinci bir benlik daha oluşturur; o daha berbat bir benliktir. İlki de gerçek değildir, ikincisinin ise gerçeklikle hiç ilgisi yoktur. “İşte ben hiç sevilmedim zaten, kendimi hep kötü hissettim, hep dışlanmışlığı hissettim, ondan sonra hep anneme babama kendimi sevdirmeye çalıştım.” Bakın ne oldu? Bir olay, bir başka benlik oluşturdu. Ve o benliğiniz mesela bütün ilişkilerinizi etkiler: sevilmediğinizi düşünmüşsünüzdür, hiç kimsenin sizi sevmediğini, sevilebilir olmadığınızı düşünmüşsünüzdür; kendinizi sevdirmeye çalışırsınız ve bütün hikâyeniz ta en başından başlar, hikâyeniz sürekli başa döner. Bir ilişkinizde problem mi oldu? “Zaten hiç kimse beni sevmedi”, eşiniz tırnak içinde “size değer vermedi mi” - en başa dönersiniz. “Zaten kim değer verdi ki, zaten ben şanssızım” diye dönüverirsiniz. Çünkü sürekli olarak artık o hikâyenin içinde yaşarsınız; o hikâyenin içinde bir varlığınız ve hayatınız oluşmuş olur. Bir olay olur, bütün o hikâye dönüverir zihninizde - bilinçli veya bilinçsiz. Bazen de fark edilir: bir olay olur, ardından “kim sizi mutsuz etti, kim sizi anlamadı, kim sizi sevmedi, kim değer bilmedi” - bir anda koskocaman bir arşiv açılır. Çünkü bir hikâyenin kurbanısınız.
Din, Maneviyat ve Hikâyeden Kurtuluş
Tabii insanlar din deyince böyle bir dudak büküyorlar. İleride din daha da dudak bükülen bir hâle gelecek arkadaşlar, bunu da başta söyleyeyim. İnsanlar gittikçe dinden, maneviyattan, kutsallıktan, ruhaniyetten uzaklaşacaklar. Bu, insanlığın süregeldiği ve içinden geçtiği sürecin doğal bir sonucudur. Şu anda ikindiden sonra akşama doğru gidiyoruz değil mi, güneş batacak. Biliyoruz güneş batacak; fakat aslında güneşin kendisi batmıyor, dünya artık güneşin ışığını alamaz hâle geliyor. İnsanlık da gitgide hakikatin, maneviyatın, dinin ışığını alamayacak bir psikolojik pozisyona giriyor. Bunun nedeni budur; yoksa dinin, hakikatin, maneviyatın yetersizliğinden, niteliksizliğinden dolayı değil. İnsanlık artık o şeyleri almıyor.
Ne kadar çok hikâye var, hepsine az çok kulağımız aşina oluyor ve bu, eğer çok dikkatli olmazsanız sizi etkiler. Dolayısıyla günümüzde artık geçmişe nispetle dine dair, hakikate dair, maneviyata dair algı da azalıyor. Bundan sonra daha da azalacak. Bu, dediğim gibi hakikatin zayıf olmasından değil, buna muhatap olan insanın cehaletinden kaynaklanıyor olacak.
Bakın din aslında ne anlatıyor? Bize hikâyemiz olmayan özümüzden bahsediyor. Diyor ki: Sen kendini ne zannediyorsun, ne olarak algılıyorsun? Bir hikâye anlatıyorsun değil mi - annen, baban, oğlun, ilişkilerin, bir sürü hikâye anlatıyorsun. Din ne diyor aslında insana? Diyor ki: Sen, bu hikâyelerin olmadan da belki bir kişisin. Bütün bu hikâyeleri bırak, bakalım ne kalacak geriye. Biz o kadar alışmışızdır ki hikâyeye, “ne kalabilir ki, ne kalıyor geriye” deriz, hiçbir şey kalmıyor gibi görünür. İşte din sana diyor ki bir şey kalıyor, dikkat et, o kalan şey budur. Din, insanı bu anlamda özgürlüğe çağırır. Neyden özgürlüğe? Hikâyelerinden özgür olmaya çağırır. Hikâyen ister parıltılı olsun, ister biraz yıldızları dökülmüş olsun, hepsi hikâye olarak tanınmalı. Din bize, geçici olanın bizim gerçekliğimiz olmadığını işaret eder. Din budur aslında. Bir hikâyeniz varsa, dindar değilsiniz demektir - yani yeterince dindar değilsiniz demektir.
Ne kadar dindarız, bu ayrı bir mesele; Timurtaş Hocam’ın anlattığı gibi değil. Çok net söylüyorlar: Bir insanın ne kadar hikâyesi varsa, dini o kadar anlamamış demektir ve din onun üzerinde o derece işlememiş demektir. “Bana kendini anlat” denildiğinde “Allah dünyaya gönderdi, bir sürü değişik şeyler yaşadım, çok şükür, böyle gidiyoruz, inşallah Rabbimizin huzuruna şükür içinde, huzur içinde, razı olmuş ve razı olunmuş olarak” - hangimiz razıyız ki? Hikâyelerimizin hangisinde Allah’tan razıyız? Orada bile şu hesap yok mu: “Allah bana bu dünyada sıkıntı yaşattı ama ahirette karşılığını verecek, beni razı edecek.” Bakın, razı olmuş ve olunmuş değiliz şu anda değil mi - “bir şey verecek, razı olacağım” çünkü hikâyemiz var, çünkü alacağımız var. İşte aslında din bizi bu hikâyeden kurtarmayı müjdeliyor.
Peygamber nedir? Hikâyelerden kurtaran insandır. Bizi her türlü hikâyeden kurtarır - tırnak içinde güzel gibi görünen hikâyelerden de kurtarır. “İşte ben Mekke’nin yöneticisiyim, Mekke’nin en zenginiyim, şu kadar çoluk çocuğum var, aşiretim var, başarılarım var, dünyaya bıraktığım bir iz var” - bunlar da hikâye. Bütün hikâyelerden kurtarır, o hikâyelerin siz olmadığını size anlatır. O yüzden “Lâ ilâhe illallah” diyerek kurtulun. “Ama hikâyelerim var” değil mi? Hatta bir düşünür der ki bazı insanların en büyük hazineleri acılarıdır; her şeylerini feda edebilirler ama onları bırakamazlar. Mesela şöyle düşünün: biri size acılarını anlatıyor, siz diyorsunuz ki “ya bunlar hikâye.” Ne diyecek benlik? “Zaten sen beni anlamıyorsun.” Hatta deseniz ki “peki, bir hak var; yaşadığın bütün acıları unutacaksın, hiçbir şey hatırlamayacaksın” - çoğu insan o hakkı kullanmaz değil mi?
Ama aslında bakın din bize böyle bir hak veriyor, biz zaten kabul etmiyoruz. Din diyor ki: “İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un” - ondan geldiniz, ona gidiyorsunuz. Yani hiçbir hikâye yok: “Annem böyleydi, babam böyleydi, işte önemsendim önemsenmedim, şu acıları yaşadım, şunu yaşayamadığım için kendimi şanssız görüyorum, iyi ki şunu yaşadım yoksa gözüm arkada kalırdı.” Bakın olumsuz hikâyelerden bahsetmiyorum sadece; olumlu gibi görülen hikâyeleri de bunun içine koyuyorum. “Çok şükür Allah’a, Allah ne istediysem verdi” diyen - bunu diyen, hikâyenin ta dibine vurmuştur, farkında değildir ama. “Allah ne istedimse verdi.” Ne istedin abi, ne istedin? Dünyayı istemişsin, gezmek istemişsin, para istemişsin - ne istemişsin sen? Allah’tan Allah’ı istedin de verdi mi? Zaten verse böyle konuşmazdın. “Ne istediysen verdi” - bu da büyük bir hikâye. Tüm hikâyeler eşit derecededir ama biz kendi sahne hikâyemizin penceresinden bakarız.
Bu insanın hikâyesi çok güzel deriz, hatta sinemaya alırız değil mi böyle güzel hikâyeleri, insanları hikâyelere çağırırız aslında. Bütün sinema filmleri nedir? Bir hikâyenin anlatılmasıdır değil mi? Belki bazı filmler vardır, sizi hikâyeden kurtarmak için çekilmişlerdir. Sizi bütün hikâyelerinizden kurtaran şey - ister bir bilgi olsun, ister bir film olsun, ister bir cümle olsun - sizi tüm hikâyelerinizden kurtaran, size tüm hikâyelerinizin ötesindeki bir şeye işaret eden şey gerçektir. İşte din budur. Din, bizi tüm hikâyelerimizin ötesine götürür.
Hatta bakın, bunu dinlerken bile hikâyenin üzerinden dinliyor olabilirsiniz. Şu an bir bakın kendinize; hikâyenin üzerinden mi dinliyorsunuz? Mesela “keşke bunları daha önce öğrenseydim” ya da “acaba İsmail Bey çok mu uçuyor acaba, çok mu spiritüel konuşuyor falan? Ama hayat da İsmail Bey’in dediği gibi değil, gerçi iyi anlatıyor, insana huzur da veriyor ama hani tam da öyle değil gibi. Bu kadar insan yanılıyor olamaz, hele ben - otuz yıldır yanılıyor olabilir miyim, bu kadar acılarına tutulmuş bir insan olan ben?” Değil mi, yanılıyor muyum aslında? Dikkat edin; Peygamber Mekke’de mesaj verirken hikâyelere en çok tutunanlar peygambere itiraz ettiler, değil mi? İşte biz Ebu Cehil diyoruz, Ebu Leheb diyoruz - neden? Hikâyeleri vardı. Peygamber sanki bütün ellerinden hikâyelerini alacak gibi görünüyordu. Aşiret, oranın ileri geleni olmak, saygıdeğer bir insan olmak… Bilal ile eşitleniyorsun, hikâyen yok, bir sosyal statü üstünlüğün yok, ekonomik üstünlüğün yok, onun üzerinden ürettiğin bir hikâye yok. O insanlar hikâyelerine çok tutundukları için peygamberin mesajını dinleyemediler. Çünkü aslında mesaj açıktı: hikâyeni bırak. O hikâyeyi bırakamadığın için de mesajı alamazsın.
Hikâye, mesajı kendi boşlukları kadar algılar. Yani ilahi mesaj bizim tarafımızdan nasıl algılanıyor, ne ölçüde algılanıyor? Hikâyenin izin verdiği ölçüde. Mesela şöyle düşünün: Allah size rüyanızda dese ki - biraz daha anlaşılır hâle getirelim - “ey kulum, bırak bu acılarını, boşver, hepsini siliyorum, hafızandan siliyorum, sabah kalktığın zaman hiçbir şey hatırlamayacaksın, küçük bir çocuk gibi olacaksın” dese, ne dersiniz rüyanızda? O yüzden bizler yaşadığımız olumsuz olayları hangi kimlikle yaşadık, bu olaylar bizde yeni olarak ne tür kimlikler oluşturdu - bunları keşfetmek durumundayız.
Bir sufiye sorarlar: Tasavvuf nedir? “Dünyaya gelmeden önceki hâlinize dönmektir” derler. Yani senin bütün hikâyelerin dışındaki gerçek kendini sana hatırlatır; bütün manevi yolların maksadı budur. Dikkat edin insanlarda hep şu hikâye vardır: “Benim ne yaşanmışlıklarım var.” Sen yaşadın ama kendini yaşam olarak değil, yaşanmışlıklar olarak tanımladın. Yaşanmışlıklar herkese gelip geçen şeylerdir; sen yaşamın kendisisin.
Hz. İsa ne der biliyor musunuz, İncil’de geçer bu: “Hakikat ve hayat benim.” Ben yaşanmışlıklarımı demez, “insan yaşadıklarıdır” demez. Sartre bunu der; bizim de içimizde varoluşçu benlikler var değil mi, “insan yaşadıkları ve yaşayacaklarıdır” diye tanımlarız. Hikâyemiz de öyledir: yaşadıklarım ve yaşamak istediklerim. Hâlbuki Hz. İsa ne diyor? “Hakikat ve hayat benim” - hayatın kendisi benim yani, sen hayatın kendisisin. Dikkat edin, hayatın kendisi için hayat biter mi? Bitmez. “Ben ne kadar kötü bir hayat yaşadım” diye bir şey var mıdır? Yoktur. Evet tabii ki yaşanmışlıklar yok mu, tabii ki var; ama ben yaşanmışlıklarım değilim. Kendimi yaşanmışlıklarla tanımlamıyorum - aradaki temel nüans budur. Tabii ki yaşanmış şeyler var, tabii ki yaşadıklarımız var ama yaşam sensin, sen yaşadıkların değilsin.
Bir keresinde şöyle bir metafor vermiştim: Sen bir beyaz perdesin. Beyaz perdenin üzerinde film oynanabilir, o yüzlerce film beyaz perdenin üzerinde izlenir, o beyaz perdenin üzerinde yüzlerce görüntü oluşur; ama o beyaz perde, üzerinde görünen filmler değildir. Peki sen şimdi kendine sor: Sen yaşanmışlıkların mısın, yoksa yaşanmışlıkların farkında olan ama hiçbirinden varlık olarak etkilenmeyen misin? Biz birçok şey yaşarız ama onlar birer yaşanmışlıktır. “Ben yaşadıklarımım” demek çok farklı bir şeydir. “Ben yaşadıklarımım” dediğin anda, sen geçmişte yaşanmış şeylerin toplamından ibaret hâle geliyorsun; devam da etmeyeceksin bu yüzden. Sonra diyeceksin ki “ya hayat ne kadar garip, rüya gibi gelip geçiyor” - hayat kime rüya gibi görünür? Kendini hikâyenin içinde tanımlayana rüya gibi görünür. Hakikaten de “üç günlük” gibidir; hikâyelerini toplasan fazla üç gün anlatacaksın. Yaşanmışlıklar buysa, sen de bundan ibaretsin demektir. Sonra da o hikâyeni dinleyecek bir adam arayacaksın, bir insan arayacaksın - hikâyeni kim dinler değil mi? Çekilmiş bir film ama seyircisi yok. Kötü bir şey değil mi, hikâyeni anlatacağın hiç olmazsa hayatta birini arayacaksın; “hiç beni dinleyecek bir insan bile yok” diyorsun değil mi? Niye diyorsun? Çünkü hikâye duyulmaya ihtiyaç duyar; çünkü hikâye gerçek değil. Gerçek bir şahide ihtiyaç duymaz. Allah kendi varlığına şahit gereksinimi duyar mı? Hayır, duymaz; ama sen şahit olabilirsin. Mesela Allah’a şahit olan bütün varlıklar, bütün bilinçli varlıklar yok olsa, Allah için bir eksiklik olur mu? Hayır. Birini anlatmam lazım - kim anlatmak istiyor? Çünkü bir hikâyen var. Hikâye asli değildir; asliymiş gibi algılanmak ister, o yüzden birinin bilincine ihtiyaç duyar - birine anlatayım da etkilensin, o duydu, hikâyen var. Duyan yok, gören yok, kaydeden yok. İnsan yaşayıp yaşamadığından bile şüphe ediyor değil mi; birine anlatınca “bak, sanki daha gerçek oldu, tanık var” diyorsun. O kadar sahte bir şey ki, başkasına anlatılmadığında o kadar gerçek görünmüyor.
O yüzden bütün o sahte hikâyeleri bırakabiliriz. Bakın, bırakma özgürlüğüne sahibiz; bırakmak zorunda değiliz, bırakma özgürlüğüne sahibiz, bırakmayı tercih edebiliriz. Hiçbir şey eksilmez bizden. Ama o hikâyede bir şey varsa deriz ki: “E şimdi ben neyim?” Bir “kendini anlat” deyince ne diyeceğim? Memleket, aile hikâyesi, olaylar, travmalar falan filan - hepsini bıraktın, ne anlatacaksın peki? Bir yaşanmışlık lazım, böyle yüzünde izleri olan bir şey olması lazım değil mi - “yaşanmışlıklarım falan” diye de böyle işin edebiyatını yapabiliriz.
Psikolog ve psikiyatristler hep sorar: “Bize kendinizden bahseder misiniz, anlatın.” Biri anlatır, biri dinler; anlatan da hikâye anlatıyor, dinleyen de hikâye dinliyor - ama ikisi de bir hikâye dinlediğini bilmiyor. Keşke şöyle psikolog, psikiyatristler olsaydı, böyle danışanlar olsaydı: biri geldi bir şey anlatıyor, psikolog veya psikiyatrist dese ki “bu hikâye, bunu anladık, bunu kenara koyalım; bu da hikâye, şurası da hikâye” - en son ne kalacaktır? En son siz kalacaksınız arkadaşlar, en son huzur kalacaktır, en son gerçek kendiniz kalacaktır. Ama ego ne diyecek? “E ben buraya niye geldim ki o zaman?”
Tabii, yani modern psikoloji aslında ne yapıyor? Seni hikâyenden kurtarmıyor; “hikâyen var, onu biraz tahmir edelim” diyor, böyle taşıyabileceğin bir hikâye olsun, göğsünde madalya gibi hiç olmazsa taşıyabileceğin bir şey olsun ya da koynuna koyduğunda çok fazla seni yaralamasın, biraz onu yumuşatalım - modern psikoloji aslında budur. Bunu da bir ölçüde tabii ki saygıyla karşılıyoruz. Ama kadim bilgelikler, ilahi mesajlar, manevi öğretiler bize hikâyemizi tamir etmek noktasında bir çözüm sunmazlar; maksatları bu değildir. Bu konuda da çözüm sunabilirler ama maksatları bu değildir; onların maksadı sizi hikâyeden kurtarmaktır. Hikâyeden kurtarmak, yaşanmışlıkları inkâr etmek değildir; yaşanmışlık yaşanmışlıktır. Sizi, yaşanmışlıklar üzerinden kendinizi tanımlamaktan kurtarır.
Bakın Hazreti Muhammed kimdir? “Muhammed’e Resulullah” diyoruz ama biz öyle söylemekle yetiniyor muyuz? Yetmiyor bize. “Amine’nin yetimi” - oradan başlıyoruz değil mi, “Abdullah’ın öksüzü”, “Hatice’nin sevgilisi.” Tamam, öyle de. Peki Hazreti Muhammed öyle mi tanımlıyordu kendini? Öyle tanımlamıyordu, öyle bir hikâyesi yoktu. Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. Sen kimsin? Sen de onun kulusun, onun yeryüzüne gönderdiği aziz bir misafirsin, ona aitsin, onunla varsın, onunla yaşayansın, onunla diri olansın, onun huzurunda olansın, onunla huzur bulansın. E yaşadığın olaylar yok mu? Tabii ki var; ha yaşanmışlıklarımı anlatabilirim ama kendime anlatmam. Çünkü kendim anlatılabileceğim bir şey değil. Bir psikolog bana sorarsa, yaşanmışlıklarımı anlatırım, bir mahsuru yok, o da yaşanmışlıkları dinler. Ama “biraz bana kendinizden bahseder misiniz” diye sorsa mesela bir psikolog psikiyatrist, cevap vermem. Çünkü kendimi anlatamam, kimse de kendini anlatamaz; gerçi kendimizi anlatamayız çünkü, o anlatılabilir bir şey değil. Cevap vermem, bir cevabı yok ki; cevap vermeye başladığım anda hikâyeye başlamış olurum. Söylenebilecek tek şey: “Allah’tanım, ondan geldim, ona gidiyorum.” Anlaşılabilecek olan yegâne ifade budur, bu kadar. Ha, yaşanmışlıklarımı anlat desen, anlatırım - gece gündüz anlatabilirim, problem yok. Ama ben o yaşanmışlıkların inşa ettiği kişi değilim.
Hani Necip Fazıl’ın şiirinde geçtiği gibi “kaldırımların emzirdiği çocuk” - öyle bir şey yok. Hepimiz maalesef öyleyiz; hepimiz bir şeylerin emzirdiği çocuğuz. Sevgisizliğin emzirdiği bir çocuksun, değer görmemişliğin emzirdiği bir çocuksun, dışlanmışlığın emzirdiği bir çocuksun, küçümsenmenin emzirdiği bir çocuksun - gibi geliyor size değil mi? Öyle bir algı var çünkü, öyle zannediyoruz. Hayır. Ben kadınların emzirdiği çocuk değilim, ben Allah’ın kalbinden gelmiş bir varlığım, Allah’ın sevgisinden dolmuş bir varlığım.
“Ben” ve “Benim”: Acının Başlangıcı
Bir çocuk böyle - çocuğun var mı senin, olabilir mi, senin çocuğun olabilir mi? Olur herhalde, nasıl olur, senin - yani benden olan, senden olan. Emin misin senden olduğuna? “Anasından da değildir, senden de değildir, Allah’tandır.” Tamam, Allah’tandır - oraya mı geldik şimdi, tamam. “Çocuğumuz öldü” değil, “çocuk öldü” - çünkü “çocuğumuz” diye başladığında hikâye başlıyor. Hikâye başlayınca da bak, “çocuğum” dediğin anda bir hikâyeye başladık değil mi; mesela “çocuğum öldü” diye başladığımda ne yapmış oluyorum, bir hikâyeye başlamış oluyorum “çocuğum” diye başlıyorsun. Sonra tabii çocuğun ölümü kötü olmaz mı, üzücü olmaz mı - “çocuğum çünkü, benim çocuğum” diye başlıyoruz.
Şimdi devam et, ne kadar hikâye yapıyoruz, neresinde başlıyor? İlk anda henüz hikâye değil - arkamızı dönmeyiz, hikâyeyle yüzleşiriz. Bu hikâyeyi kim üretti, acı çeken kim? İşte bak, acı çeker hikâyedeki adam. Bak “çocuğum” diye başladığında Budist der ki “acı başladı” der. Bir Budiste git, gerçek bir Budiste; sen desen ki mesela “benim çocuğum” diye başla, o der ki “bir saniye dur”, der ki “acı başladı” der. Daha sen “çocuğum öldü” demiyorsun ama “benim çocuğum” diye başladı. Hatta sen şöyle desen, “benim çocuğum çok başarılı oldu, şu an dünyada çok büyük buluşlar yapıyor” o der ki gene “acı başladı” der - neden biliyor musun? Kendini izafi ve geçici olana nispet ettiğin her “ben” cümlesi ve her “benim” cümlesi acının başlangıcıdır, acı oradan başlar.
Mesela “ben” dedim - “ben” olarak neye “ben” dedim? Diyelim ki dünyaya gelmiş olan bir bedeni ve bu bedeni üzerinden var olduğumu düşünerek “ben” dedim; dediğim anda acı başladı. Bir çocuk oldu, çocuğa “benim çocuğum” dedim. Burada kelime önemli değil ama yanlış anlaşılmasın, bizim maksadımız kelime değil; bir şeyin sana aidiyetini tasavvur etmen - kastımız bu yani. Yoksa “benim çocuğum” demezsin, “işte Allah’tan” dersin ama içeride, “Allah’tan” da biraz da bizim, o kadar da değil yani - boşuna, “bu bize havadan gelmedi, bunu çok çalıştık” dersin değil mi mesela? Kendine ait görürsün. “Benim çocuğum” dediğin andan itibaren acı başlamıştır. Yoksa “benim evladım [böyle böyle acı çekti]” dediğinde hemen etrafından destek gelir [ses kaydında bu bölümde ciddi bir kopukluk var, bağlam net değil]. Değil mi? Bu da güzel bir hikâye, bu da çok güzel bir hikâye - en tatlı hikâyelerden bir tanesi. “Ya tamam da ama çok zor” - bu en tatlı hikâyedir, böyle hani uykudan evvel Adile Teyze’nin bir beş dakikası var diye, uykudan önce. Gerçek söylüyorum, bu çok güzel bir şeydir. “Ama çok zor hocam, doğru söylüyorsunuz ama kolay değil.” Oh ne tatlı, bak hiç seni uyandırmadan böyle mışıl mışıl hipnotize eden bir hikâye bu; o yüzden çok zikrettim bu hikâyeyi.
Evlat Acısı ve Peygamberin Hâli
Böyle bir durum karşısında acı çekmemiş bir örnek var mı? Acı çekmemiş, evlat acısı çekmemiş - Peygamber Efendimiz, Peygamber evlat acısı çekmemiş. Çocuğu ölürken mesela kalbinde ne olduğunu biliyor musunuz? Eğer rivayet doğruysa, rivayet diyor ki iki damla gözyaşı gelmiş Peygamber’e. Bunu daha önce de anlattım. Sahabi diyor ki “Ya Resulallah” - tırnak içinde, belki meal olarak söylüyorum, kelimesi kelimesine değil - “sen de mi?” diyorlar. Peki ben basit bir soru soruyorum: Eğer Peygamber de, arkadaşlar, “evlat acısı çok kötü, Allah evlat acısı göstermesin bize” diyen biri olsaydı, Peygamber’in gözünden iki damla geldiğinde “sen de mi ya Resulallah” denir miydi? Bunu düşünemiyor muyuz mesela? Kim demiş olabilir bunu ve kime demiş olabilir, değil mi düşündüğümüzde? Demek ki Peygamber bir şey anlatmış insanlara, evlat ölümüyle ilgili bir şey anlatmış muhtemelen. Ama tabii birçok şey bize gelmediği için biz bilmiyoruz. Ama şunu anlayabiliriz - ortalama aklımız varsa şunu anlayamaz mıyız - sahabiler Peygamber’in gözünden iki damla yaş dökülünce “Ya Resulallah, sen de mi?” denildiğinde, demek ki Peygamber bir şey anlatmış bunlara. Ama herhalde şunu anlatmamış: “Evlat acısı çok zordur, Allah kimseye yaşatmasın, bana da.” Öyle mi dedi acaba? Herhalde demiş olamaz değil mi. Bakın ne diyor: Göz yaşarır, kalp hüzünlenir ama bizim Rabbimizin hükmüne tam bir rızamız varmış. Tabii ki göz - çocuk doğmuş, büyümüş, birkaç yaşa gelmiş, vefat etmiş - görmek konusunda bir alışkanlığı olmuş değil mi, kalp geçici bir ayrılığın hüznünü duyar, o kadar. Evlat acısı yok Peygamber’de.
Bakın o yüzden Peygamber’in ne yaşadığını anlamak için bizim belli bir varoluş kıvamına gelmemiz gerekiyor; yoksa Peygamber’i de anlayamayız, yanlış yorumlarız. Bu hepimizin düştüğü bir şey.
Vahşi Kıssası: Egomuzun Peygamberi
Mesela bak en basit örneklerden biri, Peygamber’in Vahşi ile ilgili olayı: Bizde yaygın olarak “Peygamber demiş ki gözüme görünme” şeklinde bir algı var; Peygamber de güya, hâşâ, öyle demiş. Hadi bir de olayın aslını bakalım. Peygamber, Vahşi’ye mektup gönderiyor. Niçin gönderiyor, işi gücü yok mu, niye göndersin ki? Değil mi, adam zaten kaçmış gitmiş. Niye gönderiyor? “Ey Vahşi, İslam ol, Allah’ın mesajına tabi ol.” Niye göndersin, hadi gönderdi, görevini yapsın da kurtulsun tırnak içinde, “illallah” desin değil mi - bizim hamamız böyle çalışıyor. İki: adam diyor ki “hayır, böyle bir şey kabul etmiyorum.” Peygamber gene gönderiyor. Vahşi diyor ki “ama benim günahım çok.” Allah “eğer iyilik yaparsanız sizin günahlarınızı bağışlar” diye ayet gönderiyor. Vahşi diyor ki “ama ben iyilik yapmadım ki.” O zaman başka ayet gönderiyor: Allah bütün günahlarınızı bağışlar diye şartsız bir ayet gönderiyor. Niye gönderiyor Peygamber, işinin gücünün yok mu, niye bu kadar çaba gösteriyor? Vahşi Müslüman olsun diye, ya da en azından mesajı en mükemmel şekilde idrak etsin diye. Hani Peygamber orada “söyledim ama zaten içimde soğumadı, iyi olmasın zaten, içimde hiç istemiyorum, gözümde görmek istemiyorum” gibi yapmıyor. Öyle mi dedi? Defalarca mektup gönderiyor, “Allah bütün günahları bağışlar” ayetini gönderiyor.
En son geliyor Vahşi ve “madem Allah’ın böyle sonsuz bir affediciliği, rahmeti var” diyor, “Müslüman oldum” diyor. Peygamber “anlat” diyor, “Uhud’da ne oldu?” O da anlatıyor. Tabii anlatınca oradaki Müslümanlar da hani ağlayanı oluyor, kızanı oluyor, kaş kaldıranı oluyor. Peygamber ona diyor ki “sen istersen burada fazla durma” diyor. Niye diyor? Zaten Vahşi’nin kendisi kendi kendini affedemiyor; Allah affetmiş ama o kendi kendini affedemiyor, sürekli tırnak içinde “ben niye Hamza’yı öldürdüm” diye bir ıstırap duyuyor. Diğer Müslümanlar da şimdi hiçbir şey demese bile Vahşi onların bakışlarından kendince rahatsız olabilir. “Sen istersen burada durma” diyor yani, mevzu bu.
Ama bizde ne olarak aksediyor? “Gözüm görmesin” demiş. Bunu kim söylüyor? Bunu bizim egomuz söylüyor - bir de Peygamber’e yanıyoruz onu. Ya Peygamber senin “gözün görmesin” diyecek olsa, niye bu kadar mektup gönderiyor ki? Niye? Ki bugünkü gibi maile de ulaşmıyor, mektupla yani; adam gönderiyor bir sürü, uğraşıyor yani. “Şununla” demiyor, “çok istiyorsa gelsin konuşuruz” demiyor mesela. Şimdi böyle bir Peygamber’i alıyoruz, egomuzun içine sokuyoruz, sonra egomuzdan bir Muhammed çıkıyor. O nasıl bir Muhammed? Gerçek artık bir Muhammed değil, egomuzun Muhammed’i. “Gözün görmesin dedi” - sen öyle diyorsun. Sen ufacık bir hata yapan bir kardeşine “gözüm görmesin” diyorsun, Peygamber’i de kendine malzeme yapıyorsun; sen Peygamber’i öfkeli olduğun o hâldeyken algılıyorsun, öfkene meşru bir zemin arıyorsun - farkında değilsin ama. Bakın hiçbirimiz bunu art niyetli yapmıyoruz ama farkında değiliz, öfkeliyiz; bugüne kadar kim bilir kaç kişiye “gözün görmesin” demişiz. E bize bir meşru zemin lazım. Bak, Vahşi’ye de Peygamber “gözüm görmesin” demedi.
O yüzden arkadaşlar din nedir? Hikâyelerden kurtulma sanatıdır. Bunun içinde biraz “ben” ve “benim” dediğimiz cümlelere biraz daha yakından bakmamız gerekiyor. Sırtımızı çevirmeyeceğiz - o “ben” kim, “benim” diyen kim? Bunlara bakarsak o zaman hikâyelerden kurtulma şansını elde edebiliriz. Allah’ın da bizim için istediği budur: hikâyelerimizden kurtulmuş olmak. Allah’ın huzuruna gittiğinizde, Allah şöyle istiyor sizden: “Sen mi geldin kulum?” Sen diyeceksin “ben geldim ya Rabbi”, hiç şikâyetiniz yok, hikâyeniz yok, mağduriyetiniz yok.
Şimdi insanlar diyor ya mesela, bazen böyle, işte “aslında biz anne babamızı biz seçmişiz” falan diyorlar; çünkü aslında bakın hikâyeye makul bir zemin oluşturmak zorundayız. Bugün böyle spiritüel gibi görünen birçok ekolde bunlar çok dillendiriliyor: “Anne babamı ben seçmişim.” Ya, sen mi seçtin, sen mi seçmedin kardeşim, mevzu hikâyenden kurtulmak - o bile hikâyenin parçası, “ben seçmişim” orada bir hikâye. Çünkü ancak böyle bir hikâyeyle rahatlayabiliyor; bazıları bu zokayı yutuyor, bazıları yutmuyor. Ne seçmez kardeşim, seçecek olsam bunu mu seçelim? “Yok, sen bilmiyorsun, sen bunu başka bir bilinçteyken seçmişsin” falan - hikâye üstüne hikâyeye devam ediyor. Seçsem ne olur, seçmesem ne olur, ne olacak yani? Bütün mesele, hikâyene tutunmamak; bu kadar basit. Hikâyene tutunma!
Yusuf Kıssası: Hikâyesine Tutunmayan İnsan
Yusuf - hep anlatıyoruz değil mi arkadaşlar - Yusuf hikâyesine tutundu mu? Dikkat edin, yok değil mi, bir tutunduğu yer yok; hiçbir hikâyesine, hiçbir noktasına tutunmuyor. O zaman kurtuluyor, o zaman huzur içinde; hiçbir derdi yok, hiçbir problemi yok, şikâyeti yok, mağduriyet algısı yok değil mi? Neler yaşanıyor - yaşanmışlıkları ayrı, Yusuf’un kendisi ayrı.
Yusuf ne diyor? Bakın en son sahnesinde: “Ya Rabbi” diyor, “beni bir Müslüman olarak vefat ettir, bir Müslüman olarak beni al, beni salihlerin arasına kat.” Bu kadar. Bakın hiç tırnak içinde bir acı, dram, mahrumiyet, mağduriyet, haksızlığa uğramışlık var mı bir hikâyede? Hiçbir şey yok ya. Sana da ilginç değil mi? Darısı başımıza inşallah. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Bakara Suresi: 156) — “İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un” (“Biz Allah’tanız ve yine O’na döneceğiz”) ifadesi, konuşmacı tarafından anlam olarak “ondan geldiniz, ona gidiyorsunuz” şeklinde aktarılıyor. - (Yusuf Suresi: 101) — Hz. Yusuf’un duası, “Ya Rabbi, beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler arasına kat” şeklinde anlam olarak aktarılıyor. - Vahşi kıssası bağlamında, Allah’ın günahları bağışlayacağına dair ayetlerden bahsediliyor; ancak sure adı/numarası metinde açıkça belirtilmediği için burada da isim atanmamıştır (tahmini olarak Zümer Suresi 53 olabilir, fakat bu netleştirilmemiştir).