Uyanıklık, Tanrı'ya Dönüş ve Acının Hikmeti

Kısa Özet

Bu sohbette sevginin ve acının, nefsin "uyanıklık" ya da "uyku" hali bağlamında nasıl değerlendirilmesi gerektiği ele alınıyor; insanın tek gerçek ihtiyacının Tanrı'ya dönmek olduğu, dünyevi bağların ancak Tanrı'ya işaret ettiği ölçüde anlamlı olduğu, aksi halde birer put haline gelebileceği anlatılıyor. Kadın-erkek ilişkisi, "kendini gerçekleştirme" kavramının eleştirisi ve hastalık/acı örnekleri üzerinden bireysel benliğin (nefsin) acı çekmenin asıl kaynağı olduğu; acının bir ceza değil, benliğe tutulan bir "projektör" ve dönüşüm aracı olduğu vurgulanıyor. Sohbet, kişinin kendine şefkat göstermeden acıları kabul edip doğru kullanması gerektiği öğüdüyle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Sevgi ancak uyanıklık halinde, sevginin hakikatini idrak ederek yaşanırsa dönüştürücüdür; uykudaki bir sevgi özdeşleşmeye hizmet eder.
  • İnsanın tek gerçek ihtiyacı Tanrı'ya dönmektir; dünyevi tatminler ancak birer işarettir, yanlış anlaşıldığında put haline de gelebilirler.
  • Acı bir ceza değildir, benliğe tutulan bir projektördür; kucaklanıp doğru kullanılırsa dönüştürücü olur.
  • "Ben yapabilirim" tuzağı: Her eylem Tanrı iledir, kişinin tek görevi Tanrı'ya yönelmektir.
  • Kişi kendine şefkat ve acıma duygusundan uzak durmalı, acılarının nöbetini tutmamalıdır.

Nefsin Dönüşüm Sürecinde Sevgi: Uyanıklık ve Uyku Hali

Bir kişi soru soruyor: Kişi, nefsin dönüşüm sürecinde sevebilir mi, sevgiye nasıl bakmalıdır? Cevap şu: Uyanıksan sevebilirsin, uykudaysan sevmemelisin. Yani kişi uyanış sürecindeyse, sevginin kaynağını, hakikatini, manasını nispeten biliyorsa sevebilir ve bu sevgi onu dönüştürebilir, onun dönüşümüne hizmet edebilir. Ama uykuda ise sevmemelidir; çünkü sevmesi bir özdeşleşmeye hizmet eder. Sevilmek de öyledir.

Mesela insan dünyadan bir darbe alır veyahut bir sıkıntı yaşar. Sevilmeyi arzu edebilir ve bu sevilme gerçekleştiğinde kişiyi uykuya daldırır. Kişi tekrar uyur, çünkü bulduğunu zanneder.

Gerçek İhtiyaç: Tanrı'ya Dönmek

Hani modern psikolojinin deyimiyle insanın en temel ihtiyaçları nedir? En aşağıdan başlar, Maslow'un hiyerarşisinde önce en maddi ihtiyaçlar, daha sonra sevgi ihtiyacı, değer görme ihtiyacı ve saire ihtiyaçlar diye sıralanır. Halbuki insanın tek ve gerçek ihtiyacı vardır, o da Tanrı'ya dönmektir. Kişi Tanrı'ya dönmediği müddetçe gerçek anlamda ihtiyacı karşılanmamış demektir. İstediği kadar "ben tatmin oldum, hayatımda çok mutluyum" dese de, o insan kendini aldatmış sayılır.

Tanrı'ya dönen için ise tatmin edilmemiş hiçbir ihtiyaç kalmaz; ona döndüğümüzde ve onu bulduğumuzda her şeyi bulmuş sayılırız. Güneşi bulan için ısı da ışık da her şey bulunmuştur. Ama göreceli olan alemde bulduğumuz şeyler izafidir ve gerçek değildir; ancak bize bir işaret olabilirler. Yani hayatta bizi tatmin eden şeyler aslında deyim yerindeyse Tanrı'nın imitasyonudur, gerçek Tanrı değildir ama Tanrı'ya işaret ederler. Tanrı'nın saptırıcı bir taklidi değillerdir; Tanrı'nın imitasyonlarıdır, işaret eden taklitleridir. Bu şekilde anlaşıldığında onlar kişiyi Tanrı'ya döndürürler. Ama kişi uykudaysa Tanrı'ya giden yolunu engellerler.

Kutsal Asılların Gölgesi: İşaret mi, Put mu?

Diyelim ki maddi bir zenginlik, sevgi, değer görme, ünlü olma, bir aile, bir mevki, bir makam; bunlar kutsal asılların bir gölgesidir. Fakat aslında bunlar bize bir işaret de olabilirler, aldatıcı ve yol kesici bir put haline de gelebilirler. Bu tabii ki kişinin kendi bakışına bağlı olan bir meseledir.

Kişi arayıştaysa, aradığı şey onu uykuda tutmaz; ama tam uyanmadığı için de hiçbir zaman emin olmamalıdır. Çünkü tam uyanmak ancak bulmakla mümkündür. Bakın, biz Tanrı'yı ararken aslında ne aradığımızı bilmiyoruz. Bulunca "Tanrı buymuş" diyeceğiz. Hani bu ayetin ifadesiyle, "Ey Rabbim" diyor, "biz sana gerçekten böyle inanmamıştık." Dolayısıyla arayan insan uyanmaya yakın insandır; ama uyanmış insan artık arayan değildir. Arayan uzun süre arayışta kalabilir, bazen ümitsizliğe düşebilir, bıkabilir. Bulduğu şeyin aradığı şey olduğunu da zannedebilir. Ama aslında bulduğu şey aradığı şey değildir; bunu tam olarak anlayamaz. Onu bulanlar, gerçekte bulanlar, o konuda onu uyarır: "Senin bulduğun şey, gerçekte aradığın şey değil." Anlayamazsa bundan sorumlu mu tutulur? O ayrı bir bahis, niyet ayrı bir konu; ilkesel düşünüyoruz.

Bir soru geldi: Uykudaki bir kişi birini seviyorsa ve bundan rahatsızlık duyuyorsa -çünkü o kadar sevmemesi gerektiğini bilmiyor- o zaman bu durum kişiyi o süreçte kendisinden uzaklaştırabilir mi? Bunun etkili bir tavır olup olmadığını kesin olarak söyleyemeyiz. Kişi farkındaysa... ama ilerleyemeyiz. Burada mesele sevmeyi engellemek değil; sevginin hakikatini ve manasını idrak etmekle ilişkili bir şey.

Şöyle yapalım: Hristiyan geleneğindeki ifadeyle söylersek, seven kendisi değil, içindeki Tanrı olduğunu idrak ederek seviyorsa ve o sevgisini ilahi sevginin idrakine bir pencere olarak şuur ediyorsa, bu sevgi yanlış bir sevgi değildir. Fakat "seven benim" diye düşünüyorsa, bu hakikatle bağı kopuk bir anlayıştır. Dolayısıyla bunun onu nereye götüreceğini kestirmek güçtür.

Erkek için kadın çok eski bir sınavdır, kadın için erkek de çok eski bir sınavdır. Kendi kendini hatırlamanın dışında hiçbir şey kıymetli olmamalıdır. Mesela biz bazen arayıştan bahsederiz, Tanrı'yı aramak, hakikati aramak deriz. Arayan insanın gerçek niteliği şudur: Sana ne verilirse verilsin, seni yolundan alıkoyamaz. Gerçek arayan budur aslında. Fakat biz henüz böyle değiliz; ama bunu ilkesel olarak kabul etmeliyiz.

Halk arasında meşhur bir söz vardır: "Dünya sana tokat attığında Allah'a dönersin." Bu aslında gerçek bir arayış değildir. Çünkü dünya senden yüz çevirdiği için Tanrı'ya dönüyorsun; tabii hayalinde izafi olarak oluşturduğun bir Tanrı'ya. O yüzden peygamberler ve evliyalar hiçbir şey yolundan alıkoyamaz. Çünkü onlar bulmuşlardır.

Buyur lütfu. Toplantıdayım. Buyur. Eyvallah. Tamam. Seni ararım. Allah razı olsun cümlemizin inşallah. İnşallah. Selam.

Pırlanta ve Cam Parçası Benzetmesi: Hakiki Arayış

O da neden? Çünkü bulmuşlardır. Bediüzzaman'ın deyimiyle, pırlanta ve elmas bulan, cam parçası toplamaz ve aramaz. Ama şimdi ben, bilmediğim ama pırlanta ve elmas diye bildiğim bir taş arıyorum diyorum; oysa pırlanta ve elmasın ne olduğunu bilmiyorum. Giderken parlak cam parçaları görüyorum ve bunlar beni çekiyor, ben de onları toplamaya başlıyorum ve "buldum" diyorum. Bu, elmas ve pırlantayı bilmediğimi gösteren bir şeydir.

"Fazlasını toplayabilir miyim, cam parçaları efendim? Şunlara doldurabiliriz, zararı yok" diyorsam; cam parçası topluyorsam, hele hele hem pırlantayı biliyorum diyorsam hem de cam parçası topluyorsam, bu zaten orada pırlantayı bulmadığımın bir göstergesidir. Doludizgin toplayan, onun pırlanta olmadığını bilmiyor demektir. Bu dışarıdan da bir göstergedir.

Bir erkek için ruhunun bedeli bir kadın olmadığı gibi, bir kadın için de ruhunun bedeli bir erkek değildir. Bu çok güzel, çok anlamlı bir cümledir.

Ruhunu verip alacağı şey mi? "Bedeli" diyor, değil mi? Evet. Yani ruhunu verip karşılığında ne alıyor? Kendine mi? Yok, kendine değil, Tanrı'dır. Tanrı değil mi? Evet. Dolayısıyla bir kadın ve erkek arasındaki ilişki aslında birlikte Tanrı'ya gidiş ilişkisi olabilir. Buna hizmet ettiği ölçüde o iyi bir kadın-erkek ilişkisidir. Yoksa birbirlerine bakan, muhatabını daha çok sevmeye veya muhatabı tarafından daha çok sevilmeye odaklı bir kadın-erkek ilişkisi anlamlı değildir. Ama o ikisi birlikte Tanrı'ya gidiş yolculuğunu yapabilirler; o zaman aralarındaki sevgi anlamlıdır ve geliştirilir. Kolay ya da zor oluşuyla şu an meşgul değiliz.

Kadın-Erkek İlişkisinde Tanrı'ya Yakınlık

Dolayısıyla bir kadın ve erkek, muhatabının kendisine ne kadar yakın olduğuyla değil, Tanrı'ya ne kadar yakın olduğuyla ilgilenmelidir. Bu ilişkide asıl önemli olması gereken budur. Bir kişi Tanrı'ya ne kadar yakınsa, senin ona o kadar yakınlığının anlamı vardır. Fakat bir kişi ne kadar nefsindeyse, senin ona yakınlığın o kadar seni ve onu nefse odaklayacaktır.

Bu anlamda bunu idrak etmiş insanlar, kendilerini sevdiklerinde Tanrı'yı daha çok severler. Bakın, insanlar bizi sevdiğinde biz Tanrı'dan daha da uzaklaşırız. -Doğru mu yorumluyorum, aşırı gitmiyorum değil mi?- Evet, insanlar bizi ne kadar severse biz Tanrı'dan o kadar uzaklaşıyoruz. Ama hakikat ehli açısından ise, insanlar onları sevdikçe onlar Allah'a daha çok yaklaşır ve O'nun yakınlığını hissederler; bilirler ki insanların o sevgisi de Tanrı sevgisidir, Tanrı sevgisinin insanların kalplerindeki yansımasıdır. Ama biz, bizi seven kişinin bu ilişkiyi bilmediğini görünce, bir insan bizi sevdiğinde Tanrı'yı unuturuz. Bunun üzerinde tabii ki tefekkür etmek gerekir.

Acıların Nöbetini Tutmamak: Bireysel Benlik ve Acı

Şimdi bir başka anekdot: Acılarımızın nöbetini tutmamalıyız. Çünkü bu uykuyu devam ettirir. Acı, nefsin bir algı tarzıdır; bireysel benlik acı duyar, bireysel benliğimiz yüzünden acı çekeriz. Eğer bireysel benliğin bakış açısını, o dar varoluş düzeyini aşabilseydik, bizim için acı söz konusu olmayacaktı.

-O zaman acıdan çıkmak istemek bir şey değil mi?- Tabii ki değil; ama o acıdan çıkmak istemek aslında kendi bireysel benliğimizden çıkmayı istemek anlamında olmalıdır. Biz onu öyle yapmıyoruz. O acıdan ne şekilde çıkmaya çalışıyoruz? Bir başka zevkin, bir başka hoşluğun arayışına girerek. Ben niye acı çekiyorum, bu acıdan kurtulmak istiyorum, bu acıyı çekmek istemiyorum derim. Peki bana bu acıyı çektiren nedir? Aslında bireysel benliğimdir. Ama ben, bana acı çektiren bireysel benliğimden kurtulmayı değil, o acıdan kurtulmayı istiyorum. O zaman bu, çözümü yanlış bir yerde aramak anlamına geliyor; bireysel benliğim içerisinde başka bir hazla onu dindirerek.

-Evet, yani ya o acıyı göz ardı ederek ya da o acının yerine bireysel benliğimin hoşnut olacağı başka olumlu bir deneyim yaşamayı isteyerek o acıdan çıkmaya çalışıyorum.- Halbuki benim asıl kurtulmam gereken şey bireysel benlik algımdır. Dolayısıyla burada biz bir apartmanın veya kapalı bir alanın içinde yer değiştirmeye çalışıyoruz, o alandan çıkmaya değil. Dolayısıyla gerçek anlamda kurtulamıyoruz.

Halbuki Kur'an-ı Kerim'de "iman edenler ki kurtuluşa ermiştir" diyor. Biz burada kurtuluşu çok basit bir şekilde algılıyoruz. Bu, bireysel benlikten, nefisten kurtulmak demektir ve bu çok zor bir şeydir. "İnanıyorum" demekle olunan bir şey değildir. Kurtuluş çok özel bir durumdur ve çok büyük bir ödüldür; seni kurtarır, yani ikiliğin alanından kurtarır. Sen hayatı artık acı-tatlı, kahır-lütuf gibi ikili bir şekilde deneyimlemekten kurtulursun; veyahut ölüm ve doğum olarak deneyimlemekten kurtulursun. Çünkü kurtulduğunda artık ne doğduğunu düşünürsün ne öldüğünü. Kurtuluş Tanrı'ya dönüştür; Tanrı'ya dönen için artık ne doğmak vardır ne ölmek. O yüzden arif doğmamıştır ve ölmemiştir; sadece Yunus'un dediği gibi ete kemiğe bürünmüş ve Yunus diye görünmüştür, ama artık o Yunus değildir.

Yine çok meşhur ama anlamakta o kadar gayret sarf etmediğimiz bir cümle vardır: "Bir ben vardır bende, benden içeri." İşte o dışsal benlerden içeri olan bene dönmüştür ki o ben Tanrı'dır. Ona dönmüştür ve kurtulmuştur. Artık dünyadadır ama dünyadan değildir.

Kurtulmuş İnsanın Dünyayla İlişkisi

İşte peygamberin dediği gibi: "Benim dünyayla ne alakam olabilir ki" der. Veyahut kendisine dünya ile ahiret arasında tercih imkânı verildiğinde zorunlu olarak ahireti seçer. Bu onun doğasıdır. O sadece burada bir vazife ve bir sorumluluk yaşar. Kurtulmuş olan bir insan dünyada bir şey aramaz; böyle bir şeyin imkânı yoktur. Dünyayla ilgili bir şeyin kaygısını duymaz; hiçbir kompleksi, hiçbir arayışı, hiçbir beklentisi, hiçbir hasreti kalmamıştır, bunlardan azade olmuş, kurtulmuştur.

-Kurtuluşa eren adamın bu dünyadaki bireysel varlığını devam ettirmesini pek anlayamıyorum; kurtulmuşsa neden hâlâ bireysel olarak var, toz olup gitsin?- Bunu Yunus kitabında güzel açıklıyor. Kendini aslında belli bir noktada tahayyül etmiş olarak görüyor, yine kâinatın geri kalanıyla olan ilişkisini de görüyor. Bütün canlı olan kâinatla bir olduğunu hissediyor; sadece belli bir noktada, bu tahayyül etmiş varlık orada kesitleşmiş oluyor. Tahayyül etmek, sınırlanma ve belirlilik içerir. Kâinatla yine bağlantıdadır ama belirli bir noktada belirginleşmiştir orada; diğer yerlerde de yine bütün bir işi vardır.

Atlas Okyanusu ve Buzdağı Meseli

Bu, geleneksel bazı metinlerde şöyle örneklenir: Bir Atlas Okyanusu düşünün; o bütün okyanustur. Fakat bazen buzdağı haline gelip sanki denizden ayrı bir şekilde gözükebilir. Biz onu görünce ne deriz? "Bu bir buzdağıdır." Sanki o okyanustan ayrı bir bireyselliği, bir taayyünü, bir belirlilik kazanma hali vardır. Ama kendini buzdağıyla özdeşleştirmek var, bir de kendini Atlas Okyanusu olarak görmek var. Kendini Atlas Okyanusu olarak gördüğünde, o buzdağı senin geçici bir görünümün, geçici bir tezahüründür. Ama kendini buzdağıyla özdeşleştirdiğinde hem Atlas Okyanusu değilsindir artık hem de o buzdağının kaderine mahkûmsundur; eriyebilirsin. Erirsen ne olur? Kaybetmiş olursun, kayıp yaşarsın. Ama Atlas Okyanusu'ysan, buzdağı olursun, sonra su olursun; sensin o zaten. Buzdağı olurken de sensin, eridiğinde de sensin. Ne özel olarak kazandığın bir şey var ne de kaybettiğin.

Bu, her zaman söylediğimiz, "Onlara bir musibet isabet ettiğinde Allah'a aidiz, ondan geldik ve ona dönüyoruz" ayetinde ifade edilen şeydir. Bunu kurtulmuş insan söyleyebilir tabii. O geçici taayyünle bir musibet isabet ettiğinde, ona bağımlı olmadığı için kendini asli tabiatı olan özüyle tanımlar; o da nedir? Allah'tır. Acıların nöbetini tutan veya acı duyan ve acıyla özdeşleşen, sınırlı tabiatımız olan bireyselliğimizdir.

Mesela biz diyebilir miyiz ki "Atlas Okyanusu eridi"? Diyemeyiz; ama buzdağı eriyebilir. Atlas Okyanusu'nun perspektifi açısından bunun bir önemi yoktur; Atlas Okyanusu'nun içindeki bir su, buzdağı halinde de durabilir, erimiş halde de olabilir; sadece orada bir tecelli ve tezahür vardır. Ama kendini buzdağı olarak algılayan için durum farklıdır. Uyanmak gerçek ve kutsal bir ödüldür.

"Kendini Gerçekleştirme" Kavramının Eleştirisi

Bizler kendimize ait de gereksiz bir kendilik inşa etmemeliyiz; böyle bir derde düşeriz yoksa. Modern psikolojide de biraz maneviyata yakın gibi gözüken bazı ekoller var, işte "kendini gerçekleştirme." Ne demek kendini gerçekleştirme? Böyle bir şey gelenekte yoktur.

-Veyahut buradaki "kendi" bireysel kendilik değil.- Gelenekteki kendi, oradaki kendiden tamamen farklıdır; oradaki tamamen bireyseldir. -Kabul etme, yaşantılara açık olma, her şeyi olduğu gibi kabul etme gibi bazı maddeleri var, çok uyuşan yönleri var. Yakalanmış bazı noktaları mesela, her türlü yaşantıya açık olma; yaşantıları bir avuç gibi tutmama, olduğu gibi kabul etme ve fark etme derler.- Şimdi bunu kadim gelenekte ruhani insanların tavırlarından yola çıkarak tanımlıyorlar, fakat koydukları kavram yanlış. Yani kendini gerçekleştirme, self-realization diye bir şey olamaz, ya da self-actualization; bunlar yanlış kavramlardır. Mutlak bir kendi vardır, o da Allah'tır. Sen hangi kendiliği aktüelleştiriyorsun?

-O zaman özün gerçekleşmediği bir şey olabilir mi?- Biz ancak bireysel benliğin, yani küçük kendiliğin, büyük kendiye dönüşü olarak tarif edebiliriz. Herkes Tanrı'ya döner; mutlak kendi kendini aktüelleştirir. Yani alemdeki bütün tecelli, Allah'ın kendini izhar etmesi, göstermesi, açığa çıkarmasıdır. Benim bireysel benliğimi ne ben inşa edebilirim ne de bunu gerçekleştirebilirim; çünkü benim kendime ait, kendimde olan bir benliğim, kendiliğim yoktur. Hazreti Peygamber, yaşadığı hayat sürecinde böyle bir şey yapmadı; Tanrı'ya kendini aştı ve Tanrı, Hazreti Peygamber'in aynasında bir şekilde tezahür etti. Bu, Hazreti Peygamber'in kendini aktüelleştirmesi veya kendini gerçekleştirmesi değildir. Fark anlaşılabiliyor mu? Kendinizin gerçekleşmesi değildir; mutlak kendinin, Tanrı'nın kendini tezahür ettirme varyantları, yollarıdır bizim varoluşumuz. Dolayısıyla biz kendimizi inşa edemeyiz. Benliğin en büyük problemi, kendini inşa edebilmek, kendini oluşturabilmek, kendini var kılabilmek ve bir şey yapabilme dürtüsüdür; bunları yapmak ister ve büyük bir yükün altına girer.

Örnek: Hastalığında "İyi Bir Anne Olamıyorum" Diyen Kadın

Geçen bir arkadaşı ziyaret etmiştim; kendisi -emin değilim- 25-30 yaşlarında bir hanım, beyin tümörü; doktorların dediğine göre 5-6 aylık ömrü var, tabii Allah bilir. Hamileydi, hastalığını öğrendiğinde 7,5-8 aylıkken çocuğu alındı; çocuk canlı doğdu. En temel kaygılarından biri şuydu: "Ben iyi bir anne olamıyorum, çocuğuma yeterince annelik yapamıyorum, çünkü tedavi bir sürü şey."

Bak bu nedir? Aslında bir yüktür. Sen olamazsın ki; sen anne olmayacaksın, sen iyi bir annelik de yapamayacaksın, zaten yapamazsın. Tanrı sende iyi bir anne olarak tezahür ederse sen iyi bir anne olacaksın.

-Etmeyebilir tabii, o diler, dilediği yerde tezelli eder. O zaman kişinin öyle hissetmesi, "ne yapayım" demesi mi gerekiyor?- Öyle, Tanrı böyle hissettirdi dersin. Tabii ki. -Ama o da öyle değil mi, o zaman bırak kendi işi olsun, sevabı da sana ait değil, hiçbir şey.- Keşke yapabilsek zaten bunu; yapamayız ki, keşke yapabilsek. Dediğin şey doğru; onu zaten Allah yapıyor. Biz bunu şu an yapamayız.

-O zaman şöyle bir haklılık olmaz mıydı? Şimdi ne yapayım, ben kızayım mı isteyeyim de Allah böyle bende kızarır etsin?- Ben ne yapıyorum bunu, nefsi ölmüş bir kişi diyebilir. -Velinin nefsi yok mu?- Nefsi fani olmuştur, bir anlamda ölmüştür diyebiliriz ama kelime önemli değil, fani olmuştur. -Ama şimdi biz veliler için mi konuşuyoruz, normal insanlar için mi konuşuyoruz?- Biz veliler için konuşmuyoruz, süreci konuşuyoruz. Ve sürecin öyle bir yerinde öyle bir hata yapıyoruz ki bu bizim gelişimimizi temelinden baltalıyor.

Bak mesela burada şöyle düşün: Eğer bunu idrak etmiş bir arkadaş olsaydı, bu bilgiyi bilen biri olsaydı, en azından bunu demeyecekti ve böyle bir yanlış algının tuzağına düşmeyecekti. Çok önemli, aklıma bir söz geldi: Hazreti Hacer, Safa ile Merve arasında gidip geliyor. Ama suyu bulur mu, bulmaz mı, Hazreti İsmail susuzluktan ölür mü, ölmez mi, öyle bir şey yok. "Ben mutlaka su bulmam lazım, eğer su bulamazsam yazıklar olsun bana, ben ne biçim bir anneyim" dememiş. Anlıyor musunuz? Orada bir eylem var; ama neden bizim burada dediğimiz olmuyor? O eylem de Tanrı iledir. Bak, ikilik yaratıp "ben bir şey yapıyorum, Tanrı da bir şey yapıyor veya yapmıyor" değil; senin eylemin de Tanrı sayesindedir. Zaten sürekli şunu söylüyoruz: Tanrı senden sadır olur, sen Tanrı'ya yönel. Sen iyi bir anne olmaya çalışma, sadece Tanrı'ya yönel; eğer Tanrı iyi bir anne olarak sadır olacaksa olur, olmayacaksa olmaz. Yeter ki süreci kabul et.

Günlük hayatta herkes Tanrı'ya yönelerek iyi bir anne olmuyor, bunu demek istiyorum. Ama Tanrı'dan alarak anne oluyor; ama o yönelmiş, onu demek istiyorum. Onun gafleti tabii ki bu. Bak, Tanrı'ya yönelmesek de Tanrı'dan bir şey alırız. Ben güneşe çıkmasam da güneş bak şu an ışığını bana veriyor, anladın mı? Tanrı'ya yönelmeyen de alır. Zaten Tanrı'dan bir şey almasan sen zaten var olamazdın. Dolayısıyla Tanrı'ya yönelmesen de Tanrı'dan sana geliyor. Bir inançsız da iyi anne olur, fakat Tanrı sayesinde iyi annedir; ama o bunu bilmez. Problemler ise, Tanrı'dan gelen kesildiği zaman doğar; kişi şunu der: "Niye yapamıyorum? Daha önce ben yapabiliyordum, iyi bir anneydim, çocuğuma bakıyordum" der ve bunu kendine mal ediyordu.

Diyelim ki hasta oldun, çocuğunun parmağını bile tutamıyorsun; o zaman ne diyorsun? "Ben iyi bir anne olamıyorum" diyorsun. -Bence katlanılamayacak bir sorumluluk var.- Kötü bir anneyi bu bakışla çok fazla teşhir etmemeli. Kötü anneye de şunu diyeceğiz; ama şu var: Biz şu an hepimiz ortalama insanız, üniversite seviyesinde değiliz ve bu göz kandırılabilir; onu demek istiyorum. Bu bilgilerden herkes çok tembelliğe de varabilir, böyle bir bekleyişte de olabilir, eylemsizliğe de kendini atabilir. Bu bilgiyi yolda sapıtmak için de kullanabiliriz; bu bilgiyi yanlış değerlendirmek olur.

Ama bakın, bu bilgiyi tam anlayan biri hayatta hiçbir zaman huzursuz olmaz. Bu bilgiyi yanlış değerlendirmek olur ama, Hacer de yine o süreci gitti geldi; o süreci gidip gelmemizde iyi bir yanım olmaya çalışmalıyız, ama suyu bulamadığında da "benim de iyi bir yanım olmamış" -yani suyu bulamadım- diyemezsin. Anladın mı? Bak biz benlik tuzağına bazen böyle düşeriz.

Diyorsun ki, bak sen yapıyorsun işte, psikolojik anlamda kişiyi tahrik ediyorsun: "Gayret et, mücadele et, sen yapabilirsin" diyorsun. Buraya kadar film iyi işliyor; kişinin yaptığı yine Allah iledir. Fakat Allah'tan bir şey gelmediğinde kişi şu tuzağa düşüyor: "Ben nasıl yapamıyorum" diye ya kendi kendini aşağılıyor, ya dünyaya küsüyor, ya da öfkeye kapılıyor.

-Ben söylediğinizi anladım, şimdi anlamıyorum demek değil, benim için şöyle bir sıkıntı var: Bu zaten yapma noktasında çoğu insan bu anlamda yapmıyor.- Bunu zaten bilen insan, bunu yaşayan insan, bu bilgiyle artık toplu şikâyetini yapmıyor. Sonuçta bizim bu anlamda insanlara karşı sıkıntılarımız oluyor: Ben istediğim halde Allah vermiyorsa, yapamıyorsam -bir insana iyilik yapmak, bir çocuğa iyilik yapmak istiyorsun ama gelmiyor, olmuyor, olamıyorsun- orada kişi biraz aczinden dolayı o acıyı yaşamıyor mu?

-Şunu demek çok kolay mı: "Ne yapayım, kötü bir anneyim, istiyorum aslında ilgilenmeyi ama Allah'tan bana bir şey gelmiyor" -istihare etmiyor mu bunu, bunu mu düşünmek gerekiyor?- Buradaki nasıl düşünüleceği şu: Kişi kötü bir anne, diyelim; burada şunu düşünecek: "Ben Tanrı'dan geleni örtüyor muyum?" Bu ayrı bir bahis. Ama bak buradaki örnekte ne var? Kadın çocuğunu doğurmuş, kanser hastası, çocuğunu emziremiyor, bakamıyor, ona vakit veremiyor ve "ben kötü bir anneyim" diyor. Anlıyor musunuz? Yani şöyle diyeceğim: Allah'tan geliyor ama ben bunu yapamıyorum. -Allah'tan her şey de bu şekilde gelir mi o zaman?- Gelmeyebilir. Bak, o çocuğun sahibi Tanrı'dır; sen sahip değilsin, o çocuğa önce Tanrı sahip oldu, sonra sen bir şey yapabileceğini düşündün. Yapamadığında da "niye yapamıyorum" diye kendine kahrediyorsun. Hepsi bir benlik tuzağı. Senin dediğin, orada Tanrı'dan gelen ilahi lütfa karşı gönlünü kapatıp negatif davranmak; o ayrı bir bahis. Ama bak burada böyle bir durum yok.

Allah'ın mesela şöyle düşün: Diyelim ki hasta oldun, çocuğu doğurdun ve sütün yok, veremiyorsun; orada bedensel bir hastalık görüyoruz, burada apaçık gözüküyor. Bunun gibi bir durumda "niye yok olmalıydı" diyemezsin. Demek istediğim, orada kabul etmek daha kolay; oradaki şey maddi olarak gösteriliyor. Ötekinde ise böyle bir şey yok, gelmiyor; sonuçta daha farklı, diyelim ki bir yandan bilgimiz var, bir yandan da Allah'ın vermeyişi var.

Diyelim sütün yoksa, başka bir kanaldan beklersin; hiçbir kanal bulamadım diyelim, uçak kazası geçirdin ve düştün, çocukla sen sağ kaldın, sende de süt yok, etrafta market de yok. Şunu der misin: "Ya Rabbi, bende hiçbir şey zaten yok; benim kendimde bir kaynaklık yok, benim kendimden kaynaklanan bir varlığım yok, sana aitiz. Dilersen bizi burada öldürürsün, dilersen kurtarırsın, dilersen gökten süt de yağdırırsın, dilersen senin rahmetine doğru ölümümüze de izin verirsin." Diyebilir misin?

-Bundan önce bir şey konuşmak çok kör bir kaderciliğe götürmez mi insanı?- O ayrı bir konu; dediğimiz gibi, bu yanlış kullanım. Diyelim burada verdiğimiz örnekte, o uçaktan düşüp etrafı araştırmamak değil; ben burada madem düştüm, düştüğüm yerde bekleyeyim demek değil. Yine orada çaba gösterirsin, gayret edersin, ararsın; fakat bunun da Allah ile mümkün olduğunu bilirsin. Bakarsın ki ayağın tutuyor; bu kimin sayesindedir? Allah sayesindedir. Eğer ayağın tutuyorsa yürümelisin ve yardım aramalısın.

Yardımın Kaynağı: Tevekkül ve Aciz Olmak

Yardımın ve bulacağın yardım Tanrı'nın yardımıdır; seni yürüten de O'dur. Burada bir ayrılık algısı yok, anlatabiliyor muyum? Fakat şu tuzak var: "Ben yapabilirim." Modern insanın düştüğü tuzak budur. "Ben yapabilirim" der; yapabilince neyle yapabiliyor? Allah'ın yardımıyla yapıyor. Yapabilince problem yok, hatta nefsani bir haz duyuyor: "Bak ben yaptım" diyor, "gayret ettim, cehd ettim, yaptım" diyor. Yapamayınca bu sefer orada problem başlıyor.

Mesela şöyle düşün: Bizim en çok duyduğumuz nedir? Çok yakın olan bir insan ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır; orada kala kalırsın, değil mi, bir şey yapamazsın. Ama yapmak istersin, yapamazsın; orada bir çelişki yaşarsın. Bak orada kişi Tanrı'ya bile gerçek anlamda dönemez ve kendine döner: "Nasıl bu kadar acizim" der ve acizinden hoşnut olmaz, nefret eder insan acizinden. -Anladın mı, Gülcan? Ortalama insan acizinden huzursuzdur.- -Aleyküm selam.- Arif ise acizinin fıtri olduğunu kabul eder ve acizinin penceresinden Tanrı'yı görür.

-O zaman imtihan sizin için, o içeriğin göbekte anlatmak istediği sadece Allah'tan geldiğini veya gelmediğini bilmemek mi, bu kadar mı? Ben kendimi Tanrı'ya açtım, onun için tek şey bu mu?- -Ya mesela ben şimdi bir anneysem ve bunu biliyorsam, bu bilgiyle biliyorsam, gelince o zaman bu bilgiyi nasıl değerlendireceğim?- Böyle bir durum var: Allah isterse verir, isterse vermez bu bilgiye rağmen. Ama annelik duyguları da biliyorsun, olması gerektiğinin bilgisi de var. -Kesinlikle iyi biliyorsun ama köküyle anlıyorsun; çayı koyup savar mısın?- Bunu kişi kendi vicdanına döndüğünde cevabını verebilir. -Diyebilir mi, diyemez mi?- Diyemez bunu. -Ancak "gelince iyi olduğunu kabul ediyorum" diyebilir; bu iyi bir kendini aldatma gücüdür. İşte oradan sığınılır; "o benim değil" demektir zaten. Buna yapacağımız bir şey yok. -Demek istediğim bu zaten; şeyi kabul etmiş, anlıyorum, o Allah'tan geliyordu veya gelmiyordu onu anlıyorum da, şimdi hep bu bilgi de var: Annenin -son olduğunu biliyorsun ya da nasip etmemek gerektiğini biliyorsun- Allah'tan geliyorsa yapabiliyorsun, gelmiyorsa yapamıyorsun; "gelmiyor" dersin yani, "neyse, bana gelmiyor" dersin, ama bu bilgiyi de biliyorsun. Yani kişi kendi kanallarının Tanrı'ya açık olup olmadığına mı bakmalı?- O zaman şuna mı geliyoruz: Tam olarak "Allah açarsa gelir" mi diyeceğiz? Hayır, bunu diyemeyiz, "gelir" diyemeyiz; bunu bilemeyiz.

Bak çok önemli bir şey: Peygamber hicret ettiğinde mağaradayken çok önemli bir şey söyledi. Hazreti Ebu Bekir'e "Tanrı bizimledir" dedi.

Peygamberimizin Mağarada Söylediği "Allah Bizimledir" Sözü

Hazreti Ebu Bekir hüzünlendi, üzüldü: "Peygamber'e bir şey olur mu, bizi bulurlar mı, görürler mi?" Bak Peygamber doktrinal bir şey söyledi: "Tanrı bizimledir" dedi. "İnnallâhe me'anâ." Emmanuel de Hristiyan literatüründe aynı şeyi ifade eder; Emmanuel, İmmanuel, "Tanrı bizimle" demektir; onun Aramicesi. Tamam mı, hani "innehu me'anâ" gibi bir şey.

Tanrı bizimledir. Bak burada Peygamber şunu demedi: "Allah bizi koruyacak, bizi bulamayacaklar, merak etme." Böyle bir şey demedi; veya "bizi bulacaktır da" demedi, "eyvah bizi bulurlarsa" da demedi. Veyahut da şu da değil: Diyelim ki bak mağaraya kadar hareket ettiler, yol aldılar; "biz böyle yürüyelim, bulup bulmayacaklarını Allah bilir, biz öyle gidelim" demedi. Yürüdü, gizli yollardan gitti; ama en sonunda mağaraya sığınmak zorunda kaldı. Ama mağarada onun yapacağı hiçbir şey yoktu, değil mi? Bunu müşahede etti; yapacağını yaptı ama yaptığının Allah sayesinde olduğunu bilerek. Buradaki önemli ayrım bu.

Ve orada dedi ki: "İnnallâhe me'anâ, Allah bizimledir." Ve mesela Allah, onların Mekkelilerce bulunmasını takdir etseydi, Peygamber orada hiç kaygı duymayacaktı, hiç korku duymayacaktı, hiç endişe duymayacaktı. Bu, başka bir şuur, benlik şuurunun ötesinde bir şey. Hazreti Ebu Bekir'de bile o an için, o anlık olarak, bu tam yoktu; bu bir süreçtir.

Bunu değerlendirirken neye bakmalı? Hakikaten oradan gelen bir şey mi diye mi bakmalı? Bunun iyi bir analizini yapma imkânın varsa, iyi görebiliyorsan, bunu seçebilirsin.

Affetme Meselesi ve Bir Arkadaşlık Örneği

Mesela benim bir arkadaşım vardı; kendince benim bir hatam olduğunu düşünüyordu. Ben de ona dedim ki, "Evet, bence de bir hataydı ama kötü niyetli bir hata değildi; kasıtlı yapmamıştım ama neticede hataydı. Beni affet" dedim. "Seni affetmem" dedi. Kısa bir zaman sonra şunu hissetti: Affetmeyen kendisiydi; Tanrı affetmişti ama o affetmiyordu, çünkü Tanrı'nın affedişine karşı kalbini kapamıştı.

Sonra bunu konuştuğumuzda ben ona dedim ki: "Affeden zaten sen olamazsın, beni affedecek olan Tanrı'dır; ama senin dilinden ve senin kalbinden affedecek. Burada da sen O'nun affının tecellisine mazhar olacaksın. Ama sen affetmemekle O'nun affının akışına engel oluyorsun." Kişi bunu hissedebilir. -Evet, iyi bir şahit de bunu anlayabilir.-

-Allah affeder mi?- Her zaman affetmeyebilir; ya da şöyle diyelim, affeder ama bazen cezalandırır, bazen de affeder ve cezalandırmaz. Tanrı'nın iki türlü affedişi vardır ama her halükarda affeder; ona dönerse affeder, ama bazen yaşanması gereken bir karşılığı vardır, bazen de ondan vazgeçer.

Biz büyük oranda bunun kendi nefsimizden kaynaklandığını düşünmeliyiz; öbürünü zaten hissedersin. Çünkü Allah'ın affedip affetmediğini idrak etmemiz için bizim benliğimizin o olguya karşı sıfır noktasında, nötr olması lazım. Nötr olduğunda -bunu şöyle düşünün, bir elektrik akımı geldiğinde, biz onu en son noktada ölçüyoruz, şu kadar volt diyelim- bunun geldiği kaynakla aynı olmasının zorunlu gereği, arada hiçbir direnç olmamasıdır. Arada direnç olursa ne olur? O gelen akımı indirger. Bunu kişi hisseder.

Bizde bir direnç olmamalıdır ki biz geleni aynen aksettirelim. Yoksa akım kısılıyor. Bir gelişim belli oluyor, o zaman hesabı örtmüyor. Bunun en güzel, en basit göstergesi nedir biliyor musun? Tanrı affeder ve sen de "affet" dersin ama bakarsın ki senin benliğinde bir rahatsızlık var; affetmek sana ağır geliyor. Anlatabiliyor muyum? Çünkü nötr değiliz; nötr olamadığımız için geleni hep çarpıtıyoruz. Veyahut da geleni kendimize mal ediyoruz, gasp ediyoruz; oysa Allah bizim sahibimizdir.

Epiktetos şöyle der: "Ben gerçek ailemi hiç terk etmedim." Bu gerçek ailesi Allah'tır ve meleklerdir. "Acılarımı feda etmeliyim, hiç kimseden alacaklı değilim, kimsenin bana borcu yoktur." Mesela nefis bu cümleden bile rahatsız olur: "Nasıl kimseden alacaklı değilim?" Mesela Allah'ın size şöyle dediğini düşünün: "Kimseden alacaklı değilsin, hiç kimse üzerinde hakkın yok." Halbuki gerçekten öyle. Bizler acıların bir parçası olmaktan çok, anlayışın bir parçası olmalıyız. "Gerçek sadece acılarla öğrenilir" denilmiştir; bakın bu da üzerinde düşünmemiz gereken bir şey. Bazen bunu yanlış değerlendiriyoruz; sanki bizatihi acı gerekliymiş gibi, sanki Allah da acı çektirmek istiyor, bundan zevk alıyor gibi. Ama biz böyle bir şey söylemiyoruz; "evet acı çekeceksin kardeşim, bu gerekiyor" demiyoruz. Hayır.

Biz niye acı çekiyoruz? Bireysel benliğin hapishanesinde olduğumuz için acı çekiyoruz. "Acı çekerek gerçeğe ulaşırsın" veya "gerçeğe ulaşman için acı çekmen gerekir" cümlesi doğrudur; fakat aradaki bağlantıyı tasavvur edişimizde problem var. Onun anlamı şu: Acı çektiğinde benliğini görürsün, bireysel benliğini fark edersin ve o bireysel benliğini her acı çekişinde zayıflatırsın, azaltırsın. Aslında her acı bize şunu der: "Benlik duvarından birkaç tuğlayı indir." Benlik duvarından tuğlaları indirdikçe hakikatin güneşini görürsün.

-Peki bu güçlendirmez mi aynı zamanda?- Neyi güçlendirmez? -Çekerek, o acı, benlik kısmını daha da güçlendirebilir kişide, değil mi?- Güçlendirmekten kastın eğer daha katılaşmak ise, bu yanlış bir şeydir, çarpık bir durumdur. -Daha öfkeli olmaz mı?- Bu, benlik duvarına birkaç tuğla daha eklemektir. -Yani her acı o anlamda değil mi?- Değişir. Fakat birisi görünürde daha işlevsel ve güçlü görünen bir benlik, öbürü daha zayıf ve işlevi bozulmuş görünen bir benlik olabilir; ikisi arasında fark yok. Biri acı çeker, daha katı, öfkeli ve sert olur; biri acı çeker, daha yıkılmış, daha işlevselliği bozulmuş biri olabilir. Bunların arasında maneviyat açısından hiçbir fark yoktur.

Kast edilen şey şudur: Acı denilen şey senin benlik ve ego yapından kaynaklanan bir şeydir. Sen her acıyı yaşadığında, seni nereden acıttığına bakarak aslında o yanlış kurguyu ortadan kaldırırsın; yani o tuğlaları indirirsin ve gittikçe hakikatin özü açığa çıkar. O yüzden "kişi acı çekerek hakikate ulaşır" denilmiştir, veya "hakikate ulaşman için acı çekmen gerekir" denilmiştir.

Acı: Benliğimize Tutulan Bir Projektör

-Orada da az önceki söylediğiniz yere çıkıyor: Allah, isterse o kişi acı çektiğinde o acılardan bir yere ulaşabilir, istemezse ulaşamaz mı?- Çünkü bazı insanlar oluyor; geçmişinde, çocukluğunda parasızlık yaşamış, sevgisiz büyümüş vesaire; bazısı bundan bunalıyor, bazısı da daha çok cimri oluyor, yani daha doyumsuz bir yanı ortaya çıkıyor. O acının boşa sarf edilmesi, hatta kötüye kullanılması oluyor. Demek ki her acı o zaman insanları düzeltmiyor. -Tabii ki değil.- Acıyı doğru kullanan adama yarar. -Değil mi?- Ama bir başka insan yanlış bir tutumla acıyla baş edemez hale gelebilir. Aynı güneş; senin ona karşı tutumun önemli. Acıya karşı tutumumuz, bizim ondan istifade etmemizi veyahut ondan kötü etkilenmemizi belirler.

-Geldiğinde ne yapmalıyız o halde?- Acı geldiğinde benliğimize bakmalıyız: "Niye beni acıtıyor?" Tabii bu hemen çözülen bir şey değil, süreç içinde olan bir şey. Mesela size çok basit bir örnek anlatayım: Benim yakın bir akrabam, bir ticaret olayında benim hırsızlığa benzer bir davranışım olduğunu düşündü. Ben çok üzüldüm, acı çektim ve şöyle dedim: "Nasıl benim hakkımda böyle düşünebilir? Bu kadar beni tanıyorsun, benim hakkımda nasıl böyle düşünüyorsun?" Onu pek görüşmesem de sürekli kafamda beni rahatsız ediyordu: "Nasıl benim hakkımda böyle düşünüyor, rahatsız ediyor beni."

Şimdi diyeceksin, bunda ne var, suçlu karşıdaki? Hayır, suçlu benim. Çünkü ben kimim ki benim hakkımda böyle düşünmesin? Düşünebilir, bu onunla ilgili bir şey. Niye "benim hakkımda nasıl böyle düşünebilir" dedim? Bu bir benlik, bir gurur, bir kibir, bir benlik algısıdır. Bunu fark ettiğimde şunu dedim: "Evet, eğer Rabbim beni muhafaza etmezse ben hata edebilirim, hırsızlık da yapabilirim, başka bir şey de yapabilirim. Çok şükür ki Rabbim beni muhafaza etmiş, yapmamışım; o da yanlış su-i zanda bulunmuş, ona üzüldüm sadece." Ve dedim ki, "inşallah yanlış kanaatini düzeltir, değiştirir." Ama şu "benim hakkımda nasıl böyle düşünür, ben bunu hak eden biri miyim, o daha ne gördü de böyle düşündü" demeyi bıraktım.

Bak bunlar ne kadar masum, değil mi aslında, tırnak içinde insani ve doğal şeyler; ama yanlış. Bu tam bir benlik. Bana o acıyı çektiren benliğimdi; bir hafta o acıyı boşu boşuna çektim mesela. "Ben bu aşağılanmayı hak etmedim" deriz bazen, "ben bu davranışı hak etmedim" deriz; sen nesin ki hak etmedin, nesin yani? Ne kadar masum görünen bir benlik oluşumu, ama farkında değiliz.

Bunun başlangıcı acıları kabul etmektir; onları savuşturmak veya geçiştirmek değil, ama onların istikametini değiştirmektir. İstikametini değiştirmek, geldiği yere bakmak demektir aynı zamanda. Geldiği yere bakarsın ve sana değmez olurlar artık, çünkü acıtacak bir nokta bulamazlar; acıtacakları, çarpacakları bir duvar yoktur. Hani sen ölmüşsen Azrail'in alacağı bir can yoktur. Bir menkıbede denildiği gibi, Hallac-ı Mansur'a Azrail gelmiş, "ben" demiş, "zaten canımı, ruhumu Allah'a verdim; sen de bu kemik torbasını al, o da senin olsun" demiş. Yani Azrail'in muhatap olacağı bir şey yok ki, Azrail'den dolayı rahatsız olasın. Hani cebinde para yoksa hırsızdan korkar mısın? Kaybedeceğin bir şey yoksa birinin seni soyacağını düşünür müsün? Düşünmezsin. Bu anlamda kişi gerçekten bunun üzerine

Acıyı Kucaklamak ve Kelimelerle Olgunlaşamamak

tefekkür ettiğinde acılar acı olmaktan çıkar ve kişi gerçekten bunları doğru kullanmış olur. O yüzden denilmiştir ki, ortalama insan acıları heba eder; onları kötüye kullanır, boşuna sarf eder, yani müsrif davranır. Biz acılık karşısında bile müsrif davranıyoruz. Ama tabii cümlenin güzelliği bizi cezbetmemeli; bunun içinde olmalı, yani bunu yaşamalıyız. Gerçekten acıyı sarf etmemeliyiz, hadiseleri de sarf etmemeliyiz. Yoksa burada maksadımız güzel cümleler kurmak ve duymak olmamalı, inşallah zaten değil.

"Ben gereksiz ve faydasız ağlamalarım yüzünden Tanrı'nın ve Cennet'in sesini duymaktan mahrum kaldım" demiş birisi bu yüzden. Maksat acıyı yaşamak değildir; acı bir şeylere ayna tutan bir şeydir aslında.

-Acıyı yaşamak, kendini bilmek gibi bir şey mi oluyor o zaman? Nefsini tanımak anlamında mı yaşamak diyorsun?- Nefsi üzerinde çalışmak demektir. Acıda ağlamak ya da acıda bir şey yapmak değil, onun üzerinde çalışmak. O aslında acı bir projektördür; bizim benliğimizin bir tarafına ışık tutar. Acıyı öyle telakki etmek lazım, bir projektör gibi. Ve der ki: "Bak sende böyle bir durum var, sen bu yüzden zaten acı çekiyorsun." Bu acı aslında bir projektördür, bir yere ışık tutuyor, karanlık bir noktana ışık tutuyor.

Mesela, adam çok zengin, iflas ediyor; acı değil mi? Peki niye acı? Çünkü kendini zengin görüyordu ve o zenginlikle özdeşleşmişti; iflas edince acı duydu. Aslında bu acı ona ne yaptı? Işık tuttu; dedi ki ona, "sen zenginlikle özdeş birisin ve o özdeşleşmene ben ışık tutuyorum, sen bunun üzerinde çalış." İflasından dolayı acı çekme; maddi zenginlikle özdeşleştiğin için dikkatini benliğine yöneltmelisin, bunun üzerinde çalış.

-Yoksa Allah'ın bir cezası mı olur böyle bir şey? Acı bir ceza mı?- Acı böyle bir şey değil, ceza değil. -Peki ya mesela burada aldatılan bir kadın örneğinde acı?- Tabii, eşi tarafından aldatılmayı hak etmeyen biri var, değil mi orada, en azından bir ego var: "Ben aldatılmamalıyım, aldatılmayı hak etmiyorum" diyen bir ego var. Oysa biz ne bir şeyi hak ediyoruz ne hak etmiyoruz, dememiz gerekirken, orada masum bir ego var, değil mi? Kimse de bunun farkında değil. Herkes onu haklı bulur, herkes onu sarıp sarmalar, "haklısın" der, onaylar, yardımcı olmaya çalışır; aldatan tarafa küfrederiz, kızarız.

-Burada aldatılan bir kadın için, o zaman böyle bir ego taşıdığı için mi bunu yaşadı gibi bakarız, yoksa başka bir şey mi?- Hayır. Onun birçok nedeni vardır. Sen böyle bir ego taşıdığın için aldatıldın gibi bir sebep-sonuç bağı kuramayız; bu yanlış olur, en azından tam doğru olmaz. Çünkü bir hadisenin birçok kişiye bakan, hatta geçmişe geleceğe zaman olarak ve insan olarak da birçok kişiye bakan yönü vardır; biz onunla ilgilenmeyiz. Fakat biz şunu düşünürüz: Eğer ben aldatılmaktan dolayı acı çekiyorsam, niye acı çekiyorum? Bu acı çekmemin altında yatan neden egomdur; ben bununla meşgul olurum. Aldatan niye aldatmış, o ayrı bir konu, o kaotik bir sebep-sonuç zinciri, onunla ilgilenmeyiz.

-Peki bu da yanlış mı, yani ben suç işledim de mi ceza görüyorum diye düşünmek?- Hayır, acıyı bu anlamda bir ceza olarak görmeyiz; bu anlamda acı bir lütuftur. Bunu idrak etmek gerekir. Kişi acıları kabul edip çektiği için kendiyle övünmemeli ve pay çıkarmamalıdır; bu da ayrı bir ego üretir. "Ben bu kadar şeye katlanıyorum" demek, bu da ayrı bir ego.

Selam Ömer. Buyur. Toplantıdayım. Buyur. Eyvallah. Sana da, cümlemizin duasında inşallah unutma. Allah'a emanet.

Kişi acıları kabul edip çektiği için bununla övülmemeli ve pay çıkarmamalıdır. "Ben ne acılar çektim, benim yaşadığımı sen yaşasaydın şöyle olurdu, böyle olurdu" demek, bu da acıyı ayrı bir ego olarak kullanmak demektir. Maalesef tabii. Bir veli, bir peygamber, bir arif, zahiren acı çekse de hiçbir zaman bundan kendine pay çıkarmaz, böyle bir algıya sahip değildir. Orada ciddi bir üstünlük duygusu söz konusudur: "Tabii, siz katlanamazsınız, ben ne acılar çektim" demek -karşı tarafı hiç unutmamak lazım- bu bir egodur, ilginç bir egodur. Kişi buna da dikkat etmelidir.

Yani çektiğimiz acı falan yoktur; acı çekiyorsak zaten benliğimiz yüzünden çekeriz, bununla övünecek bir tarafımız yok. Kendin yüzünden acı çektin yani, birileri yüzünden değil. Bu kadar da çekmişsen şükret; Allah sana iyi bir projeksiyon yapıyor demektir.

-Ne kadar acı çekiyorsak o zaman o kadar benliğimizde olumsuzluk mu var?- Hayır, öyle değil; bu birçok etkene bağlıdır. Ama şu var: Ne kadar çok acı çekiyorsan, Tanrı sana o kadar yardım etmek istiyor demektir, seni o kadar uyandırmak istiyor demektir; böyle diyebiliriz. Ve çok önemli, Allah acıları israf etmez. Sen israf edersin, o senin tarafından olur; ama hiçbir faydası olmayacak bir acıyı da Allah insana vermez. Fayda vermesi mümkündür ama sen o imkânı kullanmıyorsun, bu ayrı bir konu; kullanılma imkânı olmayan bir acıyı da Allah vermez. Yani Allah acıyı da israf etmez; çektiğimiz acılar da özel bir takdir ve belirlenmiş bir şeydir, öyle tesadüfen acı çekmeyiz.

-Kullanmıyorsak o işe yaramıyor ki o zaman?- Kullanmıyorsan bu senin tarafından kaynaklanır. Yani şu demektir: Çekiyorsan, sen bunu kullanabilecek imkân sende olduğu için çekiyorsundur. Sana bu acı gelmişse, o olguyu yaşamışsan, acı veren olguyu aslında sen bununla dönüşebilme imkânına sahipsin demektir. O imkânı kullanmamak ayrı bir konu, ama o imkâna sahipsin. Onun için çok zaman tekrar ederiz: Bela herkese gelmez, erbabı istidat arar.

Öncelikle acıları dönüştürmek için tek yol onları kucaklamak ve kabul etmektir. Yani o durumu bütünüyle kucaklayacaksın, kabul edeceksin; kaçmayacaksın, hoşnutsuzluk duymayacaksın: "Nereden başıma geldi, niye beni buluyor" -bunlar hep itmektir, kucaklamak değildir.

-Nedir bu, kucaklamayı nasıl anlayacağız, acıyla empati mi kuracağız?- Ondan sonra da onu doğru kullanacaksın. Ama çok önemli bir şey: Kelimeler bizi olgunlaştırmaz. Bizi olgunlaştırması demek, bir şeyin bizde bir dönüşüm meydana getirmesidir. O yüzden bazı kişiler acı çekerler, fakat o acılarından bir edebiyat üretir, bir kimlik üretir, bir şey üretir; bu o kişinin olgunluğunu göstermez. İşte arabesk dediğimiz şey de aslında budur; o, onun olgunlaşması değildir. İsterse çok güzel cümleler kursun, o kişi olgun değildir. Kelimelerle dönüşemeyiz; kelimelerin içerdiği, daha doğrusu kelimelerle işaret edilen bir mana vardır, o manaya odaklanmalı ve o manaya göre değişimi aramalıyız.

Kapanış: Kendine Şefkat Etmemek

-Devam edelim mi?- -Bırakalım isterseniz.- -Tamam, bırakalım.- -Eyvallah.-

Son bir şey, Esra bahsetmişken onu da söyleyeyim: Kişi kendine müsamahalı davranmamalıdır. Kişi kendine şefkat etmekten, kendine acıma duygusundan uzak durmalıdır. Acılarla biz dönüşüme yöneliriz; Hazreti İsa'nın suyu şaraba çevirmesi gibi, acılar da benlik odaklı anlayışımızı gerçeğe dönüştürür, bizi dönüştürür.

Buradan okumadığım için zihnimden tekrarlıyorum: Kişi kendine müsamahalı davranmamalıdır, kişi kendine şefkat etmemeli ve kendine acımamalıdır. Acılarla biz dönüşüme yöneliriz. Hazreti İsa'nın suyu şaraba çevirmesi gibi, acılar da benlik odaklı anlayışımızı gerçeğe dönüştürür.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "İnnallâhe me'anâ" (Allah bizimledir) sözüne doğrudan atıf (Tevbe Suresi: 40) - "İman edenler gerçekten kurtuluşa ermiştir" ifadesine atıf (Mü'minun Suresi: 1) - "Bir musibet isabet ettiğinde 'Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz' deriz" ayetine atıf (Bakara Suresi: 156) - Anlatıcının "ey Rabbim, biz sana gerçekten böyle inanmamıştık" şeklinde bahsettiği bir ayet daha geçmektedir; ancak sure adı metinde belirtilmediğinden tam referans verilememektedir. --- ---