Vahdet-i Vücut, Arınma ve Arzu-Korkudan Kurtuluş

Vahdet-i Vücut ile Panteizm Arasındaki Fark

Vahdet-i vücut ile panteizm zahiren birbirine benzeyen ama hakikatte birbirinden çok uzak şeylerdir. Bazı şeylerin kelimelerle anlatılma imkanı biraz zor olduğu için, bazen kelimelerle bir şey anlatılmaya çalışıldığında yanlış anlamlar çıkarılabildiği için bu karışıklık doğmuştur.

Mesela vahdet-i vücutçulara göre varlık tektir ve haktır, Allah'tır; mertebeleri çoktur. Sonra denir ki "ondan başka varlık yoktur." O zaman insanın biri ne yapıyor? "Bu kadar çok şey varlık var; koltuk var, su var, ben varım, bir sürü şey var, bunlar da varlık; o zaman haktan başka hakiki varlık yoksa ben de haklıyım (Hak'ım)" der. Tamam, mevzu burada bir derneğe girer, büyük bir karışıklık doğar. O yüzden "varlık ve mertebeleri" diye bir kavram vardır İslam düşüncesinde. Osmanlıca ifadesiyle veya Arapça ifadesiyle "meratib-i vücut", varlık mertebeleri diye.

Bununla ilgili bir okuma yapmak isteyenler olursa Ahmet Avni Konuk'un Füsus'un şerhi olan dört ciltlik bir kitabı var. O dört ciltlik kitabın başlarında giriş bölümleri var; onları Selçuk Eraydın ve Mustafa Tahralı yazmıştır, girişleriyle. Onları okursanız orada varlık ve mertebeleri konusu işleniyor. Bazıları dörtlü, bazıları beşli, bazıları yedili gibi mertebeler yapmışlar; hepsinin anlatmak istediği ayrışır, bazıları bir mertebeyi ikiye bölmüşler falan. O da varlık mertebeleri konusunu anlamamak değildir.

Ama şunu açıkça söylemek gerekir ki: vahdet-i vücut, "bizim bu varlık olarak algıladığımız şeylerin toplamı veyahut bütünlüğü vücuttur, bu da haktır" gibi bir şey değildir. Vahdet-i vücutta bu gördüğümüz şeyler, varlığın gölgeleri olarak kabul edilir; bazen hayal mertebesindeki varlıklar olarak kabul edilir. Panteizm ise gördüğümüz bütün varlıkları toplar ve onların birleştiği bir olanı da "varlık" olarak kabul eder. Vahdet-i vücut ile panteizm zahiren benzeşen ama hakikatte birbirinden tamamen uzak şeylerdir.

Hakiki varlık kavramı, hakiki varlığın mertebeleri kavramının anlaşılması gerekir, ama bu böyle bilgi olarak kavrayabileceğimiz bir şey değildir. "Mutlak varlık" dediğimde ne anlayacaksınız? Ne anlayabiliriz? Kelime olarak mutlak varlık; belki bu gibi şeyler değillemeyle anlaşılabilir. Yani mutlak varlık nedir? Zamana ve mekana bağlı olmayan, değişimden münezzeh olan varlık; en basitinden diyebiliriz.

Burada gördüğümüz her şey, bizim şu an varlık dediğimiz her şey, zaman ve mekana bağlıysa ve değişimden etkileniyorsa, o zaman bunlar mutlak varlık değildir. Bu gördüğümüz izafi varlıklar da mutlak varlık sayesinde vardır. Tıpkı şuna benzer: burada bir insan dikilse, ışığın geldiği bir kaynağa bağlı olarak bir gölge oluşur; o gölge kaynağa bağlıdır, o kaynak olmasa gölge de olmazdı. Dolayısıyla bu gördüğümüz varlık diye algıladığımız her şey, mutlak varlığın bu anlamda bir nevi gölgesidir. Bu tür metaforlar söylenmiştir. Veya işte suyun kar olması, buz olması, tipi olması gibi. Kar olmaklık, tipi olmaklık, buz olmaklık, bir hacim ve şekil olarak katılaşmaklık — bunlar izafi düzeylerde ortaya çıkan niteliklerdir, mutlak varlığın nitelikleri değildir. O yüzden "mutlak varlık" ve "varoluş" diye bir ayrım yapılmış; kelimeler üzerinden bir ayrım yapılmaya çalışılmış ki mevzular karışmasın diye.

Ama günümüzde vahdet-i vücut mevzusu, yumuşak bir ifadeyle, çok basit bir meseleymiş gibi, insanların oturup kafelerde konuştuğu bir mevzu haline gelmiş olması problemli bir şeydir. Bunun tehlikesi, vahdet-i vücut ehlinin gerçek anlamda "varlık" demediği şeyleri varlık zannedip o varlığın toplamına "Tanrı" demek tuzağına insanları düşürür. Mutlak varlığı idrak etmeyen bir insanın bu konularda konuşması yanlıştır. Maddeyi aşamayan, maddeye varlık atfeden, bilinci aşamayan bir insanın varlık hakkında konuşmaması en uygun şey olur.

Bu zaten "tefekkür edilmeyecek olan" kısmı tanımlıyor; oraya da bağlanır. Gerçek varlık tefekkürün konusu değildir. Dolayısıyla bir alimin ifadesiyle: "Materyalistlerin içinde boğulduğu dünya ayaklarımı dahi ıslatmadı" diyor. Materyalistlerin boğulduğu madde ayaklarımı dahi ıslatmadı, diyor. Şimdi insanlar kendilerini bir beden ve zihinden ibaret varlık olarak, işte atomlardan, fizikten, kimyanın tanımları üzerinden algılıyor. Bunun üzerinden büyük varlık teorileri üretiyor aslında; bu çok yanlış bir şey.

Her kadim gelenekte bazı işaretler vardır. Sen'de olsun veya Hint geleneğinde "olsun" anlamı olsun; orada bir tane kelime var: biri "sen", biri "olsun". Sen, ben kastettikleri bildiğiniz ben değil yani. Bunu açıklıkla söylesek herhalde bu işin temelini ifade etmiş oluruz. Gerçek anlamda her türlü izafiliğin, bireyselliğin, şahsiliğin, sınırlılığın aşıldığı noktada orada bir ilahi özdeşlik fark edilir. Bu özdeşliği de bireysel benlik anlayamaz. O yüzden sufilerce denmiştir ki: bazı metinlerde "Allah'ı bildim" der. Neyle bildin? "Yine Allah'la bildin" der; "ben Allah'ı bildim" demez. Orada ikilik oluşuyor; zaten o ikilik düzeyinde de Allah bilinemez.

O yüzden bu konularda çok fazla konuşmak yerine insanların şu anda bastıkları yer üzerinden konuşmaları daha iyidir. Ne demek bastıkları yer üzerinden? Mesela negatif duygularını yönetemiyor musun? Bunlar üzerinde çalış. Yoksa vahdet-i vücut, panteizm vesaire çok yüksek noktalardır. İnsanlar teoriyi çok seviyorlar; biz de zamanında seviyorduk ama yanlış bir şey olduğunu prensipte anlamış olduk. Bu gibi şeyler teorize edilmez. İnsanın yapacağı şey şu: psikolojik düzeyindeki negatif düşünce ve duyguları temizle. Buna tasavvuf geleneğinde "tahliye" denir. Negatif boyuttan temizlen; o zaman sana bilgi ve anlayış gelecektir. Dolayısıyla insanların o konuya odaklanması gerekir.

Bir Fıkra: Hiçlik ve İddia

Bunu anlatmak için güzel bir fıkravari hikaye vardır: İki tane yeni yetme, "biz hiç olduk" falan diyorlar. Hiç olmak çok büyük bir şeydir aslında, hiç olmaktır. Herkes yazıyor ya telefonlarında "ben hiç için falan" diyebilirim. "Senden daha hiçim" falan diyebilirler. İşte böyle camide şey yapıyorlar. Orada bir bahçenin bahçesini süpüren biri var, onların laflarından bir demek, iyice bir noktaya gelmiş, o kelimeyle hakikaten vecde girmiş, hakikaten hiçliğini idrak etmiş: "Ben hiçim" demiş. Ona demişler ki: "Daha sen hemen nasıl hiç olabilirsin?" Kenara çekilip ona nasihat vermişler.

Dolayısıyla dikkat etmek gereken nokta şu: hakikat teorik bir şey değildir, kitaplardan da öğrenilmez, kelimelere sığmadığı için de kelimeler üzerinden idrak edilemez. O yüzden olabildiğince insana düşen şey, insanın psikolojik boyutunda bir temizlik yapmasıdır. O temizlik yapıldıktan sonra neyin ne olduğu anlaşılabilir. Yoksa tersinden gidip teorik, hele hele metafizik konularda teorik şeyler üzerinden gidilmesinin bir faydası yoktur. Ama günümüz insanı "ben her şeyi anlarım, okurum, anlarım, doğruysa mutlaka aklım bunu kavrar, ben gerizekalı değilim" diyor.

Bir gün bir arkadaş anlatmıştı: Muhyiddin İbn Arabi'nin kitabını almış, kitapçı dükkanında geçiyor herhalde; "bu kitabı herkes anlayamaz, bizim seviyemize gelmeyenler bu kitabı okumasına kızmış" — "ne biçim adam" diye atmış gibi. Sanki Adil, İbn Arabi'nin anlattığı belli bir bilinç ve varoluş haline gelmen lazım; sen oraya gelemezsin. "Biz senden üstünüz" anlamında değil; sen o zahirci perspektifin üzerinden bakıyorsun, böylece dediğimiz şeyleri anlayamazsın. Tamamen doğal bir değerlendirme; bir küçümseme, bir dışlama değil. Ama insan egosu şey yapıyor: "Ben nasıl anlamam, ben gerizekalı mıyım, benim de aklım var" diye böyle bir itirazda bulunabiliyor.

Hocam kimin şerhini söylemiştiniz? Ahmet Avni Konuk'un. Ahmet Avni Konuk'un dört ciltlik bir şerhi var; onun giriş bölümleri, bu tercümeyi, bu şerhi yayına hazırlayanların yaptığı girişler — Selçuk Eraydın'la Mustafa Tahralı'nın her cildin başında yazdıkları bir giriş var. O giriş bilgileri çok güzeldir, tavsiye ederim.

Yokluk ve Arınma

Şimdi mesela bakın bir cümle: "Senin vasıflarından biri saf yokluktur. Yokluk hem sana hem de alemin tamamına aittir. Eğer yokluğunu tasdik edersen o seni varlık ile yüceltir." Ne güzel söylenmiş. Ama bunu anlamak ayrı bir şey, gerçekten anlamak. Temizlenmediğimiz sürece o da olmaz. Önce temizleniyorsun, sonra yokluk. Önce temizlenince, çünkü kişi "ben temizlendim" diyor, o da bir varlık algısı. Daha da ilerisi bir şey var.

Dolayısıyla insanın bu konuda acele etmemesi lazım. Bize düşen şey şuna benzer: Ben bir apartmana girdim, onun merdivenleri var; diyelim ki 10. kata çıkacağım. Bulunduğum kattaki düz yolu kat ederim, sonra merdivene varırım, merdivenin birinci basamağından itibaren ilerlerim. Böyledir yani. Asansöre bile binerken önce biniyorsunuz kabine, ondan sonra asansör katlarda yükseliyor. Bunun gibidir. Onun için din önce arınmayı esas alır. Arınmadan hiçbir şey olmaz.

Neyden arınacağız? Basitçe ifade edersek, modern ifadeyle negatif düşünce ve duygulardan, ve kendimizi bir şey olma zannından temizlemeye. Bu da neyle olur? Güzeli, hayrı hakka vereceğiz; eksikliği, kusuru da kendimize alacağız. Ama bundan dolayı da ümitsizliğe kapılmayacağız veya "ben çok kötüymüşüm" demeyeceğiz. Diyeceğiz ki: "Ya Rabbi, tövbe istiğfar ediyorum ve bana bu konuda anlayış talep ediyorum senden." Bu sayede o negatifliklerden adım adım sıyrılmaya çalışacağız. Temel olan şey budur. Bundan da kendimize pay çıkarmayacağız; pay çıkarmadan bunu yapacağız.

Onun için, iki tane büyük hatayı bırakıp: "abi biz Allah'a kendimizi vermişleriz" falan filan deyip, "biz hatalarımızı düzeltmek için tövbe ediyoruz, şu ediyoruz, bu ediyoruz" diye böyle insanlar gereksiz yere övünüyorlar veya kendini bir şey zannediyor, bir şey olmaya çalışıyorlar. Din, bir şey olmaya çalışma yolu değildir. Allah'ın seni oldurduğu niteliği idrak etmek, keşfetmek yoludur. Ve onunla da hayatı yaşamak; neysen öyle yaşamak, benliğini üretmeden yaşamak. Yani "Allah adamı" demek, Allah'ın kendisinde oldurduğu olmaklığı fark edip onunla hayatı yaşamasıdır. Bu kadar. Hayat aslında çok doğal ve basittir. Ego devreye girip bir şey olmaya çalışıyor, kendini inşa etmeye çalışıyor. Bu arada kendini inşa etmeye çalışınca da bir kısım korku ve arzularla tanışıyor doğal olarak. O arzu ve korkuları idare etmeye çalışıyor, o arzu ve korkular üzerinden bir şey olmaya çalışıyor: "Etkili olmam lazım, bir şey ortaya koymam lazım, insanın kendisini göstermesi lazım" gibi bir sürü şey. "Sevilmen lazım, değer görmen lazım, her şeyi bilmen lazım, güçlü olman lazım, zarar görmemen lazım." Bunların hepsi ego arzu ve korkularıdır. Ego arzu ve korkuları, bir şey olmak veya olduğumuzu zannettiğimiz şeyi kaybetmemek için ürettiğimiz şeylerdir.

Hayali bazen çocuklar olur ya, elinde çok malzeme yoktur, biraz o bildiği nesnel malzemelerden bir şey yapar, sonra malzeme bitince kafasında hayal eder; "burada bahçe var" der, siz oradan yürürsünüz, "bahçeme bastın" der. Ortada bahçe yok tabii ama "bahçeme bastın" der, onu korumaya çalışır. Biz de kafamızda bir kimlik oluşturmaya çalışıyoruz; onu hayal ediyoruz, kendimize ait bir şeymiş gibi getiriyoruz. O var kimliği; ondan sonra onu korumaya çalışıyoruz, onun ihtiyaçlarını kendi arzularımız ve ihtiyaçlarımız olarak görüyoruz, onları karşılamaya çalışıyoruz bu sefer. Böyle gereksiz bir döngü oluşuyor.

Hiçlik denilen şey, kendine ait özerk bir varlık olmadığını anlamaktır; özel bir varlık yok, özel bir şey yok. Bunu insan ne kadar kavrarsa o korku ve arzulardan o kadar kurtulur. Hem bir varlık inşa etme tuzağı vardır egoda, hem de ürettiği hayali varlığı koruma arzusu vardır. Dolayısıyla böyle iki yerden kendi kendini sıkıştırır. Halbuki bunu bıraktığı zaman, hayatın ilahi bir varoluşta bir akış, bir süreç olduğunu ve buna insan olmak kodlarıyla katılabileceğini fark eder; herhangi bir arzu ve korku duymadan, herhangi bir arzunun ve korkunun tuzağına düşmeden bunu yapar. O yüzden insanın bu noktada bir arınmaya ihtiyacı var.

Arzu ve Korkuya Kapılmak

Arzuya, korkuya kapıldı; dağlar yaratıyor, büyük hem arzular hem de korkular. Bu kişinin nasıl bir zemini boşaltması gerekiyor, o negatif duygulardan nasıl kurtulacak? Çünkü onlar bir maddeleşiyor. İçindeki korku ve arzular şahıs oluyor, kişi oluyor, iş oluyor, şu oluyor bu oluyor vesaire. Beslediğim bir hayaldi ve maddeye dönüştü — aslında madde bir şeye dönüşmüyor, ego bir şeylerin üzerinden kendi varoluşunu inşa ediyor.

Mesela bir serçe kuşu çok geniş bir bahçede koşar, uçar, yemini yer, ama "benim bahçem" demez. Neden? Çünkü öyle bir arzu hali yoktur. O arzuyu oluştursa ne olur? Diyelim ki "bu benim bahçem" dedi; halbuki onun bahçesi değil, o bir bahçe, ama "benim bahçem" dedi. Arzusu bir bahçe üzerinden maddeleşti aynı zamanda. Diyelim ki o bahçeye giren başka bir kuş onu rahatsız eder; der ki "benim bahçeme girme." Bu benim; bu benim sahip olduğum bir şey der ve o sahip olduğu şeyi kaybetmemek ister. Dolayısıyla temel olan şey egoda arzudur ve korkudur; bu arzu ve korkunun fark edilmesi ve hiçbir şeyle özdeşleştirilmeden nötralize edilmesi, terk edilmesi gerekir.

Bir şeye sahip olmadığımız farkındalığı — ne sosyal statü, ne sosyal itibar, ne herhangi bir mal, mülk, aile, çocuk, şu, bu; bunlar dünya hayatının aldatıcı metadır. Biz aslında yaratıcı tarafından bunlarla etkileşim içinde olmak üzere yaratılmışız. Bakın, etkileşim üzere olmak. Biz onlara arzu ve korkuyla yaklaşıyoruz ve onlara ya sahip olmaya çalışıyoruz ya da onların etkisinden uzak tutmaya çalışıyoruz.

Çok basit bir şey, mesela insanoğlunun yaşlanmaktan korkması gibi; bu bedenin bir tabiatı, önce bir özdeşleşmemek gerekiyor: yaşlanan sen olmadığını anlaman gerekiyor, özdeşleşmemen gerekiyor, o özdeşleşmelerin ürettiği bütün düşünce ve duyguları fark etmen gerekiyor. "Yılları da eskitemediği kadın" gibi saçma sapan cümleler değil mi hepsi? Toplasanız hepsi sahte, hiçbir anlamı olmayan, yarım aklı olan bir insanın bile anlayabileceği şeyler bunlar; ama o kadar güçlü olarak üstümüze geliyor ki. "Yıllar seni yıpratamamış, halen gençsin, halen 10 sene önce gördüğün gibisin" — bizde egomuz şişiyor orada. Ve bunlar gibi birçok şey üzerinden, veya birinin deneyimlediği bir şeyi kıskanıyoruz; kıskanmakta erken kıyaslıyoruz, gıpta ediyoruz, kendimizi şanssız veya şanslı addediyoruz. Birçok böyle sahte kavramlar oluşturuyoruz.

Sonra tabii şöyle bir tuzağı var: "insan olduğum bu noktada ne yapayım, elimde başka bir malzeme yok" diyor. Şimdi hani insan hacca giderken neyle oradadır? İhram giyiyor değil mi, yani çıplaklık gözükmesin diye; aslında hiçbir şeyle gitmiş oluyorsun. Aslında denilmek istenen odur değil mi? Haçtaki anlayış aslında bunu sağlamak: sen hiçbir şey olarak Allah'a gideceksin. Bak, Allah'a bir şey olarak gitmeyeceksin. Hep bunu lafta söyleriz ama gerçekten bunun farkındalığının oluşması apayrı bir şey. Sen Allah'a hiçbir şeyle gidiyorsun; seni zahiren var etti, bedenle gidiyorsun. Hatta denir ya, dikişi olmayan bir elbise olacak. Niye? Bak, dikiş olursa hac bozulur; senin ömrün dikişle geçmiş yani. Kendi egonla sürekli dikiş dikiyorsun; egonla sürekli bir dikişin var, kendini tanımladığın, kariyerin var, imajın var, statün var, sahip olduğun şeyler var; hayatın dikiş.

Ama dikişsiz elbise giyeceksin diye kendi kendimizi de manipüle ediyoruz; halbuki orada kastedilen ne olduğunu anlamadan. Onun için her türlü dikişi bırakmak gerekiyor. Kendimizle ilgili her türlü gereksiz tanımlamalar: "gençmişsin, 10 sene geçmiş hala gençsin", "10 sene sonra gördüm hiç yaşlanmamış, ama bana bak" falan; bunların hepsi dikiş. Hepsi gereksiz bir şekilde insanın kendisine bürünmek için oluşturduğu elbiseler.

Peki hacca niye öyle gidiyorsun? Hatta ilginçtir, hacca Araplar çıplak tavaf ederlermiş eskiden; aslında o manasız bir şey değil, ama bir şeyin yanlış yorumlanması. Aslında insanın çıplak olarak gitmesi lazım; ama insanların bedene gözleri takılmaması için örtünmüş oluyorsun. Aslında o ibadeti sen çıplak olarak yapman gerekir; Arap geleneği onu teorik olarak şey yapmış ama bunu gereksiz yere zahiri olarak uygulamaya çalışmış. Halbuki mana itibariyle doğru, yani Allah'a çıplak olarak gidiyorsun. Dolayısıyla gereksiz hiçbir şeyi üzerine giysi olarak örtmeyeceksin. Hiçbir giysin yok senin.

Ne gibi? Mesela bir çocuk doğduğunda değil mi, çıplak; adı var mı? Yok. Mülkiyeti var mı? Yok. Benlik hissi var mı? O anda o da yok. Vücudun içgüdüsel ihtiyaçları dışında herhangi bir arzusu veya korkusu yok. Mesela ne kadar hasta olursa olsun "ben hastayım, ne yapacağım" demez değil mi? Bir aylık çocuğun bir aylık ömrü var, yaşar; bir aylık ömrünü yaşar. Herhangi bir korkusu yok, herhangi bir arzusu yok; herhangi bir arzu ve korku tarafından kuşatılmamış, o arzu ve korkular tarafından bir şeyler üretilmemiş.

Biz özellikle günümüzde çok görürüz: bir şey olmayan bir insan bir şey olmaya çalışıyor. Halbuki çok temel bir gerçeklik bize hatırlatılıyor. "Ey Allah'ın kulları" diye geçen bir çağrıyı da izlemişsinizdir, veya böyle metinlerde "Allah'ın kulları" ifadesini. Bu ne demek aslında? Hiçbir şey olmaksızın Allah'ın sizi yarattığı hal. Bu ne kadar özgürleştirici bir şey değil mi? Allah'ın kulu olmak özgürleşme niteliğidir; seni özgürleştiren bir şeydir. Kimsin? Allah'ın kulusun. Kul da ne? Ona ait.

Kulluk: Rezonans ve Uyum

Hani bazıları der ki bu, "köle" tabirinden çıkmıştır; halbuki bu yanlış bir şeydir. Köle kavramı bu tabirden çıkmıştır, tersi değil. "Abd" demek bir şeyle tam bir rezonans ve uyum içinde yaşayan kişi olmaktır. Birisiyle tam bir uyum ve rezonans içindeyseniz, onunla bir abdiyet-uyum ilişkiniz vardır. Ama bunu dini anlamda kullanmıyoruz burada; Araplar bunu, günümüz tabiriyle söylersek, "tam kanka olmuşsanız, onun isteği sizin isteğiniz, sizin isteğiniz onun isteği; tam bir uyum" anlamında kullanır. Aranızdan su sızmıyor, günümüz tabiriyle. İşte buna kulluk deniyor. Bir köleyle efendisi arasındaki ilişki de bundan ilham alınarak tanımlanmıştır; aynı kelimeyle, "abd" kelimesiyle. Ne demek? Efendi o kişiye ne söylerse o kişi ona uyar. "Buraya gel" der, gelir; "buraya git" der, gider.

Hani şöyle bir menkıbe vardır: Abdülkadir Geylani'ye atfedilen bir hikaye. Bir yolda bir köle görür, der ki "ne istiyorsun?" O der ki: "Efendim ne istiyorsa onu istiyorum." "Ne yiyorsun?" "Efendim ne verirse onu yiyorum." "Ne içiyorsun?" "Efendim ne verirse onu içiyorum." "Nereye gitmek istiyorsun?" "Benim nereye gitmek istemem gibi bir şey nasıl söz konusu olabilir? Efendim nereye giderse ben de onun arkasından giderim." O da demiş ki zahiri olarak: "Bu kölenin efendisine yaptığı kulluğun onda birini ben Allah'a yapmıyorum. O zaman tam kul olmalıyım." İşte kul olmak dediğimiz şey o; mutlak varlıkla tam bir uyum ve ahenk içinde olma. Kimle tam ahenk ve uyum içinde olacağız ki? Gerçekten bunu karşılayacak ve hak edecek başka bir merci olabilir mi? Olamaz.

Dolayısıyla kul olmak aslında insanı bütün o ego örüntülerinden, ego hayallerinden, kurgularından kurtaran bir şeydir. O yüzden şimdi bize en çok dayak atan şeyin ne olduğunu anlarsak, yani nereden dayak yediğimizi anlarsak, veya bir başka ifadeyle yumruğun nereden geldiğini anlarsak, o zaman kendimizi koruyabiliriz. Ama nereden geldiğini anlamazsak hata etmiş oluruz. O yüzden kutsal metinlerde "şeytana karşı uyanık olun" der, veya "o sizin düşmanınızdır, o sizi aldatmak ister", veya "onun adımlarına uymayın" der. Bu ne demek? Nereden dayak yediğinizi bilin ve uyanık olun, o kadar. Şeytanla bir problemimiz yok bizim; onun bir problemi var deyim yerindeyse.

Arzu ve Korkunun Kaynağını Bulmak

Dolayısıyla burada nereden gereksiz etkilere maruz kalıyoruz, bunu temelde düşünmek ve o arzunun ve korkunun kaynağını bulmak gerekir. Arzu ve korkunun kaynağı bulunduğunda onun gerçek dışılığı anlaşılır. Gerçek kaynağını tam bulduğumuzda onun aldatıcı bir vehim olduğu, yanıltıcı bir şey olduğu anlaşılır ve o doğal olarak iptal edilir; zaten bir gerçekliği yoktur. Işık açıldığında karanlığın gitmesi gibi. Ondan sonra kişi aydınlanır. İşte o kutsal metinlerde görülen "evliyalar için korku ve hüzün yoktur" noktası o zaman gerçekleşir. Korku ve hüzün olmayışı, korkunun ve arzunun kaynağı olan egonun fark edilip onun gerçek dışılığının fark edilmesidir. Bu kadar. O zaman kişi gerçek anlamda kendini bulmuş olur, herhangi bir arzunun ve korkunun nesnesi olmaktan kurtulur. Bütün mesele buraya dayanıyor.

Dolayısıyla insanın dikkat etmesi gereken şey, arzu ve korkularını sürekli tatmin etmek, sürekli onlara cevap yetiştirmek değildir. Hiçbir arzu kaynağının tatmini gerçekleşmez. Mesela ego der ki: "Ben hiçbir şey çok fazla istemiyorum, bazı minimalist insanlar var, çok fazla bir şey istemiyorum, günlük ihtiyacımı karşılayayım, huzurum bozulmasın, başka bir şey istemiyorum" — bu da bir ego arzusudur. Ego arzusu demek, "çok dünyayı istiyorum" demek değildir; bu da bir ego arzusudur. Rahatlık arzusu da bir ego arzusudur; kendi küçük dünyasında huzur arayışı da bir ego arzusudur. Onun için denir ki: "Kendisinde zerre kadar nefs artığı bulunan kişi aydınlanamaz." Çünkü "benim minnacık bir evim olsun" bile bir arzudur. Arzusuz olma noktasına gelmek gerekiyor.

Arzusuz olmak demek pasiflik demek değildir. Bunu şu an egolarımızın kulağıyla dinliyoruz ister istemez; ego bize diyor: "Senin arzu ve korkun hayat motorudur, sen enerjiyi kesiyorsun; herkes arzu ve korkuyla hareket ediyor değil mi? Bir kısım şeylerden korkuyor, bir kısım şeyleri de arzu ediyor. Harekete geçiren şey budur diyor bana ego. Sen bunları benim elimden alırsan ben pasifize olurum, o zaman sen ne halin varsa gör" diye tehdit ediyor aslında.

Peki arzusuz ve korkusuz olarak hareket etmek, eylemde bulunma imkanı var mı? Var. İşte bu İslami gelenekte ihlaslı ameldir. İhlaslı eylem, herhangi bir arzu ve korkunun tetiklemesi olmadan, tamamen sana yüklenmiş olan ilahi kodlarla eylemde bulunmaktır. O zaman bu ihlaslı eylem oluyor; hiçbir ego arzusu ve korkusunun olmadığı, tamamen ilahi kodlarla bir şey yapmak. O yüzden aslında kullukla ihlas aynı şeyin iki yüzü gibidir.

İnsanlara İslamiyet konusunda böyle yanlış bir şey öğretiliyor: eylemlerimizin temel motivasyonuna ya cehennem korkusunu ya cennet arzusunu koyuyoruz; bu da yanlış bir şey. Eylemlerimizin merkezinde Allah'ın kodları vardır. Bir alim der ki: insan fıtraten sever, fıtraten yardım eder, fıtraten cömerttir; bunlar fıtratın kodlarıdır. Bunlar için herhangi bir arzu ve korkuya gerek yoktur. Ama insan psikolojik benliğe düşünce, bu sefer arzu ve korku duyuyor; ego diyor ki "niye yapayım, iyiliği niye yapayım?" İşte o zaman din diyor ki "cennet için." Ona bir ödül verdik, çünkü bilinç düzeyi orada. Bu şuna benzer: sen bir öğrencisin, öğrenci olmanın gereği de okuluna gidersin, dersleri çalışırsın, iyi bir not alırsın; o iyi not aslında çalışmanın bir göstergesidir. Yoksa iyi not almak için de çalışmıyorsun; sen okula gidiyorsun, bir öğrencisin, ilim talep edensin ve o ilim yuvasına gidip ilim ediniyorsun. Bütün hikaye budur aslında; not da değil, notun sonunda birilerinin seni takdir etmesi de değil, veya sana babanın bir bisiklet alması, bir hediye alması da değil. Temel motivasyon nedir? Fıtratın kodlarıdır.

İnsan fıtratının kodlarıyla yaşadığında, işte bu "Allah için yaşamak" deyin buna, "Allah rızası için yaşamak" deyin, "ihlaslı yaşamak" deyin, ne derseniz deyin — o, egonun herhangi bir arzu ve korkusunun devreye girmediği bir eylemdir. Mesela ihlasla sevmek: karşındaki insanın tutumundan bağımsız bir şekilde sevebilme hali, fıtratın gerektirdiği bir şekilde sevmek. Herhangi bir arzu, bir beklenti, bir sonuç arayışı yok. O zaman ne olmuş oluyor? Sen ihlasla sevmiş oluyorsun; biri seni sevdiği için değil, biri sana iyi davrandığı için değil, veya sana pozitif şekilde yaklaştığı için değil. Benliğin herhangi bir arzusu ve korkusu olmaksızın sen o sevgiyi yaşıyorsun; o zaman o sevgi ihlaslı bir sevgi oluyor. Halis bir şeyin saf olması aslında; bir şeyin saflığı yani katışıksızlığı, onun içine hiçbir şeyin karışmaması.

"Halas", "kurtuluş" — mesela Araplar onu "hallastu" (bitirdim) anlamında da kullanır; yani aslında bir şeyin tamlığına erişmek. Bir şeyi bitirmek demek aslında aynı zamanda tamamlamak demektir değil mi? Bir şeyin tam, eksiksiz, katışıksız haline ulaşmak; aslında buradan o bağlantıyı kurabiliriz. Araplar bir şeyin böyle saf, katışıksız olanına da aynı kelimeyi kullanır; bir şeyin tamamlanması noktasında da aynı şeyi kullanır. Bir şeyi tamamlamak ne demek? Bir şeyde eksiksizlik halinin oluşması demek değil mi? Bir şeyi tamamladıysan o şeyde artık eksik yok demektir.

Dolayısıyla bir şeyin tamlığına, katışıksızlığına, kendisi dışında hiçbir şeyi içermeme haline ulaşmak. Mesela deriz ki "halis tereyağı." Ne demek? Onda ondan başka bir şey yok. İhlaslı eylem, onda ilahi doğadan, ilahi fıtrattan başka bir şey yok demektir.

İhlas ve Hazreti Ali'nin Duyarlılığı

Onun için bazı ihlasla ilgili hadislerde: "Sen bunu ne için yaptın?" "Allah için yaptım." "Yok" der; "sen Kur'an okudun ama insanlar güzel sesli olduğunu bilsinler, alkışlasınlar diye okudun." "Niye savaştın?" "Allah için savaştım." "Yok, sen cesur olduğun bilinsin diye savaştın." "Niye iyilik yaptın?" "İyi olduğun bilinsin diye yaptın." O yüzden "sen ihlaslı değilsin" denir ve kişiye ameli geri verilir denir. Bazı hadisler böyledir.

Bu arada Hazreti Ali'nin, düşmanı üzerine kılıç çekmişken adam kendisine tükürünce onu öldürmekten vazgeçmesi de ihlasla ilgilidir. Nefsani herhangi bir gölge oluşma ihtimaline karşı Hazreti Ali'nin bir duyarlılığıdır. Orada Hazreti Ali diyor ki: "Ben şu anda sadece Allah için mücadele ediyordum, savaşıyordum. Sen bana hakaret ettiğinde veya tükürdüğünde, nefsimin bunu gölgeleme ihtimalini gördüğüm için durdum" — bunun gerçekleştiği için değil, ihtimalini gördüğü için durmuş. Bakın neye dikkat ediyor? "Ben bu adamı öldüreceğim mi, bu adam beni öldürecek mi" — asıl ona dikkat etmiyor. Neye dikkat ediyor? "Acaba ben bu mücadeleyi verirken nefsani herhangi bir arzu, korku, dürtü devreye girer de bunu gölgeler mi, bulandırır mı?" Buna dikkat ediyor.

Hani bir Uzak Doğulu birisi, hatta yanlış hatırlamıyorsam Dalai Lama'nın bir okul arkadaşı, manastırdan arkadaşı; Çinliler onu esir etmişler o siyasi süreçlerde, uzun süre Çinliler'e esir şekilde yaşamış, sonra bir şekilde kaçmış, kurtulmuş. Dalai Lama ona sormuş: "En çok neyden korktun, veya hapishanedeyken senin için en önemli olan şey neydi?" Demiş ki: "Benim için en önemli şey, bana işkence eden insanlardan nefret etmekten kaçınmaktı; en çok buna dikkat ettim." Bakın neye dikkat ediyor? Fıtri olmayan bir hissinin devreye girip onun varlığını gölgelemesinden korkuyor, kaçınıyor. Buna dikkat ediyor, hassasiyeti bu.

Biz hep takva diyoruz ya, herkesin ağzında çok yaygın olan bir şey ama aslında benim şahsi yorumum: takva insanın fıtri öz varlığını koruması ve bunu gölgeleyecek, lekeleyecek olan şeylere karşı duyarlı olmasıdır. Takva budur; zaten "koruma" kelime manası da korumak demek. Dolayısıyla burada dikkat edilmesi gereken şey, senin fıtratından olmayan bir şeyin potansiyel risk olarak ortaya çıkmasıdır.

Adem'in Cennette Yaşadığı Problem

Adem niye cennette o problemi yaşadı? Çünkü fıtri olmayan bir şey ortaya çıktı; şeytanın vesvesesiyle arzu ve korku ortaya çıktı. Bakın biz Müslümanlar olarak aslında çok kıymetli bir kitabımız var, ama onu bir hikaye kitabı gibi okuyoruz; "işte oradaki cennette ne oldu" diye. Halbuki orada bir uyarı veriyor. Sen diyor cennettesin, ey insan sen cennettesin. Orada rahat yaşa diyor; ne bir açlık çekeceksin ne de herhangi bir şeyin sana etkisi olacak. Burada yaşa. Ama potansiyel olarak negatif şeylerin sende tetiklenme ihtimali var. Onun için de "ağaca yaklaşma" diyor. Aslında ağaca seni yaklaştıracak arzu ve korkulara karşı uyanık ol demek istiyor. Ama o anda onda bir arzu ve korku olmadığı için ayet ona "ağaca yaklaşma" diyor. Çünkü onda o anda bir arzu ve korku yok; arzu ve korku olmadığı için de ağaca yaklaşmakla ilgili herhangi bir eğilimi de yok. O eğilim ne tarafından tetikleniyor? Şeytan tarafından. Ne diyor orada şeytan? "Ebedi bir mülke sahip olmayasın ve bir melek gibi olmayasın diye." Bir tanesi arzu tarafımız, bir tanesi korku tarafımız. Egomuz sürekli olarak bize "bir şey olamama" korkusu dayatıyor; "bir şey olursan mükemmel olacaksın" diye. Öbür tarafta da arzuyla tetikliyor: "ebedi bir mülke sahip olmak istemez misin?" İşte açın bütün Instagram, Facebook hesaplarını, herkes bir şey olmak istiyor değil mi, bir şey olarak görünmek istiyor, bir şeyi ortaya koymak istiyor; tırnak içinde bir arzunun tetiklemesiyle yaşıyor.

Bakın Kur'an çok mükemmel bir şekilde ifade ediyor bunu. Bir tarafı arzu, bir tarafı korku olan benlik ne yapıyor? Kişiyi o yaratılış ağacına yaklaştırıyor. Ve ona o motivasyonlarla yaklaşmamız söz konusu oluyor. Burada dikkat çekilmesi gereken nokta şudur: peki Adem o ağaca mutlak olarak mı yaklaşmamalıydı, yoksa yanlış bir şekilde mi yaklaşmamalıydı? Yanlış bir şekilde. Burada mesele arzu ve korkuyla yaklaşılması. Biz mesela hayata arzu ve korkuyla yaklaşıyoruz, hayatı arzu ve korkunun motivasyonlarıyla yaşıyoruz. Halbuki hayır, hayatı doğal yaşa; arzu ve korku olmadan yaşamaya çalış. Olabildiğince yaşarken arzu ve korkuları minimize et, en sonunda da sıfırlayacaksın. O zaman hayat gerçekten olması gerektiği gibi yaşanan bir hayat olacak.

Diyorum ki mesela: eşin seni aldattı olabilir; ne kadar ilginç bir deneyim. Arzu ve korkun olmasa bu seni rahatsız eder mi? Düşünün, bir insanın arzusu ve korkusu olmasa böyle bir olay onu rahatsız eder mi? Etmez. "Güya seni seçmiş, evlenmiş, sen oradan bir ego üretmişsin, ben değerliyim, falan tarafından tercih edildim; sonra o falan başkasını tercih ediyor, sen de yıkılıyorsun." Bütün hikaye neyin hikayesi, egonun içinde dönüyor. Dolayısıyla arzu ve korku olmadan hayatı yaşamak özgür yaşamaktır. İşte o zaman geldiğiniz kodlarla Allah'ın huzuruna dönebilme imkanı elde etmiş olursunuz.

Sigara ve Arzu-Korku Örneği

"Hocam, ben sigarayı yeni bıraktım, yaklaşmıyorum" — aynı mantıkla bir hocamız demiş ki "bıraktım materapisinde sigaraya yaklaşmayın" dedi bundan sonra. "Sigarayı bıraktım demeyin, sigaraya yaklaşmayın" dedi. Şimdi burada tekrar potansiyel olarak, sigaraya arzun ve korkularım olmadan yaklaşabilir miyim, yani içmek yine bir zararı getirmez mi diye soruluyor. Tabii mesela oturduğun koltuğu içmeyi arzu ediyor musun? Yok, etmiyorsun değil mi? Neden? Çünkü plastiğe bir arzun yok. Ne zamanki sigaraya arzun olmaz, o zaman sigara sana yaklaşmaz, sen sigaraya yaklaşmaz gibi. Ama arzun olduysa yaklaşırsın. Aslanın yanına ot koy; aslan otu arzu etmiyor ki, sen istediğin kadar dünyanın en güzel otlarını koy, onu çekmeyecektir. Tıpkı bunun gibi.

Dolayısıyla burada söylediğiniz şey şu açıdan önemli: biz dışsal olgulardan ya kaçınıyoruz ya da onlara doğru bir eğilimimiz nedeniyle kendimizi kontrol etmeye çalışıyoruz. Halbuki asıl kontrol etmemiz gereken şey içteki arzu ve korkudur. İçteki arzu ve korku üzerinde çalışmak lazım, yoksa dışsal nesne üzerinde değil. Mesela "insan alkışlandı mı dayanamıyor, para, iktidar, kadın insanı bozar" — yok öyle bir şey. İnsan olmayanı bozar. Yani hiçbir şey insanı bozmaz fıtratında olursa; fıtratında olmazsa birçok şey bozar. "İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar" — yanlış bir söz. İktidarı kendine nispet eden ve bundan tatmin olan ve o iktidarla var olduğunu zanneden insanı tabii ki iktidar bozar. Sen bir şey olmaya çalışan birine küçük bir masa verirsin, önüne bir kağıt kalem koyarsın, "işte falan konuda sen yetkilisin" dersin; işi açma veya kapama yetkisini sana veriyoruz, veya birinin alacağı bir hak edişe en son sen imza atacaksın dersin — bu kendini bir şey olduğunu zanneder, bunun üzerinden bozulur. Yani bizi bozan şey dışsal bir şey değil.

Onun için bir insanın olgunluğunun tek ölçütü vardır: ne kadar arzu ve korku taşıyor. Ne kadar çok arzu ve korkun varsa o kadar doğallığından uzaklaşmışsındır; ne kadar az arzu ve korkun varsa o kadar doğal haline yakınsın demektir.

"İhlas ve takvadaki fark şu mu: ihlas eylemin arzu ve korkusuzluğu, takva da eylemlerin tamamında bunu koruma, muhafaza etme gayretidir?" Evet: ihlas, herhangi bir arzu ve korkunun o eylemde yeri olmamasıdır; takva, doğal varlığımızı koruma bilincidir. Ama bunun için de doğal varlığını bilmen gerekir. Doğal varlığının kodlarını bilirsen sen neyi koruyacağını bilirsin. O yüzden Kur'an'da en önemli kavramların başında takva gelir. Sufi terminolojide de "ne olduğunu bil" der; ne olduğunu bil. Ne olduğunu gerçekten bilirsen kendini korursun.

Mesela para, iktidar veya herhangi bir şeye çok eğilim gösteriyorsan orada aslında şuna gelmişsin demektir: "para beni mutlu eder", "iktidar beni mutlu eder", "şu beni var eder, şununla tatmin olurum" dediğin noktada aslında sen gerçek anlamda kendini bilmiyorsun. Dolayısıyla kendini bilmeyen insanın takvası diye bir şey söz konusu olmaz. O yüzden takva, herhangi bir dışsal kuralın uygulanıp uygulanmamasına bağlı bir şey değildir. Takva bilinçtir, yani akıldır, idraktir, bir farkındalık durumudur. Yoksa hiçbir zahiri eylem üzerinden biz takvanın ölçüsünü kuramayız; dışta görünürde takvanın bütün unsurları gözüküyor olabilir ama hiç olmayabilir. Sen neyi koruyacağını bilmiyorsun ama dışarıda korunaklı büyük bir sur yapmışsın diyelim; ama aslında neyi koruduğunu bilmiyorsun. Takva, neyi koruduğunu bilmektir. Bilmezsen takva gerçekleşmez; neyi koruduğunu bilerek bir koruma gerçekleşir. Bunu bilmediğin anda takva diye bir şeyin söz konusu olamaz.

Peki neyi koruyacağız? İşte o cennetsi halimizi bulup onu koruyacağız. O yüzden olabildiğince korkularımızı ortaya koyup onlarla yüzleşmeye ihtiyaç var. Neyden bu kadar korkuyorsun, veya neyi bu kadar arzu ediyorsun? Hiçbir şey seni ihya edecek, gerçek anlamda tatmin edecek nitelikte bir değerde olmadığı için ona böyle bir arzu duymamalısın. Hiçbir kayıp da gerçek varlığına zarar getirecek bir nitelikte olmadığı için de o kadar korkmamamız gerekir. O zaman o dünyadaki sürecimizi korkusuz ve arzusuz bir şekilde, fakat canlı, şevkli, huzurlu, sakin ve mutmain bir şekilde yaşıyoruz. O dengeyi bulduğumuzda hayat gerçekten hayattır. Hayat, egoların arzu ve korkuları olmadan yaşandığında hayattır.

Mesela bakın, peygamberin hayatta kişisel anlamda hiçbir şeye karşı direnci olmamıştır. Tek temel direnci fıtratını koruma konusunda ve ilahi ilkeler konusunda olmuştur. Hudeybiye'de hiçbir ego direnci yoktur; Allah'ın Resulü Muhammed demiş, "biz bunu istemiyoruz, Abdullah oğlu Muhammed olacak" — "tamam demiş, sıkıntı yok." Hiçbir ego direnci yok, çünkü kendini hiçbir şey üzerinden tanımlamıyor. Dolayısıyla ego dirençlerimizi görmemiz gerekir; gereksiz yere bize hayatı zorlaştırırlar. Çünkü ego hiç yoktan kendisine bir şey bulmak zorundadır: "bu masa burada dursun." Biri der ki "niye burada duruyor, şurada dursun." "Hayır, burada duracak." Burada dursa ne olur, orada dursa ne olur? Ama orada ego ne yapıyor? "Ben burada olsun istiyorum" — onun üzerinden "istediğim bir şeyi yaptım, istediğim bir şeyi oluşturdum, küçük bir krallık kurdum" diyecek. Bunların hepsinin altında yatan şey nedir? Egonun var olma arzusu. Hatta bazen hiç yoktan insanlar birbiriyle kavga eder; bakarsınız neyin kavgası, "işte o orada mı duracak, burada mı duracak?" Bir anlamı var mı nesnelerin? Hiçbir anlamı yok. Peki psikolojik anlamı ne? "Benim sözüm mü, senin sözün mü?" Onun altında yatan şey ne? Egonun var olma arzusu; bir laf yetiştirme, bir kendini ifade etme, illa gösterme.

Hayır, bakın hayat o kadar doğal akan bir şeydir ki aslında. O doğallık egonun arzu ve korkuları üzerinden bozuluyor. Mesela başarısız olma korkusu; niye öyle bir korku duyalım ki aslında? Eksikliğimizin görülme korkusu; niye korkuyorsun ki, o senin sürecin, biri bunu eksik görüyorsa eksik görsün, sen niye korkuyorsun? Neyden korkuyorsun, mahcubiyetten mi?

Mahcubiyet ve Utanma Duygusunun Doğru Yeri

İnsanın öz varlığının tamlığını sergileyememekten kaynaklanan duygu, yanlış bir yerde kullanılıyor. Ben, değişken olan bir düzeye dair utanç duymamam gerekir. Aslında insana utanma duygusu niye verilmiş? Kendi öz varlığının gölgelenmesi durumunda utansın diye verilmiş. Öz varlığının farkındalığına dair bir eksiklik olursa bundan utan diye verilmiş. Yoksa izafi düzeydeki herhangi bir eksiklikten dolayı değil.

Biz onu orada yanlış kullanıyoruz. Ben kendi insaniyetimin farkına yeterince varamamaktan mahcup olmalıyım; ve o mahcubiyeti kaldırmak için de hicapları kaldırmalıyım, onu perdeleyenleri kaldırmalıyım. Yani gerçek anlamda öz varlığımın farkındalığını gölgeleyen ego örtülerim vardır; onları ben ortadan kaldırmalıyım. Onlar ortadan kalktıkça ben gerçek varlığımı fark edeceğim; o zaman da o mahcubiyet ortadan kalkacak. O yüzden insan gerçekte neyden utanmalıdır sorusunu sormalı insan önce kendine. Gerçekten utanmam gereken şey nedir? Utanmam gereken şeyi bulursam o zaman o utanma duygusunu doğru yerde kullanacağım.

Ben zahiri olarak, dünyevi olarak, diyelim ki vücudumun bir yerinde bir eksiklik olabilir; çok zeki olmayabilirim; liseyi 3 yılda değil de 5 yılda bitirmiş olabilirim; eşim benimle evlenip 2 ay sonra beni bırakmış olabilir, "bundan koca olmaz" diyebilir. Bundan utanmalı mıyım mesela? Neyden utanmalıyım sorusu devreye girmesi lazım. Utanma duygusu niye verilmiş? Evet doğal bir duygudur, ama yanlış yere aksettirilince problemimiz haline geliyor. Sen fıtratını tam fark edemediğinde utanmalısın; bu senin kendinle ilgilidir aslında. Utanma başkasına karşı da değildir; utanma insanın kendi kendiyledir. Kendi fıtratını tam fark edememekten ileri gelen ve gelmesi gereken bir şeydir. Yoksa zahiri düzeyde ben bir şey yaparım, insanlar onu eksik bulur, beğenmez; bundan utanmam gerekmez. Şarkı söylerim, sesim çok kötüdür, bundan da utanmam gerekmez. Herkes benim yaptığımdan bir şeyi daha güzel yapabilir, bundan da utanmam gerekmez. Ama kendi öz varlığımın, fıtratımın farkında değilsem bundan utanmam gerekir. Buna neden olan şey de benim benliğimdedir; yani o fıtratımı gölgeleyen şey de bendedir. Dışsal bir şey de değildir ve benim üstesinden gelemeyeceğim bir şey de değildir.

Hani insan bir şeyden utanır ama çözümü de yoktur değil mi mesela? Atıyorum, ev çok zahiri olarak söylüyorum, evi çok berbattır, eşyaları çok eskidir; misafir kabul etmekten utanır, imkanı da yoktur eşyalarını değiştirecek. Böyle bir şey de yoktur hakikatte; çünkü senin fıtratını gölgeleyen yine senin yanlış algın ve değerlendirmendir. Dolayısıyla o utancı kaldırabilecek imkan yine kendi elimizdedir.

Onun için insan mesela bazen bakıyorsun, kadın evlenmiş boşanmış, utanıyor söylemeye. "Velev ki kocan seni bıraktı, velev ki sana 'sen ne biçim kadınsın' dedi." Veya işte daha kötüsü oluyor değil mi, evlenmiş adamı kadın bırakıyor; adam bunu diyemiyor mesela, "karım beni beğenmedi" diyemiyor. Niye diyemiyor? Utanıyor. Çünkü yanlış bir noktaya bakıyor değil mi? Halbuki hayır, utanman gerekmez. Utanma duygusu sana fıtratını tam fark etmediğini anlaman için verilmiş bir duygu. Fıtratını tam fark etmediğinde utanacaksın ki onu tam fark edesin, yol alasın ve onu tam fark edesin. Yoksa zahiri düzeyde ben hiçbir şeyden niye utanıyorum? Fıtratıma uymayan bir davranışta bulunmuşsam, o ayrı, o da bahsettiğimiz noktaya gider; gene derim ki "ben fıtratımı tam olarak idrak edemedim, o yüzden yanlış bir şey yaptım, bundan da utanırım" — bu da farkındalık noktasına tekrar gider.

Bazen bir olaydan dolayı ayrılık gibi, adamın duyduğu bir şey değil ama "eşim beni bıraktı" olayı gidiyor başka yere: "nasıl bıraktı, niye bıraktı, beni aldattı, nasıl oldu" diye yazdılar; bunu anlatmaktansa bazen bir sessizlik haline bürünmek, insanların utanç olarak algılanabiliyor. O ayrı bir şey; adam utanmadıysa da, kolayı açmak istemedi aslında. Ama şöyle, o kolu açılsa da kişi bundan utanılacak bir şey çıkarmamalı, görmemelidir. Bu, insanları ilgilendirmez veya onların doğal olarak analiz edebileceği bir şey değildir.

Zahiri ve dışsal şeyler için herhangi bir utanma gerekmiyor. O utanma duygusunu biz yanlış yerde kullanıyoruz; biz o utanmayı yargılama olarak, kendimizi yargılama olarak kullanıyoruz, aynı yerde patinaj yapıyoruz. Evet, o bir yargılama değil, o bir durum tespitidir. Dediğim gibi fıtratımıza bunun konulmasının nedeni odur: kendini tam fark etmediğinde bu sana bir işaret olsun, lütuflu oluyor o zaman. Burada insan zahiri olan hiçbir şey nedeniyle utanmamalıdır. Bu aslında o hakiki utanmanın bir nevi yanlış bir yerdeki iz düşümüdür.

Mesela o da üzüntü olabilir; olayı hatırladığı için karşıdaki insan adına, eşi adına üzüldü. Karşıdaki insan için üzülmek ayrı bir şey. Mesela atıyorum, evlenememiş biri hatırlatma utanır; evlenmiş, çocuğu olmamış, hatırlatma utanıyor. Niye utanıyor ki? Kendini eksiklikten dolayı, çünkü evlenmiş. İşte burada insan şunu kendisine sormalı: gerçek anlamda eksiklik nerededir ve nedir? Bunu sormamız gerekiyor. Gerçek anlamda eksiklik hakikatte yoktur. İzafi olarak ne şekilde gerçekleşir? Senin fıtratının idrakinde olmayışı durumunda gerçekleşir. Onun dışındaki hiçbir eksiklik eksiklik değildir; o hayatın doğal akışıdır. Mesela üç ayaklı bir köpek kendini eksik hissetmez; üç ayakla yaşar, bir eksiklik duygusu yoktur. Var mıdır sizce? Aslında yoktur, ben gördüm öyle; eksiklik hissi yok, o öyle yaşıyor, kendisine verilmiş olan o şeyle yaşıyor.

Burada kendimize şunu sormalıyız: gerçekten bizde utanma duygusu oluşturması gereken bir eksiklik varsa bu ne olabilir? Bu neyle ilgili bir eksiklik olabilir? "Evet, bu hakikaten bir eksikliktir ve bundan utanmalıyım" demeliyiz değil mi? Bütün algıladığımız, üç aşağı beş yukarı bütün eksiklik algıları egomuzdan kaynaklanıyor. O da bizde var zannediyorsak; egonun kendi ölçütleri üzerinden ürettiği bir eksiklik algısı ve onun oluşturduğu bir utanma algısı. Başkasının eksikliği mesela beni utandırır ama ben de bazen kendi eksikliğimden, bazen de başkasındaki bir eksiklikten utandığımız olur; o da kişinin enneagram tipine bağlı.

Korku ve Ümit

Daha önce sorulmuştu ama bir daha soruluyor: bu bağlamda korku ile ümit diye vaaz edilen şey — eksiklik hissine ya da mahcubiyet hissine ya da ulaşamama, kavuşamama, kaybetme endişesine sevk eden bir sürü ego şeyi doğuruyor. Ama Kur'an'ın tabiri korku ve ümittir. Bu... öyle midir bilmiyorum, onlar çok korku ve ümit üzerine.

Şimdi ümit var; Allah'a dair olmak gerekir. İnsan her zaman Allah'ın şahit olduğuna, ona dair bir kudreti ve kuşatıcılığı olduğuna bir idrak ile sürecin her zaman Allah'a doğru gittiğini bilmektir. Yani kaynağın Allah ise, kökenin Allah ise, o zaman ümitli olacaksın. Ümitsizlik o yüzden küfrün bir niteliği olarak tanımlanmıştır. Sen bir şeyi örterek ancak ümitsiz olabilirsin; bir hakikati örterek, var olan bir şeyi görmeyerek, var olan bir şeyin farkında olmayarak ancak sen ümitsiz olabilirsin. Dolayısıyla ne zaman ümitsizseniz, o anda bir şeyi görmüyorsunuz demektir. Onun için Kur'an "Allah'tan ancak kafirler ümidini keser" diyor. Bunu sadece itikadi olarak düşünmeyin; bir şeyi örttüğünüzde, bir şeyi göremediğinizde, bir şeyi fark edemediğinizde, bir şeyin varlığının idrakinden yoksunlaştığınızda ümitsiz olursunuz.

Bahsedilen anlamdaki korku ise, kişinin gerçek anlamda bir değeri kaybetme, bir değerden yoksun olma korkusudur. Yoksa ego korkuları değildir. Mesela "Allah beni cehenneme atacak" bir ego korkusudur. Ama "ben fıtratıma uygun hareket edemeyeceğim" veya "ben fıtratımı tam olarak fark edemeden ölüp gideceğim" — bu anlaşılabilir bir korkudur, fıtri bir korkudur mesela. Ama "cehenneme gideceğim, Allah bana hesap soracak" — bu ego korkusudur. Ama "ben bu dünyaya geldim, Allah beni insani kodlarla yarattı; ama bu dünyada insani kodlarımı tam koruyamadım mı" diye korkmak, işte bu fıtri bir şeydir.

Bediüzzaman buna bir örnek verir, son olarak bununla tamamlayayım: Allah'tan korkmak, bir çocuğun yaptığı bir yanlış yüzünden annesini üzmekten ve o çocukluğuna yakışır hareket edememesinden dolayı duyduğu bir duygu gibidir diyor. Oradaki korkmak bile, çok ilginçtir bakın, fıtri korkuya bir işarettir. Oradaki korku, o çocuğun korkusu, çocuğu annesinin şefkatli kucağına koşturur diyor. Hata etmiştir çocuk, ama işte "anne beni dövme" der ama yine ona koşar. "Annem beni dövecek, kaçayım, beni mahvedecek" diye korkmaz; korkar ama yine onun kucağına koşar, "ne olur anne beni dövme" der ama onun kucağına koşar. İşte bu fıtri bir korkudur.

Onun için, "ölmek istemiyorum, niye cehenneme giriyorum" — kimin cehennemi, Allah'ın. Niye bu kadar korkuyorsun, sanki Allah'tan bağımsız bir cehennem bu. Allah "cehenneme ihtiyacın var" diyorsa var demektir. Niye korkuyorsun? Onun şefkati, Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır; bu demektir ki cehennemi de kuşatmıştır. Geçeriz; artık nasıl geçeriz bilmiyoruz, nurlanırsak hiçbir etkisi olmadan geçeriz, şahit oluruz. Cennete şahit oluruz, cehenneme de şahit oluruz; hepsine şahit olarak geçeriz.

"Rahmetin her şeyi kuşatmasının ebedi olmadığı anlamına mı gelir?" Tabii, yani burada şunu anlamak lazım: fıtri korku kaçmayı içeren bir korku değildir. Bildiğimiz anlamdaki o korku hissi değildir; verilen örnekteki gibi çocuğun annesinin şefkatli tokadından korkması ama yine de onun şefkatli kucağına koşması hissidir. Budur; temel olarak Kur'an'da ve tasavvuf betimlerinde kastedilen odur. O yüzden bakın, ego düzeyinde olursanız günahınız ölçüsünde Allah'tan kaçarsınız; ama fıtri halinizi az çok koruyorsanız, ne kadar günahınız olursa olsun Allah'ın rahmetine o kadar ihtiyacınız olduğunu bilirsiniz, onun rahmetine sığınırsınız. Fıtri şey de odur, korku da odur. Yoksa kaçmak, kaygılanmak anlamında bir şey değildir.

Allah'ın sonsuz rahmetini hissetmek veya idrak etmek gerekiyor. O sonsuz, onun rahmeti sonsuzdur; rahmeti kendi üzerine yazmıştır ama cezalandırmayı kendi üzerine yazmamıştır. Affedebilir; ama rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Biz Allah'ın huzuruna çıkıp "Ya Rabbi, sen merhametli olacağını söylemiştin" diyebiliriz; o dediği için diyoruz. Yoksa haşa Allah'a hesap sormuyoruz. Ama Allah huzuruna çıktığımız zaman "sizi affediyorum" diyebilir; kimse de çıkıp "sen cezalandıracaktın" diyemez. "Yok, affettim" der. Dolayısıyla "Allah'tan korkma" demiş bir sufi, "kendi nefsinden kork; Allah sana nefsinin aynasını tutacak ahirette." Dolayısıyla neye karşı dikkatli olacağını anla. Orada Hazreti Ali'nin savaşırken dikkat ettiği şey, neye karşı duyarlı olduğu, neye dikkat ediyor orada farkındalık anlamında? "Ben savaşıyorum, ihlasla savaşıyorum, nefsimin bir payı olmasın bu savaşta." Karşımdaki insanın bana hakareti karşısında nefsimde "bana mı hakaret ettin, al sana, zaten kafirsin" gibi bir şey olmasın; o tamamen ihlasla. Bakın burada neye dikkat ediyor ve biz neye dikkat etmeliyiz? Gün içinde kestiğimiz o kelleye dikkat ediyoruz; o kelleyi kesmemize neden olan şey ne orada? Onu görmemiz gerekiyor. İçeride filizlenen ego damarlarını görmeye ihtiyacımız var; asıl onlar bizim için problem. Onları kesin; hayat çok güzeldir. Sizi seven de güzeldir, sevmeyen de güzeldir, nefret eden de güzeldir; her şey güzeldir. Sizin için bir problem yoktur; sizi rahatsız eden bir şey yoktur.

O, Taif'te peygamberin taşlanması gibi: "Ya Rabbi" diyor, "onlar kendilerine zulmediyorlar, bilmiyorlar ve kendilerine zulmediyorlar." O gözle görürsünüz; çünkü sizde orada tetiklenen bir ego yok. "Bana nasıl taş atıyorlar, ben bunu hak ediyor muyum" böyle hikayeler üreten egonuz yoksa olayı olduğu gibi görürsünüz. Biraz önce anlattığımız Dalai Lama'daki kişinin hikayesi, direkt Peygamber Efendimiz'in "onlar bilmiyordu" cümlesiyle beraber örtüşür. Bu evrensel bir şeydir. Tahliye için zaman şart değil; fark ederek tek olur, fark ederek. Kur'an'da diyor ya, onu örten zarara uğramış; yani onu örtmeyeceğiz, açığa çıkaracağız ve korkmayacağız, o ego filizlerini göreceğiz, bastırmayacağız, açacağız, korkmayacağız. Ne çıkar acaba korkma; ne çıkarsa çıksın, eğer kötü bir şey çıkıyorsa zaten sana ait değil. Allah seni fıtraten kerim bir şekilde yarattı; bunlar demek ki sonradan olan şeyler.

Yani diyelim ki şöyle düşünmeyeceğiz: "Bir tarlama gitsem, eyvah on senedir uğramamışım veya bakım yapmamışım, kim bilir ne olmuştur, çalı, çırpı, diken falan." Git oraya, çalı çırpıları temizle, geriye senin tarlan kalacak zaten. Yani orada eline ne geçiyorsa negatiflik adına, o sen değilsin; ama sana bir şekilde bulaşmış, onu al ve at.

"Sigaraya alışmış olmak bile bırakması süreç gerektirir mi?" Yok, gerektirmez, hiç gerektirmez.

Sonuç: Niyetin Önemi

Mesela başarısızlık falan, maddi şeyler çok kısa, çok basit, çok sınırlı; bu zararlı zaten, iyileşmenin işareti. Bazı kişide olan, bazı kişide olmayan bir şey; bu iyileşmenin işareti zaten. Hiçbir şey yoktur; yani zahiri olarak da, psikolojik olarak da, hiç korkulacak bir şey söz konusu değildir.

Bir bina düşünün, çok eski bir bina, mahvolmuş, içi zararlı hayvanlarla dolu; siz onu yıkarsanız o boşluk kalır, o boşlukta en güzel binayı inşa edebilirsiniz. O bina yıkılınca her şey ortadan kalkmış olmuyor; asıl var olan ve kalması gereken şey kalıyor. Biz egoya, egonun gördüğü yani o binaya alışmışız; bina gidince "eyvah her şey bitti" diyoruz. Aksine doğru bina yapacağın alan açıldı. Ama kafan o binaya odaklıysa "o bina gitti" dersin; ama sen o binaya odaklanma, asıl o bina değil. O gerçekte o boş ve hoş olan araziyi dolduran, sahte bir binaydı, kötü bir binaydı.

"Ecelin yaklaştığını fark eden biri bunu yapmak istiyor mu?" İsteği var mı diye sormak lazım. İsteği varsa, ne olduğunu bilmesi çok önemli değil; isteğini sordum zaten. İsteği varsa sen o niyettesin ve beş dakika sonra ölsen bu niyetinle Allah'ın huzuruna gidersin. "Kaç puan aldığımız değil, niyet nasıl önemli hocam?" Kişinin niyetidir burada asıl olan iş; fark etmez, hiç fark etmez. Bütün süreçler Allah'ın elindedir ve Allah her şeyi tazmin etmeye ve onu kemale erdirmeye kadirdir. Dolayısıyla kişi neyi niyet ediyor, bu insan neyi istiyor — Allah'ın dikkate aldığı nokta budur. Sen ne olmak istiyorsun? Hani Mevlana vardı ya, "ne istiyorsan o olursun senden" diye; bu demek ki aynı zamanda o olacaksın, sen ne düşünüyorsan o olacaksın. Yani kendini ne olarak düşünüyorsan olsun sen. Kendini ne olarak düşünüyorsun? Allah'ın saf, halis bir kulu. Arzusuz, korkusuz ve tamamen Allah'a bütün kalbiyle, bütün kalbindeki sevgiyle yönelmiş bir insan. O zaman sen öylesin. Budur insan için.