Varlık Mertebeleri, Elmas Ruhlar ve Kömür Ruhlar (Ders Öncesi)
Kısa Özet
Sohbet, Bediüzzaman'ın Mektubat'taki "vücud-u ârızî" ifadesinden yola çıkarak her varlığın kendi düzeyinde bir gerçekliğe sahip olduğunu, mutlak olmayan bir şeyin "hiç" anlamına gelmediğini anlatıyor; bu bağlamda tip 9 (dokuzlu) kişilik yapısının bu hakikati yanlış yorumlayarak her şeyi "boş ve değersiz" görme eğilimine düşebileceği ele alınıyor. Ardından "elmas ruh – kömür ruh" benzetmesiyle nefsin doğru hiyerarşi içinde (ruhun idaresinde) çalışmasının önemi, yanlış hiyerarşi kurulduğunda ortaya çıkan sorunlar iş yeri, çocuk ve Ebu Cehil örnekleriyle anlatılıyor. Son bölümde DNA-hücre metaforuyla insanın hem öz (mutlak) hem de fonksiyon (izafi) düzeyinde iki yönlü varoluşu ve bu iki düzeyde ayrı ayrı "kemal"e ulaşma meselesi işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Her varlık kendi düzeyinde bir gerçekliğe sahiptir; mutlak olmayan bir şey "hiç" demek değildir.
- Elmas ruh ile kömür ruh arasındaki fark özde değil, dizilim ve hiyerarşidedir.
- İnsanın en büyük "yönetim" görevi, kendi iç dünyasını doğru hiyerarşiyle yönetmektir.
Mektubat'taki Vücud-u Ârızî Meselesi
Bunu izlediğiniz için teşekkür ederim. Vaktimiz olursa birlikte konuşalım diye bazı şeyler var, değil mi? Evet. Vahdet-i Vücut fikri hakkında bir açıklama geçmiş. Mektubat'ta 85. sayfada. Cenab-ı Hakk'ın bütün esmasıyla hakiki bir surete tecellisi var. Bütün eşyanın onun icadıyla bir vücud-u ârızisi vardır. Ve o vücut, çendan vacibü'l-vücudun vücuduna nispeten gayet zayıf ve kararsız bir zıll, bir gölgedir. Fakat hayal değil, vehim değildir. Cenab-ı Hak Hallâk ismiyle vücut veriyor ve o vücudu idame ediyor.
Demişim, sonrasında da bir not düşmüşüm. Nedense bunu okumak içimi çok rahatlattı. Sanki sevindim, kendimi daha çok sevdim. Bu duygularımın dinamiği ne olabilir, neden böyle bir etki yapmış olabilir, onu belki konuşursak iyi olur diye düşünmüştüm. Yani biraz dokuzluğumun bir handikapına sanki bu iyi geldi gibi. Sorunla ilgili iyi gelen bir tarafı var gibi hissettim.
Yani, Allah'ın yaratması dediğim şey tabii ki bir hayal veya temelsiz bir gölge değil. Kendine göre bir gerçekliği var. Yani her şey kendi düzeyinde vardır. O varlık dediğimiz şey kendi düzeyinde bir varlıktır. Mesela televizyonda "burada adam var mı?" desek, var. Ama o varlık kendi düzeyinde bir varlıktır. Orada "adam yok" desen olmaz, değil mi? Ama o adam etiyle kemiğiyle mi var? Yok. Ne olarak var? Görüntüsü olarak var. Ve o görüntü aslıyla da ilişkili bir şey. Anlatabiliyor muyum?
Hani varlık dediğimiz şeyler, "bir şey var" dediğimizde bu bir varlıktır, hiç boş demek değil. Bunu zaten biliyorum ama beni niye böyle rahatlattı, mutluluk verdi? Sanki her şeyi boş, gereksiz algılıyormuşum, temelinde bu algı varmış demek ki; öyle algılamıyorum sanmıştım.
Ona geleceğim. Önce teorik temelini söylemek istedim. Teorik olarak her şey kendi düzeyinde bir varlığa sahip. Dolayısıyla "yok" diyemeyiz. Hatta hayale bile "yok" diyemeyiz, hayal düzeyinde o da vardır. Fakat, deyim yerindeyse, mutlak varlıktan uzaklaştıkça onun varoluşu zayıflar ve düşer, daha düşük hale gelir.
Mesela bir insan hayalinde bir imge üretse, var mıdır? Tabii ki hayalinde vardır. Ve o hayaldeki varoluş da bir tür varoluştur. Ama onu tekrar veremeyiz. Veremeyiz ama aslında o da bir varoluşa sahiptir. Mesela biri dese ki "senin hayalinde bir imge var mı?" Ne dersin ona? "Evet, hayalimde bir imge var" dersin. Ama diyelim ki dese ki "o hayalindeki imgeyi masaya koy." Koyamazsın, çünkü o hayalde bir varoluşa sahip; masaya koyabileceğin bir varoluşa sahip değil. Ama hayaldeki varoluş bile bir varlıktır.
Şimdi dokuzlarda aslında olan şu: mutlak varlığın idrakini bilinç dışında yitirdikleri için, onunla bir veya aynı olmadıkları için her şeyi bir nevi boş, gölge, geçersiz, ilgilenilmeye değmez, önemsiz, enerji vermeye değmez, sanki bir hayal, bir gölge, hiçbir asli kıymeti yokmuş gibi algılıyorlar. Bu hem doğru hem yanlış bir şey. Doğru tarafı şu: mutlak varlık dışında hiçbir şey mutlak değildir. Yanlış olan tarafı da şu: bir şey mutlak değilse, bu onun "hiçbir şey" olduğu anlamına gelmez.
Bunu çok yoğun yaşıyorum, hâlâ da yaşıyorum sanki. Evet. Ama bundan sonraki açıklamalarında biraz daha acıtıyor. Allah'ın her esması bir muhataba ihtiyaç duyuyor. İbn Arabi'nin sonradan bunu aştığını söylüyor, İngilizce bir kitabı var, Allah'ın esmasıyla ilgili. O seviyeye geldikleri zaman her şeyin hangi esmanın tecellisi olduğunu, Allah'la bir olduklarını hissediyorlar. Orası tehlikeli bir nokta; oraya gelenler oradan çıkmak istemiyor, ama onu aşanlar bunu biliyor.
Bize de kitaplardan yansıyan daha çok o seviye olduğu için, o noktaya bakınca dokuzun o algısını pekiştiren söylemler ortaya çıkıyor biraz. Tek başına insanın zaten bir bireyselliği yok, ama bu yönüyle baktığında Allah'ın verdiği bir şey var; varlık değeri var, tabii ki. Onu işte o söylemlerden alamıyor insan. Dokuzunda zaten zayıf olduğu için bu algı pekişiyor. Onun aşağı kısmına biraz daha vurgu vermek, o noktaya biraz daha vermek lazım demek ki.
Yani burada göreceli olan, varoluş düzeyidir; mutlakın göreceli olarak tezahür ettirildiği, yarattığı, halkettiği tezahür düzeyi, Allah'ın ona verdiği oranda bir varoluşa sahip. Dolayısıyla en küçük bir şeye bile biz gerçek dışılık atfedemeyiz.
Mesela diyelim ki sen bir şeyi direkt göremiyorsun ama bir ayna vasıtasıyla görüyorsun. Aynaya baktığında bir şeyin orada görüntüsünü görüyorsun. Şimdi aynada o şeyin görüntüsü var diye ona bakmamazlık etmeyiz, değil mi? Neden? Çünkü deriz ki, evet bu bir görüntüdür fakat bir varlığın görüntüsüdür. Dolayısıyla o aynadaki görüntünün de bir değeri vardır. Büsbütün boş, hayali, gerçeklikten tamamen kopuk bir şey değildir. Direkt göremediğimiz bir şeyin yansıması da kendine mahsus bir varoluşa sahiptir ve önemlidir; dikkate değerdir ve kendine mahsus bir varoluşu vardır. Anlatabiliyor muyum?
İkisinde de bir problem var aslında. Dokuzun en derin bilinçaltında, bilinç dışında fark etmediği şey, mutlak varlığın dışındaki her şeyin sanki kof, boş, defolu, ilgiye dikkate değmezmiş gibi bir algıya sahip olması. Bu kendisinden başlar; kendisini de öyle görür. Sadece kendisini iyi görüp etrafı boş görmez, kendisini de ilgiye, varoluşa, dikkate değer bir şey olarak görmez. Aynı şekilde her şeyde de öyle.
Elmas Ruhlar, Kömür Ruhlar
Bunu aslında belli bir yerden sonra şuraya da takıyorum kafamı. Nefsani bir soru olduğunun farkındayım ama zihnimde, daha doğrusu içimin derinliklerinde takılan bir şey olduğunu buldum. "Elmas ruhlar, kömür ruhlar" diye geçiyor ya, konuşulurken örnek verirken. Bu olay, ruhun en basit ifadesiyle nasıl oluyor?
Aslında oradaki "ruhlar" ifadesi bizim anladığımız anlamda ruh değil. Yani Hazreti Ömer'in ve Ebu Cehil'in ruhları, sonuçta bu dünya sınavından sonra gittiğimiz yerde yeniden dirilecek; ama cezayı ya da mükâfatı alan ruhlarımız değil mi? Onlar birbirinden dünya hayatına göre ayırt ediliyor. Fethullah Hoca'nın bir sohbetinde ben bu elmas-kömür meselesini dinlemiştim. Sonuçta ruh aynı kaynaktan geliyor ve aynı tabiattadır. Herkes bu elmas-kömür olayını biraz anlayabiliyor.
Benim yorumum şu: oradaki elmas ruhlar ve kömür ruhlar dediği şey aslında asli anlamda, kelimenin tam anlamıyla ruh değil. Çünkü ruh, emir âleminden gelen saf, mükemmel, eksiksiz bir mahiyete sahiptir. Oradaki "ruh" dediği, mesela "ruh darlığı" deriz ya, "ruhu daralmış" deriz ya, aslında bizim nefs boyutu dediğimiz, kişinin psişik boyutu dediğimiz boyuttur.
O da neye bağlı? Şimdi elmasla kömürün farkı aslında dizilim farkıdır, yoksa karbon itibariyle aynıdır; ama dizilim farkı var. Nefs-i emmâredeki bir insanla nefs-i kâmile veya nefs-i mutmainnedeki bir insanın farkı da aslında o dizilişindedir. Yani sonsuzdan ve mutlaktan gelen ruhun emri altında düzgün bir hiyerarşi var burada. Bedensel dürtüler, nefsin kendini koruması, duygu merkezi vesaire, bütün bunlar o ruhun patronluğu altında bir hiyerarşiye sahiptir. Çok mükemmel şekilde sevk ve idare edilen bir sistem gibi, bir iş yeri gibi.
Öbüründeki fark ne? Öbüründe düzen bozulmuş, hiyerarşi bozulmuş. Hiyerarşi bozulunca kömür gibi oluyor; düzgün olunca elmas gibi oluyor. Ayaklar baş olmuş, başlar ayak olmuş; böyle kişiler bir tek kömür ruhlu gibi oluyor, çünkü ondaki doğru hiyerarşi bozulmuş. Zaten "hastalık" İngilizcede "disorder"dır; yani düzenin bozulması, "order"ın olmayışı, düzensizlik. Kısacası elmas ruhlu, o düzeni kendi içinde kurmuş olandır.
Mesela diyelim ki bir yere gittim, orada bir eleman var ama eleman iş görüşmesi yapmıyor, değil mi? Adam geldi, büyük bir iş adamı, "nereye geldin?" "İş görüşmesi yapacağım." "Tamam, otur, görüşelim" demiyor mesela. Dese ne olur? Düzen bozulmuş olur. Bir danışma var, danışanlar diyor ki "ben müdür beyle görüşeceğim." O da "şimdi ne yapacağım, müdür beyle geç, şurada yemek ye, keyfine bak" diyor, içiriyor, sarhoş ediyor, sonra gönderiyor. Öyle olsa ne olur? Düzen bozulmuş olur. Ama doğru düzen nedir? Güvenlikten geçer, kontrolden geçer, danışmada derdini anlatır, danışma onu yönlendirir, o gider müdürle konuşur; müdür de şirketin sahibine danışır. O zaman ne olmuş olur? İşte pozitif, doğru bir hiyerarşik düzen olmuş olur. Bu, elmas ruhlu insan gibidir. Öbürü kömür ruhlu gibidir.
Diyelim ki bir çocuk okula gidecek. Yolda bir arkadaşına denk geliyor, "gel, sinemaya gidelim" diyor, "güzel bir oyun buldum, oynayalım" diyor. Çocukta oyun oynamak isteyen bir benlik yok mu? Var tabii. Ama doğru bir algıda olan çocuk şöyle der: "Benim de bir tarafım istiyor ama benim işim var, ben okula gideceğim." Bu ne olmuş olur? Düzgün bir çocuk olmuş olur. Öbürü ne olmuş olur? Birisi tetikleyince "gel oyun oynayalım" veya "sinemaya gidelim" deyince gidiyorsa, orada hiyerarşi bozuktur; tıpkı kapıdaki güvenlik görevlisinin kapıyı bırakıp eğlenmeye gitmesi gibi, o da kömür ruhlu olmuş demektir.
İnsandan istenen şey bu hiyerarşiyi kurmasıdır. Bugün mesela "yönetim becerileri" deniyor ya, bir şirketi yönetmek çok önemli deniyor. Aslında insanın yönetmesi gereken en büyük şirket, insanın kendi içidir. İnsan kendi kendini yönetebildiğinde, içindeki her şeyi uygun şekilde istihdam edebildiğinde gerçek anlamda iş görmüş olur. Ters döndüğünde ise mesela müdürün canı bir maç seyretmek ister, o saatte görüşmesi olduğu halde görüşmez; ya da bir yönetici üretim yapması gerekirken canı başka bir şey ister, üretim durur. Bütün anlaşmalar bozulmuş olur. Orada hiyerarşinin kaybolduğunu görürüz. Bu, oranın iyi yönetilememesi ve olması gereken doğru sonucun oluşamaması demektir.
Mesela insan bir iş yapacak, içinde tembel veya keyfine düşkün benlikler var; keyif verici bir şey olunca hemen işi bırakıp ona koşuyor. Çocuklar da ders çalışırken dışarıda top oynanan görürlerse hemen bırakmak isterler. Orada gerçek anlamda bir karar verme süreci yoktur; içindeki bir benlik hemen bütün basamakları atlayıp kişinin bütünü adına karar vermiş olur. İşte gafil insanda o kömür ruhluluk dediğimiz şey budur.
Ebu Cehil Örneği ve Nefsin Yanlış Kararı
Mesela Ebu Cehil'e birisi diyor ki, "ya, gerçekten söyle, burada baş başayız, kimse yok; sence Muhammed yalan söylüyor olabilir mi, sen ne düşünüyorsun?" O da diyor ki, "Ben onun yalan söylediğini düşünmüyorum, çünkü o emin biridir, yalan söylemez. Ama bunların elinde Kâbe'nin koruması, şu hizmet, bu hizmet, su dağıtma hizmeti bir sürü şey var; bir de şimdi kalkıp bunlar peygamberlik de bizde derlerse ben buna dayanamam."
Ne yapıyor burada? Kibirli bir benlik var. Kendini koruma ve mücadele etme melekesi yanlış bir şekilde işliyor. Tamam, senin o kuvve-i gazabiyen, kendini öne çıkarma, güçlü olma meleken daha iyi olmak isteyebilir; ama burada bir hakikat söz konusu. Sen şimdi hakikati mi reddedeceksin? Hakikati reddettiğinde ne olacak? Ama bunu düşünmeden, "peygamberlik de bizde derlerse ben buna dayanamam" diyor. Bir zan hâline gelmiş oluyor. Bununla ilgili karar verecek merci başka bir yerken, o kararı daha alttaki, asıl işi bu olmayan bir yer veriyor. İşte o zaman sistem bozuk işliyor.
Basitçe bir örnekle ifade edecek olursak: bir şey yiyip içtiğimizde bu nereye gidiyor önce? Ağzımızdan yemek borusuna gidiyor. Nefes borumuza gitse boğuluruz. Yanlış yere gitmemesi lazım, yanlış bir yer tarafından karşılanmaması lazım. İşte bizim hayatımızda birçok şey yanlış bir yer tarafından karşılanıyor. Ve yanlış yer, yanlış bir cevapla bütün sistemi bloke ediyor; sistemin adına bir karar veriyor ve bütün sistemi yanlış bir hesap ödemeye götürüyor. Bazen insan bir öfkeyle bir cinayet işliyor; o andaki benliğinin bütün cezasını bütün hayatıyla çekiyor.
İşte oradaki varlık meselesinde de: ben kendi başıma müstakil bir varlığa sahip değilim, Allah'ın var etmesiyle varım ve O'nun varlığıyla benim varlığım devam eder. Bunu müdrik olmak lazım. Çünkü maddi ve zahiri itibarla değil, hakikat itibarıyla zaten O'na aidiz, O'na dönüyoruz. Varlığımız O'nun varlığından bir yansımadır, O'nun varlığından bir ödünçtür. Dolayısıyla biz varız ama O'nunla varız, O'ndan ayrı bir varlık değiliz. İşte materyalizmin hatası da O'ndan ayrı bir varlık algısına düşmüş olmasıdır.
Yanlış Mukabele: Yemek, Mail ve Tenis Topu Örnekleri
Bazen mesele aslında içimizdeki "ben"in yanlış yaparak bizi zarara uğratmasıdır. Mesela bir programda bir yerde yanlış bir hesap vardır, girilen veriler sonrasında çok ciddi bir maddi kayba yol açabilir; bir bankada yapılan hesapta olduğu gibi. Bazen de aslında doğru tepkiyi vermediğimizde de kârdan zarar etmiş oluyoruz. Mesela bir yere mail atacaksın, bir iletişim formunda mail adresi sığmıyor mesela; bu rahatsız edici. O şirketin güvenilir olmadığını hissediyorsun. Bir şey düzgün çalışmıyorsa kârdan da zarar edebiliyor insan. Bir olaya iyi yorum getirirsen fırsata çeviriyorsun, kötü yorum getirirsen zarar ediyorsun.
Mesela bazı çocuklar görürüz, aslında zekidir ama keyfine düşkündür, rahatına düşkündür; o zekasını eğitim hayatında kullanmak yerine keyfine yönelir ve böyle bir zekayı heba eder. İşte bu, yanlış işleyen bir şeydir. İnsan, nasıl bahçesindeki köpeğin bir görevi varsa, o köpeği kalkıp mutfakta aşçı yapmaz; yaparsa köpek sana kendi yediğini yedirir. İnsan doğru şeylerle mukabelede bulunmayı bilmeli.
Aynı şekilde bu şuna işaret eder: dışarıdan gelen izlenimleri, bilgiyi, veriyi, insanları, insanların tutumlarını neyle karşılıyoruz? Bunu nasıl alıyoruz içimize? Yanlış bir şeyle alıyorsak, o zaman ona yanlış bir şekilde mukabelede bulunmuş oluyoruz. Bu büyük bir problem. Mesela benim içimde bir insanın yaptığı bir şeyden hoşlanmayan bir benlik olabilir. Ben onunla mı cevap vereceğim, yoksa onu tam olarak anlamaya mı çalışacağım? Tam olarak anlamaya çalışmazsam anlayamam; sürekli "hoşlanmadım" penceresinden bakarsam onu artık tam olarak göremem, dinleyemem.
Buna şöyle bir örnek: ben gözümle bir yemeği analiz edebilirim, görüntüsünü, kokusunu dış duyularımla değerlendirebilirim. Ama buna hiç bakmadan direkt ağzıma atarsam ve bu çok sıcaksa, boğazımı ve dilimi yakar, çıkarmak zorunda kalırım. Ne yapmış oldum burada? Yanlış bir şey yaptım; yemeği yanlış bir şeyle değerlendirdim. Onu dışarıdan analiz edip değerlendirebilirdim; sıcak mı, soğuk mu, bozuk mu diye. Ama direkt ağzıma attım ve ağzım yandı; bu benim yanlış mukabelemin problemidir.
İşte bizler hayatta birçok şeyi böyle yanlış bir melekeyle karşılıyoruz ve sürekli aynı yere düşüyor; o izlenim, o olgu aynı parsele düşüyor ve aynı şekilde işlem görüyor. Halbuki o bana gelen izlenim başka türlü de karşılanabilir; ben ona farklı nereden bakabilirim, böyle bir imkânım var mı, bunu sormak lazım. Yoksa öbür türlü, küçüklüğümden ya da mizacımdan gelen bir alışkanlıkla en ufak bir eleştiriye hemen savunma ya da saldırı refleksiyle karşılık veriyorsam, hayatta eleştiriyi hep savunmacı ya da saldırgan bir algıyla alıyorsam, demek ki sürekli yanlış bir şeyle mukabelede bulunuyorum demektir.
Halbuki başka bir şeyle de mukabelede bulunabilirim: "bu insan bana ne diyor, bunu değerlendireyim, sonuna kadar dinleyeyim, ne diyor bu?" Sonra değerlendirir, paylaşır ya da paylaşmam; bu ayrı bir şey olur. Ama öbür türlü, en küçük bir suçlama ya da eleştiri kokusu aldığımda hemen algımı kapatıyor, savunmaya geçiyor ya da saldırganlaşıyorsam, o zaman sürekli yanlış bir şeyle mukabelede bulunuyorum demektir. Bu, tenis topu gelirken sana raketle değil savaş baltasıyla karşılık vermene benzer; yanlış bir iştir ve hayatta seni gereksiz bir yük ve gereksiz bir çatışmayla karşı karşıya bırakır.
Potansiyel, Lütuf ve Gayret: DNA-Hücre Metaforu
O sürecini birazcık anlatan bir şeydi. Bu sorular zaten vardı, ondan sonra tekrar aklımıza geldi. Bunu sorarken de aslında bu yönüyle merak ediyorum: potansiyel, lütuf ve gayretin yerleri, birbiriyle etkileşimleri. Geçen sohbette anlatmıştınız; bir şey düşüyordu, kayaya düşüyordu, bir bahçeye düşüyordu, bir de temiz bir yere düşüyordu. Aslında bir konuda potansiyel olması lazım; Bediüzzaman'ın bir ifadesi var, şu an nerede bilmiyorum ama. Potansiyelde diyeceğimiz şey oradaki elmas ruhluk olayına tekabül eder mi? Yani dünyaya gelmeden önce insanın elmas ruhluluğunun olayı belli mi?
Şimdi bununla ilgili bir metafor kullanabiliriz. İnsan vücudundaki hücrelerin iki yönü vardır. Bir yönü onun DNA'sıdır ki o bütün hücrelerde birdir, hepsi aslında aynıdır. Bir de bedenin yapısı içinde aldıkları bir şekil vardır; mesela bir deri hücresi gider deri hücresi olur, beyindeki bir hücre sinir hücresi olur, kaslardaki bir hücre kas hücresi olur. Dikkat ederseniz bütün hücreler DNA'sı itibariyle bir, fakat gördüğü fonksiyon itibariyle başka bir özelliğin içindedir.
İnsanın da böyle ikili bir yönü var. Hepimiz özümüz itibariyle biriz, aynıyız; hatta denebilir ki bir peygamberle bile aynısın özün itibariyle. Ama fonksiyon itibariyle farklılık var. Orada her bir fonksiyona göre göreceli bir şekilde her şeyin kemali kendisine göredir. Mesela sağlıklı bir deri hücresi, sağlıklı bir sinir hücresinden ayrı bir fonksiyon görür, ayrı bir görüntüsü vardır; ama DNA'sı itibariyle birdir. İşte bunun gibi, her insan -bir peygamber, bir kâfir bile- özü itibariyle aynıdır; fakat ikinci varoluşu, ikinci düzeyi itibariyle farklıdır. Orada değişimler ve farklılıklar söz konusudur.
Peki hangi aşamadan sonra farklılaşıyor? Mesela Hz. İsa daha çocukken bile peygamber olarak konuştu mesela; sonradan mı bu farklılaşmaya ulaşılıyor?
Şöyle, her şeyin ikinci düzeyde kendine göre bir kaderi var. Allah'ın bana verdiği bedensel, zihinsel bir imkân ve sınır var; mesela ben ortalama zekâda biriyim diyelim, süper bir zekâ değilim. Bu bir takdirdir. O sınırlılıkları da en güzel ve en kâmil şekilde kullanabilmek de bir potansiyeldir. Mesela bir epitel hücresinin ne olacağı kaderdir; o bir deri hücresi olacaktır, bir sinir hücresi olmayacaktır. Ona düşen en güzel şey, iyi bir epitel hücresi olmasıdır; onun kemali odur.
Her şeyin iki türlü kemali var. Bediüzzaman'ın dediği gibi, mevcudatın mahiyetlerinin mutlak kemali mutlak vücuttur; izafi kemali ise -tam hatırlamıyorum ifadeyi- onlardaki potansiyeli fiili hâle getiren ikinci düzeydir. Mutlak kemal, hepimizin özündeki aynı şeydir; onun kemali zaten mutlak vücuttur, mutlak varlıktır, herkeste de birdir. Öbür düzey itibariyle Allah her şeye bir kader belirlemiştir; mesela Hz. Muhammed'i bir peygamber olarak tayin etmiştir, peygamberlik de o ikinci düzeye ait bir vasıftır.
Bu ikinci düzey dediğiniz sadece dünyayla sınırlı değil, ahiret hayatını ve ondan sonraki belli bir zamanı da kapsayan bir şey herhalde, değil mi?
Büyük ölçüde dünyaya ait, dünyayla ilişkili bir şeydir. Bir insan bu dünyada mutlak varlığını, mutlak hakikatini idrak ederse, bir peygamberle aynı düzeyde ahirette yaşar. Ama bunu idrak edemeden ahirete göçen bir insan da orada kendine mahsus bir süreci takip eder. Dolayısıyla burada o ikinci düzeyde ne gıpta etmeye ne kavga etmeye gerek yoktur; biz orada bir bütünün parçaları hükmünde iş görürüz, tıpkı bir bedende çeşitli hücrelerin bir bedeni oluşturması gibi. Biz de bize düşen kemali sergilemeliyiz. Gözdeki bir hücre gidip kemik hücresi olmaz; her şeyin kendine göre bir kemali var, kemik hücresinin kemali tam bir kemik hücresi olmaktır. Dediğim gibi, özü itibariyle bir, fonksiyonu itibariyle farklıyız. İşte bunun için İslam'da hiçbir mahlûku kendinden aşağı ya da üstün görmezler.
Fonksiyon ve Öz: Kimliğimizi Nereden Alıyoruz?
Onun için İslam'da hiçbir şeyi küçük veya büyük görmüyoruz. Her şeyde bir işleyiş var ve o bütünlüğün içinde her şeyin kapladığı bir fonksiyon var. Onun için kimse kimseyi ne küçümsemeli ne de büyütmeli; özü itibariyle bir, fonksiyonu itibariyle farklıyız. Bunu çok iyi idrak etmek lazım.
Biz o ikinci düzeye dönük yaşadığımız için kendimizi de orada kimliklendiriyoruz. "Sen nesin?" denildiğinde kendimizi o ikinci niteliklere izafe ediyoruz. Aynı örneği kullanarak, bir deri hücresine "sen nesin?" diye sorsak, doğru cevap şudur: "Fonksiyonum itibariyle deri hücresiyim, özüm itibariyle her şeyi içeren bir hücreyim." Çekirdeği itibariyle her şeyi içinde barındıran bir varlığa sahip.
O zaman gayretin yeri, o kişinin kendi kemalini göstermesi için gerekli olan yer mi oluyor? Yani tam bir deri hücresi olması, kendi doğal fonksiyonunu yapması mı?
Tabii. İkinci düzey itibariyle ona verilmiş olan imkân ve potansiyeli kullanacak. Ama öbür yönde de idrak etmesi gereken şey, en derinde ruhani bir öz, kutsal bir öz olduğudur. Bunu da bilecek. İkinci düzeyde fonksiyonunu yerine getirmiş olacak, asli düzeyde de idraki olmuş olacak. Birinci düzeyi kemale getirmek zaten söz konusu değil, o zaten kemaldedir; DNA'nın yapısını değiştirmiyorsun, o zaten olduğu gibi kemal hâlindedir, sadece onu fark ediyorsun.
Aynı örnek üzerinden düşünelim: bir hücrenin kendisini sadece o fonksiyonu olarak görüp çekirdeğindeki o tamlığı görmemesi nasıl bir algı eksikliğiyse, bizim de zahiri tabiatımıza bakıp kendimizi bununla tanımlamamız, kendi özümüzü görmememiz de aynı şekilde bir algı bozukluğudur. O yüzden ne aşağılık kompleksinin ne üstünlük kompleksinin bir manası yoktur. İnsan vücudunda hiçbir hücre diğerine üstünlük taslamaz, komplekse de girmez; ayağımızın altındaki bir hücre "niye ben başın üzerinde bir hücre olmadım" diye dert etmez. Bunlar sadece farklı fonksiyonlardır ve Allah burada ilahi bir kaderle herkesi takdir etmiştir.
Herkes kendi öznel kemaline ulaşmakla sorumludur; kendisine mahsus bir kemal vardır, bu geçici tabiatı itibariyledir. Özü itibariyle zaten kemaldedir, onu da fark etmekle görevlidir. Bunun için bir gayrete ihtiyaç yoktur; özümüzün kemalini idrak etmek için bir gayrete ihtiyacımız yoktur, bir çaba göstermemiz de istenmez, çünkü bir çabanın ona katacağı bir şey de yoktur. İstenen şey onu fark etmemizdir; fark etmeye gayret etmek lazım. Yoksa gayret onu şekillendirmeye, inşa etmeye, tamamlamaya, var etmeye dönük bir gayret değildir. Öbüründe ise, yani ikinci düzeyde, evet, potansiyelden fiili hâle getirmek konusunda bir gayrete ihtiyacımız vardır; böyle bir sorumluluğumuz vardır.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (metinde doğrudan alıntılanan bir Kur'an ayeti geçmiyor; Bediüzzaman'ın Mektubat adlı eserinden bir pasaja atıf yapılıyor.) --- ---