Vekil Benlikler ve Gözlemleme Yoluyla Gerçek Kendiliğe Dönüş

Kısa Özet

Sohbette, “ben” ve “kendim” derken aslında kimin konuştuğunu hiç sorgulamadığımız, bunun yerine güçlü olmak isteyen, anlaşılmak isteyen, asla hata yapmamak isteyen gibi sayısız “vekil benliğe” kendi adımıza hareket etme yetkisi (vekalet) verdiğimiz anlatılıyor. Bu vekil benliklerin bir avukat gibi bizim “adımıza” hayatı yaşadığı, bunlardan kurtuluşun bastırmak veya yok etmeye çalışmak değil, sakin ve tarafsız bir gözlemle onların temelsizliğini fark etmek olduğu vurgulanıyor. Hac’taki ihram ve tavaf sembolizmi, “Allah’la mutlu musun?” sorusu ve “bırak onları daldıkları bataklıkta oyalansınlar” ayetiyle konu, insanın gerçek kendiliğinin kalıcı ve değişmeyen “su”, vekil benliklerin ise geçici “dalgalar” olduğu benzetmesiyle tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Çoğu cümlemizde (“ben şunu kabullenemiyorum”, “ben bundan rahatsızım”) gizli bir özne vardır; o “ben”in kim olduğu sorgulanmadıkça hayatla vekil benlikler üzerinden temas kurmaya devam ederiz. - Vekil benlikler, kendilerine vekalet verdiğimiz avukatlar gibidir: bizim adımıza “dava yürütürler” ama kazandıkları hiçbir şey yoktur. - Vekil benliklerden kurtuluşun yolu onlarla savaşmak veya bastırmak değil, sakin, arzusuz ve tarafsız bir gözlemdir; onlar nasıl bir düşünce-duygu düğümlenmesiyle oluştuysa, gözlemlendikçe kendiliğinden çözülürler. - Hac’taki ihram ve tavaf sembolizmi, insanın üzerine aldığı bütün beşeri kimliklerden/eklentilerden soyunarak Yaratıcı’yla ancak “yaratıldığı hal” üzere buluşabileceğini anlatır.

Giriş: Gizli Özne ve Vekalet Üzerinden Yaşamak

Evet arkadaşlar, hoş geldiniz. Geçen hafta kısmen değindiğimiz bir konu vardı aslında. Bizler “ben” bilincimizin, “ben” algımızın, kendilik zeminimizin nerede şekillendiğini -yani içsel olarak, psikolojik olarak nasıl bir konumda olduğunu- fark etmeyiz. Ve çok doğal bir şekilde hep “ben” ve “kendim” kelimelerini kullanırız. Mesela “ben şunu kabullenemiyorum. Ben şunu rahatsız edici buluyorum. Ben şundan dolayı çok üzülüyorum. Ben şundan dolayı kaygı duyuyorum” -ve kişi özneden, yani “ben” dediği şeyden hiç şüphelenmeksizin, gördüğü, algıladığı, duyduğu şeyin objektif bir şey olduğuna dair bir kabule sahip olur. Mesela “bu bana çok zor geliyor” diyorum, veya “işte ben bunu kabullenemedim” diyorum, “böyle bir şeyi kabullenemem” diyorum, “bu bana çok zorlayıcı geliyor” diyorum, “bu çok rahatsız edici” diyorum.

Fakat burada, hani Türkçede güzel bir ifade vardı, bazı cümlelerde özne açık değildir; orada ne diyoruz? “Gizli özne” var. Biz hep o gizli özneyi fark etmeden yaşamış oluyoruz. Hani kim için zorluk, kim zorlanıyor, kim şu durumu rahatsız edici buluyor, kim kendini yetersiz buluyor, kim kendini güzel buluyor veya kim kendini çirkin buluyor -o “ben” araştırılmalıdır. O ben araştırılmadığı müddetçe kişi hayatla olduğu gibi temas edemez. Yani biz hayatla aslında bir vekâlet üzerinden ilişki kuruyoruz. Hayatla kurduğumuz ilişkiyi kim kuruyor? Bu imajinatif, kurgusal benlikler kuruyor. Mesela yetersizlik hisseden bir benliğin var; hayatla ilişki kuran kim? Sen misin? O kendini yetersiz zanneden sen misin? Gerçek anlamda sen misin, yoksa kendini yetersiz zanneden sen misin? Hayatla temas eden gerçekten sen misin, yoksa saygı duyulmayı, güçlü olmayı arzu eden bir benlik mi temas ediyor?

Hayatla kim temas ediyor? Bizler hayatla gerçek kendilerimiz olarak temas etmeyi çocukluk çağımızın ilk yıllarında kaybetmeye başlarız. Yani bu böyle bir durumdur; o yüzden kendinizi suçlamayın. “Nerede kaybettik” diye bir suçlu da aramayın; ne kendinizi ne başkalarını suçlayın. Bu, tırnak içinde, bir anlamda ilahi bir deneyim aslında. Nasıl ki uyuduğunuzda rüya görürsünüz ve rüyanızda kendinizi farklı farklı yerlerde, farklı bir kimlik içinde, veya aynı isimle ama çok farklı bir yerde bulursunuz -işte “rüyamda kendimi çok ilginç, hiç aklıma bile gelmez ama kendimi dilenci gibi gördüm” veya “kral gibi gördüm” veya “böyle çok gençmişim” falan -yaşım 60 ama rüyada kendimi 20 yaşında görüyorum, veya tam tersi, rüyamda kendimi çok yaşlanmış gördüm, aslında gerçek hayatta öyle değilim, şu yaştayım gibi. Aslında farklı bilinç, varoluş ve kendilik durumlarını deneyimlemek için böyle bir süreç yaşıyoruz.

Rüya Metaforu: İmitasyon Benlikler

Fakat problemin şu ki, bunların bir deneyim olduğunu unutup bunların gerçek olduğunu zannediyoruz. Yani nasıl ki bir imitasyonu vardır değil mi -mesela imitasyon pırlanta, imitasyon elmas, imitasyon altın- aslında biz mevcut durumda gerçek kendimizin özneliği üzerinden hayatı yaşamıyoruz. İmajinatif, imitasyon benliklerle yaşıyoruz. Bu herkes için aslında böyledir.

Mesela diyelim ki âlim olursunuz, tırnak içinde işte falanın âlimi olursunuz, sonra dersiniz ki “insanlar beni anlamıyor.” Şimdi siz hayatla nasıl biri olarak temas kuruyorsunuz? Anlaşılmak isteyen bir âlim benliğiyle temas kuruyorsunuz. Veya bazen böyle YouTube’da görürsünüz, işte tırnak içinde bir âlim anlaşılmamış falan, işte onun kırgınlığı var kişide mesela. Aslında hayatla kim temas ediyor? Beklentileri gerçekleşmemiş, hak ettiğine inandığı hürmeti görmemiş ve bundan dolayı kırılmış -tırnak içinde- bir âlim. Âlim mi bu? Değil. Bu bir ben aslında, bu bir ben.

Veyahut da şöyle düşünün: mesela bir tarafımız Allah’a inanır. Ama tırnak içinde, Allah’la mutlu olur muyuz? Olmayız. Ama kalpler Allah’ı hatırlamakla mutmain olur; peki Allah’ı kendi dünyasında tanımlayan kim? Bir benlik. Allah onun isteklerini yerine getirirse, onun rahatsız olacağı şeyleri onun başına getirmezse, o zaman mutlu olur. Benim çok saygı duyduğum bir bilge insan vardı, hep şu soruyu sorardı insanlara: “Allah’la mutlu musun?” Çok güzel bir soru. Allah’la mutlu değilsen, Allah’la mutlu olmamı engelleyen sahte bir benlik veya benlikler var demektir. Çünkü fıtri olarak insan, hakikati itibarıyla Allah’la mutludur. Aslında sorduğu soruyu şu anlamda da yorumlayabiliriz: gerçekten kendini buldun mu aslında? Sorunun bir başka açılımı da budur. Ama o bahsettiğim şekilde sorardı: “Allah’la mutlu musun?”

Ama tabii ki şu soruyu da arkasından sormalıyız kendimize: bu sorunun muhatabı kim? Yani böyle bir soruyla karşılaştığımda, bu soruyu kim duyuyor? Bunu duyan kim? “Allah’la mutlu musun?” -bu soru kimin tarafından duyuldu, kimin tarafından algılanıyor? Bunu sormak durumundayız. Yoksa en doğal hâlimizde olsak kesin Allah’la mutlu olurduk. Ama “Allah’la mutlu musun” sorusunun arasına bile giren bir sahte benlik var. “Ya tabii ki mutluyuz da ama işte hayatta o kadar iyi geçmiyor yani” diye araya parazit olan bir benlik girer. Çünkü biz Allah’la olan ilişkimizi bile o benliklerle yaparız.

Vekalet Verdiğimiz Benlikler: Avukat Benzetmesi

Yani aslında hani günümüzde deniyor ya, böyle vekalet savaşları var. İnsanlık tarihi zaten vekalet üzerine işlemiştir. Gerçek kendini bulan insanlar aslında hayatı gerçek olarak, hakikatiyle yaşıyor. Biz vekalet benliklerle yaşıyoruz. Neyi kastediyoruz vekalet benliklerle? Biz aslında farkında olmadan, veya unutmuş olarak, bazı benlikleri kendimize vekil kılarız. Farkında değilizdir; deriz ki “İsmail, sen bu hayatın üstesinden gelemezsin, bu hayat çok zorlayıcı, sen üstesinden gelemezsin” -hayatımın bir anında böyle bir değerlendirmem olur. Aslında ben bunu demekle ne yapmış olurum? Bir benliğe vekalet vermiş olurum. Yani ben aslında demiş olurum: “benim adıma hayatı sen yaşa.”

Veya “İsmail, güçlü olmalısın, her daim güçlü olmalısın” -benim böyle bir arkadaşım var, hep şey der: “İsmail, her zaman kuyruğu dik tutacaksın.” Ya, bazen derim yani, niye dik tutayım ki? Kim bunu istiyor, kim böyle bir şeyin zorlayıcı atmosferinde beni zorluyor? “Güçlü olacaksın, güçlü olmasan bile kuyruğu dik tutacaksın, öyle görüneceksin.” Şimdi ben bunu demekle ne yapmış oluyorum aslında? Hayatı bu benlikle yaşamayı onaylamış oluyorum. Ben böyle bir benliğe vekalet vermiş oluyorum. Bu benlik benim adıma hayatı yaşıyor.

Veya diyelim ki “asla hata yapmamalısın” diyen bir benlik, veya “İsmail çok geç kaldın, sen hayata yenik başladın” -bazen böyle atletizm yarışmaları olur ya, “başla” komutu verilir ama kişi birkaç saniye geç başlar ve sürekli ne vardır, arayı nasıl kapatacaksın diye. Sürekli arayı kapatmaya çalışan bir benlikle hayatı yaşıyor olabilirim. Ve aslında o benim vekaletimi almıştır, ben ona vekalet vermişimdir. “Nereye baksam merakım şudur: yaşın kaç? Yaşı kırk. Ben de aşağı yukarı aynıyım. Bak adama bak neler yapmış. Ben yapamadım. Ben geç kaldım.” Bir de tırnak içinde güzel bir aile hikâyem de varsa dramatize edebileceğim: “işte beni yeterince okutmadılar, şunu yapmadılar, bunu yapmadılar, destek olmadılar” falan filan. Bir de o varsa, o zaman hikâye daha da ayrıntılı hâle gelebilir.

Dolayısıyla aslında ne yapıyoruz? Hayatı bizim adımıza yaşayan benlikler üzerinden bu hayatı yaşıyoruz. Doğrudan doğruya hayatla temas etmiyoruz. O kadar çok vekilimiz var ki, o kadar çok vekalet verdiğimiz benlikler var ki -bazen birinden kurtuluyorsun, hani diyorsun ki “ya ben” -bilinçli olsak aslında bununla ilgili güzel bir kurgu yapılabilir, güzel bir sinema filmi de çıkabilir. O kadar çok benlik var ki. Ben bu benliğe ne zaman vekalet vermişim? Hani mesela 100 tane avukat gelse sizin önünüze ve dese ki “sen bana vekalet verdin, ben senin adına şunu yaptım, şunu aldım, şunu sattım, şu adımı attım, senin adına şu kâğıdı imzaladım” -ne dersiniz böyle bir durumda? “Ya ben sana ne zaman vekalet verdim acaba?”

Tıpkı bunun gibi aslında biz o kadar çok benliğe vekalet vermişizdir ki: güçlü olmak isteyen benliğe vekalet vermişsindir, saygı görmek isteyen benliğe vekalet vermişsindir, hayatta bir şey başarıp “ya kardeşim ben de bunu yaptım ya” demek isteyen bir benliğe vekalet vermişsindir. Veya “ya kimse bana bir şey sormasın, rezil olurum” diyen bir benliğe vekalet vermişsindir. “İnsanlar beni tanısa sevmezler” diyen bir benliğe belki vekalet vermişsin. “Nasıl böyle bir hata yaptım, asla böyle bir hata yapmamalıydım, ben ne biçim bir insanım” diyen bir benliğe belki vekalet vermişsin. Kendini suçlayan bir benliğe vekalet vermişsin. “Ya aman canım, hiçbir şeyi artık umursamıyorum, bundan sonra boş verdim; eskiden şöyle şöyleydim ama şimdi artık o hiç umurumda değil” diyen bir benliğe bir zaman vekalet vermişsin. 20 sene evvelki benlikle 20 sene sonraki benlik farklı olabilir. Hepsine biz kendi adımıza hareket etme hakkı tanıyoruz. Ama hiç bunların farkında değiliz; hepsine “ben” diyoruz, hepsi sen gibi görünüyor.

Bu yüzden aslında ya olaylar bizde korku, umutsuzluk veya başka duygulara doğru yol açmış oldu gibi algılarız; öyle gibi görünür. Çünkü kendimizle hayat arasına giren benlik algıları var. O benlik algılarını keşfetmediğiniz müddetçe hep şöyle konuşacaksınız: “ben şunu seviyorum, ben bunu sevmiyorum, ben bundan rahatsız oluyorum, ben şunu çok zor görüyorum, ben böyle bir şeyi kabul edemem, ben böyle bir durumda yaşayamam, ben asla şunu yapamam” dersiniz ve hiçbir zaman o “ben”den şüphe etmezsiniz. O “ben”den şüphe etmediğiniz müddetçe de bir şey değişmeyecektir. Ve siz o “ben”in gördüğü durumu gerçeklik olarak algılayacaksınız.

Mesela işte insan şöyle bir durumdan rahatsız olmaz mı, anlamsız bir şey yani -insan takdir görmekten mutlu olmaz mı, insan emeğinin fark edilmesini istemez mi? İstemez arkadaşlar. Böyle bir şey yok, bunlar yok. Ama ben bunları şimdi sıralasam diyeceksiniz ki “o kadar da değil ya”, çünkü elde hiçbir şey kalmıyor gibi gözüküyor -çünkü o benliklerin çoğu sahte. Bir ebeveyn olarak insan çocuğundan saygı görmek istemez mi? İstemez arkadaşlar, böyle bir şey yoktur. Çok güzel. Hep bir şey istemesi gerektiğini düşünen bir benlik de bir vekil benliktir yani. Hani mesela hiçbir şey istememe gibi bir seçenek yok mu acaba, değil mi? Benlikler ya bir şey isteyecek ya bir şey istemeyecek, ya bir şeyi arzu edecek ya bir şeyden korkacak değil mi -sanki bunlardan bağımsız bir kendilik yokmuş gibi geliyor.

Mesela ben bazen diyorum ki, bak bir şey yaparken şunun için yapma, şunun için de yapma, bunun için de yapma. Diyor ki “o zaman ne için yapayım?” Diyorum ki “sadece doğru olduğu için yapacaksın.” Ama diyor ki “benim burada bir şeyimle olacak” -benlik bir şey istiyor. “En azından” diyor, “bir fark edilsin ya, hani bir saygı duyulsun, başka bir şey istemiyorum, para falan istemiyorum, saygı görmek istiyorum, bir teşekkür edilsin istiyorum.” Kim istiyor bunu diye sorma ama, değil mi? Çünkü sorarsan büyük hızla dağılır. İdeal olanı hiç değil; ideal olanı düşünen de bir vekil benlik. Yani bu sefer ne yapıyor? O sahte benlik ideal olanı yaşamaya çalışıyor. Hâlbuki o benlik onu yaşayamaz. Yani o benlik hiçbir şey istememezlik edemez. Hiçbir şey istemeyecek olan öz varlık, öz benlik, öz kendiliktir.

Mesela biz bazen şey yaparız: “işte ideal olan hiçbir şey istememekmiş” diye böyle bir yol alırız, bir tasavvufa gireriz, bir şey olur, “ideal olan” diye bir kaptırırız böyle, en son tekel patlar bir yerde, “ya yeter artık” -bir de bahane buluruz. Neden? Çünkü o benlik yapamaz bunu.

Bakın, Peygamber Hira’da ne yapmış? Bütün vekalet benliklerini fark etmiş. Mesela Hatice’nin kocası değil, Mekke’nin belli bir düzeyde saygı duyulan bir kişisi değil, dünyayı kurtarmak isteyen biri de değil. Biz hep bunları kendi kafamızdan üretiyoruz; sanki peygamber gitti, Hira’da baktı, “böyle insanlık âlemi çok bozulmuş, düzeltmek lazım”, Hira’ya bir çekildi, orada Allah bir peygamberlik verdi, o da dünyayı kurtardı gibi algılayabiliyoruz. Hayır. Buyurun. “Burada algılayan vekil benlikle nasıl bir denge var acaba? Algılayan vekil benlikle. Algıladığı şey zaten ikircikli de oluyor, düşündüğü de oluyor -oradan iki benlik zaten ikiye bölünmüş oluyor.” Tabii zaten işin zor tarafı bu; kolayca ayırabilsek, “ayır şunu” diyerek, hani diyelim ki masanın üzerindeki örtüyü kaldıralım, direkt masa gözüksün değil mi -bunlar vekil benlikler, bunlar sahte benlikler, bunları ayır, hemen geriye kalacak tarzında -hani tırnak içinde mekanik, maddi bir şey değil.

Gözlemlemek: Tek Gerçek Çözüm

O yüzden sakin, ümitli ve gayretli bir şekilde gözlem yapmak gerekir. Bakın gözlemden daha üstün, daha kıymetli bir çaba yoktur: gözlemleme. Gözlemledikçe ayrışabilirsin, ayrıştıkça özgürleşebilirsin. Gözlemleyen de ilk başta sahte benliktir veya kurgusal bir benliktir o. Fakat onu olabildiğince özgür kılabilmek mümkün. Ne demek? Gözlemleyen “ben” bilincinin arzusuz, korkusuz, beklentisiz, herhangi bir tercihi olmayan bir pozisyonda olmasını tasavvur etmeye çalışmak lazım, doğal olarak. Buna tasavvufi literatürde murakabe denir. Bunun bütün kadim öğretilerde aslında bir karşılığı vardır. Yani bizde çok halk tabirini kullanacak olursak, “nefsini gör” denir. Aslında “nefsini gör” demek, gözlemci ol demektir. Anlatabildim mi?

Yani burada ne var aslında? Biz tabii ki bu vekilleri göre göre bunları iptal ederiz. Çünkü bakın dikkat edin, bunlar nasıl oluşmuşsa o şekilde iptal olabilirler. Ne şekilde oluştular? Bir düşünce ve duygu düğümlenmesiyle oluştular. Siz o düğümü fark ettikçe o düğüm kendi kendine çözülür, doğal olarak çözülür. Buz kütlesine güneşin yansıması sonucunda o buz kütlesinin erimesi gibi. Ama ona tutunuyorsanız, güçlü bir tutunma varsa o zaman ne olur? Şöyle dersiniz: “güçlü olmak istiyorum ve bunu görüyorum, bunun farkındayım” -bu gözlem değil. Bundan dolayı bu şekilde insan ayrışamaz da. “Ben ne güçlü olmak isteyen, ne zayıf olmak isteyen; sıfır noktasında duran biriyim” -oradan bakıyorum o güçlü olmak isteyen “ben”e. Mesela anlaşılmak isteyen “ben”e nereden bakıyorum? Anlaşılmak isteyen bir arzu içinde değil, anlaşılmama noktasında bir uca da gitmiş değil; anlaşılmayı da anlaşılmamayı da gözlemleyen bir benlik.

Çünkü bakın, biz bazen bazı vekil benlikleri gözlemleriz ama nereye savruluruz biliyor musunuz? Onun zıt ucuna savruluruz; o da başka bir vekil benlik olur. Yani takdir görmek isteyen bir benliği görürsünüz, sizi epey yormuştur, “artık hiç kimse umurumda değil, ister etsinler ister etmesinler” -ama burada da bir vekil benlik var yani, tepkisel çünkü. Hani insanlar takdir edebilir, etmeyebilir; bu onlarla ilgili bir olgudur, bu sadece gözlemlenmesi gereken, deneyimlenmesi gereken bir şeydir. Yoksa “ben eskiden çok takdir bekliyordum, çok yaralandım bu yüzden, artık hiç kimsenin takdirini beklemiyorum, umurumda değil” dediğinizde, zıt kutuptan bir başka vekil benlikle karşılaşırsınız. Bir avukatı bırakırsınız, başka bir avukat sizin işinizi devralır. O yüzden gerçek anlamda insan için en temel kurtuluş gözlemlemektir. O vekil benliklerden kurtulmak için gözlemlemek gerekir.

Mesela bakın en basit bir şey, günlük hayattan bir örnek: mesela giyinirken kim giyiniyor? Bir bakın kendinize -kendinize bakmayın da o benliğe bakın yani. Mesela giyinirken zihinden neler geçiyor, mesela? Bir şey yaparken kim yapıyor onu? Bunları gözlemlersek, oradaki, bizi gereksiz yere meşgul eden, bizim enerjimizi yiyen birçok sahte benliği fark edebiliriz. Bazıları çok çabuk gözlemlenir ve çok çabuk bırakılabilir; bazıları daha köklenmiş gibi görünürler, çünkü senelerce siz ona “ben” demişsinizdir. “Ben güçlü olmalıyım, ben güçlü olmalıyım, ben işte asla aptal görünmemeliyim, hata yapmamalıyım.” Buyurun.

Evet, onu yok etmeye gerek yok. O, gözlemlenip ayrışılması gereken bir şey. Yani bir şeyi yok etmiyoruz; çünkü aslında bir şeyi yok etmeye çalıştığımızda, yok etmeye çalışan bir başka benlik üreyecektir. İkincisi, sanki yok edilmesi gereken bir şey varmış gibi gözükecektir. Aslında yok edilmesi gereken bir şey yok orada; yok olan bir şey var. Anlatabildim mi? Yani yok olan bir şey var aslında ama bizim tarafımızdan var olarak hissediliyor -o kadar hissediliyor ki, tırnak içinde, “hissediyorum yani, nasıl yok yani, hissediyorum, onun bir hissi var, onun bir düşüncesi var” değil mi? Tabii ki sen onun hissine, onun düşüncesine gerçeklik atfettiğinde, onu onayladığında, bu tabii ki sana gerçek olarak gözükecek. Ama onu gözlemci olarak görmeye çalış; o sadece gözlemlediğin bir şey.

Tabii, tabii, gene gelecektir; kapıdan kovarsın, bacadan girecektir. Bunlar doğal bir şey. O kadar farklı yöntemlerle -mesela var değil mi, bazen ülkemizde veya dünyada ne sahtekârlar var, biri üçkâğıtçılık yapıyor, milletin malını mülkünü parasını soyuyor, üç yıl sonra tekrar başka bir şekilde çıkıyor, değil mi mesela, sonra başka bir şekilde sahtekârlık yapabiliyor. O benlikler de öyledir. Yani o benlikler çok basit veya çok ilkel diyemeyeceğimiz benlikler; onların da tırnak içinde bir zekâsı var, bir temellendirilmiş düşünceleri var, onların da hayatı algılama biçimi var. Mesela şimdi diyelim ki “güçlü olmalıyım, kuyruğu dik tutmalıyım” -neden? “Çünkü insanlar acımasız, seni mahvederler, sen kime içtenliğinle zayıflığını söyleyebilirsin ki” -hatta bazen eşine bile söyleyemezsin, “ona karşı bile kuyruğunu dik tutacaksın” diyen bir benliktir belki o. O kadar güçlü argümanları var ki. O yüzden onları gözlemlemek gerekiyor, hemen çözmeye çalışmamak gerekiyor aslında. Gözlemlersen, gözlem ne kadar güçlü olursa -o sıfır noktasından gözlem ne kadar güçlü olursa- onların ayrıştırılması ve ortadan kalkmaya bırakılmaları o kadar güçlü olur. Onlar ortadan kalkacaklar; onaylanmayan, desteklenmeyen benlikler güçlü kalamazlar.

Din, Kulluk ve Vekil Benliklerden Kurtuluş

Aslında din bizi bu vekil benliklerden kurtarmaya çalışır; dinin maksadı budur. O yüzden kafamızda din kavramını değerlendirirken de artık o eski tanımları biraz bugünün anlayışına dönüştürmek gerekir. Yani işte “Allah seni her türlü kulluktan kurtarır” da, sen ne tür kulluklar yapıyorsun, bunun farkında mısın? Hani kimin kulluğunu yaptığının farkında mısın? Mesela kimin rızasını arıyorsun? Belki içinde bir benliğin rızasını arıyorsun. “Asla aptal duruma düşmemelisin” diyen bir benliğin rızasını arıyorsun. “Asla hata yapmamalıyım” diyen bir benliğin rızasını arıyorsun. “Asla kötü görünmemeliyim” diyen bir benliğin rızasını arıyorsun. “Asla huzurumu -tırnak içinde- bozmamalıyım” diyen bir benliğin rızasını arıyorsun. Dolayısıyla hani kime kulluk yaptığını önce iyi görmen gerekir ki, o kullukları devre dışı bırakabilirsin. O yüzden insanın kendi üzerinde bu anlamda çalışmasından daha kıymetli bir şey yoktur.

Fakat biz bunu göremediğimizde veya göz ardı ettiğimizde, o benlikler ne yaparlar? Tamamen dış dünyaya bizi odaklarlar; veya bazı benlikler de kendi içinde hapsolmaya eğilimli olur. Aslında arada bir fark yok. Yani diyelim ki “mümkün oldukça insanlardan uzak dur, insanlar çekilmez varlıklardır” veya “sen hayatta kendini ortaya koyduğun noktada mutlaka problem yaşarsın, iyisi mi kendine sınırlandırılmış bir alan bul ve orada yaşa” diyen ve sürekli onun rızasını kazanmaya çalıştığınız bir benliğiniz olabilir. Hani bütün vekil benlikler hepsi dışa dönük olmayabilir; içe dönük vekil benliklerimiz de vardır.

Bakın biz o yüzden şunu hatırlatıyoruz, ve bu bize kadim öğretilerde hatırlatılan bir şey: yüklerinden kurtul. Yani kendini tırnak içinde arttırma. Böyle bir şey sanki inşa etmek için gelmişiz gibi, böyle titrimizi arttırmak gibi, CV’mizi uzatmak gibi -“işte ben şuyum, şuyum, şuyum” diyen bir noktanın tuzağına düşüyoruz. Aslında kadim öğretiler ne hatırlatıyor?

İhram ve Çıplak Tavaf Sembolizmi

Mesela bunu en güzel şekilde dinlerde hac sembolizmi çok güzel anlatır. Yani insanın hayat süreci boyunca, bütün yaşanmışlıkları boyunca edinmiş olduğu bütün tanımlar, kimlikler, kimliklendirmeler bırakılır. İslam’da ne diyoruz? İhram giyiyoruz. Fakat bakın ilginç bir şeydir -belki bunu daha önce de söyledim- bizim İslam tarih kitaplarında bir şey vardır, denir ki Araplar Kâbe’yi çıplak tavaf ediyorlardı. Biz bunu çok eleştiririz. Hâlbuki çok anlamlı bir şeydir; ama şimdi anlamlı olan şey yanlış anlaşılmış. Yani aslında ne demek? Hani çıplak tavaf etmek -yani sen doğmuş olduğun gibi, hiçbir beşeri eklentiyi üzerine almayan, hiçbir beşeri eklentiyle kendini tanımlamayan bir noktada ancak Allah ile muhatap olabilirsin -ve bir anlamda sembolik olarak, ancak hac, yani o manevi yolculuğu ancak o durumda tamamlayabilirsin. Hiçbir beşeri tanımın, eklentinin, parçanın senin üzerinde olmaması gerekir. Ve bu sembolik bir şeydir; bizzat Kâbe’yi çıplak tavaf etmek kastedilmiyor burada yani -o dönem Arapların da anlamadığı şey bu. Ama biz böyle bir rivayeti görünce de aslında bunu iyi anlamlandırabiliriz, ve çok da anlamlı bir şeydir gerçekten. Ama mevzu Kâbe’yi işte ihramla veya şöyle veya böyle tavaf etmek mi? Hayır. Bakın orada çok önemli bir sembolik ritüel var: sen Yaradan’la ancak onun seni yarattığı hâlde buluşabilirsin.

İşte o zaman, o bilgenin dediği gibi, “Allah’la mutlu musun?” Allah’la ancak o mutlu olur; Allah’la mutlu olan o senin saf benliğindir, o Allah’la mutludur. Ama biz şimdi Allah’ı birçok defa hatırlamıyor muyuz? Hatırlıyoruz. Ayet diyor ki kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur. Hep hatırlıyoruz, niye mutmain olmuyoruz? Çünkü sahte bir benlik üzerinden Allah’ı hatırlıyoruz. Allah’ı hatırlayan benlik de sahte. Çünkü diyor ki Allah’ı hatırlıyorsun, hatta bazen ona bile bir alınganlığın var yani, ona bile sitem edeceksin bir yerde yani. Neden? Çünkü sahte bir benlik. Hatta bazı insanların ateist olma süreci, dinden soğuma süreci o benlikler üzerindendir: “Allah bana şunu yaşatmamalıydı” -nereden çıkardın bunu ki, bunu kim söyledi? Veya “şunu yaşatmalıydı.” Veya “işte biz o kadar ibadet ediyoruz, o kadar Allah diyoruz, inanıyoruz; bizim yaşadığımız hayata bak, inanmıyorum diyen insanların yaşadığı hayata bak, şimdi bu mu adalet” diye söylenen kim, bir önemi var mı? Yani ya sen gidip bir avukat bulmuşsundur ya da biri sana bir avukat getirmiştir; arada bir fark var mı? Vekalet vermişsen hiçbir farkı yoktur değil mi? Birileri söyledi, ben de onayladım, veya “benim tırnak içinde içimden geldi” -bir farkı yok. Sahte ise sahtedir.

Burada zaten şuna işaret edelim arkadaşlar: sahte benliklerin sorumluluğunu aramayın. Böyle anneyi, babayı, işte memleketi de eleştirmeyin, suçlamayın; hepsi anlamsızdır. Bu sefer başka bir sahte benlikle işe yaparsınız; ömrünüz boyunca anne babanızla probleminiz olur o benlik üzerinden, sürekli anne babanızla mahkemeleşirsiniz kafanızda yani. Ve o avukat da der ki “bak bu dava iyi bir dava, sen bu davayı bırakma, ben senin adına yürütüyorum, kazanacağız.” Ne kazanacaksın? Hiçbir şey, hiçbir şey kazanmayacaksın.

Soru-Cevap: Herkes Öz Benliğini Bulabilir mi?

“Hocam peki herkes öz benliği arzuysa bulabiliyor mu?” Herkes… Herkesten kasıt ne? Yani şu, bazılarınız daha fazla sahte benliklerin fetrasına maruz kalıyor; bu da o kişinin kendi öz benliğini bulmasının önünü kesebiliyor mesela. Yani şu perspektiften söylüyorum: Spinoza diyor ya, “ben bütün şartlara rağmen iyi olmak istememe rağmen şartlar beni kötü duruma düşürüyorsa, bundan dolayı beni yargılayamazsınız” diyor. Mesela bu da bir sahte benlik. Ama bundan dolayı biraz da Spinoza’ya hak vermek lazım yani -o kadar müthiş sahte benliklere maruz kalmış ki, bu da kişinin kendi öz benliğini bulmasını zorlaştırabiliyor.

Tabii, yani “kardeşim ben insan olmaya çalışıyordum, beni berbat ettiniz” diyen bir sahte benliğe vekaleti veriyoruz. Artık o sürekli şey diyor: “kardeşim ben iyi olmak istiyordum.” Herkes de iyi olmak ister. Ama işte yani yaşadığın hayat, karşılaştığın olaylar, işte anne baban, maruz kaldığın haksızlıklar diye başlayan güzel bir sahte benlik, senin adına vekalet alıyor ve senin adına hayatı yaşamaya başlıyor. O yüzden hani “herkes hakikati bulabilir mi” -bu soruyu da bırakmak gerekir. Çünkü bu soruya cevap bulmaya çalışan da gerçek varlık değil. Biz şunu diyoruz -yani gerçek kendiliğimiz değil- biz diyoruz ki gerçek kendini bulursan hakikati de bulursun, yaradanı da bulursun, kendini de bulmuş olursun zaten doğal olarak. Başka bir şeye bakma, başka bir soru sorma. Mesela şu soruyu sorma: “yani benim istidadımda hakikati bulma imkânı var mı acaba, acaba herkes bu konuda eşit mi” -bunlarla uğraşmayın arkadaşlar. Bunlar da başka türlü vekil benlikler, sizi başka şeylerle meşgul eder. Basit; cevabı çok basit: bilmiyorum, işime bakacağım, bu kadar. Bu sorular da sahtedir, sizi meşgul ederler.

Yani bu vekil benlikler böyle insanı, tırnak içinde, çok önemli soruların peşine düşürür; o çok önemli soruların cevabını bulunca birçok meseleyi yerine oturtacağını zannettiren benliklerdir. Ve siz böyle harıl harıl o sorulara cevap ararsınız -Kant, Spinoza, bilmem bu zamanın büyük filozofları vs., hayatınız “işte o öyle demiş, bu böyle demiş, bunun da bu konuya yaklaşımı buymuş, aralarındaki fark da şuymuş” diye geçer. Bu da bir vekil benliktir; size sahte bir çözüm önerisinde bulunmuştur.

O yüzden Allah’la aramızdaki bu benlikleri fark etmeliyiz. Kur’an’da güzel bir ayet vardır, onu da tamamlamış olayım: “bırak onları daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar, sen tam bir ihlas ve samimiyetle Rabbine dön.” O benlikler bizim bırakmamız gereken benliklerdir; onlar bir bataklıktalar, bizi de oraya çekmişler zaten. Dolayısıyla bakın onlarla kavga etmeye gerek yok. Bu ayet zahiren dıştaki müşriklerle, veya gayrı fıtrî bir şekilde yaşayan insanlarla ilgili olarak inmiştir; bunu bilerek söylüyorum. İçsel olarak da bunu anlamlandırırsanız, sizin için çok güzel bir ufuk çizmiş olur. Yani biz kendi psikolojik dünyamızdaki sahte benlikleri daldıkları bataklıkta bırakırız. Onlar bizim varlığımız, kendiliğimiz değil; ama bir ömür boyu bizim adımıza bu hayatı yaşamışlar ve biz de onların gözlüğüyle bu hayatı yaşamışız, onların baktığı yerden bu hayata bakıyoruz.

Mesela şöyle düşünün, bir kedi boğazın kenarındaki bir yalının önünden geçiyor, veya bir yalının bahçesine girdi, orada oturuyor. Şimdi o nereden bakar, ortalama bir insan nereden bakar? “Şunlara bak, bunlar da yaşıyormuş ya.” Şimdi peki kim doğurur bunu? Ya işte kızgın bir benlik, “işte bunlar sömürüyorlar” falan diye bağıran; kendini bu hayatta dezavantajlı zanneden, yenik başladığını düşünen, hak ettiği şeyleri alamadığını, bulamadığını düşünen, hak etmediği şeylere maruz kaldığını düşünen -o kadar çok benlik var ki.

Yine bir bilgenin hoşuma giden bir sözü vardır. Der ki “çöp torbasını temizlemeyin” -hani güzel çöp torbaları var değil mi günümüzde, ipinden çekiyorsun, komple atıyorsun. Çöp torbasını temizlemeye gerek yok arkadaşlar; onlar sahte, hepsi sahte yani. Sahteyi fark edince ve bırakınca kalacak olan şey gerçek kendiliktir. Tabii bir benlik şöyle der: “peki öyle olunca fark edecek miyim?” Evet, fark edeceksin. O ayrı bir şey; o senin bugüne kadar hiç görmediğin, yaşamadığın bir şey. O zaman gerçekten hiçbir sorunun olmadığı, hiçbir arzunun ve korkunun olmadığı bir hâli, bir hakikati deneyimleyeceksin -bunu deneyimlemek arzusunda da olmayan bir hâl; bir arzusu yok. Hani o hâle erdiğinizde orada şunu görmeyeceksiniz: “çok çaba gösterdim, elimden geleni yaptım, çok mücadele ettim, bu noktaya geldim” -öyle bir şey yok orada. Orada büyük bir sükûnet, büyük bir huzur, büyük bir dinginlik var. Orada hikâye üreten bir ben yok; “ben aydınlandım” diyen de yok orada. Tabii ki, tabii ki -nihai olarak sürekli ve kalıcı olan.

O yüzden bizim üzerinde çalışacağımız temel şey budur: hangi benlikler bizim adımıza hayatımızı yaşıyor aslında, bu soruyu sormak; ve bu sorunun cevabını iç gözlem yaparak fark etmek gerekiyor. Bu kadar. Onların teker teker iptali -tabii ki o benlikler bazen şöyle diyebilir size: “ya bunlar da olmasa hayat acaba çok tatsız mı gelir, bir arzu yok falan yok, bir heyecan yok, atraksiyon yok” -bak, onların hayata karşı bir perspektifi var. Onlar hayatı bize tanımladılar, onlar hayatı öngördükleri şekilde bize yansıttılar. Yani insan tabii ki kendini göstermek ister -nereden çıktı bu acaba, bir kaynağına git, temelsiz bir şey. O temelsizliği gördüğümüzde diyeceğiz ki “ben bunu niye taşıyormuşum, bu kadar büyük bir yükü niye taşıyormuşum?” Teşekkür ederim. Kimseyi de suçlamıyorum, kimseye de kızmıyorum, kendime de kızmıyorum. “Ben bunu nasıl geç anladım” -bu da sahte bir şey. Bırakıyorum ve özgürleşiyorum.

Kapanış: Dalga ve Okyanus Metaforu

“Öz benliğimiz bir dalga değil de okyanus mu oluyor acaba? Sahte benliklerde sadece dalgayız?” Tabii ki. Kendimizi geçici ve sınırlı olan şey üzerinden tanımlıyoruz. Gerçek kendilik, kalıcı olan, hiç değişmeyen ve Yaradan’la gizemli bir şekilde bağı olan bir varoluş hâlidir. Yani bir nevi suyun kendisidir, dalgası değil, görünüşü değil, şekli değil.

O yüzden orada mesela bazen insanlar şu konuda yanılır: “işte böyle bir benlik inşası, sürekli bir benlik inşası hikâyesi vardır.” Peki düşünelim, peygamber benliğini mi inşa etti Hira’da? Benlik mi inşa etti? Yok, evet hepsini bıraktı. “Ben helal etmeyi çok sayıyorum, ben dedim, ben diye başladım, ben dedim” -bu cümleyi kurduğun anda bu sahte bir benliktir, çünkü gerçek ben seyahat etmiyor. Seyahat diye bir hikâyesi yok. Devam edelim, hiçbir yerde oturmuyor.

Yani sizi muhtaç kılan bir şey yok aslında; sizin muhtaç olduğunuzu zannettiğiniz bir şeyler var sanki. Bunları yapabiliyorken -mesela seyahat ederken- bu sahte benlik için illa bir sınır mı koymamız gerekiyor? Hayır, seyahat et. Ama “seyahat etmek istiyorum” diyen benliği bırak. Çünkü seyahat güzel bir şey, doğal bir şey, meşru bir şey. Ama “seyahat etmek istiyorum, seyahat edememek bana çok kötü geliyor” -bunları bırak. Öz benlik seyahat etmiyor, o bir yerde de oturmuyor. Bakın zaten biz ne yapıyoruz? Öz varlığımızı şu bilincimizle tanımlamaya çalışıyoruz; bunu yapamayız, çünkü bu da sahte bir benlik, onun da manası budur.

Sahte benliklerden biri diyor ki “bana varlığın ne olduğunu anlat, ikna olayım, tamam o zaman yola girerim.” Bu ne demek istiyor aslında? “Ben her şeyi anlarım, benim anlamadığım şey yok” demek istiyor. Bu da bir vekil benlik, mutlak olarak ikna olmak istiyor. O yüzden bazen böyle çok sofistike görünen, çok iyi düşünen benlikler de vardır. Ama siz önce yüzeyde görünenlerden başlayın; adım adım, kat kat yol almalıyız, acele etmemek gerekir. Bunu yaptığınız zaman o zaman şu anki o sahte katmanlar adım adım ortadan kalkacaktır.

Evet, ve şu anda bile içimizde birçok benlik harekete geçer: “çok geç kaldım, olabilecek mi, yapabilecek miyim, ya yapamazsam, keşke daha iyi şartlarda olsaydım” diyen bir sürü sahte benlik şu anda içinizde vekaleti almaya çalışıyor olabilir. O yüzden dikkat et; sadece dikkatli ol ama gergin olma, kaygılı olma, tetikte de olma. Bunu anlatırken gözüm böyle fıldır fıldır dört dönmesin, aşırı tetikte olmasın; sakin ol. Sadece bir şey içinden sana “ben” diye başladığında şöyle bir bakıver: bu doğal bir şey mi?

Mesela bakın biz en doğal hâliyle bir çocuğu görürüz bebeklik hâlinde; sonra yavaş yavaş o çocukta sahte benliklerin ortaya çıktığını görürüz, bir iki yaşlarından itibaren. Mesela bakarız, tırnak içinde kuyruğu dik tutmaya çalışıyordur, deriz ki “bak bak şuna bak, nasıl da kuyruğu dik tutmaya çalışıyor” deriz, fark ederiz oradaki sahteliği. Ama bir süre sonra bu bize biraz gülümsetici gelen benlikler, o çocuğun, o gencin, o insanın kendisi hâline gelir. İşte biz böyle bir tuzağı deneyimliyoruz. Bu tuzaktan çıkabilmeyi de gerçekleştirmek durumundayız. Yoksa hayatımızı onlar yaşayacak; siz bu hayatı yaşamıyor olacaksınız, onlar sizin hayatınızı yaşamış olacaksınız. O yüzden gölgeden çıkmamız gerekiyor.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): “Bırak onları daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar” meali zikredilmiştir (bu ifade Zuhruf Suresi: 83 -veya benzer lafızla Meâric Suresi: 42- ayetinin meali olarak bilinir; anlatıcı sûre adını belirtmemiştir). “Kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur” meali de zikredilmiştir (Ra’d Suresi: 28 ayetinin içeriğine karşılık gelir; sûre adı metinde geçmemektedir).