Yaşamın Kendisi Olmak ve Yetimlik

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın ya varlığının özünde (merkezde) ya da kabuğunda (çevrede/egoda) yaşadığını; kendini "hayata sahip biri" değil "hayatın ta kendisi" olarak idrak edenin kayıp ve travmalardan derinden etkilenmeyeceğini anlatıyor. İbadetin insanı merkeze bağlayan bir bağ olduğunu, merkezini kaybedenin ise dıştaki her olaydan büyük sarsıntı yaşadığını Bediüzzaman'ın örneği, çocuk-ev benzetmesi ve Mevlana'nın pergel misaliyle açıklıyor. Son olarak Kur'an'daki yetim kavramının işari (tasavvufi) anlamını, Duha suresindeki "yetime kızma" ayetini ve peygamberlerin küçük yaşta yaşadığı kayıpların aslında onları asli kaynaklarına döndüren birer fırsat olduğunu izah ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Gerçek şu ki siz bir yaşama sahip değilsiniz, yaşamın ta kendisisiniz."
  • İbadet, insanı çemberden/kenardan merkeze çeken, merkezle bağı koruyan ve güçlendiren bir şeydir.
  • Dışta yaşanan her kayıp aslında insanı asli kaynağına, yani Allah'a yönlendiren bir işarettir.

Yaşamın Kendisi Olmak: Merkez ve Çevre

İzlediğiniz için teşekkür ederim. İki küçük şey okuyacağım ama daha sonra aslında tasavvuftaki haller, mertebelerle ilgili böyle bir serimiz olacak.

Siz sanki yaşama sahip olabileceğiniz ya da kaybedebileceğiniz bir şeymiş gibi "o yaşamını yitirdi" ya da "benim hayatım" dersiniz. Gerçek şu ki siz bir yaşama sahip değilsiniz. Yaşamın ta kendisisiniz. Burada işte insanın merkezde veya çevrede olması... Yani varlığın özünde misin? Kendi varlığının veyahut da bizatihi senin varoluşunu meydana getiren şeyin özünde misin? Yoksa kabuğunda mısın? O yüzden hangi durumdaysan, kullanacağın cümle, söyleyeceğin söz de ona göre değişir.

Mesela eğer varlığın kabuğundaysan, ego düzeyindeysen şunu dersin: "Mesela yaşamım çok kötü, kötü bir yaşantım var" veyahut da "hayatımı kaybetmek üzereyim" diyebiliriz. Ama bizatihi yaşamın kendisi olduğumuzu idrak ettiğimizde orada kaybolan bir şey, yitirilen bir şey yoktur. Çok çok birbirinden farklı iki şuur düzeyidir. Yani bizatihi hayatın kendisi olmak aslında bizim öz varoluşumuzdur. Bizatihi hayatın kendisiyiz. Bizatihi varlığın kendisiyiz. Ama ne itibariyle? Özümüz itibariyle. Bunu idrak edebildiğimiz oranda -ki bu aslında gerçek anlamda marifettir, hakikattir- o zaman bakarız ki kaybedilen bir şey yoktur. Ve kişinin yaşamı da sona ermez. Ama "benim yaşamım sona erdi" dediğinde aslında sen yaşamın kıyısında yaşıyorsun, kabuğunda yaşıyorsun demektir.

O yüzden Allah'tan gelen ve Allah'a dönen bir varlık olduğumuzun şuurunda olmalıyız her zaman. Bunu kaybettiğimiz anda dağılmışız demektir.

İbadetin Merkezle Bağ Kurma İşlevi

Dolayısıyla aslında ibadet bizi kenardan, çevreden veya çemberden merkeze çeken bir şeydir. O yüzden ibadet veyahut da mesela bizde, Kur'ani literatürde aslında "salat" kavramı bir yöneliş manası da ifade eder. Bir teveccüh, bir yönelme anlamı ifade eder. Aslında bizler çemberde dolaşabiliriz zaman zaman ama merkezimizi unuttuğumuz zaman çemberde kayboluruz. İbadet aslında bizim merkezle olan bağlantımızı koruyan bir şeydir. Ve tekrar o bağlantı zayıfladığında onu güçlendiren bir şeydir.

Sözü tekrar edeyim: Siz sanki yaşama sahip olabileceğiniz ya da kaybedebileceğiniz bir şeymiş gibi "o yaşamını yitirdi" ya da "benim hayatım" dersiniz. Gerçek şu ki siz bir yaşama sahip değilsiniz, yaşamın ta kendisisiniz. Mesela bunu sevgi için de, varoluş için de düşünebilirsiniz; her şey için bu böyledir. Onun kendisisin sen. Hayatın kendisisin.

Dolayısıyla işte burada Allah'a bağlı olmak, onu bilmek, onu tanımak bu anlamda önemli. Eğer Allah'ı tanıyorsan merkezini, kaynağını biliyorsun demektir. Onu tanımıyorsan sen çemberde yaşıyorsun demektir. Tabii ki bunun şuurunu sürekli taşımak, bunun şuurunu sürekli canlı tutmak kolay bir şey değildir. Bu aslında temelde ariflerin, velilerin sürekli yaşadığı bir şeydir. Biz bunu bazen kaybederiz, hatta bazen çoğu zaman kaybederiz.

Merkezini Kaybetmek ve Travmalar

Bunun en belirgin göstergesi nedir? Çevrede ve çemberde dolaşırken yaşadığımız travmaların bizde büyük etki meydana getirmesi, merkezden biraz uzak olduğumuzu gösterir. Bu şuna benzer: Mesela diyelim ki bir çocuk düşünün, evinden uzaklaşıyor. Fakat evine dair şuuru ve eviyle ilgili idraki güçlü. Mesela geziyor, bir mahalleye gidiyor, bir yerlere gidiyor, geziyor. Diyelim ki orada bir tehlike yaşadı. İlk aklına gelen nedir? Evine dönmektir. Diyelim ki orada bir sevgi, dostluk, bir ilişki, bir olgu yaşadı, fakat bozuldu. İlk aklına gelen nedir? Diyelim ki annesi, babasıdır, evidir; hemen oraya döner. Evini unutmuşsa ne olur? Sokakta kalır, değil mi?

Aslında işte insan sahibini ve malikini bildiğinde, Bediüzzaman'ın deyimiyle, dıştaki travmalar, olumsuzluklar vesaireler onda çok büyük bir şey meydana getirmez. Sarsıntı meydana getirmez. Çünkü hemen merkezine döner, hemen sahibine, malikine döner. Ve orada herhangi bir ağır sarsıntı, ağır bir travma söz konusu olmaz.

Ama bunu bilmediği zaman, mesela şöyle düşünün: Eğer biz hayatımızın sonsuz olduğunu idrak ediyorsak, mesela diyelim ki 20 yaşında ölmüş olsak çok problem olmayacak. Ama dünyaya ve dünyadaki hayata aşırı odaklandığımızda, 50 sene de yaşasak, 50 sene sonra ölüyor olsak epey sarsılırız. Çünkü bizim için hayat bitiyor. Hayatın kaynağının da farkında değilsin ve dışarıdasın. Hayat bitti senin için orada. Halbuki dıştaki hayat bitebilir, fakat içteki hayat devam etmektedir ve edecektir. O zaman sen merkezine dönersin. Ama merkezini yitirdiğinde, insan işte aslında hayattaki en büyük travmayı o zaman yaşar. Merkezini kaybetmişsindir.

O yüzden biz bazı insanları -veyahut da gerek Kur'an'da olsun, gerek tarihte olsun- böyle bir kısım insanların hayatlarına baktığımız zaman deriz ki "ya nasıl dayanmış buna?" İşte diyelim ki büyük travmalar, kayıplar, değil mi, vefasızlıklar, acılar vesaire bize çok büyük gelir. Ve biz şey deriz yani, "ben kesinlikle kaldıramam." Kaldıramamamıza sebep olan şey nedir? Dışta yaşıyor olmamızdır. Özde ve merkezde yaşadığımızı idrak ettiğimizde veyahut da o bağı muhafaza edebildiğimizde o zaman bir problem söz konusu olmayacaktır.

Bu şu demek değildir: Sen hayatta, çevrede, dünyada, zahiri düzeyde yaşamayacaksın demek değildir.

Mevlana'nın Pergel Örneği

Bu işte aslında Mevlana'nın -tabii ki birçok açılımı var- o örneği. Bir pergel örnek vermesi gibidir. Der ki pergelin bir ucu merkezdedir, öbür ucuyla dünyayı dolaşırsın. Denilen bu; mesela farklı merhametleri, farklı sevgileri, farklı yakınlıkları deneyimlersin. Fakat pergelin bir ucu merkezdedir. Orada bir şey yoktur, sarsıntı yoktur. Ama merkezin yoksa, işte o çevrenin girdabı ve sarsıcı etkisi çok güçlü olacaktır.

İşte bu noktada nefs aslında niçin her zaman yaratıcıyı hatırlamak zorundadır? Çünkü hatırlamadığı zaman yaşayacağı sarsıntı büyük olacaktır. Allah'ı tam hatırladığında ve onu müdrik olduğunda ise yaşayacağı hiçbir şey onda büyük bir sarsıntı meydana getirmeyecektir, büyük bir kayıp meydana getirmeyecektir. Hayatın temel meselesi insanın merkezini, ilkesini, kaynağını tekrar bulma meselesidir.

Kur'an'ın Hatırlatıcılığı ve Yetimlik Kavramı

Yani Kur'an niye mesela hatırlatıcıdır? İşte bu anlamda, bu yüzden hatırlatıcıdır. Yani bize merkezimizi hatırlatıyor. Aslında bizler evimizi, o asli evimizi kaybetmiş sokak çocuklarından farklı değiliz aslında. Biz sokak çocuklarına üzülürüz, acırız. Aslında o, onun en zahirdeki bir yansıması. Hepimiz aslında sokaklarda kalmışızdır yani. Çünkü sahibinin ve malikinin farkındalığını yitirmişsin. Yani bu hepimiz için de söz konusudur.

Veyahut da Kur'ani bir terimle ifade edersek, birer yetimiz aslında. Mesela yetim çocuk nedir? Yetim çocuk, hakiki deyim yerindeyse, anne babasını yitirmiştir veya birini yitirmiştir. Ve o onda büyük bir boşluk oluşturur. Ve ne yapar o çocuk aslında? O asli kaynağının yitiminden meydana gelen boşluğu ne yapıyor? Doldurmaya çalışıyor. Mesela diyelim ki birinden bir şefkat bekliyor, bir yakınlık bekliyor, bir sevgi bekliyor, bir korunma bekliyor, bir sahip çıkılmasını bekliyor, değil mi? Niçin? İşte yetim yani. Ve o yetim, kaybettiği bir şeyin yerinin meydana getirdiği boşluğu doldurmak ihtiyacında.

Biz de aslında aynı böyleyiz. Zaten sufilerin, Kur'an'daki yetim kavramının işari manasına getirdikleri temel yorum budur. Yani bir zahiri yetim var; bildiğimiz işte anne babasını yitirmiş. Bir de nefs düzeyinde, manevi düzeyde bir yetimlik var. Hepimiz yetimiz.

Duha Suresi: "Yetime Kızma" Ayeti

Peygamber'e niye Allah, Kur'an'da Duha suresinde "yetime kızma" diyor? Yani haşa, bir peygamber -bir peygamber farkında değil mi- yani kalkıp yetime mi kızacak veya ona böyle kötü mü davranacak, değil mi? Biz, en normal -normal demeyelim de- ortalama algı düzeyinde bizler bile bir yetime kızmayız yani. Deriz ki "ya yetim yani" mesela, değil mi? Olduğundan daha fazla şefkat göstermeye çalışırız mesela.

O zaman şunu anlayabiliriz: Oradaki kasıt bildiğimiz anlamda yetim değil. O onun en zahiri anlamı, o yanlış bir anlam değil, fakat anlam orada bitmiyor. Daha derin anlamda ne var aslında? Allah'ın peygambere dediği şey şu: Birçok insan çemberde yaşıyor, dışta yaşıyor, merkezini yitirmiş. Yani benimle olan bağının farkında değil. Bağ kopmamış, ama o bağın farkını yitirmiş. Dolayısıyla nedir aslında? Yetimdir.

Sen, diyor, onlara niye hemen kendinizi toparlayıp, niye asli ihtiyacınızın farkına varıp Rabbinize dönün diye birden bire buna dair tavsiye ve telkinlerde bulunma. Çünkü bundan dolayı üzülebilirler. Çünkü henüz merkeze dönebilecek şuurda değiller.

Hani bu neye benzer? Bir çocuk böyle -hani bazen biz şey yaparız- çok mühim bir şeyini kaybeder bir çocuk mesela. Üzülür, ağlar. Biz de hemen mesela işte "bak şeker var" veya işte mesela arabadadır, "ya bak bak" deriz mesela, "şurada ne var, görüyor musun" diye. Dikkatini dağıtmaya çalışırız. Ve o dikkatini dağıtarak aslında onu, asli kaybını ve asıl üzüldüğü şeyi unutturmaya çalışırız. Hani bunu anneler özellikle yaparlar, değil mi? Mesela böyle hoş olan, onun dikkatini çekecek bir şey.

Aslında biz de gerçek boşluğu yitirmiş durumdayız. Ve egomuz aslında bize sürekli şey diyor: "Bak bak, burada bir şey var, bak şurada bir şey var." Hani oyalıyor bizi. Ve peygamberler aslında hangi fonksiyonu görüyor? Bizi o oyalanmalardan kurtarmaya çalışıyor. Ama tabii ki, yani çocuğa şimdi bir şey bulmuş, oyalanıyor; sen elinden almaya çalıştığında o üzülür yani.

İşte aslında peygambere denilen şey şu: Onu elinden aldığında dikkat et, üzülebilir. Üzme onu. Hani dikkatli bir şekilde burada şey yap, o dönüşümü gerçekleştir. Çünkü yoksa birden diyorsun ki "bak, dünyada hiçbir şey senin aslı anlamda kaybettiğin şeyin yerine geçmez" dediğinde ne yapıyor? Elinden bir şey almış oluyorsun. Ve o bir üzüntü, bir acı meydana getiriyor ister istemez. İşte diyor ki, buna dikkat et. Yoksa haşa bir peygamberin kalkıp yetim çocuklara veya yetimlere kızması veyahut da onları üzecek bir davranışta bulunmasını düşünemeyiz.

Kayıplarımızın Asli Kökeni ve Peygamberlerin Örnekliği

Peki bizim burada aslında anladığımız husus nedir? Şudur: Dışta yitirdiğimiz her türlü olgunun aslı ve kökeni aslında merkezdedir. Yani mesela dışsal olarak bir insanla ilgili, bir olguyla ilgili bir güven odağını mı yitirdin? Aslında gerçek güven odağı Allah'tır. Bunu idrak etmelisin. O dıştaki yitirdiğin şey zaten netice itibariyle yitireceğin bir şeydir, değil mi? Yani o dıştaki şey zaten asli bir şey değil, zaten yitireceksin.

Onu biz beklentimizden daha önce yitirdiğimizde veya daha önceden bir kayıp yaşadığımızda, aslında şunu anlıyoruz: Sen asli bir kaynağa yönlendiriliyorsun, ona doğru çekiliyorsun. O yüzden denir ki, Peygamber'i -Allah- mesela babası doğmadan vefat ediyor, annesi -yanılmıyorsam- 5-6 yaşında; mesela çok şeyi yok yani. Dayanacağı, güveneceği veyahut da sırtını yaslayacağı şeyleri çok çabuk yitirmiş.

Aslında bu kötü bir şey mi? Evet, görünürde kötü bir şey veyahut da görünürde acı bir şey; zahiri düzeyde öyle. Ama hakiki anlamda baktığımızda, gerçek anlamdaki kaynağımıza, kökenimize, merkezimize dönmek için aslında büyük bir fırsat. Anlatabiliyor muyum? Yani bu tür şeyler büyük bir fırsattır bir insan için. Ve o dıştaki kayıplarımızın asıllarını, kökenlerini bulmaya da bize bir işarettirler.

Bunu anladığımız zaman, o zaman kainatta, dünyada yaşadığımız her türlü travma, zorluk, kayıp bizim için bizi asli olana döndüren bir iş görür. O nazarla bakarız. Çünkü gerçekte bunların maksadı budur. Ve çok ilginçtir, peygamberler çok küçük yaşlarda buna dair...

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): (Duha Suresi: 9) - "yetime kızma/onu ezme" mealindeki ayete işaret ediliyor; ayetin tam metni doğrudan alıntılanmıyor. --- ---