Yol Bilinci ve Yolun Basamakları

Kısa Özet

Sohbette insanın niçin bir "yola" girmesi gerektiği sorusu ele alınıyor; kadim bilginin cevabı, insanın bir şeyleri unutarak, gaflete düşerek bu dünyaya indiği ve yolun bu gurbetten asli vatanına dönüş yolculuğu olduğudur. Necmeddin Kübra'nın "Usul-i Aşere"sine atıfla yolun ilk basamakları anlatılıyor: tövbe (yola dönmek), züht (zaruri olmayana arzu duymamak), tevekkül (her şeyin ilahi irade tarafından yönetildiğini bilmek), kanaat (dünyanın azlığından çokluğundan etkilenmemek) ve uzlet (insanlarla ilişkilerin sonucunu dert etmemek — zahiri değil batıni bir ayrılık). Ayrıca günahın "yol bilinciyle" ilişkili olduğu, yol bilinci zayıfsa günah bilincinin de zayıf kalacağı vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kadim gelenek insanın yeryüzündeki macerasına bir gurbet yolculuğu nazarıyla bakar; asıl kaynağı öz vatanıdır, yol bu gurbetten asli vatana dönüş yolculuğudur.
  • "Yolcuya bakıp yolunu tanıma; yola bak, yolcuyu tanı" — modern insanın hatası, yolu yolculara bakarak tanımlamaya çalışmasıdır.
  • Günah, "yol bilinciyle" bağlantılı bir kavramdır; yola dair bilinç zayıfsa günaha dair bilinç de zayıf olur — "müminde hırs zarara sebeptir" (Bediüzzaman).
  • Tövbe bir eylem dönüşümü değil, bir bilinç dönüşümüdür (İncil'deki karşılığı "metanoya"dır); eylem dönüşümü bunun arkasından gelir.
  • Uzlet, insanlardan zahiren uzak durmak değildir; insanların içinde yaşarken onların teveccühü/teveccühsüzlüğü konusunda kaygı, endişe, beklenti taşımamaktır.

Niçin Bir Yola Girmeli?

Bütün dini geleneklerde bir yol kavramı vardır; insan bir yolun bağlısı olmalıdır. Bu evrensel bir şeydir, daha ezoterik düşünceler bunu "inisiyasyon" (yola girme) olarak tarif ederler. Modern zihnin en çok sorduğu soru şudur: niye yola girelim ki? Böyle bir şey gerekli midir?

Kadim bilginin verdiği cevap şudur: insanoğlu bir şeyleri unutarak, bir gafletle bu dünyaya gelmiştir. Sen aslında kim olduğunu, nereye ait olduğunu ve nereye geldiğini bilmiyorsun, bunu unutmuşsun. Doğuyorsun, bir bedene sahip olduğunu, bu dünyanın özelliklerini fark ediyorsun, sonra ölümün farkına varıyorsun. İnsan "ben neyim, niye dünyadayım, bu hayatın anlamı ne" demeye başlar. Bazen bunu doğal bir durum, hayatın akışı olarak görür; bazen de bunun altında bir anlam olması gerektiğini düşünür. Kur'an insanın bu dünyaya inişini "hubûd" (iniş) olarak tarif eder — belli şeyleri deneyimlemek için inilen bir yer. Kur'an, Adem'e ve dolayısıyla insanoğluna hitaben der ki: "Yeryüzüne inin, orada sizin için bir geçimlik, bir süreç, bir zaman, bir deneyim vardır."

Burada temel ayrılık noktası kopar: bazıları der ki "biz aslında daha üst bir varoluşa, daha üst bir idrake sahibiz, oradan indik ve bir tecrübe yaşayacağız"; bazıları da der ki "biz inmedik, aksine çıktık — bir hayvandan, bir bitkiden, bir maddeden daha bir bilince sahibiz." Kendini dünyaya ait olarak algılayan insanın bir yol bilinci olması söz konusu değildir; onun yolu bir kariyer yolu, bir zenginleşme yolu, bir şöhret yoludur. Ama bizim bahsettiğimiz yol, insanı bulunduğu benlik bilincinin ve varlık algısının ötesine götüren bir yoldur. Kadim gelenek insanın yeryüzündeki macerasına bir gurbet yolculuğu nazarıyla bakar; asıl kaynağının öz vatanı olduğunu söyler. Dolayısıyla yol, insanın indiği gurbet âleminden asli vatanına dönüş yolculuğudur. Kabristanlarda ve türbelerde geçen "her insan ölümü tadacaktır ve ona döneceksiniz" sözü, dinin ve maneviyatın temelinde bir "dönüş" kavramı olduğunu gösterir. Modern algıda ise böyle bir dönüş kavramı yoktur.

Yolcuya Değil Yola Bakmak

Yol kavramıyla ilgili güzel bir alıntı var, okumak istiyorum — yolda çeşitli davranış biçimlerini sıralıyor: "Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup gelen geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları, maratona yüz metre koşucusu gibi girip ellinci metrede yola yatanları, yolun uzun ve zahmetli olduğunu düşünüp yolculuktan vazgeçenleri, ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin." Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın, merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak ama arkana bakma. Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de. Yolcu değişir, yol değişir ama menzil değişmez. Yolcuya bakıp yolunu tanıma; yola bak, yolcuyu tanı. Vahim olan yolun yolsuz olması değil, vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır.

Modern insanın hatası, yolcuya bakıp yolu tanımlamaya çalışmasıdır — yoldaki insanlar nasıl, ona bakarak yolu ve hedefi tanımlamaya çalışır. Halbuki yolu bilirsen yolcuyu tanıyabilirsin ama yolu yolcudan tanımlayamazsın.

Yolun Basamakları: Tövbe, Züht, Tevekkül, Kanaat, Uzlet

Tasavvuf literatüründe usul veya yöntem diyebileceğimiz şeyler vardır. Necmeddin Kübra'nın "Usulü Aşere" (on yöntem) diye tanımladığı bir eseri vardır. Bunlarda ifade edilen şey üç aşağı beş yukarı birdir.

*Tövbe* yolun ilk adımıdır. Tövbe, yola dönmektir — yolun dışındayken yola dönmek. Bir yol varsa onun bir istikameti, bir prensibi, gerekleri vardır. Tövbe etmek, bir insanın gerçek anlamda bir yol olduğunun bilincinde olup o yola doğru yönelmesidir. Yolun gerektirmediği ve yanlış bulduğu bir şey varsa ondan dönmektir. "Birbirinizi sevmedikçe cennete giremezsiniz" veya "kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez" gibi sözler, yolun bir kısım şeyleri olumlamadığını, zararlı bulduğunu gösterir; bir insan yolda ise bunlardan mümkün oldukça vazgeçmelidir.

Çok anlamlı bulduğum bir şey: "günah yolda olan içindir." Yolda olmayan için günah ya bir korku meselesidir ya da sosyal kabul edilirlik meselesi; gerçek anlamda günah, yolda olan içindir — beni yolumdan alıkoyan şeydir. Evliyalık da normal insanlıktır, ekstra bir şey değildir. Bir kimsenin yola dair bilinci zayıfsa günaha dair bilinci de zayıf olur. Günah kavramını sadece dini anlamda almayın; benim biyolojik doğama zarar veren şey biyolojik günahtır, toplumsal dengeye zarar veren sosyal bir günahtır. Din anlamında günah ise, bizim gerçek ve öz duamıza, o ruhani ve öz varlığımızın farkındalığına engel olan şeydir. Bediüzzaman'ın bir cümlesi: "müminde hırs zarara sebeptir." Hırs, yolla bağlantılı olmadığında niye günah olsun? Ama iman ediyorsan, bir öz varlığın, ruhaniyetin olduğuna inanıyorsan, hırs senin için zararlı bir şeydir. Bir uçağı depo olarak kullanacaksan istediğin ağırlığı doldurabilirsin; ama uçacaksa bazı sınırlamalar koymak durumundasın. Yol bilinci böyledir.

Tövbe bir tercih değildir, çünkü yol alternatifi olmayan bir gerçekliktir — "olmak ya da olmamak" gibi; kişi ya yoldadır ya değildir. Tövbe etmek, Allah'tan korkmaya, cehennemden korkmaya bağlı bir şey değildir; temelinde bir bilinç dönüşümü yatar. Tövbe bir eylem dönüşümü değildir, bir bilinç dönüşümüdür; eylem dönüşümü onun arkasından gelir. Bir insan eylemden dönmüşse ama eylemin temeli olan bilinçten dönmemişse, o makbul bir tövbe değildir. Bunun İncil'deki karşılığı "metanoya"dır — bilginin, aklın, şuurun değişmesi. Bulunduğun bilgi ve şuur düzeyinin ötesine, üstüne çıktığında tövbe etmiş olursun. Ama doğru bilincin korunması ayrı bir çaba alanıdır; vücut sıcaklığımızı bir sistem sürekli koruduğu gibi, doğru bilinci de sürekli korumak, desteklemek gerekir.

*Züht*, insanın dünyada zaruri şeyler dışındaki şeylere dair isteksizlik hâlidir. Eğer kişi "benim her şeye ihtiyacım var" derse yola giremez, girse de yol alamaz. Yolda olan insan her şeyi götüreceğim diyerek yola çıkamaz. Kişi zaruri ihtiyaçları dışındaki şeylere arzu duymuyorsa iyi bir yolcu olur, çünkü enerjisini yanlış şeylere sarf etmez.

*Tevekkül*, her şeyin ilahi bir kudret ve irade tarafından yönetildiğinin farkında olmaktır. Ben sadece bana verilen imkân ve potansiyeli kullanırım, gerisi ilahi iradeye aittir. Yaşadığım kayıplar, kazançlar, musibetler hepsine bu nazarla bakarım; kendi dünyevi kaderimin derdine düşmem. Böylece kendimi müstakil bir varlık olarak görmemiş olurum — bir sahibim var, o da Allah. Hayat benim benliğimin arzuları istikametinde yürümez; altı milyar insan var, hepsi bir şey istiyor, son tahlilde ilahi iradenin kanunları işler. Arapların güzel bir sözü: "Ben bir şey isterim, sen bir şey istersin; her şeye iradesi ve kudreti yeten Allah'ın istediği olur."

Burada bir örnek: bugün Müslümanların kalbinde İslam'ın değerleri mi aziz, yoksa insanların hoşnutluğu mu aziz? Eğer İslam'ın değerleri Müslümanlarda aziz hâle gelirse, onun doğal bir yansıması olarak dışarıda da aziz olur, ama biz işe yanlış yerden başlıyoruz. Hz. İsa'nın "Tanrı'nın melekutu içinizdedir" sözü de bunu anlatır — önce içinizde inşa edeceksiniz. Kur'an'da Firavun'un sihirbazları imandan sonra "sizi asacağım, keseceğim" tehdidine "bunun bir önemi yok, bizi asıp kesebilirsin" derler; daha yeni iman etmişler ama gerçekten iman tatmışlardır.

*Kanaat*, kişinin dünyanın geçiciliğine dair bilinci nedeniyle dünyanın azlığından ve çokluğundan etkilenmemesidir. Peygamber bir gün eşine "yemek var mı" diye sorar, "yok" der, "iyi, o zaman bugün oruç tutalım" der — hiç rahatsızlık yok. Bir insanın maneviyatının bir ölçüsü, dünyadaki mahrumiyet karşısında rahatsız olmamasıdır.

*Uzlet*, klasik olarak insanlardan uzak kalmak diye tanımlanır ama gerçek anlamı şudur: insanlarla ilişkilerinizi çok fazla dert etmemek. Bir zahirî uzlet, bir de bâtınî uzlet vardır. İnsanların içinde olabilirsin ama insanların olumsuzlukları, teveccühleri veya teveccühsüzlükleri senin için eşit olmalı; o zaman insanların arasında yaşasan da uzlettesin. Dağ başına gitsen bile "beni arayan var mı" diye düşünüyorsan uzlette değilsin. Uzlet, insanların tutum ve davranışları konusunda korku, kaygı, arzu, beklenti içinde olmamaktır. Bunu dert etmediğin zaman uzlettesin. İnsanların olumluluklarına müteşekkir olmak, olumsuzluklarını hoşgörüyle karşılamak ve bunları dert etmemek — bu yola engel olmayacak şekilde yaşamak demektir.

Değer Algısı: Kimin Verdiği Değer Aziz?

Bir insan "eşim bana kıymet vermiyor, onun yanında kendimi değersiz hissediyorum" derse, bu bir insanla olan ilişkiyle mi oluşan bir değer algısıdır? Evet bir insan sana değer vermeyebilir, tutumu sende değersizlik hissi oluşturabilir ama bu benliğin bir değersizlik hissidir, özünün kendinin değil. Allah her an sana şah damarından bile yakın; sen bu değeri hissetmiyorsun, biri seni aramamış diye değersizlik üretiyorsun. Buna şaşırmaktan haklıyım ama meşru görmüyorum, onaylamıyorum, doğru değil diyorum.

İnsan gerçek anlamda kendini bulduğunda hayat gerçek olur; şu an tam olarak asli gerçekliğiyle yaşamıyoruz — hem nesneler oldukları gibi görünmüyor bize, hem bunu algılayan benliğimizde objektivite yok. Kendi değerini sahip olduklarıyla, birinin kendine değer vermesiyle tartan bir benlik, sübjektif bir benliktir; bu tartıyı yapanın algısı da yanlış, algıladığı şeye verdiği değer de yanlıştır. Bütün bu bağımlılıklardan kurtulmak için yola girmeye ihtiyacımız var. Tanrı başarılarınıza, unvanlarınıza, diplomalarınıza değil, yara izlerinize bakacak — yani hakiki insan dünyadan yaralanmaz, yarasız beresiz olarak Allah'ın huzuruna çıkar; üzerinizde yara bere varsa Allah onları soracak, "bu yara nereden" diyecek.

Uzak doğu geleneğinde hakiki insanın sembolü nilüfer yaprağıdır — sudan hiç etkilenmez, çıkarınca en ufak bir ıslaklık üzerinde kalmaz. İnsan da şuna bakmalı: dünya beni bir pelte hâline getiriyor mu, getirmiyor mu? Bu, dünyaya bakışla, dünyaya verilen değerle, dünyayı algılayan benlik bilinciyle ilişkili bir şeydir; insan bunu her zaman dikkatle gözlemlemeli ve manevi yolculukla bu dönüşümü sağlamalıdır.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): "İnsanlar sizin hakkınızda size düşmanlık etmek için toplandı denildiğinde bu onların imanını arttırır" mealindeki ayete işaret ediliyor (Âl-i İmrân sûresi bağlamına yakın, sure adı belirtilmemiş). Yeryüzüne inişle ilgili "yeryüzüne inin, orada sizin için bir geçimlik ve bir süreç vardır" mealindeki ayete işaret ediliyor (Bakara/A'râf sûreleri bağlamı, sure adı belirtilmemiş). --- ---