Yüksek Merkezler, Hakiki Aşk ve Öteki Kavramının Yokluğu

Kısa Özet

Bu sohbette anlatıcı, nefsin duygu-akıl-beden merkezleri ile ruhun yüksek duygu ve yüksek akıl merkezleri arasındaki farkı; dinin, haramın ve helalin hikmetinin ancak yüksek merkezlerle kavranabileceğini anlatıyor. Hakiki aşkın ve muhabbetin nefsanî sevgiden farkının, negativitenin (kırılma, incinme, küsme) bulunmayışında olduğunu; "öteki" kavramının hakikatte var olmadığını, bir insanı "öteki" olarak sevmenin aslında kendi çıkarını sevmek anlamına geldiğini örneklerle (Meister Eckhart, Hazreti Ömer'in hadisi, usta mücevheratçı, otuz sene su taşımak vb.) işliyor. Fedakârlığın, iyiliğin, hatta dinî amellerin "ben yaptım" duygusuyla yapıldığında nefsanî bir tuzağa dönüştüğünü; asıl olgunluğun kendini düşünmeden, Allah'ın bir kanalı olarak hizmet etmekte olduğunu vurguluyor. Sohbet sırasında boşanma, kadın şahitliği ve miras gibi güncel sorulara da değiniliyor, iki kısa telefon/ziyaretçi arası yaşanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Ruhun duygu merkezinde (hakiki aşk ve muhabbette) negativite — kırılma, incinme, küsme, hoşnutsuzluk — yoktur; bunlar yalnızca nefsin duygu merkezinde görülür.
  • "Öteki" kavramı hakikatte yoktur; bir kişiyi "öteki" olarak sevmek, aslında kendi çıkarını ve kendini sevmektir. Gerçek muhabbette ayrım ortadan kalkar.
  • Fedakârlık, iyilik ve yardımseverlik "ben yaptım" duygusuyla yapıldığında nefsanî bir tuzağa dönüşür; olgunluk, bunları bir karşılık beklemeden ve kendini bir kanal olarak görerek yapmaktır.
  • Dinin ve maneviyatın hakikati, haramın ve helalin hikmeti ancak yüksek merkezlerle (ruhla) anlaşılabilir; nefsin merkezleriyle bakıldığında bu hikmetler kavranamaz.

Nefsin ve Ruhun Merkezleri (Yüksek Merkezler)

Şekil olarak tanımlıyoruz: Nefsin melekeleri üç tanedir — duygu merkezi, fiziksel merkez ve rasyonel akıl merkezi. Aşağıda beden var, bunun üzerinde de ruh var; ruhun da kendi melekeleri var, bunlara biz yüksek merkezler diyoruz. Aşağıdakiler nefsin merkezleri: duygu merkezi, zihin merkezi ve fiziksel merkez. Ruhun da yüksek merkezleri var; bunlar temelde iki tanedir, birisi yüksek duygu, birisi yüksek akıl.

Bunlarla ilgili bir tecrübe yaşadığımızda, bu, nefsimizle yaşadığımız tecrübeden tamamen farklı bir tecrübedir. O farklı tecrübeyi yaşadığımızda insan en basitinden bir şaşkınlık yaşar; çünkü daha önce böyle bir şeyi tecrübe etmemiştir. Mesela aşk böyle bir tecrübedir. Nefsin duygu merkezi değildir, ruhun duygu merkezidir ve bambaşka bir tecrübedir. Daha önce hiç tatmadığı, hiç yaşamadığı bir şeyler yaşar; şuur hali değişiktir, akledişi, tanımlayışı, değerlendirişi değişiktir. Çünkü o, yüksek bir merkezin, yani ruhun duygusunun bir yansımasıdır.

Manevi dönüşüm yolu, yani tasavvuf ve maneviyat, ancak yüksek merkezlerle anlaşılabilir. Yani biz aslında dinin, maneviyatın, ruhsal dönüşümün ne olduğunu ve niçin gerekli olduğunu ancak yüksek merkezlerle anlayabiliriz. O yüzden bir kişi diyebilir ki: "Niye bu haram, niye bu helal?" Çünkü o, nefsin merkezleriyle düşünüyor ve nefsin bakış açısından bir şeyin niye emredildiğini veya niye yasaklandığını anlayamaz. Ama yüksek merkezlerden baktığı zaman o yasağın ve o emrin anlamını bilir, niçin olduğunu da bilir. Anlatabiliyor muyum?

Evlilik, Aşk ve Haramın Hikmeti

Örneğin diyelim ki evlilik dışı ilişki niye haram? "İşte kişiler korunur, şu olur bu olur" deriz; ama niye haram, ne var bunda, değil mi, bir şey yok yani, ama haram. Nedenine, hikmetine dair üretilen şeyler bile o alt merkezlerin, yani alt merkezlerin ürettiği şeylerdir. Tamam, namus deriz, toplumsal statü olur, bir şey olur; eğer o toplum buna kötü bakıyorsa seni eleştirirler, kınarlar, deriz. Bak, bunların hiçbiri öze ait bir şey değildir; rasyonel aklın veyahut da duygu merkezinin rahatsız olup olmaması üzerinde ürettiği şeylerdir. Niye haram? Bu ancak yüksek merkezlerden anlaşılabilir ve cevabı verilebilir.

Çünkü geleneksel öğreti açısından, bir insanın bedenine, psikolojisine ve ruhuna dair sorumluluk hissetmeden ve onun ruhaniyetini dikkate almadan yaşanacak bedensel bir birliktelik hayvanlıktır ve bir anlamı yoktur. Evlilik ile niye helal oluyor? Çünkü evlilikte sen diyorsun ki: "Ben senin bedensel, psikolojik ve ruhsal gelişiminden kendimi sorumlu hissediyorum." Hatta daha aslî olarak senin ruhsal boyutundan, psikolojinden ve bedeninden sorumluyum. O yüzden mesela Hristiyanlıkta denir ki, "ebediyen bir ve beraber kılındınız" ve o nikâh kutsal bir eylemdir. İşte İslamiyet'te imam nikâh kıyar, değil mi? Allah adınadır, peygamber adınadır. Hristiyanlıkta İsa adınadır ve "yeryüzünde eş olduğunuz gibi gökyüzünde de öylesiniz" denir. Aslında bu şu demek: Siz bedensel olarak eş oldunuz, ama aynı zamanda ruhsal olarak da eşsiniz. Yeryüzünde eşsiniz, gökyüzünde de eşsiniz; yani gökyüzünde bir tarafa çıkmayacaksın, orada da onu eş kabul edeceksin. Ona karşı manevi ve ruhsal bir sorumluluğun var; onu olumsuz etkileyecek bir davranışta bulunamazsın. O zaman ne olur? Bu sorumluluğun olmadığı bir cinsel birliktelik, hayvanın da yaptığı bir şeydir; öbürü insanın yaptığı bir şeydir. O yüzden de o anlayış olmadığı zaman haramdır.

"Ama evlenmediği hâlde seviyorsa? Aşk var, muhabbet var, tabii ki olabilir." Evet, o zaten ruhtan başlamış, ruhsal bir şeydir. "Peki nikâh olması şart mı, o da hayvaniliğe mi gidiyor?" Şimdi eğer aşk varsa, zaten o birlikteliği manevi olarak içinde barındırır, gerçek aşkta bedensel bir birliktelik aranmaz, kişi onu aramaz — gerçek aşkı kastediyoruz. Yoksa insana karşı olan mecazi aşkı değil; mecazi aşk anlamında değil, gerçek anlamda aşkı kastediyoruz. Yani duygusal tutku, güzelliğine vurulma, karizmasına tutulma; bunlar değil, o nefsin duygu merkezidir. Eğer mecazi aşksa, zaten o ruhani bir şeydir.

Mesela benim bir arkadaşım vardı, mizacı da iyiydi, Allah selamet versin. Hiç öyle Boğaziçi Üniversitesi'nde falan, kimsenin geleneksel veya muhafazakâr değerleri olmadığı bir çevrede, istediği zaman beraber oluyordu. Sonra bir gün âşık oldu, hepsini bıraktı. Âşık olduğu kızla beraber de olmadı; gidip her gün ona aşkını anlatıyordu, onunla bedensel bir beraberlik arayışı da yoktu. Bu zaten çok güzel bir şeydir. Ama öbür boyutta işte o şey de vardır; yani bir erkek bir kadını, bir kadın bir erkeği bedenî anlamda, psikolojik anlamda, ruhsal anlamda sorumlu görmelidir. Bu sorumlulukları içermeyen ve muhatabını ruh, nefs ve beden olarak görmeyen, onu sadece bir beden olarak, kısmen de bir psikoloji olarak gören biri gerçek evliliği yaşamıyor demektir.

Nefsanî Aşk mı, Hakiki Aşk mı?

"Gündelik aşklar mı, gerçek aşklar mı bahsettiğiniz?" Hepsinde bir duygu vardır ama ne duygusu — o, nefsanî bir duygudur. Nefsanî derken bunu kötü, aşağılık anlamında almayın; kişi orada kendi için seviyor, kendi tatmin olduğu için seviyor demek istiyorum. Onu sevmiyor; onda bulduğu ve ondan beslendiği şeyi seviyor. Nefis orada kendisini besleyen bir şey buluyor; ne kadar çok şey bulursa o kadar çok seviyor gibi görünüyor. Göreceli bir sevgidir bu. Onun için denmiştir ki, kötülükle sınanmayan bir iyilik gerçek iyilik değildir. Hele sana biraz zarar versin, damarına dokunsun; eğer sevgin değişiyorsa sen nefsanî duygu merkezinden seviyorsun demektir. Eğer muhatabından negatif bir şey gördüğünde sevgin azalıyorsa, olumlu bir şey gördüğünde artıyorsa, bu nefsin duygu merkezidir. Ruhun duygu merkezinde artma vardır, eksilme yoktur; ruhun duygu merkezi olan aşkta negativite yoktur — hoşlanmama, öfkelenme, kızma, kırılma, alınma, gücenme yoktur. Nefsin duygu merkeziyle bir kişi ne kadar severse istersen onun için ölsün, ölebilir, onun da nedenini anlatabiliriz, ama o aşk değildir.

Toplumda nefsanî deyince kötü, aşağılık bir şey anlaşılıyor; ama bizim kastettiğimiz bu değil. Mesela biri egosuna dokunacak bir şeyden dolayı rahatsızlık duysa bile, "âşık mıyım değil miyim, artı ne var" diye bakar; rahatsız olsa bile artı yönlerini görür. İşte bu, nefsin duygu merkezidir. Nefsin akıl merkezi ise rasyonel bir analiz yapar: "Benim sevdiğim kişinin şöyle olumlu, şöyle olumsuz özellikleri var; yüzde elli birisi olumluysa sevmeye devam ederim, yüzde kırk dokuza düştüğü anda güle güle" der. Bu, dostluk ilişkilerinde de böyledir, her şeyde böyledir; bir tür kişileştirmedir. Ruhun duygu merkezi ise farklı bir şeydir.

"İki taraf da Allah'ın rızasını gözetiyor ve evliyse, onların bedensel olarak da bir arada olmasına gerek yok mu?" Hayır — ruhun duygu merkezinde bedensel arzu yoktur; eğer hikmeti, Allah'ın hikmeti ve âlemin işleyişi bunu gerektirirse bedensel olarak evlenip beraber olabilirler. Ama ruhun duygu merkezindeki aşktan bedensel birlikteliğin gereği veya zorunluluğu yoktur. Bu, hiç olmaması gerekir anlamında değil; olabilir, ama olmaması da hiçbir eksiklik taşımaz. "Peki bunu kişi nereden bilecek?" Eğer buna dair elinde geleneksel ölçüler varsa bilir; yoksa bilemez.

Hakiki Muhabbette Negativite Olmaz

Bakın çok önemli bir ayrımda bulunuyoruz yine: yüksek merkezlerde negativite yoktur; yüksek duygu merkezinde kırılma, incinme, küsme, hoşnut olmama o alanda yoktur. Bu neye benzer? Şimdi atmosferin içindeysen yer çekimi vardır, hangi cismi yukarı atsan düşer. Bir şeyi bir kuvvetle yukarı atıyorsun ama mutlaka onu ya yerinde tutacak bir kuvvet olacak ya da düşecek. Peki atmosferin dışına çıkınca yer çekimi var mı? Yok. Bunun gibi, ruhun alanında da negatif duygu yoktur.

O yüzden Bediüzzaman diyor ki: Bir insanda muhabbet hakiki olursa — bakın çok önemli bir cümle kullanıyor — muhabbet hakiki olursa, nefiste hoşnutsuzluk ve rahatsızlık meydana getiren şey, insanda acımaya dönüşür. Diyelim ki ben bir insana hakiki bir muhabbet duyuyorum; bu illa karşı cins olması gerekmez, dostluk da olabilir — bir mürit şeyhine âşık olabilir, iki insan birbirine hakikaten aşk derecesinde dostluk ve muhabbet duyabilir. Çünkü aşk dedik ya, bedenle ilgisi yok, psikolojiyle de ilgisi yok, dolayısıyla cinsellikle ve cinsiyetle de ilişkisi yok. Muhabbet hakiki olduğu zaman, diyelim ki muhatabın olgun olmayan, yanlış bir hareket yaptı; ondan dolayı incinmezsin, kırılmazsın, rahatsız olmazsın, onun namına üzülürsün. Ayrım bu — onun namına üzülürsün. Eğer nefsinde hoşnutsuzluk, kırıklık, rahatsızlık duyuyorsan, o hakiki bir muhabbet değildir.

Bir Kişiye mi, Herkese mi? Aşkın Genişlemesi

"Peki karşı cinse âşık olma, muhabbet duyma bir kişiyle sınırlıyken, kardeşlere, arkadaşlara neden bir kişiye değil de on beş kişiye muhabbet duyabiliyoruz? O on beş kişiye duyduğumuz muhabbet hakiki değil mi? Ben cemaate de hakiki muhabbet duyuyorum diyebilir miyim?" Duyabilirsin, duyamaz değil; ama o bir süre sonra bütün herkesi kuşatır. Önce bir kişiden başlar, sonra kuşatır. "O zaman karşı cinsten neden tek kişiyle başlıyor?" Orada da eğer manevi bir rehberi varsa, sonra bütün âlemi kuşatır o aşk; önce bir kişiden başlar, sonra bütün âlemi kuşatır. O zaman o, esas değildir, o yolda bir süreçtir; son değil, iyi bir başlangıçtır ama son değildir.

Hatta bir gün bir mürit, bir Allah dostuna diyor ki: "Sizi dünyada her şeyden ve kendimden de çok seviyorum." O evliya ona diyor ki: "Senin nefsinin hoşuna gitmeyen, en aşağı derecedeki bir mürit kardeşini beni sevdiğin gibi sevmiyorsan, henüz hakiki muhabbete ermemişsin." İşte bu. Bunlar edebî bir cümle değil, çok net bir meseledir.

Peygamberin Vahdet ve Ehadiyet Hâli

Şöyle: Hazreti Peygamber orada mutlak vahdet hâlinde konuşuyor; Allah'ta o kadar müstağrak olmuş ki, onun dostluğunda, onun muhabbetinde. Diyor ki: "Yeryüzünden bir dost aramak veya yeryüzünde bir dost kavramı benim idrak hâlimde yok. Ama eğer Allah bana 'dost seç' deseydi, Ebu Bekir'i seçerdim." Çünkü aslında bütün dostluklar, mutlak dost olan Allah'ın bir yansımasıdır, gölgesidir.

"Anlamadım — eğer vahdet hâli söylenmişse, sonuçta Hazreti Bekir'de de Allah bir gölge kılıyor demek." Burada iki şey var: bir mutlak vahdet var, bir de izafî — daha doğrusu İslami tabiri kullanırsak — ehadiyet hâlindeyken söylüyor. Ehadiyet, tek bir şeye odaklanma, o tek olanda kaybolma hâlidir. Peygamber o anda ehadiyet idrakindedir. Şöyle düşün: güneşe bakıyorsun ve güneşe baktığın için gözünde bütün âlem siliniyor. Biri ehadiyet, biri vahdet. Güneşe bakınca bütün her şey siliniyor; orada ne ay kalıyor, ne dünya kalıyor, ne ağaç kalıyor, hiçbir şey kalmıyor. O anda söylediği bir sözdür bu.

Ama şu da var: Peygamber birisiyle dost olduğunda, bu dostluk, mutlak dost olan, hakiki ve aslî ve tek dost olan Allah'ın dostluğunun yeryüzündeki izdüşümleri anlamında bir muhabbettir. Yani aslında Ebu Bekir'le dostken Allah'la dosttur o. Mesela Peygamberimizin Hazreti Ali hakkındaki bazı sözleri, veya müminler hakkında söylediği sözler — "müminler benim için bir vücudun bir azası gibidir" demiştir. Denir ya, "halka hizmet hakka hizmettir" aslında bununla ilişkilidir. Dolayısıyla aslında müminin tek bir dostu vardır — bu idrake erişmek ayrı bir şeydir — o tek dost da Allah'tır. Bizim insani düzeydeki bütün dostluklarımız, onun tecellileriyle olan bir dostluktur. Yani ben Allah'ı sevdiğim için Hüseyin'i severim aslında; çünkü herhangi bir insan Allah'ın bir izdüşümüdür, Allah'ın bir işaretidir, Allah'ın bir tecellisidir.

Allah'ın Kendini Sevmesi, Bizi Sevmesidir

Gelenekte çok güzel bir şey söylenir: Allah kendini sevdiği için bizi sever. Burada sanki bir bencillik kavramı oluşuyor gibi görünür; ama şöyle açarsak anlaşılır: Allah'ın bizi sevmesi aslında kendini sevmesidir, çünkü biz ondanız. Aşk da bu zaten; âşığın sevdiği kendindendir, kendisi de ondandır. Dolayısıyla aşkta, yani yüksek duygu merkezinde ikilik yoktur. Allah'ın kendini sevmesiyle Allah'ın bizi sevmesi aynı paranın iki yüzü gibidir. Allah bizi sevmemezlik edemez o zaman. Az bir insan bunu bilse hiçbir şeyi olumsuzlamaz — günah da işleyebilir ama onu engelleyecek olan nedir? Allah'a karşı duyduğu sevgi, edep, muhabbet.

Şimdi burada şunu diyebiliriz: "Allah şunu sevmez, bunu sevmez" dediğimizde, dikkat edin, Allah orada sıfatlara işaret ediyor aslında — küfür sıfatına, yalan sıfatına, fasıklık sıfatına. Yani "ben seni seviyorum ama senin üzerindeki kiri sevmiyorum" demek; o zaten sen değilsin. Dolayısıyla aslında ben bir başkasını sevdiğim zaman gerçekten sevmiş olmuyorum, çünkü "bir başkası" kavramı baştan yanlış bir kavramdır. Başkasını sevdiğin zaman, sen varsın ve bir başkası var, benden ayrısın diyorsun ve seni seviyorum diyorsun — bu yanlış bir şeydir, nefsin bir hâlidir. Âşık aslında kendini sever; kendini sevdiği için o ikinci kişi dediğimiz kişiyi seviyor.

"Öteki" Diye Bir Şey Yoktur

O zaman ya kendini seviyor insan, ya da kendini aradan çıkarıp Allah kalıyor; dolayısıyla üçüncü bir şey yoktur. Ya nefis olarak kendimizi, yani olumsuz olan tarafı varsayarız, ya da olumlu durumda Allah'ı varsayarız, kendimizi hiç istemeyiz; üçüncü bir ihtimal yok. Ve biz Allah'a diyebiliriz ki "Sen beni sevmemezlik edemezsin ya Rabbi" — ama bu bir hak ettim de veya kendimi bir şey gördüğümden değil. Senin kendini sevmemekliğin olamaz ki; dolayısıyla burada sorun, benim onun beni sevdiğini idrak edemeyişimdir. Onu idrak edememek, aslında benimle Allah arasında bir uzaklık meydana getiriyor. Onun bizi sevmeme hâli yoktur, çünkü Allah kendini sevmemezlik edemez ki; bu, bir insanın elini sevmemesi gibi bir şeydir.

Zaten o yüzden Kur'an'da demişti: "Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin. Benim rahmetimden ümidini kesen ancak kâfirdir." Yani beni benliğiyle örten kişidir. Benden nasıl ümit kesilebilir? Bunun imkânı yok demek istiyor Allah; sen imkânsız olan bir şeyi tahayyül ediyorsun. Bir insan, bırak bir mümini, "Allah beni sevmiyor" diyemez, eğer aklı başındaysa; çünkü buna imkân yoktur. Senin bunu idrak etmen ayrı bir konu. Eğer desem ki "Allah beni sevmiyor, ben çok günah işledim, Allah beni sevmiyor" — bu yanlıştır, bu Allah'ın rahmetinden ümit kesmektir ve bunu ancak bir kâfir yapabilir. Bir veli, ruhunun o yüksek merkezlerini deneyimlediği için, Allah'ın onu baştan beri sevdiğini görür. Günah işlerken de seviyor, isyan ederken de seviyor, küfür ederken de seviyor, ama o kişi farkında değil; veli farkına varır, çünkü artık ruhuyla hakikati algılıyor, ruhunun idrak düzeyine geçmiş. Biz buna yüksek merkezler diyoruz; nefsin merkezlerine alçak merkezler veya gölge merkezler, ruhun merkezlerine de yüksek merkezler diyoruz.

"İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar" denir; bu tabii çok derin bir sözdür. Yani benlik öldüğü zaman uykudan uyanırsın; yoksa zâhirî ölümle uyanamayabilirsin, uyku orada da devam edebilir. Ama dünyada iken benlik öldüğü zaman uyanmış olursun; o bir uyanıştır ve uyanıklıktır, gerçek uyanık da odur, öbür uyanıklar uykudadırlar, uykularında uyanıklık rüyaları görüyorlardır. O yüzden uyanışın sırlarından biri şudur: eğer kişi kendisi hakkında çok fazla düşünüyorsa, orada yüksek merkezler devrede değildir. Çünkü yüksek merkezler, yani ruh ve ruhun merkezleri olan yüksek akıl ve yüksek duygu merkezleri, "kendini düşünme" diye bir kavrama sahip değildir. "Sen varsın, ben varım ve ben kendimi düşünüyorum" — o idrak düzeyinde böyle bir kavram yoktur.

Peygamberin Ümmetini Kendisi Gibi Görmesi

Bakın buradan nereye geçeceğiz — Peygamber'e geçeceğiz. Ayette ne diyor? "Sizin günaha düşmeniz Allah'ın Resulüne çok ağır gelir." Bunu çok üzer diyor, değil mi? Bu ne aslında? Peygamber orada kendini hiç düşünmüyor, kendi yok; seni kendi gibi görüyor. Dikkat edin, buradan bir yere daha geleceğiz. Seni kendi gibi görüyor, seni derin boyutta kendisi gibi görüyor, zorunlu olarak biz de ondanız. İşte Allah ilk önce Peygamber'in nurunu yarattı, sonra ondan da bütün mahlukatı yarattı. Dolayısıyla Peygamber bizi kendisi gibi düşünendir; sen kendini onun kadar düşünemezsin — "le kad câekum resûlün min enfusiküm", yani "sizin nefislerinizden bir peygamber gelmiştir", sizden, sizde ondan. Dolayısıyla bir peygamber için ümmeti kendisi gibidir.

İşte Hazreti İsa'nın kendini günahkârlar için feda etmesi kavramı nedir? Buraya oturur. Aslında o bizim için kendini feda etmedi, kendi için kendini feda etti, hakikat düzeyinde. Ama yatay boyutta baktığımızda ne diyoruz, Hristiyanlar ne diyor? "İsa bizim için kendini feda etti." Neden feda etti? Çünkü günahkârla kendi arasında bir ayrılık görmüyor ki. "Ben peygamberim, huzurluyum, mükemmelim, siz de küçük zavallı günahkâr yaratıklarsınız" algısı yok; kendi gibi görüyor, kendi olarak görüyor. Şöyle düşünün: sağ el kirlenmiş, sol el onu yıkıyor — aslında o kendi kendini yıkıyor. Bir peygamberde ben ve öteki ayrımı yoktur, dolayısıyla her peygamber ümmeti için kendini feda eder. Hazreti İsa'da aşk boyutu çok hâkim, daha doğrusu baskın olduğu için, o özellik onda çok fazla öne çıkmış; çünkü âşık, sevdiği için canını verir. İşte İsa'nın da yaptığı budur.

"Peki kimi seviyor, kim âşık?" Bütün günahkârları seviyor. "Peki nefis kötü olanı sevebilir mi?" Sevemez, dokunur ama sevemez. Ama ruh, ruhun duygu merkezi kötü olanı sever, günahkârı sever; hatta ona sevgisini daha çok gösterir, çünkü onun daha çok ihtiyacı vardır. Onun aslını seviyor; dikkat edin, nefsin duygu ve akıl merkezi zâhiri görür, der ki "sen vefasızsın, sen üçkâğıtçısın." Aslında onlar onun sıfatları, zatı değil. Onun için tasavvufta denilmiştir: herkesin zatı âlidir, sıfatı bozuktur. Aşk, veya yüksek merkezler, zata nazardır — onun zatına bakar, sıfatı kötü olabilir, ona bakmaz.

Zâhire Değil Zâta Bakmak

Bu neye benzer? Usta bir mücevheratçıya mesela biri Afrika'dan bir maden ocağından bir taş, toprak getirse, o, onun içindeki elması görür. Zannedersiniz ki elmas şu an göründüğü gibi çıkıyor; öyle çıkmıyor ki. Ama o elmasın mütehassısı, o taş toprak gibi görünen şeyin içindeki elması görür; önce onu taşından, toprağından ayırır, sonra güzelce keser, o mükemmel açıyla o elmas pırlanta olur. Onun zatını görür. O yüzden ötekini seven, sevmiyor demektir. Bakın geleneksel öğretideki kavramlar ve şeyler ne kadar farklı, değil mi? Sen beni bir öteki olarak seviyorsan, aslında beni sevmiyorsun, kendini seviyorsun demektir — bendeki kendi menfaatini seviyorsun. Ötekini sevmek diye bir şey yoktur.

Bakın, bizim parmağımız acıyınca onu atmıyoruz, değil mi? Niye atmıyoruz? Onu tedavi etmeye çalışıyoruz veyahut katlanıyoruz. Mesela dizinin bir yerinde sancı var, atıyor musun? Atmıyorsun, "çekeyim" diyorsun — çünkü o benim, ayrı değil; belki ölünceye kadar sıkıntı verir ama o senin parçandır. Mesela ilginç bir şeydir: bir çocuk kendi elini ısıramaz, içgüdüsel olarak ısıramaz; çok nadir bir refleks olmadıkça kendi elini ağzına götürse onu ısıramaz, çünkü kendinden. Bir başkası olduğu için ısırabiliyoruz, bir başkası olduğu için kırıyoruz, bir başkası olduğu için kızıyoruz, bir başkası olduğu için öfke duyuyoruz, bir başkası olduğu için düşman oluyoruz — çünkü "ben" ve "başkası" diyoruz. Onun için Hazreti İsa demiştir ki "komşundan nefret edeceksin" — burada kastedilen şu: ötekinden nefret edeceksin, çünkü öteki yok. Öteki kavramı olduğu müddetçe, henüz olgunlaşmadığını anla; hâlâ nefs düzeyindesin.

İşte Evliyaullah'ın, başta Peygamberlerin ve Evliyaullah'ın, niye müritlerini, bütün müminleri, hatta bütün insanlığı kendi gibi gördüğü, onlar için üzüldüğü, ağladığı, kederlendiği buradan gelir. Görünürde bir alakası yok gibi — üç beş tane dostu, arkadaşı olur, rahatça yaşar; ama bir bakıyorsun tanımadığı insanlar hakkında bile üzülüyor, dua ediyor, ona kötülük yapan için bile dua ediyor. Çünkü uyanmış biri için öteki yoktur; öteki olduğu an, bil ki nefsin düzeyindesin. Âşık da "niye sevdiğimle buluşamıyorum, bir ve beraber olamıyorum" diyorsa, orada ötekileşme olmuş demektir.

Tabii ki gerçek fedakârlık, fedakârlık yapmamaktır; "fedakârlık yapıyorum" dediğin anda nefsanî davranıyorsun demektir. Bu önemli bir noktadır: gerçek maneviyatta ve geleneksel psikolojide, normalde övülen hiçbir değer, bu şekliyle övülmez. Fedakârlık övülecek bir şey değil mi, yardımseverlik, cömertlik değil mi? Hayır — çünkü orada bir ayrılık vardır. Kişi ne hissediyor? "Ben fedakârlık yapıyorum, ben iyilik yapıyorum, ben yardım ediyorum" der; sonra ne olur? "Ben o kadar fedakârlık yaptım ki değmiyormuş" der. Değil mi? "Bu insanlara fedakârlık yapmayacaksın, bu insanlara yardım etmeyeceksin, bu zamanda kimseye iyilik yapmayacaksın" der. Hâlbuki sen zaten hayatta kimseye iyilik yapmadın ki, hep kendine yaptın; yardım etmenin ve iyilik yapmanın nefsanî hazzını duymak için iyilik yaptın. Bu, nefs düzeyinde güzel gelir; burada kötü anlamda kullanmıyoruz bunu.

Ben ile Öteki Arasında Gerçek Ayrım Var mı?

"Ötekileştirdiğin anda nefsanî boyuttasın ve kötülüğe adım atıyorsun demek mi? İstersen iyilik yap; 'ben sana bir öteki olarak iyilik yapıyorum, merhamet ediyorum, cömert davranıyorum' diyorsan, zâhiren iyi biri gözükürsün, insanlar da seni takdir ederler; ama geleneksel öğretide sen nefsanî bir insansındır." Hatta denir ki, Allah seni saflaştırmak için, ihlasa erdirmek için, iyilik yaptığın insandan sana kötülüğün gelmesine izin verir; ta ki sen sırf Allah için iyilik yapıyor olasın. Şimdi dikkat edin, biz iyilik yaptığımız kişiden kötülük gelince ne yapıyoruz? Rahatsız oluyoruz, hatta içimizden "ona buna iyilik yaptım, hak etmiyor" diye geçiyor.

(Kısa bir kesinti — bir ziyaretçiyle selamlaşma ve yol tarifi.) "Aleykümselam." "Starbucks var yukarı doğru; Starbucks'ın tam karşısında dönerci var, üst hâl ikinci katta."

Bakın bunlar nefsanî düzeyde övülen şeylerdir. Ama dikkat edin, biz de ehl-i dünya gibi bir kötülükle karşılaştığımızda nefsanî tepki veriyoruz: "buna yaptığım emekler boşa gitti, böyle insanlara iyilik yapmayacaksın, o bana bunu nasıl yapar, hem ben onun için neler yapmıştım" diyoruz. İşte orada Allah nerede? Allah için nerede? Hiçbiri yok. Hatta buna bir örnek veririz: Diyelim ki sen otuz sene boyunca bir insana su verdin — adam yatalak, otuz sene boyunca ona su taşıdın. Bir gün yanında oturuyorsun, gene su verdin; ağzına bir yudum su verdin, boğazına kaçtı, bir yudum suya ihtiyacın var, o hasta kişide de bir sürahi su var; sana o bir yudum suyu vermezse, vermediği anda senin aklına "ben buna otuz sene su taşıdım" geliyorsa, sen nefsanî olarak yapmışsındır. Aklına gelmeyecek, gelemez de; o vermediği için ancak ona üzülürsün, hâcısın, ona üzülürsün — onun için, onun adına üzülürsün, "o niye o ruhaniliği, maneviyatı hissetmiyor" dersin.

Otuz Sene Su Taşımak: Kendinden Beklentisiz Sevgi

Şimdi dedik ya, öteki diye bir şey yok. Mesela biz bir iyilik yaptığımızda aslında kendimize yapıyoruz, daha doğrusu kendi çıkarımızı düşünüyoruz — nefsanî boyutta. "Mesela biz iyilik yaptığımızda bunu nankörlük olarak aldığımızda rahatsız oluyoruz; 'ben bu kadar iyilik yaptım, bana bunu mu yapacaktı' diyoruz. Şimdi ötekileştirmeyle kendin için yapmak aynı şey mi?" Değil; orada bir fark var. Benlik anlamında, nefsaniyet anlamında kendin için yapman için ötekini üretmen lazım. Biz her şeyi aslında iyi bir şeyi kendimiz için yapıyoruz, kendi faydamızı — o anlamda değil, o anlamda değil, şu anlamda: birisi için yapmak diye bir şey yoktur, kendimiz için yapıyoruz; ama bu "kendi" dediğimiz şey bireysel kendilik değil, mutlak kendiliktir. Bir ırmak denize girdiğinde, denize karıştığında adı kalmaz, artık o denizdir; artık ırmak denize bir şey vermemektedir, ama ırmakken ırmak denize bir şey veriyor gözükür. O ırmak denize katıldığında ırmak kalır mı? Kalmaz. Dolayısıyla artık dar anlamda kendilik ve ötekilik ortadan kalkar.

Meister Eckhart: "Başkasını Sevdiğimde Kendimi Severim"

Bir Hristiyan azizi olan Meister Eckhart diyor ki: "Ben başkasını sevdiğimde kendimi severim." Bakın bu, çok bencil bir cümle gibi görünmüyor mu? Hâlbuki aslında bunu hakikat olarak söylüyor. Mana şu: Ben kendimi sevdiğimde, ben başkasını sevdiğimde, aslında ben ve başkası ayrımı yoktur ve ben bir başkasını seviyor gözüktüğümde kendimi seviyorumdur. Buradaki "kendimi seviyorum" kavramı ruhanî bir kendiliktir. Şöyle düşün: mesela benim iki elimi gördüğünüzü düşünün ama beni görmüyorsunuz, bedenimi görmüyorsunuz, sadece iki eli görüyorsunuz — mesela iki el birbirini sıkı sıkı tutuyor. Burada ayrı iki el var değil mi? Ama aslında kollarımı takip ederseniz, bir vücudumun parçalarıdır bunlar. Dolayısıyla ben burada bir başka eli tutmuyorum, kendimi tutuyorum.

Eckhart'ı okuduğumda garip gelmişti, şaşırmıştım — "ben bir başkasını sevdiğimde kendimi seviyorum" diyor. Bu cümle nefsanî olarak da okunabilir; ama Eckhart'ın dediği şey şudur: ben ve bir başkası kavramı yok benim için, öyle bir idraki aştım ruhani düzeyde. Dolayısıyla ben bir başkasını seviyorum gibi görünüyor olsam da, aslında ben bir başkasını seviyorum göründüğümde kendimi seviyorum; çünkü ikilik yok, öteki yok ki ben bir başkasını seveyim. Çünkü kendim dediğim şey, bütün varlık, bütün varoluştur. Bizim için bağlantısız görünen o elleri birbirine bağlayan vücudu sürekli tecrübe ediyor; onun için bağlantısız bir şey yok.

Çok güzel bir örnek verilir: mesela şöyle baktığımızda bunlar ayrı tepelerdir, değil mi? Ama aşağıya indiğinde, aslında bunlar birdir. İşte bizim algımız böyle bir algıdır, ruhani algı böyle bir algıdır. Dolayısıyla bu tepe, bu tepeyi sevdiğinde kendi kendini seviyor; çünkü kendini artık bu tepe olarak değil, bütün yeryüzü olarak tecrübe ediyor. Onun için biri başkasını seviyorsa, orada gerçek sevgi yoktur; ama kendini seviyorsa vardır. Zâhiren başkasını seviyor gibi görünür, ama hakikatte kendini seviyor.

"Ben de bu noktada diyorum ki, başkası kavramını attık; başkası diye bir şey yok zaten, her şey bir bütün." Evet, evet, evet — bu durumda başkası diye bir şey yok, biz kendimizi seviyoruz. İşte o kendimizi sevdiğimizde bu illaki ilahi bir temele dayanıyor; bunu anlamamıza imkân yok ama diyelim ki ilahi bir temele dayanmamasına da imkân yok. Çünkü bu, rasyonel veya düşünsel bir algı meselesi değil, bir tecrübedir. Şimdi biz diyoruz ki "tamam, böyle sevmeyelim, ben ve öteki olarak sevmeyelim, bu gerçek sevgi değildir" diyoruz; bunu kabul ettik diyelim, bana da itimat ediyorsunuz, "tamam" dediniz. Ama siz bunu tecrübe edemezsiniz; bunu tecrübe etmek için o birliği tecrübe etmeniz lazım, birbirimizden ayrı olmadığımız idrak hâlini tecrübe etmemiz lazım, hepimizin bir vücudun parçaları olduğunu tecrübe etmemiz lazım. Bak, tecrübe etmeyi kastediyorum, idrak etmeyi veyahut rasyonel anlamayı kastetmiyorum. Onun için biz şu anda birbirimizi sevemeyiz gerçek anlamda; biz hâlâ bencilce birbirimizi seviyoruz. Bunu da açıklıkla söylememiz gerekir: "Ben seni şunun şunun için seviyorum" — ama bu hâlim hakiki bir hâl değil, ne kadar iyi olursa olsun. İnşallah seni hakikaten seveceğim.

Hazreti Ömer'in Peygamber'e Muhabbeti

Bakın, Peygamber Hazreti Ömer'e diyor ki: "Beni ne kadar seviyorsun ya Ömer?" Hazreti Ömer açık ve net konuşuyor: "Nefsim haricinde seni her şeyden çok seviyorum" diyor. "Bu yetmez" diyor Peygamber sonra, "beni kendinden de çok seveceksin." Aslında burada dediği şey şu: kendin ortadan kalkacak. Hâlâ orada Hazreti Ömer'in benliği tam kalmamış, süreç hâlâ devam ediyor. Sonra bir zaman geliyor: "Ya Resulallah, seni nefsimden de çok seviyorum" diyor. Zaten orada artık nefsi sıfırlanmış; Peygamber'le bir olduğunu tecrübe etmiş, artık o Peygamber'in bir parçasıdır, ayrılık kalkmıştır.

Bu hadis çok önemli bir hadistir ama bir duygusallık değildir. Biz neredeyse "Peygamber niye böyle bencilce bir tercihte ve istekte bulunmuş" diyebiliriz, değil mi? Yani "beni, ey Ömer, beni nefsinden de çok sevmeni istiyorum" — bu zâhiren bencilce bir şey gibi görünür. Hâşâ, kesinlikle değil; bencilce değil, hakikatin tam merkezi olan bir şeydir. Hâşâ Peygamber öyle bir bencillikten münezzehtir. Bakın, Peygamber de bizi kendinden çok sever, o dili kullanırsak; o da kendinden çok bizi sever, deyim yerindeyse. Biz hepimiz bu dille seviliyoruz.

Fedakârlık Aslında Nefsanî midir?

Onun için geleneksel öğreti zâhirî öğretinin zıddınadır. Mesela biz geleneksel öğrette fedakârlık yapmak iyi bir şeydir deriz, yardım etmek iyi bir şeydir deriz. Hayır — geleneksel öğreti der ki, fedakârlık yaptığını düşünen insan bencildir; çünkü o fedakârlığı kendi için yapıyor. Bu, kendi için yapmak, illa maddi bir şey değildir; mesela fedakâr bir insan olarak tanınmak onun hoşuna gidiyor olabilir. İyilik yaparsın, bir şey beklemiyor gibi gözükürsün, kendini bir şey beklerken algılamazsın; ama iyilik yaptığın insandan kötülük gördüğünde dersin ki "nasıl bana bunu yaptı, ben onun için o kadar şey yapmıştım, bana nasıl bunu yaptı?" Demek ki sen ondan kötülük beklemiyordun — bu da bir beklenti, bu da bir nefsaniyettir; ama masum bir nefsaniyettir.

"Bir ortası var mı yok mu? Hani şöyle ki, ya biz tamamen o kişide yok olduk, kendimiz diye bir şey ortada zaten kalmadı, fedakârlık diye bir şey yok, bütünleştik; ya da fedakârlık bekliyorum, ümmetimden maddi ya da manevi zihnen bir karşılık bekliyorum. İkisi mi var sadece, ortası ne bunun?" Şimdi İstanbul'dasın, Ankara'ya gideceksin; ortası var mı? Mesela Bolu'ya gitmek senin için bir şey ifade eder mi? Ama orada bir süre kalacaksın. "Tamam, Bolu'dan geçmeden de Ankara'ya gitmem ya." Aynen öyle — bu bir süreçtir.

Adapazarı - Ankara Benzetmesi: Yolun Sonu ve Süreç

Biz bir insan, diyelim ki adam çok cimri, kimseye yardım etmiyor, parayı biriktiriyor, malını yığıyor. Biz ona deriz ki: "Bak yardım et, yardım etmek o kadar güzel bir şey ki, çok güzel duygular hissedeceksin." Biz ona bunu deriz, demeliyiz de; "merhamet et, merhamet çok güzel bir duygu, merhametli olduğunu hissedeceksin; fedakârlık yap, çok güzel bir şeydir, bir dene bak" diyebiliriz. Fakat bu, Adapazarı'na gitmektir, Ankara'ya gitmek değildir. Yani kişi bu süreçte yoldadır; o Adapazarı, yolun sonu değildir. Biz Müslümanlar olarak onu yolun sonu olarak telakki etmek tuzağına düşmüşüz bugün. Ve Ankara'ya gitmeyi bu sefer gidip Budistlerden, Hindulardan öğrenmeye çalışıyoruz. Anlatabiliyor muyum? Yani aldığımız kaynakların hepsi Adapazarı'nın son olduğunu söylüyor bize; belki öz kaynaklara ulaşmadık veya okuduğumuz kitaplar farklıydı, bilmiyorum. Demek istediğim, beni şaşırtan şu: bu kadar büyük bir kitlenin Adapazarı'nı yolun sonu zannetmesi nasıl oluyor? Bu, bütün dinler için, bütün dindarlar için yaşanan bir süreçtir. Çok az insan gerçekten yolun sonunun ne olduğunu bilir; bir dine mensup olan çoğu insan Adapazarı'nda, Bolu'da, Eskişehir'de kalır ve onu yolun sonu zanneder. Bu doğal bir şeydir; bu Hristiyanlıkta da, Zerdüştlükte de, Budizm'de de, İslamiyet'te de böyledir.

Burada şunu söylemiyorum: her din aynı şeyi söylüyor ama adam zannediyor ki İslam'da bu yok, gidip Hinduizm'de veya Budizm'de bulmaya çalışıyor, "bak o daha derin" diyor. Hâlbuki hepsi aynı ışığın, aynı kaynağın ışıklarıdır. Ama biz gerçek kaynaklarımızdan uzaklaştığımızda... Bak, Bediüzzaman her Risale'nin sonunda der ki: "Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ" — "Sen sübhansın, kusursuzsun, kusurdan münezzehsin; senin bana öğrettiğin ilimden başka bir ilmim yok." Demiyor ki "ben çok çalıştım, bilgilendim, bende ne bilgiler var, ben çok zekiyim." Diyor ki, senin bana öğrettiğin ilimden başka bir ilim yok. Ve işte "sen sevdirmezsen ben sevemem, sen verdirmezsen ben veremem." Ama biz bunları bazı evliyaların "uçuşları" zannediyoruz; "ne laf söylemiş" diyoruz, acayip bir durum diye hafiften takdir ediyoruz ama içten onaylamıyoruz.

Mesela şöyle olmak ister miyiz? Biz desek ki, bir evliya bize dese ki: "Senin hiçbir insan üzerinde hakkın yok, çünkü sen aslında hiçbir insana iyilik yapmadın; Tanrı'nın iyiliğinin akışına kanal oldun." Biz deriz ki, "böyle bir dini ben kabul etmiyorum" — neredeyse böyle diyebiliriz. Sana der ki, "sen kimseye yardım etmedin, kimseyi sevmedin, kimseye iyilikte bulunmadın; senin cennete girecek en ufak bir amelin yok."

(Kısa bir kesinti.) "Hop, hoş geldiniz."

Günahların var, iyilikler Allah'a ait — böyle bir dini kaç insan kabul eder? Bence az insan kabul eder, çünkü nefsanî düzeyde insan ister ki "ben de iyilik yaptım" desin, Allah'ın huzuruna çıktığında "ben şu ameli işledim, bu ameli işledim, şuna yardım ettim" desin.

"Amelimiz Yok ki": Cennete Amelle Girilmez

"Peki neden o zaman Kur'an-ı Kerim'de karşılıklar veriliyor — şu kadar yapana şu kadar hasenet, bu kadar yapana bu kadar hasenet, cennetin dereceleri var; neden böyle bir karşılıklılık var?" Bunlar nefs düzeyinin hâlleridir, bir süreci ifade ederler. Diğer süreçleri veya sonu ifade eden ayetler de vardır. Bakın, bir hadiste mesela: "Hiçbir mümin ameliyle cennete giremez" diyor Allah Resulü. Ve ona soruyorlar: "Bizim amelimiz az olabilir, ama sen de mi ya Resulallah?" "Ben de" diyor. Mesela biz bunun üzerinde hiç düşünmüyoruz — nasıl Peygamber de ameliyle cennete girmeyecek, "tamam, biz bittik" diyoruz. Hâlbuki orada Peygamber başka bir şeye işaret ediyor: "Amelimiz yok ki kardeşim" diyor, "amelimiz yok ki." İncelik oradadır. Dolayısıyla bir dinin manevî ve öz öğretisi az kişi tarafından idrak edilebilir; bu her dinde böyledir. Ama bir sûfîyi dinlediğinizde, hakikî bir mürşidi dinlediğinizde onun beninin olmadığını görürsünüz.

"Ben" Diyememek: Benlik Tuzağı

Size basit bir örnek vereyim: Bir Hindu bilgesi olan Ramakrishna, "saf şuur" der — saf şuur dediği, ruhun şuurudur — "ben diyemez" der; bizim kullandığımız anlamda "ben" diyemez, onda böyle bir algı yoktur. Bir gün Peygamberimizin kapısı çalınıyor. Peygamberimiz "kim o?" diyor. Kapıyı çalan "ben" diyor. Peygamberimiz diyor ki: "Ah, ben mi?" Şimdi biz bunu nasıl anlamışız biliyor musunuz — bakın çok ilginç bir şekilde yorumlamışız: fıkıh kitaplarında bu hadis ele alınarak, "bir kapıyı çaldığınızda 'kim o' diye sorulduğunda adınızı söyleyin, 'ben' demeyin" diye anlaşılmış. Bak, hadis nasıl anlaşılıyor — bir âdâb-ı muâşeret noktası olarak anlaşılmış. Şimdi bunu böyle anlayan Müslüman değil mi, eyvallah; ama orada Peygamber ismini söylemiyor, "sen kimsin" demiyor, "ah ben" diyor.

Burada Peygamberimiz benlik tuzağına dikkat çekiyor. İçinde "ben" olmayan "ben" diyebilirsen eyvallah. Bir evliya otuz sene uğraşmış bunun için — içinde "ben" olmayan "ben" demek için. Çünkü kelime önemli değil; sen "ben" dersin içinde ben yoktur, ama ya da "ben" demezsin "fakir" dersin, o fakirin içinde kırk bin tane ben vardır. Fakir, hiçbir şey olmayan demektir. Şimdi Allah o fakire dese ki, "seni cehenneme atacağım", o fakirin aklına gelmez "ben namaz kılmıştım, oruç tutmuştum, şunlara iyilik yapmıştım" demek; aklına gelmez. Sadece şu aklına gelir: "Rabbimin rahmeti sonsuzdur, öyle gerekiyor ki cehenneme atılıyorum, bu da Rabbimin bir cehennemidir." Aklına bir amel işlediği gelmez.

Söz Kime, Hangi Makamda Söylenmiş?

Şimdi biz bunu direkt olarak herkese söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz; çünkü adam önce Adapazarı'na gidecek. Direkt Ankara'yı gösterirsen zaten yola koyulmaz, yola adım atmaz. Onun için bir söz kime söylenmiş, niye söylenmiş, hangi makamda söylenmiş — buna bakmak lazım. Peygamber'e bir bedevi gelir, Peygamber ona göre bir cevap verir; sen o cevabı mutlaklaştıramazsın. Ama bir de Hazreti Peygamber'in Hazreti Ali'ye, Hazreti Ebu Bekir'e, bazı sahabelere söylediği sözler vardır — Peygamber'in hakikati orada tezahür eder. Yoksa bir bedevi gelir, "senin dinine göre ne yapmam gerekiyor?" der; "kelime-i şehadet, namaz, oruç" der. "Vallahi ben beş vakit değil, altı vakit kılamam" der, "Ramazan'ı tutarım, bir gün fazlasını tutamam" der. Peygamberimiz "işte bu cennetlik" der. Ya bunu kime söylemiş kardeşim, bir bedevi gelmiş ona söylemiş; Hazreti Ali'ye böyle mi söylemiş acaba, Hazreti Ebu Bekir'e böyle mi söylemiş? Onlara başka bir şey söylemiş.

O yüzden tasavvufta denir ya, "başlangıçtakilerin sevapları, sondakilerin günahlarıdır." Şimdi başlangıçta bir adam, adam cimri, yardım ediyor, veriyor, cömertlik yapıyor, malından — tırnak içinde "malından" — veriyor, iyilik yapıyor. Allah da ona "iyilik" der, sevap da alır; ama bu yolun başındaki adam içindir. Yolun sonunda eğer böyle derse günaha girer; yolun sonundaki adam böyle derse günahtır. Onun için bazen Kur'an'da Peygamber'e denir ki "onlara de ki"; bazen de "ey Peygamber böyle" denir. Bakmak lazım kime söylendiğine.

O yüzden bizler ruhanî boyutun idrakine odaklanmalıyız. Tabii ki öyle değiliz; ama dinin gayesinin ne olduğunu hiç olmazsa bilelim ki, hiç olmazsa Adapazarı'nda, Bolu'da fazla oyalanmayalım. Hele orada iyice piknik yapıp oranın güzelliğine, yeşilliğine kapılırsak, kala kalabiliriz orada; bu tehlikeli bir şeydir.

On Dokuz Kez Hacca Gitmek

Bir Allah dostu anlatmış: birisi gelmiş ona, "efendim, ben on dokuz defa hacca gittim" demiş. O da "ne kadar üzücü bir şey, Allah ile on dokuz perde oluşmuş" demiş. Düşün — hacca giden, dönünce "ben hacca gittim" diyebilir mi? Orada kurban oluyorsun, benliğini kurban ediyorsun haccta; nerede kaldı "ben"? Eğer kendimizi bireysel anlamda, nefis anlamında düşünüyorsak, bizde ruhanilik yok demektir. Özet olarak bu.

Mesela bakın, Peygamber savaşırken bile kendini düşünmemiştir. Peygamber Ebu Cehil ile savaşırken kendini düşünmemiştir; orada bile kendinden çok Ebu Cehil'i düşünmüştür. Mesela Ebu Cehil orada dese ki "ben seninle savaşmıyorum, bıraktım", Peygamber anında bırakırdı; çünkü derdi Ebu Cehil'i öldürmek değildi. Hatta isterdi ki Ebu Cehil azıcık bir şey anlasın, bıraksın; "ben senin kanaatini beğenmiyorum, getirdiğin dini kabul etmiyorum ama seninle savaşmayacağım" dese, Peygamber kabul ederdi — çünkü onu düşünüyor, belki bir gün iman eder diye.

Peygamberin Ebu Cehil'i Düşünmesi ve Boşanma Meselesi

Şimdi dikkat edin, mesela boşanmalar oluyor. Bakıyorsun, ayrılan çiftlerden her biri kendini düşünüyor; öyle bir kendini düşünüyor ki, beş sene, on sene, yirmi sene evli kalmışsınız, bu bencillikle ayrılırken birbirinizi yiyorsunuz — olmadık hakaretler, olmadık kusurlar söylüyorsunuz birbirinize. "Ya kapat şunu ya" — kapatmıyorsun, neden kapatmıyorsun? Çünkü nefsanisin, çünkü zaten aslında evli değildin ki boşanasın, geleneksel öğretiye göre.

Katoliklikte mesela boşanmanın olmaması, o evliliğin nefis kısmına değil ruha vurgu yapmasındandır. Yani sen, senin hoşuna gitmeyen yönler olsa bile onun psikolojik ve ruhsal gelişimine hizmet etmekle mükellefsin, çünkü o senin parçandır; senden ayrı bir şey değildir. "Şu elimi beğenmedim, başka bir el alayım" diyemiyorsun; bunu diyemezsin, ta ki o "ben senden ayrıyım" diyene kadar; ancak zina edilirse buna izin veriliyor — oradaki muhatap kişi "ben seninle hiçbir şey yapmayacağım, seni kendimden ayrı ve öteki görüyorum" diyorsa, o zaman senin yapacağın bir şey kalmaz. Ama sen kendi açından ondan nefret edemezsin, onu öteki göremezsin; o seni öyle görüyor olabilir ama sen onu öyle göremezsin. Aynen bizim Allah'la münasebetimiz gibi — biz kendimizi Allah'tan ayrı, Allah'tan uzak görüyoruz; Allah bizi kendinden uzak mı görüyor? Bize bizden yakındır.

Bu demek ki, talak meselesi hakikat düzeyinde olmayacaktır; fakat İslam şeriatı, yaşanılan zamanı ve zemini dikkate alarak müsaade etmiş, mekruh görmüş. "Allah'ın en sevmediği şey" demiş. Ama zaman ve zemin, ahir zaman o kadar nefsanî bir zemin ki, ruhani idrak kayboluyor ve birbirlerini aşırı bir şekilde yiyeceklerine ayrılmaları daha makul oluyor. İkisi de nefsanî ise, beraber bulundukları müddetçe daha çok batıyorlar; biri öbürünü batırıyor. Bir taraf ruhani bir idrake sahip olsa, birliktelik devam edebilir; ama iki taraf da nefsanî olunca birliktelikleri kötüye işliyor. O zaman İslam şeriatı boşanmaya kerhen izin vermiş.

Kadın Şahitliği ve Miras Meselesi

"Bu meselede, birçok şahitlik konusunda da kadına bir hak veriliyor — bir kadın şahit yerine iki kadın şahit isteniyor. Bunun açıklaması, kadınların duygusal olarak çabuk etkilendiği yönünde yapılıyor genelde. Bunun hangi açıdan bir cevabı var?" Ben o ayeti genel görmüyorum, uzun olabilir ama özetle şöyle diyeyim: bir kişinin herhangi bir işle fazla ilişkisi yoksa, onun şahitliği ikinci dereceden kabul edilir. Şöyle örnek vereyim: mesela bilgisayardan çok iyi anlayan biri var; bilgisayarı açar, hafızasına bakar, bir sürü şeyine bakar, çünkü biliyor. Ben bilmiyorum, ben sadece açmayı kapamayı biliyorum; şimdi benim bu bilgisayar hakkındaki şahitliğim ikinci dereceden bir şahitliktir. Kadınlar ticaretle fazla meşgul olmadıkları için, Arap toplumunda genelde ticaret konusunda şahitlikleri ikinci derecede kabul edilmiş; ve bu bir ilkeye işaret ediyor, mutlaklaştırılamaz. Eğer ticarette kadınlar da çok içeri girerlerse, orada bu ilke değişebilir; demek ki bir insanın o işe olan vukufiyeti oranında bir şahitlik söz konusudur.

"Peki miras meselesi?" (Bu bölümde soru tam anlaşılamıyor, kesik kesik geliyor.) Orada da bak, incelik şu: kadın orada daha mağdur olabildiği için erkeğe göre bir düzenleme yapılmış. "Dikkatli ol, öyle eften püften boşama" — bu bir sürece yayılsın, zamana yayılsın diye. "Niye kadın haksızlığa uğrar?" diye sorulabilir; ama mesela kadın bir evlilikte hâkim durumdaysa ve boşanırsa erkeği mağdur edebiliyorsa — öyle evlilikler de vardır — o zaman orada kadın devreye girer, erkek yerine. Şeye dikkat etmek lazım: ayetin kastına ve maksadına dikkat etmek lazım, sadece bizim bakış açımıza değil. Dolayısıyla bizler eğer İslami bir psikoloji, İslami bir insan anlayışı ortaya koyacaksak, meseleye ehl-i dünyanın bir adım ilerisinden bakamayız. "Ehl-i dünya yardım etmiyor, Müslüman yardım ediyor, ne kadar iyi ve olgun bir Müslüman" — böyle bir şey diyemeyiz; "ben yardım ediyorum" dediğin müddetçe tekamüle muhtaçsın demektir. "Ben" dediğin müddetçe tekamüle muhtaçsın; ama bu süreci kabul ediyor muyuz, tabii ki edeceğiz, sadece süreci sonuç yerine koymayacağız.

(Kısa bir kesinti — birinin ayrılışı.) "Selam söyleyelim, Kamil'e de selam söyleyelim." "Bitirelim mi, yoksa on-on beş dakika daha devam edelim mi?"

Yüksek Merkezler Cömertçe Hizmet Eder

İçimizde inkişaf ettirildiklerinde yüksek merkezler cömertçe hizmet ederler. Yani ruhanî düzeydeki bir insan, Allah'ın ona verdiği imkân ve kabiliyet nispetinde bütün âleme hizmet eder; o hizmetkârdır. Ama bunu "ben size hizmet ediyorum" nazarıyla yapmaz — bu çok önemli. Gerçek bir anne baba evladına "ben sana baktım" demez, "ben seni büyüttüm, besledim" demez. "Diyorlar ama hocam, işte olgunlaşma olmuş diyoruz — yüksek merkezler inkişaf etmemiş mi?" Evet, burada onu kınamıyoruz; sadece sürecin bir noktasında olduğunu ima ediyoruz.

Emanet Kavramı

"Peki Allah'ın bir emaneti olarak, mesela bir çocuk doğduğunda?" Evet, Allah sana emanet etmiş — o kadar. Zaten Allah'ın, sen de Allah'ın, herkes Allah'ın; sana emanet edilmiş. Orada bir emanet olduğunda, o emaneti daha yüksek bir düzeyde algılamamız lazım, bir ötekilik taşımadan; ama o emanet algısı hiç olmazsa nefsin benlik algısından daha iyidir, misafirlikten daha iyidir. Yine de şöyle bir şey var: bakın burada "emanet" kavramını, camiden emaneten alınan bir eşya gibi düşünmeyin; şu demek "emanet": şimdi düşün, mesela farz-ı muhal bir peygamber şimdi gelse, sana bir şey hediye etse, sen bunu ömrün boyunca saklarsın değil mi — Peygamber'in sana bir hatırası. Şimdi Allah'ın sana tam bir emaneti çok yüksek bir değerdir; emanet kavramını iyi düşünmemiz lazım, o çok yüksek bir şeydir. Allah'ın sana bir emaneti, Allah'ın sana bir hediyesi, ne kadar ulvî bir şey.

Bu iyi bir şeydir ama bu da son değildir; o çocuk kendindir yani, o çocuk kendindir — sen osun, o da sensin. "Bu kimin bebeği" diye düşünülmez öyle; emanet mevcuttur, o ayrılık ve farklılık algısı yoktur. Kendinden bir parçadır; ama o kendilik, nefsanî anlamda bir kendilik değildir.

Bencillikle Ölümsüz Haller Geliştirilemez: Hafız ve Taş Örneği

Biz bencillik ile ölümsüz hâller geliştiremeyiz. Çok önemli bir cümle, kısa geçiyorum: biz bencillikle ölümsüz hâller geliştiremeyiz; çünkü bu bencil hâller kâinata bir kutsama değil, bir aşağılamadır. Neden? Çünkü bencillik ve ben odaklılık ötekiliği üretir; ötekiliği üretmek, bir şeyin Tanrı'yla bağını görmemektir. O sayede ötekileştiririz, kendinden altta görürüz, kendinin dışında görürüz; dolayısıyla aslında kâinatı aşağılamış oluruz.

Hatta ilginç bir örnek: bir hafızla bir mürşidi beraber bir mezarlığa gitmişler, dua ve fatiha okumak için, yasin okumak için. Mezarlık yoluna giderlerken, hafız olan genç çocuk — on beş on altı yaşında — yolun ortasındaki bir taşı, "sevap işleyeyim" diye ayağıyla vurup kenara atmış, taşı kaldıracak. Kasıtla sevap işlenecekmiş gibi taşa böyle ayağıyla vurunca, mürşid birden durmuş. Çocuk şaşırmış, "niye durdunuz" demiş. Mürşid demiş ki: "Evladım, sen hafız değil misin?" "Hafızım efendim." "Kâinatta her şey ve hiçbir şey yoktur ki Allah'ı tesbih ediyor olmasın; Allah onu taş şeklinde tecelli ettirmiş, ama o Allah'ı tesbih ediyor. Sen ona tekme atamazsın, ayağınla fırlatamazsın; onu alırsın, kenara koyarsın. Sen ona tekme atmakla aslında onun kutsallığını görmüyorsun ve onu aşağılıyorsun."

Din bu — çocuk anlayamamış, tabii ki anlayamamış; ama mürşid "aferin sana evlat, taşı yoldan alıp bir yere koydun, sevap işledin" demiyor. Ama çok psikopat bir adam düşünsenize, yoldan taş kaldırmayı bırak, yola taş koyuyor — ona diyeceksin ki "taşları kenara koymak büyük sevaptır, Allah ve Peygamber seni çok sevecek, taşları yolun kenarına koy." Tabii ki diyeceğiz ona, çünkü o psikopat yola taş koyuyor; öbürü ise hafız, bir sürecin içindeki bir çocuk, ona başka bir şey söyleyeceksin.

Her Şey Zamanında Olur

"Bir şey soracağım, biraz konu dışına çıkacağım ama: biz tecrübi olarak tecrübe etmeden, anlatmaya dayalı olarak da bunları algılayamıyor muyuz? Bize dini anlatanlar bu şekilde anlatsalar anlayabilirdik; neden ileri meclislerde bile hâlâ aynı yerde takılınıyor?" Eğer anlarsak, bu soruyu sormayacağız. Niye sormayacağız? Her şey, şu anda nasıl olması gerekiyorsa, şu anda öyledir. Ben bazı şeyleri, kendi hayatımdan bazı şeyleri bir zamanlar okusaydım "saçmalıyor" diyecektim; her şey zamanında olmaktadır. Eğer sen bunu dinliyorsan, bu zamanında olmuş bir şeydir; öbürü başka bir şey anlatıyorsa ve başkaları onu dinliyorsa, o da öyle olması lazım geldiği için öyledir. Büyük bir plan içinde.

"Ama bir eleştiri getirmeyecek miyiz yani?" O eleştiriyi getirmek için ruhanî olmanız lazım; benlik düzeyinden gelen eleştiri gelmesin, daha iyi.

Komşunun Eziyetine Karşı Tavır

Yüksek merkezlerin var olması için hâricî âlemi dikkate alma niteliğine sahip olmalıyız. Yani ben umursamazlık ederek Allah'a ulaşamam. Onun için "hakiki bir mümin insanlarla güzel geçimlidir" denmiştir. Komşun sana eziyet edebilir, yanlış yapabilir; sen iyi olacaksın ve onu düşüneceksin. Diyelim ki bir adam seni her gördüğünde küfrediyor, öfkeleniyor; sen diyeceksin ki "acaba evime gitmek için başka bir yol var mı?" — ta ki o kardeşimi negatif duygulanıma düşürmeyeyim diye onu düşüneceksin. Onu düşünmediğin an, sen ruhani yola kendini kapatmışsındır; "o insan benim umurumda değil, bana ne, onu mu düşüneceğim" dersen, sen o zaman orada kalırsın; ruhanilik diye bir kavramdan bahsetme hakkın olmaz — yine de bahsedebilirsin tabii.

"O kişinin küfretmesini engellemeye çalışmamızın sebebi, dini görmüşümüzde bizi dindar bilmesinin olumsuz etkilenmesini engellemek mi, yani bizi öyle bilmesin diye mi?" Hayır, herhangi bir nedenle olabilir, hiç önemli değil; seni yanlış anlamış olabilir, birisi senin hakkında iftira atmış olabilir, senin dininden dolayı olabilir. Herhangi bir nedenle bir insan senden olumsuz etkileniyorsa — daha doğrusu senden değil, kendi olumsuzluğunu senin hakkında üretiyorsa — senin hiçbir alakan yok aslında, hiçbir günahın da yok; ama sen onu şöyle düşüneceksin: "Ya ben ne yapsam da onu bu yanlış telakkisinden, düşüncesinden, duygulanımından kurtarsam?" Bu, klasik dindarların, sonuçta dindar görüntüsünde olup da hani dinin bir temsilcisi olup da karşı tarafta negatif bir şey oluşturmasını, "din hakkında kötü düşünür" diye çekingen davranmasını ve engellemeye çalışmasını anlatmıyor. Ruhani boyutta, herhangi bir insan senden negatif etkilenmemeli — Allah dediğim anda onda dine karşı nefret artıyorsa, "ben de güya dini tebliğ ediyorum" diye egomu şişirmeyeceğim; tebliğ etmeyeceğim o zaman.

Tebliğ, Susmak ve İstisnai Durumlarda Söz

Allah için konuşmak nasıl gerekiyorsa, Allah için susmak da bazen gerekir. Bazen namaz kılmak da lazım, bazen susmak da lazım — adam o anda namaza kalksa, sesin çıksa, o anı bozar; bunu kendin için değil, onun için yapmayacaksın, onun için söylemeyeceksin. Yalan söylemek problematik bir şey olabilir; duruma göre, çok zorunlu olduğu zaman, bazı özel durumlarda söylenebilir. Bu da onun içindir, kendin için değildir.

"Siyasi, akıllıca bir cevap bulunabilir mi — yalan söylemeden?" Yani ben çok zeki olsam, zihnim kıvrak olsa öyle bir şey yapabilirim demek istiyorsun; ama mesele o değil. Ben nasıl davranmalıyım ki onda gerek psikolojik, gerek biyolojik anlamda bir negativite üretmeyeyim, onu tetikleyecek herhangi bir davranışta bulunmayayım — bu, onu düşünmektir. Bu neye benzer? Şimdi kolun sızladığında ne yapıyorsun? Pencereleri kapatıyorsun, "aman soğuk almasın" diyorsun, boğazını koruyorsun. Niye yapıyorsun? Onu düşünüyorsun. Bunun gibi, biz kendimizi düşündüğümüz oranda ruhtan uzağız, başkalarını düşündüğümüz oranda ruhaniliğe yakınız.

Kendimizi Değil Başkalarını Düşünmek

"Başka bir şey de yapabilir miyim — mesela hiç kimseye negatif bir yargılamada bulunmamak?" Örnek ver. "Fethullah Hoca'nın her zaman çok fazla ağlayışını, birçok kesimden görüyorum; ben ona bağlı değilim ama çok samimi olduğunu görebiliyorum. Daha mı çok ağlamaya çalışılır?" Tabii çalışabilir, buna çalışılabilir; ama diyelim bunu anlatabilir. Ama onlar hakkında bir negatif duygulanım taşıyamaz; onları eleştirip kınayamaz, onlar için üzülmelidir. Biraz önce yol örneğini verdik ya — yapacak bir şeyin yoksa sen doğru, yapman gereken doğruya devam edebilirsin; ama şunu düşünürsün: "acaba ağlamamı tutsam nasıl olur?" Eğer o çok fıtri ve samimi bir hâlse, doğal bir şeyse, bırakmaz onu; ama onu eleştiren ve kınayanlar için üzülür.

Yüksek merkezlerin var olması için dışımızdaki âlemi dikkate alma şuuruna sahip olmalıyız. Birbirimizi dikkate alma teşebbüsünde bulunmadığımızda, otomatizmimiz o kadar hevesli olur ki — yani bencilce düşünmek, kendimizi düşünmek otomatizmin hoşuna giden bir şeydir, aksi hoşuna gitmez. Hatta "ben niye onu düşüneyim, mecbur muyum" der; neden, çünkü nefis bundan hoşlanmıyor. Sen de onun aksine davranacaksın.

Örneğin bir sandalye ve iki kişi olabilir ve hiçbiri oturamaz, ya da biri oturur, ayakta olan der ki: "Bak, ben ne kadar olgun, ne kadar iyilik sever biriyim ki ona yer verdim, ama o bana yer vermedi, olsun, gene bende kalsın olgunluk." Bu yanlış bir şey değil ama şu daha iyisidir: "Ben hiçbir zaman hizmet etmekten yorulmam." Ruhun idrak düzeyi budur; bunu doğal yapar. Ama biz nefis düzeyindeyiz; nefsimizin telkin ve tavsiyeleri istikametinde değil, ruhani gereklere uyarak devam etmeliyiz. Ruhani olmasak da, nefsimizin telkinlerine uyarak devam edersek, ruhani yol bize kapalıdır.

Başkalarına karşı pervasız isen, yüksek merkezler ortaya çıkmaz — küçümseyen, pervasız, kibirli, "sen bunu anlamazsın" gibi yukarıdan bakan bir insan ruhaniliği tecrübe edemez, imkânı yoktur; bu, nefs boyutudur. Onun için denmiştir ki: "Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez."

"Bu bir uyum meselesi değil mi, önceden engellenebilir mi?" Daha önceki derslerimizde şunu ifade ettik: biz şu anda nefsaniyiz; dolayısıyla nefsimizin temayülleri, alışkanlıkları, dürtüleri gelir. Fakat biz bunlara uymayız, ona uymayız; Bediüzzaman'ın deyimiyle "ey nefsim, sana tabi değilim" diyor. Çok güzel bir ifade, çok anlamlı bir ifade: "Ey nefsim, sen böyle böyle istiyorsun ama ey nefsim, sana tabi değilim." Bunları göreceğiz — nefsin o eğilimlerini, düşünce tarzını, bakış açısını, duygulanımlarını göreceğiz; bunları şu anda engelleyemeyiz ama ona uymama imkânına sahibiz. Bu zordur; Allah'ın yardımıyla kolaydır.

Dış âlemi dikkate alma, tatbiki ve ruhanidir. Burada önce tatbikidir; yani biz burada oturup mesela insanları düşünemeyiz, böyle bir düşünme mümkün değil, doğal olarak bu bizi çok değiştirmez. Düşüneceksin: "ben insanları düşünmeliyim, beni sevmeyeni sevmeliyim, bana yardım etmeyene yardım etmeliyim, kötülük yapanı affetmeliyim." Zaten hep böyle yapıyoruz; sohbete gidiyoruz, bunları dinliyoruz, dışarı çıkıyoruz, biri bize ufacık bir omuz çarpıyor veyahut da küçümseyici bir söz söylüyor, tak diye nefsimiz cevaba yapışıyor, haddini bildiriyor. Olmaz işte; buradan yiyoruz. "Bu adam ne kadar..." Adam biraz kabaca davranıp omzumuza dokunuyor, biz de "Allah bilhassa versin" dercesine bir bakış fırlatıyoruz, "keşke bu adam yok olsa" dercesine. İşte bu anlamda dönüşüm tatbikidir; hani oturup düşünerek veya konuşarak, sohbet ederek tekamül olmaz.

Kapanış: İlahi Ahenk

Onu, büyükte olduğu kadar küçükte de — çok önemli bir cümle bununla bitiriyorum — ve de kâinat boyunca çınlayan ve sende yankılanacak olan ilahi ahenkte ara. Tanrı'yı, Allah'ın yüceliğini, sana üflediği ruhu nerede arayacaksın? Küçükte ve büyükte, kâinat boyunca çınlayan ve sende yankılanacak olan ilahi ahenkte. Yoksa onu nefsaniyetin girdabında bulamayız, negatif duygulanımlarda bulamayız, özdeşleşmelerde bulamayız, kendimizi düşünmekte bulamayız.

Güzel bir cümle söylemiş birisi, ne kadar o çelişkiyi ifade ediyor: kendini düşünmeyen insan ararız, ama aradığımız o insanı kendimiz için ararız. Eyvallah.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Zümer Suresi: 53) — "Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümidinizi kesmeyin... Benim rahmetimden ümidini kesen ancak kâfirdir" mealiyle anlatıcı tarafından aktarılıyor. - (Tevbe Suresi: 128) — "Le kad câekum resûlün min enfusiküm" ("Andolsun, size kendi içinizden bir peygamber gelmiştir") ifadesi Arapça olarak doğrudan alıntılanıyor. --- ---