Zahir ve Batın Dengesinde Hakiki İnsan Olmak

Kısa Özet

Sohbette önce insanı tam olarak ancak hakiki insanın tanıyabileceği, modern psikoloji ekollerinin bunu yapamayacağı anlatılıyor; ardından insanın "zahiri dünya" ve "batıni merkez" olmak üzere iki cazibe kutbuna bağlı olduğu, batına bağlananın huzur ve sükûnet, zahre bağlananın ise değişim, arzu ve endişe yaşayacağı işleniyor. Bediüzzaman'ın "iman bir intisaptır" sözü üzerinden dağılmak/dağılmamak kavramı, Abdülkadir Geylani, Peygamber Efendimiz ve Hz. Yusuf örnekleriyle dengeye ulaşmış insanın dünyayı nasıl şeffaf bir şekilde tecrübe ettiği anlatılıyor. Son bölümde dıştaki insan-içteki insan ayrımı, haçın dikey-yatay eksen sembolizmi ve şeytanın yasak ağaç üzerinden kurduğu (Freud'un vaadiyle paralel görülen) tuzak ele alınarak sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan iki cazibe kutbuna bağımlıdır: zahirin cazibesine kapılan arzu ve endişeye düşer, batının cazibesine kapılan ise katiyet, yakîn ve huzur bulur.
  • Asıl kaderimiz dünya serüvenimiz (evlenmek, çocuk, kayıp, hastalık vb.) değil, Allah'la olan münasebetimizdir; bu bağ bozulması imkânsız bir bağdır.
  • Dengeye ulaşmış bir arif (Abdülkadir Geylani, Peygamber Efendimiz, Hz. Yusuf örneklerinde olduğu gibi) zahiri nimetleri kendi başına değil, Allah'ın isim ve sıfatlarının şeffaf bir tecellisi olarak görür; bu yüzden dünyanın iniş çıkışlarından bizim gibi etkilenmez.

Modern Psikoloji ve Hazreti İnsan Meselesi

Müslüman nesil olarak diyelim, böyle bir derdi olan nesil olarak. Tabii işte burada sakince ve ciddiyetle, hem ciddiyet gerekiyor hem sakinlikten kastım şu: acele etmeden, kaygılanmadan, ümitsizliğe kapılmadan, büyük bir sükûnetle ve ciddiyetle bunu yapmak gerekir. Yoksa böyle çok basit bir şey; işte insan eşref-ül mahlukattır, insan Allah'ın halifesidir diye böyle ipin bir ucunu tutup öbür ucunu da zorunlu olarak en sonunda modern psikolojiye teslim etme sonucu oluşur.

Ne kendimizi inandırabiliriz insanı anlama konusunda; işte Hazreti İnsan dersini, Eşref-ül Mahlukat dersini veririz ama bu Hazreti İnsan'dan, bu belirsiz davranışları yapan nasıl çıkıyor? Yani bir şey varsa o bütünü anlamak zorundasın ve Hazreti İnsan derken nereye oturur o kavram? Öbür türlü derken nereye oturur? Yani bir yandan Freud da haklı ama işte insan hazreti insandır. İki tane uç nokta. Ya bunları doğru ve makul bir şekilde birleştireceksin. Yani ya bir şeyin iki ucudur bunlar. Veyahut da yanlış da bir şey varsa diyeceksin ki bak şu kadarı yanlıştır deyip onu ayırt etmek gerekir.

İşte bu sadece bilgiyle de olur mu, olmuyor. Yani şu elimizde var olan kitapları okursak bir sonuca ulaşır mıyız? Ulaşamayız. Bizden çok daha fazla okumaları olan insanlar var. Belki bizim şansımız nedir? Bu konuda belli bir yetkinliğe ulaşmış, belli bir farkındalığa ulaşmış insanlar belki bizim için bir avantaj olmuştur.

Kendini Bilmek ve "Nefsini Bilen Rabbini Bilir" Hadisi

Yani onlar mesela işte diyelim kendini bilmek diyoruz. Hani kendini bilmek kavramı, bir bakıyorsun bunu en psikolojik düzeyde ele almışlar. İşte kendini bilmek, kendi mizacını, kişilik yapısını, kendi içindeki dürtüleri, olumlu olumsuz nitelikleri bilene kendini bilen diyoruz. Veyahut da işte ahlaki bir referansla bunu kullanıyoruz. İşte bak kendini biliyor, yani nerede nasıl davranacağını biliyor, kendini bilmek diyoruz. Sonra baktık ki aslında kendini bilmek geleneksel bir öğretinin bir parçası; kendindeki Tanrı'yı bilmeye asıl işaret ediyor. Kendindeki Tanrı'yı bilmek; o zaman o hadis zaten yerine oturuyor: "Kendini bilen Rabbini bilir."

Ama şimdi burada ne yapmış oluyoruz? Bak diyoruz peygamber demiş ki nefsini bilen Rabbini bilir. İşte nefsinin olumsuzluğunu, şuyunu buyunu bilen Rabbini bilir. Nasıl biliyor yani? Böyle bir şey olur mu? Yok öyle bir şey. Ama bu kavramı belli bir düzeyde izah edip "ya Hak kardeşim, bunun en asli anlamı budur, düşük ve indirgenmiş anlam düzeyleri de budur" dendiği zaman, o zaman biz o sözün gerçek yerini anlamış oluruz. Yoksa bir yandan "kendini bilir, Rabbini bilir" diye uçuşa geçer, şey yaparız; öbür tarafta da işte bunu ahlakileştiririz, bazen de psikolojileştiririz. Orada da karmaşa doğar.

Onun için insan üzerinde çalışıyorsak iki şeyi bileceğiz. Bir, bunun bir bilgi yönü var. Bilgi olarak iyi bir donanım gerekir. Tabii bu da çok zorlu bir süreç, çünkü o kadar dağılmış ki bilgi, o kadar karışık ki bunu ayırt edecek belli bir yetkinlik lazım. Bir de olmak lazım. Yani kendimiz olacağız.

Hakiki İnsan Kimdir?

Ve insan nedir'in cevabını bir tek biri bilir. İnsan nedir'in gerçek cevabını insan olan bilir. Yani buna en doğru -en doğru bile değil ya- tek doğru cevabı verecek olan insandır. Dolayısıyla biz tam insan oluncaya kadar da aslında bu sorunun cevabını tam olarak veremeyeceğiz. Ama ona doğru gideceğiz. Bu hem bizi bilgi anlamında donatır hem de insan olmaya götürür. Yoksa öbür türlü, insan olmayan bir insanın, insanın ne olduğunu tarif etmesine imkânı yok.

Bugünkü psikolojinin zaten temel şeyi bu. Hiçbir ekol mensubu, veyahut da onun başındaki -işte diyelim Freud, Jung, kimi alırsak alalım- hiçbir hakiki insan değil. Yani İslami tabiri kullanırsak insan-ı kâmil değil. Hint geleneğini kullanırsak gerçek insan değil. Dolayısıyla onun "insan nedir"e cevap verme salahiyeti yok. Ancak insan olduğumuzda biri bize sorduğu zaman "insan nedir?" biz de ona nereye kadar anlayabiliyorsa oraya kadar anlatırız. Bakın bu da çok önemli bir şey. O yüzden hakiki insanların cevaplarını da izafi düzeydeki cevaplar olarak anlamak lazım.

Yani birisi bir arife, bir hakiki insana "insan nedir" diye sorduğunda o kendinde olan bütün bilgiyi vermez. Neyi verir? Muhatabının anlayabileceği düzeye kadar verir. Yanlış bilgi değildir o. Ama tam bilgi de değildir. Dolayısıyla hakiki insanı o yüzden biz hakiki insan olduğumuzda anlayabiliriz. O hakiki insanın cevabını da kime, ne maksatla, hangi ölçüde verdiğini o zaman anlayabilirsin. Çünkü o bütün cevabı ona veremez ki. Verse zaten onu taşıyamaz, anlayamazdı. O yüzden vermez. Yoksa bir cimrilikten veyahut da bir bilgiyi gizleme kastı yoktur. Muhatabın anlayabileceği kadarını verir. Bir anne çocuğuna hazmedemeyeceği bir yemeği nasıl vermiyorsa, o arif de, hakiki insan da, insan hakkındaki bütün bilgiyi vermez; anlayabileceği kadarını verir.

O yüzden insanla ilgili hiçbir bilgi kitabi anlamda tam bilgi değildir. Eksiltilmiş bilgidir. Veyahut da eksiltilmemiş olsa bile o bilgi sembolik bir dile dönüştürülmüş bilgidir. Yani ya bir işaret, ya bir sembol, ya bir hikâye, ya bir benzetme ile tarif edilmiş bir şeydir.

Peki onun tarif ettiği şeyi nasıl bulacağız? O olduğumuz zaman onu bulacağız. "O olduğumuzu nasıl anlayacağız?" O olduğumuz kendi başına anlaşılan bir şey. Yani bu şeye benziyor; hani diyelim ki şekeri tattığında tatlının ne olduğunu anlayacaksın. "Peki tatlıyı anladığımı anlayacak mıyım?" Evet anlayacaksın. Tattığın zaman daha iyi anlaşılıyor. Bir şey tatmış olacaksan, o tattığın şeyin hem tecrübesi hem bilgisi birleşiktir zaten. İnsan olduğunda insan olduğunu anlıyorsun aslında.

"Ama yanıltıcı olabilir kişinin algısı, onu mu kastediyorsun?" Yanıltıcı olabilir; kişi kendini insan zannedebilir ama değildir. Bu mümkündür. "Bu diğer insanlardan, diğer gerçek insan olanlarla paylaştığında [anlaşılır]?" Aynen, aynen. Gerçek bir insana aktarıldığı zaman o tecrübe bize nerede olduğumuzu söyler. Ama bazen de öyle bir yüksek tecrübedir ki orada yanılgı yoktur. Yani orada bilgiyle oluş eşdeğerdir. Ve nefs hiçbir yanlış ve saptırıcı tesir taşımadığında, nefs nötr olduğunda, orada bir yanılgı söz konusu olmaz. Orada yanılgıda problem yok zaten; en büyük yanılgı uyandığını zannedip en derin uykuda olmaktır.

Bugün aslında bazı böyle çok kendine güvenen modern psikoloji akımlarının şeyi bu: "İnsan budur" ve bunu büyük bir güvenle söylüyor. Modern psikoloji akımı da o, modern Müslüman akımı da o zaten. Tabii, sana da çok takılmıyor oradan oraya. Bir insan olmaya mı, olmakla mı? Sonu var mı, yok mu, fazla mı? "Olmaya mı?" Kesinlikle, o olmakla ilgilidir, olmaya değil; onun da olunan bir şey gibidir yani. Güneş açar ve gündüz olur.

Örtülerin Kalkması: Rodin'in Heykeli Misali

Çünkü burada da yanılgılı bir şey var. İnsan kendini insan kılmıyor aslında. Bu önemli bir şey. Biz kendimizi insan kılmıyoruz. Aslında insan olmak bir dönüşüm de değil. Hani o verilen -tasavvufta verilen- tırtılın kelebek olması da değil en derin boyutta. Aslında tırtıl hali de var, kelebek hali de var; ortaya çıkması zaten. Ortaya çıkıyorum. Dolayısıyla aslında bizde insan var. Yani hepimizde, sizde, bende, hepimizde o insan var. Fakat onu görmemizi, müşahede etmemizi, eski dille keşfetmemizi, onun inkişaf etmesini engelleyen örtüler var. Örtüler kalktığı zaman o zaten var orada.

Rodin'in heykeli var, meşhur. İçindeki o özü, cevheri çıkartabilmek için üstündeki fazlalıkları [alıyor]. Eyvallah, o mermerin içinde o heykel var. Sadece örtülerinin kalkması gerekiyor; inkişaf, örtünün kalkması demek zaten.

"Bir de dışarıdan bir şeyin yansıması mı gerekiyor, yoksa aslında içeriden bir şeyin dışarı çıkması mı gerekiyor?" Evet, evet. İşte bir açıdan bakınca sanki dışarıdan yansıyan, bir açıdan bakınca içeriden çıkar. Aslında bunlar baktığın yere göre tanımlanan şeyler. Anlatabiliyor muyum? Hani aslında öyle de denebilir, öyle de denebilir bir şey. Çünkü o bizde olan, onun tecellisi. Ama o aynı zamanda bizde, çünkü zaten tecelli etmiş. Anlatabildim mi? Dolayısıyla aslında birbirine zıt şeyler değil bunlar. Tecelli etmiş ama örtülü. Örtülünce sana sanki tecelli etmemiş gözüküyor. Açılınca ise sanki sana yeni tecelli etmiş diye düşünüyorsun. Ama aslında o zaten mütecellidir, etmiş zaten.

İnsanın İki Cazibe Kutbu: Zahir ve Batın

Burada işte insan olmaya yakınlaşmış en azından böyle bir zatın kısa bir metnini okuyacağız, sonra başka bir şeye devam edeceğiz inşallah.

"İnsan iki cazibe kutbuna bağımlıdır: zahiri dünya ve batıni merkez." İnsanın iki cazibe kutbuna bağlı oluşu aslında zorunlu olarak da iki kutuplu olduğuna işaret eden bir şey. Asli kutbumuz -hani dersten önce konuştuğumuz- Allah'tan gelen yönümüz, nefes-i ilahi, Rahman'ın nefesi; bir de zahiri, maddi, bedensel ve psikolojik boyut. Bu da geçici bir tabiattır. Psikoloji de geçici bir tabiattır. Bu iki kutup zorunlu olarak iki cazibe kutbuna bağımlıdır. Allah'tan gelen merkezimiz, batıni merkeze, yani geldiği asla cazibe duyuyor. Bizde her insan Allah'ı arıyor. Her insan Allah'a muhtaç, bilse de bilmese de. Çünkü onu taşıyor. Bizim en kötü, en acımasız bildiğimiz insan bile öyle; ama kendi farkında değil. İlahi merkezimiz, Allah'tan gelen yönümüz, geldiği asli kaynak olan Allah'a bağlıdır; o batıni merkezine bağlı. Zahiri yön ise zahiri dünyaya bağlıdır.

"Zahir olanın cazibesine kapılan arzu ve endişeye düşer." Bu çok önemli bir cümle. "Batın olanın cazibesine kapılan ise katiyet, yakîn ve huzuru bulur." Çünkü her bir şey kendi tabiatını sana empoze eder. Dünya değişkendir. Sen kendini ona bağladığın zaman değişken olmak zorundasın. Yani değişime tabi olan ve değişimin kanunlarına tabi olan değişken bir şeye kalbini bağladığın zaman ne olur? Sen de zorunlu olarak değişime tabi olursun. Sevinç, üzüntü, keder, rahatlama, korku, emniyet... Arzuna ulaştığında sevinç, ulaşamadığında üzüntü; beklediğin bir şey olduğunda memnuniyet, beklemediğin bir şey gerçekleştiğinde hayal kırıklığı.

Ama mutlak olan Yaratıcı, Allah sizi darü's-selama çağırıyor diyor ayette; veyahut da işte buna dair "Allah sizin üzerine sekinetini indirdi" diyor. Gerçek sükûna erme. Çünkü Allah mutlak, mükemmel ve sonsuzdur. Değişim yoktur Tanrı'da. Ona döndüğünde sen de değişimden kurtuluyorsun. Değişimin tabiatına artık bağlı değilsin. Sabit olana bağlandığında sabitlik kazanıyorsun. Değişken olana bağlandığında değişimin kanununa tabisin ve değişiyorsun.

Zahircilik Bir Hak, Batıncılık Bir Vazifedir

İnsan için zahircilik bir hak, batıncılık bir vazifedir. Yani zahire yönelmemiz ve zahirin cazibesine kapımızı açmamız Allah'ın tanıdığı bir haktır. Çünkü biraz önce konuştuk, bu Allah'ın bize verdiği bir deneyim alanıdır. Yani dünya, değişim âlemi, zahir âlem, Allah'ın bize tanıdığı bir tecrübe alanıdır. İşte o yasak ağaç diye tabir edilen şey odur.

Onu şimdi açalım. Yasak ağaç niye öyle denmiş? Ve Allah niye bu meyveden "yiyin" diye böyle teşvik etmemiş? Çünkü teşvik etse eleştirebilirdik. Allah hem "yasak" diyor hem de onu engellemiyor. Yani duvarı örmüyor önünde. "Sana öyle bir hak tanıyorum" diyor ama "onun meyveleri hem acı hem tatlıdır" diyor. Dolayısıyla o hem acı hem tatlı meyveleri yemen sana tanıdığım bir hak. Ama acı meyveleri yediğin zaman kalkıp beni suçlama, çünkü ben seni bu konuda uyardım. Yani bu; dikkat et, ikiliktir, değişimdir, göreceliliktir, dualitedir. Ve bu noktada böyle bir hakkın var. Ama batın bir vazifedir. Ve daha ileri bir düzeyde bir zorunluluktur.

Bir insan zahiri âlemle ilişkisini azaltabilir. "Çünkü beni çok fazla değiştiriyor" diyebilir. "Beni çok fazla manipüle ediyor, beni çok fazla destabilize ediyor" diyebilir. Hakkı da vardır, çekilebilir. Girerse de sonucuna katlanır. Yani şunu diyemez: "Ne biçim dünya?" Böyle bir şey diyemezsin. Onun tabiatı vardır. Ona zahiri idrakinle bağlanırsan bunun kendine mahsus sonuçları var; onu aşamazsın. Ama batıni merkezimizi ve batıni cazibe kutbumuzu idrak etmek bir vazife ve hakikat itibariyle de bir zorunluluktur. O vazife ve o zorunluluğu yaşamayan veyahut da buna dair gayret etmeyen insan bunun sonucuna katlanır. İşte modern insanın -hepimizin de dahil olmak üzere- yaşadığımız ızdırabın nedeni bu vazifemizi göz ardı etmemizdir, farklı düzeylerde. O vazifenin göz ardı edilmesi, ihmal edilmesi.

Dağılmak Nedir? Bediüzzaman'ın "İman Bir İntisaptır" Sözü

Bizim o batıni, asli, değişmez, mutlak merkezimizle olan bağımızın zayıflaması ve buna dair bizim çaba göstermiyor oluşumuz bizim dağılmamıza sebep oluyor. Şimdi dikkat edin, bir şey niye dağılır? Çünkü bağlı değildir. En iyi ne dağılır? Bağlı olmayan dağılır. Ama diyelim bir şey bağlıysa, bir yere, o belli bir yere kadar dağılır. Onun için Bediüzzaman'ın çok güzel bir ifadesi vardı: böyle basit gibi gözüken ama bu meseleyi çok iyi açan, "iman bir intisaptır" diyor. Bu intisap hem bir bağlanma anlamı taşır hem kendini nispet etme anlamı taşır. Yani ben ona aidim ve ondanım ve ona bağlıyım. O intisap olduğunda o zahiri kutbun dağıtıcılığı sınırlı olur. Çok fazla dağılmazsın. Bir an dağılırsın, o intisabın, yani o bağlı olduğun nokta seni bağlar. Tekrar dağıldığın noktanın sonundan çeker, tekrar merkezine seni döndürür.

"Dağılmayı -şimdi kusura bakmayın böyle psikolojik gibi geliyor ama- dağılmak derken acaba ne kastediyorsunuz? Travmatize olmak gibi mi? Şu anlamda; hani psikolojik gibi geldi ama daha iyi algılayabilmek için soruyorum." Doğru söylüyorsun, çünkü o zahiri kutup psikolojinin alanıdır. O psikolojinin alanıdır zaten, doğru. Onu açalım. "O intisap olmadığında kişi o ölçüde travmatize olur mu?" Bir noktası bu, onu açalım. Güzel bir şey.

Mesela biz aşırı üzüldüğümüzde, aşırı sevindiğimizde, aşırı korkuya kapıldığımızda, aşırı bir şekilde yanlış bir anlayışla kendimizi güvende hissettiğimizde aslında dağılmışızdır. Dağılmayı biraz ben bu anlamda değerlendiriyorum. Yani diyelim ki bir şey oldu, uçuyorum sevinçten. İşte diyelim ki ben çocuğum olmuyor -bir kadınım, çocuğum olmuyor- 20 yıl sonra çocuğum oldu, sevincimden uçuyorum. Aslında bu bir dağılmadır. Şimdi bu psikolojik olarak bir problem gibi gözükmez. Ama geleneksel öğreti açısından bir dağılmadır. Yani ölçüsüz bir şekilde savruluyorsun. Bu sevinç anlamında da olabilir, aşırı üzüntü anlamında da olabilir. İkisi de bir dağılmadır, ikisi de geleneksel öğretiye göre bir sapmadır. Ama modern psikoloji diyor ki öbürünü istediğin kadar sevin, hatta mümkün olsa da hiç bu sevincin geçmese. İkisi de dağılmadır.

Veyahut da diyelim ki aşırı bir korku, aşırı bir endişe; veya aksine aşırı bir emniyet. Diyelim işte birine bağlandın, işte evlendi veya işte bir paraya sahip oldu veya çok iyi bir mesleği oldu, aşırı bir güven hissediyor. "Tamam" diyor. Yani hatta böyle ilginç bir şey; bir adamın böyle fakirlikten çok, böyle 4-5 apartmanı falan olmuştu. Bu bir arkadaşın başından geçti, o anlattı. Gitmiş ondan mobilya alacaklar, işte konuşurken -mevzuyu uzatmıyorum- adam demiş ki: "Sultan Süleyman gelse bana bir şey olmaz." Tabii 3-4 ay sonra deprem oluyor, Sultan Süleyman'a gerek kalmıyor, ufak bir yer sarsıntısıyla ilginçtir adamın bütün binaları çöküyor, Avcılar'da. Ama böyle ilginç bir şekilde onunkiler çöküyor.

Şimdi bu nedir? İşte adamın oradaki aşırı emniyet ve güveni nedir? Bir dağılmadır. Aslında orada, o sözü söylerken ona acımak lazım, çünkü adam orada dağılmış; yani ama görünürde sanki sağlam ama neye dayanmış? Çürük bir duvara dayanmış. Ve bu aslında neden dolayı çürük bir duvara dayanıyor? Çünkü batıni merkezinden kopuk, o yüzden de dağılmış. Dağılmayı bu minval üzerinde açabiliriz.

Zahirciliğe, insan olmamız ölçüsünde bir hakkımız vardır. Evet, yani insanın biyolojik ve psikolojik bir tabiatı da var, asli olmamakla birlikte. Dolayısıyla bunu tatmin edecek, bunun gereğini isteyecek, arayacak, bekleyecek bir hakkımız nispeten var. Ama bu hakkı çok dikkatli bir şekilde kullanmalıyız. Zamana ve zemine dikkat etmeliyiz. Bunun yanında batının farkına varmamız gerekmektedir ancak. Yani bunu tecrübe ederken olmazsa olmaz olan şey batının farkında olmaktır. Batının farkında olmayan zahiri olanı tecrübe etmemelidir. Yani batının farkında oluş asgari iman kavramıdır. Hiç olmazsa Allah'ı bil, âlemde hâkim olanın Allah olduğunu bil, âlemin de geçici olduğunu bil. Hiç olmazsa çok basit, ortalama bir iman algın olsun. Bu algı olmadan âlemi tecrübe edersen âlem seni yutar. İki türlü yutar; diyelim ki bir adamın dünyanın en zengin insanı olup o zenginliğin içinde sarhoş olması da bir dağılma ve yıkımdır. Yoksa illa psikolojik olarak hasta olması gerekmez. Geleneğe göre o da aynı ölüdür, öbürü de aynı ölüdür.

Asıl Kaderimiz Allah'la Olan Münasebetimizdir

Manevi özümüz bu dünyadan değildir. Bunun sonucu olarak kaderimiz de değildir. Yani manevi özümüz bu dünyanın değildir, bu dünyadan da değildir. Dolayısıyla dünyada yaşadığımız şeyler -iyisiyle kötüsüyle, bakın- kaderimiz de değildir. Bizim kaderimiz Allah'la olan birlikteliğimizdir. Çok önemli bir noktaya işaret ediyor: bizim kaderimiz dünya serüvenimizle ilgili değildir. Bizim kaderimiz Allah'la olan ilişkimizdir. Ve o, bozulması veyahut da yanlışlanması imkânsız bir bağdır. Ama öbür noktadaki dünyadaki şeyin hiçbir önemi yok. Yani şöyle olmuş, böyle olmuş, şu kadar yaşamışsın, bu kadar yaşamışsın, evlenmişsin, çocuğun olmuş, çocuğun ölmüş, boşanmışsın, "ne kötü bir kaderin var"... Hayır, bu senin kaderin değil yani. Bu çok geçici, çok zahiri bir şey. Buna "kaderim" dememelisin. Asıl kaderin Allah'la olan münasebetindir. Ve ona dikkat etmek gerekir. Yoksa öbür türlü her şey olabilir. Hiçbir şey asıl olmadığı için, hani bizde denir ya, "dünya üç günlüğü gelip geçecek." O zaman ne diye ben buna kaderim diyeyim yani. Üç gün sonra bitecek bir şey benim kaderim midir yani.

Dengeye Ulaşmış İnsan: Abdülkadir Geylani ve Peygamber Efendimiz Örneği

İnsan, zahirle batın arasında gerçek anlamlarını idrak ederek bir dengeye ulaştığında -bakın bu çok önemli bir şey- zahir artık arzu ve endişeyle muadil değildir. Yani zahirin ve batının ne olduğunu; ruhun ve nefsin, ruhaniyetin ve psikolojinin, dünyanın ve ahiretin, Allah'ın hakikatlerini gerçek anlamda idrak ettiğimizde bu bir denge oluşturur. Fakat dengeyi biz bazen eşitlenme olarak anlıyoruz. Bu yanlış bir şey. Denge eşitlik değildir. Bir şey neyse o halde olması onun dengesidir. Dünyanın ne olduğunu anladığında, dünya ötesinin ne olduğunu anladığında bu bir denge sağlar insana. Bunu idrak ettiğimizde zahir artık arzu ve endişeyle muadil değildir. Yani o dengeye erişmiş bir insan zahir âlemi tecrübe ettiğinde arzu ve endişenin tuzağına düşmez.

İşte o yüzden bir arif dünyadan da istifade eder, fakat dünyadan istifade ederken bizim etkilendiğimiz gibi etkilenmez. O da diyelim evlenir, çocukları olur, işi olur, bir şeyleri olur. Fakat o hayatın iniş çıkışlarından bizim gibi etkilenmez. Çünkü onun artık şuur düzeyi, varoluş düzeyi dengelidir. Onun zahir olanı deneyimlemesi arzu ve endişe ikilemi içinde şekillenmez.

O yüzden bir hikâye anlatılır, Bediüzzaman'da da vardır bu. Bir müridi varmış; işte mürit oğulun yanında kalıyor falan, bir gün annesi merak ediyor, "acaba çocuğum ne yapıyor" falan. Gitmiş bakmış çocuğuna, işte zayıflamış. Önünde de bir kuru ekmek var, zar zor yiyor. Üzülmüş tabii evladı [için], annesi falan böyle şey yapmış, annelik şey. Gitmiş söyleyecek Abdülkadir Geylani'ye ki hani belki haberi yoktur. Gitmiş bakmış Abdülkadir Geylani kızarmış bir tavuk yiyor. Tabii hemen böyle biraz alınmış falan. "Ya demiş efendim" demiş -tabii saygıdan da kusur etmemeye çalışıyor- "Efendim, benim çocuk işte kuru ekmek yiyor, siz de burada tavuk yiyorsunuz falan." "Evladım" demiş, "dur" demiş. Önce önündeki kızarmış tavuğa "kum bi-iznillah" demiş, "Allah'ın izniyle kalk" demiş. Tavuk canlanmış, uçmuş. "Oğlum da" demiş, "bu hale gelince o da kızarmış tavuk yiyebilir." Yani işte bu, o dengeye ulaşmış bir insanın tecrübesi. Yani Abdülkadir Geylani için kuru ekmek yemek ile kızarmış tavuk yemek arasında bir fark yok. O başka bir yerden bakıyor. Dolayısıyla o ömrü boyunca da kuru ekmek yiyebilir, ömrü boyunca da kızarmış tavuk yiyebilir; hiçbir farkı yok.

Ama bakın bunu en güzel nerede görüyoruz? Peygamber Efendimiz'de. Peygamber Efendimiz tabii ümmete özel bir örnek olması nedeniyle çok fazla dünyayı deneyimlememiş rahatlığını -çünkü bu yanlış anlaşılabilirdi, yoksa hâşâ Peygamberimiz müteessir olacağı için değil- ve hasırda yatıp o hasırın izleri onun sırtında çıkınca Hazreti Ömer üzülüyor. "Ya Resulallah" diyor, "işte İran'ın kisrası, Bizans'ın kralı rahat kuş tüyü yataklarda yatıyor." O zaman Hazreti Peygamber ona çok önemli bir cevap veriyor. Diyor ki: "Bırak, dünya onların, ahiret bizim olsun." Yani sen bana böyle bir kıyaslama yapma yani, bunun benim dünyamda zerre kadar bir ehemmiyeti yok. "Ben kuş tüyü yatakta da yatsam, hasırda da yatsam, ben Allah'ın kucağında yatıyorum. Benim için bir şeyi yok onların." Yoksa ben nefs haliyle, "ya bak şimdi kuş tüyü yatakta yatıp olsa ne rahat edeceğim, ya bak şimdi mecburen burada yatıyoruz" diye bir algı yok. Anlatabiliyor muyum? Ve orada Peygamber Hazreti Ömer'i onu uyandıracak bir cevap veriyor. Yani sen bana böyle kıyaslama yapma; hani ben bunu bir sıkıntı, bir zorluk olarak görmüyorum. Onlarınki neyse zerre kadar öyle; hani bak onlar bunlarda yatıyorlar. Bugün biz de Müslümanlar işte "bak el âlem nerelerde yaşıyor, biz garibanlar nerelerde yaşıyoruz" gibi bir şey yok. Bunun zerresi dahi yok. Bu niçin böyledir? İşte o dengeyi bulduğu için.

Bir arif için bunun bir ehemmiyeti yoktur. Allah ona dünyayı da deneyimletebilir, açabilir ona bir hikmeti ve takdiri gereği; onu bir köyde, bir mağarada da yaşatabilir. Onun için ama hiçbir farkı yoktur. Çünkü o farklı bir varoluş içinden onu yaşıyor. İşte o anlamda burada denilen kişi dengeye ulaştığında artık o zahir âlemi arzu ve endişe odaklı olarak yaşamaz. Yani diyelim Allah ona çok mal mülk verdi, kaybetti bir anda; hiçbir şey duymaz. En ufak bir üzüntü, bir kaygı, bir travma hiçbir şey duymaz. Allah ona on tane çocuk verdi, üç günde hepsi gitti; bir şey duymaz. Bu duygusuzluk değil ama, böyle bönlük değil yani. "Duygusuz, ne biçim insan" [denemez]. O insan işte yani, o insan bu zahiri kutupla deneyimlemiyor, batıni kutupla deneyimliyor. Çünkü zahir olan âlem onun için içeriği şeffaf olan bir şeydir. Yani o zahiri olanı zahir yönüyle, dış kabuğuyla görmüyor; batıni ve içsel niteliği itibarıyla görüyor. Çünkü artık onun için o şeffaf bir şeydir.

Nimetin Şeffaflığı: Allah'ın İsim ve Sıfatlarının Tecellisi

Tabii şimdi kelime kullanıyoruz da açalım örnekle. Mesela örnek verelim: mesela biz bir nimeti -mesela bu simit, bizim için nedir aslında? Doğruyu söyleyecek olursak, acıktığınız zaman karnınızı doyuran, değil mi, nimet. Lezzetliyse işte lezzetlidir falan. Hani biraz da Müslüman bir şeyiniz varsa "nimet" falan deriz ama o aslında biraz kamuflajdır. Mesela bu nimette, bundaki nimet yönünde aslında bundaki şeffaf ve içselleştirilmiş şey nedir? Allah'ın rızık vericiliğidir. Allah'ın sevgisidir. Allah'ın şefkatidir. Bu neye benzer? Biri bize çok sevdiğimiz, çok sevineceğimiz bir hediye getirdiğinde aslında biz o hediyede ne görürüz? Bize o hediyeyi getirendeki bize olan şefkatini, sevgisini görürüz, değil mi? Onun bizi sevindirme arzusunu görürüz. Deriz ki ne getirdiği önemli değil, ona bunu getirten şey önemlidir. Dolayısıyla zahiri değil, onun o zahirin içeriği bizim için asıldır.

Dolayısıyla arif buna, "yenecek bir madde, karnı doyurabilecek, fiziken rahatlayacağı bir şey" nazarıyla bakmaz. Onu ilahi lütfun zahiri bir kılıfla paketlenmiş bir şeyi olarak görür. Dolayısıyla onun o içeriği görmesi kâfidir. Ondan istifade edip etmemesinin ehemmiyeti yoktur zahiri olarak. O, Tanrı'nın isim ve sıfatını, onun tecellisini onda müşahede eder. O yüzden derim ki Bediüzzaman'a bir gün bir meyve gelmiş -unuttum, elma bir şey- asmış, 20 gün tavanda seyretmiş onu. 20 gün o tavanda durmuş, seyretmiş. Çünkü o şeyi görüyor; yani ondaki o sonsuz bir rahmetin, bir cömertliğin, bir lütufkârlığın [tecellisini].

Mesela şöyle düşünün, bunu daha belki zihnimizde canlandırabiliriz: mesela düşünün ki böyle bir çöl yolculuğu yapıyorsunuz ve suyunuz bitti, yiyeceğiniz bitti, her şey bitti ve hani neredeyse öleceksiniz; bir anda bakıyorsunuz ki kum elma oluyor, su oluyor, ağaç oluyor. Şimdi bu aslında neye dikkatinizi yoğunlaştırır? "Bunu yapan kim?" O anda o elmanın kendisine bakmazsınız. Dersiniz ki "benden kim haberdar, benim burada oluşumdan, benim bu ihtiyacımı kim biliyordu ki bunları yaptı?" Ve orada aslında neyi müşahede edersiniz? Orada sizi müşahede eden, sizi bilen, sizi gören, sizi seven, sizin ihtiyacınızı bilen ve size onu verebilen bir zatı hissedersiniz. İşte âlem, Tanrı'yı içselleştirmiştir aslında. Ve ancak bu anlamda şeffaf bir şekilde âleme baktığımızda biz âlemi doğru okumuş oluruz. İşte o şeffaflıktan kastedilen şeydir. Yani onun dış kabuğunun kesif bir şey olmaktan çıkıp şeffaflık kazanması. Yani onun içinin okunması.

Kadın-Erkek Arasındaki Sevgi Bir Ayettir

Mesela bakın çok önemli: Allah diyor ki, kadın ve erkek olarak şekillendirilip aranıza muhabbet konması O'nun ayetlerindendir diyor. Yani burada şunu diyor: siz 40 sene uğraşsaydınız, 40 bin tane romantik eser okusaydınız, eğer ben sizin kalbinizde sevgi, çekim ve yakınlık ile tecelli etmeseydim, siz birbirinize yakınlaşamazdınız, birbirinizi sevemezdiniz. O, "benim işaretimdir" diyor. Yoksa hani ya işte "kadın erkek yaratılmış, yapılarında da var, biyolojik işte" -Freud'a bakarsan arzu, cinsellik, böyle bir şey- yok. Allah o yakınlığı, o çekimi, o bir olma idrakini ve sevgiyi koyuyor. Çünkü aslında bizde o sevgi, yakınlık arzusu, bütünleşme arzusu olmasa hiçbir evlilik, hiçbir arkadaşlık, hiçbir şey gerçekleşmez. Dolayısıyla bir insan bir insana baktığında aslında o şeffaflık içinde Tanrı'yı okur. O bir karşı cins değildir; Allah'ın ayetidir diyor bunu Allah, Kur'an'da. Dolayısıyla o çekim, o yakınlık, o arayış ilahi tecellinin, Muhyiddin İbnü'l-Arabi'nin deyimiyle, iki parçanın bütün olma şeyidir. Bu da Allah tek olduğu için böyledir. O da ayrı bir bahis yani.

Dolayısıyla aslında ne olmuş olur? En zahir görünen bir şey bile aslında şeffaflık kazandığında, içselleştirdiği ve içinde taşıdığı manayı bize taşır. İşte o zaman diyor sen zahir olarak tecrübe etme hakkına hakkıyla sahipsin. O yüzden denir ki arif dünyayı tecrübe etmeyi tercih etmez. Çünkü hakla o kadar mutmaindir ki, batıni merkeziyle dünyayı tecrübe etmeyi tercih etmez. Fakat Allah, dünyaya der ki: "Ey Rabbim, ona de ki benden istifade etsin." Ve arif Allah'a edeben dünyadan istifade eder. Dünyayı şereflendirir aslında bir nevi. Çünkü o kendi nefsi namına bir arzu duymaz. Ama batıni şuuruyla dünyayı tecrübe eder.

Arifin Dünya ile İlişkisi ve Hz. Yusuf Örneği

O yüzden bizim dünyayı tecrübe etmemiz en temel özü itibarıyla gayrimeşrudur, bu düzeyde. Yemek yememiz gayrimeşrudur. Çünkü biz yemeği kendi nefsimiz odaklı olarak yapıyoruz. Ama ne yapıyoruz? En sonunda şükrediyoruz, bismillah diyoruz, bir şeyler diyoruz, örtüyoruz. Yani kamufle ediyoruz ve affediliyoruz. O yüzden işte bir veliye, bir arife dünya ile ahiret arasında serbest bırakıldığında hemen o ahireti seçer.

Ve işte Hz. Yusuf en büyük zorlukları yaşamış. "Ne biçim kaderim var" demiyor; kardeşi bile böyle yapmış, bu kadar da iftira atılmış olmasına rağmen "bak ne biçim kaderim var" demiyor; öyle bir algı yok. O Allah'la, batıni merkeziyle Allah'la münasebeti var. "Ne kötü bir kaderim var" diye bir kavramı yok. Sonra en rahat hâli yaşıyor, Mısır'a bakan oluyor falan, herkes önünde eğiliyor. O zaman diyor ki: "Ya Rabbi, dikkat edeyim, dünya bana çok fazla geliyor -gerçi ben bunun farkındayım- beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat" diye dua ediyor. "Tam bulduk, biraz dünyadan keyif alacaktık, yeni emekli olduk, tam tadını çıkaracakken nereden geldi bu?" demiyor. Böyle bir algı yok. Neden yok? İşte bu yüzden yok.

Bunlar yani uçuk kaçık olgular değil. Eğer meselenin hakikatini nispeten dahi idrak edersek, bunların fevkalade şeyler olmadığını, insanüstü şeyler olmadığını anlayacağız. Bunlar aslında insani şeyler. Bizimki insan altı.

Dıştaki İnsan, İçteki İnsan

Bir dıştaki insan vardır, bir de içteki. Bu genellikle kullanılan kavram Hristiyan ilahiyatında kullanılan bir şeydir: dıştaki insan, içteki insan kavramı. İlki dünyada yaşar, dıştaki insan, ve onun çekimine uğrar. Oysa ikincisi Allah'a bakar ve yakarış üzere yaşar. Şimdi ilki ikincisinin zararına tasvip edilmemelidir.

Bizim dıştaki insan tabiatımız, yani biyolojik ve psikolojik tabiatımız, dünyada yaşar ve dünyanın çekimine uğrar. Bakın burada çok önemli bir şey: edilgendir burada. Hem de edilgen bir şeye karşı edilgendir. Yani değişen, bozulan bir şeye karşı edilgensin. Şöyle düşünün: sabit bir noktaya bağlandığınızda, onun etrafında döndüğünüzde daire oluşur, çünkü o sabittir; siz değişken olsanız da değişmeyen bir noktaya bağlısınız. Ama değişen bir noktaya bağlı olduğunuzda kaos çizersiniz, bir daire çizemezsiniz.

İlki dünyada yaşar ve onun çekimine uğrar; işte burada insanın trajedisi buradadır. Bizim bütün mutsuzluğumuzun nedeni bu dıştaki insanın dünyanın çekimine uğramasından ileri gelir. İkincisi Allah'a bakar, çünkü ona bağlıdır ve onunla irtibatlıdır, ve yakarış üzere yaşar; yani dua ve yöneliş üzere yaşar. İlki ikincisinin zararına tasvip edilmemelidir. Olması gereken tersidir. Olması gereken tersidir.

Dıştaki insanı gururlandırıp içtekini ölüme terk etmek yerine -aslında işte yaptığımız bu; psikolojik insan ya da dıştaki insan budur, hepimizde maalesef üzerinde düşünmemiz gereken bir konu- dıştaki insanı gururlandırıp içtekini ölüme terk etmek yerine kişi içtekini zenginleştirip dıştakinin ıstıraplarını Allah'a açmalıdır. Tekrar okuyalım: dıştaki insanı gururlandırıp içtekini ölüme terk etmek yerine, kişi içtekini zenginleştirip dıştakinin ıstıraplarını Allah'a açmalıdır.

Zehir ve Böcek Misali: Arifin Acıyı Tecrübesi

Dıştakinin ıstıraplarının bir hükmü, bir değeri yok; tabii ki mutlak anlamda yok demek bu, yoksa izafi bir değeri var elbette, değerlendirirsek. Arif'i de bizi öldüren zehir, veyahut da bizi sokan böcek onu soktuğu zaman, onda böyle hafif, çok küçük bir sızı uyandırır. Anlatabiliyor muyum? Ama o bizi öldürür. Anlatabildim mi?

Mesela diyelim ki Peygamberimizin evladının ölümü onu üzmüştür ama bu, çok yanlış bir şekilde anlaşıldığı gibi bizi üzdüğü gibi değil. Hatta Peygamber orada diyor ki "sen ile geçici olarak ayrılıyoruz." Anlatabiliyor muyum? O mutlak bir ayrılık değil tabii; mutlakla izafi arasında zorunlu olarak bir ayrım var. Yani dıştaki insanla içteki insan farklıdır. Ama dıştaki insan içteki insanın çerçevesinde ve hükmünde olduğu zaman, o dıştaki insanın tecrübesi bizim gibi değildir. O izafi olarak da o şeyini açar. O çok güzel; yani diyelim bizi öldüren zehir, onda küçücük bir his uyandırır, hani iğne batması gibi bir şey uyandırır; bizi ise mızrak gibi [yaralar].

Peki, dün de işte geçen sohbette okuduğumuz, Peygamberimizin sevdiği birisi ölüyor. Ve hani ağlayarak onun yakını geldiği zaman, yani onun için aslında öyle bir tepki vermiyor; geçen bir okuyuştu, onun dikkatini çekti. Peygamberimiz tepki veriyor, yani hani ağlayıp, hüzünlenerek. Ama orada "neden üzülüyorsun" tarzında hatta bir tepki veriyor. Şimdi buyur.

O peygamber iki tarafı aslında temsil ettiği için -işte burada hani bir şey konuştuk ya- bir velinin veya bir peygamberin kime ne dediğine bakarken, kime, ne durumda, ne için ne dediğine bakmak lazım. Şimdi peygamber hiç şey yapmayabilirdi; mesela hiçbir üzüntü sergilemeyebilirdi, hiç gözünden bir damla yaş akmayabilirdi. Eğer o batıni insanın içinde tam olarak ifna olsaydı o anda ve o dıştaki insanı o an devreden çıkartsaydı -ki bu mümkündür- hiçbir şey hissetmezdi. Fakat ümmetle arasında bir kopukluk olurdu. Yani bu insanüstü gibi bir algı oluşurdu. Anlatabilir miyim?

İkili bir tecrübe var. Batın asıl eksendir, zahir onun etrafında döner. "Yani batın ortaya çıkınca artık zahir yok mu olur, gider, hiçbir şey kalmaz mı?" Her zaman değil. Bazen olur bu; bazı evliyaullahta bu olur, yani batın tam hâkim olur, zahir sönümlenir. Fakat Peygamberimiz ümmete örnek olmak için bunu böyle yapmıyor. Size bir olay anlatayım.

Bir gün Hazreti Ayşe uyanıyor gece, bakıyor Peygamber ayakta, işte ibadet etmiş muhtemelen. Diyor ki: "Ya Resulallah, ne yapıyorsun?" [Peygamber] "Resulallah kim?" diyor. "Ayşe'nin kocası" diyor. "Ayşe kim?" diyor. "Ebu Bekir'in kızı" diyor. "Ebu Bekir kim ki?" diyor. Ve Ayşe orada duruyor, bırakıyor. İşte orada ne var? Batın olan tam hükümferma, tam hâkim ve orada dıştaki kaybolmuş. Yani Peygamber'in ne orada Resullüğü var, ne Ayşe'nin kocalığı var, ne Ebu Bekir var. Anlatabiliyor muyum? Tabii şimdi bunu psikolog, psikiyatristlere verirsek başka bir şey çıkarırlar, işte hiç anlamadıkları bir teşhis. Anlatabiliyor muyum? Yani orada mecdupluk ayrı bir şey; o geriye dönüşsüz bir şey. Bu geriye dönen bir şey. Orada mecdupluk tamamen ayrı bir şey, orada farklı bir mekanizma işliyor. Anlatabiliyor muyum?

İşte burada şimdi, Peygamber sürekli böyle olsaydı ümmetle irtibatlı olabilir miydi? Onları Allah'a yöneltebilir mi, onlara örneklik teşkil edebilir mi? Edemez. Ve Peygamber -dikkat edin- orada ne yapıyor? Peygamber diyor ki: oğlunun vefatında kalp mahzun olur, gözden yaş akar, fakat bizde bir isyan ya da bir şikâyet olmaz. Böyle bir şey olamaz. Gözün fıtri hakkı, gözünden iki damla yaş akmasıdır. Kalbin hakkı geçici bir ayrılığın hüznüdür. Ama öbür türlüsü, eğer öbür türlü bir şey yapıyorsan batıni merkezinden kopuksun. Mesela "niye çocuğum öldü, niye beni buldu, veyahut da ben nasıl dayanacağım buna?" -değil mi- bunu dedirten nedir? Batıni merkezden kopukluk. Yoksa zahiri bir veçhe de Allah bize vermiş. Allah aslında burada diyor ki: "Sen geçici ve göreceli olanı da dene. Ama bunu denerken bundan kopmadan dene." Bu da aslında haçın simgeciliğinde yatan şeydir.

Haçın Sembolizmi: Dikey ve Yatay Eksen

Haçın simgeciliği dikey ve yatay eksendir. Şimdi dikey eksen içteki insanı sembolize eder. Yatay eksen geçici olanı sembolize eder. Dikey eksen, deyim yerindeyse, Tanrı ile bağımızı temsil eder; semavidir, yukarıdan aşağı iner. Yatay eksen sağdan sola, soldan sağa gider, gelir gider. Yani dikey eksen olmadan yatay olanı deneyimlememelisin. Çünkü bakın, bir de önemli ne var burada? Eğer dikey eksen olmazsa yatay eksen zaten dengeyi de taşıyamaz; buna göre açı oluşturuyor zaten. Yani diyelim ki şu çizginin eğri mi düz mü olduğunu anlayabilir misiniz, mutlak uzayda? Ama dikey eksen konduğunda o eğri midir düz müdür, onu anlayabilirsiniz.

"İşte 'haçımı taşırım' bu demektir." Oradaki haçın ne anlama geldiğini merak etmişlerdir. "Peki bir şey var mı, haç mı kıracak?" Şimdi buradaki şey şu: zahircilik. Çünkü haç aslında ruhani bir şeydir, manevi bir şeydir. Kırılan haç nedir? Zahiri bir şeydir; dinin zahiri boyutunu ve kabuk boyutunu, yanlış anlaşılan, artık zahiri bir ritüel hâline gelen şeyi yıkacak ve tam ruhani olana işaret edecek. Bir anlamı bu, birkaç tane daha açısı var, o başka bir bahisle ilgili.

Bir şey söyleyeyim: o haçtaki yatay olan çizgi zahiri denir. Evet, yatay olanı zahiri ve dünyevi boyut. Ama Hz. İsa aslında o haç üstünde düşünürsek -ama Hz. İsa aslında onu çok fazla yapmıyor, çünkü onun merkezinde ne var? Çok da fazla zahiri bir şeyden evlenmemiş, hep bununla üzülmek, mesela [öldüğü zaman] ya da evlenmemiş mesela, hep böyle ruhani. Sadece oradaki bir keyf... Zaten bak dikkat et, ayet ona diyor ki "onu öldüremediler." Yani burada neye işaret ediyor? Sen zahiren maddi bir haçla insan öldürüyorsun, diyor Allah, dünya ehline. Ama diyor ki Allah, aynı zamanda Hz. İsa bir beden, yatay boyutta dıştaki bir insan değil ki sen onu öldürebilesin. Orada ilahi bir ironi var.

"Onlara öyle göründü." Onlara öyle göründü, evet; siz onu öldürmüş gözüktünüz -şeye girmiyorum ilahiyat tartışmasına- yani siz onu öldürmüş zannediyorsunuz kendinizce, çünkü zannediyorsunuz ki İsa bir beden ve dıştaki insan; biz de onu o dönemki öldürme usulü olan haça geririz ve öldürürüz. Ama Allah diyor ki o içteki insan, o batıni insan; siz onu öldüremezsiniz. Ama işte haçla sembolize edilmesinin nedeni, haçta gerilmesi değil. Bu Hristiyanlığın çok yanlış bir anlayışı.

"Ama herhalde kendisi temsil edilmiyor mu?" Değil. Hayır, edilmiyor mesela. Kesinlikle. Yani Hristiyanlığın bugün üzerinde temellendirdiği kendisi -haç- tamamen batıni, ruhani, kadim bir manaya sahip. Hristiyanlıktan önceye ait bir sembol. "Yani şu an Hristiyanlık düşüncesinde böyle bir şey yok değil mi, yatay ve dikey diye?" Bunu bazı azizler ve Hristiyan evliyaları biliyor. Ama avam bilmiyor. "Bu haçın anlamını bilerek mi ona öyle bir mana veriyorlar?" Bahsettiğim şey de bu zaten. Bizim bahsettiğimiz şey benim ürettiğim bir şey değil zaten arkadaşlar. Öyle bir şey yok, bu kadim bir bilgi. "Mesela Hristiyan öğretisinde bu yok değil mi, bu bilgiden yola çıkarak o haça duyulan bir şey yok?" Tabii, yani ortalama bir Hristiyan'a sorsan, o kolye takan, diyecek ki "İsa haçta gerildi, o yüzden takıyorum." Haçın, o taktığı motifin farkında değil, ne olduğunu bilmiyor. Çünkü bakın, haç kadim bir şey yani. 3 bin, 5 bin, 10 bin senelere kadar giden bir şey.

Dinin Sembollerini Doğru Anlamak

Ama daha önce konuştuğumuz zaman rahatladınca sanki şey dediniz -aynı zamanda merkezi, bak, merkezi de haçın şeyi, merkezi nedir? Şu nokta. Dikkat et burada da ilginç bir şey var: hem iki kutbun, iki çizginin geçtiği yer, hem de matematikte sıfır noktası. Yani hakiki insan bir hiçtir. Hiç olduğu için de iki âlemin, hem zahir âlemin hem batın âleminin geçtiği yerdir aynı zamanda. O da İsa'yı temsil ediyor bu anlamda. Yani orijinal insanı, hakiki insanı temsil ediyor aynı zamanda. Aynı zamanda Peygamberimizi temsil ediyor, aynı zamanda bütün arifleri temsil ediyor. Bir arif, yanlış anlaşılmayacaksa haçı takabilir yani. Ama öyle Hristiyan gibi anlamında değil. Çünkü bunlar kadim sembollerdir. Bunlar öyle birinin ürettiği, birinin tahayyül edip yaptığı bir şey değildir.

"Hilalin de bir şeyi var mı?" Evet, hilalin başka bir sembolik anlamı var. O yüzden de hilale daha fazla girmeyelim -hani bunlara giriyoruz da, ben de bazen konu dağılıyor gibi oluyor ama- yani dinin sembollerini ve ifadelerini gerçek anlamlarında ve bağlamlarında anlarsak, bunların böyle bir hurafe, böyle basit bir şey olmadığını anlayabileceğiz yani. Bunlar şey değiller, hani biz bunlardan kaçınmamız gerekmiyor. İşte "kadın kaburga kemiğinden yaratılmış." "Yaratılmış kardeşim, bak gel anlatayım o zaman anlarsın; ondan mı yaratılmış başka bir şeyden mi yaratılmış?" diyebiliriz bunu. Ama biz bu dili unuttuğumuz için biz de kaçıyoruz o sembolik, o metaforik dilden. Biz de ürküyoruz, yani anlamıyoruz çünkü. O yüzden bunlar bizim için önemlidir.

"Kâfi mi bugün? Uzadım mı, ben saatin farkında değilim." 8.5, bir 10 dakika daha yapalım mı?

Şeytanın Yasak Ağaç Tuzağı ve Freud'un Vaadi

Dıştaki insan demek, zihnin dünya ya da dünyevilikle meşgul olması demektir. Buradaki zihni sadece zihin olarak almayın; bütün psikolojik şeylerimiz, yani bedensel beklentilerimiz, isteklerimiz, duygusal merkezimizin şeyleri ve rasyonel zihnimizin arayışları. Dünyevilikle meşgul edilmesi demektir. Asli olarak her insanda -ya da onun içinde- kendi başına oldukça fazla bir meyil vardır. Hasmımız başımıza belalar açarak bunu kullanır. Yani "sen" diyor, "arzuluyorsun değil mi dünyayı, bekliyorsun, isteklerin var, beklentilerin var; senin bu beklentilerini, arzularını ve heveslerini ben senin aleyhine, sana zarar versin diye kullanacağım." İşte şeytanın o yasak meyveyi yedirmek için aldatması kavramı bununla ilgili. Aslında biz meyveyi de yeriz, şeytana da aldanmayabilirdik. Ama şeytanın gösterdiği yoldan meyveyi yersen işte hataya düşmüş olursun o zaman. Ama Allah'ın deneyimlettiği yerden, yani batıni insan, içteki insan merkezli olarak deneyimlersen, o yasak ağaç olmaz, yasak meyve olmaz. Ama onun göreceli olduğunu da bilmek gerekir, yani mutlak değildir; onu bilerek.

Ama şeytanın deneyimlettiği yerden -bakın dikkat edin çok önemli bir şey- şeytan ne diyor Adem'e? "Sen" diyor, "melek gibi olmayasın ve ebedileşmeyesin diye sana bunu yasakladı" diyor. Bak burada iyi bir tuzak var. Yani bunu psikolojik bağlamda düşünürsek: sen tatmin olmayasın diye, melek gibi olmayasın, ebedi kalmayasın diye sana bu yasaklandı, diyor şeytan. Freud diyor ki: "Bunları deneyimle, melek de olacaksın, her şey olacaksın, rahatlayacaksın" diyor, "bütün nevrozlarından, şundan bundan kurtulacaksın" diyor. İşte bu şeytani teklifin psikolojik versiyonudur. Hâlbuki böyle bir şey yok yani, biz o dünyayı, o ağacı deneyimlediğimizde melek olmayacağız, ebedileşmeyeceğiz de; ama bir deneyim yaşayacağız orada. Yanlış bir referans vererek şeytan yöneltiyor yasak ağacı, o yüzden Allah onu reddediyor; yani diyor ki "dikkat edin, o senin düşmanımdır" diyor.

Şimdi ben dünyada en rahat krallar gibi yaşasam ne olacak? Melek olamam, ebedileşemem de, değil mi? El hasıl, dünyada ne istersem oldu; ne melek olurum ne ebedileşirim. Bir tecrübedir, yaşarım, ve sonu var. Ebedileşmek, hatta melekleri de aşmak neyle mümkün? Batıni insanla mümkün. Allah'la olan münasebetimle mümkün. O zaman melekleri de aşan, Allah'la ebedileşen bir varlık olursun.

Evet, burada tamamlayalım. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Kadın ve erkek olarak yaratılıp aranıza muhabbet ve yakınlık konması O'nun ayetlerindendir" mealindeki ayete atıf (Rûm Suresi: 21) - Hz. İsa'nın öldürülmediğine, öyle göründüğüne dair ayete atıf (Nisâ Suresi: 157) - Hz. Yusuf'un "Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat" duasına atıf (Yusuf Suresi: 101) - "Allah sizi darü's-selama (esenlik yurduna) çağırıyor" mealindeki ayete atıf (Yunus Suresi: 25) - Allah'ın kalplere sekinet (huzur) indirdiğine dair bir ayete atıf (metinde sure adı belirtilmemiştir) --- ---