Zihinle Özdeşleşmemek ve Tercih Bilinci

Zihin Atına Binmek: Özdeşleşme ve Ayrışma

Kabullenmek mümkündür, onunla özdeşleşmeyerek mümkündür. Temel mesele, o zihnin kendisi olduğumuzu zannetmek. Hani zihin atına biniyoruz, farkında değiliz ama bu ata bindiğimizin; kendimizin koşturduğunu zannetmek gibi bir şey. Yani zihni bir at olarak kabul edersek, duygusal merkezler için de "duygu" kabul edebiliriz. Bir at kabul edersek zihni veya duyguları, aslında atı seyredebiliriz değil mi mesela? At koşturur, eder, durur, şaha kalkar vesaire; o sadece onu gözlemlemiş olur. Ama özellikle de gözlemlemek için de çok çaba sarf etmemek gerek; yani arada bir görmüş olursun, o at koşturuyordur vesaire. Ama zihin atına bindiğimizde veya duygu atına bindiğimizde biz aslında duygu veya zihin atına bindiğimizi fark etmiyoruz. Onun koşuşturmacasının kendi koşuşturmacamız olduğunu zannediyoruz. Mesela "ben düşünüyorum" diye düşünüyoruz, "ben hissediyorum" diye algılıyoruz. Hâlbuki sen zihin atına binmişsin ve o zihnin eyleme hareketine kapılmışsın.

Onu şuna benzetebiliriz: hızlıca tren geçebilir, metrobüs hattında her birkaç dakikada metrobüs geçiyor. Eğer durakta oturuyorsam, duruyorsam problem yok, geçip gidiyorlar. Ama birini tuttuğum anda onun tarafından çekilirim doğal olarak. Onu tuttuğum anda onun bir yerinden onun hareketine kendimi kaptırmış olurum. Bu bir özdeşleşme; biz buna "ayrışma" diyoruz — yani ayrışabilir misin? Zihnin, düşünce dünyanda veya duygu dünyanda ne yaşandığı o kadar problem değildir. Mesele o sen misin, neyi ayırt edebilmek ve o özdeşleşmemeyi, yani ayrışmayı başarabilmek.

Onu tuttuğun anda bunu şuna da benzetebiliriz: bazen böyle titreyen bir şeyler oluyor, mesela bazı aletler var işte böyle titriyorlar. Sen onu tuttuğun zaman senin elin de titrer yani değil mi? Ama bıraktığın zaman o titrer ama sen titremezsin. Dolayısıyla mesele onunla özdeşleşip özdeşleşmeme durumu. Onu başarmak ve o konuda çalışmak insanın en büyük çalışma alanıdır, en temel çalışma alanı budur, dönüşüm noktasında. Yani o şeye, o duygu durumuna, o düşünce durumuna "ben" dememek, onunla özdeşleşmemek. Bunu özellikle ilk adım olarak fark etmek. O yüzden ben her zaman derim ki: "hangi ben bu?" Ve insan egosu rahatsız olur bundan. "Ne demek hangi ben?" Hâlbuki ben seni sen olmayanla ayrıştırmaya çalışıyorum. Sen olmayanı senden ayırman konusunda uyarıda bulunuyorum, çünkü en önemli nokta o: sen ve sen olmayanı birbirinden ayırmak.

Mesela bir yeğenim var, iş veriyorum, "amca yapmak istemiyorum" diyor. Diyorum ki "yapmak istemeyen kim?" Bu arada benim bu dilimi biliyor yani. "İşte amca biliyorsun" diyor. "Hadi ekber sağol, biliyorsun" diyor. Ben diyorum "biliyorum, sen de bil, ona yenilme." Ama diyor "çok güçlü." Şimdi bu önemli bir şey; mesela çok güçlü olduğunu fark edersin, belki çoğu defa da yenilirsin ama bu ayrımı bilmek bile başlı başına bir farkındalık adımıdır. Yani gerçekten onunla aynı olmadığını bilmek, aynı olmadığını az veya çok, zaman zaman fark edebilmek. Tetiklenen her düşünce ve duyguya "ben" diyerek aslında onun sözcüsü yapmış oluyorsun. Hâlbuki insan anlamalı; insan psikolojik olarak bir dualitedir ve her tarafı barındırır.

Yani orada nasıl ki bir çiftçi tarlasında çıkan her şeyi bir çift kasalara doldurmaz değil mi? Bazen o tarlada yabani ot çıkar, bazen o tarlada dikenli bir şey vardır, bazen o tarlada zararlı bir bitki üreyebilir değil mi? Yani hiçbir çiftçi "bu tarlada işte mısır ektim, mısırdan başka hiçbir şey yok" diyebilir mi? Yok, mısır da var ama başka şeyler de orada üremiş olabilir. Ne yapman gerekir? Evet, senin tarla, senin ekim yaptığın tarla, senin ürün aldığın tarla ama o tarlada yabancı bitkiler olabilir, dikenler olabilir; ne yapman gerekir? Ayrıştırman gerekir.

İnsanın dikkat etmesi gereken şey bu: ayrıştırman gerekir. Yoksa içinde ortaya çıkan her düşünceye, duyguya "benim" dersen çok yanlış bir yerde duruyorsun demektir. İnsanoğlunun anlaması gereken en temel, psikolojik düzeyde ayrıştırılması gereken en temel nokta budur. Biz içimizde ortaya çıkan her şeye "ben" diye tutunuyoruz. Oradan gelenleri doğru gibi kabul etme hâlimiz var; o terbiyeyi sahiplendiğimizde "böyle hissediyorum" demek, "böyle hissediyorum" demek ki bu doğru, "üzülmemen gerekir ama ben üzülüyorum" — bak bu üzülmen gereken veya üzülünecek bir şey değil ama "öyle hissediyorum" diyerek aslında ne yapıyor kişi? Onu meşrulaştırıyor doğal olarak. Çünkü "ben" diyor ve öyle hissedilmişse, öyle bir düşünce varsa o düşünceyi, o duyguyu hemen sahipleniyor ve onu meşrulaştırıyor.

Yani insanın zihninden kaygılı düşünceler geçer, öfkeli duygu durumları geçer, kendini mahrum hissettiği hisler geçebilir ama mesele bu hisler bir gerçekliğe tekabül ediyor mu etmiyor mu? Burada değil ki gözlük durmuş, kirlenmiş veya diyelim ki sıcaktan soğuğa girdim, buğulandı; benim gözlüğüm ama buğulanmış, yani o buğuyu benim silmem gerekir net görebilmem için. Yoksa "şu an böyle ne yapayım, böyle bakacağım" demem gibi aslında kendimizi bir otomatizmaya mahkûm etmiş oluyoruz. İnsanın kendine yaptığı en büyük şeydir bu. Hâlbuki insan ayırt etmeyi bilmelidir. İnsana verilen bir fonksiyondur bu: ayırt etme melekesi. Hayvanda olmayan bir şey; zaten onun yapısı belli bir kodlamayla sınırlandırılmış zaten, o kodlamanın içinde yaşıyor, o hayvanın, o canlının kodlaması neyse onu yaşıyor. Ama insan tercih edebiliyor.

İnsanın dikkat etmesi gereken en temel şey şu: insan nedir? Bir bütüncül tanım anlamında değil de insanın önemli bir yönü anlamında, insan nedir? İnsan, kendi içinde ortaya çıkan düşünce, duygu ve davranış tarzlarından birini tercih edebilen varlıktır. Tercih eden varlık aslında insan. Tercih etmediğin an orada otomatik bir döngüye kendini kaptırmış oluyorsun; şey de değilsin, psikolojik olarak saf da değilsin, pür, ana doğal hâlini yaşayan biri de değilsin; çocukluğundan itibaren birçok olumlu ve olumsuz etkiyle etkileşmişsin. Dolayısıyla ben, kendi içinde ortaya çıkan düşünce, duygu, davranış, dürtü kalıplarını ayırabilen ve o ayırım neticesinde tercihimi belirleyebilen biri olmalıyım. İnsanın fonksiyonu budur.

Tercih edebilen bir varlık; tercih etmediğin zaman ne olur? Kendini kontrol edemeyen veya bugünün hâliyle öyle bir kontrol etme gereği duymuyor — artık insanlar o kontrol etme gereğini duymuyor: "ne hissediyorsam, ne düşünüyorsam onu yaşarım" oluyor; "kendin ol, dilediğin gibi yaşa, kimse sana sınır koyamaz veya kimse sana ne yapacağını söyleyemez, kimse sana nasıl düşüneceğini söyleyemez" gibi böyle bir de bunları da egoya bir gaz versin diye dillendirdiğimizde iyice orada problematik bir şey oluşturuyoruz.

Soru: Peki bu ayrıştırmada bunun kişilik çatışmasına sebep olmaması için ne yapmak gerekir? Neye dikkat etmek gerekiyor?

Güzel bir soru. Şimdi burada önemli olan şey: ben o şeyi onaylıyor muyum? Yani burada bahsettiğimiz şey, hepsi bütün o düşünce, duygu ve davranış tarzları veya kalıpları benim, ama hangisini tercih edeceğim değil; ben bu şey değilim ve bunu tercih etmiyorum. Orada o zaman kişilik çatışması olmaz. Orada kişilik düzleminde veya psikolojik düzlemde bir farkındalık, ayrıştırma ve dönüşüm olur. Yoksa "işte aslında ben öfkemi yansıtmaya ihtiyaç duyuyorum, bunu da aslında haklı buluyorum ama bir taraftan da dini veya kişisel gelişim anlamında öfkemi tutmam lazım" — şimdi ben ikisine de "ben" diyorsam orada o zaman kişilik çatışması olur, çünkü ikisi de benim. Kendi içimde ne yapmış oldum aslında? İkisini de onayladığım bir durumu ve "ben" dediğim bir durumu, meşru gördüğüm bir durumu birini tercih ederek yönetmeye çalışıyorum, ama öbürü de var, öbürünü de meşru görüyorum, öbürü de onaylıyorum; işte o zaman kişilik çatışması olur. Veya ne olur? Bastırıyorsun. Bizim burada kastettiğimiz şey bir bastırma değil, bilinçli bir tercih; yani bir şeyi onaylayıp diğerini onaylamamak anlamında.

Yoksa "onu da onaylıyorum, onu da onaylıyorum" — o zaman olmaz böyle bir şey. O zaman işte ikisini de onayladığım zaman, tabii ki bir anda ikisini de onaylayamıyorum ama ikisine de "ben" diyorum; duruma göre bazen onu bazen onu tercih ediyorum; işte o zaman içeride bir çatışma olur, o zaman o kişilik çatışması olur. Ama kastettiğimiz şey, ben o onaylamadığım benliğe "ben olma" şeyi tanımıyorum, yetkiyi tanımıyorum. O zaman içeride bir çatışma olmaz. Çatışma o zaman ben ile ben olmayan arasında olur. Yoksa kendi içimde çatışma söz konusu olamaz bahsettiğim yaklaşımda; yani "o da benim, o da benim" dediğim anda bahsettiğiniz çatışma olur. Ama "o da benim, o da benim" değil.

Burada insanın kavraması gereken şey her şeye "ben" deme. Özellikle psikolojik benliğinde ortaya çıkan şeylere dikkat et; her şeye "ben" deme. Her şeye "ben" dediğin anda sen kaotik bir varlıksın ve kaotik bir varlık olma sürecini devam ettirmiş oluyorsun. Bir şeyle mücadele ediyorum — diyelim ki içimde ortaya çıkan, tetiklenen bir düşünce veya duyguyla mücadele ediyorum, onu onaylamayarak. Bu bazen bir sene sürebilir, bazen altı ay sürebilir, bazen bir hafta sürebilir, bazen yirmi yıl sürebilir; bu hiç önemli değildir. Ama ben ikisine de "ben" dediğim anda orada problem yaşıyorum; yani hem kendimi bu dünyadaki hayatta mahrum hissediyorum hem de diyorum ki bu dünya hayatı üç günlük. Böyle bir şey olmaz; o zaman içeride çatışma oluşturuyorum, o zaman dengesizleşirim.

Bunlar hayat, hayat; bizimki de diyorum, bir taraftan da hayatı işte üç günlük falan diyorum; ikisine de "ben" diyorum, ikisini de düşünen benim. O zaman sen kaotik bir varlıksın; kendi kaosunda yaşayacaksın, bazen oraya devrileceksin, bazen buraya devrileceksin. Ve sonra da şunu diyoruz: "ya insan zaten bir kaostur ya kardeşim" falan deyip çıkıyoruz işte; insan bir kaos değildir, o kaosu biz onaylıyoruz. Onayladığımız için o problemi yaşıyoruz.

Dolayısıyla insanın dönüşümündeki en temel şey kendi içinde ortaya çıkan şeyleri ikiye ayırmaktır; yani temel olarak ikiye ayırmaktır: neye "benim duygularım, düşüncelerim, davranışlarım" diyeceğim, neye "bunları ben onaylamıyorum ve bunları meşru görmüyorum" diyeceğim? Her ne kadar içimde tetiklenip ortaya çıksalar da bunları meşru görmüyorum. Ama bunu yapabilmek için, bunu yaparken, böyle basit dini "günah-sevap" ikilemi üzerinden veya "insanlar seni eleştirirler, olur mu böyle bir şey, ayıptır, günahtır" veya "insanların arasında böyle bir tutumu sergilersen seni dışlarlar" gibi böyle dışsal referanslarla bunu yapmamak gerekiyor. Dışsal referanslarla yapmak geçici bir yöntemdir. İçsel referanslarla, yani "ben bunu kendime layık görmüyorum, ben bu düşünceyi, bu duyguyu, bu davranışı kendi değerlerimle, varoluşumla, fıtratımla telif edemiyorum, o fıtratımın, insani varoluşumun doğal niteliğine uygun görmüyorum." Yani orada güçlü bir argüman lazımdır.

İlkesizleşme: Köksüz Bitki Örneği

Mesela sosyolojik bir şey işaret edeceğim: günümüz Türkiye'sini örnek alın — doğudan, köyden insanlar gelir mesela İstanbul'a, büyük şehre. Ne olur? Altı ay, bir sene sonra bütün şeyi değişir. Bir Taksim'e çıktı mı, bir Kadıköy'e indi mi bitti. Neden? Çünkü yaşadığı hayatın köklendiği ilkeleri yok. Yani bir hayatı yaşıyor ama onun kökü olan bir ilke yok. İşte köyünde, kasabasında şöyle veya böyle yaşamış, öyle görüyor kasaba, köy öyle bir yaşantı içinde; işte dürüst olmak lazım, şöyle olmak lazım, böyle olmak lazım ama bunları temellendirmiyor. Bunların kökü, temeli yoksa Taksim, Kadıköy bunları bir anda tırpanlayıp bitirebilir. Neden? Çünkü sen onları bir temele, bir ilkeye, bir prensibe dayalı olarak yaşamıyorsun. Diyelim işte köyde kasabada kimse kimsenin kızına, karısına bakmaz; geliyor Taksim'e, neler her şey bambaşka bir şey, Kadıköy'e geliyor bambaşka bir şey; orada niye bakmaması gerektiğini düşünmemiş; veya diyelim ki niye şöyle veya böyle giyiniyor onu düşünmemiş; bir bakıyor bambaşka bir dünya. İlkesi var mı? Bakın kırsal kesimdeki insan doğru bir şey yaşayabilir ama ilkesi sağlam değilse o köksüz bir bitki gibidir; gelir böyle bir rüzgâr o şeyi biçip götürür. Çünkü kök yok. Ve günümüz insanının da ilkesizleştirilmesi gibi bir şey var. Yani insanların günümüzdeki en büyük handikapları artık bir ilkelerinin olmaması. Yani "her şey yapılabilir, her şey mübahtır" gibi hiçbir şeyin ilkesi yok. İlkesiz olduğun anda sen her şey olabilirsin, amorf bir yapısın, her şekli alabilirsin ondan sonra.

Dolayısıyla günümüzün en temel problemi bahsettiğim o içimizde ortaya çıkan her şeye "ben" demek ve tercih yapman gerektiğini unutuyor olmamız; ikincisi de insanın farkına varmadan ilkesizleştirilmesi. İlkesiz hâle geliyor. Yani mesela ticaretin ilkesi nedir? Şimdi ticaretin ilkesini "kâr" hâline getirirsen ilkesizleştirmiş olursun. Hatta bazen insan duymuşsunuzdur: "dürüst tüccar ol ki muvaffak olasın." Şimdi bakın bu ilkesizliktir. Burada ilke yok, bu bir ilke gibi görünüyor ama ilke değil bu. Şimdi dürüst olmadan kâr edebilirsem ne yapayım ben bu durumda? Eğer dürüst olmadan kâr edebiliyorsam veya kâr edebilmek için dürüst olmak zorunluluğum yoksa, ben burada ne yapayım? Dürüst olmak zorunda değilim o zaman değil mi? Diyelim ki işte çiftlik bank gibi, bir kere bir voleyi vururum yeter. Yani senin kâr elde etmen için dürüst olman gerekmez.

Şimdi onun için hayatta ilkedir asıl olan şey. İlke kaybedildiği zaman her şey biter. Kadim bilgelikte medeniyetlerin ilkesi vardı, o ilke üzere hayat yürürdü ve o ilke güçlü bir referansa, temele sahipti. Onu kaybettiğin anda senin orada yirmi yıl, otuz yıl, elli yıl sonra ne olacağın belli değil. Bakın şuna emin olun: elli yıl sonra insanlığın nereye gideceğini hiç kimse şu an söyleyemez. Hiçbirimiz bilemeyiz. Bunun nedeni nedir? İlkesizliktir; bunun nedeni budur. Gerçekten kimse şu an ne olacağını bilemez, tahmin bile edemeyiz. Her türlü şey olabilir. Bu illa kötü olacak anlamında da demiyorum ama her şey olabilir. Mesela bir insanın "ben istediğimi yaparım" demesi ne demektir? Veya "ben içimde ne hissediyorsam, ne düşünüyorsam onun istikametinde hareket ederim" demesi nedir? İlkesizliktir yani.

O yüzden kutsal metinler bu konuda insanı uyarır. Bir ayet, yanlış hatırlamıyorsam: "Ona fücurunu ve takvasını ilham ettik" diyor ayette. Yani insan kendini korumanın temellerine de sahiptir, kendini bozmanın temellerine de sahiptir; fücur ve takva budur. Kutsal metinler bize bunu söylüyor: diyor ki bak, sen dualiteyi de kendi içinde taşıyan bir varlıksın, böyle bir tercih yapabilme özgürlüğüne sahipsin, böyle bir imkâna sahipsin. Dolayısıyla o zaman burada ben içimde ortaya çıkan her şeye "ben" diyemem. O verdiğim tarla örneği gibi; benim tarlamda her şey çıkabilir, rüzgârın getirdiği bir kısım tohumlar orada filizlenebilir, birisi benden habersiz oraya bir şey ekebilir; farkında olmadan ben iyi tohum diye bozuk bir tohum da ekmiş olabilirim değil mi? Günümüzde kendimize baktığımızda o kadar çok yanlış ön kabullerimiz var ki ve bunları iyi diye devam ettiriyoruz. Dolayısıyla kişinin tercih etmesi en hayati ilkedir; ve orada gerçekten bu benim varoluşumu, benim doğamı tarif ediyor mu diye sormak durumundayım. Yoksa insanın kendi kendini bozması, kendi kendini mahvetmesi dediğimiz bir süreç ortaya çıkar. Dolayısıyla hayat doğrudan doğruya bir tercih etmektir; her türlü idealin ne — neyi ideal edinmişsin, neyi hedef ediniyorsun, neyi tercih ediyorsun — kesinlikle bu konuda bir tercih yapmak zorundasın.

Fakat günümüzde insanların yaptığı şey, "tercih yap" dedik ama aslında tercih değil; günümüzde insanların yaptığı şey içlerinde tetiklenen bir şeye "ben" deyip onu tercih etmeleri. Bu ise tercih değildir, buna biz tercih demiyoruz. Bunun sufi gelenekteki bir ifadesi şudur: denir ki, "nefsinin gücünü görmek istiyorsan ona rağmen ol." Yani öfkelenmeyi, duygulanmayı, alınmayı, gücenmeyi, ilişki arayışlarını bir düşün: sen bunu özgürce mi tercih ediyorsun, yoksa sende tetiklenen bir şeye hiç aslında analiz etmeden kapılıyor musun? Onun için tercih etmek çok varoluşsal düzeyi yüksek bir tavırdır; tercih etmek kolay değil. Biz şu an çoğunlukla tercih etmediğimizi görmek durumundayız; yani tercih ettiğimizi sandığımız ama tercih etmeden aslında otomatik olarak içimizde tetiklenen şeyleri yaptığımız durumları gözlemlemek durumundayız. Ve sonra, önce o gözlemi yapacağım, ondan sonra gerçekten tercih edebilir hâle gelmeye başlayacağım.

Ve bunun da aslında bir ölçütü şudur: gerçekten bir şeye rağmen davranabiliyor muyuz? Mesela diyelim ki bir şeyden canım sıkıldı; mesela yedilerde çok vardır bu, en büyük özgürlük neleri diyelim, özgür olduklarını öne sürme konusunda en rahat olanlar yedilerdir ve özgür olduklarını zannederler. Mesela ben bir gün bir yedi mizacında bir gence dedim ki: "sen canının sıkıldığı bir işi yapmak konusunda ne kadar özgürsün? Canın sıkıldı, çok sıkıldı, o işi devam ettirme konusunda ne kadar özgürsün?" Değil mi? Özgür değiliz, o kadar özgür değiliz. Dolayısıyla özgürlük kendi doğamızı idrak edip ona uygun yaşama hâlidir.

Özgürlük: Özün Gürleşmesi

Hani sanıyorum İsmet Özel'e ait bir şeydir, güzel bir ifade: "özgürlük özün gürleşmesidir" diyor. Yani aslında özgür olmayı özle ifade etmek aslında güzel bir şey; hani özgür olmak özünün tezahürüdür. Özünün tezahürü durumunda sen özgürsün. Yoksa "her istediğimi yaparım, içimden her geçeni tercih etmek mecburiyeti hissetmeden yaparım" demek özgürlük değildir. Bir yedinin gününün üç beş saatini oyunla geçirmesi özgürlük değildir. İşte bizim günümüzde böyle telefonlarda, internette harcadığımız zamanı biz özgürce harcamıyoruz artık. "Bağımlı" diye bir kavram artık ortaya çıkmış durumda değil mi? Gerçekten ne kadar özgürüm? Gerçekten bir şeyi başlatmakta veya bitirmekte ne kadar özgürüm?

Onun için özgürlük tamamen kendi doğanı kavramakla mümkün olan bir şeydir. Kendi doğasını kavramayan bir insanın özgürlüğünden bahsedilemez. O yüzden bakın kadim öğretilerde ne denir bize? İşte mesela sufi bilgelikte hepimiz az çok duymuşuzdur: "nefsinin esiri." Ne demek nefsinin esiri? Biz bunları çok kaba sınırlar içinde algılıyoruz; nefsin esiri deyince "kumar oynuyor, içki içiyor veya çok öfkeli, şiddet uyguluyor" — biz bu tür şeylere nefsin esiri diyoruz. Hâlbuki orada çok geniş bir şeydir o. Yani senin o psikolojik benliğinin karar verme durumunda olmadığı bir durumdur, psikolojik benliğe diyebiliriz. Orada enstrümanlar ortaya çıkar.

Yani şöyle düşünün, bir orkestranın şefi — şimdi normalde nedir? Orkestranın şefi onu yönetir değil mi, yoksa o orkestranın elemanlarının içinde on tane kemancı var, beş tane flütçü var, viyolonseli var, şuyu var buyu var. Şimdi gerçek anlamda orkestranın enstrümanlarını çalanlar mı orada hâkimdir, yoksa şef mi? Bizim şefimiz yok; dolayısıyla orada kim o gün performans sergiliyorsa o orkestrada onu dinliyoruz, onunla özdeşleşiyoruz. İşte belli bir noktada bir süreç geçirdikten sonra içimizde bir şef ortaya çıkar. İçimizde o şefin ortaya çıkması durumuna kadar biz gerçekten özgür olamayız. Çünkü orada hangi duygu durumu baskın geliyorsa, hangi düşünce durumu baskın geliyorsa o anda onun üzerinden konuşuyorsun, hissediyorsun, yaşıyorsun. Ve "ben" diyorsun ona: "şu an çok mutsuzum" diyorsun, "şu an canım hiçbir şey yapmak istemiyor," "şu an çok üzgünüm," "şu an çok öfkeliyim," "şu an yaşamak istemiyorum." Bütün bunları diyen kim? Psikolojik düzeyde ortaya çıkan tetiklenen benlikler. Ama bakın onlara ne dedin? "Ben" dedin. Sen oldun, dolayısıyla oldun. Sırf bu ayrımı yapabilmek bile çok önemli bir şeydir. O ayrımı yapmadığı zaman kişi otomatik pilotta yaşar; tetiklenen neyse onu sergiler.

Ve bir orkestra şefi düşünün ki hiçbir yönetme kabiliyeti yok; orada kemancılar bir parça çalıyorlar, o da sanki parçayı isteyen oymuş gibi onların çaldığı parçayı güya yönetiyor. Diyorsunuz ki şefe "bunu çalmayı kim kararlaştırdı?" Diyor ki "ben." Hâlbuki o kararlaştırmamış, kemancılar çalmışlar; o da orkestrayı yönetebilme beceri ve farkındalığına sahip olmadığı için o çalınan parçayı güya yönetiyor. Hani vardır ya ne derler o — "playback" yaparlar yani. Parça çalınıyor, sanatçı da ağzını oynatıyor. Hâlbuki parçayı çalan kim? İçerideki bir yönetmen. Orada o kişi ne yapıyor? Playback yapıyor, ağzını oynatıyor, siz onun şarkı söylediğini zannediyorsunuz.

Biz de öyleyiz. Biz de içerideki benliklere playback yapıyoruz. İçeride bir benlik hissi var, düşüncesi var, duygusu var, algısı var; biz de sanki "ben" oymuşum gibi onun hissini, düşüncesini, algısını dillendiriyoruz — playback yapıyoruz yani. Onun için biz aslında gerçek anlamda tam yaşamıyoruz. Ne zaman gerçekten yaşayacağız? Neyi çalacağımızı, neyi söyleyeceğimizi, nerede duracağımızı, ne yapacağımızı gerçekten kendimizin özgürce, her türlü arzudan, korkudan, beklentiden bağımsız bir şekilde belirleyip tercih edebildiğimiz zaman, o zaman gerçekten özgür olacağız. Onun için biz özgür olmaya çalışıyoruz aslında; özgür olduğunu zannedenlerin yüzde 99,99'u özgür değildir. Çalınan parçayı söylüyor — söylemiyor bile, sadece ağzını ona göre oynatıyor.

Gerçekten ben o düşünceyi, duyguyu, davranışı onaylıyor muyum, onaylamıyor muyum? Ama bunu soracak ve bize doğru cevabı verecek bir şefin, bir yönetmenin ortaya çıkması lazım. O ortaya çıkıncaya kadar içeride karmaşa veya otomatizma devam eder. Tabii en nihayetinde odur; o oluncaya kadar da ne yapar insan? İşte kadim bilgeliklerin, kâmil insanların, gerçekten kendini bilenlerin ilkelerini kendine ilke edinir. O yüzden bakın, bütün kadim öğretiler bize şunu ifade eder: sen gerçek anlamda kendini buluncaya kadar ben sana kılavuzluk edeceğim. Yani din olsun, dinden temel alan kadim bilgelikler olsun, aslında insana herhangi bir sınır koymazlar veya insanı kendi dışında bir ilkeler bütünüyle yönetmeyi teklif etmezler. Senin içinde gerçek sen ortaya çıkıncaya kadar sana kılavuzluk eder.

Bu şuna benzer: mesela sen bir yere bir kere gitmişsin ama ikinci defa gitmeyi bilmiyorsun; ama görsen, "gerçekten burası" diyeceksin. Mesela biri sana kılavuzluk eder değil mi bu durumda? Ne zamana kadar kılavuzluk eder? Ta ki sen şunu deyinceye kadar: "ya ben şimdi hatırladım, yolu şimdi hatırladım, gideceğim yeri şu an çok iyi hatırladım, nereden gideceğimi de çok iyi hatırladım, teşekkür ederim" dedin mi ne yapar? Artık kılavuzun görevi bitmiştir. Bir insanın üzerinde bir ermişin, bir mürşidin, bir peygamberin bile görevi bitmemişse, demek ki sen hâlâ içeridekini uyandıramamışsın demektir. Yani dışarıdaki — ister buna ermiş diyelim, ister mürşid diyelim, ister peygamber diyelim — bunlar senin içindekini uyandırmak içindir. İçindeki uyandığı zaman onların fonksiyonu tamamlanır. Maksatları budur. Yoksa bizi sürekli tırnak içinde gütmek için gelmemişlerdir.

Hatta Kur'an'da geçer, Bakara Suresi'nde: "rai'na demeyin, unzurna deyin." Yani "rai'na" çobanlıktan, koyun gütmekten, hayvan gütmekten gelen bir ifade. Şimdi hayvanı bile aslında bir yere kadar güdersin değil mi? Yani hayvan alanını gördüğü zaman artık koşar, senin onu gütmene gerek kalmaz. Ama burada bile "huzurla bize nezaret et," yani bize göz kulak ol ama bizim kendi rehberliğimizi içimizden buluncaya kadar bize eşlik et manasında bir ifadedir. Yoksa bizi sürekli güt yani. Biz sanki başka kodlarla yaratılmışız, peygamber veya bir ermiş de bizi o kodlarımızın aksine bir yere götürüyor — böyle bir şey düşünemeyiz, bu yanlış bir şeydir. Yani sanki insanın kodları başka, dinin kodları başka; eğer böyle bir şey düşünüyorsak ömrümüz boyunca dinle çatışmak zorunda kalacağız. Ömrümüz boyunca din sanki bize bir elbiseyi zorla giydirmek istiyor; yani benim bedenim farklı, din bana benim bedenimden farklı bir elbise giydirmeye çalışıyor gibi. İnsanlar diyor "ya işte ama günah da çok tatlı." Günah kime tatlı kardeşim? Bunu hiç sordun mu kendine sen? "İşte günah ama günah da çok tatlı." Kime tatlı? Şimdi bunu söylediğin anda o zaman dini çöpe atmak durumundasın, atman da gerekir. O ikilik nasıl yani? Benim kodlarım bir şeyi çok doğru görüyor ama din buna günah diyor. O zaman ya bu dinde bir problem var ya bende bir problem var. Bende problem yoksa o zaman dinde problem var; veya bende problem var, din beni o problematik alanım konusunda uyarıyor. Yani işte insanın, insan dünyayı...

Doyumsuzluk ve "Kalpler Ancak Allah'la Mutmain Olur"

Elde etse, dünyaya sahip olsa doymaz. Eğer insan böyleyse, o zaman dini alıp ait olduğu yere bırakmak gerekir. Eğer böyle bir şey varsa gerçekten, insan gerçekten doyumsuz bir varlıksa, o zaman ben bu dini çöp sepetine koymak zorundayım. Çünkü benim yapıma zıt olan bir şeyi öneriyor. Gerçekten benim fıtratım doyumsuzsa, o zaman hani kutsal metin bir vadide, ben bir vadideyim demektir; ara sıra buluşuyoruz sonra gene ayrılıyoruz. Yoksa benim fıtratım ebediyeti arıyor, sonsuzluğu arıyor, mutlakı arıyor ama yanlışlıkla bu dünyada arıyor. Bak, o zaman aklıma yatabilir bu yaklaşım, o zaman bu doğru bir şey; o zaman kutsal metnin bana anlattığı şey doğru. Yani işte "kalpler ancak Allah'la mutmain olur" — demek ki aslında ben ebediyet için yaratılmışım ve ebediyetle tatmin olabilirim. Ama yanlışlıkla sonsuzluğu, ebediyeti sınırlı ve sonlu şeylerde arıyorum, o yüzden de bir türlü doyamıyorum, çünkü kendimi doyurmaya çalıştığım şeyler sınırlı ve geçici. Ha, bak o zaman benim için kutsal metin büyük bir ufuk açıyor bana, beni büyük bir yanılgıdan kurtarıyor, bana gerçek varlığımın kodlarını hatırlatıyor o zaman. O zaman bu benim için çok büyük bir mesaj, mükemmel bir mesaj. Yani "kalpler ancak Allah'la mutmain olur" — çok muhteşem bir mesaj oluyor o zaman, çok mükemmel ve beni ömür boyu yapacağım hatalardan ve yanlış arayışlardan kurtaran bir mesaj oluyor. Çünkü Allah diyor ki "ancak," yani başka hiçbir şey yok; Allah'tan başka bir şey değil, ancak Allah'la mutmain olur. Yani sonsuzla, mutlakla, gerçek varlıkla mutmain olur. O zaman bu benim için çok muazzam bir mesaj.

Yoksa öbür türlü, "işte insanın da gözünü ancak toprak doyurur" diyorsan, o insanı alacaksın, onu gömeceksin, kitabı da başka bir yere koyacaksın; o kitapla o adamın bir arada yürüme şansı yoktur, sürekli çelişkili yürürüz. Çünkü gerçekten, ben kendi adıma söylüyorum, böyle inansam ben kutsal kitabı okumam yani, çünkü kendime karşı da bir saygısızlık ve çelişki olur, kutsal metne de şey olur. Yani bana diyor ki Allah, "kalpler ancak Allah'la mutmain olur." Sonra egom diyor ki "ama tamam ama." Tamam ama dediğim anda kitap bir yerde, ben bir yerdeyim; ne kitaba eziyet edeyim ne kendime eziyet edeyim, o yanlış olur.

Şimdi günümüzde insanlar hem dine eziyet ediyorlar deyim yerindeyse — yani ne anlamda dine eziyet ediyorlar? Dini aslında evet, kendi kodlarına dönüştürmeye çalışıyorlar; bu dine eziyettir. Kendine de eziyet ediyor. Bir türlü dinin ona önerdiği anlayışı içselleştiremiyor. Neden ama? Çünkü içeride bir kodlama var; kutsal metnin sana önerdiği bir kodlama var, bunlar birbiriyle uyuşmuyor. Yani ikisinden birini iptal etmek zorundasın. Bu hemen tak düğmeye bastığın gibi iptal olmuyor değil; yani demen gerekir ki kutsal metin doğruyu söylüyor, benim içimdeki bir kısım benlikler buna rağmen bir tavra sahip; ama ben burada doğrunun ne olduğunu biliyorum, onaylıyorum ve bunun aksi olan şeylere karşı da akıllıca, bilgece bir çabanın içine girerek kendimi arındırmayı tercih ediyorum.

Bakın bütün kutsal metinlerde ne var? Nefsin arınması diye bir kavram var. Niye arınmak zorundayız? Demek ki burada bir kirlenme olabiliyor, doğasına uygun olmayan bir şeyler ona girmiş olabiliyor. Yani bir aslanın nefsini arındırmaya ihtiyacı var mı? Bir kedinin? Yok. Onun bir tabiatı var. Ama insan — insan var, neden? İnsan doğasına aykırı davranabilecek potansiyele sahip. Bu ise insana verilmiş olan aslında bir yücelik şeyi. Bazen olur ya, mesela günümüzde bir davranış modeli üzerinden söyleyeyim: mesela diyelim ki bir insana diyoruz ki "illa bunu yapacaksın." İnsanda bir benlik ne diyor? "Ya beni sınırlandırma, illa bunu yapacaksın diyor, bana opsiyonları göster, ben tercih edeyim; o doğru olsa bile ben tercih edeyim" diyor. Biz diyoruz ki "ya bak bu doğru olan bu, niye sana tercih sunayım?" Ama bakın insanın aslında doğasında güzel bir şey var; demek istiyor ki, zorunlu olarak doğruyu tercih etmekle özgür bir biçimde tercih edebilmek arasında değerlendirme yaptığımızda, birçok seçenek arasından doğruyu tercih etmek varoluşsal ve bilinç düzeyinde daha yüksek bir düzey.

Mesela şöyle düşünün: bir çocuğa sadece doğru şıkkı koymuşsunuz, soru var ve tek şık var; bir de beş şık var ve çocuk doğruyu tercih ediyor. Burada hangi bilinç daha yüksektir değil mi? O beş tane seçenekten doğruyu seçen çocuk daha bilgili, daha kavrayışlı, daha niteliklidir. İşte insana verilen nitelik budur. Yani bize tercih etme imkânı verilmiş, fakat bunu unutmuşuz; bütün şıkları tesadüfen işaretliyoruz, canımız hangisini isterse o anda o şıkkı işaretliyoruz. Bu ise tercih etmek değil işte. İnsan tercih etme özgürlüğüne sahip kılınmış bir varlıktır. İşte burada ya tercihini kullanacak veyahut da otomatik bir şekilde hayatı yaşayacaktır. O yüzden insanoğlunun önünde gerçekten muazzam bir seçim imkânı konmuş, yani olmak ve olmamak kadar hayati bir tercih alanı. Gerçekten yaptığın tercih senin varoluşsal gerçekliğini ve potansiyelini ya ortaya çıkaracak ya da seni çürütecek. O yüzden insan hayatında her zaman bunu sormalı: neyi tercih ediyorum? Ve gerçekten yaptığım tercih özgür bir tercih midir, yoksa korkularımın, arzularımın, heveslerimin, komplekslerimin, yaşadığım hayatın içindeki bir kısım olumsuzlukların beni savurduğu, beni tepkisel bir biçimde sürüklediği bir tercihte mi bulunuyorum? Ki dediğim gibi aslında bu bir tercih değildir. Biz tercih etmek için bir çabanın içinde olmak zorundayız; o çabadan sonra gerçekten sen özgür olursun.

Mesela düşünün: ters giden bir olay karşısında kaygılanmama özgürlüğüne sahip miyim? Sadık ve dürüst zannettiğim bir dostumun beni hayal kırıklığına uğratması karşısında hayal kırıklığına uğramama özgürlüğüne sahip miyim? Hayatın bana bir şey borçlu olmadığını düşünme konusunda özgür müyüm, yoksa mutlaka hayat bana bir şeyler borçlu mu diyorum?

Hayatın Sana Hiçbir Borcu Yoktur

Evet, hayatın sana hiçbir borcu yoktur. Senin hayata özünle bakma ayrıcalığın ve hakkın vardır. Bakın, biz ne diyoruz veya demesek bile bilinçaltımızda bir benlik şöyle diyor: "hayatın sana borcu var." Olacaklar değil mi? En son bir alacaklar Tanrı'dan; Tanrı bize borçlu, bu dünyada değil ahirette; orada da yapacak. Vadeye giriyoruz, vadelendiriyoruz; bunlar hepsi manasız şeylerdir. Yani hayatın bize hiçbir borcu yoktur. Ama bakın bunu şimdi hangi ben diyecek? Hangi ben bunu diyebilir, veya içimizde bunun aksini söyleyen onlarca yüzlerce ben var değil mi — "ailemden alacağım var, annemden, babamdan, arkadaşımdan, ilkokul öğretmenimden bugüne kadar muhatap olduğum bir kısım insanlardan çünkü" — bakın o hangi benlik tarafından algılanan bir hak? Kendini bu dünyada bir şey elde ettiğinde, bir şeye sahip olduğunda şanslı gördüğünü zanneden bir benlik, veya herhangi bir olumsuzluk yaşadığında bunun onda kalıcı varoluşsal bir olumsuzluk, bir yıkım, bir yara meydana getirdiğini zanneden benlik. O zaman senin benliğin şunu diyebilir mi: "benim hayattan hiçbir alacağım yok, bu hayatın bana hiçbir borcu yok" diyebilir misin? Diyemezsin.

Peki Kur'an sana "hayattan bir alacağın var" diyor mu? Yok. "Biz ölümü ve hayatı yarattık" diyor, "ta ki hanginiz fıtratına uygun güzel amelde bulunacak" — herhangi bir fıtratına uygun davranacak. Bak hiçbir alacağın yok. Aksine, ayetin ifadesiyle dediğim gibi, hayatın sana hiçbir borcu yok. Senin hayata özünle, ruhsal varlığınla bakma ayrıcalığın ve hakkın var. Şimdi biz bu ayrıcalığı ve hakkı unuttuğumuz gibi hak etmediğimiz bir benliğin penceresinden hayata bakıyoruz. Çünkü o benlik kendini hayata karşı mağdur hissediyor. Çünkü o benlik hayatın ona bir şey vereceğini ve bununla da mutlu olacağını zannediyor. Onun için bakın, hayatı hangi özne ile yaşadığımızın sorgulamasıdır. Bütün yaptığım bütün sohbetlerin ana teması budur: hayatı hangi özne bilinciyle yaşıyorsun? Yanlış bir özne bilinciyle yaşıyorsan, dediğim gibi ne senin kendine eziyet etmen lazım, ne dine eziyet etmen lazım; başka bir formül bulmak lazım orada, çünkü kutsal metnin sana hatırlattığı şey başka bir yerden bir okuma biçimi; sen o benliklerle bu okumayı yapamazsın, böyle bir şey mümkün değil.

Sen eğer "hayatın bana borcu var" diyorsan, "Allah niye adil değil" diyeceksin. Çünkü başka bir şey olamaz o benlikte; çünkü hakikaten o benlik üzerinden hayat hakikaten adil değil. Çünkü o benlik kendisi için tanımladığı, en azından belli bir çıtanın üzerinde olmak ihtiyacı duyuyor. Atıyorum, babam çocukken ölmüşse "niye çocukken öldü," annem babam ayrılmışsa "niye ayrıldılar," işte "niye öyle bir annem vardı, niye böyle bir babam vardı, niye böyle insanlarla karşılaştım, niye böyle biriyle evlendim, niye böyle bir çocuğum oldu" — hayat, o benlik bu tür soruları sormak zorundadır. Çünkü hayatı temelden yanlış bir bağlama oturtuyor.

Yani şimdi şöyle düşünün: diyelim ki bir film çekilecek, bir yönetmen var, adam işte o filmi çekecek. Sen şimdi burada "yönetmenin adil olması gerekir, herkes kral olmalı" diyebilir misin? Bu bir oyun; sen yanlış bir çerçevenin üzerine mevzuyu oturtuyorsun. Adam bir film çekecek ve sen de bu filmde yönetmenin sana verdiği rolü en güzel şekilde oynayacaksın. O rol asıl olan bir şey değil, senin varoluşun değil, o sen değilsin. Bunu anlamadıysan sürekli kavga etmek zorundasın. Ben ruhsal bir varlık olarak bir şeyi deneyimleyip o deneyimde kendi öz varlığımın farkındalığını ortaya koyuyorum; onun üzerinden tercih ve cevap veriyorum. Hikâye bundan ibaret. Beşerî kaderimin ne olduğunun bir önemi yok.

Bunu şuna benzetebilirsiniz: yüz adet birer litre su düşünün, bu birer litre suyun her biri farklı şekillerde dondurulmuş diyelim — birisi yuvarlak küre şeklinde, birisi kare şeklinde, birisi çubuk şeklinde, birisi böyle karmaşık bir şekilde falan. Şimdi bunların öz değerleri arasında bir fark var mı? Yok, hepsi bir litre su. Ama her biri farklı şekilde dondurulmuş. Burada bir adaletsizlik yok, burada bir problem yok. Adaletsizlik gören senin egondur. Adaletsizlik gören o egodan baktığın müddetçe de kaderinle kavgan devam edecektir. Başka bir şansın yok. Ya üçkâğıtçılık yapıp "Ya Rabbi, işte bizi bu dünyada sen biraz mağdur ettin ama sorun değil, ben seni itham etmiyorum, sen de bunu görürsün artık, bana uygun şekilde ahirette bir harçlık verirsin değil mi" gibi bir şey düşünüyoruz. Hâlbuki kutsal metin sana böyle bir şey demiyor. Çünkü bakın ego kıyaslama yapıyor: "o şanslı, ben şanssızım, keşke şöyle olsaydı, keşke ben onun durumunda olsaydım, herkes aynı durumda olsaydı falan, herkes mutlu olsaydı." Herkes mutlu olabilir, buna bir engel yok ki. Herkesin mutlu olmasına şu anda bir engel yok. Mutluluğu engelleyen başka bir şey var arada; onu gör ve onun tasfiyesine çalış, o zaman mutlu olursun. Yoksa "mutsuzum niye" — belki insanlarda alışkanlık oluyor, "hangi ben" — şimdi hangi ben diyeceksin değil mi? Ben demeyeyim diyorum, sen de onun için söyle, benim yerime sen söyle. Ben senin söylemen için söylüyorum, yoksa ben sana orada bir şey dayatmıyorum; bir şey fark etmen için neyi sorman gerektiğini söylüyorum.

Neyi soracaksın? Şimdi bir insan uyandığında, diyelim ki insan bilinciyle uyanır değil mi? Bir kedi uyandığında kedi bilinciyle uyanır — mesela kedi uyanınca ne yapar? Bir gerinir falan, sonra acıkmışsa vesaireyse ona göre bir şey yapar. Bir sivrisinek uyandığında sivrisinek bilinciyle uyanır. Bizim kendimize sormamız gereken şey şu: şu anda sende hangi benlik uyanıyor ve bu nasıl bir benlik? Sen insan olarak uyanmıyorsun, hep uyandığında başka bir şey olarak uyanıyorsun. Bazen bir kirpi gibi uyanıyorsun, biri sana dokunduğunda hemen oklarını savuruyorsun, tepkiselsin çünkü, öfkelisin, agresifsin. Bazen kaygılı bir sincap gibi uyanıyorsun, sürekli gözün dört dönüyor, "ne var ne yok, aman bir şeyi kaçırmayayım," sürekli bir kontrol. Bazen bir aslan gibi uyanıyorsun: "buranın kralı benim, kimse bana karşı koyamaz" diyorsun. Sürekli başka bir şey olarak uyanıyoruz. İnsan olarak uyanmak — işte o gerçekten özgürlüktür, insan olarak uyanmak.

Soru: Seyretmek de her şeyi içerir mi? Yani seyri de içerir, faaliyeti de içerir? Ona yapışırsan onda gidersin.

Ama seyredersen ona yatırım... Ama şunu da ekleyelim: gerçek farkındalık, hayata aktif olarak katılmayı da içeren bir şeydir. Yani bizde bazen ermişleri ve aydınlanmış insanları böyle Buda oturuşu gibi oturan, etliye sütlüye karışmayan biri olarak düşünürüz. Böyle bir şey değil. Bakın, spritüel öz anlayıncaya kadar gerçek anlamda doğru soruyu soramayacağız.

Doğru Soru: Neyle Karşılaşacağın Değil, Nasıl Karşılayacağın

Doğru soruyu soramadığımız için de aslında gerçek anlamda cevaplar da bulamayacağız. Hatta cevap verilse bile o cevabı anlamayacağız. Spritüel varoluş, hayatın içine girmekle girmemeyi eşit görür; onun için burada bir fark yoktur. Hatta bir Hintli ermişin bir ifadesi vardır, der ki: "Tanrı her kadının rahmindeki canlıya ruhundan üfler." Yani şu ayrımı yapmaz: "bu çok soylu bir kadın falan, işte buna ruhundan üfleyeyim ama bu kötü yolda bir kadın, buna bir ruhundan üflemeyeyim" — der mi? Demez. Neden? Çünkü Tanrı'nın ruhu herhangi bir kötülüğe, herhangi bir olumsuzluğa uğramaz ki.

Peygamber, bakın en son örneğimiz değil mi, insanlığa gönderilmiş son örnek; niye hep hayatın içinde? Çünkü ahir zamanın en temelde ihtiyaç duyacağı şey bu. Çünkü bu bir zıtlık içermiyor; yani spritüellik, ruhsallık, dünya dediğimiz hayatın içinden kopmayı, ayrı kalmayı içermiyor. Hayatın içinde — evlenmiş, ticaret yapmış, savaşmış ama insaniyetinin kodlarıyla savaşmış. Mesela batılıların veya bizim zaman zaman anlayamadığımız şey de o; yani spritüel bilinci böyle kenarda durmak, sadece seyretmek gibi veya o şeyin dışında kalıp yaşamak gibi görüyoruz. Mesela şahsi olarak bana çok bu konuda "sen rahatsın İsmail" diye eleştiri geliyor. Tabii ki hayatın içindeyim, dışında değilim ki; değil mi? Benim insanlarla etkileşimim var, arkadaşlıklarım var, dostluklarım var, işim var vesaire bir şeyler var. Ben hayatın içinde kalarak size böyle bir şeyi öneriyor olsam, size yapamayacağınız bir şeyi önermiş olurum; bu da samimiyetsizliktir, veya aldatmaktır yani değil mi? Peygamber bize böyle bir şey önermiş olsa yanlış olmuş olur.

Hatta bazı sahabiler var, ayrışmak gerektiğini zannediyorlar; adam mesela karısından ayrılmak istiyor, bir daha onunla aynı yatağa girmemek istiyor, sürekli oruç tutmak istiyor. Peygamber diyor ki: "Benim yolum bu değil. Ben evlenirim de, insanlarla iletişimim de olur, ticaret de yaparım, şunu da yaparım bunu da yaparım; her gün oruç tutmam, bazı günler tutarım, benim yolum bu" diyor. Bu ne demek aslında? Bakın zihninizde egonuz bazen şeyi ayırır ya: "tamam da iyi güzel yani, bu kâmil insanlar bize güzel şeyler söylüyorlar ama bunlar biraz böyle hayattan biraz uzaklar gibi, bunlar ancak böyle işte hayattan elini eteğini çektiğin zaman yapabileceğin şeyler" gibi böyle bazı egoların bir argümanı vardır. Bunlar da hani mevzuya sağdan yaklaşanlar, iyi niyetle yaklaşıyor gibi görünen benliklerdir. Hayır, böyle bir şey söz konusu değil, o da bir benliğin yanılgısı.

O yüzden bütün mesele doğal bilincin perspektifiyle hayatı okuman, başka bir şey yok. Bakın örnek: işte "hayatın sana hiçbir borcu yok" — şimdi ya bu söz doğru, ya senin içinde kırk çeşit benlik var ve bunlar hepsi birilerine alacak kesmişler değil mi? Yani ya hayat sana borçlu ya değil, burada karar vereceksin. Hayat sana bir şeyler borçluysa, sen kutsal kitabı bir kenara koyacaksın, rafına koyacaksın, orada dursun daha iyi, kendine de eziyet etme: "hayat bana bir şeyler borçlu, borcunu ödeyinceye kadar ben bu kitabı açmayacağım" demelisin bunu.

Şimdi ya bu çatışmanın bir tarafını tercih edeceksin, ama bu şey değil; işte bak "sevaptır, yok ahiret var işte ama böyle nefsine uyarsan cehenneme gidersin" değil. Hangisi doğru ya? Bizim soracağımız nokta bu; hangisi doğru? Yoksa "bırak şimdi cehenneme gideceğim, cennete gideceğim, hangisi sevap, hangisi günah" değil. Aslında onların da bu bahsettiğim anlamda bir tanımları var da bizde bozulmuş onlar. Bizde günah-sevap alacağın ödül veya ceza yani, Allah'ın işi gücü yok, sana ya sopa verecek ya havuç verecek — böyle bir Allah'ı da bırakmak lazım. Eğer sen Allah'ı böyle bir Allah sanıyorsan onu da bırakman lazım. Allah öyle bir şey değil.

"Herkes basiret üzere inansın, basiret üzere reddetsin." Yani de ki "bana göre kardeşim bu doğru, ben iyice düşündüm, tarttım, ölçtüm, biçtim, bu doğru." Veya "yok, şu doğru." Ya kutsal metin doğru ya benim benliğimin söylediği bazı şeyler doğru; tercih yapmak zorundayız. Bu olmazsa içeride çatışırız ve din bizi baskılayan bir unsura dönüşür. Sürekli bizi baskılayan, sürekli böyle hani biz sanki varoluşumuzu açacağız — böyle bir tohumun filizlenmesi gibi ama din sürekli böyle oradan buradan yama koyuyor: "bak ama bu günaha, bu yasak ama, bu ahiret var, unutma, dünya üç günlük" falan. Böyle sürekli biz sanki açılmaya çalışıyoruz, bir çekirdeğimiz var, eskilerin deyimiyle neşv-ü nema bulacağız, filizleneceğiz; din böyle sürekli bastırıyor orada. Biraz filizleniyoruz, kavanozdayız, kapağı kapatıyor. O zaman kardeşim ya burada bir problem var ya burada bir problem var.

İşte tercih etmek dediğim şeyler, bütün bunları içeren bir şey. İnsan tercih et. Bakın kutsal metin geldiği zaman peygamberin insanlara söylediği şey budur: tercih edin diyor, ve bunu basiret üzerine yapın; yani kendi bilincinizi orada bütün imkânlarıyla kullanın. "Yok, hakikaten ben iyice düşündüm, tarttım, ölçtüm, biçtim, kendi referanslarıma göre insanın benliği kaotiktir, insanın gözü doymaz, veya insan mutlu olmak için illa bir şeye ihtiyaç duyar" ya bunu diyelim ya da diyelim ki Bediüzzaman'ın ifadesiyle "hakiki saadet ancak imanda ve marifettedir." Başka bir şey yok. Öbür türlü gereksiz bir çelişkinin içinde yaşarız.

Bakın o yüzden, küfür içinde yaşayıp da sonra imana dönenler güçlü bir şekilde dönmüşlerdir; gerçekten Hâlid bin Velid gibi. Neden? Çünkü daha önce kendince düşünmüş: "hayır kardeşim, bu gelen mesaj doğru değil, Hz. Muhammed'in getirdiği mesaj doğru değil" demiş adam, kendince düşünmüş yani, yanlış vs. ama düşünmüş kendince, sonra süreç olmuş, olaylar yaşamış, sonra gene düşünmüş; ama bakın gene düşünmüş, ne yapmış? Özgürce düşünmüş. Mekke fethedildikten sonra değil yani, anlıyor musunuz? Mekke fethinden sonra değil, o da hayır anlamış, "hayır" kelimesiyle başlamış, o da hayır anlamış. Yani düşünmüş, tekrar yaşadığı o süreç için tekrar düşünmüş ve demiş ki "Muhammed'in getirdiği mesaj doğru." O zaman da oraya intisap etmiş, tercihini o yönde kullanmış.

Günümüz insanı ve bizim gibi ülkelerin insanı ikilemde yaşıyor. Bu ikilemi kaldırmak zorundayız, kendimize de eziyet etmemek için. Dünya mı doğru, insanın tabiatı bu mudur, Freud'un dediği gibi midir, işte şunların dediği gibi mi? Öyleyse kardeşim dibine kadar dünyaya dal, ne kadar bulabilirsen; eğer tatmin edeceğini düşünüyorsan bütün himmetini, gayretini, enerjini ona ver. Veya de ki yok, veya bir noktadan sonra geri dönerim de bu iki şeridi de götürmeye çalışmak mümkün değil. Hz. İsa'nın deyimiyle: "Hem dünyaya hem Tanrı'ya kulluk edemezsiniz." Bu bizi geriyor çünkü, bizi ikircikli hâle getiriyor. O yüzden İslam dünyasında böyle bir problematik şey var. O problemin aşılması neye bağlı? Net tercihe bağlı bir şey.

"Ben iyice düşündüm" — yarın önceki gibi mi bir alışveriş yapayım? Onu da bakın orada da bence ikircikli bir bilinç var; bunu da hani açıldığı için konu edeyim. Yani "hiç ölmeyecekmiş gibi" böyle, "yarın ölecekmiş gibi" böyle, hatta burada bir ikircik var. "Ben zaten hiç ölmeyeceğim" değil mi? Yok, "hiç ölmeyeceğim" ama işte öbür türlü hiç ölmeyeceğim — yani ben spritüel varlığım zaten ölmeyecek, ben bu dünyanın da mahiyetini biliyorum, bu dünyanın mahiyeti bu dualitenin içinde, benim o spritüel bilincimle yaşamak. Dolayısıyla ben hani hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için niye çalışayım ya, böyle bir mantıksızlığa niye gireyim? Bunu kim söylemişse bilmiyorum. Yani burada böyle şeyler söylenmişse de orada kime söylendiğine bakmak lazım. Bakın, şimdi bir sözü kimin söylediği kadar kime söylendiği de önemli. Şimdi birisi olasılık hesapları üzerinden düşünüyorsa onu olasılık hesabı üzerinden bir şey söyleyebilirsin. O yüzden dikkat edin, kâmil insanlar sorulan sorunun cevabını kendi bilinçlerine göre vermezler her zaman; karşıdakinin bilinç düzeyine göre verirler. Çünkü kendi bilincine göre verse karşıdaki hiçbir şey anlamayacak. Ama onun bilincine göre verebilir. O yüzden bu sözleri de ayırt etmek lazım.

Muhtemelen bu söz de böyle bir şey. Ben hayatımda bana hiç içime sinmemiş bir sözdür yani; "bir oraya atlayacağım bir oraya atlayacağım" — spritüel bilincin oluncaya kadar o ikilemi kabul ettiğin sürece yaşarsın. Ve bu gerçekten zorlayıcı bir şeydir, tavsiye edilmeyen bir şeydir. Ben sonsuz bir varoluşla Yaratıcı tarafından var edilmiş ve farklı varoluş düzlemlerini yaşamam takdir edilmiş bir varlığım. Ben niye dünya için yaşayayım, ahiret için yaşamayayım? Ahiret için yaşamak ne demek? O da ayrı bir şey. Şimdi bakın bir söz nerelere kadar gider, bu da uzar bugün.

Soru: Kâmil insan karşısının bilincine göre konuşur — bunu biraz daha açabilir misiniz?

Yani şimdi bu kelime, cümle itibariyle anladığım: ben hakikati mi söylemem? Şöyle diyeyim size: mesela Peygamberimiz bir savaşın sonunda bir çocuk görüyor, çocuğun babası ölmüş, annesi de daha önce ölmüş. Çocuk tabii kendini yetim öksüz hissediyor; tabii spritüel bilince de sahip değil. Peygamber ne diyor ona? "İster misin, Ayşe annen, Muhammed'de baban olsun; ya Fatıma annen olsun" der. Çocuk seviniyor, mutlu oluyor. Şimdi bu mesaj hakikate dair bir mesaj mıdır? Değildir. O çocuğun bilinç durumuna göre bir mesajdır.

Mesela şimdi biri diyor ki "evlensem, işte beni çok anlayan bir eşim olsa mutlu olur mu?" Şimdi ben ona demek isterim ki "olmazsın kardeşim." Ama şimdi ben ona öyle diyeceğim, bu sefer çok üzülecek, belki benim onu kıskandığımı bile düşünecek. Belki de diyecek ki "ya bir mutluluk yolu bulmuştum, bunu da tıkadı İsmail Bey" diyecek. Ben o zaman ne diyeceğim? "Tabii ki mutlu eder, ama tabii ki daha derin, daha kalıcı mutluluklar var" diyeceğim. Bak ne yaptım? Direkt olarak hakikati bütün çıplaklığıyla ifade edemedim; onun seviyesine uygun bir şekilde ifade etmek zorunda kaldım.

Dolayısıyla burada mesele gerçek anlamda o spritüel bilincin farkına varana kadar yol alabilmek, yolda da kalmamak. Yoksa işte, bugün dikkat edin, çok basit bir şey söyleyeceğim size: bugün Türkiye'deki ve İslam dünyasındaki normal mutluluk konusunda kitapları toplayın, ki Türkiye'de de var — işte mutluluk terapileri, mutluluk bilmem ne, mutluluk uygulamaları, mutlu olmak için ne yapmalıyız falan. Var öyle kitaplar, hepsi psikolojik düzeyde. Ama diyelim ki spritüel bilincin farkına varan bazı kâmil insanlar var, adam çok net diyor ki: "mutlu olmak için hiçbir şeye, mutsuz olmak için de hiçbir şeye muhtaç değilsin." Şimdi bakın bütün o kitaplar bir yana, bu söz bir yana. Doğruyu kim söylüyor? Bu adam söylüyor, ya da bu bilinç söylüyor.

Bediüzzaman diyor "hakiki saadet, yani hakiki mutluluk, marifetullah, muhabbetullah olmadan olmaz" diyor. Kesinlikle olmaz diyor. Ama şimdi merak edenler 20. Söz'ün girişine bakabilirler. Ama bir sürü mutluluk kitabı var şimdi değil mi? "İyi işte eşini işini bulursan mutlu olursun, işte şöyle seni anlayan biri olursa mutlu olursun, şöyle olursa mutlu olursun, böyle olursa mutlu olursun" değil mi? O kadar kitap var. Bunları nereye koyacağız? Bunları ait oldukları bilince havale edeceğiz. Dışlamayacağız ama diyeceğiz ki: o kitaplar şöyle bir bilinç ve şöyle bir benlik algısının ürünüdür. Ama kutsal metin, kutsal metin öyle bir şey demiyor insanlara.

Soru: Hocam, o alışverişe kitapları yazan bizim bir yazar da var, on yedi yıl boyunca bunları yazıyor, daha sonra pişman oluyor.

Eder yani, tamam. Belki pişman olarak mutlu oluyordur.

Hayatın Sana Borcu Yok: Son Söz

Evet, son olarak bitiriyorum. "Hayatın sana hiçbir borcu yok" — eğer bu bilinci yakalarsan artık her şeye minnettar olursun. Bir kere insan şunu düşünmeli: herhangi bir şeyi hak edecek ne yaptın? Böyle bir şey yok. Ama bakın, peki sen neyi hak ediyorsun? Sen hiçbir şeyin lekeleyemediği, zedeleyemediği, gölgeleyemediği, bozamadığı bir varlığa sahipsin. O varlıkla bu dünyaya ışık olmak için gelmişsin. Allah ne diyor peygambere? "Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" diyor. Şunu mu diyor: "Biz seni âleme mutlu olasın diye gönderdik"? Şimdi ya bu doğru ya bu doğru. Allah Hz. Muhammed'i mutlu olasın diye mi gönderdi? Peki sen niye mutlu olasın diye bu dünyaya geliyorsun? Sen ya başka bir yerden geldin ya da seni başka biri gönderdi, ya da senin içinde bir ego var, sana bir tuzak kuruyor: "dünyaya mutlu olmak için geldim" diyor sana.

Hâlbuki bak, Allah peygamberini "âleme rahmet olsun" diye göndermiş. Sen de aynı niteliğe sahipsin insaniyetin itibariyle. Sen de âleme rahmet olarak gönderildin. Sen de ilahi isimlerle donatıldın; Allah demiyor mu, "biz Âdem'e isimleri öğrettik"? Sen de rahmetle, adaletle, şefkatle, ilimle donatıldın. Sen de âleme bunun için gönderildin. Ama sen âleme dilenci olarak geldiğini ve âlemin sana bir şeyleri vererek mutlu edeceğini zannediyorsun. "Âlemden alacaklısın, karından alacaklısın, hocandan alacaklısın." Ya böyle bir şey olabilir mi? "Hocam beni mutsuz ediyor, karım beni mutsuz ediyor." O zaman sen git başka bir varoluş alanına gitmeye çalış; yani senin yerin burası olmamalı yani, çünkü sen bunun üzerinden mutluluk veya mutsuzluk üretiyorsun. Sen kendine zulmediyorsun bu anlayışla. Başka bir yer bul kendine, başka bir gezegen olabilir, orada başka bir yer kurmak lazım. Çünkü bu dünyanın tabiatı bu değil. Hem bu dünyada yaşayacaksın hem "yok, karım, eşim, kocam beni mutsuz ediyor" diyeceksin. Böyle bir şey olmaz. Olursa söyleyin, ben de değerlendireyim.

Soru: "Hangi ben" diye sorduğumuzda kesinlikle evet, ben ile özdeşleşmek ıstırabın köküdür.

Bakın ıstıraba sebep olan ego bilincini, o ben algısını bulacaksınız. "Ben mutsuzum" diyen kim? Ben hep bu soruyu soruyorum değil mi, kendime de bu soruyu sormuşumdur, hâlen de sorarım. Mutsuz olan kim? Eğer o benlikle özdeşleşirseniz bu ıstırabın köküdür. Kökü kurutmadığınız müddetçe de meyvelerinden kurtulamazsınız. Kökünü kurutmadığınız bir dikenli çalı her zaman size diken üretecektir. O benlikle özdeşleşmiş; yani "bu dünyada ben bir şey bulacağım, mutlu olacağım" — bu kötü bir benlik algısı. Ve bu kökleştiği müddetçe, yani bunun kökü senin varlığında durduğu müddetçe sen onun acı meyvelerini toplamak zorundasın. Niye topluyorum? Niye mutsuzum? Kahrolsun, işte insanlardan bıktım, yok ondan bıktım. Bak sen çok kötü bir benliği ekmişsin varlığına, onun acı meyvelerini topluyorsun ara sıra. Çözüm basit yani ama sen kökünden onu kaldırmıyorsun; yani o mutsuzluğun kökünde olan şeyi bulmaya çalışmıyorsun. O meyveyi veren kök ne? Nasıl bir ben bilinci, nasıl bir ben algısı? Sen onu bulup onu kökten kaldırmadıkça hayatında mutlaka acı meyveleri tadacaksın. Başka bir yolu yok.

Evet, ben ile özdeşleşmek ıstırabın köküdür. Belirli bir deneyimi yaşamayı diğer deneyime tercih ettiğinde ıstırap çekersin. Yani hayatın bir bölümünü kabul edilir buluyorum, bir bölümünü kabul edilemez buluyorum. İnsanların beni sevmesini, onaylamasını, takdir etmesini, saygı göstermesini kabul edilebilir, iyi bir şey olarak görüyorum; bunun tersi durumları asla kabul edilemez görüyorum. O zaman ben kendime başka bir yer bulmam lazım. Aslında biz hepimiz başka bir Rab arıyoruz, farkında değiliz. Yani bizim Rabbimiz diyor ki "ben dualite olarak yarattım," bu dünya dualite üzerine; biz aslında başka bir Rab arıyoruz farkında değiliz. Diyoruz ki bak "bu olur ama bu olmaz." Mesela keşke hastalık olmasa değil mi, keşke ölüm olmasa, keşke hiç kimse birbirine kötü davranmasa. O zaman sen git kendine başka bir âlem, başka bir Rab bulman lazım. Sen yanlış bir yerde duruyorsun. Çünkü bir şeyleri yaşamayı varoluşsal anlamda bir şans ve imkân, diğerlerini de varoluşsal anlamda seni yıkacak bir şey olarak görüyorsun.

Düşünün, Hz. Asiye öyle mi gördü? Varoluşsal bir şey olarak mı gördü Firavun'un eşi olma durumunu? Yok. Hz. Yusuf yaşadığı onca şeyi varoluşsal bir şey olarak mı gördü? Yok. "Bu çok kötü, bu beni çok mutsuz ediyor" diye mi baktı? İşte bir de Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi, "kendini gerçekleştirme" en tepede diye; böyle bir hikâye uydurmuşlar bize, biz de böyle şeyi çok safız yani, hemen alıveriyoruz. İşte bak, "bir hedef edindi, ulaştı" — kırk yaşında da, elli yaşında da olsa "kendini gerçekleştirdi" diyoruz. Ne yaptı kendini gerçekleştirdi? "İşte otuz yıldır bir film çekmek istiyordu, çekti. Yirmi yıldır anlaşıp evleneceği bir sevgili bulmak istiyordu, buldu. Otuz yıl sonra ev sahibi olmak istiyordu, oldu — bak kendini gerçekleştirdi." O zamana kadar kendini gerçekleştirmemiş miydi? Bak bunu ne kadar doğal buluyoruz değil mi, hiçbirimiz bundan şüphe etmiyoruz. Hâlbuki bu öyle derin bir zoka ki, bunu yuttun mu iflahın kesilir. Ömrün "kendini gerçekleştirmeye" çalışmakla geçer. Hâlbuki Allah diyor ki "ben seni gerçekleştirdim" diyor. Sen gerçeksin, sen varsın. Seni gerçek olarak gönderdim, kendini gerçekleştirmek için göndermedim.

Bakın ne kadar farklı dünyalar; olguların nasıl olduklarına, sürecin nasıl işlediğine, nasıl olması gerektiğine dair devamlı bir değerlendirmen varsa ıstırap çekersin. "Ben bunu hak etmedim" — ya bu hikâye nereden çıkıyor, hiç sordun mu kendine? "Ben bunu hak etmedim" — ne kadar manasız bir şey. Sana bunu hak ettiğini söyleyen mi oldu? Ego kendinden söylüyor: "sen bunu hak ettin mi" diyorlar mı? Allah sana "sen bunu hak ettin mi" mi diyor? Yani Allah Hz. Yusuf'a şunu mu dedi: "sen bunları hak ettin"? Ne dedi? Yok. Peki sen nereden çıkarıyorsun "ben bunu hak etmiyorum" diye? İşte o cahil benliğinden çıkıyor. Sen güzel, olumlu, pozitif bir olaya insanlığınla, varoluşunla, o spritüel varlığınla cevap vereceksin; kötü bir şeye de onunla cevap vereceksin.

İşte Hz. Yusuf örneği değil mi, Bünyamin gibi bir kardeşi de vardı, onu kuyuya atan on bir kardeşi de vardı; Bünyamin'e de kendi insaniyetine, fıtratına, varoluşuna uygun şekilde muamele etti, on bir kardeşine de. Hz. Yusuf, o zaman biz kutsal kitabı ne yapalım arkadaşlar değil mi? Yani Allah peygambere, hem de bir peygamberine, Hz. Yusuf'a bu kadar şey yaşatmış. Yani Hz. Yusuf bunları mı hak etmiş, Hz. Muhammed taşlanmayı mı hak etmiş? Peki o zaman ben bunları nasıl okuyacağım? Eğer benim başıma hoşlanmadığım, egomun hoşlanmadığı bir olay geliyorsa, "ben bunu hak edecek ne yaptım, ben bunu hak etmedim ki" diyorsam, o zaman kutsal kitabın yarısını çöpe atmam lazım. Çünkü bu nasıl bir Allah ki Hz. Muhammed'i taşlatmış peygamberi iken, Hz. Yusuf'a onca sıkıntılı süreçler yaşatmış. Hak etmiş o zaman değil mi? Ya buradan bakacağım ya başka bir yerden bakacağım, başka bir çarem yok. Ama biz bakın ne kadar ustayız ki iki şeyi de birlikte götürüyoruz; hem egonun hikâyesini yürütüyoruz hem de kutsal kitabımıza ne kadar candan bağlıyız diyoruz. Hani "iki denizi salmışız birbirine karışmıyorlar" mübarekler; hani nefsin böyle bir şeyi var, o öyle kendi yolunda gidiyor, kutsal kitap da gidiyor, beraber gidiyor, hiçbiri birbirine karışmıyor. O ince çizgi dediğin var ya, ha tamam işte o ince çizgi.

Onun için bakın hayat en temelde kendinin, hayatın, varoluşun ne olduğuna dair bir tercihte bulunmana bağlı. Bütün tercihlerin en önemlisi olan bir tercih var, ona doğru gideceğiz; oradaki kökü bulacağız. Bu da cehalet.

Soru: "Hak ettim" derken, neyle hak ettin? İyi bir şeyi olması gerekiyormuş, olmuş, akış böyle ilerledi mi demek istiyorsunuz? Bir de şu var, dünyadaki hayata dair bir şeyi "ben bunu hak ettim" — o kadar ıstırap çektik, musibet, zorluk, sıkıntı; Allah zaten beni böyle bir şeye hazırlamıştı falan, pişirdi pişirdi, ölmeden bunu koydu, tabii ki hak ettim diyoruz.

Bunlar hepsi ego hikâyeleri. Eğer dünyevi bir şeyse, ben ona "hak ettim" gözüyle bakmaktan Allah'a sığınmam lazım. Ben bu dünyada neyi hak edebilirim ki? Yani bu dünyada ne var ki, "ben bunu hak ettim" deyip bundan bir şey yapayım.

Soru: Ücretin peşinden anlarsam...

Hayır hayır, o "mutsuz" anlamdaki hak etmek, o ayrı bir şey; onu kastetmedim, onu biliyorum. Ben neyi kastettiğimi anlatayım. Şimdi bazen insan pozitif bir şeyi hak ettiğini düşünür; bu egonun kibridir, egonun o nimette hakkı olduğuna inanmasıdır. Diyelim ki iki tane kötü kocadan sonra üçüncüsü melek gibi; "ne dersin, hak ettik yani, ikisinin ceremesini çektik" değil mi? Bir de olumsuz zaten söyledim: dedim ki bakın, Hz. Peygamber'e, Hz. Yusuf'a bakın hayatına bir sürü olumsuz şey geçmiş, hak etmiş de mi gelmiş, böyle denebilir mi? Hak etti tabii ki, vardır bir günahı — böyle bir şey yok. Her zaman değil, bazen yaptığın şeyin bir sonucu olur, kuralı var; bazı şeyler yaptığımız şeylerin doğal bir sonucudur, o ayrı bir bahis. Ama sanki egomuz şöyle diyor: "sen kötü bir şey yapmamışsan senin başına kötü bir şey gelmez; kötü bir şey gelmişse de mutlaka bunu hak edecek bir şey yapmışsındır." Böyle bir formül yok. Böyle bir formül yok, bu yanlış bir formüllendirme.

O yüzden bizim başımıza olumsuz bir şey gelince ya bunu "böyle hak ettik" gibi kendimizi suçluyoruz ya da "ben bunu hak edecek ne yaptım ki Ya Rabbi?" diyoruz. Ya sen bunu hak edecek bir şey yapmadın. Sen buna karşı insanlığınla da cevap verebilme hakkına sahipsin şu anda. Hz. Peygamber taşlandığı hâlde o insaniyetinin yüksek şuuruyla davranma hakkını orada elde etmiş oldu. O yüksek bilinciyle o duruma muhatap olup o yüksek bilincin niteliğiyle cevap verme imkânı sundu Allah ona. Hz. Yusuf on bir kardeşi tarafından atıldı, buna rağmen onlara karşı herhangi bir kin, nefret gütmeme ve onlardaki ego cehaletini görüp onlara şefkat etme imkânı buldu; bunu anlamış oldu veya bunu yaşattı Allah ona. Yoksa işte hayatı böyle "hak ettim, hak etmedim" üzerinden — sonra da deriz ki işte bu çocuk, annesi bunu doğurmuş, çöplüğe atmış; bu ne yaptı da bunu hak etti? Bak oraya kadar gider sorularımız. Hiçbir cevap da bulamazsınız. Öyle bir şey yok yani. "Bunu hak etti, hak etmedi" yok. Sana bir olaylar dizgisi yaşatılıyor. Sen de bilincinin yetkinliğine ve o anki durumuna göre cevap veriyorsun. Bu kadar. Hayat böyle bir şey. Bir hikâye uyduruyor, hikâyeler uyduran benlik kapılıyor. Ya kutsal metnin anlattığı doğru veyahut da senin egonun hikâyesi doğru.

İşte bak "Allah bunları seviyor" — nereden anladın diyorum. Bak her istediklerini vermiş. Geçen bir arkadaş vardı, diyor ki "benim halam ne ibadet eder ne Allah'ı tanır, başı bile ağrımamış." Ne var bunda diyorum. Sorun ne? Sen bunun üzerinden mi kafa yoruyorsun? Yaptığın kıyaslama bunun üzerinden mi? O zaman kutsal metin ayrı bir şey, sen ayrı bir kafadan mı bakıyorsun hayatına? Kutsal metin böyle bir şey diyor mu? Yok. Ama bakın bizde ne egolar var. Hayatı — şimdi ben bazen diyorum ya, Kur'an'ın ayetleri var bir de egonun ayetleri var. Bizde egonun ayeti çoktur; benliğimiz kadar sure var: "ben hak ettim" suresi tutun yani, böyle işte "ben şunu hak ediyorum," tabii ki alınırım sureleri. Birçok sure var bizim ego kitabımızda: "kalbimi kırdın" suresi, birçok "ben bunu hak etmedim, işte sen bana bunu yapamazsın, sen kim olduğunu zannediyorsun" falan bir sürü sureler var. O sureleri mi okuyacağız, bu sureleri mi okuyacağız? Tercih ve net olmalı. İki sureyi bir arada yürütemeyiz, böyle bir şey yok. "Allah razı olsun" suresi var mı? Bazen onu da ego adına kullanabiliyoruz.

Evet, son cümle. Neredeki bir özdeşleşme, yargılama, arzu, korku varsa orada ıstırap vardır. Cehaletten kendi öz doğamıza uyandığımızda, o zaman kurtuluruz ve ıstırap o anda yok olur. Istırap o zaman yok olur. Neredeki bir özdeşleşme, benliklerle özdeşleşme, yargılama, arzu, korku varsa orada ıstırap vardır — cehaletten, yani bu benliklerin cehaletinden. İnsanlar cehaleti hiçbir şey bilmemek olarak algılıyorlar. İslam geleneğinde cehalet bilmemek değil, yanlış bilgidir; yanlış bilgi cehalettir. Bilmemek bilmemektir, o cehalet değildir. Egolarımız cahildir. Kur'an'da diyor: "Ya Rabbi, içimizdeki cahiller yüzünden bize helak mı edeceksin?" Biz cahilleri dışarıda arıyoruz; bak falanlar günah işliyor, başımıza bela gelecek. Tamam, gelebilir de, önce bir kendi içindeki cahilleri bul, oradan ne belalar, ne göller yediğini bir düşün.

Cehaletten kendi öz doğamıza uyandığımızda o zaman gerçeği idrak etmiş oluruz ve ıstırap o zaman yok olur. O zaman hayatın öyle mi olmuş böyle mi olmuş, sadece bu durumda "ben kendi insaniyetime göre ne yapmalıyım" sorusunu sorarsın. Yoksa "ben bunu hak etmedim" vs. asla böyle bir şey olmaz, çünkü ıstırap yoktur artık orada. Çünkü orada neyle karşılaştığın değil, neyle karşıladığın önemlidir. Onun için bir sufinin ifadesidir, der ki: ortalama insan hayatında neyle karşılaşacağını düşünür; hakiki insan karşılaştığı şeyleri hangi bilinçle karşılayacağını düşünür.