Zihinsel Kodlamalar ve Psikolojik Esneklik
Kısa Özet
Konuşmacı, insanın doğuştan sahip olduğu psikolojik esnekliği kendi kendine koyduğu tanımlamalarla (ben böyleyim, hayat böyledir, insanlar güvenilmez vb.) nasıl yitirdiğini; bu tanımlamaların bir "yazılım/kodlama" gibi çocukluktan itibaren biriktiğini ve fark edilip çözümlenmediği sürece ömür boyu insanı yönettiğini anlatıyor. Sohbet, negatif duygunun (korku, öfke, arzu) aslında bir koruma değil bir zehir olduğunu, bunun sağlıklı şekilde nötrlenmesi gerektiğini; kabullenmenin onaylamak anlamına gelmediğini; Hz. Peygamber'in Hudeybiye örneği ve çocukların doğal davranışları üzerinden özgürlüğün ve doğal/esnek bir bilinç halinin nasıl mümkün olduğunu ele alıyor. Sohbet, dinleyicilerin sorularıyla ilerleyen bir soru-cevap bölümüyle devam ediyor ve "arzu etmeden iste, tutku duymadan bağlan, acı çekmeden ayrıl" sözüyle kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Her tanımlama bir sınırlamadır." İnsan kendisi, başkaları ve hayat hakkında yaptığı her tanımlama, aslında kendi koyduğu bir sınırdır.
- Negatif duygu ve düşünceyi bir koruma biçimi olarak görmek insanoğlunun en büyük yanılgısıdır; bunlar aslında birer zehirdir ve sağlıklı şekilde nötrlenmesi gerekir.
- Kabullenmek onaylamak değildir; bir şeyin olabileceğini bilmek ve tölere etmektir - tıpkı bedenin bir yarayı "kabullenip" en sağlıklı tepkiyi vermesi gibi.
Psikolojik Esneklik ve Çocuğun Doğal Hali
Aynı esnekliğe insan psikolojik anlamda da aslında sahiptir. Fakat çok kısa bir zaman sonra bu esnekliği yitirmeye başlarız. Buna neden olan şey kişinin kendisini tanımlamaya başlamasıdır. Yani ben böyleyim, ben şöyleyim, ben böyle yaparım, ben böyle yapmam, ben şu durumda şöyle hissederim, ben şu durumda şöyle düşünürüm, duygulanırım demeye başladıktan itibaren ne olur? Orada bir katılaşma meydana gelir. Yani kişi aslında kendi esnekliğini kendi eliyle ortadan kaldırmaya başlar.
Hani hep söylüyorum, çok çok önemli bir şeydir. Bir çocuk yürümeye başlama sürecinde kendisiyle ilgili bir tanımlama yapmaksızın, sadece olabildiğince sahip olduğu imkân ve potansiyeli kullanarak mesela işte ayağa kalkmaya ve yürümeye başlar. Ve orada hiçbir çocuğun kendiyle ilgili bir tanımlaması yoktur. Ben işte hemen kalkıp yürüyeceğim de demez. Kalkıp yürümeye çalıştığında ve düştüğünde "ben düştüm, bana hep böyle olur" demez. Birkaç adım atıp yere düştüğünde "ya ben denedim ama olmadı, ben yapamam" demez. Kaç defa düşerse düşsün hiçbir zaman onları arşivlemez, onların üzerinden bir tanımlama yapmaz. Bu çok önemli bir algı düzeyidir aslında. Değil mi? Evet.
Ve bu doğal bir algıdır mesela. Yani fıtri, doğal, işlevsel ve çok çok değerli bir algı halidir, bilinç halidir bu durum. Mesela olumsuzluğu arşivlemez, olumsuzluk üzerinden kendini tanımlamaz. Veya diyelim ki birisi ondan daha önce yürümüş, kendine "ben geç yürüdüm, ben daha kötüyüm" demez. Sadece kendi yürümesine bakar. Bu çok çok önemli bir bilinç halidir. Birçok açıdan çok önemlidir.
Kendini Tanımlamanın Getirdiği Sınırlar
Bugünkü bahsimiz açısından önemi şu: çocuk o durumda kendisiyle ilgili bir tanımlama yapmaz, dolayısıyla da kendini sınırlamaz. Kendini sınırlamadığı için de imkân ve potansiyelini daha doğal ve daha nitelikli bir şekilde ortaya koyabilir. Ne zaman insan kendi psikolojisine dair kendini tanımlamaya başlar, o andan itibaren aslında kendini sınırlar. Bu kişinin kendisine koyduğu bir engeldir, bir sınırdır, bir hapishanedir.
O yüzden insan kendisiyle ilgili verdiği tanımlamalara çok dikkat etmelidir. Bu beni sınırlayan bir tanımlama mıdır? Bir noktaya sıkıştıran bir tanımlama mıdır? Yoksa beni özgürleştiren, kabiliyet ve kapasitemi daha iyi görmemi ve ortaya koymamı sağlayan bir tanımlama mıdır? Yoksa bunu daraltan, sınırlayan, hatta bazen üstelik de çok olumsuz bir şekilde tanımlayan bir ifade midir? Kişi buna dikkat etmelidir. Buna dikkat etmediği zaman kendine hem orada bir sınırlama koyar hem de kendisine dair çok yıpratıcı ve çok verimsiz bir tanım geliştirmiş olur.
Mesela bazı insanlar vardır, der ki "ben buna hayatta katlanamam." Halbuki hayatta buna katlanan, hatta onu katlanma olarak bile görmeyen insanlar vardır. Değil mi mesela? Hani basitçe bir örnek verelim. Hani mesela hayatında hiç tatile gitmeyen insanlar yok mu? Eskiden ne kadar çoktu değil mi? Ama mesela diyelim ki biri tatile gidemedi, "ben buna katlanamam" diyen insanlar duyuyoruz veya kendimiz öyle oluyoruz. Bu neden mesela bu kadar birbirinden uç noktada, birbirinden farklı? Kişinin kendisiyle ilgili tanımlamasından dolayı var.
Mesela diyelim ki sizin anneniz babanız yaşındaki insanlar, veya onların bir nesil daha öncesi; kimin evlilik yıldönümü hatırlanmış ki, kime hediye alınmış ki? Yok. Doğal kabul ediyor, bir problem yok. Ama diyelim ki yaşadığınız veya gördüğünüz çevresel şartlar nedeniyle mesela bunu çok çok önemli görüp, bunun aksi durumlarında -mesela işte evlilik yıldönümünün hatırlanmaması, kendisine hediye alınmaması karşısında- "ya bu ne kadar acı verici bir durum" veya "ne kadar kabul edilemez bir durum" diye algılamak, aslında bütün bunlar neye işaret eder? Tamamen kişinin kendini nasıl programladığıyla ilgili, deyim yerindeyse. Kendi hakkında veyahut da muhatap olduğu şartlarla ilgili getirdiği tanım hakkında aslında ne kadar önemli sınırlamalar veya özgürlükler oluşturduğunu bize gösteriyor.
Yani bunlar gerçek anlamda problem olmayan, ama kişinin kendisinin koyduğu şartlar, sınırlar, tanımlamalar nedeniyle büyük bir sorun olabilen şeylerdir. Ve insan bazen kendi koyduğu bir tanımlamayla kendine mutsuzluk verir. Mesela desen ki "eşim hatırlamasa da olur, problem değil, hatırlarsa eyvallah, hatırlamazsa da canı sağ olsun" desen, bak özgürleştin. Değil mi? Ama tanımı getiriyorsun: mutlaka hatırlanması lazım. Ona da aynı şeyi getiriyorsun: hatırlanırsa değerliyim, önemliyim; hatırlanmazsa değersizim. Koydun sınırı, sonra kendini o hapishanenin içine yerleştirdin. Ama farkında değilsin. Yani bir hapishane örüyorsun, sonra kendini içine koyuyorsun. "Ben bu sınırlar içinde yaşayacağım" diyorsun. O sınırlar içinde yaşam imkânı bulamadığında da sanki onun dışında bir yaşam imkânı yokmuş gibi, orayı farkında olmadan bir hapishane haline getiriyorsun.
Sınırları Aşabilmek: Çit Örneği
O yüzden insan sürekli kendini özgürleştirmek durumundadır bu anlamda. Yani getirdiği tanımlamaları -hoş geldiniz, merhaba, hoş geldiniz- getirdiği tanımlamaları analiz edip o sınırlarını açmak durumundadır. Yani bunlar gerçek sınırlar mıdır, yoksa benim psikolojik süreçlerimde kendi kendime koyduğum sınırlar mıdır? Bunu ayırmak lazım.
Mesela diyelim ki bir toprak parçasının bir bölümüne çit örersin ve oradan çıkmazsın diyelim. Sonra diyelim ki orada çok önemli bir şey oldu, bir tehlike oluştu; diyelim ki orada bir toprak kayması oldu veya orayı sel bastı. Şimdi eğer o sınırların dışında da bir hayat imkânı olduğunu düşünmezsen, yapacağın tek şey o toprak kaymasının altında kalmak veyahut da o selin içinde debelenmektir. Ama "evet, ben bunu böyle bir sınır olarak tanımlamıştım, buraya da bir çit örmüştüm ama bu asli bir sınır değil, çitin dışına da çıkabilirim, çitin dışında da bir hayat var" diyebildiğinde, o zaman kendi koyduğun o yanlış veya sınırlayıcı sınırlardan çıkabilmiş ve oraya mahkûm olmamış olursun. Ve insan hayatında bu çok çok önemli bir şeydir.
Bunu anlayabildiğimiz zaman bu hayat bize bir esneklik sağlar. Orada bir daralma yoktur, bir sıkışma yoktur, bir sınır yoktur. Esnektir orada bilinç olarak. Mesela diyelim ki çocuk şunu düşünmez: "Kaç defa ayağa kalkmak için gayret göstermeliyim ve kaç defa düştükten sonra vazgeçmeliyim?" Çocuk böyle bir sınır koymaz kafasına. Sınır koymaksızın ayağa kalkma deneyimleri yaşar, değil mi? Ve herhangi bir olumsuz tanımlama getirmeksizin, kaç defa düşerse düşsün yine ayağa kalkmaya çaba gösterir. Sınırı yok o konuda. Evet, yani doğal halinde.
Katılaşma ve Psikolojik Ölüm
Bu noktada insan her zaman şunu dikkate almalı: belli bir farkındalık haline geldiğinde, yani kendini analiz etme anlamında, "ben hayatıma acaba ne gibi sınırlamalar koydum? Kendi varlığımla ilgili ne gibi tanımlamalar, hayatın akışıyla ilgili ne gibi tanımlamalar yaptım?" Bunların hepsi, her türlü tanımlama bir sınırlamadır. Her tanımlama bir sınırlamadır. Kimi sınırlamalar geniştir, kimileri dardır.
Bu manada insan olarak bizler ağırlıklı olarak 2-3 yaşından itibaren o benlik algısının gelişmesiyle onun üzerinden tanımlamalar ve sınırlamalar koymaya başlarız. Ve bu uzun bir süre devam eder. Gitgide belli bir noktada da zaten o tanımlama ve sınırlamalar bizim hayatımızı belli bir sınır içinde yaşamamıza neden olur.
Eğer kişi bu konuda esneyemiyorsa o insan psikolojik olarak ölüdür. Mesela kimin derisi esnemez? Ölü insanın. Kimin bedeni esnemez? Ölüm katılığı var, katılaşıyor. Mesela diyelim ki ölen bir insanı belli bir pozisyonda bırakırsanız, bir süre sonra o katılaşır, o hale gelir. Değil mi? Psikolojik olarak bizler de buna benziyoruz hayatın içinde çoğu defa. Yani bir şekilde bizde oluşmuş, tanımlanmış bir sınırlama oluşturmuşuz kafamızda ve öyle devam ediyoruz. Değiştirmediğimiz müddetçe de ölünceye kadar devam edeceğiz. Aslında zaten psikolojiken ölü durumdayız orada. Esnek değilsin.
O sınırlama veya o tanımlama sağlıklı bir şey değil, sağlıklı, objektif, nesnel bir tanımlama değil. Tamamen sübjektif bir tanımlama. O sübjektif tanımlamaya sıkıştığın anda sen aslında orada psikolojik olarak değişemeyen, katılaşmış olan, esneyemeyen bir hale geliyorsun. Ve o andan itibaren aslında sen psikolojik anlamda bir ölüsün. Onun için insan bu anlamda kendine koyduğu o sınırların farkına varmalıdır.
Şimdi tabii ki bu sınırlar aynı zamanda yargılardır. Yani kişinin kendi hayatına dair yargılarıdır veya hayata dair yargılarıdır. Mesela diyelim ki "ben hayatta başarılı olamayacak biriyim" dedi; bu kendine koyduğu bir sınır. Bir tanım ve bir sınır. Veyahut "ben şu biriyim." Veyahut "konu rezil olurum." Veyahut "hayatta hiçbir şeye güvenmeyeceksin." Veyahut "hayatta her zaman seni rahatsız edecek şeyler ortaya çıkacaktır." Veyahut "hayatta hiç mutlu olamayacağım." Bütün bu gibi şeyler kişinin kendi hayatına dair koyduğu sınırlamalar ve engellerdir.
Kişi buna dair bir farkındalık geliştirmediği müddetçe bunlar ömür boyu devam eder ve kişi orada seçici bir algıya sahip olarak sürekli o konuda kendini doğrultmaya çalışır. Mesela diyelim ki güvenilmeyecek yaptıklarından dolayı güvenilmeyecek bazı insanlar görür, hem bunu geneller, der ki "bak işte, evet, hayatta kimseye güvenmeyeceksin." Halbuki öyle durumlar da olur, öbür türlü durumlar da olur. O yüzden kişi kendisiyle, insanlarla, hayatla ilgili ne tür tanımlamalara sahip olduğunu düşünmelidir. Ben aslında kendimi nasıl tanımlıyorum? Çevremde genel olarak insanları nasıl tanımlıyorum? Özel olarak, şahsi anlamda muhatap olduğum insanları nasıl tanımlıyorum ve hayatı nasıl tanımlıyorum?
Buna dair objektif bir hale gelinceye kadar, yani bunları olduğu gibi anlayıp değerlendirinceye kadar, bizim bu esneklik çabasını sürdürmeye ihtiyacımız var. Bu esneklik çabası kişiyi hayatla daha doğru bir ilişki kurmaya götürür. Yoksa biz o kendi tanımlamalarımız, kendi resmimiz üzerinden hayata bakarız. Mesela diyelim ki birisi sizin çantanızdan cüzdanınızı, cep telefonunuzu alsa, hemen etrafa "nerelerde hırsız var, hırsız kimdir" diye o gözle bakarsınız. Bakın bu anlık bir tanımlama durumudur. Çantanızı daha çok korursunuz çünkü mutlaka hırsız vardır. Ve etrafa hırsızlar ve hırsız olmayanlar nazarıyla ikiye bölerek bakarsınız. Eğer bu katılaşırsa, yani öyle kalırsa, o zaman kişi hayata hep o gözle bakmaya başlar.
İnsan olarak biz gerek kendimize, gerek çevremizdeki insanlara, gerekse genel anlamda hayata dair yanlış kodlamalar yaparız. Ve bu yanlış kodlamalar hayatımızı sınırlar. Biz farkında olsak da olmasak da hayata onun üzerinden bakarız. Bu yaptığımız sınırlayıcı tanımlama ve anlayış ne kadar darsa, ne kadar sağlıksızsa, o ölçüde bizim hayatımızı zorlar, bizi rahatsız eder. Hayatın doğal tadını alamayız, hayatın doğal akışına katılamayız. O akışa doğal olarak katılamadığımız için de hem kişisel olarak rahatsızlıklar yaşarız hem de hayata verebileceğimiz doğru tepkiyi verememiş oluruz.
Yanlış Kodlamalar (Samskara) ve Bilinçaltı
Bununla ilgili insanın hayatında sorgulaması gereken geniş bir alan vardır. Yani biz hafızamızın gidebildiği yerlere kadar gidip "acaba ben ne tür yanlış kodlamalar yapmışım? Kendimle ilgili, insanlarla ilgili, hayatla ilgili ne tür yanlış kodlamalarım var?" diye bakmalıyız. Hintliler buna Samskara diyorlar. Kişi bunları çözümlemeden çözümlemediği müddetçe hayatı doğal olarak algılayamaz. Ve çok önemli bir şeye işaret ediyorlar. Tabii aslında bu aynı zamanda modern psikolojinin biraz "bilinçaltı" dediği mesele ile de bağlantılı. Yoksa yeni üretilmiş bir şey değil o bilinçaltı meselesi.
Diyorlar ki, kişi farkında olsa da olmasa da bu samskaralardan etkilenir; hayatını bunlar daha çok sevk ve idare eder. Bunlar nedir? Yanlış kodlanmış arzular, yanlış kodlanmış düşünceler, yanlış kodlanmış korkular, yanlış kodlanmış hayatla ilgili tanımlamalardır. Bunlar yanlış kodlanmış oldukları için hem doğal olarak hayatı, kendini, insanları görmeni engeller, hem de onlara doğal tepki vermeni engeller. O doğal tepki vermeni engellediği için de sen hayatla aslında objektif, nesnel, sağlıklı bir ilişki kuramazsın.
Onun için kişi o konudaki sınırlayıcı ve ketleyici algılarına, tanımlamalarına büyük bir dikkatle bakmak durumundadır. Bakmadığın zaman, büyük ihtimalle hayatını ölünceye kadar onlarla sürdürürsün. Bu büyük bir trajedidir bir insan için.
Başkalarını Kodlamak ve Duygusal Özgürlük
Mesela aynı şeyi kendimiz için düşündüğümüz gibi çevremizdeki muhataplarımız için de düşünebiliriz. Mesela bir insanı kodlamışsın. Bazen çok iyi de kodlarsın; o da bir yanılgıdır. Yani kötü diye kodlamak sadece kötü değil. Bazen çok iyi kodlarsın, ama o kişi psikolojik anlamda o kadar iyi değildir. Bu sefer oradan hayal kırıklığı yaşarsın. Anlatabildim mi? Bak ona da esneklik imkânı vermedin yani, onu da sabitleştirdin mesela. Halbuki o insanın da bir psikolojisi var değil mi? İnişleri, çıkışları, dalgalanmaları var. Total anlamda iyi bir insan olabilir ama yanlışları da olabilir.
Dolayısıyla ne yapacaksın? Esnek tutacaksın bunu. Çünkü o esnekliği taşımazsan bir uçtan bir uca savrulma durumu meydana gelir. Çok iyi bir insanken bir anda "lanet olası bir insan" olarak onu tanımlamaya başlarsın. Halbuki o ne zannettiğin kadar mükemmel bir insandır, ne de tepki verdiğin anlamda lanet olası bir insandır. Bunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Hepimizin iyi saatleri olduğu gibi, bazen böyle berbat saatleri de oluyor. Bazen hiç kendinin bile "ya ben ne yaptım" dediğin saatlerin vardır. Duygusal reaksiyonların, zihinsel tutumların, davranışların vardır. Sen stabil değilsin henüz; en doğal halinde değilsin, iniş çıkışlar yaşıyorsun. O zaman muhataplarının da iniş çıkışlar yaşamasını kabul etmen, anlaman gerekir. Onları ne en iyi halleriyle tanımlaman makul bir şeydir, ne de en dip halleriyle tanımlaman makul bir şeydir.
Ama bakın, burada insan niye bir şeyleri kodlar? Çünkü birincisi buna gereksinim duyar. Çünkü bu sayede kafasını daha rahatlattığını düşünür. "Bu budur" diyor, tamam, kafa rahat. Ama doğru ama yanlış. Halbuki hayat böyle midir? Hani bazen birbirini yıllar sonra gören insanlar olur. "Sokakta görsem seni tanımazdım" derler. E tabii ki tanımazdın. Yani seneler geçmiş, mutlaka bir değişim var. Hayatın içinde o değişim sürekli yaşanan bir şey. O zaman kişi hem kendine hem muhataplarına bu nazarla bakmalıdır.
Mesela çocukta biz bir ifade kullanabiliriz bu anlamda. Çocuklar duygusal olarak özgürdürler. Yani neyi kastediyoruz burada? Duygularını yaşama ve ifade etme konusunda daha doğal ve olgularla daha uygun bir uyumluluk içindedirler. Mesela bir çocukla hafif bir olumsuzluk yaşadınız, biraz bir gerginlik oldu, kızdınız, o da alındı; sonra çocuk 5 dakika sonra onu bırakır. Bırakabilir. Biz bırakamayız çünkü özgür değiliz. Çocuk orada özgür, o negatif duyguyu bırakabiliyor. Biz ise büyüdükçe bu özgürlüğü yitiriyoruz.
Gerçek anlamda duygusal özgürlük, dilediğin duyguyu ifade etme değildir; içinde ortaya çıkan her duyguyu gösterme değildir. Duygusal özgürlüğün en önemli özelliği ve göstergesi negatif duyguları bırakabilme kabiliyetidir. O negatif duyguları ne kadar çabuk ve ne kadar hasarsız bırakabiliyorsan, o kadar özgürsün. Çocuk bunu yapabilen bir varlık. Sadece o ana ve o duruma uygun, o anla sınırlı bir reaksiyon verir. Ondan sonra bitti, bırakıyor onu.
Peki yetişkin insan bunu niye yapamıyor? Çünkü yaşadığı o şeyin üzerinden tanımlamalar geliştirmeye başlıyor. Diyor ki "bu insan kötü, çünkü bana kızdı veya bana yanlış davrandı." Çocuk bunu yapar mı? Yapmıyor. Şu anda diyor "olumsuz bir şey oldu ve şu anda tepkimi verdim." O kadar, bitti, mevzu orada biter. Çünkü o an geçti. Ama insan büyüdükçe, psikolojik kapasite olarak da küçüldükçe ne yapmaya başlar? Tanımlamaya başlar: "o kötü."
Negatif Duygunun Sahte Koruma Yanılgısı
"Bunun da oturduğu bir yer yok mu? Bir öngörü değil mi bu anlamda, ya da tedbir almak adına bir manası yok mu?" Güzel bir soru. Bakın, negatif davranış ve tutum bir önlem değildir. Bu çok önemli bir şey. Bu insanoğlunun en büyük yanılgısıdır: negatif duyguyu, düşünceyi bir koruma biçimi olarak algılamak. Bu otomatik kazanıyor, kazanıyor tabii. Fakat bakın bu çok önemli bir şey. Negatif duyguyu ve düşünceyi, hatta negatif davranış kalıplarını biz psikolojik benliğin, yani bir kendini koruma yolu olarak kabul ediyoruz. En büyük tuzak zaten burada, bu oluyor. Negatif düşünce, duygu ve davranış bir koruma şeyi değildir.
Yani hemen meseleyi fikse ediyorsun, sabitliyorsun, katılaştırıyorsun, tanımlıyorsun ve diyorsun ki "o kötü, ondan bana zarar gelir, bana zarar verir; ben de ona karşı olabildiğince negatif olayım, negatif davranayım, negatif düşüneyim, negatif hissedeyim." Yani meseleyi böyle yalın, net, basit bir şekilde çözmüş oluyorsun -güya çözmüş oluyorsun. Halbuki hem kendine hem hayata hem muhatabın olan insanlara karşı haksızlık etmiş oluyorsun. Bırak insanları ve hayatı, kendine en büyük haksızlığı yapmış oluyorsun. Çünkü kendinde bir negativiteyi sürekli canlı tutmak ihtiyacı hissediyorsun.
Çocuğu düşünün. Çocuk normal halde geldiği zaman ona cevap veriyor, o kadar. Diyelim ki biraz aklımız gelişti; burada bu insan yanlış davranıyor, hatta bu insanda yanlış davranmak böyle bir adet haline gelmiş. Birincisi ona karşı negatif duygu, düşünce duyma; önce onu psikolojik anlamda çözümle ve bunu o insanın kendi yanlış sınırlaması ve programlaması olarak gör. Diyelim ki bir insan sürekli tersliyor, sürekli öfkeli, sürekli küçümsüyor mesela. Ona benim düşman olmam gerekir mi? Bir kere bu gerekmez. Onu tanımlayabilirim ama şunu dikkate alarak: bu insan değişebilir, değişme ihtimali var.
Ama diyelim ki negatif bir fazla takılıyor bu insan, çokça takılıyor. Şimdi ben ne yapmam gerekir? Benim bir şey yapmam gerekmez ki. Doğal olmam gerekir. Yanlış bir tutum ve davranışı olduğunda da gereken neyse onu sergilerim. Ama bunu bir negatiflik hali taşımadan sergilerim. Çünkü o negatiflik halini taşıdığımızda verdiğimiz tepki de sağlıksız ve ölçüsüz oluyor. Çünkü aslında orada birikmiş bir negativite de var.
Düşün ki mesela biri seni vuracak, taş atacak. Sen ne yapıyorsun? O elini kaldırdığı anda zaten sen birkaç tane taş alıp atma pozisyonundasın. Belki o elini kaldırdı, belki taş da atmayacak; belki sana selam vermek için elini kaldırdı. Sen negatif bir durumda olduğunda aslında olguyu da objektif tanımlayamıyorsun. Veya diyelim ki sana küçük bir taş atmış; sen de bir adım yana çekilirsin, o taş da boşa gider, zaten o da öyle çok hırsla o taşı atmamış. Ona doğal bir tepki verdin. Ama şimdi birisi negativiteyle dolu, sen de ona karşı negativiteyle dolusun; o zaman ne oluyor? Bütün tepkiler alevli alevli oluyor, büyük büyük oluyor, aşırı aşırı, ölçüsüz ölçüsüz oluyor. Hayat dolayısıyla objektif değil, sübjektif yaşanan, olduğu gibi değil olduğunu zannettiğimiz gibi yaşanan bir hayat olmaya başlıyor.
Demek ki hayatı, muhatapları, hatta bazen kendini -yani insan kendine de burada bir zarar veriyor- genel anlamda yaptığı yanlış tanımlamalar nedeniyle. Mesela diyelim ki kendini yetersiz, beceriksiz görürsün. Kendine doğal manada güvenmezsin. O bahsettiğimiz doğal manada güvenmek nedir? Bak çocuk "ben yürüyeceğim, göstereceğim size, hepinizi şaşırtacağım" falan demez çocuk. Doğaldır yani, güveni doğaldır. Güveni başkalarına gösterme değildir. Çok önemli bu. Doğal güvende ne bir özgüvensizlik vardır o anda, ne bir güven azlığı vardır, ne de böyle ego odaklı bir güven vardır. Bunlar sonra gelişir. İkisi de sağlıksızdır.
Bir olgu olduğu zaman ona doğal tepki verirsin. Ama kafanda bir şeyi kodladığın zaman ne oluyor? Farkında olmadığınız bir şekilde aslında içeride bir negatif enerji birikiyor. Ve siz muhataplarınıza, hayata karşı olması gerekenden fazla bir şekilde reaksiyon gösteriyorsunuz. Mesela "eve gideceğim, eşim veya annem bana böyle diyecek, babam bana böyle diyecek" diye kafanızda kodluyorsunuz. O tahayyül ettiğiniz şeyin yüzde birini söylüyor, sizde bütün şeyler devreye giriyor. "Tamam" diyorsunuz, "ben zaten işareti aldım, böyle zaten." Halbuki o derecede bir şey yok. Bu böyle önceden hazırlanmak çok berbat bir şey.
Otomatik Kodlamalar: Günlük Hayattan Örnekler
Dünyada bunu siyasi olarak Amerika da yapıyor. Tehlike oluşmadan evvel tehlikeyi bertaraf etmeye çalışıyor güya; öyle kendince bir savunma stratejisi üretti, 11 Eylül'den sonra. Halbuki bunu biz insanoğlu olarak çok eskiden beri deneyimlemişiz. Çok yanlış bir şey. Hayata karşı böyle bir ön hazırlığa gerek yok yani. Onun için insan hangi kodlarla yaşadığını anlamaya çalışmalıdır. Ve bunlar hayatın içinde çok otomatik olarak işleyen mekanizmalardır bir süre sonra.
Mesela benim böyle 3-4 defa başımdan geçti. Normalde Marmara'ya Sirkeci'den biniyorum, Üsküdar'da iniyorum. Kafam kodlamış: bir durak sonra ineceksin. 3-4 defa başıma geldi; yeni kapıdan biniyorum, Sirkeci'de iniyorum. Bir iki kere indim, bir iki kere de inmeden evvel kalktım, sonra uyandım, baktım ne kadar ilginç bir otomatizma var. O yolculuk yaparken aklımda normal bilinç halimde hiçbir şey yok, içgüdüsel olarak kalkıyorum ve ineceğim. Birkaç kere de indim. Dedim, ne kadar ilginç bir kodlama yapısı var insan psikolojisinde. Ve bu masum bir kodlama bir yerde, çok tehlikesi olan bir şey değil. Ama acaba buna benzer ne kadar kodlamalarımız var? En son artık bu kodlamayı nötrlemeye çalışıyorum; koltuğumdan kalkmadan onu gördüm, kalkacaktım, dedim "yok, burada inmeyeceğim."
İşte bizim hayatımızın o kodlamaları böyle işliyor maalesef. Hatta bazen böyle ilişkilerimizde "ya işte ben zaten biliyordum onun böyle diyeceğini, o böyle demeden zaten ben böyle dedim" diye önceden güya bir şey yaparak, önlem alarak davranıyoruz. Hiçbir anlamı yok. Hayatı ne kadar bu anlamda esnek olmayan kodlarla kodlarsanız, o kadar daraltırsınız. Hayat o kadar darlaşır, o kadar sübjektif hale gelir.
O yüzden insan olarak bizlerin en çok dikkat etmesi gereken şey: benim ne tür yanlış kodlamalarım var? Kendimle ilgili, muhatap olduğum insanlarla, çocukluğumdan bugüne kadar muhatap olduğum insanlarla, genelde insanlarla, hayatın akışıyla ilgili ne kadar kodlamalarım var? Ve en tehlikeli kodlamalar olumsuz kodlamalardır. Olumlu kodlamaların da bir kısım tehlikeleri vardır elbette. Mesela ben şimdi desem ki "bütün insanlar iyidir, kimse bana yanlış davranmaz," bu da yanlış bir kodlama olur. Ama olumsuz kodlamadan nispeten daha az zararlıdır. Olumsuz kodlamalar daha koruyucu gibi gözükse de bizim için hayatı çok daha daraltan, çok daha sınırlayan, çok daha yüzeysel hale getiren kodlamalardır.
O yüzden insan bunlar karşısında dikkatli olmalıdır. Bunlar bizim özgürlüğümüzü kısıtlayan şeylerdir. Genel anlamda özgürlük, negatif düşünceden, negatif davranıştan ve negatif duygudan kurtulabilme imkânı ve bunun ne kadar hızlı olabildiği ile ilişkilidir. Mesela diyelim ki bir insan sana yanlış yaptı, olumsuz duygu hissettin, onu yansıttın veya yansıtmadın -ayrı bir konu- olumsuz bir duygu hissettin. Bu duygudan ne kadar zamanda kurtulabilirsin? Kronometreyi çalıştıracaksın, bakacaksın. Bu, o davranışı olumlamak değildir, meşru görmek değildir. Evet, orada yanlış bir davranışla muhatap oldum, kendimi korumak için veyahut da durumun gerektirdiği ölçüde negatif bir duygu yaşayıp o duyguyu yansıttım, ama bunu ne kadar zamanda sıfırlayabiliyorum? Çünkü onun hayatta bir yeri yok.
Eğer o insanı "bu kötü bir insandır" diye kodlarsanız, bir kere zaten haksızlık yapmış olursunuz. Bu insanın her durumda böyle olabileceğine dair bir kehanetiniz mi var? Yok. Değişebilir. Ama baktın değişmedi, gene aynı davranışı sergiliyor; sen de hayatını ve kendini korumak için gereken reaksiyonu verebilirsin -ölçülü, sağlıklı ve dengeli bir şekilde.
Ama bakın bizde negatif davranış, negatif düşünce ve negatif duygu ne kadar kalıcılaşabiliyor, değil mi? Ve ne kadar trajik bir şeydir ki bazen bunun meydana getirdiği gerilimden, hoşnutsuzluktan, huzursuzluktan rahatsız olup bunu sıfırlamak istediğimiz halde bile sıfırlayamıyoruz. "Artık düşünmek istemiyorum bu insanı, geriliyorum çünkü düşündüğümde" diyorsun, ama düşünmemezlik edemiyorsun. Veyahut da o olumsuz düşüncenin beraberinde işleyen olumsuz negatif duygudan kurtulamıyorsun. Bu ne kadar mekanikleştiğimizi gösterir, ne kadar esnek olmadığımızı gösterir.
O yüzden bu konuda bazı alıştırmalar verilir insanlara. Mesela en sevmediğiniz insan hakkındaki duygunuzu nötrleştirin, ona dair negatif duyguyu nötrleştirin. Daha sonraki adımı ona şefkat edindirin. Nötrleştirmek istemeyen bir benlik var mesela. Onunla özdeşleştiğin zaman zaten böyle bir çalışmadan bahsedemezsin, zaten "niye böyle çalışayım" der, bir kenara bırakır. Farz edelim ki nötrleştirmeye karar verdim, yani nötrleştirmek için çalışmaya karar verdim. O zaman göreceksiniz o negatif benlik ne kadar güçlü ve onun sizin üzerinizde ne kadar büyük bir gücü var, ona karşı ne kadar çaresizsiniz. Bunu göreceksiniz önce. Sonra ona karşı yeterli, dengeli, objektif bir şuurla belki onu nötrleyeceksiniz. Ama önce buna dair gerekli kanaati getirmek lazım.
Dediğim gibi temel şey şudur: biz negatif duygu ve düşüncelerin bizi koruduğunu zannederiz. Bu tamamıyla yanlış bir şeydir; daha doğrusu bu ilkel bir koruma türüdür. Şuna benzer: siz bir şehirdesiniz, zamanın birinde bir düşman gelmiş, kalenizi kuşatmış, size top atmış, mermi atmış, ok atmış. Siz de diyorsunuz ki "ben sürekli bu kaleden dışarıya ok, mermi fırlatacağım, sürekli bunu yapacağım." Negativitenin bizi koruduğunu düşünmek buna benzer. İnsan bazen şunu diyebilir: "ben aslında öyle sürekli negatif olmuyorum." Hayır, sürekli negatif oluyorsun, fakat o benliğin farkında değilsin. O benlik sürekli işliyor, en ufak bir tetiklemeyle hemen bütün niteliklerini yansıtıyor. Onu alt etmediğiniz müddetçe o alttan alta sürekli işler, faal haldedir.
Hatta bazı insanlar der ki "falan kişiyi unutmuştum, affetmiştim ama onu tekrar gördüğümde veya öyle bir davranış sergilediğinde, kafamda geçmişteki bütün şeyler ortaya çıktı, öfkemi çıkardım, tepkimi koydum, ağzımdan öyle bir laf çıktı ki ben bile şaşırdım." Hiç şaşırmana gerek yok, çünkü sen onu orada canlı tutuyorsun, onu yaşatmışsın. O orada duruyor, bir şeyle örtülü, fark etmez, orada duruyor, orada çalışıyor, sürekli mermi atıyor, sürekli atış talimi yapıyor. Hiçbir değeri yok, hiçbir manası yok. Dediğim gibi sizin günlük bilinç durumunuzda fark etmeseniz bile o alttan alta işliyor. Çünkü siz o kodlamayı meşru görüyorsunuz. Meşru bir şekilde tanımladığınız o kodlanan benlik canlı kalacaktır. Onu alıp nötralize etmek durumundasınız. O benliğin yaramadığını, faydası olmadığını, hatta zararlı olduğunu düşünmeniz gerekir. Veya dersiniz ki "yok, bence faydalı, beni hayatta koruyor."
O zaman hani bu neye benzer? Eskiden krallar vardı, kendilerini ve sarayı koruyacak bir muhafız birlikleri olurdu. Bazen bu muhafız birlikleri saraya darbe yapardı. Yani kral kendisini koruyacağını zannettiği o muhafız birliğine bir zaman sonra tutsak olurdu, veya onları besleyemez hale gelirdi. İşte Osmanlı'da yeniçerilerin sürekli padişahtan taleplerde bulunması; en son padişaha, daha doğrusu devlete hizmet eden bir sınıf iken, bir süre sonra artık kendilerine odaklı bir hale geldi ve zarar vermeye başladı. İşte bu negatif benliklerin durumu da budur. Size ilk anda veya zaman zaman yararlı gözükürler ama totalde, toplamda kesinlikle zararlıdırlar.
Ve bunu ne zaman anlarsınız? Negatif durumlara verdiğiniz tepkinin ölçüsüzlüğünden, abartılılığından anlayabilirsiniz. Bu neyi gösterir? Bu içeride bir şeyin sürekli çalıştığını gösterir. O yüzden olumsuz olgular karşısında verdiğiniz tepkiler hızlıdır, aşırıdır, abartılıdır. Niye böyle tepki veriyorum? Çünkü içeride öyle bir kodlamayı yapan bir benlik var; "kötüdür, olumsuzdur şu insan, şu insanlar, genelde insanlar veya şöyle davrananlar" diye kodlamışsınız. Ve orada siz sürekli o kendini savunması gereken, hatta gerektiğinde saldırması gereken bir benliği canlı tutuyorsunuz, muhafız orada sürekli besleniyor. Sağlıksız bir şey; karşındaki insanın üstüne üstüne gitmezsen seni ezer diye, en ufak bir ima gördüğünde -çünkü o benliklerin algısı da problemlidir- hemen saldırı pozisyonuna giriyorsun ve sağlıksız, ölçüsüz, hayatın akışıyla uyuşmayan tepkiler veriyorsun.
Onun için insan kendi içindeki bütün bu kodlamaları analiz etmelidir. Ben mesela hayatımda baktığımda bazı insanlarla ilgili böyle kodlamalarım olduğunu görmüşümdür. Nereden çözmüşümdür? O insanlara verdiğim tepkilerin abartılılığından, gereksizliğinden ve ölçüsüzlüğünden. Kendime bakmışım: "ben niye öyle bir söze veya öyle bir tutuma böyle bir tepki verdim" diye bakıyorum, kodlamayı çözüyorum; orada o insanla ilgili çok olumsuz bir kodlama var. O zaman ne yapıyorum? Onu çözümlemeye çalışıyorum. Çözümlemediğim müddetçe ben o insana, o sürece, o olguya aşırı tepki vereceğim. Bırakın onu, içimde gereksiz, negatif bir şeyi tutmuş, beslemiş olacağım. En büyük zarar -başkalarına verdiğiniz zararı bir kenara atın, o ayrı bir konu- kendimizin orada yaşadığı şey. Fark etseniz de etmeseniz de, bir benliğin o anda uyumuş olması bir şey ifade etmez. Uyuyabilir, ta ki onu tamamıyla öldürmediğiniz müddetçe. Nedir öldürmek? Onu meşru görmemek ve onu olabildiğince sıfırlama konusunda çaba göstermek.
Yazılım Metaforu: Kodlamalarımız Nasıl Oluşur
Mesela insanlar çok kodlarlar değil mi hayatlarında? Annesini kodlar, babasını kodlar, kardeşini kodlar, eşini kodlar, arkadaşını kodlar. Mesela diyelim ki "babam hep bana baskı yapar" diyelim; aslında babası her zaman ona baskı yapmıyor. Böyle kodladığımda ben ne yaparım? Babamın her dediği şeyi "bana baskı yapıyor" kodlamasıyla okurum. Veya "annem her zaman yanlış düşünür" dediğinde, onun her dediği şeyi gene "yanlış düşünüyor" kodlaması üzerinden okursun, ama farkında değilsin. O yüzden insan hayatta belli bir zamandan sonra hep yanlış kodlarla hayatı yaşar. Yani tırnak içinde psikolojik anlamda kötü bir yazılım yükleriz bir noktadan sonra hayatımıza.
Bu yazılım birden yüklenmez. Çocukluktan itibaren biz o yazılımı üretiyoruz. Bir süre sonra o yazılım sabitleşmeye başlıyor, yani artık daha yeni yazılımlar pek yüklemiyorsun; ya da yüklediğin yeni yazılımların çok kıymeti yok. Bir yaşa kadar o yazılım aşağı yukarı %80-90 civarında tamamlanıyor. Ve sen eğer bu yazılımın farkına varmadığın müddetçe ömür boyu o yazılımla yaşıyorsun. Ve bu yazılım kesinlikle yanlış bir yazılımdır, çünkü psikolojik anahtarlarla, psikolojik bir dille o yazılım yazılmıştır. Az sağlıklı ama çok, fark etmez; mutlaka sağlıklı yanı olduğu gibi sağlıksız yanı da var. Kimisinde bu sağlıksız yazılım çok fazla oluyor, kimisinde daha az oluyor. Ama hepimizin, kendi kendimizin yazdığı yazılımda mutlaka problem var. Ve biz her birimiz kişisel olarak bu yazılımı gözden geçirmek durumundayız. Bu yazılımı gözden geçirmediğin müddetçe, sene 2015 olur ama sen 1990 yazılımında kalmışsındır. Programın öyle işliyor. Bir yerde o kodlamayı yapmışsındır ve onunla ölünceye kadar yaşayabilirsin.
Mesela bazı evlilikler görmüşümdür; adam böyle despot, "kadına söz hakkı vermeyeceksin" -biraz uç bir örnek veriyorum ki akılda kalsın- "kadını konuşturmayacaksın, şımartmayacaksın" falan, hele hele daha eski zamanda biraz böyle despot, sürekli kadını ezer, kadın bir şey ister, "sus, ben gerekirse yaparım, ederim." Bu yazılım ne zamana kadar devam eder? Adamın gücü yettiğince, hani fiziksel olarak, maddi olarak, psikolojik olarak devam eder. Elinden gelse ölünceye kadar devam ettirecek. Sonra adam ihtiyarlar, bakar ki aslında karısı zannettiği kadar öyle biri değilmiş, öyle şımaracak biri değilmiş. Der ki "hanım, kusura bakma, hakkını helal et, evet ben seni çok ezdim." Tabii kadın da "yuh" der. "Şimdi mi anladın?" "Evet, şimdi anladı, ne yapsın." Evet, yazılımın çöktüğünü şimdi anladı adam. Yazılım çöktü.
Toplum İçinde Farklı Bir Yazılımla Yaşamak
Ama işte ne olur? Kadında da bu sefer birikmiş bir yazılım vardır. "Şimdi sıra bana geçti, ben sana gösteririm" diye ondan da yanlış bir yazılım olabilir. "Bir gün gelecek elime düşeceksin" tarzında bir yazılım geliştirmiş olabilir değil mi mesela kadın? Mesela o da o yazılımı realize eder. Bakın ne kadar acı verici bir durumdur değil mi? İşte bizim hayatımızda aşağı yukarı bu tür şeyler vardır, rengi değişiktir, tonu değişiktir. O yüzden biz bunu keşfetmek durumundayız. Keşfetmediğimiz, çözümlemediğimiz, nötralize etmediğimiz, ortadan kaldırmadığımız zaman hayat bizim için ölü hayattır.
Bakın verdiğim örnekte ne var? Adam kendini dondurmuş, eşini dondurmuş; olayı genişletin, insanlarla ilişkilerini dondurmuş, belli bir tanıma sokup orada dondurmuş, o ilişki konseptini, manasını, ruhunu aslında ölü hayat haline getirmiş. Ta ki mecbur kalıp başını duvara vuruncaya kadar, yani o yazılımı sürdürme imkânı oluncaya kadar onu sürdürüyor. Adam ihtiyarlıyor, elden ayaktan düşüyor, ondan sonra "hanım, aslında sen iyiymişsin, sana bu kadar zulmettim, hakkını helal et." Şimdi olgu kadın olsa doğal, "canın sağ olsun" der, "ben sana üzüldüm, bana çektirdiğin şey oldu ama önemli değil; ben sen kendini niye bu kadar dar bir alana sıkıştırdın, kendini, hayatı niye bu kadar zehir ettin, sana üzülüyorum" diyebilse mesela değil mi? Onda böyle negatif yazılım olmamış olsa.
Kadının susması da bir şey değil, o da önemli, o da bir benlik. İşler bekleneni vermeyince, kendine güveni yoksa, o da bir benlik. Sağlıklı susmak vardır bir de sağlıksız susmak vardır. Kadın susmuştur ama boyuna bir virüs yazılımı geliştirmiş: "zamanı gelince öyle bir yükleyeceğim ki senin o yazılımını, onu berbat edecek yani." Orada vardır öyle hayatta, susmuş, susmuş, susmuş, en son adam eline geçmiş, ihtiyarlamış, ona virüs yazılımını yükler, onu berbat eder. Kendi psikolojik negatif yazılımını fiili hale getirir. Bunlar hepsi yanlış şeyler.
Ama bakın neyi görmek lazım? Bir insanın kendisine yaptığını görmek lazım. Ha, biz böyle yazılımlara sahip insanlarla muhatabız hepimiz. O yüzden her zaman söylediğim şey: kimse kimseye kastıyla kötülük yapmıyor. Herkes kendi yazılımına inanıp, inandığı için öyle davranıyor. O yazılım ne kadar sağlıklıysa veya ne kadar sağlıksızsa onu işletiyor. Çünkü başka bir program yok, başka bir yazılım yok ve onu değiştirmiyor hayatta.
Bir dinleyici soruyor: "Hocam, bu yazılım örneğinden gidecek olursak, herkesin kullandığı yazılım buysa..." Herkesin kullandığı bir yazılım var, aynı değiliz ama sınırlı bir yazılım. "Şimdi mesela şu da önemli değil midir? Ben de mevcut yaşadığım toplum içerisinde farklı bir program kullanıyorum. Ama ben de belli konularda sınırlanmamak, kıyaklanmamak, insan tanınmasını istemek, belli davranış kalıpları içerisine sokulmamak istiyorum mesela. Ama benim üzerimde şöyle bir yükümlülük var: tüm hayata dair tüm sınırlarını kaldırıp farklı bir program kullanmak. Diğer insanların hepsi o sınırlı ve yürürlükte olan yazılımı kullanmıyor mu? Bu durumda ben bundan bağımsız bir şey mi yaşarım, hiçbir etkilenme, sıkışma olmadan?"
Son birkaç cümleyi bir daha tekrar edelim: mevcut sistemli toplumda işleyen bir program var, bir yazılım var. Herkes belli kayıtlarla, sınırlarla, kabullerle yargılıyor. Şimdi ben bir işe soyunuyorum, farklı bakmaya çalışıyorum, tüm toplumu bir noktada karşıma almış oluyorum. Ama tabii benim de bu noktada iletişim kurduğum için ihtiyaçlarım var; ben de belli sınırlamalar içerisine sokulmaktan hem böyle bir karşılık bulamıyorum hem de tüm toplumu öyle okumaya çalışıyorum. Bu nasıl olur? Çok zor bir şey değil mi, tek başına bayrak çekmek gibi değil mi?
Bakın burada mesela şu önemlidir: bir insan size kendi yazılımı üzerinden tavsiyede bulunuyor, veyahut da yargılamada bulunuyor, veyahut da bir şeyini dikte ediyor. Bir örnek: evlilik hayatı olabilir, iş hayatı olabilir. Patronunuzun bir yazılımı var, onu sürekli dikte etmeye çalışıyor. Siz nedir? Netice itibariyle orada memursunuz ve onu değiştirme şansınız yok. En fazla ne yapabilirsiniz? Uygun bir dille, herhangi bir negativite taşımadan, onun yazılımının yanlış olduğunu veya "bakın böyle bir de yazılım var, böyle bir şey de var, bunu da bir değerlendirin" dersin. Ne yaparsın? Karşındaki insana pozitif, olumlu, daha geçerli, hayatla daha uyumlu bir tavsiyede bulunursun. Diyelim ki ikna olmadı; sen de o konum ve şartlara mahkumsun diyelim, bunu kabullenebilirsin, çok önemsemezsin.
Bakın burada başka ne tür bir şey gelir? "Kesinlikle bir kimse bana istemediğim şeyi yaptıramaz." Böyle bir yazılımınız var kafanızda. "Bana istemediğim bir şeyi yaptıramaz" derken, istemediğin şey içinde diyelim ki sana "kendini öldür" diyen bir emir de gelebilir, "şu masada değil şu masada çalışacaksın" veya "şu kıyafeti giyeceksin" de gelebilir. Hepsini sen aynı torbaya mı koyuyorsun? "Hiç kimse bana istemediğim bir şeyi yaptıramaz" -diyelim ki işte "ben tükenmez kalemle yazmak istiyorum, amir dedi ki kurşun kalemle yazacaksın, ben de istemiyorum, kimse bana yaptıramaz" değil mi mesela burada? Yeter ki yanlış bir şey olsun değil mi?
Bakın burada kodlarımız dediğim gibi esnek değil, katılaşmış. Ne yapıyorsun orada? Bütün zorlanma ihtimallerini aynı kefeye sokuyorsun. Hadi tamam, biri sana dese ki "kendini beşinci kattan at" -sen de bunu istemiyorsun ve o da seni zorlayamaz, tamam, burada hayati bir şeyin var. Ama öbür durumda "ya işte öyleyim, ne bileyim, böyle kendimi yok sayılmış, küçümsenmiş, değersiz hissediyorum" diyorsun. Ne alakası var mesela değil mi? Ama bak ne alakası var: kodlama öyle, arada fark görmüyor.
O zaman neye ihtiyacımız var? Bizim o kodlarımızla ilgili bir esnekliğe ihtiyacımız var. Mesela karşımdaki ilişkilerimde muhataplarımın bana yansıyan nitelikleri, talepleri, ihtiyaçları, korkuları nedir? Bunu kendi gereksiz ve negatif kodlarıma dair bir farkındalık olarak değerlendirmem gerekir. Çünkü dikkat edin, nasıl ki muhataplarımızın kodlamaları bizim kodlarımıza çarpıyorsa, yazılımlar birbiriyle çatışıyorsa, kendi kodumuz da bazen karşımızdakinin -onun yazılımını bozar veya onun yazılımını rahatsız eder. O zaman bakın ne kadar geniş bir çalışma alanı var değil mi? Ama en gerekli ve en önemli çalışma alanı ne? Kendi kodlarını olabildiğince tutarlı, ölçülü, dengeli ve hayatın akışına uygun hale getirmek. Yani doğallaştırmak.
Hayatın Öğretmenimiz Olmaması Gerektiği
Tırnak içinde söylüyorum: hayat sizin öğretmeniniz olmamalıdır. Burada hayattan kastım yaşadığımız güncel hayattır. Hayatın bir hakikati var, bir de güncel olarak yaşadığımız bir hayat var. Mesela "hayat bana sert olmayı öğretti, hayat bana insanlara güvenmemeyi öğretti, hayat daha bencil olmayı bana öğretti" diyorsan, işte burada bahsettiğimiz konu devreye girer. Hayat senin öğretmenin olmamalıdır.
Hayatı bu anlamda değerlendiriyorsak, bir de hayatın hakikati var, fıtri hayat var. Onu belki nerede görebiliriz? Ben bazen örnek veriyorum bitkilerden, doğal hayvanlardan. Niye örnek veriyorum? Aslında onlar da hayat değil mi, onlar da yaşıyor. Mesela diyelim ki bir ağacın çiçeğini açtıktan sonra büyük bir don vurup çiçeklerini dökmesi ve o senemeği ve verememesi karşısında hayata küsüyor mu? Küsmüyor. Bak al sana, madem hayattan ders almak istiyorsun, hayat bana bir şey öğretsin diyorsun, al sana hayat.
Yoksa insanların bir kısmı yanlış davranmış, bencil davranmış, art niyetli davranmış diye "hayat bana öğretti ki insanlara güvenmeyeceksin, hayat bana öğretti ki sert olacaksın" -hayır, hayat sana bunu öğretmedi. Aslında insanların yanlış psikolojik yazılımlarını yanlış bir şekilde değerlendirdiğin ve o yanlış değerlendirme üzerinden yanlış bir kodlama yaptığın için böyle oldu. Onun için insanın öğretmeni hakikattir, insanın fıtratıdır. O fıtratın dilini biz hatırlarsak ve görürsek, o fıtratın dili bizim için en büyük öğretmendir. Yoksa muhatap olduğumuz insanlar üzerinden, yaşadığımız süreçler üzerinden hayatı okumaya çalışmak -çünkü bakın orada da hayatı doğru okumuyoruz, onu da kendi psikolojik yazılımlarımıza göre okuyoruz değil mi?
Mesela diyelim ki ben sevilmek ve eşit muamele görmek istiyorum, ama annem babam veya muhatap olduğum insanlar içinde eşitsiz davranılmış. O zaman ne diyorum? "Hayat sana hak ettiğin şekilde davranmıyor, o zaman sen kendini düşüneceksin veya bencil olacaksın" diye bir kodlamada bulunuyorum. Bakın orada muhatap olduğumuz olgu da doğal değil, o olguyu çözümlemeye çalışan özne de doğal değil. Mesela çok güven odaklı birisin, hayatta güvenilirlik arıyorsun, ölçülülük arıyorsun, yargılanmamak istiyorsun ama birileri seni yargılıyor, güvenini yıkacak şekilde davranıyor. Sen diyorsun ki "kimseye güvenmeyeceksin" veya "mutlaka güvendiğin insanlardan darbe yersin." Böyle bir şey yok hayatta. Böyle bir yazılım hayata yükleyen sensin. Bunu olumlayacak birkaç örnek olunca "bak, benim yazılımım doğru, işte sana gösteriyorum" diyorsunuz. Olay da bu.
Peki hayatın bütününe bak. Bazen hiç güvenmediğin bir insan, yani hiç ondan olumlu bir davranış bulamayacağın bir insan, sana hiç hayal etmediğin, hesap etmediğin olumlu bir davranış sergileyebilir, sana hiç hayal etmediğin bir yardımda bulunabilir. Olmamış mı böyle? Herkes hayatına baksın, olmuştur. Peki bunu nereye koyuyorsun? Bak, bunu veri olarak almıyorsun; senin kodun bunu tanımıyor ki. Tanımadığı bir veriyi zaten hemen eritiyor. Senin o yazılımının tanımadığı verileri hemen eritiyor, gitgide yok ediyor.
"Oradaki azlığın bir anlamı yok mu, çoğunluk öyleyse ne kadar önemlidir?" Bak işte bilmiyoruz ki, çoğunluk çok esnek, lastik gibi bir kelime. Çoğunluk ne yapıyor şimdi? Bunun gerçek bir değeri yok yani. Bir topluluğun içinde yüzde doksanı iyi olabilir. Ama sen "çoğunluk kötüdür" diye tanımladığında ne yaparsın? Gördüğün her topluluğun çoğunluğunu baz alırsın. Dolayısıyla bunların hiçbiri değer taşımayan şeylerdir.
Muhataplarımızın Yazılımını Anlamak, Onaylamak Değil
İşte bu noktada insan kendi psikolojik yazılımına büyük bir dikkatle bakmak durumundadır. Ve ben hayatta en çok dikkat ettiğim, yani gözlemleme anlamında dikkatle gözlemlediğim olguların başında bu gelir. Özellikle de çevremdeki çocuklara bakarım. Ve çok üzülerek ifade edeyim, mesela çocuklarımı 5 yaşında, 6 yaşında, 8-10-15 yaşında gözlemlemişimdir; anne tavrı, baba tavrı, yaşadıkları olaylar, süreçler nedeniyle ne kadar yanlış bir yazılım biriktiğini görürüm bu çocuğun psikolojik mekanizmasında. Ve diyebilirim ki o çocuk evlendiğinde neler yaşayacak, eşiyle ne gibi sorunları olacak, arkadaşlarıyla ne yaşayacak, hayatla ilgili ne yaşayacak, hayatta yaşayacağı olumsuz olgulara nasıl bakacak -hepsini görüyorum, hepsini tahmin edebiliyorum. Ve bu aslında acı verici bir şeydir. Bunun nedeni ne? İşte o yazılım yani, o kodlamalar.
Hepimiz de böyleyiz, hepimizde kodlama olmuştur, kimse bundan kurtulamamıştır; ancak bazı peygamberler -Hazreti İsa gibi- hiç yazılım olmadan, tamamen ruhsal bir bilinç üzerinden yaşamışlardır. Peygamberimiz gibi bazı insanlarda herhangi bir negatif yazılım yok mesela. Onun için insan bu yazılımdan özgürleşmek zorundadır. Veya diyeceksin ki, açık olacaksınız: "kardeşim, benim de böyle bir yazılım var, ben hayatı böyle okurum" diyeceksiniz -önce tabii kendinize, sonra muhatap olduğunuz insanlara. Mesela diyelim ki "ben herkesten şüphe ederim" veya "kimse bana emredemez" -bu kodları o zaman ifade etmek durumundasınız. Ama bunu bir kenara bırakın ve şunu deyin kendinize: "bu kodlar doğru mudur, hayatın doğallığı ile uyumlu mudur? Uyumlu değilse kaybeden kendimiziz en başta."
"İnsanlardan şu noktada şu oluşabilir diye bir yazılım oluşturuyoruz sizin deyiminizde, burada hatalı bir yazılım oluyor. Ama şimdi daha önceki tecrübeleriniz var, size ya da çevrenize belli noktalarda zarar getirmiş, bunları da net demek yanlış." İşte dedik ya, herkesin bir yazılımı var; kimisi çok katı, kimisi nispeten daha az katı, kimisi çok sağlıksız, kimisi daha az sağlıksız. Burada o yazılımı göreceksiniz ama o insanı da katılaştırmayacaksınız. Çünkü hayat ona bir şekilde değişim imkânı verebilir ve o bu imkânı kullanabilir.
Bunu bilemeyiz, bunu tanımlayamayız. Ama bakarız, "evet, baktım yine aynı yazılım devam ediyor" -tamam, "Allah selamet versin" dersin, kendini koruyabilirsin. Ama kendimizi negatiflikle korumaya gerek yok. İnsan kendini negatiflikle koruma zorunda değil, çok nadir durumlar hariç. Diyelim ki sokaktan köpek geçiyor diye illa ben her durumda elime sopa almak veya taş fırlatmak zorunda değilim değil mi? Evet, kendimi onunla sağlıklı bir mesafede tutabilirim, ama illa taş atmak durumunda değilim. Diyelim ki bir insan var, o gelince hemen gardımı alıyorum, yüzümü asıyorum, veyahut sert duruyorum. Ne gerek var? Sen rahat ol, doğal ol. Baktın ondan bir taş geldi, uygun şekilde karşılık verebilirsin. Baktın böyle ufak bir çakıl taşı atmış, devamı da gelmeyecek, dert etmezsin, tatlı bir şekilde onu yetiştirirsin değil mi? Bak daha doğal bir şey verdin değil mi?
Ama bir bakıyorsun, bir kişi bir laf etmiş, aslında devamı gelmeyecek, ama sen o lafa daha büyük bir lafla cevap veriyorsun, onu tetikliyorsun. Bu sefer tak tak tak, birbirini sürekli besleyen negatif yazılımlar devreye giriyor. Buna neden olan şey ne? Bizim o ön yargımız orada. "İşte ben biliyorum, bir taş attı ya, ben biliyorum devamı gelecek, ben eğer buna taş atmazsam bu üstüme gelecek." Halbuki belli değil, sen bilmiyorsun onu. Sadece o davranış sende bir kodlamayı tetikledi ve sen hep orada standartsın.
Hani bazen olur ya, mesela işte hafif bir çiseleyen yağmur, bazı aklı evveller "ben biliyorum şimdi sağanak gelecek" der. Nereden biliyorsun kardeşim, sen bilmiyorsun, zannediyorsun. Hiç olmazsa de ki "ben zannediyorum ki sağanak gelecek" -bir de "biliyorum" diyorsun, orada iyice o kısır yazılıma gömülüyorsun. Bilmiyorsun, zannediyorsun; en fazla "tahmin ediyorum" diyebilirsin. Nereden tahmin ediyorsun? Geçmişte öyle oldu. Peki bu aynı şey midir? Değil. O zaman bunu sınırlama, biliyormuş gibi davranma; aslında orada ego niye "biliyorum" diyor? Sadece bilmiş olmak için değil, aslında bilmediği bir şeye bir tanımlama getirerek ona karşı kendini hazırlamak için yapıyor çoğu defa. Aslında bu da bir savunma refleksi. Dolayısıyla bak, bilmiyorsun.
Mesela bazen şey olur: "biliyorum süreç daha berbat olacak." Aslında bunu niye diyor? "Daha berbat olacak, ben hazırlıklı olayım." Halbuki bilmediğin için gereksiz bir şekilde negatif reaksiyon üretiyorsun -duygusal olarak, düşünce olarak, davranış olarak. Bu ise manasız bir şey, zararlı bir şey. Rahat ol, hele bir olsun değil mi, sağanak gelsin; netice itibariyle çölün ortasında değilsin değil mi, ya bir saçağın altına girersin ya da bir şemsiye alırsın falan. Ne olur? Bırak o insan söylesin veya öyle davransın, ne olacak?
Bir de insan o şeyi ölçemiyor. Var olan bir negatif durumun ölçüsü nedir? İnsan doğal halde olduğunda onu ölçebilir, ama doğal olmadığında onu ölçemez, hep yanlış ölçer. Mesela diyelim ki bir aşırı yağmura yakalanmış, hastalanmış, iki ay yatmış bir insan düşünün. Artık en ufak bir yağmurda onda ne tetiklenecek? "Eyvah, gene iki ay yatacağım." En ufak bir şeyde bir felaket bekler, çünkü hemen o kodunu işletiyor. Halbuki o yağmur başkaydı, o gün başkaydı, o gün sen de başkaydın. Şu an yeni bir an, yeni bir gün, yeni bir yağmur, yeni bir süreç. Hemen niye örtüştürdün? Bilmiyorsun böyle olduğunu.
O yüzden insan hayatın içindeki bu yanlış kodlamaları çözümlemedikçe özgürlüğünden bahsedilemez. Biz hayatın belli bir noktasında yazılımımızı tamamladığımızı ve hayata bunun penceresinden bakmamız gerektiğini, bakmanın bizi koruyacağını zannederiz. Orada zaten insan ölmüştür, artık o insan psikolojik olarak canlı değildir. Donmuştur ve ölmüştür. Bakın donmakla ölmek de birbirine yakın şeyler değil mi? Şimdi donunca ölüyor yani. Sıcaklık da kötü bir şey değil mi? Aşırı sıcak vücudu yakar, yanarsın. Donmak da kötü bir şey. Vücudun doğal bir sıcaklığı var.
Son söz olarak tamamlayayım: mesela ateşiniz yüksek olduğunda etrafı olduğundan soğuk hissedersiniz değil mi? Neden? Bakın doğal değilsiniz; ateşiniz yüksek, çok üşüyorsunuzdur. Ama siz demiyorsunuz "ben çok üşüyorum, hava çok mu soğuk" diye. Hayır, hava çok soğuk değil, senin ateşin var. İnsanlar çok mu güvensiz? Hayır, insanlar çok güvensiz değil, senin güven konusunda ateşin yükselmiş. İnsanlar çok mu merhametsiz? Hayır, senin merhamet konusunda bir algı bozukluğu var.
Ben de bu kodu olan, yazılımı olan insanlara böyle çok kızarım, benim meşhur kızmalarım. Ben de o kodu yapmışım. Çok insan var öyle; kendisine bir ters baktığım zaman hemen tavır alırım. Diğerleri de öyle, ufak bir şeyle olay çıkarır. Ne bileyim, telefonunun şarjını unutunca bile böyle hayata küser. Böyle kodda olan birçok insan var, etrafımda gördüğüm zaman böyle bende hemen bir röntgen çekme hali oluyor. Çok basit bir şeyler. Yani hem muhatabımızın hem muhataplarımızın kodlarını anlamaya çalışmalıyız. Ve anlamak, meşru görmek değil, onaylamak demek değildir. Önce bir anla yani. Orada nasıl bir kod işliyor? Bu, kişinin olguları, durumları kişiselleştirmesini engeller. Kişiselleştirmemeye başlar. Çünkü dersin ki "ondaki yazılım bu, ne yapsın." Ancak yazılım değişirse düşünce, duygu, davranış değişir. Sonra bakarsın, onun yazılımının benim yazılımıma ne gibi bir negatif tesiri var, yani bende neyi tetikliyor, bende hangi kodlamaları tetikliyor?
Bugün mesela taksiyle geliyorum; şoför bir numaraydı mizacı olarak. Önde biri telefonla konuşuyor yanındakiyle, yeşil ışıkta fazla kaldı, geçmesi gerekirken. "İşte bunlar böyledir" dedi falan. Ben de baktım, "şimdi adama ne diyeyim" diye düşündüm. "Abi" dedim, "rahat ol sen. Şoförsün, herkese şimdi kızarsan sen rahatsız olursun." "He ya" dedi, "çok sinirleniyorum." Kardeşim, bak adamda görüyorsun, birinde yanlış bir yazılım var, konuşuyor dikkat etmiyor. Tamam ne yapacaksın? Burada senin bir şeyini tetiklediğini de göreceksin; senin bu tür şeylere tahammül edemediğini, bunları kabullenemediğini göreceksin. Sen o kendi yazılımını biraz hayata uygun hale getireceksin. Diyeceksin ki "hayatta böyle insanlar olabilir, evet bu davranış yanlış bir şeydir, fakat hayatta özellikle İstanbul trafiğinde bu tür şeyler olabilir, ben bunu hayatım içinde madem İstanbul trafiğindeyim kabulleniyorum." Demediğin zaman ne olur? Sürekli karşındaki insanın otomatik yazılımı işler, sana karşı senin otomatik yazılımın işler. Sonra "bu trafik beni geriyor" dersin -trafik seni germiyor, senin yazılımın seni geriyor. O zaman o da aynı konuya gelmiş olmaz mı? Akıllı adam bunu demez.
Burada muhataplarımızın yanlış yazılımlarına karşı daha anlayışlı olmak, onları olumlamak, onaylamak demek değil; böyle şeylerin olabileceğini kabul etmek demektir. Olabileceğini kabul etmek ama doğrulamak değil. Burada bir fark var ve bunu çok iyi ayırabilmemiz gerekir: doğru değil ama böyle durumlar olur, hayatta ben bunlarla karşılaşırım ve bunlarla karşılaşacağımı da kabul ediyorum, kabulleniyorum. O zaman zaten bu anlayış olursa kişi zaten o yanlış bulduğu ve onaylamadığı şeyle özdeşleşmez, onu örnek almaz. Yoksa burada muhatap olduğumuz insanların yanlış yazılımlarını görmek, anlamaya çalışmak, "onları onaylamak, iyi yapıyorsun, bu çok doğru bir şey, bundan sonra ben de yapacağım" demek değil.
Kabullenmek ile Onaylamak Arasındaki Fark
Kabullenmek nedir biliyor musunuz? Hayatta böyle şeylerin olabileceğini bilmek demek, olabileceğini tölere etmek demek. Kabullenmek kelimesi tabii ki bazen yanlış çağrışımlar uyandırabiliyor ama mesela düşünün: biz hayatın içinde çocukluğumuzda defalarca düşüp elimizi, kolumuzu, dizimizi kanatmamış mıyız? Bedenimiz bunu kabullenir mi? Kabulleniyor. Kabullendiği için de en uygun çözümlemeyi yapıyor: orayı pıhtılaştırıyor, kabuk bağlıyor vesaire değil mi? Budur kabullenmek yani. Kabullenmemek ne olurdu? Bedenin "bu nasıl, burada bir yaralanma oldu, bunu kabul etmiyorum, olamaz, nasıl düştün, düşmeseydin" demesi olurdu; o zaman kanamadan ölürsün. İyi ki bedenimiz bunu kabulleniyor değil mi?
Beden bunu kabulleniyor ama onaylıyor mu bunu? Yani "çok güzel bir şey, bir daha düş" diyor mu? Demiyor. Kabullenmek bu değil. Kabullenmek onun olabileceğini anlamak, tölere etmek ve o zaman en sağlıklı tepkiyi vermektir. Kabullenmediğin zaman zaten sağlıklı tepki verme şansın yok, sağlıksız tepki vereceksin. Kabullenmediğinde, kabulleniyorsun ki böyle bir şey olabilir; peki bu durumda ne yapmam gerekir, en verimli, en uygun, en iyi şekilde -şimdi o yanlışı kabullenmek onu tasdik etmek, onaylamak, "iyidir" demek değil; olabileceğini kabullenmek ve ona en sağlıklı, en uygun mukabelede, karşılıkta bulunmak demektir.
İşte diyoruz ya, hayattan ne anladın? İnsan, hiçbir uzağa gitmeye gerek yok, kendi biyolojik yapısına, bedenine baksa her şeyi çözümleyebilir. Mesela beden hiçbir zehri içinde tutar mı? Tutmamaya çalışıyor. Tuttuğunda zaten hastalık oluyor değil mi? Gıda alıyorsun, faydasını alıyor, gereksiz ve zararlı şeyi boşaltım sistemiyle atıyor, terlemeyle atıyor, kanı temizlemek için kalp çalışıyor, nefes alıyorsun değil mi? Bak, hiçbir toksik maddeyi ya da herhangi bir maddeyi faydalı ve gerekli oranın dışında tutmaya ayarlı değil. Bir şey alıyorsun, bir madde kanda artıyor, vücut o sistemi devreye sokuyor; diyelim ki potasyum artmış, böbreklerden onu atmaya çalışıyor, ta ki belli bir doğal dengeye geliyor, o zaman "tamam" diyor.
Ne anlamamız gerekir bundan? Psikolojik zehirlerimiz de böyledir. Üç temel psikolojik zehir vardır: korku, öfke, arzu. Korku zihin merkezinin ürettiği bir zehirdir. Arzu duygu merkezinin ürettiği bir zehirdir. Öfke fizik merkezinin ürettiği bir zehirdir.
Üç Psikolojik Zehir: Korku, Öfke, Arzu
Ne anlamda arzu bir zehirdir? Mesela diyelim ki bir şeyi istiyorsun, arzu ediyorsun, olmuyor; sen o arzuna devam ediyorsun. Al sana zehir. O zehir başka zehirler üretiyor. Ne gibi? Hayata karşı alıngan olmak gibi. "Hayatta istediğim hiçbir şey olmadı, lanet olsun böyle hayata" diyorsun. Bak, zehir başka yerlere sirayet ediyor, oraları da zehirliyor; senin dünyayı tanımlamanı zehirliyor mesela. Bunlar psikolojik zehirlerimizdir. Peki bunları atıyor muyuz? Yok, atmıyoruz, tutuyoruz.
Şu bedenin aynı mantıkta olsa, yani psikolojik beynimiz öyle bir şey olsa, bedenimize bağlasak, emin olun 24 saatten fazla yaşayamazdık. Bu psikolojik beyinle bedenimizi yönetseydik, o mentaliteyle, muhtemelen 24 saat içinde beden iflas ederdi. Allah'a şükür ki bedenimizin bütün iradesi bize verilmemiş. Hatta bir kısım etkileşim kanalları olduğu için ne oluyor? Psikosomatik hastalıklar oluyor -psikolojik temelli, bedene etki eden, bedene yansıyan hastalıklarımız oluyor. Aradaki kanallar tamamen açık olsaydı, dediğimiz gibi biz 24 saatte fişi çekerdik. Allah'tan, yaratıcı bedenimizin önemli bir kısmını bizim psikolojimizden bağımsız bir şekilde işletiyor.
İşte o yüzden insan hayattan örnek alacaksa, mesela vücudunda bir yaralanma oluyor, pıhtılaştırıcı unsurlar gidiyor, şunu yapıyor bunu yapıyor. Peki "yarın yaralanabilirim, iyisi mi pıhtılaştırıcı maddeleri şimdiden dizlere, kollara, alnına, kafaya göndereyim" desen ölürsün. Bak yapmıyor, negatif şey yok yani. Olunca devreye sokuyor ve devreye sokunuşunda da denge var; o yarayı kapatacak ölçüde o maddeler gönderiliyor, sistem işliyor. Mesela yara kapandığında dikkat edin, derinin ve dokunun ölü bölgeleri atılıyor, canlı olan bölgeye dokunulmuyor. Ne kadar ölçülü değil mi? İşte hayatın zekâsı bu. Hayattan ders alacaksan, al sana hayat. Bakın vücutta ne kadar zehir atma yolu var değil mi, çünkü alıyorsun.
Bakın yaratıcı vücudu nasıl dizayn etmiş; hem olumlu şeyleri karşılayabilecek nitelikte dizayn edilmiş, hem de olumsuz şeylerle karşılaştığında onları tölere etme kabiliyetiyle donatmış. Yani sen yanlış şeyler de bazen yiyebilirsin, aşırı yiyebilirsin değil mi? Bakın onların sindirilme sistemi var, gereksiz ve zararlı şeylerin atılma mekanizmaları var. Zaten bu mekanizmalar bozulduğunda hasta oluyor kişi. Böbrekleri iflas etti diyorsun. Bak karaciğer ayrıştırıyor, ayrıştıramadığı bir şey olunca karaciğer zehirleniyor, onu zehirleyen bir şey mesela.
Biz de aynı, bütün psikolojimiz de böyle. Bir şeyi ayrıştıramıyorsun, yani onu analiz edemiyorsun, çözümleyemiyorsun; buna ne diyorlar? Travma diyorlar. Psikolojik olarak seni çökertiyor, çünkü sen onu tanımlayamıyorsun; onu tanımlayacak, analiz edecek, çözümleyecek referansların yok, çöküyor sistem. İşte insan sırf biyolojik yapısına bakarak bile aslında birçok sağlıklı mekanizmayı anlayabilir, sağlıksız mekanizmaların da ne olduğunu anlayabilir.
Zehri Sağlıklı Boşaltmak ve Hudeybiye Örneği
Ben mesela niçin içimde öfkeyi tutayım? Niçin içimde gerçekleşmeyen bir arzuyu, bir tutkuyu devam ettireyim ki? "İşte gençliğimde şunu yapamadım" -e yapamadım, ne yapayım şimdi? Hayır, "o arzuyu içimde tutacağım" ve diyeceğim ki "niye yapamadım, yapmak istiyordum ama yapamadım." Bak zehir. Sonra bu artacak, "kahretsin" diyeceğim, onu yapmamı engelleyen insanları düşünmeye başlayacağım: "işte o şöyle yapsaydı, böyle yapsaydı, beni böyle destekleseydi" falan değil mi? Ne yapacağım? Zehiri yayacağım. En son septik şoktan ölüp gideceğim.
Onun için, aman içinizde kalmasın arkadaşlar, hiçbir şey içinizde kalmasın. Sağlıklı bir şekilde onu deşarj etmeniz gerekir. Öfkeyi dışarı atmak veya öfke zehirinden kurtulmak, öfkeyi kusmak demek değil. Bu modern psikolojinin bir hatasıdır. Öfkenin ölçüsüz düzeyde, gereksiz düzeyde ortaya çıkmasının analizini yapıp "hayır bu yanlış bir şey, içimde böyle bir öfkeyi tutmam, böyle bir öfkeyi meşrulaştırmam" demek manasına gelir. Bu öfkenin bu kadar ortaya çıkması, bu kadar aşırı ortaya çıkması yanlış bir şeydir. Yoksa içimde öyle bir öfke olmuş, o öfkeyi karşımdaki insana boşaltıyorum -bu değil yani. "Sizin yüzünüzden hayatta istediğim hiçbir şey olmadı, hep beni şuna zorladınız, böyle yapmak zorunda kaldım, hayatımı istediğim gibi yaşayamadım, bütün mutsuzluğumun sebebi sizsiniz" falan diye anneme babama, sorumlu tuttuğum insanlara saydırıyorum -güya boşaltıyorum, böyle bir şey değil.
Mesela daha başlıyor: birisiyle konuşmaya çalışıyorsun, bir şeyi izah ediyorsun, o seni dinlemek yerine kendi gündemini sana empoze etmeye çalışıyor. Böyle bir durumda sen sinirleniyorsan, sinirini ona gösteriyorsun, ama ona bir kin tutmak yok, garezi yok. Beş dakika sonra, mevzu başka bir yere geldiği zaman aynı adamla muhabbet ediyorsun. İşte onun için dedim, sağlıklı tırnak içinde söylüyorum öfke. Öfkenin geneli yanlıştır da orada nedir? "Bak kardeşim, gerçekten bu yaptığın yanlış bir şey, hepimiz zarar göreceğiz" -maksadının o olmadığını, onun yanlış algısı, davranışı olduğunu ona hissettirmek. Bu bir adamdan olur mu, bir mekanizmaya sahipse -o zaman yanlış bir ifade biçimidir bu.
Öfke aslında nedir? Bir yanlışın uzaklaştırılması, ortadan kaldırılması işlevidir aslında. Ama bunu ortadan kaldırırken, deyim yerindeyse olumlu bir algıyla yapılmalıdır bu, yani negativite taşınmadan yapılmalıdır. Tıpkı bir cerrahın, diyelim ki iltihap kapmış bir yarayı temizlemesi, oradaki iltihabı boşaltması gibi. Onun asıl duygusu şefkattir, merhamettir, anlayıştır, şifa vermektir. Ama onu verirken ne yapar? Bir şeyi kesip atar. Bunun gibi bir şuur içinde olmalıdır. O sağlıklı reaksiyonu vermek ancak meşru kabul edilebilir bir şeydir. O yüzden sağlıklı bir şekilde olmanın şartı, içimizde hayatın akışı içinde üreyen, oluşan, tetiklenen, ortaya çıkan zehirleri doğru bir şekilde boşaltmak, nötralize etmektir.
Mesela hep örnek veriyorum: Hudeybiye seferinde Peygamber ve arkadaşları Mekke'ye barışçıl bir şekilde ziyaret edip ibadet niyetiyle bir ziyarette bulunmak istiyorlar, ama engelleniyorlar. Orada mesela sahabenin bir çoğunda öfke birikiyor, bir kısmında da böyle bir kırılmışlık, moral çöküntüsü oluyor. Bakın ikisi de zehir. Peygamberde o zehir üremiyor; ne o zehir üretiliyor ne öbürü. Durumu analiz ediyor, isteklerinin, arzularının gerçekleşmeyeceğini görüyor ve bir anlaşma yapıp geri dönüyor. Bakın zehir üretmedi. Ne kadar önemli bir şey değil mi, o zehiri üretmemek. Veya diyelim zehir üredi; baktım böyle, bir şeyi çok istemişsin, olmamış, böyle bir alınganlık, kırılma, küsme, surat asma, öfke -karışık türlü türlü zehirler var. Analiz edeceksin bunları, nötrleyeceksin bunları: "evet istiyordum ama hayatın süreci içinde olmadı, birileri de o isteğimin gerçekleşmesi konusunda engel olmuş olabilir."
Bakın orada hani doğal bir akış içinde Peygamber'in isteği gerçekleşmedi; Mekkeli müşriklerin haksız iradesiyle engellendi. Hani mesela büyük bir tabii afet olsa veya hastalık olsa veyahut bir sel olsa da gidemeseydi, onu insan bir ölçüde tölere edebiliyor -her zaman edemese bile. Ama bir kısım insanlar hem de hiçbir meşru temel taşımayan bir engellemeyle engelliyorlar; buna rağmen üremiyor o zehir. Ne kadar önemli bir şey. Zehirden sorumlu insandır, bunu anlayacak, başkaları değil. Onu nötralize etme görevi de yine insanın kendisindedir.
Bazı insanlar böyle bir şeyi biriktirir, tutar, tutar, tutar; rahat edemez. Rahat etmenin yolu kendinde yatıyor yani; başkası seni rahatlatmayacak, başkası senin zehirini boşaltmayacak, sen boşaltacaksın. Böyle bir şey yok yani, o zaman sen birilerinin algısına mahkûmsun demektir. Diyelim birinin söylediği laf benim içimde niye yirmi yıl, kırk yıl dursun? Değil mi? Ben bunu deşarj edemez miyim, bunu nötrleyemez miyim? Edebilirim. Niye onun anahtarını başkasında zannediyorum ki? Böyle bir şey yok.
Özgürlüğün Tarifi ve Kapanış
Bir dinleyici soruyor: "Peki bu bahsettiğiniz, hayatın doğal tadını almak ya da doğal tat görmek -bu ne kadar zengin bir hal, ya da güzel bir durum? Bu sınırlamaların hepsi kalkarsa nasıl bir şey olur?" Bu huzurlu, sakin, ölçülü, dengeli olmak demektir. Ama bunu tam anlamıyla tarif etmek mümkün değildir. Ama şunu anlamak lazım: bu gerçekten her insanın aradığı, araması gerektiği ve bulduğunda da "niye daha önce yaşamamışım, bulamadım" diyeceği bir şeydir. Öyle bir şeydir. Bu en saf ifadesiyle aslında özgürlüktür. Yani hiçbir dışsal tetikleme, manipülasyon olmaksızın kendi öz varlığında karşılık verme imkânıdır. Bu özgürlüktür, diğerleri özgürlük değildir.
"Yolları var mı, yoksa tek bir yol mu var? Yani bunu temizlemek için ne yapmalı?" Bir anlayışa dayanır. O yol özünde doğru anlayışa dayanır, doğru bir bakış açısına, doğru temellere dayanır. Tabii ki bunun aynı zamanda süreç anlamında bir kısım yolları da vardır. Ama temel çözüm doğru anlayışın içinde yatar. İşte evliyalar, peygamberler niye bu noktalarda o süreçlerden negatif etkilenmediler? Çünkü doğru bir anlayışa sahiplerdi, doğru anlayışın penceresinden bakıyorlardı. O yüzden Peygamber niye Hudeybiye'de öfkelenmedi, gerilmedi, moral bozukluğu yaşamadı, çöküntü yaşamadı? Doğru bir anlayışa sahipti. O doğru anlayışın kazanılması, bunun hayatın içinde sindirilmesi tabii bir süreçtir, bir yoldur. Ama temel şey o doğru anlayışta yatmaktadır. Ve bu mümkündür ve ihtiyacımız olan bir şeydir. Bunu anlamak lazım.
Son olarak, bir dinleyicinin yazılı sorusunu okuyalım: İnsanların kendilerini ve kendilerinde olan olguları çok iyi bir özellik olarak kabul ederek, ona heves, şevk, ihtiras, tutku, içten gelme gibi isimler vermeleri ve hangi alanda olursa olsun ancak özdeşleşerek iyi bir iş ortaya koyabilecekleri ve yaşayabileceklerine inanmalarında yatar. Yani özdeşleşmemizi besleyen şey o. Ne diyor insan? "İşte heveslerim var, heveslerim olmasa yaşayamam." Değil mi? "Tutkulu olmazsam bir şey yapamam." Hayır, bunlar hepsi yanlış. Veya "içimden öyle geldi." Hangi içinden? Ama bakın bu olgulara böyle baktığımızda, şimdi onlardan kurtulma şansımız var mı? "İçimde öfke doğdu, içimde benim, o zaman hadi sahiplen." "Bir şeyi çok istiyorum, böyle çok arzu ediyorum gerçekleşsin" -evet bak, böyle o anda da bir enerji hissettin, hemen peşine düşüyorsun; olmadığında da büyük bir heves yıkımı yaşıyorsun. Hayatı böyle mi yaşayacaksın? Yoksa başka bir türlü hayat mı var?
Bakın Peygamber Medine'den Mekke'ye gitmeyi arzu etmedi mi, içinden gelmedi mi? Geldi. Ama bakın onu nasıl tanımladı ki, veya nasıl bir hal olarak bunu yaşadı ki, bu gerçekleşmeyince, hatta haksız bir şekilde engellendiğinde bunu nasıl algıladı ki herhangi bir negatif bir şey içinde oluşmadı? Bu nasıl bir şey? Peygamber böyle monoton veya sönük biri miydi? Değildi. Ama demek ki bir şeyi istemenin, bir şeye heves duymanın deyim yerindeyse bir başka tarzı var demek ki. Biz o tarzı bulmak durumundayız, bir şeyi sağlıklı bir şekilde deneyimlemek durumundayız.
Ama psikolojik mekanizmamız iki türlü düşünüyor: hevesim olmazsa o zaman canım hiçbir şey yapmak istemiyor; o zaman ya hevesli olacağım, ya bir şeye büyük bir arzu duyarak odaklanacağım -o zaman yapabiliyorum- veyahut da hiç arzu duymayacağım, o zaman hiçbir şey yapmayacağım. Üçüncü bir yol var, bunu anlamamız gerekiyor. Psikolojimizin anlayamayacağı üçüncü bir yol var. Psikolojimiz bu ikisinden başka bir şey anlamıyor: ya diyelim bir şey yapması için aşırı arzu ve tutku duyması lazım, ya da canı istemeyip hiçbir şey yapmaması lazım. Başka bir yol bilmiyor. Halbuki başka bir yol var, işte o yolu aramalıyız. O yolun en azından olduğunu bilmeliyiz. Böyle bir yol var.
Arzu etmeden iste, tutku duymadan bağlan, acı çekmeden ayrıl. Biri demiş, "güzel demiş de, nasıl olacak bu?" diye sormuş: arzu etmeden iste, tutku duymadan bağlan, acı çekmeden ayrıl. İşte böyle bir imkân var insanoğlu için. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Geçmiyor --- ---