Nefs-i Emmare ve Hz. Yusuf Kıssasının Duası
Kısa Özet
İsmail Acarkan, nefs-i emmarenin kişiyi açıkça baskı altında tutan bir güç gibi değil, tam tersine "kendisiymiş" gibi hissettiren, bu yüzden fark edilmesi en zor tahakküm biçimi olduğunu anlatıyor. Mutlu olmak istemek dahi bir nefs-i emmare belirtisi olabileceğini, çünkü bunun doğal mutluluğu örttüğünü vurguluyor. Hz. Yusuf'un zindana düşme kıssasını merkeze alarak, asıl tehlikenin dışarıdan gelen haksızlıklar değil, insanın bu haksızlıklar karşısında "onların değer yargılarına meyletmesi" olduğunu; gerçek korunmanın dünyevi konfor değil fıtratın korunması olduğunu anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Nefs-i emmarenin en büyük tuzağı, açık bir baskı gibi değil "kendimizmiş" gibi hissettirilerek gelmesidir; bu yüzden onu fark etmek özel bir dikkat gerektirir.
- Hz. Yusuf'un zindana atılma tehdidi karşısında ettiği dua ("Ey Rabbim, beni onların tuzaklarına düşürürsen onlara meylederim ve cahillerden olurum") asıl korkulması gerekenin dışsal haksızlık değil, o haksızlığın değer yargılarına içten meyletmek olduğunu gösterir.
- Allah'ın bir kulu koruması, dünyevi rahatı değil fıtratını korumak anlamına gelir; Hz. Yusuf zindana düşmesine rağmen fıtratı korunduğu için gerçek anlamda korunmuştur.
Nefs-i Emmare Nedir? Kendimiz Sandığımız Bir Tahakküm
3-4 haftadır Kur'an'da da geçen, tasavvuf literatüründe de çokça işlenen nefs-iemmare kavramı üzerinde konuşuyoruz. Ve bunu da hem kişinin kendiyle ilgili yanlış algısı hem de kendisine tahakküm eden bir düşünce, duygu ve davranış etrafında şekillenen bir durum olarak tanımlamıştık.
Burada hani kişi bazen şu itirazda bulunabilir: "İçimde hiç böyle bana tahakküm eden, bana emreden bir şey görmüyorum, ben bunu istiyorum" gibi bir yerden bakabilir. Bu da aslında nefs-i emmarenin ne kadar güçlü olduğuna işaret eder. Yani o nefs-iemmare, tırnak içinde söylüyorum, kişi tarafından öyle içselleştirilmiştir ki kişi bunu kendisi olarak algılar. Yani gerçek kendiliğin yerine geçmiştir ve o gerçek kendiliğin yerine geçtiğiiçin de kişi orada herhangi bir mücadele, herhangi bir çatışma, herhangi bir baskı hissetmez. "İşte ben hırslıyım, ben öfkeliyim, ben kızgınım, ben başarılı olmak istiyorum, ben üstün olmak istiyorum, daha iyi bilmek istiyorum" veya "mükemmel olmak istiyorum." Hatta diyebiliriz ki "Allah'a iyi bir kul olmak istiyorum" deyip bundan hırslandığınız durumda bile bir nefs-i emmarenin içindesinizdir. Neden? Çünkü aslında o benlik, tırnak içinde, herkesten daha iyi bir kul olmak istiyordur. Veya "iyi kul olmak böyledir, siz de çalışın, benim gibi olun" gibi bir hikayenin ardına saklanıyordur.
Dolayısıyla nefs-i emmarenin çok farklı yüzleri vardır. O yüzden onu anlamak bile çok önemli bir merhaledir. Çünkü o kendimiz olarak bize kendisini lanse eder. Hani tırnak içinde en iyi hakimiyet, hissettirilmeyen hakimiyettir. Mesela biri size açık açık tahakküm etse, her gün boynunuza bir zincir takıp ayaklarınızı zincirleyip sizi bir yerden bir yere sevk etmeye çalışsa veya sürekli despot bir hakim gibi, hükmedici, zalim bir biri gibi size bir şeyi dikte etse, bundan dolayı siz rahatsız olursunuz. Olma ihtimaliniz yüksektir. Dolayısıyla nefs-i emmare size hükmeden bir şey olarak değil, size kendisiymiş, kendinizmiş gibi görünen bir şekilde yaklaşır. Ve siz onu farkında olmadan kendiniz olarak algılarsınız.
En Sinsi Tuzak: Hissettirilmeyen Hakimiyet
Bu daha küçük yaşlarımızda bile olabilir. Örneğin ebeveyni tarafından yeterince sevilmemiş bir çocuk, "ben sevilmeyen biriyim, ben kötü biriyim, ben hiç takdir edilmeyen biriyim" der. Tırnak içinde bu, hatta "Allah beni kahretsin, yaşamak istemiyorum"a kadar gidebilir ve burada siz orada bir nefs-i emmare yokmuş gibidüşünüyorsunuz. Halbuki orada ne var? Kişi ebeveyninin yanlış bir tutumu üzerinden aslında kendini tanımlamıştır. Ve kendini tanımlaması sahte bir tanımlamadır. Kişioradaki olguyu kendisi olarak tanımladığında orada, tırnak içinde söyleyelim, bir cahillik oluşmuş olur. Bir cehalet vuku bulmuş olur.
Cehalet, bir bilmemektir; ya da yanlış bilinmesi, yanlış bir tanım, yanlış bir algıdır. O yüzden hani hiç bilmeseydik aslında daha kolay olurdu, anlıyor musunuz? Mesela hiç kendimizle ilgili hiçbir tanımımız, hiçbir hükmümüz olmasa, ne kadar hafiflerdik, bu ne kadar doğal bir şey olurdu. Ama şu anki durumumuzda baktığımızda, doğumumuzdan bugüne kadar yaşadığımız süreç içindeki etkilenmelerimizin neticesinde oluşmuş olan birçok düşünce, duygu ve davranış kalıbı var. Mesela belki
ebeveynimizle inatlaştık, bizde bir düşünce ve davranış tarzı oluştu. Belki ebeveynimizle veya çocukluğumuzda yaşadığımız bir süreçten dolayı kendimizi hep güçsüz, korunmasız ve ezilmiş hissettik veya kendimizi hep haksızlığa uğramış hissettik ve sürekli hayata "biri sana haksızlık yapacak, buna karşı çok dikkatli ol" diye bakıyoruz. Sürekli gardımı almış durumda yaşayabilirim. Ve bu benim bir nefs-iemmaremdir. Neden? Aslında kendimi yanlış bir şekilde tanımlıyorum, yanlış bir şekilde anlamlandırıyorum, yanlış bir şekilde konumlandırıyorum.
O yüzden bunlar aslında, nefs-i emmare nedir diye bir başka tanım geliştirecek olursak, kişinin kendine dair her türlü yanlış algısı onun nefs-i emmaresidir. Kişinin kendisiyle ilgili yanlış algılarının her biri bir nefs-i emmare olarak işleyebilir.
Mutlu Olma Arzusu Bile Bir Nefs-i Emmare Olabilir mi?
İşte "kendimi gerçekleştirmeliyim" demek mesela çok aldatıcı bir nefs-i emmaledir.
Yani kendini bir şey üzerinden gerçekleştirmeyi umuyorsun. Bir şeyi bilerek, bir şeyiyaparak, işte bir ilişki üzerinden kendini gerçekleştireceğini düşünüyorsun. Ve hayatın boyunca, tırnak içinde, mutluluk arıyorsun. "Mutlu olmak istiyorum" diyorsun. Mesela mutlu olmak istemek bile bir nefs-i emmaredir. Diyeceksiniz ki ne alakası var? Alakası şu: sizin doğal mutluluğunuzu örtüyor. Doğal olarak var olan mutluluğunuzu örttüğü için bir aldanışın üzerinden gerçekleşen bir hikayedir.
Mutlu olma ile ilgili ürettiğimiz şeyler: "mutlu olmak istiyorum" eşittir aslında ne demek? "Şu an mutlu değilim." Peki şu an mutlu olmayan ben kimim? Nasıl bir varlığım? Sahte bir varlığım aslında. Yani kendimi bir şeyle ilgili eksiklik hisseden, yetersizlik hisseden, değersiz olduğunu hisseden, bir şeye ihtiyaç duyduğunu hisseden bir benliktir bu. Ve bu benlik ne yapıyor? Bize sürekli şunu fısıldıyor: "Sen mutsuzsun" diyor. Sürekli bu fısıltıyı duyuyoruz. "Mutsuzsun" diyor. "Çok mutsuzsun" diyor. "Şanssızsın" diyor. "Herkes bir şey bulmuş, herkes bir şekilde mutlu olacağı bir şey bulmuş ama sen mutsuzsun" diyor. Sürekli bunu fısıldıyor. Ama bu sanki böyle sana tahakküm ediyormuş gibi gelmiyor. Sana kendinmiş gibi geliyor. Doğal geliyor.
Yani nefs-i emmarenin zaten en büyük tuzağı, bu gibi düşünce ve duyguların doğal olduğunu ima etmesidir. Evet, buna çok güzel bir şekilde inandırıyor. Ve aslında fark etmediğimiz şekilde bir tuzağın içine düşürür. O yüzden aslında nefs-i emmarenin biziyanılttığı temel nokta kendimizle ilgili tanımıdır, kendimizle ilgili oluşturduğu çerçevedir. O çerçeveyi keşfetmiyoruz, keşfedemiyoruz, unutuyoruz çünkü onu.
Çünkü nefs-i emmarenin en önemli tuzaklarından bir tanesi de kendisinigöstermemeye çalışmasıdır.
Çözümün Dışarıda Olduğu Yanılgısı
Yani ya bir tuzak, ya bir hedef; yani senin amacın, senin gayen diyelim ki bir ilişki, bir başarı, bir eşya, bir mal, bir zenginlik, maddi bir zenginlik, bir başa geçmek, bir otorite olmak, tırnak içinde kendi küçük sahte krallığını kurmak, çok bilgi edinmek gibi şeyler bizi ne yapar? Hem kendimizle ilgili tanımdan uzaklaştırır hem de çözümün dışarıda olduğunu düşündürür. Ve biz de sürekli o "dışarıda çözüm var, dışarıda bir şey var"
veya "düşman dışarıda" hikayesine inanırız. Ya dışarıya karşı bir öfke, kızgınlık veya düşmanlık hissederiz, veyahut da bizi kurtaracak olan şeyin, bizi mutlu edecek olan şeyin, bizi tamamlayacak olan şeyin dışarıda olduğuna inanırız.
Hani bugün buraya gelmeden evvel bir dostumun bir sorusu oldu. Dedi ki, belli bir yaşa gelmiş, "böyle dünyada nereyi dolaşayım, hangi yolculuk bana iyi gelir" diye bir soru sordu. Ben de dedim ki: dışarıya yapılacak hiçbir yolculuk sadra şifa değildir. Tabii ki dünyayı dolaşabiliriz, bunda bir mahsur yok. Ama "dışarıda bir şey bulacağım" tuzağı bir ego tuzağıdır. Hatta aslında biraz Peygamber Efendimiz'e bakacak olursak, onun vahye muhatap olması, vahiy mesajını idrak etme süreci nedir? Bir yolculuğa çıkması değildir zahiri olarak, dışsal bir yolculuk değildir. Ne yapmıştır? İçe bir dönüştür, içe bir yolculuktur. Dolayısıyla nefs-i emmarenin bu konuda bizi aldatabileceğini hatırlamamız gerekiyor.
O yüzden dikkat edin, biz insanlardan bazen ne arıyoruz? "Beni mutlu et, bana kendimi özel hissettir, bana kendimi değerli hissettir" falan böyle bir sürü bu şekilde devam eden bir hikaye var. Ve bütün bu hikayelerin aslında ortak anlamı nedir? Bize dışarıdan bir şeyin gelip bizi tamamlayacağı, bizi var edeceği, bizi anlamlı, değerlikılacağı gibi bir hikayeye inanıyoruz. Ve sürekli olarak da bununla ilgili bir beklenti, hayal, kurgu; gerçekleşmediği bir durumda da öfke, kızgınlık, kırgınlık — "hiç kimse beni anlamadı, hiç kimsenin bana kendimi değerli hissettirdiğini hissedemedim, kimse bana değer vermiyor" gibi bu sefer bir hikayeye kapılıyoruz. O hikayede de yine nefs-i emmarenin başka tuzaklarına düşüyoruz. Artık işte "insanları sevmiyorum, insanlardan ümidim kalmadı, insanlara artık mesafe koyuyorum" veya "insanlardan artık bıktım, insan görmek istemiyorum" gibi hikayelere kapılıyoruz. Böyle arka arkaya, ardı ardına cehalet örtülerine bürünüyoruz aslında. O cehaletin örtülerine büründüğümüzde de, eğer dikkat etmezsek, yani asıl alana dikkat etmezsek, o cehalet örtüleri bizi ömür boyu o alanda tutabilir.
Hz. Yusuf Kıssası: Tuzağa Düşmemenin Duası
O yüzden Hz. Yusuf kıssasında, işte Züleyha'nın ona iftira atması karşısında, bütün o süreçin sonunda Hz. Yusuf dürüst, iffetli olduğu ortaya çıkmasına rağmen o saray ahalisi suçu üzerine almasını istemiştir. Muhtemelen işte buna karşılık ona kim bilir neler vaat etmişlerdir. Bunu bilmiyoruz ama hani bir şeyler vaat ediyorlar. "Bak, ya seni hapse atarlar ya da sen bu konuyu kapat, benim hatam falan de, biz de sana gereken kolaylığı sağlarız" derler. "Biz de aptal değiliz, seni bir konuda memnun etmeye çalışırız. Sen bizi dinle, biz de senin için bir kolaylık sağlarız değil mi?" Hanipara var, bir sürü makam mevki var değil mi? Gider büyükelçi yaparsın onu, bir yere atayabilirsin, bir yere bakan yaparsın, bir yere uzman yaparsın; günümüzdekiörneklerini veriyorum. "Bir şey yaparsın, o şekilde bu işi kapatırız yani değil mi?"
Ama ne diyor Hazreti Yusuf orada? "Hapis, sizin çağırdığınız, sizin istediğiniz şeylerden daha sevimlidir." Burada da durmuyor ve çok önemli bir şey işaret ediyor: "Ey Rabbim, eğer beni onların tuzaklarına düşürürsen ben onlara meylederim ve cahillerden olurum" diyor. Peki onların tuzağı nedir aslında? Onların tuzağı dünyevi,
dışsal bir şey değildir. Biz hep tuzak deyince aklımıza "kimsenin tuzağına düşme" deyince hep zihnimiz dışarıya yöneliyor. Birinin tuzağına düşmen için senin tuzağa düşebilecek bir durumda olma ihtimalinin olması gerekiyor, değil mi? Yani mesela işte paraya bir meylin olabilirse para üzerinden tuzağa düşürülebilirsin. Sevilmeye, onaylanmaya, takdir görmeye, başarılı olmaya, muktedir olmaya, iktidar olmaya, güçlü olmaya bir temayülün olursa veya böyle bir ihtimal varsa bir tuzağa düşebilirsin.
Ve işte Hz. Yusuf ne diyor aslında orada? "Evet, nefiste böyle eğilimler vardır ama ben bu eğilimlerin farkındayım ve onların tuzağına düşmek istemiyorum." Allah'a dua ediyor: "beni onların tuzaklarına düşürme." Eğer onların tuzaklarına düşecek olursam — ki düşecek olan benim, Allah düşürmüyor yani, düşecek olan benim — o zaman onlara meylederim. Peki onlara meylettiğinde ne olur? Aslında bahtı açılır değil mi?
Şansı açılır. Mısır'da belli yerlere gelebilirsin, belli konular sana verilebilir, zengin olabilirsin, tırnak içinde parayı bulursun yani, onlara meyledersen değil mi? Seni bir şekilde kendiimkanlarıyla ihya edebilirler ama Hazreti Yusuf bunu ne olarak tanımlıyor? Onların tuzağına düşmek olarak tanımlıyor. Ve orada dikkat ettiği şey ne? "Benim kendiiçimde o dışarıdan gelebilecek olan yanlış tekliflere karşı bir boşluğum var mı?" Değil mi? Bu çok önemli bir şey.
Hayatta nice insan belli kırılma noktalarında hataya düşer. Örneğin sevilme arzun vardır, birisi senin o sevilme arzunu manipüle edebilir; sen orada dikkatli davranamazsın. Dikkat etmiyorsun ki zaten. Biri "seviyorum" diyor, sen de "ne kadar güzel" diyorsun, "bana kendimi çok iyi hissettirdi" diyorsun. Hangi kendini daha iyihissettirdi o söz? Bunu düşünüyor musun? Bu nasıl bir kendilik? Allah'ın sevmesi bile sana kendini o kadar iyi hissettirmiyor. Neden acaba? Bu nasıl bir kendilik acaba?
Allah seni yaratmış, kul olmak nedir? Ona muhatap olmak ve tırnak içinde onunla birlikte, deyim yerindeyse, hareket etmek. Yani onun isim ve sıfatlarıyla donanmak.
Ve onunla bir nevi aynı frekans içinde hareket edebilmek. Yani bu Allah'ın sana bahşettiği bir nimet aslında. Mesela onun rahmetiyle merhametli olursun, onun şefkatiyle şefkatli olursun, fedakâr olursun, onun ilmiyle, ilim istikametinde hareket edersin. Bu ne kadar büyük bir şeydir. Bunların hiçbiri sana kendiniiyi hissettirmiyor.
Ama bir kulun bilinçli veya bilinçsiz şekilde manipüle ederek seni sevdiğinisöylemesinden kendini çok iyi hissediyorsun.
Mesela hiç bunu düşündünüz mü? Ben Allah'ın beni var etmesinden, yaratmasından — niye yaratmış, nasıl yaratmış? Demek ki sen onun sonsuz ilminde varsın değil mi? Biz yani yoktuk da var olduk değil ki, biz varlıktan bir başka varlık düzlemine geçtik.
Onun sonsuz ilminde vardın, ilim mertebesinden kudret mertebesine geçtin. O ilminde var olan varlık, kudretiyle görünür hale geldi. Şimdi sen düşün, kim sana böyle bir nitelik bahşedebilir? Seni bu dünyada seven hangiinsan bunu yapabilir değil mi? Ama bak Allah sonsuz ilminde olan seni kudretiyle görünür aleme göndermiş ama sen bundan dolayı hiç kendiniiyi hissetmiyorsun. Ve birinin sana "sana değer veriyorum" veya "seni seviyorum" veya "seni takdir ediyorum"
demesinden göklere uçuyorsun. Bu nasıl bir benliktir acaba? Benim bu benliğigözlemlemem gerekmiyor mu? Ben böyle bir varlık mıyım?
Bismillah ile mi, Nefisle mi Başlıyoruz?
Bakın biz çoğunlukla o nefs-i emmarenin üzerinden bir yolculuğa çıkıyoruz. Mesela hani her şeye Yaradan'la başlasak nasıl başlamam gerekir? Diyelim ki psikolojik düzeyde benlik kendini mutsuz hissediyor, değersiz hissediyor, şanssız hissediyor.
Bu psikolojik benlik düzeyinde bir aldanıştır aslında. Hepimiz aynı aldanışın bir şekilde içinden geçiyoruz.
Peki Yaradan'la başlasam? Bir: önce Allah var, ezeli ve ebedi var. İki: o beni var ettive varlığından haberdar etti ve onunla var olmaya devam ediyorum. Onun varlığının bir yansımasıyım. Onun varlığıyla varlığım devam ediyor. Ne kadar fevkalade güzel bir şey. Gerisi falan beni o kadar umursamıyor, beni yok saydı falan, bunlar ne ölçüde bir değer taşır? Çok küçük şeyler kalır değil mi? Ama biz oradan başlamıyoruz kiolaya. Olayı tanımlamaya oradan başlamıyoruz. Yani tırnak içinde söylüyorum, bismillah ile başlamıyoruz. Ne ile başlıyoruz? Nefsimizle başlıyoruz. Kimse bismillah demiyor, nefsiyle yolculuğa başlıyor. Ve ne oluyor? "Yalnızım, kimse beni sevmiyor, çok canım sıkılıyor, hiçbir şey yapmak istemiyorum, kimse beni anlamıyor" falan filan böyle gidiyor. Sonra ne oluyor? Bir cehalet bohçasına kapılıp onun üzerinden hayatı tanımlamaya başlıyor.
Hz. Peygamber'in Taif'teki Duruşu
Halbuki temelden başlasam, işte mesela peygamberin o Taif'teki durumu budur. Ne yapıyor? Temelden başlıyor. Yani eğer nefsim üzerinden baksam şanssız göreceğim kendimi ama ne diyor peygamber? Hatta nefsin o tuzağına da işaret ediyor. Hani "ey Rabbim, beni bunlara teslim ettiysen bu çok büyük bir acı olur" diyor. Çünkü nefiste böyle hikayeler vardır. Bakın hepimizde psikolojik düzeyde hikayeler oluşur. Bunlar problem değil. Hikayeye inandığın zaman orası tehlikedir. Yoksa nefiste böyle şeyler doğal olarak oluşur.
"Ya işte ya Rabbi, beni bunlara mı bırakıyorsun" falan dersin yani. Ama hakikatin ışığında dersin ki: "ya Rabbi, eğer sen benden razıysan bunları hiç önemsemiyorum." Tıpkı Hazreti Yusuf gibi: "eğer onların tuzağına kapılırsam onlara meylederim ve cahillerden olurum." Bakın şunu demiyor: "beni niye hapse atıyorlar, ben böyle yapmadım ki, bu ne biçim dünya, bu büyük bir haksızlık, işte beni bu hapisten kurtar" diye dua etmiyor. Dikkat edin, ilk dua ettiği şey ne? Asıl dua ettiği şey: "Ya Rabbi, beni onların tuzaklarına düşürme" diyor. Çünkü onların tuzaklarına düşersem onlara meylederim. Neye meylederim? Onların nefsaniyetine meylederim. Onların dünyeviliğine meylederim. Onların değer yargılarına meylederim. Onların hayata bakış açısına meylederim.
Hani ben çok defa şunu duyuyorum: "ya tamam doğru bu ama işte insanlar öyle düşünmüyor." Güzel kardeşim, ne yapayım insanlar öyle düşünmüyorsa ne yapabiliriz? Bu şu demektir: içimizdeki bir nefis insanların değer yargılarına,
dünyalarına, düşüncelerine, duygu dünyalarına meylettirmeye çalışıyor bizi. "Tamam ben doğruyum ama insanlar doğruluğa bir paye vermiyorlar, kimse beni doğruyum diye ödüllendirmiyor, herkes paraya bakıyor, mevkiye bakıyor, şuna bakıyor buna bakıyor." Tamam da sen niye bundan rahatsız oluyorsun veya içinde bundan rahatsız olanı görüyor musun, farkında mısın? Sen onların değerlerine meylediyorsun, farkında mısın, bu soruyu sorarak — yani bu onların hikayesi.
Orada Hz. Yusuf ne dedi? "Ben dürüst iffetli bir insanım." Dürüst iffetli olduğu için ona madalya mı verdiler, takdir mi ettiler, "bravo sana, ne kadar iyi bir insansın" mı dediler? Aksine ne dediler? "Suçu üzerine al, yoksa seni hapse atacağız" dediler. O da şunu mu demeliydi? "Namussuz mu olacağım sadece bu alemde? Bu insanlar bunu istiyor abicim" falan mı dedi? Demedi. Onlara meyletmedi, yani onların değerlerine meyletmedi. Bu aynı zamanda hem nefsimizde buna temayül eden bir taraf olduğuna dikkat etmemizi gösteriyor. Çünkü ne diyor? "Beni onların tuzaklarına düşürme." Onların tuzaklarına düşme ihtimalimiz var çünkü, dikkat etmezsek.
Onların tuzaklarına düşme ihtimalimize dikkat ediyoruz. Mesela nedir? İşte nefiste güçlü olma arzusu, etkili olma arzusu, başarılı olma arzusu, sevilme arzusu, takdir görme arzusu, değer görme arzusu var. Ama sen bu arzuları farkında olmadan veya yanlış bir şekilde dünyaya, insanlara yönlendirirsen — evet değerli olmayı arzu ediyorum ama kimin gözünde, kimin katında? Rabbimin! Rabbim neyi değerligörüyor? İşte takvalı olmayı, merhametli olmayı vesaire. O zaman benim için bunlar önemlidir. Değerli olmayı, başarılı olmayı arzu ediyorum; başarı nedir denildiğinde aklımıza şu hiç geliyor mu, "Allah'ın katında başarı nedir" diye mi geliyor, yoksa "toplum kimi başarılı görür, kime başarılı der, kimi takdir eder" mi geliyor aklıma?
Oraya bir bakmam gerekiyor. Başarı nedir, değer görmek nedir, sevilmek nedir?
O yüzden aslında aradığımız şeylerin hakikati, hakiki olanı, aslında Yaratıcı'da vardır. Mesela Allah katında Hz. Muhammed mi değerlidir yoksa onu taşlayan Taifliler mi? Ama bak Taifliler de taşlamış yani. Peki bu kavram neye tanıklık ediyor? Veya Hz.
Yusuf ne diyor? "Hapis, onların çağırdığı şeylerden daha üstündür" diyor, "daha sevimlidir" diyor. Peki onların çağırdığı şeyler ne? Bugün hepimizin tuzağına düşebildiğimiz şeyler: işte karşı cinsin ilgisi, sevgisi olabilir, başarı arzusu olabilir, para olabilir, istediğini alma arzusu olabilir, etkili olma arzusu olabilir. Ama Hz. Yusuf'un bakışı ne? Dikkat edin, peygamberler birer robot değildir. Onların da kendiiçlerinde bir süreç vardır. Yoksa onlar hiçbir hataya düşme ihtimali olmayan insanlar değillerdir. Düşme ihtimali var, düşerse uyarılır. Yoksa hiç pürüzsüz gidiyorlar değil.
O yüzden burada Hz. Yusuf'un o anlayışının bize verdiği bir mesaj var. Bu şudur: bir, içinde seni aldatabilecek olana dikkat et. İki, dışarıda seni aldatma ihtimali olan durumlara dikkat et. Bu illa dışımızdaki birinin bizi aldatması değildir. Bir insan cahildir, sizi görmezden gelir. Ama sen bundan dolayı kendini değersiz hissedersen bu bir yanılgıdır. O zaten kendi egosunun tuzağına düşmüş. Sen de onun düştüğü tuzağın üzerinden kendi tuzağına düşüyorsun. O yüzden yani Taif'te peygamberitaşlayanlar kendi nefislerinin tuzağına düşmüşlerdi en başta. Peygamberle alay ettiler
ve onu dışladılar. Bu onların kendi nefislerinin tuzağının bir sonucuydu. Ama peygamber bu nedenle tuzağa düştü mü? Düşmedi.
Hatta orada söylediği söz aslında bize bir hatırlatma. Yani nefis ne diyebilir orada?
"Ya işte bu kadar çaba gösteriyorsun, iyi niyetlisin, bunlara iyilik yaramıyor, bu insanları boş ver, lanet olsun" diyebilir değil mi? Ego'da böyle bir imkan var. Veyahut da "ya Allah niye beni korumuyor?" değil mi? Bakın bu da önemli bir tuzak.
Allah'ın Koruması Neyi Korumaktır?
Mesela Allah tarafından nasıl korunmak istiyoruz? Bizi koruması ne demektir? Bakın Hz. Yusuf'u korumadı, hapse düştü, tırnak içinde. Peki onun hapse atılması Allah'ın onu korumaması mıydı? Hayır. Onu korumak ne demektir? Onun fıtratını korumaktır. Yusuf da bunu idrak ederek Allah'a o duada bulundu. Ve Allah da onu korumuş oldu. Sen neyi korumasını istiyorsun Allah'tan? "Dersleri geçeyim, sınıfımı geçeyim, eşim evlatlarım beni sevsin, önemsesin, bana değer versin" dersin. Bunlar mı korunmak, yoksa fıtratının korunması mı korunmak?
O yüzden Hazreti Yusuf orada hapishane konusunda bir duada bulunmadı.
Bulunabilirdi, o ayrı bir şey ama böyle hapishaneden kurtulmayı sanki asıl kurtuluş gibi görüyorsan orada yanılıyorsundur. Hapishane küçük bir teferruattır orada. Asıl Allah senin fıtratını korusun. Sen onu iste Rabbinden. Fıtratını korursa sen korunmuş olursun. Öldürülsen de korunmuş olursun. Hapishaneye atılsan da korunmuş olursun.
Yoksa yanlış bir yerden bakarsanız — ki bugün insanlar olarak bizler çoğu defa yanlış bir yerden bakıyoruz. "İbadet ediyorum buna rağmen bak ne oluyor" der, hatta nefs-i emmarenin bile ibadeti nasıl kullandığına dikkat edelim, mesela der ki "namaz kılıyorum, işlerim rast gider." Bilmiyoruz abi, öyle bir garanti yok. Ve ibadeti böyle bir çerçevede anlamak da yanlış bir şeydir.
İbadet: Nefse Karşı Ruhun Farkındalığı
Biz niye ibadet ediyoruz? Çünkü Rabbimizi seviyoruz. Çünkü onunla aramızda varoluşsal bir bağ var. Aramızda bir sevgi bağı var, aramızda bir varlık bağı var. O yüzden biz Rabbimize ibadet ediyoruz. İnsan sevdiğiyle muhabbet etmek istemez mi? İnsan sevdiğiyle vakit geçirmek istemez mi? Ve bak sevdiğin Allah sana, seniolduğun gibi, gerçekte olduğun gibi bakıyor. Mesela ne diyor? "Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım" diyor. Sen birine bir yanlış yap bakalım ne diyor sana? Sen de "hiç bunu beklemezdim" deyip başlıyor eleştirmeye, suçlamaya. Ama Allah ne diyor? "Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümit kesmeyin" diyor. Sen böyle bir Allah'ın muhatabısın. Bu ne kadar kıymetli, ne kadar anlamlı, ne kadar değerli bir ilişki değil mi?
O zaman ibadet nedir? İbadet, nefse karşı ruhun farkındalığıdır. İbadet nefsimize karşı bizi koruyan tuz gibidir. Sana nefsinden gelen bütün hikayelere karşı bir korunma sağlar. Nefsin sana der ki: "ben bunu mu hak ediyorum, ben bunu hak edecek ne yaptım ki" falan. Sen Rabbinin huzuruna çıkarsın, o ibadetle Allah der ki: "seni var eden benim ve varlığımla seni ebediyen kendim ile ödüllendiriyorum,
şereflendiriyorum." O zaman bakıyorsun, "ben bunu mu hak ediyorum, şunu mu hak ediyorum" gibi dünyevi hiçbir şeyin senin üzerinde bir ağırlığı kalmaz, değil mi?
Mesela hocam, Taif olayında şöyle bir şey var: Peygamber'e melek geliyor, "istersen bu iki dağı birbirine kavuşturup onları helâk edelim" diyor. Ama Allah Resulü öyle demiyor, "onlar bilmiyor" diyor. _(Bu pasaj ses kaydında net değildi; bilinen bir siyer rivayetine dayanarak bağlama uygun şekilde tamamlanmıştır.)_ O kendinde yani, gerçek kendinde olsaydı, nefsinde olsaydı mesela intikam alma duygusunda olurdu. Biz insanlarla olan ilişkilerimizde de eğer gerçekten kendimizde olursak muhatabımızı daha doğru olduğu gibi anlarız. Mesela o an nefsine mağlup olmuştur, onu görürsün.
Ama sen de nefsindeysen o zaman nefis nefise karşı — "Kramer Kramer'e Karşı" diye bir film var değil mi? O zaman ne yapıyor? Nefisler birbiriyle çatışmaya başlıyor.
Mesela o olayla benim ilgimi çeken bir olay oldu: Aliya İzzetbegoviç'e dair. _[Bu bölüm ses kaydında net anlaşılamıyor; Aliya İzzetbegoviç'in bir dönem gördüğü zulüm ve sonrasında iktidara geldiğinde eski çevresiyle ilgili bir tutumundan bahsedildiği anlaşılıyor, ancak ayrıntılar tam olarak çözülemediği için burada aktarılmamıştır.]_ Yaniburada aslında şunu fark ediyoruz. Nefs-i emmare bize hayatı dünyadan, dünyeviolgulardan ve egonun hoşuna gidecek şeyler üzerinden algılatır. Her şeyi o gözle algılarsın. Her şeyi onun üzerinden yorumlarsın. Ve bu seni bir şekilde ya mutsuzluğa, ya kırılmışlığa, ya da öfke ve kızgınlığa götürür. Ama o nefs-i emmarenin baktığı yerden değil de objektif ve doğal yerden bakmayı öğrenirsen, evet o olaylar olur ama sen kendini kaybetmiş hissetmezsin. Anlatabildim mi? Bakın bu çok önemlidir. Kendini kaybetmiş hissetmezsin. Nefs-i emmarenin bütün alışverişi dünyayladır. Allah'la alışverişi bile dünyayla ilgilidir. Yani onun her şeyi dünyadır.
Nefsin Sunduğu Sahte İkilemler
O çok iyi tanımaya ihtiyacımız var ve onun tuzağına düşmemeye ihtiyacımız var.
Çünkü düşersek cahillerden oluruz. İşte Hz. Yusuf'un o duasındaki önemli nokta budur. Düşersek cahillerden oluruz. Herkes cahil, bu bir şeyi değiştirir mi?
Değiştirmez. O zaman farkındalığını doğru noktaya getirmek durumundasın. Yanibenim gerçek kendim nedir? Kendim neyim? Bütün dünya seni umursamayabilir, görmezden gelebilir, yok sayabilir, sana haksızlık yapabilir. Sen şuna bakacaksın: ben insani değerlerim, fıtratım üzere mi yaşıyorum? Budur. İnsanın bütün dikkat etmesi gereken nokta budur. Başka hiçbir hadise bundan daha önemli değildir. Bunu kavradığın oranda doğru bir yerden bakıyorsun demektir.
Haksızlığa mı uğradın? Olabilir. Haksızlığı elimde imkan varsa gideririm ama yoksa haksızlığa uğradığım için kendimi kötü hissetmem. Haksızlığa uğradığım için içimiyemez. Neden? Çünkü ben haksızlık yapmadım. Benim için önemli olan temel şey bu. Bana yapılan haksızlığı bütün bütün gideremeyebilirim, değiştiremeyebilirim. Ama ben haksızlık yapabilirim, yapmayabilirim. Bu benim elimde. Ben haksızlık yapmamışsam ben yerimde duruyorum. Ben kendimin farkındayım demektir. Gerisibir aldanıştır.
O yüzden nefs-i emmarenin en büyük tuzağı bize kendimizle ilgili yanlış tanımlar, hikayeler uydurmasıdır. Mesela düşünün "yalnızım, burada Allah yok, varlığının kaynağı yok, kendinin kaynağını bilme bilinci yok, böyle terk edilmiş, fırlatılmış, yapayalnız, hiç kimsesi olmayan" — bakın o benliğin Allah'ı da yok aslında zaten. Allah'ı olsa "yalnızım" der mi? Yalnızlıktan dolayı muzdarip olur mu? O yüzden nefs-iemmarenin Allah'ı da yoktur. Allah'ı bile kendisine bir payanda gibi görür.
O yüzden bizim bilincimizin doğallığının en önemli göstergesi, zor zamanlarda kendinle ilgili tanım ve değerlendirmeyi nasıl yapıyorsun sorusudur. En zor bir durumda, bir olayda; eşin, çocukların seni terk etti veya başka bir şey oldu, aklına ne gelirse; sahip olduğunu düşündüğün bir malı kaybettin veya bulunduğun bir mevkiyikaybettin, ne olursa olsun; veya haksız yere iftiraya uğradın, hapsedildin. Nereden başlıyorsun durumu tanımlamaya? Oraya dikkat etmen gerekir. Eğer o noktaya dikkat edersen, sende nefs-i emmarenin izleri varsa o zaman bulabilirsin. Ve o hikayenin nereden başladığına gerçekten dikkat edip o hikayeye aldanmazsan o zaman doğru yolu, doğru istikameti keşfedersin. Aksi takdirde ömür boyu o hikayelerin tuzağında kalırsın. Ve maalesef bize bu hikayenin sahte olduğunu, yanlış olduğunu söyleyecek fazla insan bulamayız. Neden? Çünkü onlar da aynı hikayenin benzerinin tuzağındadır.
Ya şimdi Hz. Peygamber veya Hz. Yusuf işte arkadaşlarına gidip "ya bana yapılır mı bu haksızlık" deselerdi ne olurdu? Etrafta "ya yapılmaz yani bence de yapılmaz" falan diye tırnak içinde teselli ederlerdi. O da "ama işte yapıldı, ne yapacağız" falan filan; o hikaye ömür boyu devam edebilir değil mi yani? Ama o tuzağa hiçbir zaman düşmedi.
"Bana bu haksızlık yapılır mı?" Yani zaten yapılmış, değil mi? Bak nefs-i emmare öyle bir tuzak içine sokuyor ki bizi. Olmuş bir şey için "bana bu yapılır mı?" diyor.
Şimdi bu nefs-i emmare değil de nedir? Hatta bazen insanlara bunu hatırlatırım, "hocam ne yapayım hep böyle birden aklıma o geliyor, bana bu nasıl yapılır, bana bu yapılır mı, ben onlara ne yaptım ki" derler. İşte bak al sana nefs-i emmare, nasıl sende tahakküm ediyor. Sen ona "buradan bakma" diyorsun, o gene geliyor. Neden? Çünkü aslında sende de onu onaylayan bir taraf var.
O yüzden nefs-i emmareden bir düşünce, bir duygu geldiğinde oraya dikkat edeceksin. Onu onaylamayacaksın. Onaylarsan içine düşersin. Ve sana o kadar tatlı bir soruyla veya cümleyle gelir kiilk cümle hiç şüphe çekmez. "Şimdi yapılan bu haksızlık değil mi?" "Haksızlık." "Eee sonra sana yapılır mı?" Yani yapılmaması uygun olur. Ama bak, yaptılar, evet yaptılar, olmaması lazım. En son seni tuzağın içine düşürdü. Tatlı tatlı gelir, sonra bir anda bir soruyla sen uyanamazsın orada. Bazen bana insanlar bir şey anlatır, "tamam" diyorum, "yanlış yapılan, sana yapılan şey haksızlık" diyorum. "Sorun ne?" "Ama" diyor, "hocam yapmaması gerekirdi." "Tamam yapmaması da gerekirdi ama yapmış, ne yapacağız şimdi?" "Kabul etmiyorum hocam."
Neyi kabul etmiyorsun? Olmuş bir şey. Ama "kabul etmiyorum." Sanki orada o nefs-iemmare ne hissettiriyor? "Ben seni savunuyorum ya" diyor, değil mi aslında. "Evet,
sana avukatlık yapıyorum, kötü bir şey mi? Ne yapayım, kabul mü edeyim, 'iyiyaptılar' mı diyeyim falan." Bir de oradan tersten saldırıyor bu sefer. Kabul etmek, "iyiyaptılar" demek değil ki yani. Kabul etmek "iyi yaptın, biraz daha zulmet" demek değil ki. Ama bakıyorsun öbür tarafa bir atlayıp sana oradan bu sefer yanaşmaya çalışıyor. "Ne yapayım ben şimdi, 'iyi yaptın' mı diyeyim?" Kim sana bunu söylüyor ki? Hani ya "kabul etmiyorum" ya da "bu kötülüğü iyi yaptın" diyeceğim. Başka şansım yok mu?
O yüzden dikkat edin, nefs-i emmare size hiçbir çıkış yolu sunmaz çoğu defa. Sizi bir ikilemin arasında tutar. "Ya başarılı olacaksın ya mutsuz olacaksın. Başka yol yok mu?" "Ya sevineceksin ya da mutsuz, yapayalnız, kimsesiz, hayatta kimsenin umursamadığı biri olacaksın." "Ya kendi benliğinin matemini tutacaksın ya da birilerine mahkûm olacaksın. Ya da sürekli dışarıda bir şey arayacaksın." Yok mu başka şansın? "Yok" diyor. "Başka çare yok" diyor. "İkisinden birini seç" diyor.
Hatta bir şairin bir sözü var — Murathan Mungan'dan. Diyor ki: hayat size iki şans tanır. Ya duygusuz olmak ya da duygulu olup mutsuz olmak. Yani ya mutsuz olacağım ama duygularım olacak, ya da duygusuz olacağım. "Ben duygusuz olmak istemiyorum, duygularım olsun ama mutsuz olayım" diyor. Başka bir çaren yok mu kardeşim? Niye böyle bir tuzağın içine düşüyorsun ki? İşte bu nefs-i emmarenin tuzağıdır. Ve çok şey görünür böyle, haniiyiifade edilen, hakikaten yok gibi görünür.
Ve kişi böyle bir üçüncü yolu, farklı bir yolu olmadığına kanaat getirmiştir. İşte bu nefs-i emmarenin biziiçine attığı tuzaktır.
O yüzden nefs-i emmarenin size önerdiği şeylere dikkat edin. Seçenekler hani şey gibidir bu, sizi sanki özgür bırakıyormuş gibi, ya bunu seç ya bunu seç. Muhtemelen de Hazreti Yusuf'a o saray ahalisi böyle bir teklifte bulunmuştu: ya hapis ya da suçu üzerine al ve seni biz ihya ederiz, konuyu unuttururuz. Günümüzde de oluyor ya; bakıyorsun bir suç işleniyor, konu yakalanıyor falan filan bir operasyon oluyor, ama sonra bir hafta sonra unutuyoruz. İşte Yusuf'a önerdikleri şey buydu muhtemelen: ya hapis ya da suçu üzerine al, biz bunu unuttururuz, sana da güzel bir mevki veririz, boş bırakmayız, bizimle iş birliği yapanları boş bırakmayız — deyip sanki başka bir yolun yokmuş gibi. Ve ne yapıyor? Hapsi de çok kötü bir şey olarak göstererek, "bak hapis de çok berbat bir yerdir, ha dikkat et" falan gibi, onu korkutarak.
İşte o yüzden diyor ki: "Hapis sizin teklif ettiğinizden daha sevimlidir." Yani evet, hapis her ne kadar nefsime rahatsız edici gelse de, ne kadar hoş olmasa da, sizin teklif ettiğiniz şeyden daha sevimlidir. Bakın bu çok önemli bir cümledir. Eğer Hazreti Yusuf burada hataya düşseydi — "hapis çok kötü, çok şey" falan diyerek o tuzağa düşseydi— zaten başka bir çaresi yok gibi görünüyordu, hemen onların dediklerine uyacaktı.
Ama dedi ki "durun bir dakika, evet her ne kadar hapis hoş olmayan bir şeyse de sizin teklif ettiğiniz şeyden daha sevimlidir." Halbuki neler teklif etmişlerdir kim bilir değil mi? En başta yapmadığın şeyi üzerine almayı teklif ediyorlar. O, teklif edilen o iyilikleri tercih etmedi, hapishaneyi tercih etti. Ve bu çok önemli bir şeydir.
Fıtratın Sesini Aramak
O yüzden biz bugün hayatımızda neye rağmen neyi tercih ediyoruz? Bu soruyu sormaya ihtiyacımız var. Neye rağmen neyi tercih ediyorum? Eğer burada hata yaparsak zaten ipin ucu gitmiş demektir. Ve ne diyor, devam ediyor: "eğer benionların tuzaklarına düşürürsem onlara meylederim ve cahillerden olurum." "Abi adam çok akıllı, adam malı götürüyor" — e tabii akıllı adam. Biz bakın böyle konuşuyoruz maalesef. O zaman nasıl bir tuzağa ne şekilde düşüyoruz, oraya dikkat etmemiz gerekiyor. Kullandığımız kelimelere, cümlelere dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü çevremiz de aldanmış olanlardan oluşuyor.
Eğer o saray ahalisi aklı başında olsaydı ne yapardı? "Yusuf, sen dürüst bir insansın, sen doğru söylüyorsun, haklısın, biz de tahkik ettik, senin muhatabın yanlıştır ve bunun gerektirdiği şeyi yapacağız" diyecek adalete, dengeye sahip değil. İçeride bir tane varmış o saray ahalisinden aklı başında; o da tahkik ediyor ve diyor ki "Yusuf'un gömleği arkadan yırtılmış, o yüzden Yusuf suçsuzdur." Bak saray ahalisinde bir tane var ama işte nadir oluyor. Şimdi hayatımızda da böyle. Sana nefsinin kusurunu gösterecek birini ya bulursun ya bulamazsın. Ama öbür türlü senin nefsinin hikayesine seniinandıracak binlerce insan bulabilirsin. Hiç o konuda zorluk çekmeyiz değil mi?
Ama biz ne arıyoruz? Biz önce kendiiçimizdeki fıtratın sesini arıyoruz. Sonra dışarıda bize o fıtratın sesini hatırlatacak insanlar bulursak onları dinliyoruz. Bulamazsak problem değil. Bulamıyorum diye dışarıda kendiiçimdeki sesten kendimi uzak tutmamalıyım. Hiç kimse olmasa bile, bu dünyada iyiyi, doğruyu, güzeli, fıtratı, hakikatiifade edecek, tercih edecek hiçbir insan olmasa bile, "benim fıtratım var, benim fıtratımın sesi var" diyebilmeliyim. Yoksa işte "dünya bozulmuş, herkes parada pulda, şunda bunda" dersem ayağımın kaydığı yerdir.
O yüzden nefs-i emmarenin bu tuzağına karşı uyanık olmalıyız. Bütün insanlar bizionaylasa bile demeliyiz ki hayır, bu nefsin bir tuzağıdır. Son söz olarak bir âlimin çok güzel bir ifadesi var. Diyor ki: "Ben nefsimi biliyorum, nefsimin tuzaklarını da biliyorum, iyiliğin, güzelliğin, hayrın Allah'tan olduğunu da biliyorum. O yüzden ben beni beğenenleri beğenmiyorum. Ben nefsimi beğenmiyorum, nefsimi beğenenleri de beğenmiyorum." Uyanık olmaya ihtiyacımız var, çünkü onlar da nefisleriyle onu beğendiğiiçin. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı tarafından sure adı ve ayet numarasıyla birlikte açıkça belirtilmiş bir ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı sohbet boyunca sure adı vermeden, yalnızca "kıssa" olarak paraphrase edilen birkaç Kur'ani atıfta bulunuyor: - Hz. Yusuf'un zindan duası ("Rabbim, hapis bana onların çağırdığı şeylerden daha sevimlidir... eğer beni onların tuzaklarına düşürürsen onlara meylederim ve cahillerden olurum") — muhtemelen Yusuf Suresi 33 ile ilgili olabilir, ancak sure adı ve ayet numarası telaffuz edilmediğiiçin bu eşleştirme kesin değildir. - "Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümit kesmeyin" ifadesi — muhtemelen Zümer Suresi 53 ile ilgili olabilir, ancak yine sure adı/numara verilmediğiiçin kesin değildir.
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.