Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Kısa Özet
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Huzur ve mutluluk dışarıda aranacak bir şey değil, insanın doğasıdır; "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur."
- Peygamberin Mekke'deki 12-13 yıllık baskı döneminde hiç kaçmaması ve "siz acele ediyorsunuz" demesi, farkındalığın kaçışa ihtiyaç duymadığının örneğidir.
- "İncinen incitenden kemalde noksandır" sözü, incinmenin kendisinin üzerinde çalışılması gereken bir nokta olduğuna işaret eder.
Mutluluk Arayışı ve Farkındalık
Hoş geldiniz. Bugün bir kitaptan bir bölüm okuyacağız, onun üzerinde konuşacağız. Kitabın adı: "Aradığın Mutluluk Sensin."
Evet, yani aslında insanın farkındalığı tam gerçekleştiğinde arayış ortadan kalkar.
Neden? Çünkü aradığımız şeyin kendi dışımızda olmadığını anlarız. Ama dikkat edersek her birimiz bir şeyin arayışı içindeyiz: birilerinin bizi anlaması, bir şeyleribaşarabilmek, bir şeylerin üstesinden gelebilmek, daha güçlü olmak, daha etkiliolmak, daha fark edilir olmak; veya bazı şeylerin olmamasını istemek, "şöyle şeyler olmasa daha huzurlu olurum" gibi. İşte hepimiz aslında bir şekilde huzur ve mutluluk arama tuzağına düşüyoruz. Hâlbuki huzur ve mutluluk bizim doğamızdır. Yani bizim varlığımız nedir diyecek olsak, bunun kelimelerle biraz tarif edilebilecek ifadesi huzur ve mutluluktur. Buna din dilinde "mutmain olmak" diyoruz.
Peki niye mutsuzluk geliyor, veya niye mutsuz oluyoruz bu süreçte? İşte buna biraz değineceğiz.
Duygularla Özdeşleşme Tuzağı
Evet, burada bir metafor kullanılıyor: kendimizi o duygu ve düşünceyle özdeşleştirerek bir durum yaşıyoruz. Mesela bir mutsuzluk duygusu geldi ve ne yapıyoruz? "Ben mutsuzum." Bir kaygı geldi, "ben kaygılıyım." Bir yetersizlik hissigeldi, "ben yetersizim" gibi, ortaya çıkan duygu ve düşünceler üzerinden kendimizitanımlama tuzağına düşüyoruz. Hâlbuki farkındalık -- yani o özümüzün varlığı ve ona dair farkındalık -- aslında hiçbir şeyle karartılamaz, hiçbir şeyle gölgelenemez ve hiçbir şey onu rahatsız etmez. Yani biz "ben şundan veya bundan rahatsız oluyorum" dediğimizde, aslında o bir yanılsamadır. Bir şey yanlış olabilir, problematik bir şey olabilir; ama "ben rahatsız oluyorum" diyorsam, orada aslında kendimi tanımamış oluyorum. Kendimi bir şeyin üzerinden tanımlama tuzağına düşüyorum.
Burada verilen örneği biraz daha genişletirsek: uzayı düşünün. Mesela uzayda bir patlama meydana geldi; uzay bundan rahatsız olur mu? Veya uzayda bir hoşnutsuzluk, "ben bu patlamayı istemiyorum" der mi? Veya iki yıldız birbirine çarpıyor; uzay şöyle demez: "ben yıldızların birbiriyle çarpışmasından rahatsızım, bu beni rahatsız ediyor" demez. Tıpkı bunun gibi aslında, bizim öz varlığımız, meydana gelen, yaşanan hiçbir şeyden özsel olarak rahatsız olmaz.
Bunu özellikle hatırlamamız gerekiyor, çünkü biz hayatı sürekli reaksiyon vererek yaşama eğilimindeyiz. "Bunu istiyorum, bunu istemiyorum. Bundan hoşlanıyorum, şundan hoşlanmıyorum. Bu beni rahatsız ediyor, bu benim hoşuma gidiyor" gibisürekli bir ikilem içindeyiz, ve o durumlarda verdiğimiz tepkiler üzerinden kendimizitanımlıyor ve algılıyoruz. Hatta bunu değerli bir şey olarak da görüyoruz: "eğer tepkivermiyorsan yaşamıyorsun" demektir gibi bir algı var. Tepki vermek, tırnak içinde, yaşamanın bir yansıması gibi algılanıyor. Ne kadar güçlü tepki verebiliyorsan o kadar varsın, o kadar yaşıyorsun, o kadar hayattasın. Hani derler ya, "böyle ölü toprağı serpilmiş" falan.
Mesela bakın, yaratıcı tepkisel midir? Yok, hiç değil. İnsanlar gaflete düşer, inkâr eder, yok sayar, türlü türlü şeyler vardır. Yaradan tepkisel midir? Değil. Çünkü hiçbir şey -- tırnak içinde -- onu rahatsız etmez. Bir şeyler yanlış olabilir ama o bundan rahatsız değildir. Bizim varlığımız da onun bize üflediği ruh itibarıyla böyledir.
Neyin İçinde Kaybolduğunu Fark Etmek
Dolayısıyla o rahatsız olduğumuz hikâyeyi biraz keşfetmeye ihtiyacımız var. Ve orayla özdeşleşmeden -- yani evet, içinizde bir rahatsızlık hissedebilirsiniz, bir hoşnutsuzluk hissedebilirsiniz, bir tepkisellik hissedebilirsiniz, bir daralma hissedebilirsiniz, bir mutsuzluk duygusu hissedebilirsiniz -- bunları kaçınılması gereken şeyler olarak algılamamalıyız. Bunlar sadece fark edilmesi gereken şeylerdir. Bunlar kim tarafından algılanıyor ve sen kimsin? Sen o mutsuzluk duygusu musun, yoksa farkındalık mısın? Varlık farkındalığının içinde mısın, yoksa o duygunun içinde mi? Bir mutsuzluk
duygusunun içinde mi, yoksa varlık farkındalığının içinde mi? Kendini varlık farkındalığı olarak mı algılıyorsun, yoksa o mutsuzluk duygusu olarak mı algılıyorsun?
Ki hayatta çoğumuz az veya çok böyle bazen daraldığımız durumlar yaşamışızdır. "Çok daralıyorum." Niye daralıyorsun? Çünkü istemediğin, hoşlanmadığın, kaçındığın ama kaçamadığın bir durumun içindesin. O zaman ne oluyor? Kendini daralmış hissediyorsun. Bir yanılgının içinden hayata baktığın için kendini daralmış hissediyorsun. Çünkü o an, o uçsuz bucaksız sonsuz olan varlık farkındalığı senin bilincinden bir nevi saklanıyor gibi aslında. Yok değil ama saklanıyor gibi. Onu göremeyen de sensin. Tıpkı gözleri herhangi bir etkiyle görmez hale gelen bir insanın, uçsuz bucaksız bir ortamda her tarafı karanlık görmesi ve bir türlü hareket edememesi gibi.
Tedirgin düşünceler, imgeler, hayaller, kurgular, hisler, algılar, o farkındalığın içinde ortaya çıkabilir. Ama bunların içinde ortaya çıktığı farkındalığın kendisi, bunlar tarafından rahatsız edilemez. O yüzden bütün kadim öğretiler şunu hatırlatır: bir şeylerden çok rahatsız isen, varlık farkındalığının ayırdında değilsin demektir.
Ve dikkat edin, psikolojik olarak biz o varlık farkındalığından uzaklaştığımız oranda tahammülümüz, esnekliğimiz, hoşgörümüz zayıflar. Hatta bazı insanlar öyle bir durum yaşar ki en küçük bir olumsuzluktan dolayı çok büyük tepki verir. Yani sanki, hani derler ya, "dokunsan saldıracak" gibi, "dokunsan öfkelenecek" gibi. Küçücük bir şey söylesen büyük bir tepki verecek. Neden? Çünkü bir duygunun içinde hapsolmuş, bir şeyin içinde aslında kendini kaybetmiş. Bu ifade çok önemlidir: bir duygunun içinde kalıp aslında kendini kaybetmiş. Kendinin ne olduğunun farkındalığını kaybetmiş.
Dolayısıyla bir öfkenin, bir kızgınlığın, bir nefretin, bir kırgınlığın, bir mutsuzluğun, bir acının, bir kederin içinde kendini zannediyor. Kendini o duygunun, o düşüncenin içinde kaybetmiş; ve gerçek farkındalık artık onun nazarında kaybolmuş hale gelmiş.
O yüzden arkadaşlar, bu gibi durumlarda tek dikkat edeceğimiz şey vardır: bir durumu az veya çok yaşarken asla dışarıya odaklanmamalıyız. Çünkü sorun dışarıda değildir. O anda, o durumda olmamızın nedeni dışarısı değildir. Dışarısı olmadığını anlayıp içeriye dönmemiz gerekir, ve içerideki duyguyla da kavga etmeden buraya bakmamız gerekir. Olaylar değil, yaşanan şeyler değil; "bunu yaşadım, o bunu dedi, bu bunu söyledi, ben bunu hak etmiyordum" vesaire, tüm o zihinsel hikâyeleri de olduğu gibi gözlemle ve sadece kendini hatırlamaya dikkat et. Yapacağın yegâne şey budur: kendini hatırla. Başka yapman gereken hiçbir şey yoktur.
*Kendine Gel: İçe Dönmek*
Hatta kadim öğretilerde insana çoğu zaman söylenen tek bir nasihat vardır, tek bir hatırlatma vardır: o da nedir? "Kendine gel." Çünkü kendinden uzaktasın, bilinç olarak uzaktasın; tekrar kendine gelmen gerekir. Bakın "kendine git" denmiyor değil mi? "Kendine tekrar geri gel." Çünkü aslında senin yerin orası, tekrar kendine
gelmeye ihtiyacın var. Hatta bazen insan böyle aşırı tepkiselleşir değil mi, o insanı tutarız, biraz sarsarız; "kendine gel" deriz değil mi aslında. Bu aslında çok kıymetli bir sözdür ama tabii ki toplumsal anlamda anlamı biraz zayıflamış bir şey. Kendine gelmek, aslında gerçek anlamda kendimize dönebilme bilincidir.
"Dur, senin bir eksiğin yok. Senin kendi varlığında hiçbir problem yok. Bir problem migörüyorsun? Hiç acele etme. Önce şu noktayı bir anla: benim kendimde hiçbir problem yok. Ben kendim tam, eksiksiz ve Yaradan'la bağlantılı bir varlığım; hiçbir eksiğim yok, hiçbir mahrumiyetim yok, hiçbir mağduriyetim yok. Ama bir şey bana bunun tersini söylüyor. Tamam, hiç acele etme." Hiç acele etmene gerek yok, kavga etmene de gerek yok kendinle veya başkalarıyla. "Niye öyle hissedemiyorum o zaman, niye o mutluluğu, niye o huzuru hissedemiyorum" diye dediğin an, zaten o huzurla arana bir perde koymaya başladım demektir. Dur yani, bir şey yapmana gerek yok, düşünmene hiç gerek yok. Sadece sakin ol ve kendini hatırlamaya, oraya odaklanmaya özen göster. Bu sakin bir odaklanma; hani böyle "dur şuraya odaklanayım, buraya odaklanayım" değil. Aslında "oraya odaklan" dediğimizde dediğimiz şey şudur: kendi varlığına odaklan. Yani odaklandığın şey dışarıda herhangi bir yer değil, veya bir nokta falan da değil; kendi varlığına odaklan. Çünkü zihnin bir şeye çekilmiş: bir olaya, bir problem olarak gördüğün bir şeye, sana mutsuzluk duygusu veren bir şeye.
"İşte bak hiç kimse seni anlamıyor, kimse sana gereken değeri vermiyor, kimse kıymetini bilmiyor" değil mi? Bir sürü hikâyemiz var hepimizin, farklı farklı hikâyelerimiz var. "Neden istediklerim olmuyor? Neden insanlar beni dinlemiyor?
Neden bazı şeyler istediğin gibi gitmiyor" gibi kırk çeşit hikâyemiz var. Hiçbir hikâyeyle de kavga etme, ama sadece kendine dönmeye çalış. Aslında bu "çalışmak" bile gerekmez; kendin olan şeyi hatırla aslında. Yani kendimizi hatırlamak için bir çabaya dahiihtiyacımız yoktur aslında arkadaşlar. Mesela insan kendine fiziksel olarak düşünün: kendine gelmek için bir adım atmasına ihtiyaç var mıdır? Yoktur değil mi? Yani buradasın ve kendindesin aslında; neye ihtiyacı var? Sadece onu hatırlamaya ihtiyacın var. Tıpkı bunun gibi.
O yüzden "kendini bulmak" mevzusu bile aslında doğru yerden bakıldığında gereksiz bir kavramdır. Çünkü kendin kaybolmuş bir şey değil. Sen bir şeyin içinde kaybolmuşsun aslında. İçinde kaybolduğun şeyden çıkarsan zaten kendine adım atmış olacaksın; hatta adım atmış olman bile mânâsız bir şey, oradasın zaten.
Sadece içinde kaybolduğun bir duygu, bir düşünce, bir arzu, bir korku, bir beklentivar; başka bir şey yok. Bir şeyin içinde kaybolduğun için kendini bulamıyorsun. O zaman çözüm nedir? Neyin içinde kaybolduğumu biraz fark etmeye ihtiyacım var, bu kadar.
Neyin İçinde Kayboluyorsun?
Şu an anlaşılmamışlık duygusu içinde kaybolmuş olabilirim. Yetersizlik duygusu içinde kaybolmuş olabilirim. İşte fiziksel bedenimle ilgili bir hikâyeye takıldığım için -- diyelim kiinsanlar bedenimle alay ediyor olabilir, küçümsüyor olabilir, "ihtiyarladım"
diyor olabilir, "yüzüm kırışmış" diyor olabilir -- kırk bin çeşit hikâye üretebilirsin değil mi bu konularda? Hangi hikâyenin içinde kaybolmuşsun? Ki her birimizin çoğunlukla kaybolduğu hikâyeler farklıdır. Yani bu hikâyelerin hakikatte hiçbir farkı yoktur ama.
Bazısı şöyle der ya, "işte ben böyle şeylere önem vermem, bu önemli değil." Senin önem verdiğin -- tırnak içinde, yani egonun önem verdiği -- ne varsa, sen nerede kayboluyorsan, nerede dağılıyorsan, neresi seni o doğal mutluluk ve huzurundan uzaklaştırıyorsa, senin oraya dikkat etmen gerekir. Yoksa "ben insanlar gibi böyle başarı peşinde değilim" -- olabilir. Sen de sahte bir huzur arayışı içinde olabilirsin, sahte bir hikâyenin içinde olabilirsin. Bu önemli değildir. Herkes neyin içinde çoğunlukla kaybolduğuna dikkat etmelidir. Yoksa "bak ben senin hikâyende hiç kaybolmam, beni hiç etkilemez böyle şeyler" -- seni etkilemez, seni başka bir şey etkiliyordur. Seni ne etkiliyorsa, seni ne dağıtıyorsa, oraya dikkat etmen gerekir. Orası senin kaybolduğun yerdir.
O yüzden biz kendimizi aramıyoruz aslında; kendimizi aramamız yanlış bir yaklaşımdır zaten özünde. Kelime olarak bakarsak, "kendimizi bulmak" dediğimiz şey aslında kendimize kör olduğumuz için söylenir. Peki bizi körleştiren ne? Kendimize niye körüz? Çünkü bir duygu tarafından, bir düşünce tarafından köreltiliyoruz.
Hani ben bazen örnek veriyorum ya: diyelim ki hayatta anne babanızı çok seviyorsunuz; anne babanız da dedi ki "seni sokakta bulduk, merhametimizden besledik" falan dese, mesela bir bak bakalım, bir şey böyle bir daralma oluveriyor musun yani? Ve eşin dedi ki "sana bu kadar tahammül ettim artık, senden daha iyisinibuldum, artık seni bırakıyorum" mesela dese, bak bakalım ne oluyor acaba? Bir gözlemle yani, nerede en çok kayboluyorsun? Veya diyelim ki ekonomik bir sorun yaşadığında mı daha çok bir kayıp, kaybolma hissi yaşıyorsun? Hani bazen insan der ya "işte şu haberi duydum, kendime gelemedim" -- zaten daha önce de kendinde değildin de, daha da uzaklaşmış oldun yani.
Mesela bunları böyle sonuna kadar götürün yani, büyüterek götürün. Zihninizde illa hayal kuracaksanız böyle hayaller kurun: "beni ne daraltır? Beni ne sarsar? Beni en çok sarsabilecek olan şey ne olabilir?" Oraya bakın, orayı sakince gözlemleyin.
Ondan etkilenen şey farkındalık mıdır, yoksa bir benlik midir? Veya bir şey oldu, kıskançlık hissettiniz; bir şey oldu, öfke hissettiniz; bir şey oldu, duymak istemiyorsunuz. Durun orada. Ne ise orası.
Orada durun. Ve önce, o dediğim anlamda kendinizi hatırlayın. En azından teorik bir bilgi olarak kendinizi hatırlayın: "benim hiçbir eksiğim yok" -- ama bunu böyle laf olsun diye değil veya "benim kimseye ihtiyacım yok" gibi trip yapma anlamında değil.
Sakince şunu hatırlayın: sen Yaradan'ın ruhunu taşıyan, sonsuz, tam, eksiksiz bir varlıksın. Ama şu anda bir şey sana eksik, mutsuz, mağdur, yetersiz, kaçması gereken, bir şeyden uzaklaşması gereken bir şey gibi hissettiriyor. Böyle hissediyorsun; ondan da kaçma. Çünkü dikkat edin, farkındalık bir şeyden kaçmaz, kaçma gereği duymaz. Kaçıyorsan sen farkındalık halinde değilsin; orada bir dur.
Mesela şöyle düşünün: bir insan size ağır bir eleştiride bulunuyor, çok ağır. "Hayatta hiç hoşlanmam öyle eleştiriden," veya "küçümsüyor" mesela birisi değil mi?
Çoğumuzda vardır böyle: "ben küçümsenmeye gelemem." E gel, ne olur? Gelsen ne olur, bir bak bakalım. Birisinin seni çok çok çok küçümsediğini düşün; hatta en yumuşak karnın neresiyse oradan küçümsendiğini düşün. Diyelim ki belli bir yaşa gelmişsen ve ihtiyarlıktan kaçıyorsan, birisinin "sen çok yaşlanmışsın" demesiüzerinden bir hayal kur; oradan seni küçümsediğini düşün. Veya neyi küçümsenme olarak daha fazla algılıyorsan, düşünüyorsan, seni etkiliyorsa, orayı derinleştir. Korkma.
Biz burada çok fazla kaçıyoruz. Aslında modern insan veya ortalama insan -- tırnak içinde -- kaçış ustasıdır. Kaçma konusunda her yolu deneyen; kimisi mesela eğlenceyle kaçış stratejisi uygular. Ne zaman morali bozulsa, mutsuz olsa, arkadaşlarını arar, "bir eğlenelim, bir şunu yapalım, bir bunu yapalım" der. Ve atıyorum böyle kafasını dağıtacak, dikkat edin kafasını dağıtacak bir müzik dinlemeye çalışır. Yani bir şeyden kaçar. Hâlbuki bizim yapmamız gereken şey kaçmak değil. Çünkü biz kaçası varlıklar değiliz aslında.
Peygamberin Örnekliği: Kaçmadan Yüzleşmek
Bakın hep daha önce hatırlatmışımdır: peygamber Mekke'de 12-13 sene o baskı, tahakküm, engelleme, tehdit, boykot içinde yaşıyor. 12-13 sene böyle yaşıyor. Ve ilginçtir, hiç kaçmıyor. Neden, mesela bunu bile biraz düşünsek yani; orada bir baskı yok mu, var; tahakküm var, baskı var, boykot var, küçümsenme var, aşağılanma var. Peygamber birilerine bir şey anlatıyor, arkasından amcası geliyor, "bunu dinlemeyin, bu benim yeğenimdir, kafayı yemiş" diyor, böyle bir durum. Fakat peygamberde bir kaçış yok. Hatta bazı Müslümanlar geliyor, diyorlar ki "ya Resulallah, bize dua et, bizim için dua et, bu zorluk, bu sıkıntı kalksın" diye, peygamberden rica ediyorlar.
Peygamber diyor ki "siz acele ediyorsunuz."
Orada aslında peygamberin hatırlattığı şey nedir? Muhtemelen bunu şöyle anlatmıştır: gerçek farkındalık huzurlu ve mutludur, onun bir kaçış gibi problemiyoktur aslında. Yani hiç kimse sizin huzur ve mutluluğunuzu elinizden alamaz. Hiç kimse ve hiçbir şey bunu sizin elinizden alamaz. Ama dikkat edin, bazen yüzümüzde bir kırışıklık oluyor, mutluluğumuz elimizden alınıyor değil mi? Bir kırışıklığa bakıyoruz: "ömrümüz bu kadar" veya "varlığımız bu kadar zayıf mı acaba." Bir insanın seni gözden çıkartmasına veya "seni görmek istemiyorum" demesine bakıyor mutluluğumuz. "Seni sevmiyorum" demesine bakıyor. Bir bakıyoruz bir anda mutsuz oluveriyoruz, bir anda -- tırnak içinde -- kendimizi kötü hissediyoruz.
Nasıl bir varlıksın ki kendini böyle bir şeyle kötü hissediyorsun? Bir oturup düşünmen gerekmez mi: "ben böyle bir varlık mıyım acaba"? Hatta bazı insanlar bununla övünürler: "ben küçük şeylerle mutlu olurum, küçük şeylerle de çok üzülürüm." Sen bu kadar küçük müsün peki? Biraz o soruya gelsen, biraz orayı düşünsen: "acaba bu böyle bir şey midir? Ben böyle bir varlık mıyım? Çok küçük bir şeyle mutlu oluyorum, çok küçük bir şeyle hemen mutsuz oluveriyorum. Böyle bir varlık mıyım? Yaradan
beni böyle mi yaratmış? Yoksa bütün insanlar etrafımdan dağılsa 'Allah bana yeter' bilincinde ve farkındalığında mı yaratmış acaba Allah?" O zaman benim oraya dikkat etmem gerekiyor. Yani kendimi hatırlayarak, kendimi örten şeyi gözlemlemem gerekiyor. Önce kendimi hatırlamalıyım, sonra kendimi hatırlamama perde olmaya çalışan o duygu ve düşünceyi gözlemlemeliyim. Bu çok güzel, çok keyifli bir etkinliktir.
Yani bu anlamda orayı gözlemlemek çok kıymetlidir. Ama ne şartla? Kendinihatırlayarak orayı gözlemlemelisin. Onun içinden onu gözlemleyemezsin. Bir şeyin içinden bir şeyi gözlemleyemeyiz; kendimizi hatırlayarak o şeyi gözlemleyebiliriz.
O bir mutsuzluk duygusu olabilir, o bir kıskançlık duygusu olabilir, o bir kendini kötü hissetme duygusu olabilir, o bir yetersizlik duygusu olabilir, "kimse de beni takdir etmiyor, kimse de beni anlamıyor, kimse benim kıymetimi bilmiyor, ben bu kadar emek veriyorum" değil mi? Hani mesela evliliklerde çok karşılaştığımız bir şeydir: biriöbür tarafa -- kadın erkek fark etmez -- "sen hiçbir şey yapmıyorsun, sen şöyle yapmıyorsun böyle yapmıyorsun" böyle "hep" ve "hiç" şeklinde konuşmalar yaygındır evliliklerde değil mi? "Sen hep böylesin. Sen hiç şöyle değilsin. Sen beni hiç takdir etmiyorsun. Sen hep böyle hizmet bekliyorsun, sen hep böyle bencilsin." Böyle konuşmalar çok olur evliliklerde maalesef. Ve hemen kişi rahatsız olur, tırnak içinde haklı olarak gibi görünür. Öyle de haklı olarak der ki "ben hiç mi yardım etmiyorum, hiç mi sorumluluklarımı yerine getirmiyorum?" değil mi? Egoya rahatsız edici gelir.
Farkındalığın Doğası: Rahatsız Edilemezlik
Hâlbuki orada bir dur. O anda kim rahatsız oldu, bir bak yani. Karşındakinin algısı o an problemli olabilir, karşındakinin algısı o an olayı objektif şekilde görmeyebilir, seniobjektif olarak değerlendiremiyor olabilir. Ama bir bak: niye burada bir rahatsızlık var, ve ondan kim rahatsız oluyor? Ama kaçmadan bunu yapmalısın. Hatta gün boyu onu izleyebilirsin, o rahatsız olanı; o böyle kıymetinin bilinmesiniisteyen, ona istekli olan, "insan da bir takdir bekliyor ya" diyen, değil mi, mesela öyle bir benlik vardır. Bir bak ona, ama sakince bak. Hatta bir gün boyunca bakabilirsin, hatta bir hafta boyunca da bakabilirsin, hiçbir mahsuru yok. Yeter ki onun içinde kaybolma. Kendini o olarak görme; yani kıymeti bilinmeyen biri olarak ortalıkta dolaşma. Ama senin içinde dolaşıp duran o "kıymeti bilinmeyen" benliği görebilirsin, gözlemleyebilirsin, hiçbir mahsuru yok. Bırak, içinde dolansın.
Mesela şu sonsuz uzayda başıboş bir göktaşı var diyelim, dolanıyor; ne doğru düzgün bir yörüngesi var ne bir şey var, dolanıyor diyelim. Uzay bundan rahatsız oluyor mu? Yok, olmuyor. Bunun gibi, bunu gözlemleyebilmek çok önemli bir şey, çok çok kıymetli bir şey. Rahatsız olmadan, incinmeden, kırılmadan; ama onu baskılamadan veya görmezden gelme tuzağına düşmeden. Çünkü o sahte bir şeydir, o gerçek bir şey değildir. Ama ne olduğunda gerçek bir şey değildir? Kendini hatırladığında; kendini hatırladığında onun gerçek olmadığını zaten fark edeceksin. Mesela bütün insanlar seni görmezden gelse, hiç kimse sevmiyor olsa, bu farkındalık için hiçbir problem değildir. Sadece bir durumdur, bir olgudur, geçici bir olgudur. Senin hiçbir problemin yoktur o durumda.
Ama varlık farkındalığı içinden bakabilirsen, yani kendi varlığının içinden bakabilirsen, bu böyledir. Mesela bir Ârife "senden nefret ediyorum" deseniz, size tebessümle bakar; ama alay ederek değil, sizi anlamak için bakar. "Allah Allah" der ya, "benden nefret ediyor, ne kadar ilginç bir bakış açısı" -- bu kişinin acaba nereden baktığını merak eder. Çünkü farkındalık kendisinden nefret edilmesinden rahatsız olmaz, farkındalık kendisinin görülmemesinden rahatsız olmaz. Farkındalık kendini göstermek gibi bir derde sahip değildir. Ama ego fark ettirmek ister kendini.
Dolayısıyla farkındalığın, varlık farkındalığının doğası huzurdur. İçinde ortaya çıkan deneyimin içeriği ne olursa olsun farkındalık daima aynı kalır: açık, dingin, sonsuz.
Her şeye izin verir, o rahatsız edilemezdir ve direnç göstermez. Mesela bazen bakıyorsun -- isim söylemeyelim -- peygamberimizin bazı hanımları var, gerçekten peygambere söylenmemesi gereken şeyler söylüyorlar. Peygamber rahatsız olmuyor; yani sofrada birbirlerine bazen ters sözler söylüyorlar, peygamber rahatsız olmuyor, sadece bazı şeyleri zamanı gelince hatırlatıyor. "Huzurumuzu bozuyorsunuz" falan demiyor yani. Çünkü varlık farkındalığı içinden bakıyor.
Ve bakın, belki size bu garip gelebilir, ama kendimizden yola çıkarak şöyle bir basit örnek vereyim: mesela bir iki yaşındaki bir çocuk size kötü bir söz söylese, "senden nefret ediyorum" dese, rahatsız olur musunuz? Olmazsınız. Neden? Çünkü o sözden rahatsız olan bir benliğiniz yok. Dolayısıyla bir tepki verme gereği duymuyorsunuz.
Hatta öyle bir çocuğa tebessüm edersiniz: "aa, benden nefret mi ediyorsun? Ne kadar ilginç" falan dersiniz, şakalaşırsınız çocukla. Neden? Çünkü benliğiniz onu bir tehlike, bir tehdit, rahatsız olunacak bir şey olarak görmüyordur.
Bunu evrensel olarak düşünürsek: bir Ârife biri der ki "elime geçse onu bir kap suda boğardım" -- "aa öyle mi" diyor, "ne kadar değişik bir yaklaşım tarzı." Bu peygamberde olmamış mı? Olmuştur. Nice insan vardır peygamberi öldürmeye ahdetmiştir; yıllar geçmiştir, hatasını anlamıştır, peygamberin huzuruna gelmiştir. Pekipeygamber rahatsız olmuş mu? "Ya sen falan zamanda böyle benden nefret ediyordun, neler neler söylüyordun" demiş mi? Yok. Çünkü rahatsız olan bir şey yok içeride. Bir zaman birisi peygamberden nefret etmiş, on yıl sonra nefretinden pişman olmuş ve iman etmeyi tercih etmiş; sorun yok.
İncinmek ve İncitmek
Ama bize bakın, mesela bir şey oluyor: "ben onu sildim" değil mi? Neyi siliyorsun, ne oldu yani, o kadar büyük bir hadise mi diyorsun? Orada da küçücük bir mevzu var: "ben onu sildim." Neden? Çünkü varlık farkındalığı içinde değilsin. O insanın söylediği bir sözün, yaptığı bir hareketin sana zarar verdiğini zannediyorsun, seniincittiğini zannediyorsun. O yüzden bir bilge "incinsen de incitme" diyor. "Kemalde noksan imiş incinen incitenden" diyor. Yani eğer inciniyorsan, üzerinde çalışman gereken bir şeyler var demektir. Hâlen inciniyorsan, üzerinde çalışman gereken noktalar var. Kim inciniyor? Öz farkındalık incinmez. Eğer sen inciniyorsan, şunu unutma ki -- diyor -- "kemalde noksandır incinen incitenden."
Bakın bütün kadim öğretilerin bize hatırlattığı şey budur. Yaradan'ın bize verdiğigerçekten muazzam bir varlık ve o varlığın bir farkındalığı vardır. Onun hiçbir derdi, hiçbir problemi yoktur. Ama o kendini herhangi bir sınırlı varlık olarak -- takdir görmek isteyen, onaylanmak isteyen, kendiniispat etmek isteyen, görülmek isteyen, anlaşılmak isteyen, sevilmek isteyen, başarılı olmak isteyen, etkili olmak isteyen, kendini göstermek isteyen bir benlik olarak -- kendimi algılarsam, o zaman vay başıma gelenler. O zaman çok zor bir şey olur o; hayatım sürekli bunları taramakla geçer. Ama varlığımın farkındalığı olduğumda, o sonsuz, mutmain, huzurlu ve dingin bir şeydir. Onun bir arayışı yoktur; hani "ruh eşini de aramazsın, bilmem ne eşini de aramazsın," öyle bir hikâyen yoktur yani.
"Buyurun hocam, pekiinciten, uyardığımız hâlde incitmeye devam ediyorsa ne yapmak lazım?" Uzaklaşabilirsin, bu ayrı bir konudur; ona da eziyet etmemek için değil mi. Mesela bazı kediler görürsünüz: bir çocuk vardır, 5-6 yaşında, gider kediye taş atar falan; kedi de böyle uzaklaşıverir. Der ki "bununla bir şey yapmayalım, tetiklemeyelim, uzaklaşalım." Ama içinde bir tepki yoktur, bir öfke yoktur. Ben öyle kediler görmüşümdür: küçük bir çocuk artık nereden öğrenmişse kediye taş atıyor veya kediye tekme atmaya çalışıyor, kedi de bakıyor, sanki der ki "ben bunu tetiklemeyeyim," uzaklaşıyor yani; hırlamıyor, tırmıklamıyor. Anlatabildim mi? Bizim de yapacağımız şey bu. Mesela birisi dese ki "seni görmek istemiyorum," "e tamam" dersin, "mümkün oldukça sana görünmemeye çalışırım, yapabildiğim ölçüde; niye sana görünüp seni rahatsız edeyim ki, öyle bir derdim de yok yani." Gıcık da kapmıyorum, tepkisel de değilim. Ve birisi sürekli beniincitiyor, incitmekten keyif alıyorsa, daha fazla günaha girmemesiiçin uzaklaşabilirsin yani. Ama içinde bir öfke yoktur, bir kızgınlık yoktur, bir nefret yoktur.
Bir tepkisellik yoktur. Bunu anlamak gerekiyor arkadaşlar. Bu çok fıtri bir niteliktir, çok fevkalade bir şey değildir yani. Bakın basit örneğini de verdim değil mi? Mesela 1-2 yaşındaki çocuk size ters bir şey söylediğinde rahatsız olmuyorsunuz değil mi? Pekiniye rahatsız olmuyorsunuz? Onu 10 yaşında çocuk söylese rahatsız olacaksın. 20 yaşındaki biri söylese daha çok rahatsız olacaksın. Gıcık kaptığınız bir insan size öyle söylese on kat rahatsız olacaksınız. Neden? Çünkü içeride bir şeyi yanlış yerden algılayan bir mekanizma var. Bütün hikâye oraya dayanıyor. Ama o küçük çocuğun sözü oraları tetiklemiyor; tetiklemediğiiçin de siz gayet sakin bir şekilde karşılayabiliyorsunuz.
Allah'ın Baştan Verdiği Hediye
O yüzden Yaradan'ın insana verdiği şey çok muazzamdır. Herkes mutluluk arıyor değil mi? Aslında Yaradan bunu sana baştan vermiş. Şu an ne arıyorsanız Allah bunu baştan vermiştir. Mesela sevilmeyi mi arıyorsunuz? Allah sizi baştan sevmiştir; demiştir ki, deyim yerindeyse, "bak seni seviyorum, ve bu değişmez bir ilke. Senisevgiyle yarattım ve seni seviyorum, seni anlıyorum, seni olduğun gibi anlıyorum, ne eksik ne fazla." Bak, sen arıyorsun değil mi "beni anlayan biri" diyorsun; Allah sana baştan onu vermiş. Mesela diyorsun ki "yalnızlığımı giderecek bir kişi arıyorum";
baştan sana vermiş, diyor ki "sen zaten yalnız olamazsın, birin ikincisi benim, ikinin üçüncüsü benim." Yaniinsan şu dünyada ne arıyorsa fıtri anlamda Allah onu insana vermiş aslında. Ama verdiği şeyi unutunca ne oluyoruz? Bu sefer aramaya başlıyoruz. Yaradan'ın verdiği şeyleri unuttuğumuz için arayış içindeyiz; onları unutmasak o şekilde bir arayışın içinde olmayacağız.
İşte o zaman gerçek anlamda Allah'ın bize ikram ettiği şu dualite âlemini fıtri bir şekilde deneyimleyeceğiz. Herhangi bir kaygı olmadan, herhangi bir korku olmadan, herhangi bir beklenti, herhangi bir tutku, herhangi bir acı, keder olmadan bu dünyayı o zaman deneyimleyeceksin. Çünkü varlığının farkındalığının içinden bakıyorsun. O varlık farkındalığının üzerinden o deneyimi yaşıyorsun. O zaman hiçbir şey sende bir kırılma, bir yıkım, bir boşluk, bir acı, bir keder oluşturmuyor. Ama Yaradan'ın bize verdiği şeyi ve Yaradan'la olan bağımızın hakikatini unuttuğumuz zaman, işte o zaman bizi büyük bir arayış hikâyesi bekliyor. Ve sürekli arıyorsun; bazen bulur gibioluyorsun, bazen bulamıyorsun; bir süre buluyorsun sonra kaybediyorsun, hikâye bitmiyor. Zaten "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur." Yani sen gerçekten varlık farkındalığında olursan mutmain olursun. Onun dışında mutmain olmak, hakikianlamda mutmain olmak mümkün değildir. Zaten orada da "Allah'ı hatırlamak" diyor hocam, "Allah'ı bulmak" demiyor. Aynen.
İçinde ortaya çıkan deneyimin içeriği ne olursa olsun farkındalık daima aynı kalır: dingin, mutlu, huzurlu. Farkındalığın çaba, uygulama veya disiplin yoluyla huzurlu hale getirilmesi söz konusu değildir. Mesela "kendimi nasıl daha huzurlu hale getirebilirim?" Hiç öyle bir şeye girişme. Sadece huzursuz edenleri bırak. Başka bir şeye ihtiyacın yok, çünkü zaten huzurlusun. Huzursuz olmana neden olan hikâyelerin var; onları bırakmalısın, ama sakince, bilinçli olarak, tepkisel değil veya görmezden gelerek değil. O hikâyelerin sahteliğini fark etmen gerekiyor. O yüzden kendini bilmek veya aydınlanmak bir çaba gerektirmez. İnsan çaba göstermediği zaman kendini bilir ve kendini bulur.
"Ne Yapayım?" Sorusuna Cevap
O yüzden çok yaygın bir sorumuz vardır: "ne yapayım? Peki şimdi ne yapayım?" Hani şöyle düşünün: bir insan farz edin ki bedenini kaybetmiş -- mesela konuşuyorsunuz, diyor ki "bedenimi kaybettim," öyle bir bilinç düzeyi diyelim -- "bedenimi kaybettim, bedenimi arıyorum," psikologlara gidiyor, psikiyatristlere gidiyor, derdi bu: "bedenimi kaybettim." Ne dersiniz ona? Ne yapmalıdır o kişi? "Ne yapayım" dese ne dersiniz? "Bir şey yapma abi, bak sadece bedeninin olduğunu fark et" dersiniz değil mi? Yapacağı başka bir şey yok aslında, bir şey yapması gerekmiyor.
Sadece bedenini kaybettiği algısına kapılmış. Hani bazen olur ya, gözlüğünüz kafanızdadır ama gözlük ararsınız. "Gözlüğü bulmak için ne yapayım?" "Bir etrafa bak" -- "hayır abi, gözlük burada." Yani bir şey yapman gerekmiyor, sadece gözlüğünün başında olduğunu fark etmen gibi aslında.
O yüzden böyle "ne yapayım" -- modern insana hep bu empoze edilmiştir: "maneviuygulamalar, onu uygula bunu uygula." Hayır. Bütün o uygulamalar aslında nedir
biliyor musunuz arkadaşlar? Sahte şeyleri fark etmek içindir sadece; yoksa kendimizibulmak için değil, kendimiz zaten yerinde duruyor. Bir insana "gözüm hiçbir şey görmüyor, kapkaranlık içindeyim" dediğinde, diyeceğiniz tek bir şey var: "gözünü aç." Bu kadar. Gözümüzü kapatan her ne ise, fark etmemiz gereken şey odur. Hatta o göz kapağımız gibi de değildir; o sahte bir şeydir aslında, gerçek olmayan bir şeydir.
Bununla ilgili çok güzel metaforlar vardır. Mesela bir tanesi: hava kararınca bir adam dinlenmek için odasına çekilmiş. Sonra hava iyice karardığında, odada sanki bir yılan var diye görmüş. "Bir yılan mı bu, ya yılana benziyor, hatta biraz böyle hareket ediyor gibi" diye düşünmüş. Ve o korkuyla sabaha kadar uyuyamamış, çünkü kendiniyılandan koruması gerekir. Sonra sabah olur, bir bakar ki o "yılan" dediği şey bir halatmış, kalın bir halatmış. Şimdi onu uyutmayan neydi? Yılan algısıydı. Onu uyutmayan şey sahte bir düşünceydi. Bunun gibi aslında ortada bir şey yok. Ama sen düşüncenle, yorumunla, kendi hikâyeni yanlış bir şekilde tanımlamakla, kendini, kendihuzurunu, mutluluğunu göremez hale geliyorsun. Başka hiçbir şey yok ortada.
"Bütün insanlar senden nefret ediyor." Olabilir, Allah selamet versin. Yaptığım bir hata varsa düzelteyim. Bir hatam yok ama bütün insanlar benden nefret ediyor -- olabilir yani, problem değil yani, benimle ilgili bir problem yok demektir. Ama eğer bunu bir problem olarak algılıyorsam, o zaman işim zor: insanları kontrol etmem lazım. "Sen benim hakkımda ne düşünüyorsun? Beni seviyor musun? Anlıyor musun? Takdir ediyor musun?" Benim öyle tanıdığım bir arkadaş vardı böyle: "benim hakkımda ne düşünüyorsun" derdi İsmail'im. Ben de "bu adam niye bana böyle bir şey soruyor" derdim. Ne oldu? İsmail senin hakkında şunu düşünse ne olur, bunu düşünse ne olur, değil mi? Ama ona göre çok önemli: "benim onun hakkında ne düşündüğüm çok önemli" diye bir hikâyesi vardı. İşte bu insan kendini bilebilir mi, bulabilir mi? Kendimutluluğunun farkındalığını idrak edebilir mi? Edemez. O sürekli beni kollamak zorunda, sürekli benden onay almak zorunda. "Benim onu takdir etmem lazım, benim ona 'iyisin, fena değilsin, iyi gidiyorsun' demem lazım. Hele hele 'kötü gidiyorsun, senden nefret ediyorum' dersem çökertirim." Anlatabildim mi? Şimdi bu hikâyeyi kim uyduruyor? İşte insanın kendisi uyduruyor. Huzurumla, mutluluğumla arama engel olan şey uydurduğum bu hikâyelerdir. Bunların üzerinden ben kendi mutluluğumu, farkındalığımı, dinginliğimi kaçırıyorum.
Âdem Kıssası: Unutuş ve Hatırlayış
O yüzden varlık, insanın elinden hiçbir zaman alınmaz. Varlık Allah'ın büyük bir hediyesidir. "Âdem'e ruhumdan üfledim" diyor. Bundan daha büyük nasıl bir hediye arıyorsun, daha nasıl bir hediye olabilir? Ama bunu unutunca işte her şey tepetaklak dönmüş oluyor. O yüzden mutlu ve huzurlu olmayan insan, kendi kendine eziyet eden insan demektir; kendine zulmeden insan demektir.
Bakın bunu en güzel nerede görüyoruz? Âdem kıssasında görüyoruz. Âdem mutlu mutlu yaşarken, tırnak içinde şeytan dedi ki "sen bir şeyden mahrum ediliyorsun, bak o ağaca yaklaşma dedi ya, yaklaşsan kim bilir neler var; ebedi bir mülk sahibiolacaksın, melek gibi olacaksın" dedi ona. Neyi unutturdu ve neyi uyandırdı? Varlık
farkındalığını unutturdu, sahte kendiliği uyandırdı. Eksiklik duygusu, mahrumiyet duygusu, tamamlanmamışlık hissi onu tetikleyince ne oldu? Âdem mutsuz oldu. Mutluluk arayışının peşine düştü, bir şeye sahip olma arzusunun peşine düştü. Onun peşine düşünce düşüş gerçekleşti. Bu bir bilinç düşüşüdür. Biz tekrar bilinç içinden yükseliyoruz, kendimize yükseliyoruz; kendimizi unutma düşüşünden, kendimizihatırlama yükselişine geçiyoruz. Aslında o bizzat kendi merkezinize dönmektir. Yoksa böyle ekstra bir şey değildir. O yüzden aydınlanmak, kendini bilmek, kendini bulmak ekstra bir şey değildir, fıtri bir şeydir; öbürü fıtri olmayan bir şeydir.
O yüzden hani "işte insanız" dediğimiz durum aslında bir düşüş hâlidir. "İşte insanız, öfkeleniyoruz; insanız, kıskanıyoruz; insanız, mutsuz oluyoruz; insanız, kendimizikaybediyoruz" -- değil. İnsanlığımızı unutuyoruz, o yüzden onlar gerçekleşiyor.
Nerede unuttuğunu hatırlaman gerekiyor o zaman; nerede neyi unuttuğunu hatırlaman gerekiyor. Onu hatırlarsan, tıpkı Musa'nın Hızır'la buluşması gibi, o zaman Hızır'ı bulmuş olursun; yani hayatı bulmuş olursun, varlığı bulmuş olursun, huzuru bulmuş olursun. Nerede yanılıyorsun, nerede neyi unutuyorsun? Bunu fark edersek işte o zaman gerçek anlamda bize hediye edilmiş olan varlığı, o varlığın mutluluğunu, o varlığın huzurunu idrak edeceğiz.
Sonuç: Kendimizden Başka Engel Yok
Onunla aranızda kendimizden başka hiçbir engel yoktur; sahte kendimizden başka hiçbir engel yoktur. "Mutsuzum çünkü insanlar böyle" -- yanlış. "Mutsuzum çünkü ailem böyle" -- yanlış. "Mutsuzum çünkü eşim böyle" -- yanlış. Hepsi yanlış. Eşim benden nefret ediyor ama çok mutluyum, sonra ayrılabilirsin, problem değil yanieşinden; anlaşamazsın, ayrılabilirsin, problem değil. Ama "eşim beni anlamıyor ve mutsuzum" -- olmaz böyle bir şey. "Hayatta kimse beni anlamıyor ve mutsuzum" -- böyle bir şey olamaz. Bunlar yanlış kavramlardır. Ama ne kadar doğal geliyor değil mi? Hâlbuki hepsi baştan sona yanlıştır. Neden yanlış? Çünkü Allah seni -- tırnak içinde söylüyorum -- mutlu, huzurlu ve mutmain olarak yaratmıştır. Senin yaratılışının mayası budur. Bunu hatırlamak durumundayız.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure/ayet numarası açıkça belirtilmemiştir. Konuşmacı "Âdem'e ruhumdan üfledim" ifadesini kullanmış (Kur'an'daki ruh üflenmesi anlatımına bir gönderme niteliğinde) ve "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla/zikirle mutmain olur" ifadesini aktarmıştır; ancak her ikisiiçin de sure veya ayet adı zikredilmediğinden, editöryal ilke gereği bu ayetlere kesin bir sure/ayet numarası atanmamıştır.
İlgili Sohbetler
Şeytanın Ayartmaları 2
İsmail Hoca’nın konuk olduğu bu sohbette önce fücur ve takva ayetine (Kur’an’da “nefsine fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun” şeklinde paraphrase edilen ayete) atıfla, fıtri olanla olmayanı ayırt etmenin gerekliliği anlatılıyor; bir çocuğun kıyassız, kaygısız doğal hâli örnek gösteriliyor. Ardından şeytanın “ben ateştenim, Âdem topraktan” diyerek yaptığı kıyaslamanın hem üstünlük hem aşağılık kompleksinin kökeni olduğu, insanın da geçici olanla (mal, iş, itibar, dış görünüş) kendini kıyasladığında aynı tuzağa düştüğü işleniyor. Kendini unutmanın kaygı, kıskançlık, üstünlük kompleksi gibi hâllerin kaynağı olduğu, gerçek ihtiyacın kendini (ve Yaradan’ı) hatırlamak olduğu vurgulanıyor. Su metaforuyla, suyun hiçbir hâlde “var olma sancısı” çekmeden akışına devam etmesi örnek gösteriliyor. Sohbetin ikinci yarısında bilginin, davranışa/benliğe dokunmadıkça etkisiz bir “malumat” olarak kaldığı; Yunus Emre’nin “ne varlığa sevinirim dünyada ne yokluğa yerinirim” sözü ve affetme örneğiyle bu anlatılıyor. Son olarak fıtri olan “gayret” (koruma bilinci) ile nefsani “kıskançlık” arasındaki fark, Hazreti Ayşe örneğiyle açıklanarak sohbet tamamlanıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.