Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Kısa Özet
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın kendisi zannettiği şey (öykü, geçmiş, duygular, ilişkiler) aslında sahte, zihin ürünü bir benliktir; gerçek kendilik bundan bağımsızdır.
- Allah'ı hatırlamak, gerçek anlamda kendini hatırlamakla eşdeğerdir; kalpler ancak bu hatırlayışla mutmain olur.
- Psikolojik acı, kişinin yanlış bir kendilik algısında durduğunun bir işaretidir; hakikatiidrak eden biriiçin varoluşsal anlamda psikolojik acı söz konusu değildir.
"Kendini Nasıl Hissediyorsun" Sorusunun Yanılgısı ve Nefs Nedir?
Yanlış bir şeye "ben" demekle ilişkin, bütün mesele bu. Tabii ki bunu anlamak da ayrı bir şey. Neden? Çünkü şu anda "ben" dediğiniz durumda bilinciniz özgür değil. Yanineye "ben" diyeceğimizi böyle bir şeyi seçer gibi seçemiyoruz.
Mevcut durumda mesela en çok psikologlar neyi sorarlar? "Kendini biraz tanıtır mısın? Kendini nasıl hissediyorsun?" Hayatta sorulabilecek aslında en yanlış sorulardan biridir bu. "Kendini nasıl hissediyorsun?" Bu sorudan önce sorulması
gereken şey "kendini biliyor musun" sorusudur. Kendini bilmiyorsun, ve arkasından bunu bilmeden ikinci soru geliyor: "Kendini nasıl hissediyorsun?" "Kendimi berbat hissediyorum" — tırnak içinde söyleyeyim değil mi? Yani hepimizin az veya çok yaşadığı durumlar değil mi? Bazen çok mutlu hissediyorum, bazen berbat hissediyorum.
Peki ne bu yani? Bu "ben" dediğim şey değişken bir şey mi? Mesela bedene baktık.
Ne dedik geçen hafta? Beden değişken bir şey: çocuk oluyor, genç oluyor, yaşlanıyor, hastalanıyor, iyileşiyor vesaire oluyor. Değişken bir şey. O zaman "ben" dediğim şey de değişken bir şey mi?
Duygulara baktığınız zaman: bir şey arzu ediyorum, olduğu zaman mutluyum, olmadığı zaman mutsuzum. Birisi beni sevdiği zaman, takdir ettiği zaman, beğendiğizaman, onayladığı zaman mutluyum. Onaylamadığı zaman, takdir etmediği zaman, sevmediği zaman, anlamadığı zaman, aramadığı zaman, sormadığı zaman mutsuzum. Bu mudur acaba? İnsan böyle bir varlık mıdır? Veya düşüncelerimden yana bir hikayenin içinden mi kendime bakıyorum? İşte bir şeyleri bilebildiğim zaman, öngörebildiğim zaman — tırnak içinde söylüyorum — zihnim rahat olduğu zaman mutluyum; ama zihnim rahat değilse, geleceği öngöremiyorsam, belirsizlikleri yönetemiyorsam, o zaman kendime mutsuzum diyorum. Mesela insan böyle bir varlık mıdır, insan nasıl bir varlıktır? Bütün hikayenin temeli aslında buna dayanıyor.
Hatta birer Müslüman coğrafya insanı olarak da bizim eğer biraz merak ediyorsak en çok sorduğumuz şey nedir? Nefs nedir, değil mi? Sürekli kafamızda böyle bir şey var: "Nefs nedir" — herkes bunu kullanıyor. Birileri diyor ki nefs çok berbat bir şeydir, çok kötü bir şeydir, nefisten kurtulmak lazım. Birisi "nefsi öldürmek lazım" diyor. Birisi"nefsinin de hakkını unutma, nefsinin de senin üzerinde hakkı var" diyor. Kırk çeşit hikaye dönüyor. Ama aslında temel soru şu: neye nefs diyoruz? Ve nefs ne demek?
Aslında bir şeyin kendisi demek arkadaşlar. Nefs nedir? Bir şeyin kendisidir. Peki o şeyin kendisi nedir? Zaten soru bu. Yani senin kendin nedir? Aslında temel soru bu.
Bir şeyin kendisi derken insanın kendisi nedir — aslında temel soru bu. Ve doğru değerlendirilmediğinde, doğru anlaşılmadığında içinden çıkılamaz olan da budur.
Kısa Metin: "Ben" Dediğimiz Şey Aslında Bir Öykü
Şimdi bununla ilgili kısa bir metin okuyacağım. Dikkatle dinleyip anlamaya çalışalım.
Evet. Siz kendi hakkınızda düşündüğünüzde ya da konuştuğunuzda, yani "ben" dediğinizde, "kendim" deyip konuştuğunuzda, genellikle sözünü ettiğiniz şey öykünüzdür. Yani "şu zaman doğdum, annem babam böyleydi, bana böyle davrandılar, işte şöyle bir eğitim hayatım oldu, anne babamla ilişkim şöyleydi, işte şunları yaşadım, şöyle tecrübeler edindim" vesaire — anlattığınız şey bu. Hiç dikkat ediyor musunuz buna? Yani "ben" dediğim şey aslında bir öykü.
Bu kafayla ama gerçek bu mu? Ayrı bir konu, ona geleceğiz. Ama bizim gerçek hayatta ister Müslüman olun, ister kâfir olun, ister ehli dünya olun, ister dindar olduğunuzu düşünün, maalesef hepimiz aynı noktadayız. Yani "ben" deyip, "kendim"
deyip bir şey anlattığınızda, yani beni, kendinizi anlattığınızda, ister Müslüman olun ister kâfir olun — bunu çok ciddiyetle söylüyorum ve bunu ciddi olarak düşünmemiz gerektiğini söylüyorum — aramızda hiçbir fark yok. Niye yok? Çünkü hepimiz aynı yanılgı içindeyiz.
Dindar olmayan diyor ki "işte hayat böyle, ben şanssızdım" vesaire. Dindar olan da diyor ki "ya işte imtihan yaşıyoruz, Allah zorlukla bizi karşılaştırdı ama işte imtihanımız bu" deyip öyle manipüle ediyoruz kendimizi. "Ben" dediğin şey bir öyküden ibaret. İster inan ister inanma, bir öyküden bahsediyorsun. Ve aramızda hiçbir fark yok.
Peki olması normal bir şey mi? Bunu bir düşünmemiz gerekiyor. Olmaması normal bir şey mi? Evet, anlattığımız şey öykümüzdür. Yani dünyaya gelmişiz, bir anne babamız var, onlarla bir sürecimiz var, onun yanında insanlarla iletişim ilişkilerimiz var, eğitimimiz var, işte para kazanmışız, kazanamamışız, tırnak içinde başarılı olmuşuz, olmamışız, sevilmişiz, sevilmemişiz. Bütün hikayemiz bundan ibaret. Bu sizin sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeylerin, korkularınızın ve arzularınızın oluşturduğu bendir. Bakın, böyle bir oluşturulmuş bir benden bahsediyoruz bu durumda. Tekrar ediyorum: bu sizin sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeylerin, korkularınızın ve arzularınızın oluşturduğu bendir.
Bir de beni dinlerken rahat dinleyin, çünkü bu siz değilsiniz. Yani bu konuda kafanız rahat olsun; nerede yanıldığınızı fark edeceksiniz. Anlatabiliyorum. Nerede yanılıyoruz? Yaniişte "ben şunu severim, bunu sevmem, şöyle bir şeyden hoşlanırım, böyle bir şeyden hoşlanmam, işte benim memleketim budur, şudur" — bir sürü böyle kendimiziilintilendirdiğimiz, nispet ettiğimiz, bağladığımız bir sürü şey var. "Ben şundan hoşlanırım, bundan hoşlanmam, ben böyleyim, ben kendimi çok iyi tanıyorum" falan filan, veyahut da bir kısım korkularımız vardır, veya bir kısım beklentilerimiz vardır — hiçbiri olmamıştır veya bir kısmı olmamıştır. O korkularınızla bir ömür boyu kabre girinceye kadar yaşarsınız, eğer bu kafayla giderseniz. Çünkü siz kendinizi bunlar zannediyorsunuz. "Bir şey istiyordum, arıyordum, bekliyordum, olmasını tahmin ediyordum ama olmadı" — e ne yapacaksın, ömrün boyunca bunu yaşayacaksın. "Bu benim travmam." Hepimiz ne diyoruz psikolojide?
Travmalarımızla, acılarımızla, yaralarımızla yaşıyoruz. Başka bir çözüm var mı? Yok gibi gösteriliyor. Peki yok mu? Evet, bu benlik, bu kendilik algısı geçmiş tarafından şekillendirilmiş ve doyumunu gelecekte bulmaya çalışan zihin ürünü bir benlik duygusudur. Tekrar ediyorum: bu, geçmiş tarafından, yani yaşadığımız olaylar, öykümüz tarafından şekillendirilmiş, doyumunu gelecekte bulmaya çalışan zihin ürünü bir benliktir.
Zihin Ürünü Benlik ve Gelecekte Mutluluk Arayışı
Bakın burada da önemli cümlenin içinde önemli bir nokta var. Bir şeyler olursa mutlu olacağımızı, bir şeyler olursa mutmain olacağımızı, tatmin olacağımızı zannediyoruz.
Ya da ümidimiz kalmıyor. Mesela atıyorum: "artık bir tane olmayacak" diye, "anne olamayacağım, baba olamayacağım" diye. Veya "yaşım geçti, evlenemeyeceğim"
diye. Veya evlenme ümidiyle bir mutluluk hikayesi oluşturuyorsun. Veya işte zengin olmakla ilgili bir hikaye oluşturuyorsun. Eğer zengin olamayacağın kanaatine varırsan mutsuz oluyorsun. Yani bu zihin ürünü olan benlik, gelecekte olabilecek olma olasılığı olan bir şey ile mutlu olacağını zannediyor.
Peki Müslüman'ıyla — tırnak içinde söylüyorum — kâfiriyle bu konuda aramızda bir fark var mı? Hani bu konuda kendinizi böyle dinsiz imansız zannetmeniz için söylemiyorum bunu. İçimizde nasıl bir yılan taşıyoruz, bunu anlatmak için söylüyorum bunu. Yani ben bir inanan bir insan isem, nasıl böyle mutluluğumu gelecekte bir şeyle ilgili görebilirim? Değil mi? Benim varlığım, mutluluğum gelecekte bir şeye mi bağlıdır? "İnanmayanlar dünyayla sınırlı bir gelecek hikayesinde, inananlar geleceği, yani dünya dışı bir durumu dikkate alarak o mutluluk hikayesini çiziyor" diyeceksiniz değil mi? "Hani bu dünyada mutlu olamadım, e bari ahirette mutlu oluruz."
Şuna emin olun arkadaşlar — hani bunu kendim de söylemeyeyim, bir hadisle beraber söyleyeyim — "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz." Bunu peygamber diyor değil mi? Eğer bu dünyada mutsuzsan mutsuz öleceksin ve mutsuz olarak ahirette devam edeceksin. Anlatabildim mi? Ama bu dünyada mutluysan — ama neyle mutluysan? Varlığınla, varlığının kaynağı Yaradan'la. "Ben bu dünyada mutluyum. Maddiimkanım sınırlı olabilir. Hayatta hiç kimse beni sevmeyebilir. Eşim bana değer vermeyebilir. Dünyada istediğim hiçbir şey olmamış olabilir. Ama ben Allah ile mutluyum." O zaman ben mutlu olarak öleceğim ve mutlu olarak haşrolacağım.
Ama sen bu dünyadasın; hem iman ediyorsun hem mutsuzsun. Hem iman ediyorsun hem de böyle içinde sürekli bir beklenti açığı var, sürekli böyle bir eksiklik duygusu var. Allah sana diyor ki "seni tam yarattım", sen diyorsun ki "ben eksiğim" — ya Allah yanılıyor ya sen yanılıyorsun, ya da burada bir problem var, bunu çözmek durumundayız. Allah diyor ki "seni en güzel kıvama getirdikten sonra ruhumdan üfledim" diyor. Hem kıvam olarak güzel bir kıvama getirmiş, hem de ruhundan üflemiş. Peki sen buna dair bir tefekküre, bir algıya, bir düşünceye sahip misin? Değilsin. Neyin derdindesin? Bak bakalım, farkında olmadan nasıl bir zihin tarafından manipüle ediliyorsun — arzuların, korkuların, beklentilerin, kadersizliğin, değil mi? Bir sürü hikayen var. Sonra da "ben bununla ne yapacağım" diyorsun. Ne yapabilirsin kibununla? Başına bela almaktan başka bir şey yapamazsın. Sadece bunu görmezden gelmeye çalışırsın. İşte mutlu görünmeye çalışırsın. Bazı şeyleri görmezden gelmeye çalışırsın ama içeride her zaman bu hikaye vardır. Ne zaman senin boşluğunu bulursa sana saldırır. Bir şeyle meşgul olursun, o an göremezsin bunu. Ama ne zaman bir boşluk oldu, hemen oradan bu hikaye çıkıverir. Seni mutsuz eder. Senibahtsız eder. Seni kötü kaderli biri eder. "İşte kardeşlerim beni sevmedi, akrabalarım beni anlamadı, insanlar beni anlamadı, kimse beni anlamadı, kimse bana değer vermedi, kimse benim kıymetimi bilmedi, şunları şunları yaptığım halde kimse bana benzeriyle mukabele etmedi" diye kafanda bir hikaye döndürürsün. Bu hikaye seninereye götürür? Derin bir çukura götürür.
Allah'ı Hatırlamak Kendini Hatırlamaktır
Halbuki Allah ne diyor? "Kalpler ancak Allah ile mutmain olur" diyor. Peki nerede bu? Sende bu mutmainlik nerede? Peki Allah'ı hatırlamak ne demek? Oraya gelmemiz gerekir. Bütün bunların içinde. Hani "hocam Allah'ı da anıyoruz, işte her gün dua ediyorum, zikir yapıyorum" falan yapıyorum — e nerede? "Kalpler ancak Allah ile mutmain olur" diyor. Yok. Demek ki Allah ile olmak ne demektir? Allah'ı anmak ne demektir? Allah'ı hatırlamak ne demektir?
Devam edeceğim ama buraya da biraz girmek istiyorum, kısaca girmek istiyorum.
Değerli arkadaşlar, Allah'ı hatırlamak kendini hatırlamaktır. Yani Allah'ı hatırlamak demek, gerçek anlamda kendimi hatırlamakla eşdeğerdir. O yüzden Allah "Allah'ı unutanlar gibi olmayın" diyor. Çünkü onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendileriniunutturdu diyor. Bunun karşısındaki anlam nedir? Allah'ı hatırlarsan kendini hatırlamış olursun. Demek ki senin kendin nedir burada? Senin kendin ilahi bir şey. Yani kendinihatırlamak, Allah'ı hatırlamakla eşdeğer.
O zaman sen doğumun ve ölümünle ilgili bir varlık mısın? Değilsin. Senin kendin bu değil. Bedenin misin? Değilsin. Yaşadıkların mısın? Değilsin. Anne babanın sana muamele ettiğiinsan mısın? Değilsin. Birilerini kaybetmiş, birilerini bulmuş, birilerinisevmiş, birilerini kaybederek kendini yetersiz hisseden bir varlık mısın? Hayır, hiçbirideğilsin. Bak, Allah diyor ki "beni hatırla, kendini hatırlamış olursun." Ama biz kendimizi hatırlarken neyi hatırlıyoruz? Kendimizi hatırlarken dikkat edelim — çok önemli bir cümle burada — zihin ürünü bir şeyi hatırlıyoruz. Hani diyoruz ya "ben kendimi kaç yaşından itibaren hatırlıyorum" — işte atıyorum üç yaşından, dört yaşından, beş yaşından. Sen bunu hatırlıyorsun. Sen bana bunu anlatıyorsun.
Kendin diye bunu anlatıyorsun. Hepimiz böyleyiz. Yani bunu bir sohbet olarak söylüyorum. Hepimiz bu yanılgı içindeyiz değil mi?
"Bana kendini anlat" dediğimizde "Allah vardı ve Allah beni var etti, benim hikayem bu" diyebiliyor muyuz? Böyle bir şey aklımıza bile gelmiyor değil mi? "Bana kendinianlat" denildiğinde: Allah ezeli ve ebedi olarak var ve ben O'nun var ettiği bir varlığım. Bu kadar. Başka bir şey yok. Başka hiçbir şey yok. Benim kendimi anlatacağım başka hiçbir kavram, hiçbir cümle yoktur. Ha, arkasından şu sorulursa: "Peki sen bu dünyaya geldin, neler tecrübe ettin, hangi deneyimleri yaşadın?" — bak o zaman hikayemi de anlatırım, yani öyküyü de anlatırım. Ama o ben değilim, dikkat edin. O ben değilim. Ben Allah'la var olan bir varlığım. Ve bu her an böyledir.
Peki Allah'la var olan bir varlık olarak sen nesin? Allah'ın ruhusun, onun üflediğiruhsun diyelim, Kur'an mantığına uysun. Sen böyle bir varlıksın. Peki sen bununla ilgili hiç en ufak bir tefekkür, bir hatıra, bir idrak yaşıyor musun? Yaşamıyorsun. Pekiniye yaşamıyorsun? Çünkü sen zihin ürünü bir algı tarafından manipüle ediliyorsun.
O seni, beni yutmuş. Hikayeden başka bir şey değiliz. Aklımıza hikayeden başka hiçbir şey gelmiyor. Bir de o hikayenin içinde olumsuz şeyler varsa, annenle, babanla, dedenle, çocukluk dönemindekiinsanlarla ilgili bir de kötü hatıraların varsa, ömür boyu belanı buldun; daha çıkamazsın oradan. Çünkü neden? Çünkü o sensin. Bakın,
o dünyada yaşadığınız bir tecrübe olmaktan çıkıyor, "siz" haline geliyor, "ben" haline geliyor, "kendim" haline geliyor. Halbuki bu nedir? Bu benim yeryüzünde tecrübe ettiğim bir öyküdür.
Hazreti Yusuf Örneği: Kendini Allah'a Nispet Etmek
Öykü ayrı bir şey. Ne yaşadın, bu dünyada neler yaşadın? Bu dünyada kardeşlerim kuyuya atmış olabilir, köle diye satılmış olabilirim, başımdan kırk türlü hikaye geçmiş olabilir, annem babam beni sokağa atmış olabilir, her şey olabilir. Hiçbirinin hakikatte bir kendiliğimizi yaralayacak, kendiliğimizi sarsacak hiçbir etkisi yoktur aslında. Ama hiç yoktur, bakın dikkat edin — biraz vardır değil, hiç yoktur. O sadece bir öyküdür. O deneyimlediğimiz bir öyküden ibarettir.
O yüzden Bediüzzaman'ın bir sözü vardır, der ki: "İman bir intisaptır, küfür o intisabı keser." Ne demek? Yani şu demek: iman insanın Allah'a aidiyetinin ifadesidir. Ama "öyle Allah yaratmış, öyle değil" yani; sen O'na ait bir varlıksın. Dikkat edin, O'na ait bir varlıksın, değil mi? O'na nispetin var. Biz mesela "Süleymaniye Mimar Sinan'ın eseridir" dediğimizde ne demiş oluyoruz? Süleymaniye'yi Mimar Sinan'a nispet etmiş oluyoruz. "Süleymaniye, ben Mimar Sinan'ın eseriyim" dediğinde de Süleymaniye kendini Mimar Sinan'a intisap ettirmiş olur, bağlamış olur, bağını ifade etmiş olur. E şimdi "ben Allah'ın kuluyum" diyorum — ne kadar yüksek bir hakikat. Allah'ın kulusun, O'na aitsin yani. Onun varlığıyla var edilmiş bir varlıksın. Onun sonsuz ilminde vardın. Bakın, dikkat edin, onun sonsuz ilminde varsın. Ve her zaman varsın. Aynı zamanda da seni bu dünyada bir deneyim yaşamak için de gönderdi. Burada da bir öykün olacak.
Ama dikkat edin, çok dikkat edin. Bakın Hz. Yusuf, her şey en güzel kıvamına gelmiş; kardeşleri gelmiş, pişman olmuşlar, özür dilemişler, tövbe etmişler, istiğfar etmişler, babası gelmiş, Mısır'a aziz olmuş — "şöyle mi diyor, nihayet biraz rahatladım" mı diyor? Hayır, bunu demiyor. Diyor ki, dikkat edin: "Ya Rabbi, beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat." Bu neyi anlatmış oluyor? Yani kendini Allah'a nispet ediyor. Bakın, yaşarken de Allah'a nispet ediyordun; dünyanın şu maddihayatın onun yüzüne en yüksek düzeyde güldüğü anda da kendini yine Allah'a nispetle değerlendiriyor. Yani diyor ki "ya Rabbi, beni bir Müslüman olarak, sana teslim olmuş, iradesini senin iradene teslim etmiş, varlığını senin varlığından bilen, sana aidiyetinin şuurunda olan biri olarak vefat ettir, ve beni salihlerin arasına kat" — öyle kabul ettiğin varlıkların arasına kat. Bu nedir? Bu insanın kendini Allah'a nispet etmesidir.
Mesela başına en kötü olaylar geldi — bak, sen her zaman bu duayı edeceksin. Bu dua ne duasıdır? Bu dua aynı zamanda bir insanın kendisini Allah'a nispet etme duasıdır. Yani ne olursa olsun, en mutlu olayı da yaşasam, bu dünyadaki en mutsuz edici gibi görünen olayı da yaşasam, neyi dikkate alıyorum? Diyorum ki "ya Rabbi, beni şu anda yaşarken de, benim şu dünya hayatımı tamamlayıp beni huzuruna alacağın zamanda da sana teslim olma şuuruyla şuurlandır." Bu benim için önemli. Yoksa "dünyada nasıl bir öykü yaşadım" değil.
Bak ve dikkat edin, hani, kuyuya atıldı ama demiyor ki "ya bu hayattan de kurtulayım artık" falan demiyor yani. Tabii bunu her zaman söyleyeceğiz de, asıl olarak bu ifade bize neyi hatırlatıyor? Bize şunu hatırlatıyor: dünyadaki hiçbir şey seni tanımlayan bir olay, durum değildir. Bu hiçbir şey seni tanımlamaz. Sen dünyanın en muteber insanı olabilirsin, en ünlü insanı olabilirsin, en etkiliinsanı olabilirsin. Sen kendini bunlara nispet etme. Hani var ya, böyle dünyanın en etkili bin insanı, yüz insanı — böyle insanlar değil mi hoşlanıyorlar, işte Nobel ödülü almış, işte dünyada bir şeyler başarmış, becermiş değil mi? Bakın, dikkat edin, bize hep bunlar veriliyor değil mi?
Biz de daha mütevaziyiz, "dünyanın en etkili yüz insanı değil de yüz bininciinsanı olsak fena olmaz" diye düşünüyoruz. Mütevaziyiz güya. Halbuki bunlar başından sonuna kadar yanlış algılardır.
Benim nispetim, benim bağım, bağlantım — batılı tabiriyle söylersek referansım, kaynağım, temelim, merkezim — Allah'tır. Bu çok büyük bir bilinç sıçramasıdır. Hayatta başına ne gelirse gelsin, isterse dünyanın bin türlü haksızlığı gelsin, bin türlü vefasızlığı gelsin, bin türlü şanssızlığı gelsin — sen kimsin? Sen şanssız olan insan mısın? Sen beklentileri gerçekleşmemiş insan mısın? Sen aradığını bulamamış bir insan mısın? Sen sevilmemiş bir insan mısın? Sen başarılı olamamış bir insan mısın? Hayır. Sen Allah'a ait olan bir insansın. Allah'ın varlığıyla var ettiği bir insansın. Nokta. Aması yok bunun.
Kul Olmanın Kıymeti ve Kendini Bilmek Ruhunu Bilmektir
Ama bakın, biz "Allah beni yarattı, ben onun kuluyum" dediğimizde bile öylesine eften püften bir cümle olarak bunu kullanıyoruz. "İşte Allah'ın kuluyuz, işte Allah'a ibadet ediyoruz ama işte sen benim bir de yaşadıklarımı bir bilsen var ya" diye devam ediyoruz değil mi? Neden? Çünkü Allah'ın kulu falan değiliz yani, çünkü bunu bilmiyoruz, anlamıyoruz böyle bir şey. Ne demek Allah'ın kulu? Kul aidiyet ifade eder. O yüzden Araplar kölelerine de "abd" derler; aidiyet ifadesidir. O yüzden Allah'ın kulu olmak çok büyük bir meseledir, çok büyük bir lütuftur, çok büyük bir ikramdır. Hatta dikkat edin, peygambere nispet edilen bir sözde, "müminin Allah katındaki kıymetiKâbe'nin kıymetinden daha büyüktür" diyor — bu mealde bir hadis var. Yani sen kendi varlığını gerçekten tanıyacak olsan, Allah katında nasıl bir kıymetin olduğunu da bileceksin.
Bu dünyada başına şu mu gelmiş bu mu gelmiş? Kardeşlerin tarafından kuyuya mı atılmışsın? Yoksa Mısır'a aziz mi olmuşsun? İkisi arasında, arkadaşlar, Hazreti Yusuf açısından dikkat edin, onun kendiliği açısından zerre kadar bir fark yoktur. Onun için şu vardır: kuyuya atıldığında kiminleydin? Allah'laydın. Mısır'a aziz olduğunda kiminleydin? Yine Allah'laydın. Hiçbir fark yok. "İnsanlar nefret ediyor" — Allah'layım.
"İnsanlar bana çok hürmet ediyor" — yine Allah'layım. Neden? Çünkü merkezimdeyim.
O yüzden Allah peygambere diyor kiinsanlar etrafından dağılacak olurlarsa "de kiAllah bana yeter." Ama bunu diyebilmen için ne lazım? Merkezinde olman lazım, yani Allah'ın sana yetiyor olduğunun bilincinde olman lazım. Bu bilinçte olman için ne
lazım? Allah'ın senin merkezinde olduğunu idrak etmen lazım. Peki senin merkezin nedir? Beden midir? Anne baban mıdır? İnsanların seni tanımladığı şey midir? Hayır.
Senin merkezin spiritüel bir şeydir, ruhsal olan bir şeydir. Senin merkezin ruhtur.
O yüzden Platon'un da aynen ifadesi nedir? "Kendini bilmek, ruhunu bilmektir." Kendini bilmek, ruhunu bilmektir. Biz bakmayın modern zamanda bunları unutmuşuz ve bize unutturulmuş, böyle şeyler her zaman her durumda ifade edilmiştir. "Kendinibilen Rabbini bilir" diyor peygamber. Biz bunu bile psikolojik hale indirgemişiz; kendinibilmeyi psikolojimizi bilmek zannediyoruz — işte arzularımızı, korkularımızı, beklentilerimizi, kim bizi seviyor kim bizi sevmiyor, dünyada neyi başardık neyiçözdük neyi çözemedik, hangi hedeflerimize ulaştık hangilerine ulaşamadık — bunları kendimizi bilmek zannediyoruz. Kendini bilmek bunlar değil. Kendini bilmek, ruhunu bilmektir. Kendini bilmek, Allah'ın seni var kıldığı hakikati bilmektir. Bu asla değişmez. Ve dikkat edin, bu asla eksik değildir. Yani varlığınızda hiçbir eksiklik yoktur. Her türlü eksiklik algısı, her türlü yetersizlik algısı, kendimizi böyle tatminsiz hissetme algısı kesin bir tuzaktır.
Hatta bu gibi düşünce ve duygular geldiğinde: "Ben şu anda neyi unuttum?" Soru soru soru. Veya "ben şu anda kendimi ne zannediyorum ki kendimi eksik, tatminsiz, yetersiz hissediyorum? Neyi unuttum?" Neyi unuttuğunuzu hatırlarsanız ve ne tarafından kuşatıldığınızı fark ederseniz, o zaman o sahte algıyı da fark edersiniz.
Çünkü o sahte bir şeydir. Eğer kalpler Allah'ı hatırlamakla mutmain oluyorsa ve bende bir mutmainsizlik varsa, o zaman ben Allah'ı hatırlamıyorum demektir. Allah'ı hatırlıyorsan mutmain olursun. Ama bir şeyler tarafından örtülmüşsek — işte arzularımız tarafından, korkularımız tarafından, beklentilerimiz tarafından, geçmişte yaşadığımız hikaye tarafından yutulmuşsak — o zaman işte Hazreti Yunus'un yutulması gibi biz de bir balık tarafından yutulmuş oluruz.
O yüzden kendilik — buna nefs de diyebiliriz — burada bahsettiğimiz nefs arkadaşlar, yani kendilik, fıtri kendiliktir. Tasavvufta veya bazı metinlerde anlatılan nefs, bu gerçek kendiliğin yerine geçen şeydir. O yüzden o nefsi öldürmekten, o nefsi arındırmaktan, o nefisten Allah'a sığınmaktan bahsedilir. O yüzden hani gerçek kendilik, hakikikendimizdir. Bu bambaşka bir şeydir. Bu Allah'la bağlantılı bir şeydir. Bu zamana mekana bağlı bir şey değildir. Bunun bir öyküsü yoktur. Bunun öyküsü şudur: "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" — ondan geldim, ona aidim, ona dönüyorum. Başka bir öyküsü yok onun. Hiçbir öykünün parçası değil. Bu gerçek kendiliktir.
Gerçek Kendilik: Zamana ve Öyküye Bağlı Olmayan Öz
Eğer "kendim" dediğin şeyin bir öyküsü varsa, bunun dışında, anlayın ki o sahte bir kendiliktir. "Bana kendini anlat" dediğinizde aklınıza bir şeyler geliyorsa — doğumunuz da dahil olmak üzere, yani "ben şu zamanda doğdum" falan diye başlıyorsanız — tırnak içinde, yanlış bir yerden başlıyorsunuz. Bir tuzağın içindesiniz demektir.
Ama Yunus Emre gibi "ete kemiğe büründüm" diyebilirsiniz. Ne zaman doğdun diye sorarlarsa, o zaman doğumunuzu anlatabilirsiniz: "Ben 1967'de falan ayda ete kemiğe büründüm" — bunu diyebilirsiniz. Ama ben, ben et ve kemik değilim. Ben doğmuş biri değilim. Bakın, ayet bunu söylüyor. Yani biz bunu söylerken hani böyle uçup kaçan kişiler gibi algılanmasın. Allah "ve inna ileyhi raciun" diyor, yani "bana döneceksiniz" diyor. Demek ki oradan gelmişsin. O zaman doğum ve ölüm yaratılmış olan bir şey. Sen doğumun ölümün ötesinde olan bir şeysin. Sen doğumu da deneyimledin, ölümü de deneyimleyeceksin. Ama bunlar, biri seni var eden, biri seniyok eden bir şey değil.
Bakın, bizim algımız böyle değil mi? Doğumla var olduğumuzu zannediyoruz, ölümle yok olduğumuzu zannediyoruz, sonra da diriltileceğimizi zannediyoruz. Valla sen bu kafayla zaten ölüsün, nasıl dirileceğini ben bilmiyorum yani. Ölü bir insan — eğer ölüyseniz, ölü olarak öleceksiniz, nasıl dirileceksiniz? Gene ölü olarak dirilirsin. "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz" diyor Allah değil mi? "Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz." Pekibir insan bu dünyada kendine uyanmamışsa, ölüyse, nasıl ölecek?
Doğum, Ölüm ve Diri Olmak
Tıpkı Hazreti İsa'nın dediği gibi: adamın biri geliyor, "ey İsa, seni takip etmek istiyorum" diyor. "Tamam, takip et" diyor. Birisi geliyor, ona "baban öldü" diyor. O da diyor ki "ey İsa, babamı defnedeyim ondan sonra geleyim." "Bırak, ölüler ölülerinikaldırsınlar" diyor. Bu tabii "bak babasına hürmeti yok" falan böyle anlamayın bunu; bu bir mananın hakikatini anlatıyor. Yani "bırak ölüler ölülerini kaldırsınlar" diyor. O zaman diri olmak ne demektir? Diri olmak biyolojik bir hayat yaşayıp yaşamamak demek değildir.
Yine bir hadise işaret edeceğiz: "İnsanlar ölüdür" değil mi? "İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar." Sen neredesin şu anda? Ölü müsün, uykuda mısın? Nasıl bir haldesin? İşte uyanmak veya diri olmak Allah'la diri olmaktır. Daha doğrusu Allah'la diri olan özünü hatırlamaktır. O şu anda da öyledir. Yani sen Allah'la dirisin, hepimiz — hatta kâfirler bile bunun içindedir, özü itibariyle. Ama kendini öyle bilmediğiiçin ölü muamelesi görüyor. Hakikatte hepimiz Allah'la diriyiz. Hepimiz, istisnasız.
İster inanın ister inanmayın, ister inançlı olun ister inançsız olun, her insan Allah ile diridir.
Peki müminin farkı nedir? Mümin kendini o diri olan tarafa nispet eder. Yoksa ölü olan tarafa nispet etmez. Eğer diri olan tarafa nispet edersen müminsin. Ölü şeylere nispet ediyorsan gafilsin veya kâfirsin. Ölü olan şeye nispet etmek nedir? Bedeni nispet etmektir. Beden ölecek olan bir şeydir, sen kendini buna mı nispet ediyorsun?
Yaşanan bütün olaylar gelmiş ve geçmiştir, sen kendini buna mı nispet ediyorsun?
Doğduğun güne mi nispet ediyorsun? Anne babana mı nispet ediyorsun? Onların biyolojik olarak evlenip bir araya gelmesine mi kendini nispet ediyorsun? Neye nispet ediyorsun? Ben kendimi Allah'a nispet ettiğimde, kendimi diri olana nispet ettim demektir.
Onun dışında, ayet demiyor mu? "Her şey fanidir, her şey ölüdür ve ölecektir." Pekikendini neye nispet ediyorsun? Her şey fani ve ölecekse, sen de kendini onlara nispet ediyorsan, sen ne olacaksın? Senin halin ne olacak? Ama sen kendini diriolana nispet ettiysen — ondan geldim, ona dönüyorum, onunlayım zaten — o zaman bakın, senin için doğum ve ölüm var mıdır? Yoktur. Doğum ve ölüm senin deneyimleyeceğin bir şeydir, bir deneyimin içinde bir süreçtir; ölüm, doğum olduğu gibi. Yani doğmak ve ölmek senin deneyimindir. Senin varlığını var eden veya yok eden bir şey değildir.
Ölüm Korkusu ve Rabbe Dönüş
Ama bakın, dikkat edin, hepimiz ne diyoruz? "Ya ölünce işte her şey bitiyor, ölünce toprak olur gidiyorsun." Ya, sen kendini beden zannediyorsan, e bedenin akıbetitopraktır. Peki Allah sana böyle mi diyor? Dikkat edin, ben hatırlamıyorum, emin değilim ama, "toprak olacaksınız" diye bir ifade var mı, hatırlıyor musunuz, aranızda hafız olan olabilir, var mı böyle bir şey? Bakın, bedenin yaratılışı topraktan; ama "ölünce toprak olup gideceksiniz" mi diyor? Şeylerin üzerinde bile o ayet geçiyor değil mi, tabutların üzerinde: "ölümü tadacaksınız ve ona döneceksiniz" diyor. "Toprak olup gideceksiniz" demiyor.
Ve dikkat edin, bunu niye vurgulayarak söylüyorum? Bakın, bizim diniinancımızda bile bir gaflet var, ama buna o kadar alışmışız ki hepimiz. Mesela ben size desem ki"hepimiz toprak olup gideceğiz", aranızda hiçbiriniz itiraz etmez, itiraz edecek bir hissiyatınız olmaz yani. Çünkü hepimiz aynı algı ve kabul içindeyiz. Hepimiz toprak olup gideceğiz zannediyoruz. Halbuki ayet bize diyor ki, ölümü tadacaksınız ve ona döneceksiniz. Bu ne kadar kıymetli bir ayet, ne kadar anlam açısından derin ve idrak açıcı bir ayet. Ama hangimiz bu müjdenin içindeyiz değil mi?
Bakın, hani birinin ölümünden dolayı "ne güzel oldu, Rabbine kavuştu" desem, muhtemelen beni taşlarlar, yani sizi de taşlarlar. Sanki böyle ölüm somurtulacak bir şeymiş gibi, değil mi? Üzülünecek. Tabii ki geçici bir ayrılığın hüznü olabilir. Ama ölen insan Rabbine rücu etmiş, ona dönmüş, ondan gelmiş ona dönmüş — ne kadar güzel bir dönüş. Ama dikkat edin, içimizde bir şey ölümden korkuyor. Neden? Çünkü içimize bir şey kaçmış yani, içimize problemli bir şey kaçmış, ve o korkuyor. "Ben korkuyorum" diyor. İşte o siz misiniz? Yani bu ölümden korkan kendini ne zannediyor? Ölümden korkan kendini beden mi zannediyor? Ölümden korkan kendiniilişkilerin oluşturduğu bir şey mi zannediyor? Ne zannediyor bu ölümden korkan şey? Bir bakın oraya.
Halbuki Allah'ın üflediği ruh ölümden korkmaz. Çünkü o, onun için bir deneyimdir. O her an Rabbindedir. Ve gaflet etmediği müddetçe kişi her an o Allah iledir. Bunun hiçbir problemi yok. Onun ölümle ilgili hiç alıp veremediği bir şey yoktur. O yüzden bunu Hazreti Mevlana "ölüm bir kavuşma, vuslat gecesidir" diyor. Yani ölümün hakikatiniifade ediyor. Allah'a vuslatı idrak ettiğin bir andır, yani ona dönüşünü idrak ettiğin bir andır.
Peygamberlerin Eksiklik Hissetmemesi ve İçimize Kaçan Şey
Peki niye ölümden bu kadar korkuyoruz? Yani kâfiri de korkuyor, Müslümanı da korkuyor. Müslüman neyi manipüle ediyor? Ya diyor ki "ahirette ceza var, şu var bu var." E tamam, bugün yaşıyorsun, düzelt o zaman. Bak burada da iki yüzlülük içindesin. Yani farz et ki günahın var, tamam sıkıntı yok, tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir, bundan sonra da daha dikkatli ol. Ama içindeki o üç kağıtçı riyakâr bir oradan bir buradan konuşuyor; bir taraftan Allah ahiret var diye düşünüyor, bir taraftan da öbür benlik "ya yoksa" diye düşünüyor.
Hani meşhurdur — tabii konu kimin olduğu önemli değil ama öyle derler — haniKaradenizli'nin biri tam vefat edecekken malının bir kısmını "camiye verin, vakfedin, hibe edin" demiş, sonra "kiliseye de verin" demiş — "ne olur ne olmaz" diye kiliseye de bir şey bırakmış. Hani her taraftan kendini garantiye almak istiyor. Hem mümin olmaya çalışıyorsun, hem bu dünyayı böyle bütün unsurlarıyla yaşamayı, tecrübe etmeyi matah bir şey zannediyorsun. Eğer bir konuda eksiklik olursa, diyorsun ki"eksik kaldım."
Peki bak bakalım, Hz. Peygamber'de hiç dünya hayatıyla ilgili "ya şuyum eksik, buyum eksik" dediği oldu mu? Yok. Hz. Yusuf'ta böyle bir şey var mı? Yok. Hangipeygamberde bir eksiklik duygusu var? Sende niye var peki? Sende var çünkü içine bir şey kaçmış. İşte o kaçan şeyi bulmak zorundasın. Hani bazen bir şey vardır böyle, adamın boğazına düdük kaçar, konuşurken hep ıslık çalar gibi olur değil mi? Bizim de içimize bir şey kaçmış, bütün konuşmalarımız o içimize kaçan şeye bağlı işliyor. Yanibütün konuşmalarımızın içeriği öyle. O yüzden hani Allah'ın üflediği ruhtan konuşmuyoruz. Onun üflediği ruhun esenliği, huzuru, dinginliğiiçinde değiliz. Bir şey anlatırken derdimizi anlatıyoruz, mutsuzluğumuzu anlatıyoruz, beklentilerimizi anlatıyoruz, şanssızlıklarımızı anlatıyoruz, gelecekle ilgili kaygılarımızı anlatıyoruz, bu dünyada olmasını beklediğimiz ama olmamış durumları anlatıyoruz, hayal kırıklıklarımızı anlatıyoruz.
Dikkat edin bakalım, Yusuf ne anlattı? Yusuf kardeşlerine veya babasına ne anlattı? "Baba, biliyor musun, ben ne acılar yaşadım" falan mı dedi böyle? "Ben ne dertlerden geçtim biliyor musun" falan? "Aziz olduk ama ne sen sor ne ben anlatayım" falan mı dedi? Ama biz bunları demiyor muyuz, biz bunları diyoruz. Peki aradaki fark ne?
Arada bir fark var, işte o farkı bulmak zorundayız. O fark, kendimiziilahi öz ile tanımlamıyor oluşumuzdur. Allah'ın üflediği ruhu unutmuş olmamızdır. Kendimizitanımlarken kendimizi onun üzerinden tanımlamıyor oluşumuzdur. Kendimizidoğumla, ölümle, bedenle, hastalıkla, ilişkilerle, arzularla, korkularla tanımlıyor oluşumuzdur.
Hiçbir Şey Kalmadığında Kalan: Gerçek Kendilik
"Bunlar ben değil miyim hocam?" Değilsin. "Bunlar ben değilsem o zaman hocam hiçbir şey kalmıyor" diyor. Tamam, ben de oraya gelmeniistiyorum, hiçbir şey kalmasın. Ama bak, "hiçbir şey kalmadı" diyen bir şey var, onun farkında mısın?
"Hiçbir şey kalmadı" diyen, hiçbir şeyin kalmadığını gören, fark eden, idrak eden, bunun farkında olan bir şey var — işte o sensin. Her şeyi kenara koyduğunda "hiçbir şey kalmadı" diyen ama kendi kalmış olan bir şey var, işte o sensin.
Ama o "hiçbir şey kalmadı" demekten bir adım daha ileriye gitmem lazım. Çünkü o "hiçbir şey kalmadı" deyip kaygı duyuyorsa, orada da bir perde var, orada da bir tuzak var demektir. Orada şöyle demen lazım: "Çok şükür hiçbir şey kalmadı, ve ben kaldım." İşte bu sensin. Yoksa "ya hiçbir şey kalmadı, eyvah ne olacak, ben eskilerigeri alayım, bütün doğum tarihimi, anne babamı, sosyal çevremi, ilişkilerimi alayım" — korkusu duyan gerçek kendilik değildir. Gerçek kendilik şudur: "Çok şükür hiçbir şey kalmadı; doğumum kalmadı, ölümüm kalmadı, bedenim kalmadı, ilişkilerim kalmadı, hiçbir olgu, hiçbir öykü, hiçbir hikaye kalmadı. Elhamdülillah ben kaldım. Ben Allah'a aidim." Bak, ne güzel bir şey kalmış. İşte bu sensin.
İşte bunu idrak eden insan mutluluğu kendiiçinde idrak eder. Bakın, bir şeyde değil.
Yani "evleneyim mutlu olayım, mutlu olayım", "sevdiğim bana cevap versin mutlu olayım", "kariyer yapayım mutlu olayım" — bu hayattan da hiçbir şey öyle olursa mutlu olurum diye bir şey yoktur. Mutluluk sizin varlığınızın adıdır. O yüzden Kur'an diyor, "kalpler Allah'ı hatırlamakla mutmain olur." Yani sen Allah'ı hatırladığın an, yanikendinde Allah'ı bulduğun an mutlusun, mutmainsin, huzurlusun. Ve senin bu mutluluğunu hiçbir şey alamaz. Bakın, hiçbir şey.
Beden Değilim: Sınırsız Varlık
Bir ermişin ifadesiyle, batılı bir adam geliyor, ona diyor ki: "Sizi anlayamıyorum, anlamak için soruyorum. Şimdi sizin kafanızı gövdenizden koparsam bir kılıçla, veya beyninize bir mermi atsam, ne olur, bana anlatır mısınız, anlamak için soruyorum." "Bir şey olmaz, bedeni bırakır giderim" diyor. Anlatabildim mi? "Bedeni bırakır giderim." Bu ne demektir? Bu şu demektir: ben beden değilim demektir. Bakın, yalnız "beden değilim" demek değil — beden değilim.
Bir de bizim günümüzde böyle biraz doğulu geleneklerden bir şeyler öğrenip bunu psikolojiye aktaran ekoller var: "Sen sadece beden değilsin, sen sadece duyguların değilsin." "E neyim abicim ben, bana onu anlat" — yani bunların toplamı gibi bir şeysin demeye getiriyorlar. Hayır. "Ben sadece beden değilim" yanlış bir cümledir.
"Ben beden değilim" doğru bir cümledir. Ben beden değilim. Ben ilişkilerim değilim.
Ben bu dünyadaki öykü değilim. Ben duygularım da değilim, düşüncelerim de değilim. Onlar benim kullandığım fonksiyonlar, işlevler onlar. Ben neyim? Ben Allah'ın üflediği ruhsal varlığım. O yüzden bunun bir korkusu yok. Bunun bir beklentisi yok.
Bunun bir hikayesi yok. Bunun bir acısı yok. Bunun bir kadersizliği yok. Bunun bir hastalığı yok. Bunun bir mutsuzluğu yok. Böyle bir şey yok. Eğer acı varsa, varoluşsal anlamda acıdan bahsediyor; fiziksel acı fiziksel acıdır.
Psikolojik Acı Sahte Bir Şeydir
Psikolojik bir acın varsa, yanlış bir yerde duruyorsun demektir. Psikolojik acı sahte bir şeydir arkadaşlar, bunu unutmayın. Psikolojik acı sahte bir şeydir. "Ben çok acı
çekiyorum" diyen, sahte bir yerde duruyor demektir. Ve "ben çok acı çekiyorum" diyen, aslında şunu anlamalıdır: değerli kardeşim, sen çok yanlış bir yerde duruyorsun; o acı çekmen de sana bunu hatırlatıyor. Bir an evvel o yanlış kendilik algısından kurtul. Kıymetli bir şeydir. Acı çekiyorsanız bunu böyle anlayacaksınız.
Yoksa "ben çok acı çekiyorum, niye? İşte kocam böyle, karım böyle, çocuğum böyle, arkadaşlarım böyle, annem babam böyle, dostlarım böyle, işte ben birini sevdim ama karşılık bulamıyorum" hikayesinin içinde acı çekiyorsanız, siz şunu anlamalısınız: ben kendimi yanlış bir varlık düzleminde tanımlıyorum, sahte bir yerde tanımlıyorum. Acı o yüzden gerçekleşiyor. Dolayısıyla acı insanoğlu için bir haberdir, bir müjdedir. Acı çekiyorsan, kendini konumlandırdığın varlık algısından özgürleşmelisin. Orası sahte bir yer. Sen bir şey tarafından yutulmuşsun. Sen ayağını yanlış bir yere basıyorsun.
Yanlış bir bilinç içindesin. Yanlış bir varlık algısı içindesin. Eğer psikolojik acı çekiyorsan, bu Allah'ın sana bir uyarısıdır. Ve bu çok önemli bir şeydir. Allah niye bize acı çektiriyor — tırnak içinde söylüyorum bunu — bu açıdan: yanlış bir yerde durduğunu hatırlatmak için. Yani nasıl ki bedenin ağrısı bedende bir şeyin ters gittiğine işaret eder, psikolojik acı da yanlış bir yerde durduğuna işaret eder. Yoksa insanların sana acı çektirdiğine değil.
Eğer psikolojik acı çekiyorsan, şunu anlamalısın: ben yanlış bir yerde duruyorum, yanlış bir varlık algısı, yanlış bir kendilik algısı içinde kendimi tanımlıyorum. Bunu hatırla, çünkü hakikati bilen insan için bu anlamda psikolojik acı söz konusu değildir.
Bunu gidin, aynı zamanda Budist öğretide de bulabilirsiniz, der ki "acı sahtedir." Diyeceksiniz ki "ben yaşıyorum hocam, çok da güçlü hissediyorum" — çünkü sahte bir kendilik algısı içindesin.
Mesela diyelim kiinsanlar benden nefret ediyor, bundan dolayı acı çekmem gerekir mi? Yok. Birini seviyorum, bana karşılık vermiyor, acı çekmem gerekir mi? Yok.
Hayatta bir şeyi başarmak istedim, hani yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim, ters döndü, acı çekmene gerek var mı? Yok. Bana bir şey söyleyin, acı çekeyim yani — böyle bir şey yok. Buyurun, o zaman peygamber çok üzülmeliydi. O hak etmedi, nereden biliyorum? İşte hak ediyorsam, o yaptığım yanlışlardan tövbe edeyim. Ama "insanlar beni sevmiyor, vardır bir kötülüğüm" diye imajinatif bir benlik üzerinden acı çekiyorsam, o sahte bir şeydir.
Birilerine haksızlık yapmışım, benden nefret ediyorlar — tövbe istiğfar ederim, hakkını hukukunu ödeyeceğim bir durum varsa ona gayret ederim, sonra devam ederim. Ama dikkat edin, burada maksadım "insanlar benden nefret etmesinler, sevsinler" değil. Yanlış bir şey yapmışım, bunu düzelteyim. Yoksa "doğru davranayım da insanlar beni sevsin" — bu yanlış bir yerde durmaktır. Bu çok yanlış bir yerde durmaktır. "İyi olayım da insanlar bana değer versin" — bu yanlış bir yerde durmaktır.
"Eğer ben doğru olursam insanlar da bana doğru davranır" — bu yanlış bir şeydir.
"Eğer ben dürüst samimi olursam insanlar da bana dürüst samimi olur" — yanlış yerde duruyorsun, yanlış bir yerde duruyorsun.
İhlas: Karşılık Beklemeden Doğru Olmak
Diyeceksiniz ki bunun yanlışı neresinde? Referansın Allah'ın sana verdiği ruh değil, çünkü sen niye doğru iyi güzel samimi davranıyorsun? İnsanlar da sana öyle davransın diye. Sen din dilini kullanırsak "ihlaslı değilsin" demektir, sen bir cehaletin içindesin. Sen şunu diyeceksin: "Allah benim varlığıma dürüstlük, samimiyet, iyi niyet, merhamet, şefkat, şunları şunları koymuş. Ben de bunları bir zaman unutmuşum, şimdi hatırladım, böyle yaşayayım." Nokta. E peki böyle yaşarsam insanlar da bana öyle davranır mı? Din buna bir şey demiyor, garanti vermiyor, değil mi? Bunu peygamberlerin hayatında görmüyor muyuz?
İhlas budur, bakın ne kadar kıymetli bir kavram değil mi? Emin olun, bizde ihlas olsaydı var ya, acılarımızın yüzde doksan dokuzu ortadan kalkardı. Ama bakın biz ne diyoruz? "Ya ben çok dürüst davrandım, karşımdaki bana dürüst davranmadı, eee mutsuzum." E sen ihlaslı davranmamışsın. İhlaslı olsaydın şöyle diyecektin: "Rabbimin bana verdiği erdem ve değerler noktasında doğru ve dürüst davrandım." Nokta. Bir şey var mı, bir problem var mı? Yok. "Ama" diye bir şey var mı? Yok.
"Bununla birlikte karşımdaki dürüst davranmadı, Allah selamet versin." Bu kadar.
Benim problemim değil ki o. Ama bak, bunu sen kendine problem yapıyorsun.
Neden? Çünkü bir beklentin var, çünkü bir karşılık arıyorsun. Peki niye karşılık arıyorsun? Çünkü Allah'la ilişkin ve alışverişin yok. Onunla alışveriş yapacağına âlemle alışveriş içindesin. Senin alışverişin Allah'la. Allah'tan geleni yansıtıyorsun.
İşte o yüzden ayette diyor ki "emrolunduğun gibi dosdoğru ol." Şunu demiyor: "sen doğru olursan insanlar da sana doğru davranır" demiyor. Ha, o olabilir. Hatta bir ayet var: "sen insanlara güzel davran, merhametli ol, iyi davran, belkiinsanlar da sana olan düşmanlıklarını bırakırlar" — ama bu nedir? Öyle davransınlar diye değil. Yanionlara sen temiz bir alan ver. Sen onlar gibi davranma. Onlar sana kaba davranabilir, düşmanca davranabilir. Sen elinden geldiğince hoşgörüyle davran. Sana yakışan budur. "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." Nokta. Peki sen emrolunduğun gibi dosdoğru mu oluyorsun? Hayır. İçeride hesap dönüyor: "dosdoğru olsam onlar da doğru davranır mı?" — bu davranmaz. O zaman "ben de o kadar doğru davranmayayım" falan diye içeride kırk tane hikaye dolanıyor. İşte neden? Senin kalbin bozulduğu için değil. Kalbine bir şey kaçmış, içine bir şey kaçmış. Onu bulmalısın. Onu fark etmelisin. Onu fark ettiğin zaman özgürleşirsin.
Kendimize Dönmek
İşte nefsin temizlenmesi dediğimiz budur. Yani kendini kendin olmayan şeylerden temizleyeceksin, kendini sahte kendiliklerden temizleyeceksin. Geriye ne kalacak?
Allah kalacak. Allah'ın üflediği ruh kalacak. Tabiiiçeride ego diyecek ki "çok tatsız tutsuz gibi görünüyor" falan diyecek. Neden? Çünkü bunu bilmiyor — Allah'ın üflediğiruhun ne kadar muazzam bir şey olduğunu, ne kadar özgür olduğunu, ne kadar dingin olduğunu, ne kadar mutmain olduğunu, bütün dünyanın kıyameti kopsa onun huzurunun bozulmayacağını, bütün dünya senden nefret etse onun huzuru ve dinginliği bozulmayacağını bilmiyor. "Biri beni sevse de mutlu olsam" diyor. Peki sen hangisini tercih ediyorsun?
Bak, Allah diyor ki, insanlar etrafından dağıldığında "Allah bana yeter." Bu nedir? Bu Allah'ın sendeki ruhunu idrak etmektir. Bak, bütün dünya seni görmezden gelebilir, sana sırt çevirebilir, hepsi vefasız davranabilir. Bak, hepsi sırtlarını dönerek seni terk edebilirler diyor. Sen bırak, bütün insanlar sana sırtını dönecek. Yakınındaki bir insan sırtını döndüğünde yıkılıyorsun. Neden? Çünkü yanlış bir yerde duruyorsun. Ama bunu da algılamıyorsun ve diyorsun ki "niye yıkıldım?" Çünkü vefasızlık. "Niye yıkıldım?" Çünkü karşımdaki dürüst davranmadı. "Niye yıkıldım?" Bana verilen sözler yerine getirilmedi. "Niye yıkıldım?" Hayallerime kavuşamadım. Nerede duruyorsun?
O yüzden ihtiyacımız olan şey kendimizde olmaktır. Kendimizi hatırlamaktır.
Kendimize dönmektir. Hani çok güzel bir söz vardı bizim Türkçede, ama yüzeysel bir kelimedir: "kendine dön, kendine gel." Değil mi? Bir insana derler "kendine gel." Hepimizin buna ihtiyacı var. Hepimizin kendimize gelmeye ihtiyacımız var. Ve o kendimiz orada duruyor. O kaybolmadı. O, anne babamızın bize davranışı nedeniyle pörsümedi, soluklaşmadı, ölmedi, yaralanmadı. Hani bizde böyle var ya, "yaralıyım hocam" diyor — ne yarası bu ya, bu ne yarası, bu ne? "Öyle yaralıyım hocam." Tamam, bu öyküyü bırakmaya ne dersin? Ama içeride bir ego var, o öyküye çok tutulmuş. "Ama çok acı çektim hocam" diyor. Tamam, o öyküyü de bırak. Hepsinibırak. Bütün o öyküleri bırak. O zaman kendine geleceksin. O zaman kendinibulacaksın. Ama hikayene tutunursan, o öyküye tutunursan, asla bir çıkış yolu bulamayacaksın. Neden? Çünkü orada bir çıkış yolu yoktur. Orada bir huzur yoktur. Orada bir dinginlik yoktur. Orada bir itminan yoktur.
O yüzden "şöyle olursa mutmain olurum" diyorsanız, o sahte bir benliktir. Mutmain olmak şimdidedir, şu andadır, buradadır. Bununla aranızda bir santim bile bir mesafe yoktur. Yani kendimizle kendimiz arasında hiçbir mesafe yoktur, mesafe oluşturan şey öykülerimizdir, hikayelerimizdir. Bakın, o anında gelir yani — "ama çok acı çektim hocam, ama siz beni anlamıyorsunuz hocam" — mesela bazıları bana derler işte "İsmail Hoca iyi bir insandır ama böyle bizim duygularımızı, bizim acılarımızı anlamıyor." Ya, ben sana anlatsam, sana onların on katını da anlatabilirim. Ne kadar acı, dramatik bir hikaye anlatabilirim yani. Var öyle kitaplarım da var yani, bazı kitaplarda o şeyler geçiyor yani, ben de o hikayeleri yaşadım, geçtim.
Ama bunlar gerçek mi? Yani ne yapalım, birbirimize hikaye mi anlatalım, birbirimize acılarımızı mı anlatalım? Ben derim ki: ne o sensin ne de ben; böyle anlatırsam "ben" olurum. Benim hiçbir acım yok. "Kimse beni anlamadı" öyle bir hikayem yok benim.
"Beni kimse anlamadı" böyle bir hikayem yok. Ben böyle bir şey değil. "Ailem benianlamadı" böyle bir hikaye yok. "Hayatta istediğim hiçbir şeye kavuşamadım" böyle bir hikaye yok. Böyle bir hikayede misin? Çok kusura bakma ama şunu diyebilirim: sen hayatta asla iman nedir, Allah nedir, hakikat nedir, bunu idrak edemezsin. Mümkün değil. Allah'ı tanıyamazsın. Allah'ı bile o acı benliğinle anlarsın. Şöyle dersin: "Allah bu dünyada bana çok acı çektirdi, çok imtihana soktu, ama neyse ahirette bunu tazmin eder herhalde. Etmezse o zaman görüşürüz" dersin. Neden? Çünkü sen kendini acı çeken biri olarak tanımlıyorsun. Sen o hikayenin içinden Allah'a
bakıyorsun. Sen o hikayenin içinden Allah'ı tanıyamazsın. O hikayenin içinden hakikati göremezsin. O hikayenin içindeyken mutmain olamazsın. Mümkün değil.
O yüzden son söz: kendimize gelmeye ihtiyacımız var. Bizi kendimizden alıkoyan benlikleri de fark edip onlara takılmamaya ihtiyacımız var.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde anlatıcı tarafından sure adı ve ayet numarası açıkça belirtilerek yapılmış bir alıntı yoktur. Ancak iki yerde ayet içeriğine doğrudan gönderme yapılıyor: "İnne lillahi ve inna ileyhi raciun" (Bakara Suresi 2:156 ile örtüşen bir ifade) ve "ölümü tadacaksınız ve ona döneceksiniz" (Âl-i İmrân 3:185 / Ankebût 29:57 ile örtüşen bir ifade). Anlatıcı bu ayetleriisim ve numara vererek zikretmediğiiçin burada tahmini bir sure/ayet atfı eklenmemiştir.
Tüm Ayet İndeksi →İlgili Sohbetler
Hayatta Ne Yaptın Tuzağı
Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.
Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar
Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.
Kendini Bilmek ve Hikayeden Sıyrılmak
Sohbet, “kendini bil, kendini bul” ifadesinin çoğu zaman yanlış anlaşılıp psikolojik arzu/hedef keşfi olarak algılandığını, oysa asıl maksadın insanın bir “hikaye” üzerinden kendini tanımlamaktan (terk edilmiş ben, sevilen ben, başarılı ben vb.) sıyrılması olduğunu anlatıyor. “Ben kimim” sorusunun aslında kişiyi bulduramayacağını, ancak kendi olmayan şeyleri fark ettirebileceğini; gerçek kendiliğin ise hiçbir olay, ilişki veya duyguyla tanımlanamayacak, hiçbir şeyden zarar görmeyecek bir varlık olduğunu vurguluyor. Sohbetin ikinci yarısında ilişkilerde yaşanan haksızlıklara, yanlış anlaşılmalara ve Hz. Muhammed’in Mekke dönemindeki sabrına değinilerek “Allah bizimle” ifadesinin gerçek anlamı üzerinde duruluyor.