Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar

Kısa Özet

Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın ilk ve en güçlü yanlış dayanağı bedendir; beden bir enstrüman olarak korunmalı ama varlık algısının temeli yapılmamalıdır — ölüm korkusu aslında bedeni kaybetme korkusudur.
  • Kendimizi tanımladığımız olumlu veya olumsuz hikâyeler ("çok yetenekliyim", "hayatta hiçbir şeyi başaramadım", "kimse kıymetimi bilmiyor") kısa bir bastona dayanarak yürümek gibidir; bu dayanaklar Musa'nın asası gibi bırakıldığında yılan olduğu görülen şeylerdir.
  • İnsan düşündüğü kişi değil, Allah'ın oldurduğu kişidir; peygamberler Allah'a nispetle tanımlanır (Kelîmullah, Rûhullah, Habîbullah), insanın gerçek tanımı da Abdullah'tır — şikâyet edilen her yerde bir ihlas eksikliği vardır.

Asâ-yı Musa'ya Devam: Kıssalar Evrensel Prensiplerdir

Hoş geldiniz arkadaşlar. Ses geliyor mu? Evet. Böyle bir iki hafta farklı nedenlerle bir ara vermiş olduk. Bundan evvelki haftada, bir evvelki haftada Asâ-yı Musa, yaniMusa'nın asası konusunda biraz konuşmuştuk. Musa'nın asasının sembolik anlamı nedir? Bize ne anlatıyor? Bize bakan yönüyle nelere işaret ediyor? Bunlara değinmeye çalışmıştık. O konuya biraz daha devam edelim, biraz daha orayı açalım istiyorum.

Başta da dediğim gibi, aslında Kur'an'da anlatılan kıssalar, özellikle peygamberlerin başlarından geçen olaylar, evrensel birer kanundurlar, evrensel birer prensiptirler. Bize Yaradan'ı, kendimizi, hayatı, hayatın içinde var olan, gelişen süreci, o süreçleridaha doğru anlayabilmeyi öğreten birer örnek olaylardır. O yüzden olayların zahirine değil, olayların manasına, kastettiği hakikate, işaret ettiği gerçekliğe bakmak gerekiyor. Bu anlamda da biz de biraz bunu yapmaya çalışıyoruz.

Dediğim gibi, Allah Musa'ya "bu elindeki asa nedir" dediğinde Hz. Musa'nın kullandığı birkaç ifade var. Birinde diyor ki "ben ona dayanırım"; bir tanesinde de "yaprakları silkeleyip onlarla ihtiyacı karşılamaya, hayvanlarımın ihtiyacını karşılamaya çalışırım" şeklinde bir ifade var. Şimdi bu ifadenin bize bakan yönü nedir? Biraz bunu açmaya çalışalım.

*Birinci Dayanak: Beden*

Birincisi: "Ben buna dayanırım." Yaniinsan bir şeyleri kendine birer dayanak olarak görüyor. Yani biz bir şeye dayanmaya yönelik bir eğilime sahibiz. Bunu önce dışsal olgular üzerinden değil, kendi bilincimizin kendi kendimize bakan yönüyle açmamız gerekiyor. Yani ben neyim? Ben neye dayanıyorum? Benim varlık olarak dayanağım nedir? Ben neye "varlığım" diyorum? Varlık olarak neyi algılıyorum? Varlık olarak dayanağım nedir? Buna biraz bakmamız gerekiyor.

İnsanoğlunun ilk başta dayanak olarak gördüğü şeylerin başında beden gelir ve beden, insanoğlu için temel bir dayanak hükmünde hissedilir. Yani "var mısın" denildiğinde ilk söylediğimiz şudur: Görmüyor musun, buradayım. Yani "ben varım" diyoruz değil mi? Burayı, yani bu bedeni bir varlık olarak algılıyoruz ve en temelde dayanağımız genellikle bu bedendir. Ve bu beden üzerinden de birçok hikâyeler üretiyoruz. Bazen kendimizi nitelikli görüyoruz, bazen niteliği zayıf görüyoruz, bazen güzel bazen çirkin görüyoruz, bazen tercih edilir bazen tercih edilmez gibi algılıyoruz.

Ben çok insanda görmüşümdür, sırf burnuyla senelerce uğraşıyor; "burnumu sevmiyorum" diye bir takılmıştır mesela. Kimi dudaklarını sevmez, kimi burnunu sevmez, kimi kulaklarını sevmez... Böyle envaiçeşit yanlış takılma durumlarımız olabiliyor maalesef. Neden? Çünkü ona dayanıyoruz. Yani bedene dayandığımız için bedenimiz üzerinden de bir kendilik yanılsamamız var. Yaniişte "kendini nasıl buluyorsun" denildiği zaman bu bana garip bir soru olarak gelir. Yaniinsan bunu bedene soruyor: Kendini nasıl buluyorsun? Hatta modern psikolojide bununla ilgilibirçok envanter vardır. Kişinin beden imgesine dair, beden imgesinin nasıl algılandığına dair birçok envanter vardır. İşte bedenini sever kimisi, kimi sevmez vesaire, birçok böyle algı... Neden? Çünkü insanoğlunun dediğim gibiilk başta kendisine, yani varlığına dayanak olarak tanımladığı şeylerin başında beden gelir.

O yüzden de böyle bedenimizin genç olmasına, sağlıklı olmasına çok takılabiliriz maalesef. Maalesef. Yani bu şu demek değil: Bedenini hor kullan, umursama anlamında değil. Bedeni bir beden olarak, kullandığımız bir enstrüman olarak yerliyerinde kullanmak, onun sağlığını korumak adına gayret etmek ayrı bir konudur. Kendini beden üzerinden tanımlamak, beden üzerinden bir varlık algısı hissetmek apayrı bir konudur. Bunları birbirinden tamamen ayırmamız gerekiyor.

Bir çocuk muhtemelen ilk 2-3 yaşları itibariyle beden algısıyla özdeşleşmeye başlar. Yani belli bir ölçüde bu özdeşleşme olur. Ve bu özdeşleşme büyük oranda ergenlik döneminde pik noktasına çıkar. Yani kişi kendisini bedeni üzerinden algılama durumunu en yüksek düzeyde ergenlik döneminde yaşar. Ve oradaki özdeşleşme durumlarımız bazen bir ömür boyu devam edebilir. İşte "ben kendimi çirkin görüyorum, ben kendimi şöyle görüyorum, böyle görüyorum, böyle olmam lazım."

Mesela günümüzde baktığımız zaman böyle vücut geliştirme yaklaşımlarının altında yatan mantık biraz budur. İşte kas yapmak — ne demekse — ondan sonra çeşitliyaklaşımlar aslında bize neyi gösteriyor? Bedenin çok temel bir varlık olarak algılandığını ve bedene çok fazla bir dayanak olarak yaklaşıldığını bize gösteriyor. Hatta günümüzde artık böyle yaşlanmak çok kötü bir şey. Yani yaşlanma karşıtı bir algımız var. İşte yaşlanmayalım, bedenimiz kırışmasın, yüzümüzde bir kırışıklık olmasın... Hatta insanlar bunun üzerinden birbirlerini takdir ediyorlar. "Aa" diyor, "yüzünde hiçbir kırışıklık yok" veya "çok pürüzsüz bir yüzün var" — ne demekse, ne anlama geliyorsa acaba. Böyle bir yaklaşım var. Neden? Çünkü bedenin bir dayanak olduğu algısı zihnimizde çok pekişmiş. Bir nevi beden ve fizik niteliklerimiz bizim için bir dayanak olma durumu arz ediyor.

Bu temel bir yanılgı arkadaşlar. Aslında hani deyim yerindeyse bu, bedenin yanlış yorumlanması; bedenin bir varlık temeli olarak algılanıp onun üzerinden varlık inşası olarak yorumlanabilir. Ve bu çok güçlü bir yanılgıdır. Tabii ki bu yanılgıyı biz birbirimiziböyle görerek de besliyoruz. Yani birbirimize birer beden olarak bakıyoruz. Birbirimizibedeni üzerinden yorumlama, değerlendirme, olumlama veya olumsuzlama üzerinden çok fazla tetikleyici bir yaklaşımımız var. Ve bu yaklaşım ortak bir yanılgıyı gitgide daha çok besliyor. Yani modern asırda böyle bir durumumuz var.

Birincisi bu. Yani ne dedik? Kendimizi varlık olarak ne üzerinden tanımlıyoruz? Yani"varlığım" derken bu varlığım neye dayanıyor, neyin üzerine oturuyor? Veya bu "varlığım" dediğim şey ne tür dayanaklar üzerine oturuyor? Bunlara bakmaya çalışıyoruz. Bu beden imgesini hatırlatmak istiyorum ve bunun [yanılgılı] bir varlık temeli olduğunu hatırlatmak istiyorum. Buna karşı gerçekten uyanık olmak lazım.

Yani bütün çevremiz bizi bu konuda yanıltsa da, bütün çevremiz bizi bedenimiz üzerinden değerlendirse de...

Hani bazen söylemişimdir, mesela annem bile benim saçımın dökülmesinden dolayı mutsuz olabiliyor yani. "Bu saçına sen dikkatli bakmadın" diyor, "döküldü" diyor, "hiç dikkat etmedin" diyor. Ya bakıyorum, o yaşta bir insan bile modernizmin veya günümüz yaklaşımının etkisiyle böyle bir algıya sahip. Bu neyi gösteriyor aslında?

Bunun ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. 80-90 yaşında bir insan böyle bir algı üzerinden çocuğunu yorumluyorsa, varın oradan siz meseleyi bir düşünün. Biz acaba ne kadar etkileniyoruz? Bunun üzerinden ne kadar birbirimizi tanımlıyoruz? Buraya dikkat etmemiz gerekiyor.

İkinci Dayanak: Benlik Hikâyeleri

İkinci nokta: Kendimizi çok kibirli derecede veya çok alçaltıcı derecede tanımladığımız kavramlar vardır. Maalesef bir de bunlara dayanıyoruz. Yani bu bazen olumlu gibi görünen bir şey de olabiliyor. İşte "ben diyelim ki çok becerikliyim, ben çok bilgiliyim, ben çok okudum, ben çok yetenekliyim, ben şunu hallederim, ben bunu çözerim" tarzında olumlu gibi gözüken algılarımız olduğu gibi, olumsuz olarak kendimizi tanımladığımız durumlar da vardır. Mesela bazı insanlar kendilerini beceriksiz olarak algılar, bazıları yetersiz olarak algılar, bazıları hayatta hiçbir şey başaramamış biri olarak algılar, bazısı kendisini yeterince sevilmemiş biri olarak algılar, bazıları kendilerini anne babası tarafından yeterince onaylanmamış — dolayısıyla da böyle bir tarafı ezik gibi — algılar. Dolayısıyla bu anlamda birçok yanılsatıcı yaklaşımlarımız vardır. Ve biz çoğunlukla bunlara dayanırız.

Bu dayanaklarımız dediğim gibi bazen gerçeği tam yansıtmayan şeyler olabilir, bazen de negatif algılarımız olabilir. Ve bunların üzerine dayandığımız için de aslında hayatı şey gibi yaşarız... Şöyle düşünün: Elinizde bir baston var ama baston kısa.

Dolayısıyla yürürken ona dayanarak yürüdüğünüz için sürekli aksayarak yürürsünüz.

Örneğin diyelim ki kendinizden utanç duyuyorsanız, kendinizi bazı konularda eksik, yetersiz hissediyorsanız, kendinizi geç kalmış biri olarak algılıyorsanız ve bunlara dayanıyorsanız... Yani ben kimim? Ben geç kalmış biriyim. Birçok şeyi gerçekleştirme konusunda geç kalmış biriyim. İşte bazı şeyleri yaşamak konusunda şanssızlık yaşamış biriyim. Hayatımda bazı şeyleri gerçekleştirememiş biriyim. Bazı konularda beceriksiz, yeteneksiz biriyim. Yani kendinizi bu ve bunun gibi negatif şeylerle tanımladığınızda, aslında bu da problematik bir dayanak olma vasfı taşıyor. Yani bu da çok problemli bir durumdur. Eğer bu gibi şeyler bilincimizde varsa, bunlar gerçekten yorucu şeylerdir.

Hatta bununla ilgili bir kitap hatırlıyorum, bulanlarınız okuyabilir: "Düşündüğün KişiDeğilsin" — düşündüğün kimse değilsin şeklinde bir kitap. Yani biz çoğu defa kendiimajinatif düşüncelerimiz üzerinden kendimizi tanımlıyoruz. Ve buna dayanmaya çalışıyoruz. Bunun üzerine dayanarak, bunun üzerinden hayatı yaşamaya çalışıyoruz ama dayandığımız şey, yani bize dayanak olmasını arzu ettiğimiz veya dayanak olarak algıladığımız şey problemli bir şey. Dolayısıyla o problemli şeye sen bir dayanak gözüyle baktığında, o senin için problemli bir hale geliyor.

Yılana Dönüşen Asalar

Mesela "ben hayatta acı çekmiş biriyim" diye bir dayanak — ki bu bazı insanlar için bir dayanak gibidir. Sanki: Ben acı çekmiş biriyim. Ben hiç kimsenin anlayamayacağı acılar yaşadım. Diye düşünürsünüz ve ömrünüz sizde böyle bir melankoli, bir hüzün, bir kaybetmişlik hissiyatıyla yaşanır. Ömür sizin için böyle bir hayattır. Ve hayatta hiç kimse sizi gerektiği gibi sevmemiştir. Kimse sizin kıymetinizi bilmemiştir.

Yani dikkat ettiğinizde — hani bunu tabii ki dayanak olarak tanımlamıyorsunuzdur ama aslında dikkat ederseniz — "ben kimim, ben neyim" sorusuna cevap vermeye çalıştığınızda aslında bu tür dayanaklar görebilirsiniz. Eğer bu tür dayanaklar söz konusu ise, işte buralar sizin handikaplarınız; yani o Musa kıssasında anlatılan ve aslında her biri birer yılan olan asalarımız anlamına gelebilirler. Hayat doğal olarak yaşanamaz hale gelir.

Örneğin hayatta istediğiniz şeylerin olmamasından dolayı kendinizi mahrum, mağdur, dezavantajlı görüyorsanız, siz yanlış bir dayanakla hayatı yürüyorsunuz, yaşıyorsunuz demektir. Ve eğer biraz ondan ayrışabilseniz — yani Allah'ın Musa'ya dediği gibi: Onu bir bırak bakalım, göreceksin ne olacak. Bir baktı ki yılan olmuş. Yaniaslında sürekli seni kontrol eden, renkten renge giren ama sürekli seni benzer, aynı hikâyelerin etrafında döndüren bir yılan aslında o.

Mesela ben bazı insanlar görürüm. Hayatlarındaki temel şey şudur: Kimse benim kıymetimi bilmiyor. Yani temel şeyi budur, yılanı budur, asası budur. Kimse onun kıymetini bilmiyor. Ve tabii ki düşünün, böyle bir insan nasıl huzurlu, dingin olabilir değil mi? Ara sıra moralin de bozulur, motivasyonun da düşer, yaşamak da bazen istemezsin, her şey büsbütün beter gibi gözükür. İnsanlar vefasız diye üzülürsün, kendini vefasızların arasına düşmüş biri gibi hissedersin. Neden? Çünkü dayanağın yanlış bir şeydir. Dayanağın "kimse beni anlamıyor, kimse benim kıymetimi bilmiyor, kimse benim yapıp ettiklerimi takdir etmiyor" hikâyesidir. Dayanağın budur. Tabii ki bu dayanak sağlam bir dayanak değildir. O ikide bir seni ısıracaktır. "Herkes vefasız" diye üzüleceksin. "Kimse yapıp ettiklerimi görmüyor" diye üzüleceksin vesaire.

Dolayısıyla nedir bu aslında? Dayanak olarak kullandığın ama aslında senin için zehirleyici bir yılan fonksiyonu gören bir şeydir.

Beden, Hayat ve Hay İsmi

Dolayısıyla varlığımızı ve varlığımızın bir dayanak olması hakikatini unuturuz. Varlığımızın yerine bedenlerimiz geçer. Bedenleri korumaya çalışırız. Bedenin hasta

olmaması, ölmemesi bizim için çok temel bir hikâyeye dönüşür. Dikkat edin, yani"uzun yaşamın sırrı" diye böyle çok yaygın şeyler var değil mi? Yani herkes uzun yaşamak istiyor. Hani neyin uzun yaşamasından bahsediyoruz? Farz et ki 100 değil 150 yıl yaşadın. 150 olmasın, 250 yaşadın. Yani ne olacak? Uzun yaşamın sırrı nedir yani? Var mı bir sırrı? Düşünmek lazım. Su içmek... Evet. Daha fazla yemek yemek için, daha fazla su içmek için mi yaşıyorsun?

Yoksa — dikkat edin — yaşam dediğin şey, hayat dediğin şey Allah'ın Hay isminin bir yansıması mıdır? Bak, Allah'ın Hay ismi bedene yansıyınca biyolojik bir canlılık oluyor. Başka şeye yansır, başka yerde bir canlılık olur. Mesela cennette bedenlerimiz mi olur? Aslında cennette bu bedenler olmayacak. Yani bu hücreler, bu — ne diyelim — bu atomik yapım olmayacak. Orada başka bir beden, deyim yerindeyse, giyeceksin. O latif bir şey. O maddi bir şey değil, biyolojik bir şey değil.

Peki orada hayat yok mu? E orada da hayat var. Veya melekler yaşamıyor mu? Yaşıyor. Peki bedenleri var mı? Yok. Mesela kalpleri kaç atıyor? Var mı öyle bir şey? Nabızları ne kadar atıyor? Var mı öyle bir şey? Yok. Tansiyonları var mı? Yok. Ama yaşıyorlar mı? Yaşıyor.

Bak, meleklerin de hayatı var. Ruhanilerin de hayatı var. Her bir şeyin hayatı var. Bir de bu biyolojik bedenin de bir hayatı var. Ama hayat, biyolojik bedene yansıyan bir şey. O yansıma kalktığında beden bir cesede dönecek. Senin hayatiyetin devam edecek.

Ölüm Korkusu Bedeni Kaybetme Korkusudur

O yüzden aslında dikkat edersek, ölüm korkusu bedeni kaybetme korkusudur. Beden üzerinden işleyen bir hikâyedir. Eğer bedenimize çok fazla tutulmasak, yani kendimizibeden üzerinden tanımlama tuzağına düşmesek, aslında ölüm korkusu pek olmayacaktır.

Hatta dikkat edin — yani ne kadar zor olsa da bazı insanlar için — genelde rahatça uyuyoruz değil mi? Aslında uyuduğunda beden algın kalıyor mu? Kalmıyor. Mesela bedeninin farkında mısın uyuduğunda? Yoksun. Hatta bazıları vardır, böyle aşırı ölüm korkusu yüzünden uyumakta zorlanırlar. Yani "uyursam ölür müyüm" diye. Ama Allah öyle bir dizayn etmiş ki, bak senin beden olmadığını aslında bir anlamda sana hatırlatan bir şey. Yani uyumak çok mucizevi bir şeydir. Uyumak seni beden algısından da çıkaran bir şeydir bir yönüyle. Büyük oranda, bir yönüyle seni beden algısından da uzaklaştıran bir şeydir. Seni daha latif bir düzeye getiren bir şeydir. O yüzden denir ki: Uyku ölümün küçük kardeşidir. O yüzden küçük kardeşi seviyorsanız büyük kardeşi de sevebilirsiniz. Yani uykuyu seviyorsanız emin olun ölümü de seveceksiniz. Ölüm de çok güzel bir şeydir. Küçük kardeş bu kadar rahatlatıcı bir şeyse — uyku rahatlatıcı bir şeydir — ölüm tam rahatlatıcı bir şeydir.

Hani bu beden imgesinin ölüm korkusuyla olan ilişkisine dair güzel, yaşanmış bir şey vardır. 1950'lerde vefat eden Ramana Maharshi böyle ölüm döşeğindeyken, çok önemli bir talebesi onun yanı başında duruyor ve biraz böyle üzülüyor. Ramana

Maharshi diyor ki: Benim bir beden olduğumu mu düşünüyorsun? "Hayır efendim, ne münasebet, siz bir beden değilsiniz, bunu biliyorum" diyor. "Ama" diyor, "üzülüyorsun." "Evet" diyor, "üzülüyorum." "Demek ki" diyor, "sen kendini bir beden olarak algılıyorsun. O yüzden üzülüyorsun. Benim beden olmadığımı anlamışsın ama kendinin beden olmadığını tam idrak edememişsin." O farkındalığa geçince artık o da üzülmeyi bırakıyor.

Neden? Çünkü aslında ölüm böyle hakikaten üzüleceğimiz bir şey değildir. Sadece geçici bir ayrılığın hüznüdür. Örneğin diyelim kiişte Avrupa'ya veya Amerika'ya bir insanı yolcu edersin. Hani bilirsin o yok olmuyor veya ortadan kalkmıyor ama geçicibir ayrılığın hüznü olur değil mi? Ayrılırken biraz üzülürsün. Budur yani. Hani ölüme karşı olan halimiz bundan ibarettir. Yoksa ben bir beden değilim ki "işte birinikaybettim, biri yok oldu" diye düşüneyim. Karşımdaki de bir beden değil ki onun ortadan kalktığını, yok olduğunu düşünelim. Sadece kullandığımız bedenleribırakıyoruz.

Dolayısıyla ne kendimizi ne muhatabımızı bir beden olarak algılama tuzağına düşmeme durumundayız. [Değilse] onun arkasından hastalık korkusu da gelir, [ölüm] korkusu da gelir. Bütün bunların altında yatan şey, bilinçsiz bir şekilde bedene olan bağımlılığımızdır. Tabii ki burada kastettiğim şey "o zaman bedeni boş bırakalım, umursamayalım, sağlığını korumak için hiç gayret etmeyelim" demiyoruz. Burayı yanlış anlamamak gerekiyor. Ama ben bir beden değilim. Yani atıyorum, yarın öbür gün bulaşıcı bir hastalık oldu, hastalığa yakalandım, üç gün sonra bu beden ölecek.

Ölecekse ölsün yani, problem değil ki. Yani neye üzülüyorum ki? Bu bedeni bırakır, hayata devam ederim. Zaten devam ediyor. Zaten devam ettiğini Allah bize hatırlatmıyor mu? Ölümü tadacaksınız ve O'na döneceksiniz. Yani ayetler bu kadar açık olduğu halde hepimizin algısında ölüm böyle toprak olmakla, işte yok olup gitmekle çok özdeş bir şekilde algılanıyor. Halbuki Kur'an-ı Kerim bu konuda çok açık ve nettir.

Eski Nesil ve Ölüm Karşısındaki Dirayet

O yüzden dediğim gibi bedenle özdeşleşmek bizi her türlü hastalık ve ölüm korkusuyla da aşırı bir biçimde meşgul eder. Bakın eski nesil ölüm karşısında bu kadar korkak değildi, bu kadar korkmuyordu. Ölüm karşısında bu kadar böyle dehşetlibir halde değildik. Hani bugün annemden söz açılmış; annem 3-4 çocuğunu bu dünya hayatındayken öte âleme yolcu etmiştir. 3-4 çocuğu vefat etmiş. Gayet tabii bir şey. Yani ben annemde bir ölüm anksiyetesi veya bir ölüm travması görmedim.

Doğarken de çocuğu ölmüş, 3-4 yaşındayken de ölmüş, daha büyükken de ölmüş.

Yani küçük de ölmüş, büyük de ölmüş. Gayet tabii bir şey yani. Ama saçınla ilgili "iyibakmadın"...

_(Dinleyici: Orada modern etki şey yapmış orada. En zorunu atlatmış.)_

Evet. Aslında muhtemelen nelerden etkileniyor? İşte "bak" diyor, "seni beğenmeyecekler." Gene beni düşünüyor gibi ama orada bir küçük tuzağa düşmüş

yani. Neden? Çünkü o kadar çok etkiye maruz kalıyoruz ki, eğer dikkat etmezsek o etkilere açık hale geliriz. O yüzden dikkat edin, gerçekten eski nesil bu anlamda özellikle ölüm karşısında daha dirayetli, daha bilinçli, daha şuurlu bir yaklaşım içindeydi. Çünkü bedenlere olan özdeşleşim o kadar fazla değildi. Ne kadar bedenle özdeşleşirsek, bedeni ne kadar böyle merkeze koyarsak, o derece hastalıktan da ölümden de korkmaya başlarız. Neden? Çünkü kendimizi biyolojik canlılıktan ibaret görüyoruz. Biyolojik canlılık sadece biyolojinin bir niteliğidir. Yoksa hayat, biyolojik canlılıkla ayakta duran, biyolojik canlılık ortadan kalktığında ortadan kalkan bir şey değildir.

Biz ne diyoruz? Allah Hay'dır diyoruz, değil mi? Hayat sahibidir diyoruz. Peki Allah'ın bir bedeni mi var? Allah'ın atomları mı var? Değil, değil mi? O zaman Hay olmak nedir? Hayat sahibi olmaktır. Sen de hayat sahibine aitsin. Senin sahibin kim? Hayatın sahibi olan Allah. O zaman sen de O'nunla haysın. Sen de O'nunla dipdirisin.

O'nunla diri olduğunu hatırla, bedenle diri olduğunu değil. O yüzden dindar olmak nedir derseniz, buna bir tanım daha getirelim bunun üzerinden: Dindar olmak, Allah'la dipdiri olduğunu idrak etmektir. Eğer bedenle diri olduğunu zannediyorsan, sen dindar biri değilsin; henüz farkında değilsin bunun. Allah ile diri olduğunun farkındaysan sen dindar birisin.

O yüzden Kur'an [ölüm] karşısında doğru bir bilinç halinden bahseder. Hatta Kur'an-ı Kerim, işte bir kısım Yahudilerin ölümden korktuğunu ifade eder. Neden ölümden korkuyorlar? Çünkü Allah'a kavuşmaktan şüphe ediyorlar. Çünkü dünyayı çok seviyorlar diyor Kur'an-ı Kerim. E peki tabii ki bu, hani "Yahudiler öyle de biz Müslümanlar Allah'a çok şükür böyle değiliz" anlamında değil. Yani Allah örnek veriyor. Bu konu Yahudi-Müslüman da değil. Yani şunu demek istiyor: Sen Allah'a kavuşacağına dair yeterince yakinî bir idrake ve ümide ve iştiyaka ve muhabbete sahip değilsen, üstelik de dünya hayatını çok seviyorsan, sen ölümden korkarsın diyor Allah. O zaman diyor dikkat et: Bu dünyayı o kadar sevmene gerek yok. Bu dünyada Allah'ın sana verdiği son nefese kadar dosdoğru yaşa.

Gözü Arkada Kalmamak

Dediğim gibi, bizim için bu dünya hayatı veya bu dünyadaki hayat ne kaçınılacak bir şeydir ne aman aman sarılacağımız bir şeydir. Ne zaman vaden gelirse o zaman çeker gidersin. Arkana bakmana bile gerek yoktur. Ama gözün arkada kalıyorsa o zaman orada bir problem var demektir.

Yani farz et ki bir kitap yazıyorsun. Ertesi gün yayınevine vereceksin. O gece ölüyorsun. Gözün arkada kalır mı? Eğer kalıyorsa bir cehalet var demektir. Veya diyelim kiiki gün sonra evleneceksin, bir gün önceden ölüyorsun. Gözün arkada kalır mı? Kalıyorsa cahillik var demektir. Bir cehalet işliyor orada demektir. Neden? Çünkü senin varlığın herhangi bir şeyle tamamlanan, herhangi bir şeyle bütünleşerek zenginleşen bir şey değil ki. O bir evlilik deneyimiydi. Allah ömür verseydi evlenirdin. Allah ömür verseydi bir kitabın olurdu. Allah ömür verseydiişte diyelim ki şu süreçleriyürütürdün, bir sonuca ulaşırdın. Allah ömür verirse bir oyunu sahneye koyardın.

Allah ömür verirse arkadaşınla oturur kahvaltı yapardın. Bir baktın ki gece ölüyorsun. Sabah da kahvaltı yapacaktın. "Ya nasip değilmiş" dersin. Rabbine kavuşursun. Bunu yapabilir mi bilincin? Bir bak oraya. Yoksa "neyse, daha sonra olsa çok iyi olur" mu diyorsun? Bir bak oraya. Yani zihninde "ya şu şey olmadan ölmem inşallah" dediğin bir şey var mı? Çünkü eğer öyle bir şey diyorsan, ona dayanıyorsun demektir.

Çok güzel, diyelim ki üniversiteye çalıştın. Çok da güzel puan alacaksın. Bir gün sonra sonuçlar açıklanacak. Ölüyorsun gecesinde. Sabah sonuçlar açıklanacak. Eğer "acaba nereyi kazanacağım" diye merak ediyorsan, orada bir cahillik var demektir.

*Cehalet: Yanlış Bir Vehimdir*

Yani cahillikten kasıt şudur: Sen bir şeyi yanlış yorumluyorsun. Hani her zaman hatırlattığım gibi, cahillik bilmemek değildir. Cahillik bir şeyi yanlış vehmetmektir aslında. O yüzden ona bilgi de diyemeyiz. Yani aslında yanlış bilgi diye bir şey yoktur; bilgi, ilim vardır. Yani yanlış ilim diye bir şey olmaz. Orada bir cehalet vardır, orada bir vehim vardır, orada bir zan vardır. Yani cehalet yanlış bir vehimdir, bir zandır, bir aldanıştır. O yüzden hani bir insanın cehaleti çok veya az konuşmasına bağlı değildir. Bir insan sabahtan akşama kadar konuşur ama aslında cahil olabilir. Neden? Çünkü gerçek bilginin farkında değildir, gerçek bilgiye sahip değildir. Ama sabahtan akşama kadar konuşabilir. O yüzden bahsettiğimiz cehalet bir bilmeme hali değildir; bildiğinizannettiği bir yanılgı, bir vehim, bir zan olmasıdır.

Dolayısıyla buradan nereye tekrar geliyorum? Kendimizle ilgili algılara dikkat etmeliyiz. Bunların çoğu zandır. Mesela kişi diyor ki kendisine: İşte ben hayatta hedeflediği hiçbir şeyi gerçekleştirememiş biriyim. Şimdi senin kendini tanımlaman bu mu? Evet, bu. O zaman bu bir cehalettir. Bu nasıl bir cehalettir? Çünkü sen varlığının gerçek kodlarını unutarak bunu söylüyorsun. Sen kimsin? Sen, mutlak varlığa sahip olan Allah'ın varlığıyla, ilmiyle, kudretiyle varlık âlemine koyduğu bir varlıksın aslında.

Sen kendini böyle tanımlamalısın. Yoksa "ben dünyada istediği hiçbir şey olmayan biriyim ve çok da mutsuzum." Sen ne yaptın? Çok yanlış bir yerden kendinitanımladın.

O yüzden her birimizin sakince dönmesi gereken nokta varlık bilincidir. Varlığının bilincine geri dön. Bu, kaybettiğin bir şey değildir. Varlığının bilincine geri dönmelisin, tekrar bunu hatırlamalısın. Tekrar bunu hatırladığında ne olur? Merkezinde olursun.

Tam bir huzur ve dinginlik olur. Ne bir mutsuzluk duygusu olur, ne bir kaybetmişlik duygusu olur, ne bir acı olur, ne bir keder olur, ne bir yetersizlik duygusu olur.

Mesela dikkat ediyor musunuz? Bir çocuk daha böyle o ilk aylarında bir şey yapamazsa yapamıyordur yani. Bunu böyle dert etmez. Bunun üzerinden bir kavram üretmez. "Ben beceriksizim" diye bir kavram üretmez. Fiziksel olarak bedeni bir şey yapabiliyorsa yapabiliyordur, yapamıyorsa yapamıyordur. Onun üzerinden kimlik tanımlaması yapmaz, onun üzerinden kendini tanımlamaz. Ama biz ne yapıyoruz? Biz yanlış şeyler üzerinden kendimizi tanımlıyoruz.

"Emekli Olsam Hayatım Kurtulacak"

_(Dinleyici: Hocam, bir şey yaşadık da siz aklıma geldiniz. Bir arkadaşın babasıyla oturuyorduk. "Bir emekli olsam da hayatım kurtulacak" dedi. Ben de sizi hemen çağrışım yaptım. Dedim ki "hangi hayatın?" Öyle kaldı. "Ya ne diyorsun arkadaşım sen" dedi. "Hayatım" dedi yani, "o, ben işte" dedi.)_

Yani o kadar gerçeklikten sapmışız ki, işte böyle "emekli olsam hayatım kurtulacak" diyoruz. Yani Allah seni — diyelim ki emekli oldun ve 200 yıl yaşadın, böyle ihtiyarlık içinde, artık kimse sana bakmıyor. Hayatın mı kurtuldu o zaman? Yani bak, o kadar basit düşünüyorsun ki hayatı, öyle yanlış bir yerden tutmuşsun. Hayat tanımın o kadar çelişik, o kadar basit bir yerden algılanıyor ki. Yani küçük bir şeyden: Emekliolunca hayatın kurtulacak. Bu nasıl bir hayat ya? Değil mi? Bir bakmam gerekmiyor mu? Ama bakın bunlar o kadar normalize olmuş ki, değil mi? Yani hepimiz bunu normal kabul ediyoruz. Hatta biri emekli olup birkaç ay sonra vefat edince adama üzülüyoruz. "Emekliliğin tadını çıkaramadı" diyoruz mesela.

Halbuki emekli olduğun gün ölsen ne olur değil mi? Vazifemi yaptım, şimdi çekip gidiyorum. Diyebilir misin? Diyemezsin. Kim diyemez? Kendini onun üzerinden tanımlayan insan. Kendini "ya bu dünyaya geldim, çok yoruldum" diyen insan. E tabiiki emekli olup dinlenme ihtiyacı duyacak değil mi? Ama sen Peygamber gibi... "Ya Rabbi" diyor, "ben vazifemi yaptım mı? Yaniinsanlara senin mesajını ilettim mi? Buna siz şahit misiniz?" diyor. Onlar da şahitlik ediyorlar. O da dönüp Rabbine diyor ki: Şahit ol. Yani aslında şunu demek istiyor: Vazifem bittiyse bir dakika bile burada kalmak gibi bir arzum, bir beklentim yok. Öyle bir hikâyem yok benim. Benim asıl meselem, senin benim varlığıma koyduğun fıtratı ve o değerleri en doğru, en güzel şekilde yaşamak. Benim işim bu yani. Ben bunu yaşamaya dikkatimi veriyorum. Yoksa emekli mi olmuş, işte dünyada rahat yüzü gördüm mü görmedim mi, şu mu bu mu, şu kadar mı yaşayacağım bu kadar mı yaşayacağım — böyle bir hikâyesi yok.

Onun için hayat nedir? Allah'ın Hay isminin istikametinde bu dünyada yaşıyor olmaktır. Ama bu bedenle değil bakın; yaşamak bu bedenin hayatı değildir. Yaşamak bir şuur meselesidir. Yani sen nasıl bir şuura sahipsin? Kendini ne olarak algılıyorsun? Kendini ne olarak tanımlıyorsun?

Düşündüğün Kişi Değil, Allah'ın Oldurduğu Kişisin

O yüzden o kitap fena bir kitap değil, psikolojik düzeyde ama: Düşündüğün kişideğilsin. Biz düşündüğümüz kişiler olma tuzağındayız. Yani sen kendini nasıl biriolarak düşünüyorsun? Emin olun her birinize bu soruyu sorsam, her birimiz %99,9 yanlış şeyler söyleyeceğiz. Tek bir doğru cevabı var bunun: Düşündüğün kişi olma, olduğun kişi ol. Olduğun kişi nesin? Orayı da yanlış algılıyoruz. Olduğun şey, Allah'ın seni oldurduğu şeydir. Yani Allah seni ne olarak var etmiş, bunu keşfetmen gerekiyor. Sen osun. Sen şu veya bu değilsin. Sen yaşadığın olayların bir toplamı değilsin. Sen yaşadığın olaylar üzerinden kendini tanımlama; işte o, düşündüğün kişidir. "Ben şanslıyım, şanssızım, işte atıyorum evlilikten veya eşimden hayır gördüm veya görmedim, işte ömrüm boyunca mücadele ettim bir türlü hak ettiğim yere

gelemedim." Bakın bunlar nedir? Bunlar düşündüğünüz şeylerdir. Düşündüğünüz kişiolma tuzaklarıdır.

Ben düşündüğüm kişi değilim; Allah'ın oldurduğu kişiyim. Allah beni nasıl var etmişse, bana ne gözle bakıyorsa ben oyum. Ben yaşadığım hikâye değilim. Ben anne babamın çocuğu da değilim. Ben bir ailenin ferdi de değilim. Ben birinin sevdiği, öbürünün sevmediği kişi de değilim. Ben sosyal hayatta şu veya bu itibarı olan veya olmayan kişi de değilim. Toplumda sevilen biriyim veya toplumda görülmeyen biriyim — bunlar değilim. Bunlar benim kendimle ilgili düşündüğüm şeylerdir. Kendinizle ilgiline düşünüyorsanız arkadaşlar, hepsini bir kenara bırakın. Siz düşünülemez olansınız. Yani sizin varlığınız düşünceye sığmaz. Sizin varlığınız düşünce ile tanımlanamaz. Biz düşünce ile biraz tanımlamaya çalıştığımızda bile aslında eksik anlatıyoruz. O yüzden diyorum ki: Allah seni nasıl oldurmuşsa, Allah'ın sonsuz ilminde sen neysen, O'sun. Nesin sen Allah'ın sonsuz ilminde? Allah seni ne olarak yarattı? Sen osun. O yüzden bütün o hikâyeleri geriye bırakmamız gerekiyor.

Abdullah Olmak: Allah'a Nispetle Tanımlanmak

O yüzden varlığımız Yaradan'a doğru tanımlanır, yaşama doğru değil. Yani varlığımızı dünyadaki herhangi bir şey üzerinden değil... O yüzden Allah Peygamber'e diyor ki: Sen şu toplumdaki bir erkeğin babası değilsin. Yani sen biriyle tanımlanmıyorsun.

Sen falanın eşi, falanın yeğeni, falanın kardeşi, arkadaşı — bu değilsin. Sen Muhammed'sin, Resulullah'sın diyor Allah Peygamber'e. Ya nedir bu? Allah onu o olarak yaratmış.

Sen nesin peki? İsmail Abdullah'sın. Ayşe Abdullah, Fatma Abdullah... Peki bunu hatırlıyor musun? Eğer bunu hatırlayabiliyorsan doğru bir yerde duruyorsun, doğru bir dayanak oluşturuyorsun. Yoksa işte "ben ne eşimden ne çocuklarımdan mutluluk yüzü görmedim" diye mi kendini tanımlıyorsun? "İşte hayatta kimse beni anlamadı" diye mi tanımlıyorsun? "Ben hayatta ne acılar çektim" diye mi kendini tanımlıyorsun? "Hayatta hiçbir zaman istediğim yere ulaşamadım" diye mi tanımlıyorsun? Ne olarak tanımlıyorsun? Senin dayanağın ne?

İşte Allah bize Asâ-yı Musa ile diyor ki: Senin o dayanak olarak tanımladığın her şey yanıltıcıdır. Ne bedenin, ne sosyal statün, ne insanlarla olan ilişkiler üzerinden tanımın — senin varlığının tanımı değildir. Sen bana nispetle kendini tanımla. Bakın peygamberler Allah'a nispetle tanımlanır. Mesela Musa nedir? Kelîmullah'tır, Allah'ın kelimesidir. İsa nedir? Rûhullah'tır. Hz. Muhammed kimdir? Habîbullah'tır. Sen kimsin? Abdullah'sın. Allah'a aitsin. Bu kadar. Bak çok doğal ve çok — hani basitlik anlamında değil, Türkçede basit kelimesi biraz bozulmuş — yani böyle katışıksız, tertemiz. Ne güzel: Abdullah'sın, Allah'ın kulusun. Ne kadar güzel bir şey. Ama bak neyin kulusun? Allah'ın kulusun. Sonsuz olanın, mutlak olanın, bütün güzel isimlerin sahibi olanın kulusun. Ne kadar muazzam bir şey, ne kadar yüce bir bilinç, ne kadar yüce bir tanım.

O zaman Allah ne diyor? Sen kendini herhangi bir şeyle tanımlama. Hiçbir şeye "bu benim dayanağım" deme. İşte benim işim, eğitimim, işte toplumda sahip olduğum itibar, işte dünyadaki konumum, sahip olduğum şeyler — bak bunlarla asla tanımlama diyor. Sen bunlara dayanırsan, var ya diyor, hepsi geçip gidecek. En son dayanaksız kalacaksın.

"Doğal Yaşayan" İnsan Üzerine Bir Soru

_(Dinleyici: Mesela hocam, şöyle doğal bir şey olamaz mı yani? Bir yaratıcıya_ _dayanmıyor. Ama şöyle diyor: Sizin dediğiniz o şeylerin hiçbirinde kendini_ _tanımlamıyor — işte bedeni üzerinden, ne bileyim statüsü üzerinden, işte ailesi üzerinden. Diyor ki: Doğal olarak ben bu gezegende varım. Ama [öleceğimi de] biliyorum. Bunların hiçbirinde kendimi tanımlamıyorum. Doğal, yani o süreçte yaşıyor ve ölüyor. Hiçbir şeye dayandırmadan kişi hakikati bulamaz mı?)_

Bulamamış zaten. Hayır, nereyi bulacak yani? Dayanmamış, bak dayanmamış bir yere.

_(Dinleyici: İnanç değil, hakikat. Herkes o hakikati bilmiyor.)_

Tamam, bilmiyor; dolayısıyla bulamamış demektir. Bakın, dayanağın varlık içermesigerekir.

_(Dinleyici: "Ben bu gezegendeyim, neden burada olduğumu da bilmiyorum" diyor._

_Ama velakin kendini şöyle de tanımlamıyor: zenginim, fakirim falan. Bunların hiçbirinde tanımlanmıyor. Buradaki sürecini doğal olarak yaşıyor ve ölüyor. Hiçbir şekilde de şununla tam olacağı bir düşüncesine sahip değil yani — parasıyla, çolukla çocuğuyla. Bu da saygıdeğer bir şey değil mi?)_

Tabii, saygıdeğer bir şey ama öldükten sonra o âlemde dolanır. Dolanır yani. Bulamamışsa ayrı bir şey; ama bulması konusunda ona veriler verilmişse — bilmiyoruz. Bizim için ölçü şu yani: Bir insan hakiki ve asli bir şeye dayanır, dayanmalıdır. Yani bu, bizim manevi geleneklerde işte Allah'a dayanmak; yanireferansının Allah olması. Allah burada nedir? Mutlak olandır, mutlak varlıktır.

Yani biz varlık deyince dikkat edin, aklımız hep böyle maddiye gidiyor. Mesela geçenlerde bir yerde okudum: Adam beyin kanaması geçirmiş ve [çocuk] gibi olmuş. Yani okuma yazmayı unutmuş, konuşmayı unutmuş, her şeyi unutmuş. Ama dikkat edin, eğer o kendi varlığının [dayanağının] Allah olduğunu idrak ediyorsa — ki biz bunu dışarıdan göremeyiz, o bilir — öyleyse o hiçbir şey kaybetmemiştir. Ama biz şu anda kendimize bakalım: Hafızamızı yitirsek her şeyimizi kaybettiğimizi zannederiz değil mi? Neden? Çünkü kendini bedeninle ve zihninle tanımlıyorsun. O yüzden kendi varlığının dayanağı sonsuz ve mutlak ise, sen gerçekten kurtulmuşsun. Ama bizim meselemiz hani kim kurtulmuş kim kurtulmamış değil; bizim meselemiz kendikurtuluşumuzun yolunu açmaktır.

Bilinmek İsteği ve Mutmain Kalp

Zaten dikkat edin — hani ben bazı isim vermeyeyim — mesela nice böyle ilim adamı görmüşümdür, hani böyle edebiyat alanında olsun, fikir alanında olsun. Mesela bakıyorum: "Beni" diyor "kimse okumuyor, kimse dinlemiyor; dinlenilmek istiyorum, anlaşılmak istiyorum." Bakın dikkat edin, dayanağını aslında neyle var etmek istiyor?

Bilinmekle, görülmekle — evet, geçici olan bir şeyle bunu şey yapmak istiyor. Dolayısıyla aslında bu en başta kişinin kendisine karşı bir haksızlıktır. Yani sen kendihakiki dayanağını unutmuşsun, insanların dünyasında bir dayanak aramaya çalışıyorsun. İşte bu en küçük planda bazen çocuğun olabilir, eşin olabilir, arkadaşların olabilir veya daha geniş bir planda toplumun daha geniş kitleleri olabilir.

Dikkat edin, biz farkına varmadan ne yapıyoruz? Kendi kendimize bile bir dayanak üretemiyoruz. Çünkü bakın, hakiki dayanağı unuttuğunuzda kendi kendinize de dayanamazsınız. Yani çok insanda ben şunu görüyorum: Adam çok şey biliyor ama "beni kimse dinlemedikten sonra ne kıymeti var" diyor. Değil mi? Neden? Çünkü sen kendi sınırlılığın içinde var olamazsın. Kendi sınırlılığının içinde hakikati bulmakla, mutlak olanı bulmakla ancak mutmain olursun. O yüzden zaten dikkat edin, Allah "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur" diyor. Niye bunu söylüyor? Çünkü bundan başka bir mutmain olma imkânı yoktur.

_(Dinleyici: [Kısmen anlaşılmayan bir giriş.] Yani bilmek — Tanrı'yı bilmek farklı bir şey, inanmak farklı bir şey. Ben inanırım ama bilmiyorum.)_

Tamam, dua et ki Allah sana kendisini bildirsin. Tamam, şüphe etme. Sadece sakin ol. Yani Allah'ın sana seni bildireceğinden şüphe etme. Dilerse bildirir. Bak, "bilmiyorum" kelimesini de bırak. Arkadaşları da bırak, sen kendi durumuna bak.

"Bilmiyorum" kelimesini bırak yani. "Allah dilerse olur" de. O kadar. Evet.

Hiçbir Şeye Dayanma, Ama Sorumluluklarını Yap: İhlas

Dolayısıyla arkadaşlar, burada dikkatimizi çeken şey, dayanağımızın Allah dışında herhangi bir şey olamayacağına dikkat etmektir. Yani Allah Hazreti Musa'ya "bu elindeki asa nedir" derken ona aslında bir yanılgısını hatırlatmak için bunu soruyor. O da diyor ki: Ben ona dayanırım ve onunla yaprakları silkeler, ihtiyaçlarımı gideririm — ve devam ediyor. Birinci konumuzu burada açmaya çalıştık. Yani neye dayandığımızı bulmaya... Yani ne tür dayanaklarımız var? Yani kendimizi neye dayandırıyoruz?

Bakın, kendinizi bedene dayandırmayın. Kendinizi duygularınıza da dayandırmayın.

Kendinizi düşüncelerinize de dayandırmayın. Kendinizi yapıp ettiklerinize de dayandırmayın. Kendinizi evladınıza, eşinize, aile üyelerinize de dayandırmayın.

Hiçbirine dayandırmayın. Ama hepsine karşı sorumluluklarınızı yapın — yanlış anlamayın bunu. Yani ailenize karşı sorumluluğunuzu tam olarak yapın. Hatta onlar kıymetinizi bilmese de yapın. Hatta kıymetinizi bilmeyen bir kişi, eğer dikkat ederseniz, siziihlaslı davranmaya yönlendirir — bilmeden.

Diyelim ki birisine yardımcı oluyorsunuz ama size teşekkür etmiyor. Birisiiçin elinizden gelen gayreti gösteriyorsunuz ama hiç kıymetinizi bilmiyor. Bu size neyigöstermeli? Allah'ı hatırlatmalı. Ya, ben ne için yapıyorum? Nefsimin bir tarafında

"kıymetin bilinsin" — insan kıymetinin bilinmesiniistiyor gibi bir damarın var. Bak, bu damardan seni kurtarmak gerekiyor. Yani bir şeyi doğrudan doğruya Allah'ın senin fıtratına koyduğu bir değer adına yapıyorsun. Biz buna ne diyoruz din dilinde? İhlaslı olmak diyoruz. İhlaslı olmak o yüzden söz ile ifade edilmesi kolay ama yaşanması dikkat gerektiren bir şeydir.

Mesela nerede insanlardan şikâyet ediyorsanız, orada bir ihlas eksikliği var demektir.

Mesela çocuğunuzdan şikâyet ediyorsunuz, eşinizden şikâyet ediyorsunuz, yakınlarınızdan vs. şikâyet ediyoruz. Şikâyet ettiğiniz yerde bir ihlas eksikliği vardır. Neden? Çünkü eyleminizin neticesinde onlardan bir beklenti taşıyorsunuz. O beklentigerçekleşmediğiiçin şikâyet ediyorsunuz. O beklentiniz olmasa tam ihlaslı olmuş olacaksınız. Tam ihlaslı olamadığınız için beklenti taşıyorsunuz; beklentiniz gerçekleşmediğinde şikâyet ediyorsunuz.

O yüzden ben birisinden şikâyet edeceğim an durup düşünürüm: Nerede bir ihlassız halim var kiiçimden bir şikâyet duygusu geliyor? Çünkü hakiki ve tam ihlas durumunda şikâyet ortadan kalkar. Neyi şikâyet edeyim? Şikâyet etmeme gerek yok.

Ben bir şeyi olması gerektiğiiçin yaptım. Tıpkı Hazreti Hızır gibi değil mi? Bir şehre giriyor, o şehirde yıkık bir duvar görüyor ve o duvarı Allah'ın emriyle tamir ediyor. Ama kimse ona bir şey vermiyor. Musa diyor ki: İstesen onlardan bir ücret alabilirsin. Hızır ne diyor? "Sen" diyor "beni anlamıyorsun."

Bakın, beklentiiçinde olmak — psikolojik beklentiden bahsediyorum — beklentiiçinde olmak ihlas eksikliğinin bir göstergesidir. O yüzden kendime bakacağım: Bir şikâyet modu içindeysem, ihlasımda bir eksiklik var demektir. Neyi şikâyet ediyorum ve niye şikâyet ediyorum? Oraya dikkat edersem daha ihlaslı olmanın yolunu bulurum. O yüzden nerelere dayandığınızı, nelerden dolayı şikâyet ürettiğinizikeşfedebilirseniz, orada yanılgılarınızı da keşfetme imkânı bulabilirsiniz. Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette hiçbir ayeti sure adı ve ayet numarası vererek zikretmemiştir. Anılan Kur'anî atıflar şunlardır (tümü sure adı verilmeden): - Allah'ın Hz. Musa'ya "elindeki nedir?" sorusu ve Musa'nın "ona dayanırım, onunla hayvanlarıma yaprak silkelerim" cevabı; asanın yılan oluşu. _(Olası_ _eşleşme: Taha Suresi 20:17-21 — konuşmacı belirtmemiştir.)_ - "Ölümü tadacaksınız ve O'na döneceksiniz" mealindekiifade. - Bir kısım Yahudilerin dünyayı çok sevdikleriiçin ölümü temenni edemeyişlerine dair ayetlere atıf. _(Olası eşleşme: Bakara 2:94-96 veya Cuma 62:6-8.)_ - "Muhammed sizin erkeklerinizden birinin babası değildir; o Allah'ın resulüdür" mealindeki ayete atıf. _(Olası eşleşme: Ahzab Suresi 33:40.)_ - "Kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla (zikrullah ile) mutmain olur" mealindeki ifade. _(Olası eşleşme: Ra'd Suresi 13:28.)_ - Hz. Peygamber'in Veda Hutbesi'ndeki "tebliğ ettim mi?" şahitleşmesine ve Hz. Musa ile Hızır kıssasındaki duvar tamiri olayına atıf. _(Kehf kıssası; sure adı_ _anılmamıştır. Veda Hutbesi Kur'an dışı kaynaktır.)_

Tüm Ayet İndeksi →

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Neyi Hak Ediyorsun

Sohbette, insanın "hayatım" dediği şeyi zaman ve mekâna sıkışmış bir başarı/hedef muhasebesi olarak algılamasının bir tuzak olduğu; "sen de istemez misin?" gibi meşru görünen sorularla sahte benliğin insanı geçici, dünyevi şeylere bağladığı anlatılıyor. Hazreti Ömer'in hasır izine üzülmesi, Rabia'nın kuyudan çıkan inci ve altını reddetmesi gibi örneklerle, insanın gerçekte "hak ettiği" şeyin geçicinimetler değil, Allah'ın kendisi olduğu vurgulanıyor. Şikayet etmenin bir ego hastalığı olduğu, buna karşı "sahte benliklere oruç tutma" önerisiyle ve "istedikleriniisteme, istemedikleriniiste" öğüdüyle sohbet tamamlanıyor.

Kendini Tanımlamaya Nereden Başlamalı, Doğru Dosyalama

İsmail Acarkan, hakikatin sınırlı beş duyu, düşünce ve duygu aracılığıyla değil, doğrudan idrakle bilinebileceğini; felsefenin bile aslında insanı bu doğrudan bilgiye hazırlamak için doğduğunu anlatıyor. Kendimizi tanımlamaya "mevcut durumumuzdan" değil Allah'tan başlamamız gerektiğini; bir yaşındaki bir bebeğin hiçbir kıyaslama, güvensizlik veya kimlik kaygısı taşımadığını hatırlatıyor. Geçmişte yaşanan olumsuz deneyimleri unutmanın gerekmediğini, asıl gereken şeyin onları "doğru dosyalamak" — yani hiçbirinin üzerinden kendimizi tanımlamamak — olduğunu; Hz. Yusuf'un bütün olayları hatırladığı halde hiçbiriyle kendini tanımlamadığını örnek veriyor.