Kendini Tanımlamaya Nereden Başlamalı, Doğru Dosyalama

Kısa Özet

İsmail Acarkan, hakikatin sınırlı beş duyu, düşünce ve duygu aracılığıyla değil, doğrudan idrakle bilinebileceğini; felsefenin bile aslında insanı bu doğrudan bilgiye hazırlamak için doğduğunu anlatıyor. Kendimizi tanımlamaya "mevcut durumumuzdan" değil Allah'tan başlamamız gerektiğini; bir yaşındaki bir bebeğin hiçbir kıyaslama, güvensizlik veya kimlik kaygısı taşımadığını hatırlatıyor. Geçmişte yaşanan olumsuz deneyimleri unutmanın gerekmediğini, asıl gereken şeyin onları "doğru dosyalamak" — yani hiçbirinin üzerinden kendimizi tanımlamamak — olduğunu; Hz. Yusuf'un bütün olayları hatırladığı halde hiçbiriyle kendini tanımlamadığını örnek veriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hakikat, beş duyu, düşünce veya duygu gibi vasıtalarla değil, doğrudan idrakle bilinebilir; sınırlı bir benlik bilinciyle bakıldığında hakikat de o sınırlılığa mahkûm edilmiş olur.
  • Kendimizi tanımlamaya mevcut durumumuzdan (korkularımız, kıyaslamalarımız, güvensizliklerimizden) değil, "Allah beni sonsuz ilminde sevdi ve var etti" ilkesinden başlamamız gerekir; mevcut durum hiçbir zaman gerçek başlangıç noktası değildir.
  • Geçmiş olayları unutmaya gerek yoktur; gereken şey onları "doğru dosyalamaktır" — Hz. Yusuf gibi her şeyi hatırlayıp hiçbirinin üzerinden kendini tanımlamamaktır.

Hakikat Bilinebilir mi? Sınırlı Bilinç ile Doğrudan İdrak Arasındaki Fark

Geçen hocam, "onda yüzde yüz hakikat bilinemez, hakikat sadece temellendirilebilir, yüzde yüz hakikate inanabilirsin ama bilinemez" diye bir şey söylemiştiniz. O konuda ne diyebilirsiniz? Öncelikle şunu söyleyeyim: bir söz kim tarafından söylenmiş, hangibilinç düzeyinden söylenmiş, kime söylenmiş, buna bakmak lazım. Hani "bilinemez" diyebilir bir kişi ama bu tabii ki onun bilinci, kavrayışı, olaylara, hayata bakışıyla bağlantılı bir şeydir. Hakikat mutlak olarak kuşatılamaz, deyim yerindeyse, ama hakikat bilinebilir belli yönleriyle veya kişinin bilinç durumuna göre o hakikatten payını idrak edebilir.

Mesela insan kendini bilebilir mi? Evet. Eğer doğru yerden tanım yaparsak insan kendini bilebilir. Dolayısıyla bu, baktığımız bilinç düzeyine göre değişir. O yüzden herkes ne söylüyorsa kendi bilincinin, kendi varoluş düzeyinin içinden söylüyordur. Biri diyordur ki "hayat anlamsız, bana saçma geliyor." Onun baktığı düzeyden öyledir.

Veya "hayatta yaşanacak hiçbir şey yok, her şey boş" gibi bir yerden bakabilir. Bu onun baktığı bilinç düzeyidir. "Hakikat bilinemez" — bu da bir yaklaşım tarzıdır ve bir bilinç düzeyinin yansımasıdır.

Aslında doğrudan bilgi dediğimiz şey, yani bir şeyi zihinsel veya duygu veya beş duyuyla ilgili bir vasıta olmaksızın idrak edebilirsen, onu idrak edebilmişsin demektir.

Dolayısıyla bizim beş duyumuz, zihnimiz, duygularımız üzerinden aldığımız veriler bizatihi algıladığımız şeyin kendisi olmayabilir. O yüzden de hakikat bu açıdan bakıldığında bilinemez diyebilir bir insan. Ama hakikatin doğrudan doğruya deneyimimümkündür diyebilir miyiz? Bunu, hakikatin doğrudan doğruya idraki, deneyimimümkündür ve bu gerçekleşmiştir diyen insanlar var. En azından bir insan böyle bir deneyimi veya idraki yaşamamışsa bunları dinleyebilir. Ama tabii ki onları dinlediğiniz zaman bir kanaatiniz oluşacaktır. Yoksa onların idrakini, bilgisayardan bilgisayara aktarım yapmak gibi bir şey söz konusu değil. O yüzden bakacaksınız: "evet bu insan gerçekten mühim bir şey deneyimlemiş, mühim bir şeyiidrak etmiş" diyebilirsiniz veya "ben tam ikna olmadım" diyebilirsiniz. Dolayısıyla bütün felsefe ve insanlık tarihiböyle bir hikayedir bir anlamda.

Benim kişisel kanaatime bakacak olursak, evet, hakikat idrak edilebilir ama mutlak olarak onu ihata edemeyebilirsiniz; ama hakikatten bir payınız olabilir. Yani deyim yerindeyse hakikate dair bir bilgelik, bir mana, bir hakikat idrak edebilirsiniz. Bu, insan kendiyle ilgili de, diğer şeylerle ilgili de böyledir. Bunun için aslında temel mevzu şudur: hakikatiidrak eden şey nedir? Sorusunu düşünmeye ihtiyaç var. Hakikat kim tarafından idrak ediliyor? Sınırlı bir bilinç tarafından mı, yoksa sınırları olmayan bir özne veya bir bilinç tarafından mı?

Bizim hayattaki en büyük problemimiz, sınırlı algımız, sınırlı bilincimiz, sınırlı benlik zeminimiz üzerinden bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla o şeyin sınırlılığına mahkûm ediyoruz kendimiziister istemez. Bu basitçe şunun gibidir: hani "ben

gözümle görmediğime inanmam" dediğimde ne yapmış oluyorum? Hem gözümün sınırlarına indirgiyorum, hem gözümün algı biçimine indirgiyorum gördüğüm şeyi.

Dolayısıyla kendimi gözüm üzerinden tanımlamak gibi bir durum söz konusu olacaktır. O yüzden bazı filozoflar insan hakikati bir bireysel benlikle, düşünceyle, duyguyla, sezgiyle algılamaya çalışır. Dolayısıyla hiçbir zaman algıladığın şeyle senin algın arasında tam bir mutabakat olup olmadığını bilemeyeceksin. Ben bir şey görüyorum ama gördüğüm şey gerçekten öyle mi? Bunu bu yaklaşıma göre hiçbir zaman netleştiremeyeceksin. Dolayısıyla "algıma göre, düşünceme göre, hissiyatıma göre, sezgime göre" demek zorunda kalacaksın. O yüzden bu yaklaşıma sahip olanlar "hakikat bilinemez" diyorlar.

Ama insanın başka bir melekesi de var mı? Düşünce olmaksızın, duygu olmaksızın, beş duyu olmaksızın bir şey idrak edilebilir mi? Böyle bir imkân var mıdır insanda?

Temel soru bu aslında. Böyle bir imkân var diyenler, o zaman bu imkân insanı hakikate yaklaştırabilir ve hakikatiidrak etmesini sağlayabilir der. Ama böyle bir imkân yoktur derse bir kişi, bu da bir yaklaşım tarzıdır. Eğer böyle bir imkân yoksa o zaman hakikat de bilinemez. Yani sahte benlik hakikati de ticarete koyar ve aslında gerçeğide okuyamaz zaten.

Şunu da görmek mümkün: hiçbir gerçek anlamda kâmil insan, ermiş bir insan, "ben hakikati aradım buldum, ben buldum, ben keşfettim, ben ulaştım" demez. Hatta bunu belki zahiren birine öyle söyleyebilir; hani biri der ki "buldum," o da "buldum" der. Ama hakikatte hiçbir ermiş insan, hiçbir aydınlanmış insan bireysel benliği üzerinden "ben hakikati buldum, aydınlandım" demez. Ben bazı öyle insanlar görüyorum, işte böyle bir şey okur, dinler; dinlediği şey hakikatin ta kendisi de olabilir. Fakat hakikatin ta kendisini sen bu benlikle idrak edemezsin. "La ilahe illallah" en büyük hakikattir aslında. Ama sen bunun ne olduğunu zahiri olarak bilemezsin. Sınırlı bir varlığın mutlak varlığı gerçek manada idrak etmesi bir tür hata olur, şaka olmasın diyebiliriz.

Allah, deyim yerindeyse, mutlaklığını kimseye vermez, yani böyle bir imkân yoktur demek istiyorum. Sen olduğun müddetçe Allah'ı gerçek manada bilemezsin. Yaniinsanla Allah arasında en büyük engel insanın sahte kendisidir. Gerçek kendisideğildir.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Allah niye bu kadar zorlaştırmış hocam? _(Cevap:)_ Evet gibialgılıyoruz. Halbuki o engeli koyan sensin. İşte hani "sen sende ölürsen Tanrı sende diriliğini gösterir" derler, bu tür tabirler kullanırlar. Veya böyle halka kadar inmiş bir atasözü, bir deyim gibi olmuş: "çekilirsen aradan, kalır seni yaradan" demiş aslında.

Yani hakiki anlamda bilgiye, hakikate, Allah hakkında marifete ermen için senin şu anda kendini "sen" olarak algıladığın benlik düzeyinden kurtulman gerekir. O yüzden hani "Allah'ı neyle buldun" der sorarlar bir arife. O da der ki "Allah'ı Allah'la buldum." Yani Allah sana kendinden bir idrak verir ve sen onunla idrak edersin. Ve idrak ettiğinde şunu da idrak edersin: o benlikle bunlar asla idrak edilemezdi. Yani bu sınırlı, şu an yaşayan, beş duyusu olan, aklına veya duygularına çok güvenen bu benlik bilinciyle hakikat idrak edilemez. Yani hakikat senin zihnine, aklına, mantığına, muhakemene yansır. Buradan dersin ki mesela "bu kâinat mutlaka bir ilim, irade

sahibi bir varlık tarafından oluşturulmuştur." Ya âleme neredeyse büyük bir bilinç atfedeceksin ya da diyeceksin ki bu, ilim ve irade sahibi bir varlık tarafından. Bu nedir? Aklın inanmasıdır, deyim yerindeyse; aklın kendince bir şeyiidrak etme tarzıdır. Bu kötü bir şey değildir ama eksik bir şeydir. Hakikati doğrudan doğruya idrak etmeye nispetle eksik bir şeydir. O yüzden bütün kadim öğretilerde düşüncenin, mantığın, muhakemenin, bireysel benlik bilincinin idraki ve bu idrakin ürünleriile birey üstü, birey ötesi, şu anda içinde bulunduğumuz bilincin ötesinden idrak edilen şeyler birbirinden ayrı tutulmuştur.

Felsefe ile Hikmet Arasındaki Fark

Mesela felsefi bilgiyle hakiki manada Kur'an'ın ifade ettiği manada hikmet birbirinden ayrıdır. Ama işte modern zamanlarda felsefeye de hikmet denmiş vesaire; o hikmetle bu hikmet birbirinden ayrıdır, ürünleri de ayrıdır. Mesela peygamber kendisiiçin "ben çok çalıştım vahiy aldım" der mi mesela? Böyle bir şey var mı? Hiç böyle bir netlik görmüyoruz değil mi? "İşte ben çok inzivaya çekildim, şunu yaptım bunu ettim, vahyielde ettim." Böyle bir şey var mı? Yok. Neden? Çünkü böyle bir şey doğası gereğiolamaz. O yüzden bugüne kadar hiçbir filozof da, veya hani çok çalışan böyle hırslı tipler vardır, "göstereceğim hepinize, aydınlanacağım, size göstereceğim aydınlandığımı" dese, hırsla bu yola girse bir yere varamaz. Vardığı yer hakikat değildir.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam, o dönemin şartları açısından ayrı bakabilir miyiz? Onların içinde de hakikati doğrudan idrak edebilen insanlar olmuş olabilir. _(Cevap:)_ Ben oraya çok fazla girmiyorum, çünkü çok fazla analiz etmedim ama evet, buna dair oralarda da bazı istisnalar olabilir. _(Dinleyici devam eder:)_ Mesela Aristo daha rasyonel, mantık ve muhakemeye dayalı bir yaklaşım — belki de biraz çıkış noktası modern bir tecrübe. _(Cevap:)_ Tabii tabii, yani böyle bir şey her zaman vardı. Hatta şunu da ifade edelim: aslında felsefenin doğuşu, doğrudan bilginin idrak edilmesinin azalmaya başladığı dönemden sonra başlamıştır aslında. Zaten felsefenin maksadı da seni o doğrudan bilgiye ulaşmaya uygun hale getirmektir. Hatta kimin sözü bilmiyorum, "felsefe ölmeyi öğrenmektir" diyor büyük bir filozof, hangisi bilmiyorum. Yani aslında ne demek "felsefe ölmeyi öğrenmektir"? Senin o sınırlı benlik bilinciyle kendine, varlığına bakışının ortadan kalkması gerekir. "Felsefe seni ölüme hazırlar" diyelim yerindeyse ama maşallah günümüzde felsefe okuyanlar, bırakın ölüme hazırlanmayı, egoları iyice dirilip rasyonel aklı da yüceltip baş köşeye koyup millete ahkam kesip, "felsefe okumak bambaşka bir şey" gibi böyle bir enaniyete, bir kibire kapılıyorlar.

Halbuki dediğim gibi bu eski Yunan'da da öyledir, Uzak Doğu'da da öyledir, İslam vesaire başka geleneklerde de öyledir.

"İnsan Nedir?" Sorusuna Mevcut Yerden Cevap Aramanın Yanılgısı

Dolayısıyla biz hani geçen hafta bir konu başlığımız vardı: nereden başlamalıyız? Biz şu an mevcut olan bir yeri referans alıyoruz. "İnsan nedir?" diye sorulduğunda aslında modern insanın vermesi gereken cevap "bilmiyoruz"dur. Doğal cevap bu aslında. İnsan nedir? Bilmiyoruz. Bir psikoloğa "insan nedir" diye sorulsa vermesi

gereken doğal cevap şudur: bilmiyoruz. Bir psikiyatriste sorulsa bilmiyoruz. Neden?

Çünkü hakikaten bilmiyorsun. Ama mevcut durumu referans alıp "insan arzu ve korkuları arasında salınıp duran, id, ego, süperego'dan müteşekkil bir varlıktır" deyip çıkarsın. Burada inanılacak bir sürü insan bulursun. Zaten karşındaki de ne yapsın gariban, koskocaman adamlar söylüyor bunu, koskoca profesörler söylüyor, sen midaha iyi bileceksin? Kimse de sormuyor ki bunların bildiğini nereden biliyoruz? Değil mi? Bunlar gerçekten insan olmaklığa dair tam bir farkındalıkla mı bunu söylüyorlar?

Hatta bakın tasavvufta bile ne denir? Bazı veliler vardır, yolda eser yazmışlardır. Bir de bazı veliler vardır, yolu tamamlamış, en azından belli bir temel noktaya varmış, ondan sonra eser yazmış. İşte yolculuğunu tamamlayan kişinin yazdığı eser daha muteberdir. Neden? Çünkü öbüründe ikisi birbiriyle karışıktır. Senin bunları temyiz edebilmen gerekir. Ama öbürü yolu tamamlamış, sana tamamlandıktan sonra bir şeyler aktarıyor. Onun divanı, onun eseri daha muteberdir.

Dolayısıyla biz ne yapıyoruz? Bulunduğumuz yerden başlıyoruz. Mesela bugün böyle bir seminerden çıktım, işte soru soruyorlar: "hocam, ben kendimi bir türlü sevemiyorum." Tamam, güzel, bak buradan, yani kendi varlığını tanımlamaya buradan başlama. Hani "nereden başlamalıyız" derken iki türlü bunu anlamak lazım: bir, gerçek anlamda kendimi tanımlamaya nereden başlamalıyım; iki, çalışmaya nereden başlamalıyım? Çalışmaya buradan başlayabilirsin. Diyebilirsin ki "ben kendimi sevmiyorum, bütün insanlar da beni sevse kendimi sevemiyorum" veya "ben kendime güvenemiyorum." Çalışmaya bunlardan başlayacaksın. "Bunlar nedir" diye başlayacaksın ama bunu doğrulayarak değil. Bu nereden geliyor, bunun kaynağı ne, bunun tarihi ne?

Bir Yaşındaki Bilinçle Bugünkü Kaygılarımızı Karşılaştırmak

Mesela sen doğarken mi kendini sevmiyordun acaba? Öyle bir şey yoktu muhtemelen. Doğarken mi kendine güvensizdirdin? Hayır, değil — ki doğmadan evvelki tarihine bakmıyoruz bile. Veya doğarken mi "ben herkesi geçeceğim" veya "ben beceriksizin tekiyim" mi diyordum mesela? Demiyordum. Doğarken kıyaslama yapıyor muydun? Kıyaslamıyordum. Hani hep örnek veriyorum: biz şu anki kafamızla bir yaşında olsak, muhtemelen — oranı abartmayayım ama — yüzde yetmişimiz yürüyemeyebilir. "İşte ben niye yürüyemiyorsam arkadaşım, ben kendime daha güvenemedim, o yüzden dört ayak üzerinde yürümeyi tercih ediyorum" diyecektik.

Neden? "Çünkü yürüme konusunda kendime güvenemiyordum ki, birkaç defa denedim düştüm, bir daha da denemedim." Böyle demiyor muyuz bazen bazı konularda kendimize? Eğer bu kafayla bir yaşında olsaydık öyle diyecektik. Veya etrafımızda birkaç kişi yürüyor olsaydı biz yürüyemeseydik acayip bir şey yaşayacaktık: aşağılık kompleksi, değil mi? Travmatize olacaktık falan filan.

Dolayısıyla aslında biraz dikkat etsek, şu anda mevcut olan durumumuzun başlangıç noktası olmadığını görebiliriz. En azından bunu görmeye çalışabiliriz ve görebiliriz. Benim şu andaki kendimle ilgili düşüncelerim — "ben başarılı olmak istiyorum, ben değerli olmak istiyorum, ben güçlü olmak istiyorum, bir ortama girdiğimde fark

edilmek istiyorum, onaylanmak istiyorum, ben huzur olmadan yaşayamam, etrafım huzurlu olmalı yoksa huzursuz olurum, birilerine güvenmek zorundayım, kendime de güvenemiyorum, birilerine de güvenemiyorum, o yüzden çok kötüyüm" — bütün bunlar nedir? Senin başlangıç noktan değildir. Ama sen bunları başlangıç noktası diye kabul edersen ne olur? Kendine yaşarken güzel bir hapishane veya mezarlık inşa etmiş olursun.

Bir çocuk kaç defa düştüğünde yürümekten vazgeçiyor? Var mı sayısı? Hatta böyle bir çocuk da yok zannediyorum yani. Bütün çocuklar bir şekilde eğer fiziksel bir sorun yoksa yürüyor yani. Hani bazısı ellisinde pes ediyor, bazısı yüzde, öyle bir şey var mı? Yok. Neden? Çünkü aslında doğal bilinç bu şekilde ilerlemiyor. Bunun üzerinden kimlik üretmiyorsun. Yani oturup "iki üç defa yürümeye çalıştım ama yürüyemedim, şu an emekliyorum, kendimi de çok kötü hissediyorum, yaşamak istemiyorum, bunu hatırladıkça moralim bozuluyor" diyen bir çocuk var mı? Yok. Niye yok? Çünkü henüz o sahte kendilik tam olarak oluşmamış; oluşmadığı için de sen onun üzerinden yaşamıyorsun, çocuk olarak, bebek olarak.

Doymayan Benlik: Dağın Ardındaki Dağ

Ama şimdi, aman ne kadar çok hikayen var. "Sevilmiyorum, ailem bana gereken şeyigöstermedi, ben kendimi çok dışlanmış hissettim, değersiz hissettim, eksik hissettim, kendimiispat etmem gerektiğini düşündüm." Kırk tane, kırk bin tane hikaye üretebiliyorsun, üretmişiz. Peki ne yapacağız bunları? Yok mu sayacağız? Hayır, yok saymakla yok olmuyorlar. Bilincin ışığıyla bunları gözlemlememiz gerekir. Bunlara ama kendine bakıyormuş gibi değil, bir düşünceye bakıyormuş gibi, bir duygu durumuna bakıyormuş gibi bakmamız gerekir. Kendine bakıyormuş gibi değil. Bir neviçıkar ve bak: bu düşünce nedir, nereden geliyor? Bak, o düşünce gelince seni bir alıyor götürüyor, böyle paçavraya döndürüyor seni; kendini hiçbir şey yapamayan, beceriksiz, yetersiz bir hale getiriyor. Veya "sevilmiyorum" diye bir hikaye seni alıyor: "zaten beni bu hayatta kim sevdi ki, bakıyorum kimse de sevmedi o kadar ya, sevenler de hep yarım yamalak sevdi" falan diyorsun; en son elinde ne kalıyor? Elinde bir paçavra kalıyor.

Peki bu musun sen? Ya de ki "kardeşim, ben buyum ya" — hani oraya da cesaretle bak. "Sevilirsem varım, sevilmezsem yokum, başarırsam varım, başaramazsam yokum" — bunu kabul et, açık, öyle yaşa, "ben böyle tercihte bulundum, doğru olup olmadığını bilmiyorum ama böyle kabul ediyorum" de, orada devam et, hiç olmazsa ikileme düşme. "Ya böyleyim" de, devam et ona; bir şey bulursan bak. Bulamazsan da bu sahte bir şey. Veya "böyle başarırsam iyi olur" dedin ama bir şeyler başardın, sonra o benlik "ama şunu da başar" dedi, onu da yaptın; şey gibi bu — benim İstanbul'da veya Mardin'de gördüğüm en yüksek dağ 1000-1500 metre falan, çıktım tepesine, sonra "abi bu Güneydoğu'nun veya Doğu Anadolu bölgesinin en yüksek tepesine çık" diyecek, oraya çıkacağım, ama "Asya'nın en yüksek tepesi, bilmem nerenin en yüksek tepesi" — bak bitmeyen bir şey var. Dikkat edin, size mutluluk

hikayesi anlatan benlikler hiçbir zaman aslında doymuyorlar. Doymadığını anlamamak gibi bir noktada da olabilirsin.

O nokta ne biliyor musunuz? Size anlatılan mutluluk hikayesini bir türlü elde edememişsinizdir. O en dramatik durumdur bir insan için. Mesela "çocuğum olsun istiyorum ama çocuğum olmuyor," hadi bakalım, ömür boyu bununla gidebilirsin.

"Bilmem nerede birinci olmak istedim ama olamadım," ömür boyu o hikayeyle gidersin. Ulaşamamışsın. Ve o benlik, "sana şununla mutlu, mutmain olabilirsin, aradığın bu" diyen hikayeye bir türlü ulaşamadığın için ve derinlemesine düşünmediğin için o hikayenin sahte olduğunu bir türlü anlayamazsın. Bakın buna imkânsız demiyorum, mutluluk hikayene ulaşamamışsan bu hikayenin sahteliğinianlayamazsın demiyorum, ama anlama ihtimalin çok az. Anlayabilirsin, derinlemesine düşünmen lazım.

Ben bazen bana eskiden gelir böyle insanlar, işte evli mesela, çocuğum olmuyor. "E" diyorum, "problem ne?" "Çocuğum olmuyor" diyor. "Tamam, problem ne?" "Ben eksiğim" diyor, "kadın olarak kendimi eksik hissediyorum" falan filan. Bu sadece kadınlara özgü de değil; hani erkeklerin cinsel iktidarları bir sabah kalktıklarında yok olsa ne hissederler, oturup düşünsünler bakalım, bir eksiklik hissederler mi, etmezler mi? Yani bakın hikayelerimiz bitmiyor. Şunu derdim ben o kadınlara: derdim ki bak, benim annem 10 doğum yapmış, 8 çocuğu uzun süre yaşamış, 2 çocuğu ileriyaşlarda ölmüş falan; yani annemin başı göğe ermedi, yani ben annemi böyle ermiş olarak görmedim. Yaniinsanın çocuğu olunca ermiyor, veya evlenince ermiyor. Ama evlenmeyenler evlenince ereceğim zannediyor, o da ayrı bir konu.

Onun için diyorum, oturup bir şeyiitiraf etmek lazım. De ki "ya Allah Allah, ne kadar ilginç, işte çocukken şöyle düşünürdüm, şöyle olunca böyle düşündüm, öyle olunca böyle düşündüm ama burada bir oyun dönüyor yani, ben de oyunun içinde süreklidört dönüyorum, burada bir problem olsa gerek yani, uyanman gerekmez mi yani?" Biri sana diyor ki "bak şu dağa tırman, tamamdır." Tırmanıyorsun ama diyor "bir tane daha dağ var, o daha büyük, git ona tırman." Ona tırmanıyorsun. Sonra "git öbürüne tırman." Dünyanın en yüksek dağına tırmanıyorsun, uzaya çık. Bitmiyor ya, bitmiyor. Sürekliilerideki bir şeyi sana mutlu olacağın, huzur bulacağın, mutmain olacağın bir şey gibi anlatıyor. Durup bu hikayeye bakman gerekmiyor mu? Gerekiyor.

Bakmazsan ne olur? Eğer o hikayedeki hedefe hiç ulaşamazsan ömür boyu bir mahrumiyet hissiiçinde kalırsın.

Bazı insanlar vardır, bir nedenle okuyamamıştır. Okuyanlara bakar gibi bakar: "ah, ben de bir üniversite okuyacaktım." Abi hepimiz okuduk, ben üniversite okudum da ne oldu yani? Veya birileri okudu da ne oldu yani? Bir yere mi çıkıyorlar? Böyle bir şey yok. Böyle bir durum yok. Ama bir şey sana, içeride bir şey sana varmış gibigösteriyor. Bir şey sana sürekli bir şeye dair bir hikaye üretiyor. Bazı insanlar diyor ki"ama hocam, olsa iyi olmazdı." Ya bak, ben sana "kötü olur" demiyorum. Ama şunu diyorum: bu senin varlığını tanımlayacak, varlığını tamamlayacak bir şey değil. Bu gözle bakma.

Âdem Kıssası: Yanlış Yaklaşmanın Anlamı

O yüzden Kur'an-ı Kerim insanlara dünyaya şuna buna meyletmeyin der. Bu şu demek değildir, mesela "yemeğe meyletmeyin" demek yemek için yaşama demek değildir; "böyle çok güzel şeyler yersen çok kaliteli bir hayat yaşamış olurum, kendimide çok iyi hissederim" diye bir şey yok. Böyle bir şey yok. Kuru ekmek de yiyebilirsin, bilmem ne de yiyebilirsin. Sadece bedeninin yemeğe ihtiyacı var, bu kadar. Abartma bu işi. Abartırsan bir sahteliğe düşersin.

Bakın, Âdem kıssasına tekrar dönüyorum. Allah'ın yasakladığı bir şey yok. "Yanlış şekilde yaklaşma" dediği bir şey var. Bizde var ya bazı psikoloji kitaplarında, "insan niye üreme yapar?" diye — sankiincelemişler de niye üredi falan — "insan soyunu devam ettirmek için üreme yapar" diyorlar. Hatta bunu hayvanlara bile yüklüyorlar bu mantığı. Ya hayvan ne anlar? Kediler toplanıp "abi soyumuzu devam ettirmek lazım, bu çok önemli bir şey" mi diyorlar? Aslanlar toplanıp "bizim de soyumuzu devam ettirmemiz lazım" mı diyorlar? Böyle bir bilinç mi var? O hayvana çiftleşmeye dair hormonlar olmasa, buna dair bir dizayn olmasa, salak mı gidip çiftleşecek, gidip anne olacak, o yükü taşıyacak? Kafası mı basıyor acaba "bizim de soyumuzu devam ettirmemiz lazım" diye? Ama bakın cahil bazı bilim adamları hayvanlara bile bunu yüklüyorlar. İnsana bunu yüklemişler çünkü insan sahte benlikleri yüklenebilir bir varlık — "bizim soyumuz, bizim aşiretimiz büyümeli" deyip var öyle insanlar, onlar da ayrı bir cehalet.

Ama bakın dikkat et: hiçbir şey senin varlığının tanımını, tamlığını ve devamlılığını sağlamaz, böyle bir şey yok hayatta. Ama bakın Müslüman olduğumuz halde ne yapıyoruz? "Abi soyumu devam ettireyim." Sen kimsin ki soyun devam etsin? Nesin ki soyunu devam ettireceksin? Allah sana bu konuda, bir nesil, bir tür devam etsin diye her varlığa kendine göre bir çoğalma güdüsü vermiş. Bakın yemek yemek bile iştahımız olmasa yiyemeyiz değil mi? Vücudun ihtiyacı var diye yemiyorsun aslında, dikkat et, sana iştah verilmiş, o yüzden yiyorsun. Yoksa yemek yemek bize ne kadar ağır gelirdi değil mi? Mesela hiç lezzet almasanız, tat almasanız, tat tomurcuklarınız olmasa, koklama beceriniz olmasa; emin olun yemek yemek size eziyet gibi gelebilirdi. Bütün bunlar ilahiirade tarafından konmuş. Neden? Beden biyolojik canlılığı devam etsin, nesil devam etsin diye. Yoksa "benim varlığım bu" — hayır, senin varlığın bu değil. Hiçbir şeyi kendi varlığının parçası olarak görmemelisin.

İşte Allah'ın Âdem'e, yaniinsanoğluna, her birimize söylediği şey budur: sana der ki, deyim yerindeyse, "evlat, bu ağaca yaklaşma" der. Neyle yaklaşma? "Seni ebedileştireceği, seni melekleştireceği, seni böyle mükemmel hale getireceği zannıyla, böyle bir niyetle bu şeye yaklaşma" diyor. Aslında biraz Kur'an'a dikkat ettiğinizde bunu görebiliriz. Nereden? Şeytan Âdem'i nasıl aldatıyor? "Yaklaş" diyor, ne için? "Ebedileşesin diye" diyor. Allah "ebedileşmeniistemiyor, o yüzden yaklaşma" diyor: "melekler gibi olmayasın diye, ebedi bir mülke sahip olmayasın diye."

E şimdi biz nasıl yaklaşıyoruz bu âleme? Ebedi bir mülke sahip olmak için adam diyor ki "abi ölünce adım devam etsin." Sen hangi neyle beslendin ya, sen nasıl bir

varlıksın yani, neyin devam edecek, sen nesin yani? Veya internette görürsünüz, Instagram hesaplarında, "insan öldüğü gün ölmez, ne zaman ölür, onu tanıyan en son insan öldüğü zaman ölürmüş" — saçmalığın süslenmiş halleri bunlar. Allah sana diyor ki "sen benimle varsın, bitti." Ama sen yanılıyorsun, ebedileşmek istiyorsun güya, kendi egonla, ebedi. Halbuki Allah sana ebedi bir hayat da vermiş aslında.

Ebedileşme Arzusu ve Hatırlanma Tuzağı

Ama ben bazen birilerine diyorum ki "cennete gideceksin ama dünyadaki maceranı unutacaksın." "Olmaz" diyor, "illa hatırlayacağım." Niye? Çok mu matah bir şey? Hatırlamasan olmaz mı? O kadar gömülmüş ki hatıralarına, "dünyada yaşadıklarımı da hatırlamam lazım" diyor. Halbuki hatırlamasan ne olur ki? Değil mi? Ama ego o kadar oradan besleniyor ki "hatırlamam lazım." Çünkü kendini bundan ibaret zannediyor. Halbuki ben yaşadığım her şeyi unutmak istiyorum. Ama sevmediğim için değil. Unutursam kendimi daha çok hatırlayabilirim. Ama işte "annem bu, babam bu, dedem bu, anam bana böyle davrandı, babam bana şöyle davrandı, sekiz kardeştim hiç görülmüyordum, farkıma bile varılmıyordu, bir gün bile annem beni seviyorum demedi" falan — bunları mı hatırlayayım? Bunların üzerinden kendimi miinşa edeyim? Ne kadar sahte bir şey. Orada bir şeyler yaşanmış yani, iyi kötü, olumlu olumsuz. O bir deneyim yani. O beniinşa etmiyor ki.

O yüzden diyorum, unutmak güzel bir şey olur. Ama hani düğmeye basıp unutacak halimiz yok. Çare ne? Onun üzerinden kendini tanımlamamak. Ben geçmişte hatırladığım her şeyi anlatabilirim, iyi kötü, ama onları kendim diye anlatmıyorum. Mesela bazen birine çocukluğunu soruyorsun, 6-7 yaşında bir olayı anlatıyor, başlıyor ağlamaya. Neden? Çünkü halen kendini o olayın öznesi zannediyor. Halen "sevilmediğini" anlatırken üzülüyor, ağlıyor, kendini kötü hissediyor. Neden? Çünkü halen o çocukluktan sevilmeyen bir hatıra halen kendisinde kendisi gibi duruyor. Her zaman "o bir deneyim" diyeceksin: "annen garip bir insan olabilir, narsist olabilir, megaloman olabilir, şu olabilir bu olabilir; o bir insan." Allah seni onunla — dikkat edin — Allah seni onunla yaratmadı. Allah seni onu kullanarak bedensel olarak yarattı.

Ruhsal olarak zaten ilgin yok. Allah'ın üflediği bir şey. Biyolojik ve genetik olarak bir ilişkin var. Ama ruhsal olarak öyle bir varlık değilsin. Sen ne bir annenin evladısın ne bir babanın evladısın. Allah'a aitsin. Onunla varsın.

Ama ne olmuş? "İşte kendimiispat edeceğim ya" — bir şeyle ispat edeceksin, bir şeyle var etmeye çalışacaksın, bir şeyle göstermeye çalışacaksın. Sevilebilir biriolduğunu birilerine ispat edeceksin, en başta kendine ispat edeceksin. İspat etmen için seni seven birini bulman lazım. Bulamadıysan ayvayı yedin. Nasıl bir hayattır bu? Böyle bir şey olabilir mi? Buradan mı kendimizi tanımlamaya başlayacağız? Buradan kendimi tanımlarsam bu doğru bir yerden başlamak anlamına mı geliyor?

Evet, böyle bir hikaye var, ben de bu hikayeye tutunmuşum, bu hikayenin parçası kendimi zannetmişim, bu hikayenin üzerinden kendimi tanımlamışım. Ama ben anneyle, babayla, yaşadığım ortamla, birilerinin bana davranışıyla, birinin beni hoş görmesiyle veya görmemesiyle, dikkate almasıyla veya almamasıyla, sevmesiyle

veya terk etmesiyle var olan biri değilim ki; ben varım ve bunları deneyimledim. Buraya geldiğimiz zaman işte orada kendi asli başlangıcımızı keşfetmeye başlıyoruz.

O yüzden Muhammed, Abdullah'ın yetimi falan değildir. Bizde bazen İslami literatürde böyle şeyler oluyor: "Abdullah'ın yetimi" bilmem neyin neyi falan filan. Hayır, Muhammed Allah'ın kuludur, bu kadar. Resulü bile sonra gelir. Muhammed Allah'a aittir. Hz. Muhammed'in tanımı budur. Senin de tanımın budur. Benim de tanımım budur. Ben Allah'a aidim. Onun sevgisiyle, ilmiyle, iradesiyle var edilmişim. Zaten ilmen ondayım, sonsuz ilmiyle ondayım zaten. Geçen bir arkadaş gösterdi, işte bu Mantıku't-Tayr'da diyor ki: sen ondasın, ondansın ve onunlasın. Bakın "onunlasın" bu anlaşılabilir bir şey. "Ondansın" bu da biraz anlaşılabilir bir şey. "Ondasın" diyor. Şu anda da mı öyle? Evet, şu anda da. Hepiniz onunlasınız. Hepimiz onunlayız.

Ondanız ve ondayız. Ama şu an zihnimiz nerede? Hangi hikayelerde? Oraya bakın, o hikayeleri de görün, onları görmezden gelmeyin. Sizi bırakmayan bir hikayeyi baskılayarak yol alamazsınız. Siz bıraktığınız zaman o hikaye zaten geride kalmış olur. Sizin onu bırakmanız gerekir.

Geçmişi Unutmak Değil, Doğru Dosyalamak

O yüzden dedim, aslında mevzu bir şeyi unutmak da değil. Ya "ben böyle bütün yaşadıklarımı keşke unutsam" der bazı insanlar. Çünkü yaşadıklarından rahatsızdır, memnuniyetsizdir. "Keşke unutsam, keşke böyle bir ailem olmasaydı, keşke böyle bir süreç yaşamasaydım." Halbuki yok, unutman gerekmiyor. Kendini ona bağlamaktan, kendini o olaylara, o olaylar sırasında yaşadığın duygular üzerinden tanımlamaktan kurtulman gerekiyor. Eğer onları bırakırsan bu onları unutmak anlamına gelmiyor, doğru dosyalamak anlamına geliyor. Bir şeyi doğru dosyalarsanız hiçbir mahsuru yok.

Hz. Yusuf: Her Şeyi Hatırlayıp Hiçbiriyle Kendini Tanımlamamak

Hz. Yusuf her şeyi doğru dosyalamış. Hiçbirini unutmuş mu? Yok. Peki hiçbiri üzerinden kendini tanımlamış mı? Hayır. Hiçbir şey üzerinden kendini tanımlamamış.

Ama hafızasında bütün olaylar var. Yoksa mesele "olayları unutayım mı" değil. Bugüne kadar yaşadığınız olayları unutsanız ne olur ki? Tekrar aynı kafayla olayları yaşamaya, bugünden itibaren yaşamaya devam edeceksiniz. "Kim beni seviyor, kim beni anlıyor, kim bana destek oluyor, kime güvenebilirim" bunlarla yaşayacaksınız, gene hikaye üreteceksiniz. Mesele hikaye üreten o programın farkına varmak, hikaye üreten zihninizin farkına varmak. Bu hikayeye inanmadıktan sonra hiçbir mahsuru yok, bir olayı unutmanız gerekmiyor.

Ben şimdi beni sarhoş eden doktoru unutmuyorum, Allah selamet versin.

Hatırladığımda öfke de duymuyorum. Kendimi şanssız da görmüyorum. "Ne kötü bir kaderim varmış" da demiyorum. Neden demiyorum? Çünkü bunlar saçma şeyler yani. Sadece bir olay olarak hatırlıyorum. Kendimle ilgili bir hikaye kurmuyorum, "o zaman param olacaktı, özel doktora gidecektim" diye bir hikaye yok. "Şöyle olsaydı keşke o etmeseydi" — bak olmuş bitmiş bir şey, olmuş bitmiş bir şeyin neyini

değiştireceksin? İyi kötü her neyse. Olanı gör, anla, hayata devam et. Hiçbir şeyle kendini tanımlama.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Duygu üretmemekten mi bahsediyorsunuz? _(Cevap:)_ Hayır, duygu üretmemekten de bahsetmiyorum tam olarak. Bir duygu ortaya çıkabilir. O duyguyu üretip üretmemek de yüzde yüz insanın elinde değil. O yüzden aslında burada duygunun kendisi değil problem, biraz o duygunun üzerinden inşa edilen kimlik. Mesela diyelim ki "anne babam beni sevmiyordu." Ne hissettim? Hoş bir duygu değil. Karşıdan doğal bir sevgi veya doğal bir yakınlık veya ilgi görmüyorsun. Aslında bizde oluşan duygu en doğal duygudur; bu hoş bir şey değil, o kadar. Ama hemen onun üzerinden ne oluyor? "Beni sevmiyorlar." İşte atıyorum, kız çocuğuysanız bir de doğulu falansanız oradan hikaye üretebilirsiniz: "zaten kızları pek sevmiyorlar." Oradan başka bir hikayeye geçersiniz: "zaten arada bir çocuktum, annem de anlatmıştı, beni düşürmeye çalışıyormuş" falan. Öyle de hikaye alır başını gider. O hikayenin içinden ömür billah çıkamaz.

Kardeşim, Allah yaratmayı dilemiş. Annem düşürmek istemiş ama Allah düşürmeye izin vermemiş. Bitti yani, bu kadar. Ben ne yapayım, annemle hesaplaşayım mı? Ne olacak? Sen neyin peşindesin, neyin hikayesinin peşindesin? Kendini neyin üzerinden inşa ediyorsun? Allah "sana ruhumdan üfledim" diyor. Annen "senidüşürmeye çalıştım" diyor. Kime inanıyorsun? Allah'a mı, annene mi? Annenin hikayesi üzerinden mi kendini tanımlıyorsun, Allah'ın mesajı üzerinden mi?

Ama bak kenarda bir benlik duruyor: "ama ben öyle hissetmiyorum" diyor. Onun hikayesi var. Ona izin vereceksin, önce bir konuşsun yani, ama onun konuşmalarını kendin gibi algılama. Biraz gözlem yapmaya çalış, biraz mesafe koy. Çünkü bakın içinizdeki her kendilik hikayesi size kendinizi anlatıyor gibi anlatıyor. "Sen beni bir dinle, sen benim ne acılar yaşadığımı biliyor musun" diyor. Ah, diyorum, başladı bir sahte kendilik hikayesi. "Hadi dinle" diyorum kendime, "dinliyorum." Bu kendimin içinde de çıksa böyle dinliyorum. "Hadi başla" diyorum. İçeride bir "İsmail" çıkıyorsa "başla" diyorum. Bazen geliyor mesela, "sen çok fedakârlık yaptın ama kimse senin fedakârlık yaptığın kadar yapmıyor" diyor. Böyle ufaktan başlar gibi oluyor.

Gülümsüyorum yani. Neden? Sahte bir hikaye. Ona yol versem oradan neler neler üretecek. İlkokuldan başlayacak, lise hayatıma, üniversite hayatıma, bugüne kadar saçma sapan bir şey. İzin verirsen sana çok hakikatmiş gibi gözükür. Bakın olaylar gerçek olabilir, duygular da kısmen gerçek olabilir. Ama bazı duygular üzerinden olayları kendi kişisel sahte hikayeniz haline getirdiyseniz oraya dikkat edin. Bu bir özdeşleşmedir. Bu, gerçek kendinize karşı öldüğünüz andır.

"Kendini Anlat" Sorusuna Doğru Cevap: Deneyim mi, Hayat mı?

_(Bir dinleyici sorar:)_ Yani hikayeye inandığımız anda özdeşleşmiş mi oluyoruz?

Kendilik hikayemiz mi oluyor? Bana kendini anlat. _(Cevap:)_ Sana kendimi anlatamam, "kendilik" anlatamam. Birincisi bu. Ama ya deneyimlerden bahsetmemiistiyorsan, Hz. İsa'nın dilini kullanırsam öyle başlamamız gerekir: "şu tarihte bedenden doğdum, şöyle bir anne tutumuyla karşılaştım, şöyle bir baba tutumuyla,

şöyle bir kardeş, aile ortamı" falan filan anlatabilirsin. Bunu yaşadığım deneyim olarak anlatabilirim. Ama kendi hayatım olarak anlatamam. Çünkü bak, kendi hayatın ruhani hayatındır. Mesela "hayat çok berbat" diyor. Hangi hayattan bahsediyorsun abi? Sen yaşadığın deneyimleri hayat zannediyorsun. Hayır. Sen ruhsal bir hayata sahipsin. Hak'tan gelip onunla devam eden ve ona döneceğin bir hayat bu. Ama bu deneyimlerden bu hayat nasıl kötü olabilir?

Bu hayat, bu bilinç, bu varlık neyle örtülmüş? Yaşadığın deneyimlerle de örtülmemiş, dikkat et. Yaşadığın deneyimlerle özdeşleştiğin için örtülmüş. Yaşadığın deneyimlerle özdeşleşmişsin, bunun üzerinden bir kendilik kılıfı oluşmuş, bu o hakiki hayatı örtmüş. Yoksa benim hayatım Allah'ın Hay isminden geliyor, bu hayat nasıl kötü olabilir? Ama bakın hayatı nereye indiriyoruz? Deneyimlerimize, deneyimlerimiz üzerinden yaşadığımız duygulara indiriyoruz. Halbuki hayat berrak bir şeydir. Hayat nurani bir şeydir. Hayat asla kötü olmaz. Asla "ben hayat çok kötü" diyemem, diyorsam cahilim. Cahilliğimi fark edeceğim, düzelteceğim. Hepimizde cehalet var, oluyor, olacak. Ama fark edeceksin.

"Abi hayat çok kötü" — sen bitmişsin o zaman. Ha, deneyimi üzerinden "hayat çok güzel," o da cahil: "sevgilisi var, canım bir tanem, sensiz uyuyamıyorum, seni hayal ediyorum, sen çok mükemmelsin, sensiz bir hayat düşünemiyorum" — çocuk da dinliyor bunu, çocuk da değil, egoya kaç yaşında olursa olsun; "hayat çok güzel ya" diyor, çok güzel bir hayat diyor, yaşadığı bir geçici olumlu deneyim üzerinden bu sefer hayat güzel diyor. O sevgilisi onu terk ediyor, bu sefer hayat çok berbat. Bak sen neye "hayat" diyorsun? Deneyime hayat demeye başlamışsın. Halbuki hayat Allah'ın Hay isminin bir tecellisi. Biyolojik hayat onun küçük bir ayrıntısı. Yoksa hayat, biyolojik hayat bitince bitmiyor. Sen Allah'ın Hay ismiyle girisin. Peki nasıl hayat kötü diyebilirsin? Açlıktan ölsen bile hayat kötü dememelisin. Diyemezsin. Çünkü hayat kötü değil. Beden açlıktan ölür, bedeni bırakır gidersin. Bu kadar rahatsanız bilmiyorum. Yoksa sabah akşam aynaya bakıp "ben nasıl olayım, güzel miyim" falan diyorsanız bedeni o kadar rahat bırakamazsınız değil mi? Öyle insanlar var, yüzünde bir sivilce çıkıyor, dünyası kararıyor. O derece. Ne kadar özdeşleşirmiş değil mi bir şeyle?

Dolayısıyla dikkat etmemiz gereken şey çok basit. Bir, gerçek kendini şu anki bilincinle tanımlama. Gerçek kendini tanımlamaya nereden başlamalısın? Allah'tan başlamalısın. Allah beni sonsuz ilminde iken sevdi ve tezahür âlemine gönderdi. Ben ondayım. Halen de ondayım. Onunlayım ve ondanım. Böyle başla. Burası böyle. Psikolojik düzeydeki özdeşleşmelerine gelince: seni en çok meşgul eden, seni en çok düşündüren, zihninde en çok mevzusunu döndürdüğün ne ise oradan başla. "Ben nasıl bir hikayeye kapılıyorum?"

Bedene Aşırı Özdeşleşme ve Toplumsal Baskı

Hangi hikayelere daha çok kapılıyorsun, ona bak. Ego sana küçük yemler atar, onlarla uğraştırır. Sen büyüklerini al. Kendini tanımladığın hikayelere bak. Seni en çok ne meşgul ediyor? En çok ne mutlu ediyor, tırnak içinde? Seni mutlu eden

hikayenin içeriğine bak. Buralardan ayrışma, farkındalık ve aydınlanma yolunda bir başlangıç yapabilirsin. İlkesel olarak Allah'tan kendini tanımlayacaksın, oradan başlayacaksın. Durumsal olarak da mevcut durumda seni en çok alıp yerden yere vuran, mutsuz eden, bazen de çok mutlu eden bu hikayelere dikkat et, onları çözümlemeye çalış.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Sultan Süleyman, yani Süleyman Peygamber, en güzel şekilde yaşanmış ve bedenini bırakmış, gitmiş; kimsenin farkında değil, sadece dayandığı asayı kurtlar yediğinde bedeni bırakıp gittiğinin farkına varılıyor. _(Cevap:)_ Evet, evet. Yani biz arkadaşlar bedene çok bağımlı hale getirilmişiz yani. Çok özdeşleştirilmişiz. Ben eski nesli de kısmen tanıdım ama — eski nesil mükemmeldi anlamında değil — ama yaşadığımız bu çağda, yaşadığımız bu süreç bizi bedenimize çok indirgemeye çalışıyor. Hatta mesela örneğin benim annem bile babama "saçların dökülmüş, diktir" demiyordu ama bana diyor mesela. Bu kötü bir şey yani. Annemi bile asile ediyorlar, etmeye çalışıyorlar yani. "Seni kim beğenecek" diyor falan filan diyor. Ya diyorum "anne bırak bunları, sen olgun bir insansın, sen Kur'an okuyan bir insansın." Ama onu bile etkiliyorlar. Neden? Etrafta birilerini görüyor falan, onların söylemlerinden etkileniyor. Bakın dikkat edin, 80 küsur yaşında bir kadın bile doğru düzgün fazla bir şey dinlemez, Türkçesi de kıt olduğu halde etkilenmiş yani. Bizim bilincimizi düşünün.

Dikkat etmemiz gerekiyor. Neyden etkileniyoruz ve bunlar bizi nerelere indiriyor, ne tür hikayelerin tuzağına düşürüyor.

"Herkes Böyle Yapıyor" Tuzağına Düşmemek

O yüzden de aynı zamanda şunu unutmayalım: herkesin hikayesine de kapılmayın. "Herkes böyle" — bu yanlış bir şey. Hatta bir âlime "sen insanları imana, hakikate, manevi değerlere çağırıyorsun, halbuki herkes dünyadan pay kapma yarışında, herkes dünyalık elde etmeye çalışıyor, sen ne diyorsun" diye soruyorlar. O da diyor ki: "herkes kabir kapısına kadar sana yolculuk edebilir." Dolayısıyla "herkes" dediğin nedir, neyi referans alıyorsun? Ve aynı zamanda şuna işaret ediyor: "ölümü öldürebildin mi" diyor, "insanın aczini ve fakrını ortadan kaldırabildin mi?" Yok. Bunu kaldıramadıysan o zaman sen nasıl tamamen dünyaya odaklı bir bilinçle yaşayabilirsin? Bu hayatın bir manası var. Başlıyor ve bitiyor. Niye başlıyor, niye bitiyor? Bunu sormayacak mısın? Ben nereden geldim, nereye gidiyorum, bunu sormayacak mısın? "Belki bunlar böyle uzun sorular, ben bakıyorum herkes nasıl, ortalamasını alıyorum, ben de öyle yaşıyorum" — o zaman herkes tuzağına düşmüşsün. O yüzden nelerle kandırıldığımıza bakmamız gerekiyor. Kimse bizikandırmıyor ama ona da dikkat edeceğiz. Kanıyorsan sen kanıyorsun.

Sahte Benliği Kökünden Yakalamak

İşte çok zor bir zamana denk geldik, işte böyle herkes şunu önemsiyor. Geçen bir arkadaşım "insanlar kaç para kazandığına bakıyor" dedi. "Tamam" dedim, "bakabilir.

Sorun nedir?" "Herkes paraya bakıyor." "Eee, herkes seni parayla değerlendiriyor. Sen ne demek istiyorsun? Niye kaçak dövüşüyorsun kardeşim? De ki, ben insanların ilgisini, beğenisini, sevgisini, takdiriniistiyorum. Onlar da paraya göre bu kıymeti

veriyorlar, bu yüzden de üzgünüm." Diyorsun kiinsanlar paraya önem veriyor. Pekisen neye önem veriyorsun? Sen insanların sana ilgi, takdir, beğeniistiyorsun. Dolayısıyla onların gözüne girmek isteyen sahte bir egon var. Onlar da "paran kadar konuş" diyor. O zaman sen susuyorsun. Şimdi problem sende mi onlarda mı? Problem sende. Onlarda problem yok mu? Onlar problemin dibine batmışlar, bu ayrı bir konu, bu onların meselesi. Ama sen niye batıyorsun? Sen niye kendindekiboşluğu, sahteliği görmüyorsun?

Hatta ailenizde bile olabilir. Diyelim ki çocuklar arasında maddiimkânı en az olan kişiolduğunuz için anne babanız bile sizi sevmiyor olabilir. Problem mi? Değil. Ne zaman problem? Beklentin olduğu zaman problem. O beklentinin karşılanmamasından dolayı kendini kötü hissettiğin zaman problem. Yoksa "insanlar parayla, makam mevkiyle değerlendiriyor, üniversite mezunu değilsin, seni dinlemiyor" — e diyorum problem ne? Sen bana problemi söyle. Bu problem değil. Problem senin dinlenmek istemen. Sen dinlenmek istiyorsun, onlar da üniversite diploması olanı dinliyorlar, tırnak içinde, atıyorum örneği. Seni dinlemiyorlar. Problem ne? Problem seni dinlememeleri değil, problem senin dinlenmek istemen.

O yüzden bakın sahte benlikleri böyle kökünden yakalayacaksınız. Öyle kenarından, kıyısından değil. Hani olur ya bir insan canidir; neresinden yakalarsın? Boğazından yakalarsın, en can alıcı yerinden yakalaman lazım. Bir aslan seni öldürmeye geliyor, ne yaparsın? Kuyruğundan mı yakalarsın, yoksa boğazından mı yakalarsın?

Boğazından yakalar, onu uzak tutarsın. O zaman sahte benliklere dikkat edin, ne anlatıyorlar, sahtekârlık yapıyorlar hepsi. Yakalıyoruz ama öldürmüyoruz. Sahteliğinifark edin. "Sen sahte bir şeysin. Senin problemin insanların şuna buna önem vermeleri değil. Senin problemin insanlardan ilgi, dikkat, sevgi, anlayış, takdir beklentisi." "Kardeşim, ben de varım" diyorsun ama kimse umurunda değil, bundan rahatsızsın. Niye kendini bu kadar göstermek isteyen bir benliğin var? Niye bunu sormuyorsun kendine? "Kardeşim, ben de bu kadar ilim öğrendim, beni de dinlesinler" diyen sahtekâr bir benliğin var. Niye bunu görmüyorsun ki? Bunu görürsen huzur bulursun. Ama görmezsen, o can alıcı sahtekârlığı görmezsen, o zaman sürekli onunla didişirsin. Burada sahte bir şey var, sahte.

İhlas: Takdir Beklemeden Doğru Olanı Yapmak

Sonra çıkıyor içeriden: "ben de sevilmek istiyorum ama kötü mü?" diyor. Ben de diyorum ki, kötü, hem de kötünün kötüsü. Sevilmeye açık olmak ayrı bir şeydir, "sevilmek istiyorum, sevilmezsem kendimi kötü, eksik hissederim" demek ayrı bir şeydir. Böyle diyorsan, sevilmek isteği kötü değil, kötünün kötüsü. "Takdir edilme isteği kötü değil, kötüden daha beter, başarılı olup kendimiispat etmek istiyorum" bunu diyorsan bu kötü değil, kötülüğün de kötüsü. Ama çalışırsın, başarılı olursun, Allah takdir etmiştir, başarılı olursun, çok şükür dersin ama bundan kimlik üretmezsin.

Veya başardın ama kimse seni takdir etmedi, hiç alkış istiyorum diyen o benliğialacaksın karşına oturacaksın: "sen kimsin" diyeceksin. "Sen niye alkış istiyorsun?" "Ya işte insan istiyor." Önce bir yılışık yılışık gelecektir size: "ya insan istiyor, sen

istemez misin?" "İstemiyorum" diyeceksin. "Takdir istemiyorum." Böyle takdir istemiyorum, bu anlamda takdir istemiyorum. Takdir edilince kendimiiyi hissetmek istemiyorum, takdir edilince kendimi kötü hissetmek istemiyorum kardeşim.

"Takdir edildi mi?" "Allah bir mi takdir etmiş bana?" "Etmiş." "Bu da gerçekleşmiş mi?" "Gerçekleşmiş." Şükrederim. Birileri de alkışlar. "Teşekkür ederim" ama takdir etmiyorlar diye kendimi kötü hissetmem. İçimde öyle hisseden biri varsa — "ama istiyorum ya, istiyorum" diye — varsa onu alıp karşınıza oturtacaksınız. "Ben buyum, ben bu sahtekârım" diyeceksiniz. "Ben bu sahtekârla artık aynı masada oturmak istemiyorum" diyeceksiniz. "Ona güle güle" diyorsunuz. O içeriden diyecek ki "ama takdir edilmek hoş değil mi?" Oradan sizi yakalamaya çalışacak, sizi oradan avlamaya çalışacak. İşte ihlas nedir biliyor musunuz? Bir şeyi olması fıtraten iyi, güzel ve doğru olduğu için yapmaktır. "Takdir görsem iyi olur" dersen sen ihlassızsın.

Takdir benim işim değil, o insanlara ait bir şey, benim için bir farkı yok. Eğer takdir ettikleri şey Allah'ın takdir ettiği bir şeyse âmenna, ama sırf takdir benim için bir önem taşımıyor. Bunu deyinceye kadar üzerinde çalışacaksın. Bunu gerçekleştirdiğin zaman artık o benliğin senin üzerinde bir tesiri yoktur. Sen takdir peşinde, anlaşılmak peşinde, onaylanmak peşinde, sevilmek peşinde bir varlık olmaktan özgürleşirsin.

Hatta son olarak size garip gelecek bir sözle söyleyeyim. Böyle meczup bir adam vardı, bir gün bana demişti ki "İsmail" demişti, "şeytan dünyayı sürekli dört dolanıp secde edeceği adam arıyor, adam bulmakta zorlanıyor. Buna göre yaşa" demişti.

Anlatabildim mi? Yani biz insan olmaklığımızın farkına varıp onu yaşamaya çalışıyoruz, bu kadar.

Sahte Benliklerden Ayrışınca Kalan Şey: Doğal Mutluluk

Kimsenin takdirini beklemeden. Allah bizi zaten takdir edip yaratmış, sevip yaratmış.

Sen o sevip yarattığını, takdir edip yarattığını, en güzel kıvamda yarattığını fark et. Beklentisiz, hiçbir insandan herhangi bir şeyi dilenmeden. İşte insan da takdir görmek istiyor. Yok böyle bir şey kardeşim. Kardeşim, gidip Kâbe'yi bina etsen, takdir görmek istesen, sen cahil ve ihlassız bir insansın. Bu kadar basit. Bakın, nefsinize bu kadar açık ve direkt gideceksiniz. Öyle yumuşak falan gitmeyeceksiniz. Nefis çok uyanık bir şeydir. "Takdir fena da olmaz yani, takdir için yapmıyorum ama, sevilmek için yapmıyorum ama" — amanın arkasına neler neler giriyor. Zaten senin golü yediğin yer oralar zaten. "Takdir görmek için yapmıyorum ama insanlar bir takdir görmek istiyor" — al golü yedin, bitti, maç bitti zaten orada. "Sevilmek için yapmıyorum ama sevilmek de istiyorum ya bir taraftan" — sen böyle nasıl insan olabilirsin ki? Kendiiçinde çelişkiler yumağı haline geliyorsun. O yüzden mutsuz oluyoruz. O yüzden gerçek mutluluğumuzun önündeki perdeyi biz üretiyoruz.

Emin olun şu an sahte benlikleriniz tamamen gitse dünyanın en mutlu, en huzurlu insanı olursunuz. Bunun için ne zamana, ne paraya, ne okumaya, hiçbirine ihtiyacınız yok. Hiçbirinizin ihtiyacı yok. Şu an bütün sahte benliklerimizden ayrışmış olsak en mutlu, en huzurlu, en dingin, en mutmain insan oluruz. Ne kadar çok varsa hepsine elveda. Bakın insanla mutluluk arasında bir engel yoktur. Kendi kendine oluşturduğun

perde vardır en fazla. O perdeyi kaldırdın mı o gerçek huzuru, mutmainliği bulursun. Teşekkür ederim

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı tarafından sure adı ve ayet numarasıyla birlikte açıkça belirtilmiş bir ayet bulunmamaktadır. Sohbet boyunca birkaç kez sure adı vermeden Kur'an'a paraphrase atıflarda bulunuluyor: Âdem kıssası ve şeytanın "ebedileşesin, melek gibi olasın diye" aldatması (muhtemelen Taha Suresi 120 ile ilgili), "dünyaya şuna buna meyletmeyin" ifadesi, "sana ruhumdan üfledim" ifadesi(muhtemelen Hicr 29 / Sad 72 ile ilgili), ve bir dinleyicinin andığı Süleyman Peygamber'in vefatı kıssası (muhtemelen Sebe Suresi 14 ile ilgili). Bunların hiçbirisure adı ile birlikte anılmadığı için listeye alınmamıştır.

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar

Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.

Oruç, Namaz ve Fıtratı Koruma Bilinci

Sohbette önce namaz, oruç ve haccın zahiri boyutunun ötesindekimanevi mesajları ele alınıyor; namazın insanı dengede tutan bir "manevi omurga", orucun ise "olmazsa olmaz" zannettiğimiz şeylerden özgürleşme pratiği olduğu anlatılıyor. Ardından bu fikir, Enneagram modelindeki yakın ilişki, sosyal ve kendinikoruma içgüdüleri üzerinden derinleştiriliyor; insanın varlığını bu içgüdüler üzerinden tanımlamasının nasıl bir sahte benlik ve bağımlılık tuzağına dönüştüğü, Hz. Peygamber ve Hz. İsa örnekleriyle işleniyor. Son bölümde katılımcılarla dinin bireysel mi toplumsal mı olduğu tartışılıyor ve Ozan Hoca'nın "Allah tek bir insan yaratsaydı din gönderir miydi?" sorusu üzerinden dinin merkezinin insan-Allah ilişkisi olduğu vurgulanıyor.