Oruç, Namaz ve Fıtratı Koruma Bilinci
Kısa Özet
Sohbette önce namaz, oruç ve haccın zahiri boyutunun ötesindekimanevi mesajları ele alınıyor; namazın insanı dengede tutan bir "manevi omurga", orucun ise "olmazsa olmaz" zannettiğimiz şeylerden özgürleşme pratiği olduğu anlatılıyor. Ardından bu fikir, Enneagram modelindeki yakın ilişki, sosyal ve kendinikoruma içgüdüleri üzerinden derinleştiriliyor; insanın varlığını bu içgüdüler üzerinden tanımlamasının nasıl bir sahte benlik ve bağımlılık tuzağına dönüştüğü, Hz. Peygamber ve Hz. İsa örnekleriyle işleniyor. Son bölümde katılımcılarla dinin bireysel mi toplumsal mı olduğu tartışılıyor ve Ozan Hoca'nın "Allah tek bir insan yaratsaydı din gönderir miydi?" sorusu üzerinden dinin merkezinin insan-Allah ilişkisi olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Namaz, insanın günlük hayatta amacını, hedefini, duygularını ve önceliklerini ilahi ölçütlere vurarak kendini kontrol etmesi; orucun özü ise "ben şu olmadan yapamam" dediğimiz her şeyin aslında olmazsa da var olabileceğimizin, sadece Allah'ın olmazsa olmaz olduğunun idrakidir.
- Enneagram'daki yakın ilişki, sosyal ve kendini koruma içgüdüleri kendi başına kötü değildir; sorun bunları "olmazsa olmaz" konumuna koyup varlığımızı ve değerimizi bunların üzerine inşa etmemizdir — bu da bir sahte benlik oluşturur.
- Hz. Peygamber ve Hz. İsa örnekleri üzerinden, hiçbir insanın veya toplumun onayının olmazsa olmaz olmadığı; asıl olanın niyet ve amelde ihlas olduğu anlatılıyor.
Oruç ve İbadetlerin Bütünlüğü Üzerine Giriş
Evet, geçtiğimiz Ramazan sürecinde küçük bir sohbet yapmayı düşünmüştüm ama imkan olmadı, biraz bunun üzerinde konuşmaya niyetlendim. Oruç nedir? Her şeyin
bir zahiri düzeyi var, bir de mana düzeyi var. Bunlar tabii ki birbirinden bağımsız değil, birbiriyle birlik ve bütünlük içinde. Bu anlamda oruç neyi anlatıyor? Aslında bize nasıl bir mesaj veriyor peygamber ve bunu bir mesaj olarak bize ileten diğer peygamberler? Çünkü Kur'an'da diyor ki bu sizden önceki ümmetlere de farz kılınmış bir şeydir. Dolayısıyla bunun vermek istediği mesaj nedir? Yani bu ne demek istiyor? Niye bize oruç tutturuluyor veya oruç tutmamız tavsiye ediliyor? Buna dair bazı notları ifade etmek istemiştim.
Bunları ifade ederken de aklıma ibadetlerin bir bütün olarak anlaşılmasının önemine dair bir düşünce geldi. Aslında üç temel ibadet var; yani kişiye ait olan, birey olarak yaptığımız namaz, oruç ve haç.
Namazın Manası: Omurga Dikliği ve Denge
Namaz veya Kur'an'dakiifadesiyle salat kavramı, bir omurga dikliği anlamına gelen bir kelimeden geliyor. Kelime anlamı böyle; bir şeyin dik durması, bir şeyin sağlam durması manasına gelen bir kelimeden türeyen bir ifade. Bunu da dikkate alarak aslında şunu düşünebiliriz: insanın varlığındaki dengenin ve düzenin korunması anlamında. Yani senin varlığın neden oluşuyor ve bu oluşan, oluşturulmuş olan şey yerinde duruyor mu? Sağlam mı yani? Bu denge, bu hiyerarşi, bu düzen yerinde duruyor mu?
Hani dikkat ederseniz insanın omurgasında en ufak bir problem olduğunda ya bir fonksiyon eksikliğine yol açar ya da yürümede, dik durmada bir eğrilik, bir bozukluk ortaya çıkar. Dolayısıyla aslında namaz, insanın günlük hayatın işleyişi sürecinde amacının, hedefinin, bilincinin, duygularının, istek ve beklentilerinin, neyin daha önemli ve daha hakiki olduğunun cevaplandırılması noktasında kişinin kendisinikontrol etmesidir. Yani her şey yerinde duruyor mu, düzgün mü, bir aşırılık var mı, bir yerde bir unutma var mı, bir yerde bir problem var mı?
Mesela beni üzen bir şey — ne kadar önemli bir şey, beni mutsuz eden bir şey — o günlük hayatın içinde ne ölçüde mutsuz etme niteliğine sahip, yoksa ben orada gereksiz yere aşırı bir üzüntü, mutsuzluk veya öfke, kızgınlık içine mi giriyorum? Burada neyi tartmam gerekir, neyi tekrar fark etmem gerekir? Mesela diyelim ki mutlu olmaya bir ihtiyacım var diyorum. Namaza duruyorum, deyim yerindeyse onu ilahiölçütlere vuruyorum. Mesela Yaradan böyle bir nitelikte mi beni yaratmış? Mutlu olmam için şuna şu olmalı diye bir nitelikte mi yaratmış? Yoksa benim orada bir şeye dair biraz aşırı bir algım mı var? O şeye dair aşırı bir isteğim, beklentim, kurgum mu var? Niye böyle mutsuzum? Niye böyle huzursuzum acaba? Bunu aslında sorguladığımız bir zaman dilimidir.
O yüzden hani böyle "namaz nasıl kılınır" — işte namaz Allahu Ekber dersin, şu zammı sureleri okursun, ondan sonra rükûa eğilirsin, kalkarsın, iki defa secde edersin, kalkarsın, bir rekat bitmiş olur, oh ne güzel — böyle bir şey nasıl olabilir, hiç düşünmüyor muyuz değil mi arkadaş? Yani Allah böyle bir namaz mı aslında emrediyor? Yoksa namaz bir şeyleri fark etmen gereken bir durum mu?
Allahu Ekber Demenin Hakikati
Mesela Allahu Ekber diyorsun. Gerçekten Allahu Ekber mi, o anda senin için şartlar ve durumlarla ilgili bir değerlendirme yaptığında gerçekten Allah her şeyden daha büyük mü? Hakikatte tabii daha büyük. Aslında oradaki, senin için daha büyük mü?
Senin gözünde daha büyük mü Allah? Bunu kendine bir sorman, buna dair bir hatırlatmada bulunman gerekir. Hatta bazı kâmil insanlar için söylenir, yani bazen böyle birkaç defa tekbir alırmış. Neden? Yani Allahu Ekber demek zor olduğu için mi?
Yoksa bir şeyi unuttuğu için mi? Hayır. Allahu Ekber diyor ama içeride bir şey direniyor belki. Bir şey Allah'tan daha büyükmüş gibi deyim yerindeyse. Allah tamam var da, Allah'a kavuşacağız da ama başka bir şeye kavuşmayı ondan daha büyük görüyorum.
Mesela Allah'a kavuşmayı, kavuşacağım her şeyden büyük görsem, bir şeye kavuşamamak, ulaşamamak, elde edememek beni o kadar tutmayacak o duyguda veya o düşüncede. Allah'a kavuşmak her şeyden daha büyük. Allah'ı sevmek bütün sevmelerden daha büyük. Allah'la olan ilişkimi, Allah'la olan bağımı, rezonansımı muhafaza etmek, diğer insanlarla olan ilişkilerimi dengelemekten daha büyük mü diye bakıyorum. Yoksa insanlarla olan ilişkilerimde bir uyumu veya rezonansı yakalamak, Allah'la olan uyumumdan daha mı büyük? Diye bunu aslında çok geniş çerçevede ele alabiliriz.
Dolayısıyla namaz aslında insanı günlük hayatın süreciiçinde yenileyen, deyim yerindeyse manevi bir pratik olarak o manevi omurgasını düzenleyen, istikamet noktasında olması gereken noktaya getiren bir ibadettir. O yüzden namaz kılmak veya Kur'an'ın deyimiyle salatı ikame etmek, böyle bir fiziksel eylem, bir beden eylemi, işte bir kısım sureleri, ayetleri okumak anlamına gelmez. Öyle olsa çok daha "tırnak içinde" kolay bir şey olurdu.
*Takva: Fıtratı Koruma Bilinci*
Bak burada dikkat et, siyam diyor: sizden önce de farz kılındı, size de farz kılındı, umulur ki takvaya erersiniz. Kur'an her yerde bunu tekrarlar. İşte takva kelimesi kiKur'an'da çokça geçer, ibadetlerle ilgili geçer, amellerle ilgili geçer. Aslında takva kişinin fıtratını koruma bilincidir. Yani fıtratını korumaya biz takva diyoruz. O yüzden fıtratı tanımıyorsak, fıtratın farkında değilsek neyi koruyorsun? Koruyacağın bir şey olmaz. O yüzden kendi fıtratıma dair bir şuurum olmalı ki onu neyin bozabileceğini, onu neyin gölgeleyebileceğini, onu neyin koruyacağını, onun korunması adına neyin uygun olduğunu, neyin uygun olmadığını anlayabileyim.
Eğer fıtratı iyi tanımıyorsam o zaman onu korumakta zorlanırım. O yüzden peygamberin aslında her zaman üzerinde durduğu şey aslında fıtrattır. O fıtratın farkına varılmasıdır. O fıtratın farkına vardığımız zaman takva gerçekleşebilir. Aksitakdirde takvayı şekillere, formlara indirgeme tuzağına düşeriz. O yüzden aslında bütün ibadetlerin ve bütün tavsiyelerin ve yasakların aslında insanın fıtratını korumaya yönelik olduğunu da zaten hatırlamamız gerekiyor. Yoksa "işte bu takvadır,
bu ruhsattır" gibi böyle ayrımlar yapma noktasına düşmemeliyiz. Takva olmazsa olmaz bir şeydir.
Namazın Aşırılıktan Koruyucu Fonksiyonu
Konumuza dönecek olursak, ibadet, şu anda ifade ettiğimiz yönü itibariyle namaz insanı aşırılıktan ve çizgi dışına çıkmaktan korur diyor ayet. Demek ki aslında biz günlük hayat içinde bazı şeylerde aşırılaşabiliyoruz. Bazı şeylerde uçlara gidebiliyoruz. Bazı şeylerde farkına varmadan bir şeyin ölçüsünü kaçırabiliyoruz. Dolayısıyla bizi aslında yaratıcı, bu namaz ibadetinin farkındalığıyla bu hatalara karşı bilinçlendiriyor. Yani "kendinizi bununla koruyun" diyor.
Hani bazı insanlar çok vardır böyle, "Allah'ın namazımıza ne ihtiyacı var" diye böyle yanlış bir yerden bakarlar. Aslında tabii ki Allah'ın ihtiyacı yok, senin ihtiyacın var. YaniAllah senin ihtiyacına binaen bir şeyi tavsiye ediyor. Bir ihtiyacın oluşturduğu bir şeydir. Yani unutursak ne yapacağız? Unutursam hatırlamaya ihtiyacın var değil mi? O zaman hatırlaman için sana bir kısım tavsiyeler ve bir kısım araçlar verilir. Namaz benim için bir hatırlamadır. Kendimi hatırlamadır. Fıtratımı hatırlamadır ve aşırılıklara karşı kendime bir hatırlatmadır. Dolayısıyla bir anlamda namaz bir yöneliş ve kendidoğamızı fark ediştir. Oruç ise ayrışmamız gereken şeylerin farkındalığıdır. Nelerden ayrışman gerekiyor?
Haccın Manası: Yaradanda Kendini Bulmak
Hac ise kendini Tanrı'da, kendini Yaradan'da bulmaktır. O yüzden haçta hiçbir zahiri, beşeri şey taşınmamaya çalışılır, sembolik olarak — işte dikilmiş bir şey taşımayacaksın gibi. Bu evrensel bir şeydir aslında. _[Bu bölümde ses kaydında kısa bir fragmentasyon var, cümlenin devamı net anlaşılamıyor.]_ Sen ancak Allah ile tanımlanabilirsin. Ona yönelik olan bir varlıksın, ona aitsin — anlamında haç, ibadetlerin aslında nihai noktasıdır. Ve bunun bir defa idrak edilmesiinsana yeter.
Orucun Özü: "Olmazsa Olmaz" Yoktur, Ancak Allah
Oruç konusuna dönecek olursak, aslında oruç bize ne diyor? Yemeden, içmeden ve cinsel birliktelikten uzaktır. Zahiren böyle bir şey var ve biz zahiren bunu uygulamaya çalışıyoruz. Peki bu mudur? Değildir. Niye değil diyoruz emin bir şekilde? Çünkü peygamber diyor ki, kişi oruç tutar ama ona sadece açlığı kalır. Yani sadece bir aç kalma değildir. Çok kapsamlı bir ibadettir aslında.
Özetleyecek olursak bir cümleyle aslında oruç şudur: ben şu olmadan yapamam dediğin her ne varsa, onlar olmadan olabilirsin. Onlar olmadan da varsın, onlar olmadan da tamsın. Aslında orucun bize hatırlattığı temel bilinç budur. Çünkü bunu yakalayamazsak bir şeyler bize olmazsa olmaz gibi gelir. Ve olmazsa olmaz gibigelen şey senin fıtratını bozmaya başlar. Çünkü bir şeye olmazsa olmaz gözüyle bakıyorsun.
O yüzden oruç insana "olmazsa olmaz diyebileceğin hiçbir şey yoktur" diyor. Olmazsa olmaz diyebileceğim bu hayatta hiçbir şey söz konusu bile değildir. Dikkat
edin, zihnimizde neler var, olmazsa olmaz dediğimiz — ama oruçla bize ne deniyor? Olmazsa olmaz diyeceğim hiçbir şey yok. Ancak Allah olmazsa olmazsın. Allah olmazsa olmazsın.
Bu aslında insana sunulan aynı zamanda çok büyük bir özgürlüktür. Çünkü bakın insan zihni dünyaya geldiği andan itibaren bir şeylerin olmazsa olmaz olduğunu zannetmeye başlıyor. Burada tabii ki hem mizacımız hem de bir kısım güdülerimiz, bizim bazı şeylere olmazsa olmaz gözüyle bakmamıza neden olur.
Enneagram Modeli Üzerinden Üç İçgüdü
Ben bunu bir açıdan Enneagram modelinde var olan üç alt tip üzerinden tanımlamaya çalışacağım. Neydi o üç alt tip? Bir tanesi yakın ilişki alt tipi, yani yakın ilişkiiçgüdüsü de diyebilirsiniz. Sosyal içgüdü ve kendini koruma içgüdüsü. Bu Enneagram modelinde içgüdülerle tarif ediliyor. Tekrar ediyorum: yakın ilişki içgüdüsü, sosyal içgüdü ve kendini koruma içgüdüsü. Bu yakın ilişkiiçgüdüsü ve sosyal içgüdü insanın ilişkisel yönüdür. Bir tanesi birebir ilişkilerimiz, hem kadın erkek olarak hem de böyle — hani var ya, "dünyada hiç kimse beni sevmiyor," sevmese bile bir insan olsun, bir dostum olsun, bir yakınlık hissettiğim bir insan olsun. Bu illa karşı cins olması gerekmiyor. Yakın olduğum bir insan olsun, o bana yeter. Bu yakın ilişkiiçgüdüsüdür. Bu bazen karşı cinsle de olur, bazen hem cinsimizle de bir dostluk, arkadaşlık anlamında da olur.
Benim dünyada bir dostum var, her şeyimi onunla paylaşırım, o bana yeter. Peki o olmazsa? Olmazsa felaket. Veya yakın ilişki güdümüz vardır: illa bizi sevecek, bizionaylayacak ve en başta bizi seçecek bir karşı cinse ihtiyaç duyarız. Öyle biri olursa mutlu oluruz. Ama öyle biri olmazsa kendimizi mutsuz hissederiz. Ve bu anlamda biziözel olarak seçen, bizim de özel olarak seçtiğimiz bir insan arayışında oluruz. Ve bu durumda da o ilişkiyi mükemmel, kopmaz bir ilişki olarak yaşamak isteriz — yani o hep bana dönük olsun, ben de ona hep dönük olayım.
Bununla ilgili bazı hayvanların yaşamını düşünebilirsiniz; mesela kumruların hayatı — bir kumrunun eşi vardır ve ömrü onunla geçer, onun yakınlığı üzerine hayatını inşa eder. Belki bu bazı kuğularda da vardır; hatta eşi ölünce bir daha başka bir kuğuyla çiftleşmez. Ve bunlar bize böyle çok romantik gelir, hoştur. Ben kötüdür demiyorum, yanlış anlamayın, bir yere geleceğim. Bu bir hayatta bir ilişki biçimidir.
Bir de sosyal ilişki güdüsü vardır. O da işte hep birlikte düzgün, doğru, iyi, güzel bir hayat yaşayalım; herkes birbirine karşı saygılı olsun, dürüst olsun, anlayışlı olsun gibibir eğilim vardır. Ve kişi o sosyal ilişkiiçgüdüsünde doğru bir yer edinmek ister.
Mesela bilgili olacaksın ki o topluma faydalı olasın; faydalı olmaya çalışacaksın, yararlı biri olmaya çalışacaksın. Kısaca bunu da şöyle ifade ediyorum: toplumdakiyerini dolduracaksın ve faydalı biri olacaksın. Bunun da temel mottosu biraz budur.
Peki bunlar kötü şeyler midir? Hayır değildir. Ama bunlar olmadan olmaz dediğin an kötü bir şeye dönüşür. "Tırnak içinde" söylüyorum, bu olmazsa olmaz dediğin an. Yaniişte eşimle çok mükemmel bir uyum içinde olmalıyım — güzel olursan hoş olur,
kimse buna itiraz etmez. Ama olmazsa problem değildir, olmazsa dert etmiyorum, bu konuda çaba da gösterebilirim, bunda da bir mahsur yok. Ama olmazsa olmaz dediğim an onu her şeyin önüne koymuş oluyorum. Neyin önüne? Kendi varlığımın tamlığının önüne koymuş oluyorum. Çünkü ne diyor oradaki o benlik? "Böyle birisiolmazsa sen eksiksin, hatta bir hiçsin" gibi bir yere koymuş oluyoruz. Dolayısıyla neye olmazsa olmaz diyorsan, onun üzerine bir kaya koyuyorsun ve o kaya senin kendinle aranda telafisi zor bir durum oluşturuyor. Olmazsa olmaz dediğin her ne varsa, bunları gözden geçirmek durumundayız. Ramazan ayı bunları gözden geçireceğimiz bir durumdur, özellikle yakın ilişkiiçgüdüsü olanlar ve sosyal içgüdüsü olanlar için.
Yakın İlişki İçgüdüsü ve Bağımlılık Tuzağı
İlişkinin belli bir süre yasaklanmasının, yani oruçta yasaklanmasının temel hikmetibudur; yoksa zahiren "milletin işi gücü yok mu, gündüz vakti cinsellik yaşayacak değil mi, çok da makul bir yasak değil aslında" — değil mi, yanılıyor muyum, çok da makul bir yasak değil — peki nedir bunun hikmeti? Bunun hikmeti şu: sen bir insanla tam bir bütünlük, uyum, aynı rezonansta hareket etmek, hatta birbirine bakmadan bile birbirinin kalbinden geçeni hissetmeye çalışmak istersin. Çünkü yakın ilişki içgüdüsünde çok büyük bir romantizm de vardır. Böyle çok güzel hayaller kurabilirsiniz eğer yakın ilişkiiçgüdünüz güçlüyse. Ve hep böyle bir insan ararsınız.
Hep böyle bir insan aramak sizi sürekli bir aramaya götürür. Bazen bulduğunuzu zannetmeye götürür. Bazen bulduğunuzu zannettiğinizin hayal kırıklığı olduğu noktasına götürür. Ve nihayetinde hep her zaman sizin eksik olduğunuzu ima eder.
Çünkü siz kendi varlığınızla mutlu değilsinizdir, olamazsınız. Her zaman ya size bakan ya sizin baktığınız birine ihtiyaç duyarsınız.
Sosyal içgüdü de sürekli olarak birilerini düzeltmek veya toplumda bir yer edinebilir, toplumda bir fayda üretebilir bir kişi olma arzusuna götürür. Ve şuna da dikkat etmenizi öneririm: sosyal içgüdüsü güçlü olan insanlar, "tırnak içinde" söylüyorum, riyakâr olma potansiyelini en fazla taşıyan insanlardır. Ama bu riyakârlık ikiyüzlülük anlamında değil. Fark ediliyor muyum? İyi bir şey yapıyorum, fark ediliyor muyum? İyibir kitap yazdım, okunuyor muyum? Bunların hepsiniiçine katabilirsiniz. İşte elimden geldiğince iyi bir şey yapmaya çalışıyorum ama görülüyor muyum, yanlış anlaşılıyor muyum? Mesela sosyal içgüdü için yanlış anlaşılmak çok rahatsız edici bir şeydir.
Ben bu kadar iyi, doğru, güzel şeyler yapmaya çalışıyorum, elimden geldiğince de dikkat ediyorum, buna rağmen insanlar beni yanlış anlıyor — sadece dışarıdakiinsanlar olarak anlamayın, bazen eşiniz, çocuğunuz, arkadaşınız da olabilir. Ve bu durumda ya öfke olur ya küsme olur; ya kendiniziişe yaramaz hissedersiniz ya da kendinizi anlaşılmamış hissedersiniz. "İnsanlar beni anlamıyor, ben hep onlara doğru şeyi söylüyorum, kötü bir şey mi söylüyorum, hep onlar için iyi şeyler söylüyorum ama onlar beni anlamıyorlar." Sürekli olarak, nasıl ifade edelim, oyunun içinde kalmaya çalışmak gibi düşünün bunu; sürekli oyunun içinde kalmaya çalışmak ve
oyunun dışına atıldığını hissettiğinde bundan çok büyük bir acı veya mahrumiyet çıkarmak.
Peygamberin Örnekliği: Hiçbir Şey Olmazsa Olmaz Değil
Mesela bu konuda dikkat edin, peygamber her iki düzeyde de bize örnek olacak bir insandır. Mesela eşleriyle ilişkilerine bakın. Hem çok yakın, çok samimi, çok duyarlı ama hani olmazsa olmaz dediği bir şey yok. Ne zaman eşlerinden bazıları onu maddiimkânları sağlaması konusunda zorladığında, kriz olarak — "siz benim [ne olduğumu] bilmiyorsunuz, ben gidip sizi bırakacağım, o zaman başkasını alacağım" falan filan, veya "siz bana nasıl bunu yaparsınız, benim sizin için yaptığım şeyleri bilmiyor musunuz" — hiçbir kriz çıkarmamıştır. Onlar peygamberin üstüne üstüne gelmiştir.
En son ayet ne diyor? "Eğer dünya ziynetini [istiyorsanız]" — bakın çok ilginç bir şey, yargılamıyor veya ağır bir yargıda bulunmuyor. Sadece diyor ki, siz dünya ziynetini, yani dünyanın süsünü tercih ediyorsunuz. Ama peygamberin bir misyonu var, onun misyonu buna uygun değil. Siz istiyorsanız peygamber sizi güzellikle bıraksın yani. Bakın güzellikle bırakıyor, güzellikle bırakmayı tavsiye ediyor. Neden? Çünkü hiçbir özdeşleşmesi yok. Çok doğal, bilinçli bir şekilde ayrışabiliyor. Neden? Çünkü peygamber için hiç kimse ve hiçbir şey olmazsa olmaz değildir.
Bakın bu şu demek değil: "insanlar benim gözümde değerli değil, insanlar çok basit, ne olacak ki" — bu anlamda bir şey değil. Herkes çok değerli ama hiç kimse olmazsa olmaz değil. Olmazsa olmaz olan sadece Allah'tır. Olmazsa olmaz olan sadece ve sadece Allah'tır. Bu, diğer insanlarla olan ilişkilerimizi küçümsemek, umursamamak, dikkate almamak anlamına gelmez, asla bu yanlışa da düşmememiz gerekir çünkü en başta dediğim gibi yakın, birebir ilişkiler de değerlidir, sosyal ilişkiler de değerlidir. Ama biz kendi varlık ve değerimizi bunların üzerinden inşa etmeyiz. Kendi varlık ve değerimizi bunların üzerinden tanımlama tuzağına düşmeyiz.
Peki bu tuzağa düşülebiliyor mu? Çok düşülüyor. Neredeyse düşmeyen insan yok gibidir. O yüzden oruç, size, sizden öncekilere tavsiye edildiği gibi size de tavsiye ediliyor. Hepimize tavsiye ediliyor. Neden? Çünkü bu tuzaklara düşmeme konusunda dikkat etmeliyiz.
Mesela bazen insanlar derler, sosyal içgüdüsü güçlü olanlar: "işte hayatta en önemlişey insanlara faydalı olmak." Hayır, böyle bir şey söz konusu değil. İnsanlara faydalı olmak kötü bir şey değil ama sen kendiniinsanlara faydalı olmak üzerinden tanımlayamazsın. Ya bir gün insanlar sana dese ki "biz senin faydanı da istemiyoruz, senin Allah'ını da istemiyoruz, senin ideallerini de istemiyoruz" — ne yapacaksın?
Faydalı olabileceğin hiç kimse yok, herkes senin vermeye çalıştığın faydadan kaçıyor, ne yapacaksın? Çöktün o zaman, sistem çöktü, sosyal ilişkiiçgüdüsü çöktü. Ama bu Allah'ın insana verdiği bir fonksiyondur, bir imkândır.
Yakın ilişkiiçgüdüsü de böyle: hayatta çok samimi olacağın karşı cinsten veya hem cinsinden bir insan yok, derdini paylaşabileceğin bir insan dahi yok, içini dökeceğin bir insan dahi yok — büyük bir problem mi o bellek için? Çok büyük problem. O
zaman "yaşama, o zaman ne anlamı kalıyor ki" diyor. Hele o yakın ilişkiiçgüdüsü güçlü olan insanlarda bu çok önemlidir: "derdini anlatacağım bir kimse dahi yok" diye böyle abartarak konuşurlar biraz. Peki niye bu problem? Çünkü böyle biri olmazsa hayat boş, o zaman. Saçma bir şey yani. Neden? Çünkü bu olmazsa olmaz. "Bir kişiolsun" diyor, "bir kişi yeter" diyor, "çok kıtlık var, o bir kişiyi bile bulamıyoruz." Ve o benlik ne yapıyor? Diyor ki "o olmazsa olmaz."
Peki oruç sana ne diyor? Oruç sana diyor ki: bu bir yanılgı, bundan bilinçle dön. Pekibu yakınlık arayışını veya yakınlık deneyimini reddeden bir durum mu? Hayır. Bunu saçma bulan bir şey mi? Hayır. Bu, aşırı abartılmış, merkeze konmuş ve senin hayatına kastetmiş bir şeye dönüşmüş. Neden? Çünkü o içeride öyle bir şey ki, o aradığın yakın ilişkiyi bulamadığın müddetçe seni kemiriyor. Sürekli sana bir darbe vuruyor. "Sen şanssızsın" diyor, "bir gün bile şey yapamadın" diyor.
Mesela benim bir tarafım sosyal alt tip, bir tarafım da yakın ilişki. Ben hayatımda ikisinin de handikaplarını yaşamışımdır, darbelerini de yemişimdir. Ama süreç içinde fark ettiğim şey, bunu merkeze koyduğunda, yani kendini bu "olmazsa olmaz" dediğinde, kendine en büyük zulmü yapmış oluyorsun. Yakın ilişkide birine bağımlı oluyorsun; bakın konu birine bağımlı olup "ya Allah kahretsin ben niye birine bağımlıyım" hikâyesi değil, senin tam ve eksiksiz olduğun bilincini örten bir şey bu.
Yani velev ki birini buldun, gene başın belada. Anlatabildim mi? Konu, birinibulamayacaksınız arkadaşlar demek değil; o yüzden boşuna böyle arayışlara girmeyin, kendinizi de gereksiz yere harap etmeyin demiyoruz, böyle bir şey yok.
Bulsanız da başınız belada, hatta orada daha büyük bir belada, çünkü orada gafletiniz ve hakikate olan duyarsızlığınız artacaktır. O yüzden meseleyi biz çaresiz olduğumuz için, kendimizi daha fazla mutsuz etmemek için, mecbur kaldığımız için söylemiyoruz. Allah bunun için insana herhangi bir emirde bulunmuyor, bize kendihakikatimizi hatırlatmak için söylüyor. Kendi kendimize kurduğumuz sahte kozaları fark ettirmek için bunları söylüyor.
Kendini Koruma İçgüdüsü
Yakın ilişkiiçgüdüsü ve sosyal içgüdüsü olanlara çok fazla şey yaptık, yüklendik gibioldu. Kendini korumalar peki nasıl? Kendini koruma içgüdüsü olan da kendisinimaddi hayat gereklilikleri üzerinden tanımlayan ve o maddi hayat gerekliliklerini temin ettiğinde kendini tamam gören bir durumda. O maddi hayat gereklilikleri yeme içmeden başlar, uyku, dinlenme vesaire; veya insanlarla ilişkiler kurma üzerinden kendini rahatlatma da bunun içine giriyor. Ama kendini korumaların ilişkilere bağlılığı, yakın ilişki güdüsü ve sosyal içgüdüsü güçlü olanlar kadar değil. Aralarında böyle bir fark var. Bunları sağlarsam problem değil. Bazı insanlar vardır, böyle yalnız yaşamaya daha yatkındırlar; yalnız yaşamaktan çok rahatsız olmazlar. Ama bu, sonsuza kadar yalnızlık anlamında değil; yaniinsanlarla olan ilişkilerini yürütürler bir şekilde ama "tırnak içinde" o ilişkilere çok fazla bağımlılıkları yoktur.
İşte oruç aslında o içgüdüsü güçlü olan arkadaşlara da neyi hatırlatıyor? Hayat bireysel anlamda maddi ve psikolojik ihtiyaçların giderilmesi değildir. Hayat bu
değildir. Ve bunlar olmazsa olmaz tuzağına asla düşmemelisiniz. Mesela bu insanlarda bazen maddiimkânları sağlama ve maddi olarak çok güçlü olma, hiç kimseye muhtaç olmama konusunda güçlü bir eğilim vardır.
Tabii ki arkadaşlar bu üç içgüdü aslında hepimizde var ama bunlardan bir tanesibizde daha baskın oluyor. Ona göre de hayat sürecimizi bazen o yönetiyor. Örneğin ben bazı insanlar görmüşümdür; hayatı tamamen yakın ilişkiiçgüdüsü üzerinden yaşanıyor. O başa geçmiş ve aşırılaşmış. Niye aşırılaşabiliyor? Eğer bu içgüdülerin tatmin olması konusunda bir eksiklik, bir mahrumiyet olmuşsa ve kişi dikkat ve farkındalığını iyi kullanmamışsa, bazen orası çok daha büyükmüş, çok kıymetliymiş gibi görünüyor.
Mesela bazı sosyal içgüdüsü olan kişiler vardır; bir örneğini söyleyeyim size. Bir arkadaş vardı, dedi ki bana: "sen ne kadar mutlusun ya, mutlusundur." Niye dedim? "Sen" dedi, "bak kitap yazdın, sen öldükten sonra da kitap okunacak, toplumda bir yerin var; bak internete girince kaç tane çıkıyor" falan filan, "keşke ben de bir kitap yazsam" dedi. Şimdi onun kafasında o kadar güçlü, o kadar büyümüş ki bu — bir kitap yazayım da onunla var olayım. Neden? Çünkü varoluşu sosyal içgüdü üzerinden. Toplumda bir yer edinme, öldükten sonra namım yürüsün deme eğilimisosyal içgüdüde çok fazladır. Hatta buna Bediüzzaman riyakârlık der. Hani camiyapıp "namım yürüsün" desem bile bu riyakârlıktır. "Kâbe'ye şunu yapayım da insanlar bunu görünce falan yapmış desinler" desen bile bu riyakârlıktır. Ne yaptığın önemli değil burada; biz bazen oraya takılıyoruz — ister cami yapsın ister başka bir şey yapsın, fark etmez. Sen kendini başkalarının seni algılaması üzerinden tanımlamaya çalışıyorsun.
Bak Allah peygambere bunu yaşattı. Mekke'den çıktı, Taif'te insanlara bir şeyler anlatma niyetiyle gitti, oradan kovuldu, Mekke'ye de giremedi. Neredeyse seni kabul eden, onaylayan, kucak açan hiçbir kimse yok. Orada ne dedi peygamber? "Ya Rabbi, sen benden razıysan bunların ehemmiyeti yok." Bu şu demek değil: "toplumu umursama, ne hali varsa görsün" anlamında değildir. Topluma dair bir sorumluluğun olur, yapman gereken bir şey olur, onu bütün imkânlarınla yapmaya çalışırsın. Bu ayrı bir konudur. Ama dikkat edin, o tür bir sosyal içgüdü benliğiyle bunu yapıyorsanız her zaman şunu görmek istersiniz: toplum bunu anladı mı, toplum bunu fark etti mi, toplum kıymetimi biliyor mu? Hep bunun arayışında olursunuz. Ve toplumdan olumsuz bir geri bildirim geldiğinde de "biz bu insanlar için neler yaptık ama hiç kimse bizi hatırlamıyor bile, hatta bir de eleştiriyorlar, halbuki biz ne sıkıntılar çektik" diye içiniz sıkışır. Bunun sorumlusu kimdir? Sensin. Daha doğrusu senin içindeki o sahte benliktir.
O yüzden hiçbir şeyi olmazsa olmaz görmeyin. Bunu idrak ettiğinizde hangi noktaya gelirsiniz? Niyette ve amelde ihlas noktasına gelmeye başlarsınız. Kendisine faydalı olmaya çalıştığınız toplum sizi taşlayabilir bile. Bak Hazreti İsa'da öyle olmuş. İsa ne demiş? "Ya Rabbi, bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet" demiş. Ama sosyal içgüdüyle yapsaydı, "ben onlar için ne yaptım, onlar şimdi benim için ne yapıyorlar"
gibi bir tuzağa düşerdi. Ve işte "ne yapsam bu topluma yaranamıyorum" — çünkü yaranmak isteyen bir benliğin farkında değilsin, sen yaranmak isteyen bir benlikle bunları yapıyorsun. Bunu görebilirsen, bu yakın ilişkilikte de önemlidir. En sevdiğin insan dahi olsa, ona yaranmak için bir şey yapma. Onun ihtiyacı olan bir şey yapabilirsin, onu memnun eden bir şey yapabilirsin ama nihai niyetin onu memnun etmek değil. Bu Allah'ın yarattığı bir varlık; Allah onu bana eş olarak veya bir çocuk olarak veya bir anne, baba ya da kardeş olarak vermiş. Ben de onun hakikaten ihtiyaç duyduğu bir şeyi karşılamak için gayret gösteriyorum. Bunun nedeni Allah'ın benim fıtratıma koyduğu değerler. Ben bunun için bunu yapıyorum, bu kadar.
Yaranmak için yapmıyorum, ondan bana bir menfaat olsun diye yapmıyorum, bir faydaya dönük bir şekilde yapmıyorum. Yapmam gerektiğiiçin yapıyorum, yapmam iyi, doğru ve güzel olduğu için yapıyorum. Nokta, bu kadar.
O zaman "ama" cümlesiyle devam etmezsiniz. Yapmanız gereken ne ise o, iyi, doğru ve güzel olduğu için yapılır. Allah iyinin, doğrunun ve güzelin kaynağıdır. Allah da senifıtrat olarak iyi, doğru ve güzel üzere yaratmış, sen de bunu gerçekleştiriyorsun. Bu kadar, nokta. Ama o benlikle yapıyorsan — "işte sevileyim, onaylanayım, falanın dikkatini çekeyim" — o niyetle yapıyorsan, niyetine ulaşsan da manası yok. Çünkü sonunda belanı bulacaksın. Neden? Çünkü karşından tamamen beklediğin gibi bir muamele göremezsin ki. Görsen belli bir süre görürsün, sonuna kadar göremezsin.
Sen karşındakini aslında fark etmeden yarı ilah konumuna sokuyorsun; "böyle beniçok iyi anlasın, benim düşüncelerimi duygularımı fark etsin, neye ihtiyacın varsa o an öyle davransın" — kim bu yarı ilah bir varlık olması lazım, böyle bir şey olur mu? Ve sen kendini niye bunun üzerinden mutlu veya mutsuz olmaya ayarlıyorsun? Kendinibunun üzerinden mutlu veya mutsuz olmaya ayarladığında ne yapıyorsun? Tüm orucun bozuluyor.
O yüzden iyi oruç tutmak lazım, bilinçli oruç tutmak lazım. Orucun aslında insana çok derin, çok köklü, çok anlamlı bir mesaj verdiğini ve insanı bu anlamda dönüştürmek niyetiyle, ve dolayısıyla da aynı zamanda takvası için, yani fıtratını koruması için geldiğini anlamalıyız. Çünkü bakın burada bahsettiğimiz şeyler, neye olmazsa olmaz diyorsak bütün bu şeyler bizi fıtratımızdan uzaklaştırır. İnternete bakın, Instagram'a bakın; yüzde doksan dokuz kendini korumalar çok fazla paylaşımda bulunmayabiliyorlar ama sosyal içgüdü ve yakın ilişki güdüsü olanlar sürekli paylaşım içindeler. Neden? Çünkü varlıkları öteki tarafından algılanmaya, onaylanmaya bağlı.
Mesela bir peygamber gönderince Allah, "kaç kişi sana tabi oldu" diye mi soruyor?
Yok. "Kaç kişi beğendi" diye mi soruyor? Yok. Sende bu kaygı neden? Bu beklentineden? Güzel bir şey yaptın, faydalı, doğal bir şey ama "tırnak içinde" kendinigösterme demeyeceğim, çünkü kendini gösteremezsin. Neyi gösteriyorsun? Ya bedenini gösteriyorsun ya yaptığın bir nesneyi gösteriyorsun. Kendini göstermek gibibir şey mümkün değil. O yüzden bu hataya da düşmemek gerekir. İnsan kendinigösteremez; ya bedenini gösterirsin, ya bedeninin üzerine giydiğin elbiseyi gösterirsin ya da bedeninle ve zihninle yaptığın bir şeyi gösterebilirsin. Kendini gösteremezsin.
Kendini ancak Allah görür ve Allah'ın dostları görür. Onlar da Instagram'da
dolaşmıyorlar.Çünkü bize diyor ki, olmazsa olmaz değil, her şey mümkün; yani olabilir de olmayabilir de.
Dinin Bireysel ve Toplumsal Boyutu (Soru-Cevap)
*Katılımcı:* Aslında biraz da bizim alnımız eskiden. Tabii. Evet.
*Hocam:* Yani aslında din, insanla Yaradan arasındakiilişkiyi temel alan ve o ilişkitemelinde yaratılmışlarla ilişkilerimizi şekillendiren, onlara bir anlam ve değer katan bir mesajdır. O yüzden din için "toplumsaldır" da diyemeyiz, "bireyseldir" de tam diyemeyiz. Bunlar biraz psikolojik dünyanın kavramları. Belki onu şöyle ifade edebiliriz: din önce senin kendini bulmana öncelik verir. Kendini bulmadan topluma bir şey yapamaz. O yüzden peygamberler önce kendilerini bulan insanlardır.
Din ile inanç konusunu ayrı saymamız gerekmiyor. "Din sosyal hayatı anlatıyor, Kur'an baştan sonuna kadar" — öyle diyemeyiz. İnanç farklıdır. Din kurallar koyan ve toplumsal yaşamı dizayn eden bir şey mi oldu? Ben o şeyi paylaşmıyorum. Şöyle diyebilirim: din çok yönlü bir şeydir ama merkezi nedir? İnsanla Allah arasındakianlaşmadır aslında. Yani dini sadece toplumsal, sosyal kurallar olarak tanımlayamayız. Kur'an içeriğine iyi dikkat edersek, orada din kavramı insanla Allah arasındaki bir sözleşmedir. O sözleşme hatırlanır ve o sözleşme üzerinden hayat dizayn edilir diye düşünüyorum.
*Katılımcı:* Genelde ağırlıklı olarak "kurallar bütünüdür" derler ya, Kur'an. O da biraz abartılı bir şey. Üç tane bahsediyorsunuz hocam: ibadetler, kurallar ama... romantik şeylerden de bahsediyoruz yani.
*Hocam:* Öyle romantik mi olduk? Fena değil, romantik olmakta belli bir ölçüde bir zarar yok. Allah'ın bizim toplumsal hayatta bize ihtiyacı olan bir varlık değil ki. Allah bize nasıl davranmamız gerektiğini, insanlar arasında, diğer canlılar arasında — Kur'an hep bunlardan bahseder. Tamam ama sadece bunlardan bahsetmez.
Toplum Olmasa Din Var Olur muydu? Düşünce Deneyi
*Ozan:* Şöyle bir soru sorayım, şimdi aklıma geldi. Mesela Allah tek bir insan yaratsaydı ve o insanın gaflete düşme ihtimali olsaydı, Allah o insana din gönderir miydi? Bu da modern bir soru olsun. Eğer insan dışında diğer canlılar olmasaydı — hiçbir canlı yok, ne kedi var ne köpek var, bir tane sap gibi bir Âdem var — gönderir miydi?
*Hocam:* Bana sorarsan kesin gönderirdi. Herhalde toplumsal kural değil; çünkü toplum olmadığı için toplumsal kural olmayacaktı. Ne olacaktı? "Seni ben yarattım" — o insanın Yaradan'la olan bağıyla ilgili bir mesaj olacaktı doğal olarak.
Dolayısıyla biraz modern sosyolojinin getirdiği kavramlar burada bahsettiğiniz şeyler; kısmen doğru — evet, tabii kiinsanlar birer topluluk halinde yaşıyorlar, dolayısıyla Allah tabii ki toplumsal düzeniinşa etmek veya onu daha dengeli, fıtrata uygun
şekilde dengelemek, düzeltmek için tabii ki gönderir. Ama din sadece toplumsal bir nitelik değildi. Hatta ben şunu diyebilirim: toplumsal yönü ikinci derecede önemlidir. Benim için din, benimle Allah arasındakiilişkinin tarifidir. En başta budur.
Yarın öbür gün toplum olmayabilir. Belki bir gün gelir — farz ediyorum, hayal olarak bunu düşünebilirsiniz, her biriniz için kendiniz düşünebilirsiniz — farz edin ki sizitoplumdan attılar: "biz seni dinlemek, duymak istemiyoruz, hatta namaz kıldığını veya Allah'tan bahsettiğini, kendi kendine Allah demenden bile rahatsız oluyoruz, bu yeninesli bozuyor" diyebilirler ve sizi toplumdan tard edebilirler. Din geçerliliğini yitirecek mi? Yitirmez. O zaman din sadece toplumsal bir şey değildir.
*Katılımcı:* Toplum olmadan hocam nasıl din olur ya?
*Hocam:* İşte sen çok sosyal alt tiple düşünüyorsun. Şöyle söyleyeyim: HazretiPeygamber diyor ki, en büyük kötülük insanın dünya sevgisidir diyor. Bugün dünya yeryüzünde haksızlık, adaletsizlik varsa — özür dilerim, dağılmasın, ben de kendimce düşünen bir varlığım — dedim ki, dünyadaki tüm kötülüklerin nedeni... Pekiben sana bir şey sorayım. Biriktirme, kavramlaşma, dünyadaki yoksulluğun tek nedeniinsan kötülüklerinden — Kur'an arındırır. Ben onu öğrendim Kur'an'dan. YaniKur'an sana diyor ki: çalmayacaksın, aldatmayacaksın, öldürmeyeceksin, biriktirmeyeceksin, infak edeceksin. Dinin büyük çoğunluğu, inancın dışında, sosyal hayattan bahsediyor — oranı tartışmayayım ama şunu söyleyebilirim: dinin toplumsal bir yönü vardır ama din toplumsal merkeze oturmaz. Yani bu şu anlama gelir: bir gün toplum ortadan kalktığında senin dinin ortadan kalkmaz.
Farz edelim ki modern bir şekilde düşünelim: uçağa bindin, uçak düştü, bir tek sen kaldın. Din devam ediyor mu orada? Senin için devam eder mi? İnsan olarak, birey olarak eder. Toplum yok, hiç kimse yok.
*Katılımcı:* Hiç kimse yok.
*Hocam:* Bak şimdi, seni anlıyorum, orada dini toplumsal yasalara indirgemişsin. Din öyle bir şey değil. Din ayrı, iman ayrı — bu biraz modern bir ayrım. İmanla din ayrı mı? Değil. Dolayısıyla dini toplumsal bir yasaya indirgememek gerekiyor. Toplumsal yönü önemlidir, kıymetlidir ve tabii ki toplum olduğu müddetçe geçerlidir ama toplumsallık dinin üzerine oturduğu merkez değildir.
*Katılımcı:* Hocam zaten kendi nefsinizi değiştirmedikçe, dünyanın durumunu değiştirmez mi?
*Hocam:* Evet. Önce bireysel olanı değiştirdikçe, bireysel olan düzeldikçe, değiştikçe toplumsal olan yön de değişir.
*Katılımcı:* Bir de dini hocam, bir inanç boyutu gerçekten farklı, bir de şeriat boyutu var. Yani toplumsal olan yönü var.
*Hocam:* Esas olan hepsinin üstünde bu inanç boyutudur.
_Editöryel Notlar:_
- _Ses dökümünde iki tür sorun tespit edildi: (1) yaygın STT parçalanması (düşen_ _heceler, birbirine karışmış cümleler) — bunlar bağlamdan hareketle yeniden_ _kurulmuştur; (2) birkaç yerde ("Ve bu asl bize hat Be olan zamana..." ve "Onlar_ _da Instagram'da dolaşmıyorlar" cümlesinin devamı gibi) metin o kadar_ _parçalanmış durumda ki güvenilir bir yeniden kurgu mümkün değildi — bu_ _kısımlar köşeli parantez içinde belirtilmiştir, içerik uydurulmamıştır._
- _"Altyazı M.K." gibi bir metadata artefaktı bu dosyada tespit edilmedi._
- _Metinde adı geçen tek dolaylı ayet referansı, orucun "sizden önceki ümmetlere_ _de farz kılınmış" olması ifadesidir; bu Bakara 2:183'e işaret ediyor olabilir_ _ancak konuşmacı sure/ayet adını açıkça anmadığından kesin alıntı listesine_ _alınmamıştır._
- _Soru-cevap bölümünde konuşmacılar net olarak ayırt edilemediği için_ _"Katılımcı" ve "Hocam" şeklinde genel eti ketlerle ayrıştırılmıştır; gerçek isimler_ _(Ozan hariç, açıkça anıldığı için) metinde belirtilmemiştir._
- _Toplam 15 ana başlık (H2) oluşturulmuştur._
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı orucun "sizden önceki ümmetlere de farz kılınmış bir şey" olduğunu ve bunun amacının takva olduğunu ifade ediyor; bu, Bakara suresi 183. ayete bir gönderme niteliğinde ancak sure ve ayet numarası açıkça anılmadığından kesin alıntı olarak işaretlenmemiştir.
İlgili Sohbetler
Gerçek Değer ve Rağmen Olma Bilinci
Sohbette önce "hayatta en değerli şey nedir?" sorusu ele alınıyor ve tek gerçek değerin insanın kendi fıtri varoluşu olduğu, bunun yerine başka bir şeyi (başarı, tanınma, ilişkiler vb.) koymanın kişiyi hayatta tökezlettiği anlatılıyor. Ardından günahın aslında "özdeşleşme" olduğu, yani kişinin kendini değişken ve gerçek olmayan bir şeyle (mal, güzellik, statü, ilgi görme vb.) tanımlaması olduğu; bunun Allah'a değil kendine karşı işlenen bir zulüm olduğu açıklanıyor. Son bölümde imtihan ile deneyim arasındaki fark, sabrın katlanmak değil akışa katılmak olduğu ve "rağmen olmak" (koşulsuzluk) kavramının ihlasın ölçüsü olduğu, egonun ise hep "göreli/karşılıklı" bir ilkeyle çalıştığı örneklerle işleniyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.