Gerçek Değer ve Rağmen Olma Bilinci

Kısa Özet

Sohbette önce "hayatta en değerli şey nedir?" sorusu ele alınıyor ve tek gerçek değerin insanın kendi fıtri varoluşu olduğu, bunun yerine başka bir şeyi (başarı, tanınma, ilişkiler vb.) koymanın kişiyi hayatta tökezlettiği anlatılıyor. Ardından günahın aslında "özdeşleşme" olduğu, yani kişinin kendini değişken ve gerçek olmayan bir şeyle (mal, güzellik, statü, ilgi görme vb.) tanımlaması olduğu; bunun Allah'a değil kendine karşı işlenen bir zulüm olduğu açıklanıyor. Son bölümde imtihan ile deneyim arasındaki fark, sabrın katlanmak değil akışa katılmak olduğu ve "rağmen olmak" (koşulsuzluk) kavramının ihlasın ölçüsü olduğu, egonun ise hep "göreli/karşılıklı" bir ilkeyle çalıştığı örneklerle işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hayatta tek gerçek değer, insanın kendi insani varoluşunu (fıtratını) fark etmesi ve onu yaşamasıdır; bunun yanına başka bir değer koymak insanı tökezletir.
  • Günah, özün yerine değişken bir şeyle (mal, güzellik, statü, başarı, başkalarının ilgisi) özdeşleşmektir; bu Allah'a değil kişinin kendisine karşı işlediği bir zulümdür.
  • İmtihan aslında Allah tarafından sunulan bir deneyimdir; onu acı veren bir "imtihan"a çeviren, egomuzun o şeyle özdeşleşmesidir.
  • Sabır katlanmak değil, bir akışın gerektirdiği şekilde o akışa bilinçle katılmaktır.
  • Rağmen olmak (karşılık beklemeden, koşulsuz davranmak) ihlasın ölçüsüdür; ego ise her zaman "bana ne yapılırsa ben de onu yaparım" gibi göreli/karşılıklı bir ilkeyle çalışır.

Hayatta En Değerli Şey Nedir?

Mesela şu soruyu sormakla belki biraz meseleyi açmaya çalışalım. Mesela kendimize şu soruyu sorduğumuzu farz edelim: Benim için en değerli şey nedir? Bir kişi kendisine bu soruyu zaman zaman mutlaka hatırlatmalıdır. Benim için en değerli şey nedir? Tabii ki insan birçok şeyi sıralayabilir. Ta ki şu noktaya gelinceye kadar: benim için en değerli olan şey kendi varoluşumdur. Buna nasıl bir tanım getirirseniz getirin, en değerli şey insanın insani varoluşudur. Bunu yadsıyarak veya bunun yanına başka bir değer koyarak hayata yaklaştığınızda, prensip olarak hayata yanlış başlamış olursunuz.

Mesela başarmak, ilişkiler, iyi bir evlilik vs. herhangi bir kariyer, herhangi bir şey; veyahut da insanlara yardımcı olmak, bunların hepsi sahte değerlerdir. Bu da dahil olmak üzere gerçek değer değildir. Çünkü bakın diyeceksiniz ki "neden değil mi?" Biz burada bazen birçok ezberi yıkmak zorunda kalıyor gibi gözüküyoruz ama maksadımız herhangi bir şeyi yıkmak değil. Mesela "hayatta en değerli şey insanlara faydalı olmaktır" demek niye yanlış bir şey olsun, değil mi? Görünürde çok faydalı bir şey. Ama ben çok öyle insan görmüşümdür; bir yerden sonra "bu insanlara iyilik yaramıyor" demiştir, "bu insanlar nankör" demiştir veya "bu konuda ümidimi yitirdim" demiştir. Neden? Çünkü gerçek değerin ne olduğunu tanımlamamıştır. Yanlış bir şeyi, güzel gibi görünen bir şeyi merkezi değer haline getirmiştir. O yüzden problem yaşamaktadır.

Mesela siz diyelim ki hayatta en doğru, en mükemmel bilgileri biliyorsunuz. Deseniz ki hayatta en önemli değer bu bilgileri insanlara aktarmaktır. Hiçbir insan aktardığınız bilgileri almıyor, herkes bunları küçümsüyor. "Sen hangi devirde yaşıyorsun? Kendini bilmek de neymiş, kaç para ediyor?" diyebilir. Siz en yüksek hakikatlere idrakiniz erişmiş olabilir, fakat bunlar hiç kimse tarafından değerli görülmeyebilir. Sonunda ne olur? Kendi değer sisteminizde ya bir yıkılma olur veyahut da kendi değer verdiğiniz şeye başkaları değer vermediği için bu sefer insanlar hakkında negatif duygular ve düşünceler beslemek zorunda kalırsınız. Onun için gerçek değer insanın insani varoluşudur.

Yanlış Değerin Sonucu: Tökezlemek

Mesela ben yine böyle sözler duyarım: "İşte böyle bir insan öldükten sonra güzel hatırlanması ne güzel. Bak adam öldü ama ne güzel hatırlanıyor, bak ondan bahsediyoruz, herkes onu hatırlayınca güzel anıyor. Bundan başka insan ne ister ki?" Ne yapıyoruz biz? Aslında farkına varmadan bir şeyi yanlış bir yere koymuş oluyoruz. Peki bu insan hiç kimse tarafından hatırlanmasa? Çoluk çocuğu da yok, dostları da onu üç sene sonra unuttu. Ne olacak? Kimse hatırlamıyor, hiçbir yerde anılmıyor. Ne oldu peki o durumda? "Dünya böyle mi?" mi diyeceğiz? Yoksa bunun bir önemi yok, bu asli bir değer değil. Sen bu dünyada iyi de hatırlanabilirsin, kötü de hatırlanabilirsin.

Bir gün bir arkadaşa dedim, çok fazla abarttı abarttı abarttı; dedim, "peki bu insanı Allah unutturursa, bu insanın bir kaybı olur mu? Adam öldü, Allah da herkese unutturdu." "Unutturmaz" diyor. Bak orada ne yapıyoruz? Allah'ı bile manipüle etmeye çalışıyoruz, kendi değerimizi Allah'a dayatıyoruz. Değil mi? Diyoruz ki "olur mu ya Rabbi, ben iyi biriydim veya o insan iyi biriydi, onu unutturmayacaksın." Yok, Allah nice insanlar vardır unutturmuştur. Ve Allah'ın nice dostu vardır, kimse bilmez; bir Allah bilir, bir de o bilir, hiç kimse bile bilmez. Peki burada bir eksiklik mi var diyebilir miyiz? Ama eğer değerlerimiz doğru yerde konumlanmamışsa, o zaman deriz ki "adam ermiş ama kimse onu tanımıyor."

Değil mi? Zamanında bu yaşanmış bir şey. Böyle Ziya Gökalp Diyarbakır'dayken böyle bir ermişi görmüş -bana bunu ikinci, üçüncü rivayet zincirinden ben duydum- demiş ki "efendim sizi bütün dünyaya tanıtalım, meşhur olun." O da "defol git" demiş, "bir daha benim karşımda böyle sözler söyleme." Anlatabildim mi? Yani eğer biz mesela bir değer olarak ünlü olmak, tanınmak, bilinmek, saygı duyulmak, sahiplenilmek; eğer biz bunları bir değer olarak, yani merkezi değer olarak tanımlarsak, işte o zaman aslında kendi kendimize en temel hatayı yapmış oluruz. Kendi kendimize en temel yanlışlığı işlemiş oluruz. O yüzden tek bir değer vardır hayatta: gerçek insanlık neyse onu fark etmek ve onu yaşamak. Başka hiçbir değer yoktur. Bunun yanına başka bir değer koyduğunuz anda insan kendine yazık etmiş olur.

Gerçek Değer: İnsanın Kendi Varoluşu

İşte bütün hayat -hani iki üç haftadır konuşuyoruz- bütün mesele buradan itibaren başlar. Değerli olan nedir? Mesela dün evvelsi gün böyle bir çocuk vardı, TEOG'a hazırlanıyor -TEOG dedim, işte böyle lise sınavlarına- dedim en değerli olan şey nedir, bu mealde bir sohbet etmiştik. "İnsan olmak amca" dedi. Ama sohbetten önce sorsaydım diyecekti ki en değerli şey işte diyelim ki şu liseye girmek, şurayı kazanmak, şu kadar puan almak. Hayır, hiçbiri değil.

Değil mi? Mesela düşünün üniversiteye gittiniz, üniversitenin üçüncü yılında hasta oldunuz, öldünüz. Evlendiniz, üç gün sonra öldünüz. Çocuğunuz oldu, bir yaşında siz öldünüz veya çocuğunuz öldü. Herhangi bir değer kaybı var mıdır? Gerçekte olmamız gereken noktada duruyorsak herhangi bir kayıp yoktur. Hiçbir kayıp söz konusu değil. Neden? Çünkü gerçek değer insan olmaktır. Siz de insan olmaya çalıştınız. Herhangi bir mağduriyet, mahrumiyet, ters giden bir şey veya yarım kalmış bir şey var mı? Hayır. "Bir şey yarım kalmış" diyen insan hayata nereden baktığına dikkat etmelidir. Hayatta yarım kalan hiçbir şey yoktur. Gerçek anlamda hayatta yarım kalan hiçbir şey yoktur. O bizim egomuzun penceresidir. Der ki "tam olan şudur", o noktaya gelinceye kadar bu yarım kalmıştır. "Akademik kariyer yapacaksınız, işte profesör oluncaya kadar her şey yarımdır. İşte evlendiniz, çocuğunuz olacak, mürüvvetini göreceksiniz, bir de torununuzu görürseniz çok daha iyi olur" falan filan. Sürekli bir tamamlanma yarışı ve tamamlanmadığı zaman ne olarak algılamak? "Eksik, yarım kaldı."

Anlatabildim mi? Halbuki kimin gözüyle bir şey yarım kalıyor ve yarım kalan ne? İşte bütün mesele gerçek değerin ne olduğunu yerli yerine oturtabilmektir. Eğer onu oturtamazsak mutlaka insanlık yürüyüşümüz bir yerde tökezleyecektir. Eşiniz size değer vermeyecek, orada tökezleyecektir. Çocuğunuz sizi dinlemeyecek, orada tökezleyecektir. İş hayatında bir sıkıntı yaşayacaksınız, orada tökezleyeceksiniz. Hak ettiğinizi düşündüğünüz bir değeri, ilgiyi, sevgiyi göremeyeceksiniz, orada tökezleyeceksiniz. Anlaşılmadığınızı düşüneceksiniz, orada tökezleyeceksiniz. "Hayat bana ihtiyacım olan şeyleri vermedi" diyeceksiniz, orada tökezleyeceksiniz. Onun için temel soru şudur: hayatta en değerli olan şey nedir? Bunun tek ve kısa cevabı, hayatta en değerli olan şey insan olmaktır. Tabii o insan olmak, işte yaratıcı ile olan bağımız, onunla olan fıtri ilişkimiz, aynı zamanda budur. Başka bir değer yoktur. Bunun yanına ikinci bir şey koyduğunuz anda yanlış bir başlangıç yapmış demektir; buna karşı çıkan egoları da tanımak zorundasınız. Ama bak bir benlik der ki "hakikaten ya, insan olmaktan daha değerli ne olabilir?" Sonra bu sohbetten çıkarsınız, bir benlik çıkar, der ki "ya ama işte her şey öyle değil, hayat o kadar basit değil" deyip neye başlar? O bilginin altını oymaya başlar, iki dakikada mevzuyu bitirir, nakavt olursunuz.

Onun için geleceğim biraz sonra dikkat edeceğimiz bazı şeyler var. Ama ilk nokta, insanın gerçekte değerli olan şeyin ne olduğuna dair net, açık, kesin bir kanaate sahip olmasıdır. O değeri doğru yere koyabilirsek, veya aslında gerçekte değerli olan şeyin ne olduğunu kavrayabilirsek, o zaman hayat bizim için herhangi bir sorun içermez, herhangi bir problem içermez. Tek mesele odur. İşte başarmışsın, başaramamışsın; ilişkilerin, sosyal statün, sahip olduğun şey, bir şeyi amaç edindin, ulaştın, ulaşamadın; hiçbirinin senin için bir problem değeri olmaz, hiçbirinin. Yani o zaman ne oluyor? Aslında yaşadığımız bütün problemler başlangıçtaki yanlışlıktan kaynaklanıyor. Yanlış bir şeye değer atfetmekten kaynaklanıyor. Onu doğru çözümlemek ve doğru yere oturtmak durumundayız ki mesele yerli yerine konabilsin.

Kur'an'a Göre Değer: Fıtratı Korumak

Şimdi bakın, işte mesela düşünün dine göre, maneviyata göre en değerli olan şey nedir? Bir soralım, bir düşündük mü bunu mesela. Kur'an'a göre en değerli olan şey nedir? İhlas. Evet, yani işte iman, ihlas, takva dedim. Yani ne aslında? Fıtratının farkında olmak ve onu korumak. Bütün bu söylediğiniz şeylerin hepsinin ortak noktası nedir? Budur: fıtratını bilmek ve onu koruma bilincine sahip olmak. Başka asli bir değer yoktur. Bunu başka bir şeyle ikame etmeye çalışmak, bunun yanına ego temelli bir değer üretmek, kendi kendinize yaptığınız bir şeydir. Kötülüktür.

Günah, Aslında Kendine Karşı İşlenen Bir Zulümdür

Bakın insan gerçek değerin ne olduğunu unuttuğunda kendine yazık eder. Kendine karşı büyük bir suç işler. İşte o İslami kadim bilgilerin de ifadesiyle kendi kendine zulmeder. Yani yanlış bir yere değer atfı oluşturduğunuzda bu neye sebep olur? Bütün mesele sizin başınıza kopar ve siz orada temel bir yanlış yaşamış olursunuz. Başka kimse değildir orada zarar gören, siz. Allah'a karşı da bir suç işlemiyorsunuz bu düzeyde -bakın, ego düzeyinde- Allah'a karşı herhangi bir suç işlediğinizi düşünmeyeceksiniz. Allah'a karşı bir yanlış yaptığını düşünebilmek ancak ermişlerin idrak edeceği bir manadır. O yüzden hiçbir zaman erinceye kadar "ben Allah'a karşı yanlış yaptım" gibi bir düşünceye kapılmayın. Yaptığınız yanlış kendinize karşıdır. Çünkü eğer bunu anlamazsak bu sefer Allah'ı nasıl manipüle edeceğimizi düşünmeye başlarız. Ve bir noktadan sonra deriz ki "razı değilse değil, ne yapayım yani" -ders çıkıverirsiniz. Çünkü mevzu yanlış bir yere konuyor.

Erinceye kadar insan şunu düşünmeli: "Ben kendime karşı yanlış yapıyorum. Kendi varoluşuma, kendi fıtratıma karşı yanlış yapıyorum." Bakın, Adem düştüğü zaman söylediği cümle odur: "Ben kendi nefsime zulmettim" diyor. Demiyor ki "Ya Rabbi sana karşı suç işledim." Böyle bir şey var mı? Yok. Niye yok? Çünkü sen o cümlenin ne olduğunu şu an anlayamazsın. Düşmüş bilincin dikkat edeceği şey şudur: sen kendine karşı yazık ediyorsun, kendi kendine zulmediyorsun. Allah'a karşı suç işlemek, Allah'a karşı günah işlemek diye bir şey yoktur erinceye kadar. Erdiğinde de o cümlenin ne anlama geldiğini anlarsın. Onu onlara bırakalım, ermişler onu tahlil edebilir. Ama o noktaya kadar algılayacağın şey şudur: sen kendi kendine yazık ediyorsun. Bu günahı insan kendi kendine yapıyor. Bir kişinin kendi fıtratını tanıması, kendi değerinin ne olduğunu anlamasını sağlar aynı zamanda.

Mesela biz gerçekten kendimizi bilseydik, en değerli olan şeyin ne olduğunu şu an konuşmazdık. Çünkü gerçekten fıtrat, öz varlığımız, göreceğimiz en değerli şeydir. O zaman şu anki bilincimizle anlayabildiğimiz kadar onu korumaya çalışacağız.

Özdeşleşme: Değişken Şeylerle Kendini Tanımlamak

"Günahlar nasıl zarar verir hocam? Yani o ulaşmamıza, kendi benliğimize, özümüze; veya ibadetler nasıl fayda sağlar?" Günahların hepsi bir özdeşleşmedir. Temel günah o yüzden herhangi bir şey yapmak değildir, herhangi bir benlikle özdeşleşmektir. Mesela diyelim ki ben herkesten üstün olmak istiyorum, üstün olmak istediğim için haksızlık yapıyorum, kendimi öne çıkarıyorum, suistimal ediyorum vs. Şimdi burada temel günah ne? Bir şeyle özdeşleşmek. Dolayısıyla aslında her günah bir özdeşleşmedir. Her özdeşleşme, öze karşı bir perde üretmektir. Özdeşleşme aslında özün yerine başka bir şeyi koyma tuzağıdır. Özün yerine bedeni koyduğunuzda bu günahtır.

Şimdi insan diyor ki niye günah olsun? Mesela atıyorum, bir kadın dese ki "ben çok güzelim" falan dese, bu niye günah olsun, değil mi? Veya bir erkek dese ki "ben çok yakışıklıyım" dese, bu niye günah olsun? Hakikaten ego şöyle diyor: "Hakikaten niye günah ya? Allah'ın da işi gücü yok mu, böyle bazı şeyleri günah yapıyor? Diyelim ki beni güzel yaratmış, ben güzelim demeyeceğim, niye demeyeyim?" İşte bu soruya yerli yerinde temelli bir cevap üretmediğiniz müddetçe günah nedir anlayamazsınız, özdeşleşme nedir anlayamazsınız, hiçbir şeyi çözemezsiniz.

Mesela mal ve evlat, işte hoşlandığınız ticaretiniz vesaire niye bir aldanış oluyor? Ego şunu düşünüyor: "Hem veriyorsun hem de sonra diyorsun ki bunlar aldanıştır, o zaman niye veriyorsun?" Der -bütün bunları diyen egodur. Eğer bir meseleyi yerli yerine oturtamazsanız bütün bu sorular kafanızda dolanır, hiçbirine de cevap bulamazsınız. En sonunda "bu din böyle biraz garip bir şey, Allah da garip; böyle şeyleri günah diyor, evlat veriyor sonra diyor ki fitnedir, niye veriyorsun o zaman" değil mi? İnsan sorar, ama Allah'la gerçekten yüzleşemediğimiz için orada bu sefer geri çekiliyoruz, diyoruz ki "fazla ileri gitme, imanından olacaksın" falan. Halbuki gidin ileriye ama akıllıca gidin. Veyahut da diyoruz ki bu din problemli bir şey, bir çelişki yaşıyor. Halbuki nedir aslında? Bütün mesele özdeşleşmedir. Allah sana bir beden vermiş kullanman için, ama onunla özdeşleş diye değil. İşte "ben güzelim, gencim, orta yaşlıyım, inşallah kırışmam, keşke yaşlanmasam" -şimdi sen bunları dersen bunun adı özdeşleşmedir. Çünkü sen, sana kullanman için verilmiş olan bir şeye "ben" diyorsun, sonra da onun hükmüne mahkûm oluyorsun.

Anlatabiliyor musun? İşte günah olan bu. Peki burada günah kime karşı? Günah kendime karşı işlediğim bir şey. Ben kendimi bir beden olarak gördüğümde bu kendime karşı işlediğim bir günah, kendi özümün farkındalığına karşı işlediğim bir hata. Veyahut da diyelim ki "ben evlendim, çoluk çocuğum oldu, şu oldu bu oldu, işte benim şuyum var buyum var" -özdeşleşim. Peki bunlar günah mı? Tabii günah, çünkü bunlar fitne. Ya niye fitne olsun, ne güzel, yok mu kardeşim, doğru değil mi, çoluk çocuğum yok mu, param mülküm arabam yok mu, şöhretli değil miyim, niye bunlara ben günah diyeyim, niye bunlara sahiplenince günah oluyor? Çok akılcı sorular bunlar tırnak içinde, ama hepsi özdeşleşme cümleleri.

Bak burada Allah'a karşı günah işliyorsun -niye Allah'a karşı günah işliyorsun, sen de Allah'ı bir kere tanımıyorsun- onu bir kenarda tut. Sen kendine karşı günah işliyorsun. Anlatabildim mi? Biz önce bu noktayı çözümleyeceğiz. Diyeceğiz ki "benim malım mülküm, kullandığım araba, sahip olduğum herhangi bir mal mülk, toplumsal statüm, toplumda tanınırlığım, sabit kalıcı bir şey mi?" Değil. Peki ben nasıl sabit ve kalıcı olmayan bir şeye "ben" diyorum? Benim bir milyar dolarım olunca "ben bir milyar dolarlık adamım" diyorum. Çok güzel, ama bu günah tabii. Peki bir milyar doların gitti, o zaman sen bir dolarlık adam mısın? Bak sen kendine karşı günah işledin. Yani sen kendini kendin olmayan bir şeyle tanımladın. İşte biz buna özdeşleşme diyoruz.

Veyahut da anlaşıldığın, sevildiğin, ilgi gördüğün oranda kendini değerli hissediyorsun. Peki bu değişken bir şey mi? Değişken bir şey. Sonra o yaşadığın, muhatap olduğun ilgi ve değeri görmeyince kendini değersiz hissediyorsun. Sonra gidip psikologlara gidiyorsun: "Kendimi çok değersiz hissediyorum." Neden? "Çünkü eşim beni sevmiyor, bana değer vermiyor" diyorsun. Çünkü sen aslında günah işlemişsin. Ama kime? Kendine karşı. Çünkü kendi değerini eşinden, dostundan, etrafından aldığın ilgi ve sevgiye bağlamışsın. Bütün mesele bu. Günah burada yatıyor. Onun için günahı anlamayan dini de anlamaz, Allah'ı da anlayamaz. Allah niye günah diyor. Mesela kendini başarıyla tanımladın, başarı değişken bir şey, bugün sen birincisin, yarın öbürü birinci olacak, değil mi? O zaman sen başarısız olduğunda o zaman değersizsin. Peki buradaki temel günah ne? Senin önüne geçen biri mi, senin geride kalman mı, yoksa senin kendini bir başarı veya başarısızlıkla tanımlaman mı? İşte bu özdeşleşmedir, bu yüzden de günahtır.

Yani günah, kendini gerçek anlamda kendin olmayan bir şeyle tanımlamandır. Bu tanımlama senin günahındır. Kime karşı işlediğin günahtır? Kendine karşı işlediğin günahtır. Onun için Allah'ı razı etmeye çalışmamıza gerek yok yani. Yani Allah'ı böyle dışarıda bir şekilde razı etmeye çalışıyorsun, böyle bir şey değil Allah inancı. Fıtratınızı bilirseniz fıtratınıza uygun yaşarsınız, fıtratınıza uygun yaşarsanız o fıtratı var eden Allah'ı da razı etmiş olursunuz. Zinciri doğru kurmamız gerekiyor. Yani Allah'ın bizden istediği şey fıtratımıza uygun yaşamaktır, yani öz doğamıza uygun yaşamaktır.

Bakın çocukken ne kadar mutluyduk. Kıyaslamıyorduk, başarı şeyimiz yoktu, "ben güzelim, ben yakışıklıyım" yoktu. Bir iki yaşından sonra o "ben" bilinci güçlenmeye başladı, bütün sıkıntı orada başlıyor. Onun için en doğal halinize dönün, sorun olmadığını göreceksiniz. O zaman anlayacağız ki biz en temelde bir değerin farkındalığını kaybediyoruz. Kaybettiğimiz o değer yerine başka şeyleri ikame etmeye başlıyoruz. İşte buna modern bir dil kullanırsak özdeşleşme diyoruz, dini literatürü kullanırsak temel günah diyoruz. Temel günah, gerçek kendimizi yanlış bir yere konumlandırmaktır. O yanlış konumlandırma bizi korkuya ve arzuya mahkûm ediyor.

İmtihan mı, Deneyim mi?

Onun için Kur'an'da Allah der ki, Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur. Yani onlar korku ve arzudan -çünkü hüznün nedeni arzudur. Arzu ettiğiniz şeyler gerçekleşmeyince hüzünlenirsiniz. Korku ve hüzün yoktur, kimin için yoktur? Özdeşleşmeyen insan için yoktur. O zaman doğru noktada konumlanmış olursunuz. Yoksa hayat mutlaka bir yerde tökezletir. Bundan bir kaçış yoktur. Anlatabildim mi? Bundan kaçma imkânı yok. Nerede özdeşleşmişseniz o özdeşleşmenin yıkımını yaşayacaksınız. Bu doğal bir yasadır. Yani böyle bir şey değil: "Allah neyi seviyorsan onu alır" -yok böyle bir şey. Zaten her şeyi aldığı için bir gün ona da sıra geliyor. Yoksa böyle özel olarak Allah seni takip ediyor, ediyor, ediyor, nereyi çok seviyorsa orayı vuruyor -sanki böyle bir şey, bir bıçkınlığı var, veya böyle bir işi gücü yok haşa takip ediyor, yok. Doğal ya, "ben alacağım her şeyi" diyor. Ayet diyor: "Malınızdan, mülkünüzden, çocuğunuzdan, nefsinizden" -yani kendiniz olarak algıladığınız her neyse- "onlardan, hoşlandığınız ticaretten eksiltmekle sizi muhatap kılacağız" diyor. Daha ne desin, değil mi? Yani "bunları alacağım" diyor, imtihanın konusunu yazmış yani. Evet, bunları alacağım, çünkü bunları böyle veriyorum, alıyorum. Sen de deneyim yaşıyorsun. Bunda bir sıkıntı yok. Ama sen özdeşleşince, bakın, özdeşleşince imtihan haline geliyor. Özdeşleşmezsen deneyim oluyor.

Anlatabildim mi? Şimdi bazı çocuklar vardır, böyle bir yere misafirliğe gider. Mesela işte oranın diyelim ki büyüğü veya oradaki çocuk ne yapar? Oyuncaklarını o misafir çocuğa verir, değil mi? Ne yapar? O da deneyimlesin değil mi? Ama şimdi o misafir çocuk "bu benim, benim olsun" dediğinde ne oluyor? İmtihan başlıyor. Anladın mı? İmtihan bu yani. Yoksa o oyuncağı alması, ona verilmesi imtihan değil. Biz hep hayatı sürekli bir imtihan olarak görüyoruz. Benim nazarımda -daha önce de söylemişimdir- imtihan kavramı yoktur, kesinlikle. Benim "artık gitti" dediğim zaman, yoktu zaten, kendim kendimi imtihan etmişim gibi.

Şimdi dediğimiz örnek gibi, orada çocuk "ya bu benim oyuncağım, ben bunu istiyorum, bunu eve götüreceğim" dediğinde imtihan başlıyor değil mi? Ama öbürü misafir oldu, ona oyuncaklar verildi, oynadı, misafirlik bitince de gidecek. Bir imtihan var mı? Yok. Ama ego o oyuncakla özdeşleşince "bu benim, benim olsun" dediğinde al sana imtihan. "Bırak oğlum, niye istiyorsun" -işte üzülüyorsun, bir sürü hikâye başlıyor. Onun için Allah imtihan kavramını aslında kullanmıyor. Diyor ki "sizi karşılaştırıyoruz: hanginiz fıtratına göre davranacak, hanginiz fıtratını unutarak davranacak." Bu bir deneyimdir. O yüzden böyle sürekli "Allah bizi sürekli imtihan ediyor, işimiz gücümüz yok, sürekli onun imtihanlarına maruz kalıyoruz" -en son bazen bıkıyoruz, "yeter" diyoruz, "ya bu kadar imtihan" veya "bütün imtihanlar beni buluyor." Ya bütün imtihanlar seni bulmuyor, sen her şeyle özdeşleşiyorsun. O yüzden her yer imtihan dolu, her yer sana imtihan gibi gözüküyor. Neden? Çünkü sen her şeyle özdeşleşmişsin.

Bir arkadaşın seni iki gün aramıyor veya böyle bir ay aramıyor, al işte imtihan. Ne imtihanı? Eşin sana değer vermiyor, al sana imtihan. İstediğin bir şey olmuyor, al sana imtihan. Elinde olan bir şey elinden çıkıyor, al sana imtihan. Ya böyle hayat sürekli imtihan değil mi? Neden? Allah yüzünden mi? Hayır, kesinlikle hayır. Egomuz yüzünden. Bütün imtihanlar egomuz yüzündendir, Allah yüzünden değil. Allah bize deneyim sunuyor, sen onu imtihan haline getiriyorsun. Neyle? Özdeşleştiğin benlik yüzünden imtihan haline geliyor. İşte mesele o, en temelde olayı doğru bir yerden yakalamak. Sen mesela desen ki "benim için en asli değer insani doğamı, fıtratımı korumaktır" -bir imtihanın olur mu? Yok, ne imtihanın olacak ki, değil mi? Ama sen desen ki "benim için bu hayatta en önemli değer bir şeyler başarabilmek, kendimi ortaya koyabilmek" falan filan dersen, o zaman da imtihan başlar. Onun için imtihan egomuz yüzündendir. Deneyim Allah iledir, Allah sayesindedir. Acı ise egomuz nedeniyledir; bu acı fazlasıyla egomuz yüzündendir.

Anlatabildim mi? Yani egomuz orada o şeyin acısını çekiyor. Onu fark ettiğinde acı, doğal bir deneyime dönüşür. Onun için insan gerçek anlamda bir deneyim yaşıyorken ego onu "ben bir acı yaşıyorum"a dönüştürür. Neden? Çünkü o olayı acı olarak algılar. Bütün mesele odur: o olayı acı olarak algılar. Neden? Çünkü ego o şeyin olmasını veya olmamasını istemiyor. Bir şeyin olmasını veya olmamasını istediğinizde ve istediğiniz veya istemediğiniz şeyin tersi vuku bulduğunda yaşayacağınız şey acıdır, öfkedir, kaygıdır ve bunlar gibi negatif duygulardır.

Geçen bir arkadaş dedi ki, "İstanbul dışında ben İstanbul'da olmak istiyorum" dedim ki neredeysen orada ol. "İzmir'de İzmir'de olmak istemiyorum" dedim, şu an neredesin, İzmir'desin, o zaman orada ol, o zaman acı gider. Ama İzmir'desin, İstanbul'u istiyorsun, sürekli acı yaşarsın. Anlatabildim mi? Biz neyin sorun çıkardığına bakmıyoruz, içeride neyin sorun çıkardığına bakmıyoruz, dışarıya bakıyoruz. Sonra da bu benlikleri insan olarak tanımlıyoruz. Ama diyoruz ki insan işte sevilmek istemez mi, değer görmek istemez mi? Hayır, bütün bunları isteyen egodur.

Peki bu anlamda egonun, yani psikolojik benliğin hiçbir hakkı hukuku yok mu? O kadar üstüne gittik, böyle bir sıkıştı köşeye, bir laf da edemiyor, hiçbir hakkı hukuku yok mu? Var: o da hayatın akışı içinde kendisine verilen pozitif şeyleri şükretmek, negatif şeyleri de anlayışla ve sabırla karşılamak. İşi bu.

Sabır: Katlanmak Değil, Akışa Katılmak

Anlatabildim. Sabır dediğimizde tahammül değil. Yani akışa bilinçle katılıyor olmak. Sabır bir akışa, o akışın gerektirdiği şekilde katılmaktır. Katlanmak değildir, katılmaktır, katlanmak değildir. Mesela şimdi bir kadın dokuz ay on günde, ortalama bir çocuğun ana rahminde gelişmesini tecrübe ediyor. Sen desen ki "ben üç ayda doğuracağım, ben çok aceleci biriyim, işimi hızlı yaparım" -desen ne yapmış olursun? Sabırsızlık göstermiş olursun. Sabır nedir? Oradaki hamilelik sürecinin akışına katılmaktır. Ocak ayında sen ağacın altında beklersen eriği, üç dört ay sabırsız bir şekilde yaşarsın, değil mi? Peki sabır nedir? O ağaçta eriğin çıkacağı zamanı ve akışı bilmek ve o akışa katılmaktır. O yüzden katlanmak değil. Biz sürekli katlanmaya çalışıyoruz. Neden? Çünkü ego arzusuyla gerçekleşen arasında fark var. Ego arzusunu ortadan kaldırdığında o zaman sabır gerçek anlamıyla yerine oturur.

Mesela Mekke'de bazı Müslümanlar o çektikleri zorluklardan dolayı peygambere geliyorlar: "Ne zaman bitecek? Dua et de bitsin." Bir de bulmuşlar peygamberi değil mi, dua etsin. Biz de hep öyle: "biri bir dua etsen, birini bulsam bir dua ettirsen tamam" diyor. Egolarından vazgeçmiyor ama "bana bir dua ver, rahatlayayım" diyor. Diyor ki duaya gerek yok ya, dua edeceğim başka alanlar var da diyorum ki o korkunu bırak diyorum, olursa olsun de. Bütün haplardan daha etkili.

Üç Adım: Değeri Bilmek, Yaşamak, Zorlukları Tanımak

Anlatabildim mi? Evet. Burada şu noktaya geleceğiz. Kısa bir özet geçeyim, sonra o noktaya geleyim daha doğrusu. İlk nokta neydi dedik? Bir, gerçek değerin farkına varmak. Ve o değer istikametinde ikinci adım, kendimizi dönüştürmeye çalışmak. Önce neyi tespit ediyoruz? Bir hazinemiz var diyoruz. Nedir o hazine? Hakiki insani fıtratımız. Bizim tek ve asli değerimiz o. Biz ona ulaşmaya çalışıyoruz. İsterseniz buna kendini bilmek deyin, kendini idrak etmek deyin, kendini bulmak deyin, ermek deyin, hepsi aynı şeyi anlatıyor. Önce bu değeri netleştireceğiz. Ama dediğim gibi bu değere dair net idrakiniz yoksa hayat sizi çok yere savurabilir.

Anlatabildim mi? Burada "nefsini bilen Rabbini bilir" ile de bir şey yapabilir miyiz? İşte oradaki nefsini bilen, gerçek anlamda kendini bilen demektir. Gerçek anlamda, Allah'ın ona üflediği ruhun farkına varan -net olarak ifade edelim- gerçek anlamda Allah'ın bize üflediği o ruh her ne ise, onu idrak etmek kendini bilmektir. Kendini bilen zaten onun kaynağını da bilmiş olur.

Evet. Şimdi böyle bir müridin biri varmış. İşte tabii böyle dünyanın sıkıntısından epey bunalmış, falan. "İşte bir gideyim" demiş falan; yerde böyle bir güzel aydınlanma konusunda konuşmalar oluyor falan, insanları rahatlatıyor falan, gitmiş. Tabii biraz rahatlamış. Ondan sonra çıkmış, biri demiş ki ona "seni çok seviyorum, ben hayatımın aşkını buldum." Tabii muhterem zat gitmiş. "Peki sen hani aydınlanacaktın?" Değil mi? "En mühim mevzu aydınlanmaktı, kendini bulmaktı" değil mi? Bak biri seni buldu, sen de hayatının amacını bulduğunu zannettin. Değil mi? Bu bazen işte bir karşı cinsle ilişkimiz olabilir, bir evlat olabilir. Ben bazı insanlar görüyorum, evlenip bir çocuğu olur, "abi" der, "hayatın anlamını buldum." Ne? "Çocuğum oldu, öyle değişik bir duygu ki." Yani ne diyeyim, bir şeyden bir şeyden bir şeyden. Yani en hafif anlamıyla cahillik yani. Bu şey değil ya, çoluk çocuk olması değil mi -bir anneliği babalığı tatmak güzel bir şeydir de, bunu merkeze koymak "işte hayat buymuş" -anne olmak bambaşka bir şey, baba olmak bambaşka bir şey, doğru, çok bambaşka bir şey yani.

Bir arkadaşım vardı, gerçekten anne olmayı çok isteyen ve sonunda da olan. Çocuğuna demiş ki "ben seni çok seviyorum, ben yaşlanınca beni gezdirirsin değil mi?" Duymuş çocuk, demiş ki "anne ya sen de hiç kötü bir şey yemiyorsun ki erken ölesin." Ne güzel söylemiş, özdeşleşmekten kurtaracak. O gün de "hayatı yaşadın, çok şey yedin içtin" der gibi, "belki biraz erken ölürsün" demek istemiş. E tabi yani şimdi ben kalkıp böyle "ne kadar zamana kadar bakacağım" diyen bir çocuk şimdi. Şimdi bakın bunu doğru anlarsanız sizi özdeşleşmekten kurtarır, yanlış anlarsanız büyük imtihan. Anlatabildim. Doğru anlarsanız, "ya hakikaten ben böyle kendimi niye işte bana bir çocuk bakacak, benim çocuğum bana bakacak, işte bununla da mutlu olacağım" falan -niye bununla özdeşleşiyorsun? Çocuk ne güzel uyandıracak bir laf söylemiş. Hayatının travmasını yaşadığını düşünüyor, halbuki hayatının aydınlanma noktası. Hayatının travması gibi zannediyor, halbuki orada bir aydınlanma noktası var orada yani; çocukla sarsılıyor. Bu abartma derecesi, özdeşleştiğin derecesi aslında paralel. Tabii, ne kadar bir şeyi abartıyorsak sevinçte de üzüntüde de.

O yüzden Sufi bilgeliklerinde hep şunu der: dünyada kazandığına çok sevinme, kaybettiğine de çok üzülme. Bu ne demek? Bak, bunlar çok üzülünecek, çok sevinecek şeyler değil. Bunlar dünya hayatının metaıdır, yani bir faydalanmadır, bir deneyimdir. Bu, hoş bir deneyim; bu, biraz hoş olmayan bir deneyim, bu kadar. Abartacak bir şey yok. Kalp ritmindeki o düzlük gibi aslında. Aynen. Bizim zaten psikolojik EKG'miz çekilse hepimiz şeyliyiz yani, hani ne derler ona, böyle yoğun bakıma ihtiyaç duyan durumdayız. Hepimiz psikolojik olarak yoğun bakıma ihtiyaç duyuyoruz, çünkü öyle aşırı iniş çıkışlar var ki. Değil mi? Normal bir insanın biyolojik kalp EKG'sinde öyle şeyler olsa değil mi, doktor baktığında hemen "bunu ameliyata alalım" der. Psikolojik olarak öyle bir EKG çekilse ilginç olur, orada göreceğiz gereksiz ne çıkışlar ve ne inişler yaşadığımızı. O dengeli olmak belki de hepimizin amacı olabilir. Yani kalbin ne, ritminde belli bir aralıkta gidiyor değil mi, o sağlıklı bir kalptir. Belli bir iniş çıkışları belli bir aralıkta gider; o aralığı açtığında yukarı veya aşağı, orada bir problem olduğu söylenir.

Şefkat Dokunuşu ve İmtihanın Anlamı

Onun için imtihan da aslında biraz ilahi bir müdahale olarak düşünebiliriz. Hani özdeşleştiğimizde, beklentilerimiz açtığında orada imtihan aslında kişinin rahat noktasına göre bir müdahale aslında. Tabii orada aslında ilahi bir lütuf olarak görmek lazım. Yani bir şeyde bir sarsılıyorsanız... "Şefkat tokadı" değil mi? Tokadı değil, şey yani şefkat dokunuşu yani; şefkati bile tokatla niye tanımlarız ki? Gerek yok. Ama ego onu tokat olarak algıladığı için -yanlış anlamayın, aslında onun doğru anlamı şefkat dokunuşudur. Değil mi? Hani mesela siz böyle uykuya dalmışsınız, sabah kalkmanız lazım, önemli ve hayırlı güzel bir iş mesela. Biri size dokunuyor. Siz de uyumak istediğiniz için, egonuz uyumak istediği için, onu ne olarak algılıyorsunuz? Rahatsız edilme olarak algılıyorsunuz. Halbuki gerçekte bir rahatsız edilme değildir. Onun için Allah çoğu defa şefkatle dokunur. Çünkü insanın uyanmasını ister, kendi kendine zulmetmesinin devam etmesini istemez, ona razı gelmez, ister ki uyanasın, uyanıp o egonun gereksiz arzu ve korkularının arasında kaybolup gitmeyesin. Bunun için Allah bazen ne yapar? İşte elinde olanı bazen tamamen alır, eksiltir. Sahip olduğunu düşündüğün bir şey elinden kayıp gider. İşte o ayetin ifade ettiği şeyler onlardır: bakın, eksiltiyoruz. Bunları böyle kötü görmeyin, "sabredenleri müjdele" -yani gerçek anlamda bu hayat akışının farkında olan insanları müjdele. Bunlar bir kayıp değil ki. Değil mi? Ayetin arkasını okumuyoruz, sadece "imtihan" diyoruz. Niye "müjdele" diyor Allah o zaman? Değil mi? Yani bir eksiltmeyle muhatap kılacağını düşünüyor ama arkasından diyor ki "bak bunu müjdele." Biz egomuzu... Ne müjdesi ya, ne müjdesi? Bakın benlikle kutsal metin arasında ne kadar büyük çelişki oluşmuş, değil mi? Bir taraftan "müjdele" diyor, öbür taraftan kişi bunu rahatsız edici bir şey olarak algılıyor. Ama işte ayet orada ekliyor: sabredenleri, gerçekten hakikatin farkında olup o hakikatle birlikte yürüme bilincine sahip olanları müjdele. Çünkü bu onlar için bir deneyimdir.

"Elhamdülillah Allah mal mülk verdi, sonra alıverdi. Allah bir çocuk, evlat verdi, alıverdi. Evlendiğimde eşim bana tapıyordu, şimdi yüzümü görmek istemiyor." Ne güzel bir şey, ne kadar ilginç bir deneyim. Sen kendine bak; eşine karşı bir hatan kusurun varsa onu düzelt, ama bırak onun akışı ona kalsın. Sana evlendiğin zaman "sen benim hayatımın güneşisin" falan desin, sonra da "seni görmek istemiyorum" desin. Bu nedir? Bu bir deneyimdir arkadaşlar, bu bir deneyimdir. Sabredenleri müjdele. Anlatabildim. Bunun idrakinde olmaya ihtiyacımız var. Yoksa hayatı yanlış bir yerden okursak gerçekten hayat zor bir şeydir. Doğru bir yerden okuduğunda hayat o kadar tatlıdır ki, çok güzel bir akıştır hayat, acısıyla tatlısıyla. O yüzden bunu anlayan bir insanın ne dünyadan, ne kaderden, ne yaşadığı şeylerden herhangi bir şikâyeti söz konusu olmayacaktır. Şikâyeti, şikâyet eden benliklerinden olacaktır.

Evet, ne dedik? İlk adım, kişinin gerçek değerinin ne olduğunu bilmesi. Yani gerçek hazinem nedir? Benim gerçek hazinem, gerçek varlığımın üzerine oturduğu şeydir. Gerçek varlığım nedir? En büyük değerim de odur. Gerçek varlığım olarak bu anlayışla kendimi dönüştürme konusunda gayret etmek. Üçüncüsü, bir kısım iç ve dış zorlukların farkına varmak.

Zorlukların Farkına Varmak

Bakın bu madde çok önemli. Şimdi insan diyor "evet güzel şeyler, ben de onaylıyorum, bunlara gayret edeceğim, bunları yapmaya çalışacağım veya bu istikamette yaşamaya çalışacağım." Ne yaptı? İkinci noktayı uyguladı değil mi? Kendine uyguluyor o doğru değerleri ve anlayışı. Peki üçüncü madde: zorlukların farkında olmak. Ne tür zorluklar? Şimdi dışsal zorlukları ikinci derecede kabul ederiz biz. Gerçek zorluklar içeridedir. Yani gerçek zorluklar benliklerin ürettiği zorluklardır. Bu zorlukların farkına varmalıyız. Eğer bu zorlukların farkına varmazsak yol alamayız.

Mesela ne oldu? Diyelim ki ben fıtratıma göre yaşamaya gayret ediyorum, gerçek değerin insani varoluşum olduğunu anlıyorum, bunu kabul ediyorum, bu konuda da yaşamaya çalışıyorum. Ama bazı insanlar bana değer vermiyor veya dünyada bir haksızlığa uğruyorum. O zaman içeriden bir şey çıkıyor, diyor ki "bak sen iyi olduğun halde kimse sana değer vermiyor" veya "bak sen doğru olduğun halde yine haksızlığa maruz kalıyorsun" veya bir benlik çıkıyor, diyor ki "ama bak onlar ne güzel yaşıyorlar, sen niye bu gibi şeylerden mahrum olasın, senin niye on bin liralık bir çantan olmasın, senin neyin eksik?" değil mi? Mahrumiyet hissediyorsun. İşte falan elbiseyi alamadığın için, falan çantayı alamadığın için mahrumiyet hissediyorsun. Eşinin, dostunun ilgi ve sevgisini istediğin ölçüde alamadığın için mahrumiyet hissediyorsun. Bu sefer bakın bu ne olarak işliyor? Sizin için bir zorluk olarak işliyor.

Veya bir benlik diyor ki "ama insan saygı görmek ister" değil mi, "evladından, eşinden, dostundan saygı görmek ister, hakkım değil mi?" Değil. Demezseniz o benlik sizi yolunuzdan alıkoyar. Anlatabildim mi? Yani psikolojik benlik düzeyinde, bu değere ve bu çalışmaya zıt olan, bunları kabul etmeyen, başka şeylere değer veren, başka şeyleri değerli bulan benlikler vardır. Eğer bunlara karşı uyanık olmazsanız ve bunların size zorluk çıkaracağını görmezseniz, yol alamazsınız. Dersiniz ki "ya ben böyle bu kadar iyi annelik babalık yapıyorum, bu çocukların yaptığına bak, ben bunları hak ediyor muyum?" Alın size zorluk: hem bu zihninizi meşgul edecek bir düşüncedir, hem de "o zaman ben de bunlara şöyle davranırım böyle davranırım" diyeceksiniz. "Ben insanlara karşı samimi davranıyorum, insanlar samimiyetsiz davranıyor, ben bu samimiyetsizliği hak ediyor muyum, etmiyorum, o zaman ben de samimiyetsiz davranacağım." Bakın ne oldu? Psikolojik düzeyinizde var olan ve o asli değerleri kabul etmeyen veya başka şeylere değer veren bir kısım benlikleri göremiyorsunuz ve onların size engel olduğunu, olacağını, olmaya çalıştığını fark etmiyorsunuz demektir. O zaman ne olur? Gelişemezsiniz, durursunuz orada, hiçbir mesafe kat edemezsiniz. Neden? Çünkü o zorlukların farkında değilsiniz. Yani neyin sizi o doğal, fıtri hareketten, anlayıştan alıkoyduğunu görmüyorsunuz.

Ben bir gün birine böyle anlatıyorum, bana dedi ki: "ama benim böyle iyi bir insan olduğumu nereden bilecekler?" Şimdi alın size engel. Bilinme isteği, şimdi bir ego çıkıyor değil mi? Diyor ki, peki bunu nereden bilecekler? Değil mi? Nereden bilecekler? Veya "ben bunu hak ediyorum ama hak ettiğimi bulamıyorum" der. O zaman ne olacak? Ego o zaman bunun peşine düşer, sizi ne yapacak bakın: size bir değer gösterdi ve o değerin peşinde koşturmaya başlayacak. Mesela diyelim ki biz hep söyleriz ya, işte din nedir, Allah'ın razı olması her şeyden önemli. Ya öyle ama yani başka şeyler de lazım, başkalarını da razı etmek lazım, başkalarının da rızası önemli. Neden? Çünkü ego diyor ki "onu da razı et, arzu ettiğin ilgi, sevgi, değer her neyse onu da elde edersin." O zaman ne oluyor? Size başka bir değer üretiyor egolar. Başka değer üreten o egoları görmezseniz onlar sizin için engelleyici olurlar. Yani doğru değeri düşündünüz ve kabul ettiniz, onayladınız, onun istikametinde gayret etmeye de karar verdiniz ama zorlukların farkında değilsiniz. Size zorluk çıkaran ve çıkaracak olan benlikleri görmüyorsunuz. O zaman yol alamazsınız.

Kur'an'da bu mealde bazı şeyler vardı. Mesela der ki, iyiliği güzelliği tasdik eden ve kötülüğü aşırılığı reddeden -ikisini birlikte sunar. Anlatabildim mi? Şimdi biz bazen iyiliği onaylıyoruz fakat kötülüğü reddetmeyi bilemiyoruz, farkında değiliz çünkü onun bir kötülük olduğunu. Anlatabildim mi? Mesela "bütün insanları doğal bir anlamda sev, doğal bir şekilde merhametli ol, dürüst ol" vs. -bir ego çıkıyor, "ama onlar öyle değil, ben çok alınıyorum o durumlarda, insanlar samimiyetsiz ikiyüzlü davranıyorlar, bu yüzden çok alınıyorum." Bak bu ne? Engelleyici bir şey. Sen bu engelleyici benliği görmezsen o benlik seni alınganlıkla meşgul eder, mutsuzlukla meşgul eder, sonra der ki "sen bunları hak etmiyorsun" onunla meşgul eder, bir bakmışsınız bambaşka bir yoldasınız. Neden? Çünkü engelleyicinin, size zorluk çıkaranın kim olduğunu bilmiyorsunuz. Veya bir şey olur, "hocam ben bunu hak ediyor muyum" -siz söyleyin, yok diyorum, da sen niye bundan rahatsızsın? Değil mi? Mevzu o değil ki, sen bunu hak ediyor musun etmiyor musun değil. Karşılaştın mı? Karşılaştım. Fıtratına göre cevap ver.

Ama bir ego çıkıyor, "ama ben bunu hak etmedim." Ben de hep tekrar ederim, dedim ki, peygamberler, Hazreti Peygamber taşlanmayı mı hak etti? Hani bakın bir ego çıkıyor, ne yapıyor sizi neyle meşgul ediyor, "ama ben bunu hak etmedim." Sizi günlerce aylarca yıllarca meşgul edebilir böyle bir benlik ve sizi yolunuzdan alıkoyar. "Ben bunu hak etmedim" -e sen bu benliğin sahtekârlığını görmüyor musun? İşte görmek için uyanık olmaya ihtiyaç var, çünkü bunlar bazen çok tatlı bir şekilde gelirler, çok yumuşak bir şekilde gelir, çok böyle olumlu bir fikirle gelir bu benlikler. Veya dersiniz ki "bir insan bir insana bunu yapar mı, bu kadar arkadaşlığımız var, bir arkadaş bir arkadaşa bunu yapar mı?" Ego bekliyor ki yapmaz, sen haklısın, bu olmamalı, karşıdaki taraf özür dilemeli. Bakın sizi ne yaptı, neyle meşgul etti? Saçma sapan bir olayla meşgul etti ve sizi yolunuzdan alıkoydu. O yüzden neyin doğru olduğunu bilmek kadar en az neyin o şeyi bozabileceğini de bilmek lazım. Yani beni doğru düşünceden, anlayıştan, yaklaşımdan, bakış açısından ne saptırabilir? Hangi düşünce, hangi duygu, hangi davranış? Eğer buna karşı uyanık olmazsam yol almama imkân yoktur. Neden? Çünkü hayatta her zaman engelleyiciler vardır. Bu evrenin yasasıdır, doğal yasasıdır.

Mesela düşünün vücudunuz belli bir ısıdadır değil mi, buna karşı şeyler yok mu, havanın soğukluğu var değil mi, bir etken var değil mi. Ne yapar beden? Yani biyolojik beden ona karşı bir gayretin içinde, diyor ki "ben bu bedeni 36,5-37 derecede tutacağım" diyor. Değil mi? Peki bunun engelleri yok mu? Var. Peki o engellerin farkında olarak davranmıyor mu beden? Davranıyor. İşte bütün mesele budur. Engelleyici olan şeyleri kavramak durumundayız. Kavramadığımız anda sistem tekrar eski haline döner. Ben bazen böyle eşler olur, "bak" derim, "sen böyle davran, senin fıtratına yakışan budur" -kadın olsun erkek olsun fark etmez. Bir gelir, bir süre sonra "işte yapamadım" der. Neden? "E o ters davranmaya devam etti." Tabii ki edecek, veya etmeyecek, bize ne değil mi? Diyorum ki sen niye doğru olan -sen demedin mi, evet doğru olan budur, bana yakışan budur, dedin- ama bak neyi kaçırdın? Bunu engelleyebilecek dışsal ve içsel engelleyicileri unuttun. Bunları unutunca ne oldu? Sistem yine eski şeyine giriverdi. Biz buna ne diyoruz? Rağmen olmak diyoruz. Yani kişi neye rağmen olduğunu bilmelidir. Neye rağmen olduğunu bilmezseniz yol alamazsınız. Benim fıtratıma olan yolculuğum, kendimi bulmam, kendi fıtratımın farkına varmam neye rağmen gerçekleşecektir? Eğer buna karşı uyanık değilsem asla yol alamam.

Bakın niçin dini literatürde şeytana karşı uyarı vardır -şeytanı yok edelim diye değil, onun zorluk çıkaracağına veya engel oluşturmaya çalışacağına vurgu vardır. Ama farkındaysan onun tuzağı zayıftır der Kur'an. Yani bu ne demek? Bu şu demek: sen dünyayı, âlemi, hayatı, kendini bulma yolculuğunu dikensiz gül bahçesi zannetme. İçeride de bazı benlikler var, dışarıda da bazı olgular var, bu yolculuğu engellemeye çalışacak. Ama gerçek anlamda onlar engel olamazlar. Engel olmaları senin bu konudaki farkındalık eksikliğine dayanır. Anlatabildim? Yani senin o zorlukları göz ardı etmene, bunun farkında olmamana, veyahut da zorlukların olmamasını arzu etmene veya öyle zannetmene bağlıdır. Hayır, zorluklar olacaktır.

Mesela diyelim ki bir cömertlik yapacaksın, e içeride bir benlik çıkabilir, "cimrilik yap" der. Diyelim ki affedeceksin, affetmek fıtri bir şeydir ama bir ego çıkar, "ama ben çok acı çektim." Derim ki, "ama onun yüzünden çocuklarım acı çekti, ben kendimi düşünmüyorum, çocuklarım için affetmiyorum" -ego öyle uyanık ki, o kadar uyanık ki sürekli bir şey buluyor. Veya der ki "ama affedersem gene yapar" -uyanık yani, sürekli o doğal olanın aksine egolar devreye giriyor. Şimdi siz onları teker teker fark etmezseniz ve onların engelleyici niteliklerini anlamazsanız hemen onlara kapılırsınız. Bugün sorun insanlara -hele hele böyle bir güzel bir sohbetten çıkmışsalar- "affetmek güzel mi, tabii ki güzel, peki sen affediyor musun?" "ya işte o başka yani" diye başlar değil mi? Neden? Çünkü oradaki egoları görmüyor. O yüzden doğruyu bilmek kadar doğrunun zıttı olan, engelleyici olan düşünce, algı ve benlikleri de bilmeye ihtiyacımız var. Eğer onları bilirsek o zaman yol alabiliriz, çalışmayı devam ettirebiliriz. O yüzden insan rağmen olduğu oranda yol alabilir. Rağmen olmadığı durumda yol alma ihtimali kesinlikle yoktur. Bakın hiçbir peygamber yoktur ki rağmen olmasın, hiçbiri yoktur. Rağmen olmadan yol alınamaz.

Rağmen Olmak ve İhlas

O yüzden üçüncü nokta odur. O zaman bizim kendimize soracağımız şey şudur: ben neye rağmenim? Neye rağmen olmayı göze alıyorum? Anlatabildim mi? Neye rağmen olmayı göze alıyorum, neye rağmen şöyle davranmaya çalışacağım, neye rağmen? Eğer o rağmenliğiniz gerçekten güçlüyse o zaman siz yol alabilirsiniz. Güçlü değilse ilk darbede, ikinci darbede hemen yıkılırsınız.

Mesela diyelim ki "ben bana düşmanlık edene bile nefret etmem." Şimdi ben kimseden nefret etmem -ne güzel bir cümle. Ben de etmem, onu herkes yapar normal şartlarda değil mi, ben kimseden nefret etmem. Peki sana kötülük edene? Bak o olmuyor, o olmuyor, bak rağmen olacaksın. Yoksa zaten herhangi biri sana negatif bir şekilde davranmıyorsa bir de nefret ediyorsa zaten orada ayrı bir sakatlık var demektir. Ama bir insan sana böyle bir kötülük yapabilir, küçümseyebilir, arkandan konuşabilir vesaire değil mi, ona da düşman değilim, ona da düşmanlık yapmıyorum -bak bu bir rağmenliktir.

Bakın ihlas nedir biliyor musunuz? İhlas, her şeye rağmen iyi, doğru ve güzel olmaktır. Neden biliyor musunuz? İhlas demek bir şeyin halis olması. Halis ne demek? Evet, bir şeyin saflığı. Saflık ne demek? Katışıksız, yani başka bir şeyle katışık olmayan şey. Mesela muhabbette ihlas ne demek? Her şeye rağmen sevebilmek. Yani o muhabbette görelik yok, her şeye rağmenlik var. Her şeye rağmenlik ihlastır. Mesela ben Allah'tan her şeye rağmen razıyım -nefsimin hoşnutsuzluğuna rağmen, nefsimin kaderimi sevmemesine rağmen, nefsimin hayatımdaki bazı şeyleri şanssızlık görmesine rağmen Allah'tan razıyım. O zaman benim razılığım ihlaslı bir razılıktır, göreli bir razılık değil. İhlas budur.

Mesela ibadet ediyorsun, niye? Fıtratıma uygun olduğu için. Bak hiçbir görelik yok, fıtratımın gereğince bir beklentin var mı? Yok. O zaman sen ibadette ihlaslısın. Kardeşlikte, her şeye rağmen kardeşliğin gerektirdiğini yapıyorsun, o zaman kardeşliğinde ihlaslısın. Rağmenlik.

Bakın mesela Allah insana rızık verir, her şeye rağmen verir. Anlatabiliyor muyum? Mesela demez ki "bana isyan edenlere rızık vermeyeceğim." Mesela Allah'ın rızık vericiliği rağmendir. Anlatabildim. Der ki "bana inanmasan da rızık vereceğim, ömür boyu bana isyan da etsen, sonra anlasan yanlış yaptığını, ben seni affederim." Bizde bir rağmenlik yok, bizde yok, üçe kadar -işte bir affettim, iki affettim, üç, dördü yok. Bu da insanın hakkı oluyor, üç. Allah'ın ise hiç sınırı yok, rağmen. Mesela ömür boyu günah işledim, vefat etmeden bir hafta evvel tövbe ettim -yani gerçek anlamda- Allah demez ki "son bir hafta neyine yetsin" değil mi, böyle bir şey yok. Rağmen Allah, çünkü rağmendir; yani sana rağmen Allah, Allah'lık yapıyor. Allah sana rağmen sana merhamet ediyor. Rağmenlik bulur; insan ne kadar özüne yaklaşırsa o kadar rağmen olur, ne kadar egosuna, psikolojik benliğine yakınsa o kadar göreli olur.

Hani insanlarda çoğu var ya, "beni seveni ben de severim, benden nefret edenden iki kat nefret ederim" -iyi, çok güzel, tam bir ego felsefesi. Sen rağmen ol... Bakın bunu peygamber söylüyor ama bizim mesela böyle bir hadisle pek alakamız yoktur çok şükür. Peygambere soruyorlar, müminin ahlakı nasıl? Diyor ki: sana vermeyene vermen, seni sevmeyeni sevmen, sana zulmedeni affetmen, sana gelmeyene gitmendir diyor. Hiç duydunuz mu böyle bir hadis mesela? Toplumda niye yaygın değil biliyor musunuz bu hadis? Niye yaygın değil? Bakın işimize gelmiyor, halinde bile değiliz. Ego o kadar usta ki bunu duymuyor ya, duymuyor bakın. Duysa da hemen unutuyor. Bakın ego o kadar uyanık, o kadar şey ki, duyuyor, duymazdan geliyor, unutuyor. Neden? Çünkü ona hitap etmiyor. Ama şeye hitap ediyor: göze göz, dişe diş, arkasını getir diyorum. "Affederseniz daha hayırlıdır" -tamam ama diyor. Onu diyor sana: affederseniz daha hayırlıdır, daha ne desin Allah sana yani. Tamam, senin nefsinin arzusu istikametinde sana birisi kötülük yaparsa sen de eşit derecede haddi aşmamak şartıyla hakkını talep edebilirsin, ödetebilirsin. Ama Allah diyor ki affedersen daha hayırlıdır. Ama hiçbir ego o ayeti sahiplenmiyor. Bakın buradan neyi anlamalıyız? Ego çok uyanıktır, çok uyanıktır yani. Onun için biz daha uyanık olmalıyız, biz ondan daha uyanık olmalıyız.

"Hocam bir şey sorabilir miyim? Az evvel söylediğiniz hadiste, ego neden mesela sevmeyene sevmek, vermeyene vermek, zulmedene sabretmek kısımlarına gelmiyor da, gitmeyene gitmek kısmına ego neden geliyor?" O da mizaca göre değişir. Mizaca göre değişir, egonun tabiatı budur. Anlatabildim mi? Dolayısıyla ego ruha tabi olduğu zaman dengelenir. Ego'yu kendi haline bırakırsanız ve ona tabi olursanız, onun rağmenlik diye bir ilkesi yoktur. Ego rağmen olamaz, rağmen olan öz varlığımızdır, öz bilincimizdir. O yüzden tabiatı gereği odur, tabiatı öyle yani. Anlatabiliyor muyum? Tabiatı öyle. Dolayısıyla o bize hizmet etmesi gereken bir şeydir, bize patronluk yapması gereken bir şey değil. Bu bize hizmet etmeli, patron olmayacak.

Ego'nun "Göreli" İlkesi, Fıtratın "Rağmen" İlkesi

Bir şey söylemek istiyorum -onunla bir ego söylüyor, çekiniyorsunuz değil mi, bunu aranızda konuşuyorsunuz, şimdi İsmail Bey'e söyleyeceğiz, diyecek ki yanlış, elinizden bir şey alınacak değil mi. Şimdi sosyal ilişkilerde mesela ego penceresinden bakmayıp hakikatimizle, beklenti içinde olmadan, mesela işte bize yapılanı affediyoruz. Ama başka bir durumda, mesela ilişki yürüttüğünüz bir kişiye karşı haklı çıkacak bir zemininiz varsa -hani burada o son kısım aslında biraz açıklayıcı oldu- size yapılana karşılık verme hakkı, haddi aşmamak şartıyla bize verilmiş. Ama kişiye aynı pencereden bakılmadığında, aynı düzlemde olunmadığında, mesela mizacının seviyesi işte nasıl algılanıyor -hakkını aramayan o kişinin, mesela kardeşine karşı- işte öz kardeşi de olabilir, din kardeşi de olabilir, hakkını aramadığında orada sanki haksızlığa da zemin oluşturma gibi bir şey. Bakın burada söylenen şeyler hak aramamak, kendimizi haksızlığa uygun hale getirmek anlatabildim mi? Hani biri zulmediyor, biz de diyoruz ki "halimizle gel bana da zulmet" -bu değil yani, kesinlikle böyle şeyler kastedilmiyor. Evet, yani hakkını koruyabilirsin, gerektiğinde imkânın ve şartların olduğunda hakkını talep edebilirsin. Fakat içinde negatif düşünce duygu taşımadan bunu yapacaksın. İncelik budur. Anladın mı? Negatif duygu düşünce taşımadan bunu yapmak.

Önce, son olarak bir hadisle tamamlayayım. Peygamberin dediği bir hadis var, ben de ilk defa duydum, hakikaten yeni duydum, birkaç sene oldu duyalı. Hiç böyle hadisler ortada yok, ne garipti yani. Diyor ki peygamber: "şunu diyen zayıf insanlar gibi olmayın." Peygamber böyle deyince etrafındaki insanlar diyorlar ki "nasıl, hangi zayıf insanlar gibi?" "Bize iyilik yapılırsa iyilik yaparız, kötülük yapılırsa kötülük yaparız." Bakın peygamber bunu zayıf insan olarak tanımlıyor. Bunu diyen zayıf insanlar gibi olmayın. Peygambere soruyorlar: "peki nasıl olalım ya Resulallah?" Cevap: size iyilik yapana iyilik yapın -bu zaten doğal olarak fıtratın gereğidir. Kötülük yapanlara karşı ise, elinizden geldiğince zulme meydan vermeyin, diyor. Bakın, siz de kötülük yapın demiyor, çünkü o göreli ilkedir: bana iyilik yapana iyilik yaparım, kötülük yapana ben de kötülük yaparım -bu egonun göreli ilkesidir, rağmen ilkesi değil. Rağmen, fıtratın ilkesidir, özün ilkesidir.

Öyleyse ben rağmen olma bilincini oturtmalıyım. O bilinci oturtmak demek aynı zamanda, o rağmenliğe rağmen beni bozmaya çalışan benliklerin farkına varmamı gerektiriyor. Bizde o rağmenliği bozmaya çalışan benlikler var. Niye rağmen diyor? Mesela diyor ki, "peki onun durumunda sen olsaydın, senin durumunda olsaydı o seni affeder miydi?" "Affetmezdi" diyor. "O zaman sen de affetme." Bakın ne kadar uyanık ve ne kadar mükemmel bir formül. Eğer siz bu kurnazlıktan daha kurnaz, daha uyanık değilseniz işte düştünüz tuzağa, gitti bütün çalışmanız heba olur. "Böyle bir durumda o seni affeder mi, affetmez, o zaman sen de affetme. Böyle bir durumda o sana yardım eder mi, etmez, sen de etme." İşte bu ne? Bizi o değer verdiğimiz gerçek fıtrattan, insaniyetten alıkoymaya çalışan, bize zorluk çıkaran, bize engel çıkaran benlikleri fark etmek. Bunu yapamayan insan -tek kelimeyle söylüyorum- kesinlikle yol alamaz, böyle bir imkânı yoktur. Ve her benliğin içinde engelleyici benlikler vardır. Bunları bileceksiniz.

Bunlar hani bazen böyle bir et alır ya aşçılar, yapacağı yemek sinirsiz eti gerektirir, teker teker o sinirleri ayıklar değil mi. Hani çiğ köfte yapacaksa özellikle iyice ufalar. Ne yapar teker teker? Neden? Çünkü o sinirlerin olmaması gerekiyor, halis bir çiğ köfte için olmaması gerekiyor -engel onlar. Teker teker o sinirleri ayıklar, neden, çünkü onlar engeldir. İşte bizler de sakince ama farkında ve uyanık bir şekilde, engelleyici o noktalar nedir? Hangi düşünce, hangi duygu, hangi davranış beni fıtratıma doğru gittiğim yolculuktan alıkoymaya çalışıyor, bana zorluk çıkarıyor? Bunları bilmek zorundayım. Bilmezsek kırk yıl sohbet dinleriz, kırk yıl ermişlerin bilgelerin kitaplarını okuruz, hiçbir şey değişmez. Neden? Çünkü rağmen değiliz. Yani rağmen olmak bu işin temel kuralıdır, yürüyüş ve yol alış sürecinde.

Teşekkür ediyorum, sağ olun.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden şu ayetlere/kıssalara anlam olarak atıfta bulunulmuştur: "Allah'ın velileri için korku ve hüzün yoktur" mealindeki ayet; mal, mülk, çocuk ve nefisten eksiltilerek imtihan edilme ile "sabredenleri müjdele" ifadesinin geçtiği ayet; Hz. Adem'in düştüğünde söylediği "Ben kendi nefsime zulmettim" sözünün geçtiği kıssa. Sure adları anlatıcı tarafından belirtilmemiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Oruç, Namaz ve Fıtratı Koruma Bilinci

Sohbette önce namaz, oruç ve haccın zahiri boyutunun ötesindekimanevi mesajları ele alınıyor; namazın insanı dengede tutan bir "manevi omurga", orucun ise "olmazsa olmaz" zannettiğimiz şeylerden özgürleşme pratiği olduğu anlatılıyor. Ardından bu fikir, Enneagram modelindeki yakın ilişki, sosyal ve kendinikoruma içgüdüleri üzerinden derinleştiriliyor; insanın varlığını bu içgüdüler üzerinden tanımlamasının nasıl bir sahte benlik ve bağımlılık tuzağına dönüştüğü, Hz. Peygamber ve Hz. İsa örnekleriyle işleniyor. Son bölümde katılımcılarla dinin bireysel mi toplumsal mı olduğu tartışılıyor ve Ozan Hoca'nın "Allah tek bir insan yaratsaydı din gönderir miydi?" sorusu üzerinden dinin merkezinin insan-Allah ilişkisi olduğu vurgulanıyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.