Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Kısa Özet
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Allah bana yeter" sözü insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan tam bir dinginlik halidir.
- Beden, ilişkiler ve toplumsal onay birer araç ve nimettir; bunları varlığımızın merkezine koymak bizi kırılgan ve bağımlı kılar.
- Sabır tahammül değildir; insanın Allah ile sabit kalarak, doğru bir noktada direnebilmesidir.
Tevhid: Bütün Referanslarımızın Kaynağı Allah Olmalı
Evet. İnsanın hayatta birçok hedefi olabilir. Bu hedefler içinde ilgi görmek, anlaşılmak, övgü almak, takdir görmek, iyi görünmek, özel olarak algılanmak, bir birey olarak kendi farklılığını ve özgünlüğünü ortaya koymak gibi birçok nedene bağlı olarak insan davranışlarını şekillendirebilir. Aslında tevhid ilkesi bütün referanslarımızın ve temel gayemizin Allah olması gerçeğine dayanır. Yani gerçek anlamda tevhid ehli olmak demek sadece ve sadece Allah'ın ilgisini, Allah'ın kabulünü, Allah'ın takdirini, Allah'ın övgüsünü tercih etmek noktasında merkezileşir. Yani bu nokta hayatımız boyunca
üzerinde durmamız gereken temel bir olgudur. Ve bu olgu eğer başarılmazsa biz gerçek anlamda tevhid ehli olmamış oluyuz. Allah'ı birlemek bütün konularda Allah'ı referans almak demektir. Dolayısıyla günümüzde çokça içine düşülen bir tuzak var.
Zaman değişmiş, asır çok değişmiş, her şey bambaşka olmuş. Ama insanlar bu gibideğerlendirmelerde şunu gözden kaçırırlar: Allah'ın hoşnut olduğu, Allah'ın erdem olarak gördüğü, Allah'ın değer verdiği, Allah'ın ilgi gösterdiği şey asla değişmez. Allah sizin sosyal medyada ne kadar beğeni aldığınıza bakmayacaktır. Kendinizle ilgilineleri öne çıkardığınıza bakmayacaktır. Kim tarafından nasıl takdir görüyorsunuz, bunlara bakmayacaktır. Şöhret olup olmadığınıza asla bakmayacaktır. Allah'ın referansları bizim fıtratımızın kodlarıyla bütünleşmiştir. Ve biz ancak fıtratımızın kodlarına dönebildiğimiz ölçüde ilahi referansları gerçek referans olarak kabul edebiliriz. Ve bu noktada bizim dikkat etmemiz gereken şey tekrar fıtratımıza dönmektir. Ve fıtratımıza dönmeyi yanlış gören, fıtratımıza dönmeyi bir gerileme olarak, bir geri kalmışlık olarak gören benliklerimize dikkat etmeliyiz. Çünkü bunlar bizim içimizdedir.
Yani birçok insan şunu söyler: "Ya çevrem beni çok etkiliyor." Şimdi çevrem beni çok etkiliyor diyorsam aslında ben çevreme göre şekillenmeyi, çevremin olayını, takdirini, ilgisini önemsemeyi tercih eden bir benliğe sahibim demektir. Bunun açıklaması budur. Yani çevre beni etkiliyorsa, ben çevreme rağmen hareket edemiyorsam, çevrenin referanslarını kendi referanslarım olarak kabul ediyorum demektir. Bu da ne demektir? Hani Kur'an'ın ifadesiyle tek bir ilah mı, yoksa birden çok efendisi olan birimi? Hangisi daha fıtridir? Hangisi daha doğrudur? Aslında burada Kur'an'ın bize bu ayetle ifade ettiği şey çok önemlidir. Yani ya Allah'ı razı etmeyi, Allah'ın referanslarına uygun yaşamayı mı tercih ediyorsun, yoksa birilerini razı etmeyi mi? _(Editör notu: Konuşmacının burada atıfta bulunduğu ayet, muhtemelen tek bir efendiye ait köle ile birbiriyle çeki şen ortaklara ait köleyi karşılaştıran Zümer Suresi 29. ayet olabilir; ancak sure adı ve ayet numarası konuşmacı tarafından belirtilmemiştir.)_ Tabi kiburada bahsettiğimiz şey insanlarla kavga etmek, insanlarla çatışmak değildir.
Referansımızın Allah olmasının tek gerçekliğimiz olduğunu kabul etmek demektir. Yoksa bu insanlara karşı, haşa, Allah'ı bir çatışma aracı gibi görmek değildir.
Allah'a Bağlılık İnsanlarla Kavga Etmek Değildir
Benim Allah'a bağlılığım, ona olan intisabım, ona olan irtibatım başkalarıyla kavga etmemi, başkalarıyla çatışmamı gerektirmez. Hatta benim Allah'a olan intisabım benivarlığımda dingin ve huzurlu kılar. Yoksa Allah'a tevhid bilinciyle bağlı olan kişiherkesle kavga eden biri anlamına gelmez. Bunun en güzel örneği Hazreti Peygamber'dir. Hazreti Peygamber o tevhid ilkesiniifade ettiğinde kimseyle kavga etmeyi tercih etmedi, aksine insanlar onunla kavga etmeyi seçtiler. Dolayısıyla burada dikkat edeceğimiz bir şey var, o da şu: bazen biz Allah'ı insanlara karşı arkamıza alıp kavga etmek için bir araç haline getiriyoruz. İşte "bana Allah yeter" deyip böyle herkese sövüp saymaya başlıyoruz. Bu yanlış bir anlayıştır. Eğer ben Allah'a tevhid bilinciyle bağlı isem, benim orada hiçbir sıkıntım, hiçbir sorunum yoktur.
Mesela bazı insanlar görürüm, böyle depresyona girmiştir veya böyle aşırı öfkelidir.
İşte artık "kimseden hayır beklemiyorum, Allah bana yeter" falan filan böyle söylemlere girişir. Bu bir aldanıştır. Yani Allah sana yetiyorsa, tırnak içinde söylüyorum, kimseye sitem etmezsin. Allah sana yetiyorsa içinde kimseyle kavga etmezsin. Dışında da yetmezsin, içinde de yetmezsin — Allah sana yetiyorsa varlığının farkındasındır. Allah sana yetiyorsa kimseden bir alacak hesabın yoktur. İnsanların yanlışı varsa da hepsi Allah'a hesabını verir. Senin insanlarla çözülecek bir hesabın kalmaz. Neden? Çünkü Allah sana yetiyor. Ama "Allah bana yetiyor, hepinizin canı cehenneme" diyorsanız orada bir problem vardır. Orada Allah bilincigüçlü bir şekilde idrak edilmiyor demektir.
"Allah Bana Yeter" Ne Demektir?
Allah'ın insana yetmesi gerçekten fevkalade derin bir hakikattir. Bu kesinlikle böyle bir söylem değildir. Allah sana yetiyorsa bu gerçekten öyle değil. Bunun en güzel örneğiher zaman hatırlattığımız bir ayettir: "Eğer insanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki Allah bana yeter." _(Editör notu: Konuşmacı bunu "ayet" olarak nitelendirse de, bu ifade yaygın bilgi kaynaklarında bir hadis/rivayet olarak da anılmaktadır; sure/ayet numarası verilmediği için kaynağı bu haliyle doğrulanamamıştır.)_ Bu bir insanlara karşı bir ultimatom, insanlara böyle bir meydan okuma gibi bir yaklaşım değildir. "Allah bana yeter" demek gerçekten tam bir dinginlik ve huzur içinde, ben ve Allah, bu idrak ile tam eksiksiz, mutlu ve huzurluyum demektir. Hiçbir problemim yok gerçekten. Ve "Allah bana yeter" demek başkalarına karşı bir negatiflik de değildir.
Yani dikkat edin, peygamber kendisine muhalefet edenlere bile defalarca hakikatitebliğ etmiştir. Yoksa "Allah bana yeter, inanmıyorsanız canınız cehenneme" gibi bir reaksiyon söz konusu değildir. O yüzden "Allah bana yeter" kavramını gerçekten iyianlamak zorundayız. Yani Allah bana gerçekten her durumda yeter.
Anlaşılmadığımda da yeter. Dikkate alınmadığımda da yeter. Yok sayıldığımda da yeter. Farkıma varılmadığımda da yeter. İftiraya uğradığımda da yeter. Herkes beniyanlış algıladığımda da yeter. Hiçbir dostum, arkadaşım olmadığımda da yeter. Ama gerçekten onun bana yettiğiniidrakimin derinliklerinde fark etmem gerekir. Peki bunu fark etmek için neye ihtiyaç var? Yani niye bize bu gerçek bir yansıma gibi gelmiyor?
Yani niçin — evet, "Allah bana yeter" diyoruz, bunu birçok defa dilimizle söylüyoruz — ama niçin Allah yetmiyor? Yani yetmediğini zannediyoruz. Çünkü aslında içimizde "Allah yetmez" diyen, tırnak içinde söylüyorum, birçok benlik vardır. Ve bizler aslında o benliklere itaat ediyoruz. İşte aslında ayetin ifade ettiği şey: tek bir ilah mı, yoksa birçok efendisi olan bir köle mi? Neyi tercih ediyorum? Peki niye "Allah bana yeter" dediğimde içimde bir dinginlik, bir huzur, bir sükûnet, bir itminan hissetmiyorum?
Çünkü içeride o kadar büyük bir kalabalık var ki "yetmez, yetmez" diye isyan ediyorlar. Yaniiçimde o kadar çok benlik var ki, o benlikler aslında Allah'ın bana yettiği gerçeğini reddederler. Ve benim bunları keşfetmem gerekir. Deyim yerindeyse Hz. İbrahim gibi o sahte benlikleri, o putları önce keşfetmem gerekir. Onların her biriniteker teker keşfetmem gerekir. Çünkü onlar hep şöyle başlar: "Allah bana yeter ama şöyle." "Allah bana yeter ama böyle." Ve bu ilelebet devam eder.
Bakın Ashab-ı Kehf bu konuda en mükemmel örnekliği bize vermiştir. Ashab-ı Kehf bütün sahte benlikleri reddetmiştir. Ve o şehirdeki bütün sahte, deyim yerindeyse, kavramları, referansları, iddiaları, tercihleri, arzuları, korkuları bütünüyle iptal etmişlerdir. Bütünüyle iptal etmişler ve aslında bir anlamda varlıklarının içine geridönmüşlerdir. Mağara aslında varlığımızın kendisidir. O görünmez, o çok şaşalı bir şey gibi görünmez. Varlığımızın kendisi bizim sığınacağımız en mükemmel yerdir.
Aslında bu bir sığınma kavramıyla da tanımlanmamalıdır. Bu benim varlığımın farkındalığına merkezlenmem demektir. Yani kim ne derse desin, onaylanmasam da, görmezden gelinsem de, yalnız kalsam da, dikkate alınmasam da, yanlış anlaşılsam da ben varlığımın merkezindeyim. Zaten varlığımızın merkezi kavramını unuttuğumuz için, varlığımızda olmanın ne demek olduğunu unuttuğumuz için biz bugün problem yaşıyoruz. Her bir olay bizi dağıtmaya namzet bir olay olarak karşımıza çıkıyor.
İçimizdeki "Propaganda Bakanı": Sahte Benliklerin Sesi
Yani merkezinde olduğunu sana unutturan benlikler var. Merkezinde olduğunu sana unutturan her bir benlik aslında senin bir anlamda kendine yabancılaşmana neden olan bir şeydir. Kendine yabancılaştığın bu şey aslında hani sözde tam böyledir; o şey seni kendine yabancılaştırır aslında. Yani kendine yabancılaşma, gerçek kendiliğe karşı bir yabancılaşmadır. Gerçek kendiliğin fark edilmesini perdeleyen, örten bir şeydir. Örtüldüğün zaman yabancılaşırsın. Neye yabancılaşırsın? Kendine yabancılaşırsın. Bir anda kendine yabancı gelir ve dersin: "Herkes beni görmezden geliyor." Ben her zaman şu soruyu sorarım bu gibi durumlarda: Kendine yabancılaştığını hisseden benlik nasıl bir benlik? Kendisinin fark edilmediğini gördüğünde bu kendini nasıl hissediyor? Aslında temel soru budur. Yani "dikkate alınmıyorum." Tamam, bu bir olgu. Ama dikkat edin: dikkate alınmamak bir olgudur, ama dikkate alınmadığını hisseden ve bundan dolayı kendini kötü hisseden, sahte bir benliktir. Veya diyelim ki haksızlığa uğradım — olabilir, ben haksızlığa uğradım. Pekiorada bu haksızlığa uğramayı algılayan ben nasıl bir ben? Kendini aciz hissedip buna tahammül edemeyen bir ben mi? Kendisini aşağılanmış hisseden bir ben mi? Nasıl bir ben bu? Dikkat edin, yaşadığınız olay ile o olayı, tırnak içinde söylüyorum, size lanse eden benliği keşfetmek zorundasınız. Yani ben bir olay yaşıyorum, o olayı bir benlik bana anlatıyor, bir benlik bana o olayı hikâye ediyor. İşte bu ikisi arasındakifarkı görmek durumundasınız. Yani yaşadığın olay nedir? Bana bu olayı anlatan benlik kimdir? Bu iki temel noktayı ayırt etmek durumundayız. Ayırt etmediğiniz an, tırnak içinde söylüyorum, esarettesiniz demektir.
Yani haniinsanlar Hitler'in propaganda bakanı olduğunu söyler, bunu böyle çok problematik bir şey olarak görürler. Yani Goebbels'ten bin kat daha güçlü, içinizde Goebbels'ler var. Ve bunlar bize yaşadığımız bir olayı öyle bir propaganda ile anlatıyor ki, biz buna inanmamaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Çünkü bir propaganda bakanı olduğunun farkında değiliz. Ortada büyük bir propaganda bakanı var, ama sen onu kendin zannediyorsun. Zaten hani eğer Goebbels yaşasaydı belkibunu keşfedebilirdi: artık insanlara dışarıdan bir bilgi aktarımı değil, o bilginin içeriden geliyormuş gibi gösterilmesi, muhtemelen propagandanın nihai zirvesidir. İşte biz ego
düzeyinde bunu yaşıyoruz. Yani etrafımızda bir propaganda bakanı yok ama ne oluyor? Diyelim ki biri sizi görmezden geldi. İçerideki propaganda bakanı şunu diyor: "Kendimi o kadar utanç içinde hissettim ki sanki ben yokum." Bunu kim söylüyor sana? İçerideki propaganda bakanı. Ama sen o kadar bunu içeriden algılıyorsun kibunun ayırdına bile varamıyorsun. Ya bunu kim söylüyor? Çünkü öyle bir şey ki, bu içeriden hissediliyor gibi, içeriden geliyor gibi. Ve asla bunlara şüphe etmiyorsunuz. "Biri beni görmezden geldi ve çok rezil oldum." İkinci cümleyi kim söyledi? Dikkat et!
İkinci cümle kim tarafından söyleniyor? Bir konuda diyelim ki bir yanlışın oldu, bir hatan oldu, bir kusur işledin. "Rezil oldum" diyen kim? Veyahut da "bu hata yüzünden ne kadar beceriksiz olduğumu herkes görecek ve bu çok utanç verici bir şey" — bunu diyen kim mesela? Bu kim tarafından söyleniyor? "Kimse beni sevmiyor, ben berbat biriyim." Dikkat et. Kimse seni sevmiyor olabilir. Bu senin kontrol edebileceğin bir şey değil. Öyle peygamberler bile olagelmiştir. Kimse onlara inanmıyor, kimse sevmiyor. Değil mi? Olabilir yani, mümkün bu. Hatta işte Kur'an bunu açıkça söylüyor.
Yaşadığın Olay mı, O Olayı Anlatan Benlik mi?
İnsanlar etrafından dağılabilir. Yani kimse seni sevmeyebilir, dikkate almayabilir, görmezden gelebilir. Ama bu sana kendini kötü hissettirmesi gereken bir durum değildir. Neden? Çünkü sen o an kendini hatırlarsın, kendinin farkında olursun. İşte "Allah bana yeter" bu demektir. Yoksa "Allah bana yeter", insanlardan tekme yediğinizde hatırlayacağınız bir konu değildir. "Allah bana yeter" gerçekten, merkezinin Allah olduğunu; seni var edenin, sana değer verenin, seni bilenin, görenin, kıymet verenin, anlayanın ve koruyanın Allah olduğunu idrak etmendir. Bütün bunların aksine davranışlar görebilirsiniz, bu mümkündür. Pozitif davranışlar da görebiliriz. Fakat merkezimiz kaybolmamalıdır. Merkezimizi kaybetmişsek, yani daha doğrusu onu unutmuşsak, bütün dünya bize dost olsa yine yetmez. Yine bizi gerçek anlamda varlığımızın huzurunda kılmaz. Neden? Çünkü dış dünya değişkendir. Siz değişen bir şeyin üzerine evinizi kuramazsınız. O yüzden varlığınızın kaynağına dönün.
Beden Bir Araçtır, Kimliğimiz Değildir
Varlığınız bedeniniz demek de değildir. Buraya da dikkat etmemiz gerekiyor.
Bedenimiz bizim kullandığımız bir enstrümandan başka bir şey değildir. O yüzden bedenin hasta olması, bedenin ölme ihtimali, bedene gelebilecek zararlar asla bir problem değildir. Beden sadece bu dünyada kullandığımız bir enstrümandan başka bir anlama gelmez. Asla ve asla bedeni abartılı bir biçimde merkeze koymamak gerekir. İnsanların en çok özdeşleştikleri şeylerin başında bu anlamda beden gelir. Ve bedene karşı ego bazen bizi abartılı bir korumacılığa götürür ki bunun arkasında gelen şey hastalık hastası olmaktır. Sürekli bedeni kontrol etmeye çalışmaktır, en küçük bir belirtiyle sürekli sağlığın peşinde koşmaktır. Ve aynı zamanda hastalığı davet eder. Dolayısıyla beden bizim bineğimizdir. Ama biz onun esiri değiliz. Bedenin işi biter, biz de onu bırakırız. Asla bedenin, tırnak içinde söylüyorum, taşıyıcısı olmamalıyız. Yani biz bir beden varlığı değiliz. Beden varlığı olmadığımızı her an
kendimize hatırlatmalıyız. Çünkü neden? Çünkü günümüzde bu bedene dair çok güçlü bir saplantı üretiliyor. Aşırı bir biçimde özdeşleşmemiz noktasında bir baskıya maruz kalıyoruz. Görüntü her şey, beden çok önemli, görüntüde algılanma çok çok önemli; insanlar bu konuda tetiklenmekte ve bir noktada birçok insan bu beden özdeşleşmesine mahkûm olmaktadır. Asla bu tuzağa düşmemek gerekir. Ben bedenimin parçası değilim, beden bile benim parçam değildir. Bakın bunu da çok net söylüyorum: bedenimiz bizim bir parçamız — hayır, beden bizim bir parçamız değil, asla böyle bir şey söz konusu değil. Beden bizim kullandığımız bir araçtan öteye gitmez, asla bir parçamız değildir.
Zihin Kalıplarına Uyanmak ve Sabrın Gerçek Anlamı
Dolayısıyla bu noktada aslında yaşadığımız bir olayla, bu olayı psikolojik düzeyde nasıl yorumladığımıza dikkat etmeliyiz. Nasıl yorumladığımıza dikkat etmezsek asla uyuduğumuz uykudan uyanamayız. Çünkü neden? Nasıl bir olayla karşılaştığımızda nasıl bir tepki vereceğimizi, maalesef, mevcut şu anki psikolojik mekanizmamız iyice kodlamıştır. Örneğin, sevilmediğinde ne hissedeceksin? Dikkate alınmadığında kendini nasıl algılayacaksın? Kendini öne çıkaramadığında kendini nasıl göreceksin? İnsanlar seni eleştirdiğinde hangi duygu ve düşünceleri hissedeceksin? Bütün bu ve bunun gibi konularla ilgili olarak bizler zihnimiz tarafından kodlanmış durumdayız.
Mesela bir şey kaybettiğinde ne hissedersin? Belli bu. İnsanlar seni görmezden geldiğinde ne hissedersin? Bu belli. Çok sevdiğin bir insan seni dinlemediğinde ne hissedersin? Bu belli. Biri sana surat astığında ne hissedersin? Bu belli. Hepsi belli. Ve sen bu anlamda o psikolojik mekanizma tarafından aslında kodlanmışsın. Ve bu, eğer uyanmazsan, kolay kolay değişmeyecektir. Eğer buna uyanmazsak biz bu hikâyeyi 3 aşağı 5 yukarı ömür boyu küçük rötüşlarla yaşamaya devam edeceğiz, asla burayı değiştirmeyi düşünmeyeceğiz. Neden? Çünkü burayı kendimiz zannediyoruz. Yani "ben kendimi bildim bileli böyleyim, üç aşağı beş yukarı böyleyim" veya "uzun zamandır böyleyim" diyoruz.
Peki din niye gelmiş? Yani bir peygamber niye gelir? Bütün o hikâyeleri değiştirmek için gelir. Senin kendinle ilgili bütün hikâyelerini tekrar gözden geçirmeni sağlamak için gelir. Diyelim ki dünyaya dair bir algın var, ilişkilere dair bir algın var, hayata dair bir algın var, olaylara dair bir algın var. Mesela Kur'an diyor: işte çok sevdiğiniz ticaretiniz ile sınanacaksınız. Yani bir anlamda bunlar eksiltilebilir. Ama ayet devam ediyor: "Sabredenleri müjdele." _(Editör notu: Konuşmacının atıfta bulunduğu bu ifade, mal, can ve ürünlerin eksiltilmesi yle sınanmaya ve "sabredenleri müjdele" ifadesine yer veren Bakara Suresi 155. ayete yakın bir parafraz olabilir; sure/ayet numarası konuşmacı tarafından verilmemiştir.)_ Biz sabrı şey gibi algılıyoruz: "Allah beni çok imtihan ediyor, ne yapıyor? İşim rast gitmiyor, anam babam beni sevmiyor, gereken dikkati vermiyor, patronum beni umursamıyor, eşim beni önemsemiyor" falan — kırk tane hikâye. Hepsi böyle, sanki Allah bize kasıtlı olarak yükleniyor, bakalım bunlar ne kadar dayanacaklar diye. Biz de böyle sabır üstüne sabır sergiliyoruz gibi, böyle sabrı da tahammülle karıştırıyoruz. Sabır asla tahammül değildir. Sabır, insanın doğru bir noktada sabit olabilmesi, direnebilmesi demektir. Hani bunu şöyle düşünebilirsiniz:
çok güçlü, sağlam bir ağacın, işte 150-200 kilometre esen bir rüzgâra, bir tayfuna karşı dayanıklı olabilmesi, kendi pozisyonunda kalabilmesi demektir. Sabır budur.
Onun için sabır asla bir tahammül değildir. Ve Kur'an bize bir başka ayetinde ifade eder: "Sabır ancak Allah iledir" der ve buna işaret eder. _(Editör notu: Bu ifade, "Senin sabrın da ancak Allah'ın yardımıyladır" mealindeki Nahl Suresi 127. ayete yakın bir parafraz olabilir; sure/ayet numarası konuşmacı tarafından belirtilmemiştir.)_ Ne demek bu? "Sabır ancak Allah iledir" — yani sen ancak Allah ile dayanabilirsin, Allah ile dayanıklı, güçlü, sabit kadem olabilirsin. Bu Allah'sız mümkün değil. Bakın Allah ile olmadığında mevzu tahammüle dönüyor. Mevzu, ya işte "dayanmaya çalışıyorum" oluyor. Hayır, sen dayanmaya çalışma. Sen varlığında sabit kal. Yani senin varlığın Allah'tadır, dolayısıyla sen Allah'la sabitsin. Mesela sevdiğin ticaretin zayi olabilir, sana karşı yargılar olabilir, insanlar seni anlamayabilir. Şimdi sen Allah'ta olduğunda ve Allah'ta olma bilinci anlamında sabrettiğinde ne olur? "Ben dürüst biriyim ama yanlış anlaşılıyorum, bu benim problemim değil" dersin. Veya tam tersini düşünün: millete çok dürüst olduğunuzu lanse ediyorsunuz, iyi de propaganda yapıyorsunuz ama dürüst değilsiniz. Haşa, Allah bunu yutacak mı? Veya Allah istatistik mi yapacak, kamuoyu araştırması mı yapacak — "bu adam dürüst mü, bu adam güvenilir mi" diye? Yok. Allah demiyor mu: "Ben her şeye şahidim." Dolayısıyla Allah'ın her şeye şahit olduğu bir durumda insanlar beni yanlış mı anlamış? Öyle olmuş, Allah selamet versin.
Allah'a Ait Olan Kimse Tarafından Yok Edilemez
Yanlış anlamışlar, diyelim ki Sokrat gibi öldüreceklermiş; hani güç onların elinde diyelim, öldürecekler. O da olabilir. Yani problem değil. Hani kendimi savunurum, dikkate alınırsa alınır, alınmazsa problem değil. Neden? Çünkü ben Allah'tayım yani.
Allah'ta olanı birisiidam edebilir mi? Allah'ta olanı birisi Allah'ın elinden alabilir mi? Böyle bir şey mümkün müdür? O yüzden — tabi bu konuda çok yorum vardır ama — Hz. İsa'nın durumuyla ilgili bazı tartışmalı yorumlar yapılır. İşte Hz. İsa asıldı mı, Hz.
İsa öldürüldü mü? Yani ben şu yorumu tercih ediyorum: herhangi bir durum, hangisiolursa olsun — isterse birine benzeterek o benzeyen kişiyi öldürmüş olsunlar, isterse Hz. İsa'yı öldürsünler — Kur'an'ın aslında işaret ettiği şey, siz Allah'ın ruhu olan ve Allah'tan bir kelime olan İsa'yı asamazsınız. Bu sizin için mümkün olan bir şey değildir. Yani kimse "Hz. İsa'yı astım" diyemez. _(Editör notu: Konuşmacının burada işaret ettiği, İsa Peygamber'in öldürülmediğine/asılmadığına dair Nisa Suresi 157-158. ayetlere yakın bir yorumdur; sure/ayet numarası konuşmacı tarafından_ _belirtilmemiştir.)_ Bu bizler için de böyledir. Yani diyelim ki siziidam sehpasına götürdüklerinde "beni asacaklar" diye düşünüyorsanız cahilsiniz demektir. Kimse siziasamaz, kimse sizi öldüremez. Neden? Çünkü siz Allah'ta olan bir varlıksınız. İnsanlar, Allah'ın izin verdiği ölçüde, sizin kullandığınız şu bedenin biyolojik canlılığını kesintiye uğratabilirler. O da Allah'ın izin verdiği ölçüdedir. Dolayısıyla hiç kimse siziöldüremez, hiç kimse sizi asamaz, hiç kimse size kendinizi yok hissettiremez. Hele hele yok etmesi mümkün mü? Asla olamaz.
Şah Damarından Daha Yakın Olan
Ama peki biz niye böyle hissedemiyoruz? Kendimizi yokmuş gibi hissediyoruz, kendimizi yok olabilirmiş gibi hissediyoruz, değil mi hatta? Mesela Allah diyor kihepiniz bana döneceksiniz, diyor, değil mi? "Ben size şah damarınızdan daha yakınım" diyor. _(Editör notu: Bu ifade, "Biz ona şah damarından daha yakınız" mealindeki Kaf Suresi 16. ayete yakın bir parafrazdır; sure/ayet numarası konuşmacı tarafından belirtilmemiştir.)_ Ama içerideki biri diyor ki: "Ben öyle hissetmiyorum kardeşim." Bu ne demek aslında? Biz düşündünüz mü bunu? Yani Allah diyor ki: "Ey Resul, kullarım sana beni soruyorlar; de ki, de ki, ben onlara şah damarından daha yakınım." Peki bizim içimizdeki, şah damarımızdan daha yakın olan, bize ne söylüyor? "Ben öyle hissetmiyorum" diyor. Peki ne yapacağız şimdi? Neyi referans alacağız? Tırnak içinde, rasyonel ve mantıklı varlıklar olarak, "ben öyle hissetmiyorum, şimdi ne yapayım" mı diyeceğiz? Yoksa "içimize bir şey kaçmış" mı diyeceğiz? Yani "ben Allah'ın yakınlığını hiç hissetmiyorum" falan böyle şeyleri mireferans alacağız? Yoksa dikkat edin, bana bunu diyen kim? Bu kim tarafından söyleniyor bana? Bu benim mi? Ne zaman bunu sorgulamalıyım? Yani kastettiğim şu: ortaya çıkan bu duyguyu inkâr et demiyorum, kaynağını sorgula diyorum. Dikkat et, bu bir düşünce. Peki bu düşünce olmasa ne hissederdim? Böyle bir düşünce yok — "ben Allah'tan uzağım, Allah beni sevmiyor mu, beni huzuruna almaya layık görmüyor mu" — bütün bu düşünceleri bir kenara atın ve ayeti hatırlayın: "Ey kulum, ben sana şah damarından daha yakınım." Bu aslında şu demek: sizin hissedebildiğiniz ne var, değil mi, şah damarınız var; en yakın hissettiğiniz şeye dikkat edin, Allah ne diyor? "Daha yakınım" diyor. Yani aslında Allah şunu demek istiyor: "Ben senin merkezinim, senin kaynağın benim, senin kökenin benim, senin merkezin benim" diyor. Ama içinizde bir düşünce size şüphe üretiyor ve sizi kendi şüphesine inandırmaya çalışıyor. O zaman size bu hikâyeleri anlatanın kim olduğunu keşfetmek durumundasınız.
Hakikat Pazarlık Konusu Olamaz
Sürekli dikkat edin, aslında peygamberin getirdiği mesaja karşı Mekkeliler ne diyorlardı? "Ya tamam, Allah da olsun, hani onu da Kâbe'ye koyalım. Biz Allah'ı reddetmiyoruz." Hatta bu konuda ayetler vardır. Fakat Allah'la birlikte bir şeyler istiyorlardı yani. "Allah'la birlikte şunlar da olsun, Allah'la birlikte biz bunları da kabul ediyoruz, sen de bunları kabul et" diyorlardı Hazreti Peygamber'e. "Bak, biz seninkinikabul ediyoruz, sen de bizimkileri kabul et" diyorlardı. Peygamber ne diyor? Diyor ki: "Bu pazarlığı yapılacak bir şey değil ki. Ben böyle bir şey yapamam ki. Siz benimkilerikabul edin, ben sizinkileri kabul edeyim diye değiş tokuş yapılacak bir konu değil ki. Bu bir hakikat, bununla ben bile oynayamam. Bunu değiştirmek ne benim yetkimdedir ne de bu doğru bir şeydir. Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz ben yine bu konuda daha başka bir yorum, değerlendirme yapamam." Bu ne demektir? Bu aslında şudur: hakikat düşüncelerimizle yamultulamaz. "Böyle kabul edelim ama beni de böyle kabul et" — böyle bir şey olamaz. "Allah sana yeter" — ya, tamam, yeter ama "şunlar da lazım" dediğin zaman işte ne yapıyorsun? Kâbe'nin içini putlarla doldurma eğilimine giriyorsun. Hatta bazen olur ya, "işte zengin olsak fena mı olur?" Ya, bak, sana
zengin olmakla ilgili bir referans üzerinden konuşmuyoruz yani. Hakikat tek midir, değil midir — bunu konuşuyoruz. Ve insan parayla mutlu olur mu, olmaz mı — bak, böyle bir konu masaya bile konulmamalı. Yani Allah ile hiçbir şey mukayese edilemez. Yani Allah benim yegâne zenginliğimdir. Aynı zamanda Allah bu dünyada sonsuz nimetler yaratmıştır, bu nimetlerin bir kısmını dilediğine, dilediğince verir; bu ayrı bir konudur. Fakat Allah benim yegâne zenginliğimdir, diğerleri Allah'ın bu dünya hayatında verdiğiikramlardır. Bu kadar.
"Sensiz Yaşayamam" Yanılgısı
Bakın, Allah'la hiçbir şeyi mukayese edemem. Mesela şunu diyebilir miyim birine: "Ben sensiz yaşayamam." Bunu dediğinde, itikadi kavramlar üzerinden söylemiyorum, hakikat perspektifi üzerinden söylüyorum — "ben sensiz yaşayamam" demek en hafif tabiriyle bir cehalettir, cahil bir benliğin mentalitesidir. İnsan ancak Allah olmadan yaşayamaz ve var olamaz. Allah tek ve yegâne varlık kaynağımızdır, bizi her an her an yaşatan O'dur. Ben şimdi nasıl "bir insan olmazsa yaşayamam" diyebilirim, "o olmazsa mutlu olamam" diyebilirim? Böyle bir şey dersen ne yapmış olurum? Bir ikilik üretmiş olurum, bir cehaletin üzerinden hayata bakmış olurum.
Bakın Hazreti Peygamber bu konuda — "sınanmıştır" demeyeceğim — HazretiPeygamber bu konuda ümmetine çok iyi örnek olmuştur. Eşleri konusunda bu açıdan örnek olmuştur, arkadaşlıkları, ilişkileri noktasında öyle olmuştur, eşi dostu konusunda öyle olmuştur, en yakın akrabaları konusunda öyle olmuştur. En yakın akrabası — değil mi? — amcası hem inanmamış, hem muhalefet etmiş, hem de kıyasıya düşmanlık etmiş. Bakın bu derece bir şey var. Peki peygamber şöyle midüşünmüş: "Ya nasıl beni amcam desteklemez, nasıl beni koruyup kollamaz?" Bu dememiştir. Asla böyle bir şey söz konusu değildir. Yani en yakının dahi olsa sana hakikat noktasında muhalefet edebilir. Peki bundan dolayı sen ne hissediyorsun?
Peygamberin Ailesinden Gelen İncinmeler Karşısında Sarsılmaması
Biz, bırakın böyle peygamberin amcasının muhalefet ettiği gibi bir muhalefeti, anne babamız ufacık bir şey söylüyor, yapıyor, bir yanlışı oluyor — "ben sevilmiyorum, ben takdir edilmiyorum, ben önemsenmiyorum, ben anlaşılmıyorum, ben kendimi değersiz hissediyorum" diye kırk çeşit hikâye üretiyoruz. Peki bu kimin ürettiği bir hikâye? Bu kim tarafından üretiliyor? Yani demek ki baban Ebu Cehil gibi sana davransa, peygamberin amcası gibi davransa sana, sen mahvoldun yani. Hâlbukidavranabilir, davranabilir; ihtimal dâhilinde olan bir şey. Peki sen bu olaya nasıl bakacaksın? Bu olayı nasıl yorumlayacaksın? Daha doğrusu bu olayı kim yorumlayacak? Bakın "kim" sorusu her şeyden çok önemlidir. "Ya, kendimi çok berbat hissederim." Neden? Çünkü berbat bir benlik tarafından yönetiliyorsun, çok berbat bir benlik tarafından manipüle ediliyorsun. Çünkü dikkat et, o benliğin merkezi, o benliğin kaynağı Allah değil. Ben Allah'ta olan bir varlığım, Allah'la var olanım, Allah'ın varlığıyla varım. Benim merkezimde Allah var — annem değil, babam değil, hatta benim egom bile değil. Yani kendi egonuzu da merkeze koymayın. Merkezimde benim Allah var, sonsuz ve mutlak var olan var. Bu ne kadar muhteşem bir şeydir.
Böyle idrak etsek, herhangi bir olay karşısında yıkılma, mahvolma, kendinizi ezik hissetme gibi bir hikâye oluşabilir mi? Mutsuzluk oluşabilir mi? İşte "çok sevdiğim bir arkadaşımla tartıştık, mutsuz oldun." Niye mutsuz oluyorsun? Çünkü o ilişki senin varlığının merkezinde, o ilişkiyi varlığının temeline koymuşsun. Olabilir, insanoğludur, yanlış yapar, sırtını dönebilir, bencilce hareket edebilir. Belki yirmi yıllık, otuz yıllık bir ilişki; bir hırs yüzünden, bir tamah yüzünden, bir bencillik yüzünden, bir şöhret olma arzusu yüzünden, bir öne geçme arzusu yüzünden bozulmuştur. Oraya bir bak bakalım: bu seni etkiliyor mu? Seni ne kadar etkiliyor? Ve bundan kim etkileniyor? Buna bakmak durumundasın.
Nefsi Temizlemek ve Sahte Cennet Vaatleri
O yüzden "nefsinizi temizleyin" diyor Allah. Ya bakın, dikkat edin, başka bir şey değil. Yani "dünyayı mükemmel hale getirin" böyle bir şey demiyor. "Örnek olun, doğru olanı temsil edin, doğruyu yaymaya çalışın, kötülükten insanları sakındırmaya gayret edin" bunu söylüyor ama demiyor ki "dünyayı cennete çevirin." Diyor ki "nefsinizi temizleyin." Yani nefsinizi tekrar sahip olduğunuz eski cennet haline döndürün. Bizler özümüz itibariyle cennet gibi bir varlığız; saf bir huzur, saf bir mutluluk, saf bir dinginlik içindeyiz. Bizim özümüz budur. Bizim özümüzü örten hikâyelere dikkat etmek zorundayız. Yani cennet, bir ilişkiyle, bir başarıyla, kendini ortaya koymakla, kendiniispat etmekle, birilerinin beğenisini, ilgisini, takdirini kazanmakla olan bir şey değildir. Eğer birisi size — içinizdeki birisi size — böyle bir şey söylüyorsa bilin ki o sahtekârdır. O sizi cennetinizden düşürmek istiyor demektir, sizi kandırıyor demektir.
"Ya seni seven bir insan olması kötü mü?" Evet, bu kafayla düşünüyorsan kötüdür. Yani "bir insan beni çok mutlu edecek, bir ilişki beni çok iyi hissettirecek" diyorsan bu cahilliktir, hem de yüksek düzeyli bir cahilliktir. Sen kandırılıyorsun, aldatılıyorsun. Yani "insanların seni takdir etmesi, seni övmesi, seni yüceltmesi fena mı olur?" Hem de en fena şey olur. Bu kafayla ise en fena şeydir. Neden? Çünkü o halı altından bir gün çekilecektir. Hani bazı insanlar görürsünüz, çok şöhretliinsanlar; bir bakıyorsun şöhretleri gitmiş, yıkılmışlar. İşte o yüzden fena bir şeydir. Ama o anda güzel görünür.
İşte o yüzden Hz. Yusuf'un dediği gibi, şeytan nefsinizin istediği şeyi veya yaptığı şeyisize hoş gösterir diyor. Bakın Allah insana her türlü hatırlatma ve uyarıda bulunuyor: şeytan nefsinizin arzusunu veya yaptığını size hoş gösterir. Birine haksızlık yaparsın, iyi para kazanırsın; benlik sana der ki "hacca gidersin, sildirirsin bütün günahlarını." Veyahut da "bir ben mi haksızlık yapayım, o kadar haksızlık da olur yani, ne yapalım, insanda nefis var" deyip bir de böyle egonu savundurabilir. Değil mi? Şeytan nefsinin yaptığını sana hoş gösterebilir. Yaniişte "o manipülasyonu yaptım, bu kadar para kazandım" diyelim. Nefis ne der? "Bak, o kadar para kazandın, şimdi vaz mı geçeceksin? Ne olur yani? Dünyanın tek dürüst adamı sen misin? Değil mi, millet neler neler yapıyor. Ben çok mu bir şey yapmışım, değil mi?" Ne kadar yumuşatır ve bir anlamda seni kendi havuzuna düşürür. O yüzden insanın tek bir temel çabası vardır: nefsini temizle. Nefsini, kendin gibi zannettiğin sahte benliklerden temizle.
_(Editör notu: Ses kaydında burada kısa bir bölüm net değildi ve anlamlı biçimde yeniden kurulamadı.)_
Bir başka, size kendiniziiyi hissettirecek hikâyeler de sahtedir. Örneğin, "insanlar beni beğense çok mutlu olurum." Bir gün birine böyle dedim, dedi ki: "İnsanlar değil, eşim beğense bana yeter." Dedim, bak, konu bir kişi olduğunda da aynıdır, yüz kişiolduğunda da aynıdır, fark etmez. Yaniilgi görme arzusu, sevilme arzusu, beğenilme arzusu, takdir görme arzusu, anlaşılma arzusu — bakın bütün bunlar neye bağlı, bu ve bunun gibi şeyler? Başkalarına bağlı. Yani anlaşılma arzusu neye bağlı? Yani biribeni anlayacak da o zaman bu gerçekleşecek. Sevilme arzusu — biri beni sevecek kio zaman rahatlayacağım. Bakın dikkat edin, Allah hiçbir insanı bir başka insana kul etmemiştir. Biz o kadar laf ediyoruz değil mi, böyle işte "Allah bizi kula kulluktan kurtarıyor" diye. Hani öyle gözükmüyor mu? Sürekliişte "güzel bir şey yazdım, bakalım kim beğenecek?" diyorsun değil mi? Şunu demiyorsun: "Bir şey yazdım ama inşallah fıtratıma, insaniyetime, dolayısıyla da Rabbimin rızasına uygun bir şeydir" midiyorsun, yoksa "bakalım bunu kim beğenecek, kaç kişi okuyacak, kaç kişi takdir edecek, kaç kişi 'iyi ki yazmışsın' falan diyecek" bunlarla mı uğraşıyorsun? Sonra da diyorsun ki "Allah'tan başka ilah yoktur." Bu nasıl bir şey? Bu seni çelişkiye düşüren bir şeydir. Dikkat edin, bakın bunu söylemek asla insanları yok saymak, küçümsemek, dikkate almamak, umursamamak demek değildir. Bu şu demektir: benim varlığımın, değerimin kaynağı Allah'tır; mutluluğumun, huzurumun kaynağı Allah'tır. Bu kadar. Kimse size "seni mutlu edeceğim" dediğinde dönüp bakmayın. O hem kendini kandırmaktadır hem sizi kandırmaktadır. Sen de buna aldanıyorsan sen de yanılıyorsun demektir. Bir insan şunu size söylerse dikkate alabilirsiniz: "Ben fıtratımda olmaya gayret etmeye söz veriyorum, sen de fıtratında olmaya gayret edersen biz iyi bir dost, iyi bir arkadaş, iyi bir eş olabiliriz." Bütün ilişkiler için böyledir.
Yoksa işte "bak sen benimle dost ol, seni nerelere ulaştırırım, benimle çok şey kazanırsın" — birisi size böyle diyorsa "teşekkür ederim, yolun açık olsun" demeniz gerekir. Birisi size "bak benimle evlen, mutlu edeceğim seni" diyorsa ilgi göstermeyin.
Çünkü o kişi kendini de aldatıyor, sizi de aldatıyor; farkında değil ama. Bakın alt niyetten bahsetmiyorum, iyi niyetli bile olsa bu bir yanılgıdır. Ben nasıl bir insanı mutlu edebilirim ki? Değil mi? Ben ancak fıtratıma uygun yaşarım, mutlu, huzurlu olurum.
Karşımızdakiinsan da bunu idrak eder, algılar, o da kendi fıtratının farkındalığıyla mutlu olur. Bir insan hep seninle mutlu olmaya çalışıyorsa sana bağımlı olacaktır ve en sonunda seni bağımlılığıyla esir edecektir, boğacaktır. O yüzden modernizmin bu tarz hikâyelerine karşı uyanık olmak durumundayız. Bunlara karşı uyanık olmazsanız işte şeytan nefsinizin hikâyesini, nefsinizin yapıp ettiğini hoş gösterir. Buralara dikkat ettiğinizde doğru bir biçimde yol alabilirsiniz.
Hira'nın Anlamı
İşte dikkat edin, o yüzden hepimizin Hira'ya ihtiyacı vardır. Yani bak, dünyada her zaman söylüyorum: Peygamber mutlu bir aileye sahipti, saygı duyulan bir toplumda itibarı vardı. Fakat Peygamber Hira'da ne yaptı? Allah'la olan iltibatını tam eksiksiz ve mükemmel kıldı. Hira budur. Yani siz her şeyden bağımsız olarak varlığınızı Allah ile
tanımlama bilincine sahip misiniz? Varlığınızı, değerinizi, mutluluğunuzu Allah ile tanımlama bilincine sahip misiniz? Allah var, mutsuzluk yok; Allah var, huzur var; Allah var, varlık var. Böyle bir bilinci hatırlamaya ihtiyacımız var. Bu bilinci hatırlarken, bunun aksi olan bütün benlik hikâyelerinden özgürleşmeye ihtiyacımız var.
Evet, şimdi bu bilinçlendikten sonra bir daha olay ortadan kalkmış olmuyor. Yoksa bir tane şey var: şimdiinsan Allah'la olan yakınlığını, Allah'a dair aidiyetiniidrak eder, fakat hayatın içinde bazen bu gölgelenir, bazen de gölgelenme ihtimali barındırır. O yüzden biz her zaman ibadetimizle, tefekkürümüzle, zikrimizle orayı her şeye rağmen güçlü tutmaya çalışıyoruz. Peygamberin de yaptığı şey bu. Aynı zamanda tabi kipeygamberin ibadetleri zaten orada da ifade ediliyor: "Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?" _(Editör notu: Bu ifade, Peygamber'in geceleri ayakları şişi nceye kadar ibadet etmesi üzerine sorulan soruya verdiği yanıtı aktaran meşhur bir_ _hadise/rivayete işaret etmektedir; Kur'an ayeti olarak değil, hadis kaynağı olarak değerlendirilmelidir.)_ Aslında orada peygamberin Medine'deyken söylediği bu söz ve o gece ibadetleri, aslında onun Allah'la olduğunun tam şuurunda olduğunu ve bunun aynı zamanda şükrünü eda etmeye çalıştığını gösteriyor. Yani bu öyle bir şeydir ki, Allah'ta olduğumuzu, Allah'ın varlığının merkezimiz olduğunu idrak etmek o kadar kıymetli bir şeydir ki, insan o durumu hakikaten idrak ettiğinde, böyle mümkün olsa her an Allah'ın huzurunda şükretmek ister. Yani o idrak, o varlığımızı hakikaten idrak etmek, sürekli olarak onun şükrünü yapma arzusu uyandırıyor. İşte peygamberin o ibadetinin manası buydu. Dolayısıyla Hira her zaman cari olan bir şeydir. Eğer orada bir kopukluk olursa o mutlaka tekrar gerçekleştirilmesi gereken bir durumdur. Yaniben gafletimle ne zaman o konuda bir örtülme, bir gölgelenme hissedersem hemen orayı tamir etmeliyim. Çok meşhur bir tabirde "ozon tabakası delindi" diyorlar. Hanionun gibi — yani delinmiş olup olmadığını bilmiyorum da, hani oranın hasar görmesine, oranın gölgelenmesine karşı insan çok dikkatli olmalıdır.
Bakın hayatta mutsuzluk yaşıyorsanız, ilişkileriniz nedeniyle mutsuz oluyorsunuz.
Bakın illa ilişkileriniz iyi olacak demek değildir. Peygamberin işte hanımlarıyla bir dönem ilişkisi bozuldu yani. Bu, peygamberin Allah'la ilişkisinin zayıf olduğu anlamına mı gelir? Hayır. Peygamberin ilişkisi mükemmeldi. Peygamberin bazı eşleri onun duyarlılığını anlamadı. Ama dikkat edin, peygamber "ya işte ailenden bile hayır görmüyorsun" gibi düşünmedi. Bir insan ailesi tarafından önemsenmiyorsa, kabullenilmiyorsa —
Merkezini Allah'ta Bulan Asla Yıkılmaz
— dünyanın o zaman ne anlamı kaldı? "Her şey bomboş" falan mı dedi? Hayır. Peygamber her an, her durumda Allah'laydı. Hudeybiye'de de dikkat edin Allah'laydı. Yani hiçbir durumda peygamber bir ümitsizlik, bir karamsarlık, bir yıkılma, bir çökme durumu yaşamadı. Peki niçin? Hani haşa böyle egoist bir cesarete mi sahipti, dünyanın bazı megaloman, manyak diktatörleri gibi "kimse beni yenemez" diye midüşünüyordu? Hayır. O merkezini Allah'ta görüyordu. Onun merkezi Allah'tı. Allah mutlak, mükemmel ve sonsuz. O zaman ben nasıl yıkılabilirim? Hani ben bazen
insanlara diyorum, "böyle bir şey oluyor, çok mutsuzum" diyor. Ya diyorum, sen nasıl bir varlıksın ki bir olay seni mutsuz ediyor? Yani nasıl bir varlıksın? Sen oturup bunu düşünmen gerekmiyor mu? Bir dikkat et: seni ne örtüyor? Yani senin o varlık bilinciniörten şey nedir? Nedir ki sen kendini bir anda mutsuz hissediveriyorsun? Bakın, bunu inkâr et demiyorum, bunu gör diyorum. Seni perdeleyenin ne olduğunu gör. Senihangi duygu, hangi düşünce, hangi hikâye örtüyor? Hem neyi örtüyor? Varlığını örtüyor. Ama senin gözünde örtüyor. Hakikatte hiçbir şey hakikati örtemez, hiçbir şey Allah'ın varlığını gözden silemez. O, insanın kendi gözündeki körlüğüdür. HaniBediüzzaman'ın ifadesiyle "gözünü kapayan kendine gece yapar." Biz kendimize gece yapıyoruz. Yoksa aslında her taraf aydınlık.
Peygamberin amcası, peygamberin can düşmanı oldu. Peki peygamber — ya bu ne biçim bir dünya, en yakının bile sana böyle yapıyor. Hz. Yusuf'u kardeşleri kuyuya attı. Ne oldu? Yıkıldı mı? Bütün kardeşleri attı, bir tanesi hariç, Bünyamin hariç. Yıkıldı mı? Peki niye yıkılmadı? "O peygamberdi." Tamam, bugün onaylayacağım, o peygamberdi. Ama ne demek "o peygamberdi" demek? O Allah'a aidiyetinin bilincindeydi. Bu, bu demektir: Allah'a aidiyetinin şuurundaydı. Olabilir, on tane kardeşin de seni kuyuya atabilir, olabilir yani, hatta annem babam bile yapabilir bunu, olabilir. Ama ben kimim? Ben kardeşlerimin kardeşi miyim? Ben anne babanın çocuğu muyum? Ben eşimin hanımı mıyım, eşimin kocası mıyım ben? Neyim ben?
Ben Allah'ın kuluyum. Ben Allah'a aidim. O zaman beni ne yıkabilir? Hiçbir şey. Benine mutsuz edebilir? Hiçbir şey. Ne bana kendimi kötü hissettirebilir? Hiç. "Ya bu kadar hizmet etti, gayret etti, fedakârlık yaptı, insanlar hepsi sana yüz çevirdi, bir tane dostu kalmamış." Bazen annem bana şöyle der: "Bir gün göreceksin, herkes senibırakacak, yüzüstü bırakacak" falan. Anlamıyor ki bu benim problemim değil yani.
Benim problemim olsaydı ben gerçekten cahillik etmiş olurdum. Benim problemim, hani çok meşhur ya, böyle "insan biriktiriyorum" — biriktirme kardeşim, hiçbir şey biriktirme. Senin en büyük birikimin Allah'tır. Faziletli bir insanın dediği gibi, "benim hazinem" diyor, "Allah'tır." Benim hazinem yerdeki güvelerin yiyebileceği şu veya bu değil — yani şunu demek istiyor: değişimin değerini değiştirebileceği bir hazinem yok benim. Benim hazinem değiştirilemez olandır, ebedi olandır, hakiki olandır. Benim hazinem odur. O beni terk etmeyeceğine, o beni yüzüstü bırakmayacağına göre ben neden dolayı kaygılanabilirim? Neden dolayı kendimi kötü hissedebilirim?
Gerçek Hazine ve Hz. Yusuf'un Affı
İşte o yüzden o bahsettiğim ayet çok önemli. Bütün çevrendekiinsanlar etrafından dağılacak olsa — bakın bu çok önemli bir şey — kendinizi hayal edin: eşiniz, çocuklarınız, anne babanız, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, yıllarca dost olduğunuz kişiler, hepsi size yüz çevirdi; yolda giderken yollarını değiştiriyorlar veya size böyle aşağılayıcı bir gözle bakıyorlar. Ne hissedersiniz? Şunu hissedersiniz: "Allah bana yeter, çok şükür." Bunu hissedebilirseniz işte siz insansınız; o zaman "biz insanız" deriz kendimize. Ama içinizde hikâyeler oluşuyorsa — "ya bak işte insanlarda vefa kalmamış, ben bütün bu kadar çabayı bunun için mi yaptım, bütün emeklerim boşa geçti" böyle diyorsanız, siz sahte bir benlik tarafından yıllarca ve yıllarca manipüle
edilmişsiniz demektir. Pekiinsanların öyle davrandığını görmek, onları küçümsememizi, yok saymamızı, "canları cehenneme" demeyi mi gerektirir? Hayır.
"Ya bu insanlar yanılıyor, kim bilir hangi düşüncenin, duygunun içinde yanlış davranıyorlar, Allah selamet versin" — herhangi bir kızgınlık, bir öfke, bir dışlama, "bundan sonra onları asla affetmeyeceğim" — böyle yalvarsalar bile "affetmeyeceğim" mi demelisiniz? Hayır. Bunun en güzel örneğini nerede görüyorsunuz? Hazreti Yusuf'ta görüyorsunuz. Kardeşleri yıllar sonra geliyor. Şunu mu diyor: "Allah sizi benim önüme getirdi mi?" Ya da "sizi asla affetmeyeceğim" midiyor? Hayır. "Şeytan nefsinizin yaptığını hoş gösterdi, şimdi Rabbinize istiğfar edin, af dileyin" diyor. Dikkat edin, hiçbir problemi yok kardeşlerine, hiçbir hikâyesi yok. _(Editör notu: Burada anlatılan, Hz. Yusuf'un kardeşlerini affetmesi Yusuf Suresi'nin sonlarında, yaklaşık 91-98. ayetlerde geçen kıssaya işaret etmektedir; ancak konuşmacı belirli bir ayet numarası vermemiştir.)_ Bakın bu nasıl bir bilinçtir?
Peygamberler: Kendini Hatırlamış İnsanlar
Biz bunları duyunca hemen topu taca atıyoruz: "O peygamber" diyoruz. O zaman sen nesin abi? Sen insan değil misin? Bak, o da insan. Allah ne diyor? "Size içinizden bir peygamber gelmiştir" diyor. Yani "ben gidip ayrı bir peygamber yaratmadım ki", değil mi? _(Editör notu: Bu ifade, "Andolsun, size kendi içinizden..." mealindeki Tevbe Suresi 128. ayete yakın bir parafraz olabilir; sure/ayet numarası konuşmacı_ _tarafından belirtilmemiştir.)_ Yani Allah'ın özel yarattığı bir peygamber diye bir kontenjan mı var? Yani "insanları ve peygamberleri ayrı yarattım" mı diyor Allah? Hayır. "Size kendiiçinizden bir peygamber gelmiştir" diyor. Sen kendiiçinden gelen bir insana muhatapsın. Seninle onun arasındaki fark, onun kendisini hatırlamış olması, seninse unutmuş olman. O zaman ihtiyacımız kendimizi tekrar hatırlamak.
İçimizdeki sahte benliklerden kurtularak ancak bunu başarabiliriz — onlara kulak asmayarak, onları onaylamayarak. Onlar, ama dikkat edin, içimizden geliyorlar yani, onlara dikkat etmeliyiz. Onlara karşı kulak vereceğiniz şey peygamberlerdir, onların mesajlarıdır, onların Kur'an'da ifade edilen kıssalarıdır. Bunlar niye bize anlatılıyor? Kur'an'ın tümünü bir kenara koyun, Hz. Yusuf Suresi bile hepimize yeter. Hz. Yusuf Suresi'ni okuyun. "İnsan olmak istiyorum, nefsimi temizlemek istiyorum" sorusunun en mükemmel cevabını orada bulacaksınız. Çünkü bir insanın yaşayabileceği bütün anormallikleri en yüksek seviyede yaşamış ve bunlara insan olmakla nasıl karşılık verilebileceğinin örnekliğini göstermiştir. Yani böyle durumlarda insan nasıl cevap verir, insan nasıl geri bildirim verir? Bunu öğrenmek istiyorsak Hz. Yusuf Suresi'ne bakacağız.
Nefis Tezkiyesi ve Fıtri İnsaniyet
Yoksa nefsimizin belki — insan da böyle ya, insan da biraz bencil oluyor, insan da biraz şöyle oluyor, insan da şöhretiistiyor ya, işte insan da takdir edilmek istiyor, insan yaptığı şeyin karşılığını görmek istiyor. "Ya bunlar hangi ayette var, yani bunlar hangi kitapta geçiyor, değil mi? Bunu sorgulamak durumunda değil miyim?" Bakın bunlar da bir kitapta geçiyor doğru, ama bunlar sahte bir kitapta geçiyor — bunlar
Samiri'nin altın buzağısında geçiyor. Çok güzel böğürüyor, çok güzel ses çıkarıyor. "Hocam" diyor falan, "bana böyle hainlik etti, ben de ona küfür ettim, haksız mıyım?" Vallahi haksızsın. Ne diyeyim? Ama sen istiyorsun ki "haklısın" diyeyim, "sen de ona küfür et" böyle diyeyim istiyorsun. "O sana kabalık yapıyor, sen de kabalık yap; o sana çemkiliyorsa iki defa çemkir" böyle mi diyeyim yani? Bunu mu istiyorsun? Bunu dersem Samirilik yapmış olurum, bunu dersem peygamberin mesajını reddetmiş olurum, bunu dersem peygamberin mesajına yüz çevirmiş olurum. Ne yapayım peki, sahte kitaba göre mi hareket edeyim, yoksa Rabbimin fıtrat odaklı mesajını mı dinleyeyim? O da yine Bediüzzaman'ın bir ifadesidir: "Ey insan" diyor, "kendini oku, kendini oku." İşte peygamberlerin kıssalarını okumak kendimizi okumaktır. Yoksa onları böyle belli bir yücelik makamına koyup haşa "bize ne" demek değil. Ya sen nesin? Samiri misin, Firavun musun, Ebu Cehil misin, Ebu Leheb misin? Nesin sen? Yani kendine nasıl bir alan tanımlıyorsun, bir dikkat etmen gerekmiyor mu? Yani nasıl bir insansın sen? "Ya bana iyilik yapana iyilik yaparım, kötülük yapana ben de hiç affetmem, ben de kötülük yaparım" diyenlerden misin mesela? Bakın peygamber bunu zayıflık olarak ifade ediyor. Bu zayıflıktır. Neyin zayıflığı? Kendini unutmaktan kaynaklanan zayıflık. Kendini unutuyorsun, diyorsun ki "bana bir kötülük yapana ben de yaparım." Bu sağlıklı bir duruş değil. Dikkat et, Hazreti Yusuf böyle mi davranmış? "Siz bana otuz yıl neler çektirdiniz, ben de hiç olmazsa on yıl çektireyim" mi demiş?
Bakın, şey yapıyorum, gene merhamete geliyorum — böyle mi diyeceksin? Bunu kime beğendirebilirsin? Yani peygamberin huzuruna çıkıp ne diyeceksin? "Ya Rabbi, o peygamberdi" mi diyeceksin? "Ya Resulallah, sen peygambersin, biz seni takip edemedik" mi diyeceksin? Böyle mi diyeceksin? O da herhalde şöyle diyecek: "Ben de yeni fark ettim, ben demek ki boşuna gelmişim." Böyle mi gerçekliği sınayacağız?
Yoksa, tekrar hatırlatıyorum, peygamber insaniyetin hakiki kutbudur. En hakikiinsaniyettir, insaniyetin fıtri zirvesidir. Bakın, "normal üstü" demiyorum, fıtri zirvesidir.
Normal insan peygamberdir. Bunu özellikle hatırlatıyorum: normal insan peygamberdir, onlar normal insandır. Yani neye göre normal? Allah'ın yarattığı fıtrata göre normal. Biz anormal bir pozisyondayız; biz merkezimizi unutmuşuz, onlar sayesinde tekrar merkezimize dönmeye çalışıyoruz. O yüzden "o peygamberdi" diyerek neleri ıskaladığımıza dikkat etmek gerekiyor. Ben peygamberin izinin takipçisiyim. O, hakikiinsaniyeti bana gösteriyor. Ben de o insaniyeti takip etmeye çalışıyorum. O insaniyeti takip etmemi engelleyen sahte benliklerime karşı da uyanık olmaya çalışıyorum, onlara aldanmamaya çalışıyorum. O zaman sırat-ı müstakimde yürüyebilirim. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı tarafından sure adı ve ayet numarasıyla açıkça belirtilen bir ayet bulunmamaktadır. Sohbet boyunca çeşitli ayetlere sure/ayet numarası verilmeden parafraz şeklinde atıfta bulunulmuştur; bu pasajlar metin içinde editör notlarıyla ayrı ayrı işaretlenmiş, olası karşılıklar (Zümer 39:29, Bakara 2:155, Nahl 16:127, Kaf 50:16, Nisa 4:157-158, Tevbe 9:128, Yusuf Suresi ~91-98) parantez içinde öneri olarak sunulmuş, kesin olarak iddia edilmemiştir. Ayrıca "Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?" ifadesi bir ayet değil, bir hadise/rivayete işaret etmektedir.
Tüm Ayet İndeksi →İlgili Sohbetler
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Hz. Nuh Kıssası ve Kurtuluş Gemisi
İsmail Acarkan bu sohbette Hz. Nuh kıssasını hem tarihsel hem de her insanın iç dünyasında sürekli yaşanan evrensel bir hakikat olarak ele alıyor; peygamberin mesajının bir kurtuluş gemisi olduğunu, insanın kendi "gemisini" Allah'ın kelimeleriyle inşa etmesi gerektiğini anlatıyor. Nuh'un oğlunun boğulması üzerinden, içimizdeki "ehlimizden olmayan" cahil benliklerin bizi nasıl yanılttığını ve Hz. Peygamber'in Taif'teki taşlanma olayı örneğiyle Allah'tan razı olmanın gerçek anlamını işliyor.
Nefs-i Emmare, Fitne ve Fıtrata Çağrı
Sohbet, nefs-i emmarenin sadece açık günahlar değil, özdeşleştiğimiz her düşünce, duygu ve davranış kalıbı olabileceğini; "geç kaldım" gibi masum görünen bir düşüncenin bile kişiyi zamana bağlı bir varlık zannettirerek nasıl bir ömür boyu süren bir tuzağa dönüşebileceğini anlatıyor. Beden ile kendini karıştırma (araba metaforu), musibet ayetinin kadere ait olanla bize ait olanı ayırması, tevhidin sadece Allah'ı birlemek değil kendini de birlik içinde hissetmek olduğu, fitne kavramının mal-evlat-beden-ilişkiler üzerinden özdeşleşmeyiifade ettiği, Hazreti Yusuf örneği ve "beni değerli hissettirecek biri" aldanışı işleniyor. Sohbet, Rum Suresi 30. ayetin fıtrata çağrısıyla ve modern insanın özsüzleştirilerek nasıl kolayca manipüle edildiğivurgusuyla tamamlanıyor.