Hz. Nuh Kıssası ve Kurtuluş Gemisi

Kısa Özet

İsmail Acarkan bu sohbette Hz. Nuh kıssasını hem tarihsel hem de her insanın iç dünyasında sürekli yaşanan evrensel bir hakikat olarak ele alıyor; peygamberin mesajının bir kurtuluş gemisi olduğunu, insanın kendi "gemisini" Allah'ın kelimeleriyle inşa etmesi gerektiğini anlatıyor. Nuh'un oğlunun boğulması üzerinden, içimizdeki "ehlimizden olmayan" cahil benliklerin bizi nasıl yanılttığını ve Hz. Peygamber'in Taif'teki taşlanma olayı örneğiyle Allah'tan razı olmanın gerçek anlamını işliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kur'an'daki kıssalar sadece tarihsel olaylar değil, her insanın iç dünyasında sürekli tekrar eden evrensel gerçekliklerdir.
  • Nuh'un gemisi, Allah'ın mesajına/kelimelerine dayanan varlık bilincini simgeler; bu "gemiye" binmeyen, dışarıdaki hiçbir sığınakta (yüksek dağlar, şöhret, zenginlik) güvende olamaz.
  • Cahillik bilgi eksikliği değil, yanlış bir bilgiye doğru bilgi diye sarılmaktır; içimizdeki "ehlimizden olmayan" cahil benlikleri fark edip onlara sahip çıkmamak gerekir.

Kur'an Kıssaları: Tarihsel mi, Evrensel mi?

Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün Hz. Nuh kıssasının bize neyi anlatmaya çalıştığı veya bizim Hz. Nuh kıssasını nasıl değerlendirebileceğimiz üzerinde konuşmaya çalışacağım. Çünkü daha önce de kısmen ifade etmiştim: aslında Kur'an-ı Kerim'de geçen bütün kıssalar, yani peygamberlerle ilgili anlatılan veya peygamberlerle ilgiliolmayıp da bize bir tarihsel olay gibi anlatılan şeylerin hepsi aslında evrensel

olgulardır, evrensel durumlardır. Hazreti Adem kıssası dahil bütün bunlar evrensel birer gerçektir. Ve her an bunlar yaşanmaktadır. Dolayısıyla bir örnek verecek olursak: eğer gerçek kendinizdeyseniz, gerçek kendinizin farkındaysanız, siz Allah'la kopmaz bir bağa sahip olduğunuzu idrak edersiniz. Allah'la kopmaz bir bağınız olduğunu idrak ettiğinizde ve gerçek varlığınızda varlığınızın da bu olduğunu kavradığınızda cennettesiniz demektir. Cennet bir yer değildir, bir mekân değildir.

Eğer gerçek kendinizi kavrıyorsanız, gerçek kendiliğin hakikatiniidrak ediyorsanız, aynı şekilde o Allah'la olan asla kopmamış ve hiçbir zaman kopmayacak olan bağınızın farkındasınız demektir. Bu ise cennette olmaktır. Dolayısıyla bir başka ifadeyle Allah'la olduğunuzu idrak etmek cennette olmaktır. Onu unuttuğunuzu veya ondan ayrı olduğunuzu zannetmek düşmüş olmak demektir. Dolayısıyla burada Kur'an'da anlatılan her şeyin aslında her birimizin hayatına işaret eden, hayatına bir mesaj veren bir durum olduğunu kavramak durumundayız. Yoksa bunları böyle tarihte olmuş, hatta işte tarihi araştırmalarda tespit edilmiş veya edilememiş gibi bir tartışmaya girmek gereksiz bir çabadır. Bütün bunlar hem tarihsel olarak vardır, deyim yerindeyse, ama ondan çok daha önemli olarak her birimizin hayatında vardır.

Hz. Nuh Kıssasının Zahiri Boyutu: Uyarı ve Kurtuluş Gemisi

Peki bu açıdan baktığımızda, örneğin Hazreti Nuh kıssası bize ne anlatıyor? Tabii kibunları değerlendirirken iki bakış açısı söz konusudur. Bunlardan bir tanesi bunların dışsal düzeyde yorumlanması, bir diğeriise içsel düzeyde yorumlanması. Buna bizim geleneksel kadim medeniyetimiz afaki yorum ve enfüsi yorum şeklinde bir tanım getirmiştir. Yani daha zahiri olarak hayatın içinde nasıl yorumlanmalı, bir de insanın kendiiç dünyasında nasıl yorumlanmalı. Buna dair bizde birçok arif, birçok sufi bu kıssaların enfüsi yorumlarını yapmışlardır. Bu noktada Hz. Nuh kıssası bize ne anlatıyor? Kısaca dışsal veya zahiri yorumunu ifade edeceğiz. Daha sonra daha enfüsi, daha içsel, daha kişisel düzeyde bize ne anlatıyor, buna bakmaya çalışacağız.

Daha zahiri düzeyde aslında ne anlatılıyor? İşte ilahi mesajı alan ve bu mesajı insanlara ileten bir peygamber var. Ve bu peygamber içinde bulunduğu toplumu uyarıyor. Onlara hatırlatmalarda bulunuyor, yaptıkları yanlışların farkına vardırmak adına mesajı en güzel şekilde, en açık şekilde anlatmaya çalışıyor. Ama bütün çabalarına rağmen içinde bulunduğu toplum, çok azı hariç, onun mesajına inanmıyor ve onun mesajını dikkate almıyor. Ve orada Hz. Nuh, bir felaket olacağını, bir sel, bir tufan felaketi olacağını, hatta bu konuda uyarıda bulunarak insanların inşa edeceğigemiye binmelerini ve buna göre hazırlık yapmalarını tavsiye ediyor. Kendisi de Allah'ın emriyle ve yönlendirmesiyle bir gemi yapıyor.

Dolayısıyla aslında burada ne var? Burada şunu düşünebiliriz: peygamberlerin mesajları insanlar için kurtarıcı bir fonksiyon görürler. Bu toplumsal olarak da böyledir.

Eğer bir toplum, bir peygamberin mesajını, yani Allah'tan mesaj almış bir peygamberin ilettiği mesajı kavrarsa ve bu istikamette hareket ederse, o toplum sağlıklı bir toplum olarak hayatına devam eder. Ve bütün olumsuzluklara,

problemlere, ters giden şeylere rağmen o toplum istikametli bir şekilde, doğru bir şekilde varlığını devam ettirir. Ve bu noktada temel argüman, temel prensip peygamberin mesajını dinlemektir.

Peygamberin Mesajını Reddetmek: İnsanoğlunun Büyük Sapması

Mülk Suresi'nde bir ayette mealen şu geçer: Allah insanları uyaracaktır. "Size bir mesaj ileten kimse gelmedi mi? Size bir Resul, bir Nebi gelmedi mi?" Onlar da diyecekler ki: "Biz böyle bir şeyi kabul etmiyorduk." Yani birisinin Allah'tan bir mesaj alabileceğini kabul etmiyorduk. Hatta bu şekilde gelenleri de yalanlıyorduk. Bu mealen Mülk Suresi'nde geçer. _(Editör notu: Konuşmacı sure adını açıkça belirtmiştir; olası ayet aralığı, uyarıcı gelmediği yönündeki inkârı konu alan Mülk Suresi 8-9._

_ayetlerdir, ancak konuşmacı ayet numarası vermemiştir.)_ Ve onları yani ya yalancılıkla, ya da yoldan çıkmışlıkla, ya da hayal kurmakla, ya da kendi kendilerinikandırmakla suçluyorduk — mealen bunu genişletirsek böyle diyebiliriz.

Ve dikkat edin arkadaşlar, bu aslında insanoğlunun büyük bir sapma halidir. Neden?

Bu, kendi kalbinden yola çıkarak, kendi özünden yola çıkarak Allah'la olan bağını unutan insanlara aslında Allah'ın, deyim yerindeyse, uzattığı bir iptir bu. Kurtarıcı bir iptir. Bir denizde boğulan bir insana atılan bir simit gibi, bir can kurtaran gibi, bir ip gibi, aslında kişinin o daldığı bataklıktan kurtulmaya çağrılır. Fakat insanoğlunun hem kendini unutması hem de gelen ilahi mesaja karşı bir körlük içinde olması nedeniyle tarihte birçok peygamber yalanlanmıştır. Günümüzde bunu en yüksek düzeyde yaşıyoruz. Artık insanlar peygamberlik kavramına bile şüpheyle bakıyorlar. "Ne bilelim ki onun Allah'la irtibat kurduğunu veya Allah'ın ona bir mesaj verdiğini nereden bilelim? Böyle bir şey olamaz, böyle bir şeyi biz kabul etmiyoruz."

Modern İnsanın Kibri: "Bana Mesaj Gelmediyse Kimseye Gelmemiştir"

Yani böyle insanları hani, hadi tamam, yalancı demeyelim, o kadar sert bir tepkivermeyelim, yalancı demeyelim, üçkâğıtçı demeyelim. İşte hakikaten de tarihte hanibir çıkarı olmayan veya bundan bir çıkar gözetmeyen kişiler olmuş. Bunlar da nedir?

Bunlar da kendi, tırnak içinde, muhayyilelerine, duygu durumlarına, tırnak içinde bilinçaltı kalıplarına veya kendi kişisel yapılarına göre Allah'tan mesaj aldıklarını zannediyorlar, öyle yorumluyorlar, bunu böyle görüyorlar, bu şekilde bakıyorlar — bu güya en yumuşak yaklaşım oluyor. Neden? Çünkü burada aslında temel bir problem var: modern insan kibirli ve kendi deneyimi dışında hiçbir olabilirliğe izin vermiyor.

Hani, "Allah bana bir mesaj vermemişse, öyle bir durum yaşamamışsam, bunu hiç kimse yaşamış olamaz. Ben vahiy almıyorsam bir kimsenin de vahiy almak gibi bir durumu söz konusu değil." Hani, tırnak içinde, "vahiy gelecekse bana da gelir, benim o peygamberlerden ne eksiğim var." Hatta tırnak içinde neredeyse birçok kişi şunu düşünebiliyor: "Ya onlar işte, en son peygamber 1400 yıl evvel gelmiş." Bir de böyle aşağılayıcı ve küçümseyici bir dilimiz var: "Ya işte böyle çok geri bir toplumda gelmiş" falan diye de böyle orayı küçümseyerek ve tırnak içinde kendi zahiri hayatımızın ne kadar ilerlemiş, ne kadar gelişmiş olduğunu ima ederek — bir anlamda modern insan hangi noktaya geliyor? Yani diyor ki: "Bana bir mesaj ya gelir, gelmiyorsa da ben

başkasına gelmiş bir mesaja itibar etmek zorunda değilim. Kendi aklımı, kenditasavvurumu, kendi birikimimi referans kabul ediyorum." Tıpkı o bahsettiğim Mülk Suresi'nde olduğu gibi: "Sana bir şeyin indiğini, sana bir şeyin indirildiğini kabul etmiyoruz. Böyle bir şeyin olabileceğini düşünmüyoruz. Sen hani yoldan sapmışsın veya kendiiç dünyanda bir döngüye girmişsin ve bunun da ancak seninle bir ilgisiolabilir. Biz sana bu konuda inanmıyoruz" tarzında ifadeleri vardır.

Her Birey Bağımsızdır: Anne-Baba-Çocuk İlişkisinde Baskı Yanlıştır

İşte Hz. Nuh'a da aslında ne yapıyorlar? Böyle bir yaklaşım sergiliyorlar. Buna eşi de dahil, buna çocuğu da dahil. Yani bu şu demektir arkadaşlar: insanoğlu her zaman objektif bir şekilde bir olaya bakamayabilir. Arzularımız, beklentilerimiz, yanılgılarımız, korkularımız, kibrimiz gerçeği görmemizi engelleyebilir. Bu, en yakınımız bile bizim görebildiğimiz bir gerçeği göremeyebilir demektir. Burada bütün mesele, kendivaroluşumuzun farkındalığını dikkate alarak bu temel üzere yaşayabilmektir. Eğer bunu doğal bir biçimde idrak edebilirsek o zaman bir problemimiz olmaz. Bunu en güzel aslında peygamberimizin kendi hayatında, o Mekke sürecinde görebiliyoruz.

Bazen bakıyorsunuz bir toplumda erkek inanmış, kadın inanmamış; kadın inanmış, erkek inanmamış; anne baba inanmış, çocuk inanmamış; çocuk, genç bir kişiinanmış ama anne babası inanmamış. Buna dair aslında çok örnek görüyoruz, ve çok ilginçtir: peygamber öyle bir mesaj iletmiş ki aslında, yani hepiniz Yaradan'ın bağımsız yarattığı varlıklarsınız. Yani anne babanız sizin varlığınızın tamamlayıcısı değildir.

Onlar inanabilir, inanmayabilir. Yani siz bağımsız bir bireysiniz, anne babanız da bağımsız bir bireydir. Veya bir anne baba olarak çocuğunuz da bağımsız bir bireydir. Siz çocuğunuza baskı yapamazsınız.

Hatta çok ilginçtir, bu tür bir baskıyı inanmayan insanlar yapmıştır. Evladı inanmış, peygamberin getirdiği mesajı onaylamıştır; fakat işte anne veya baba, "istesen bu inancından dönmezsen biz açlık grevi yapıp kendimizi ölüme terk edeceğiz, sen bu inançtan vazgeçinceye kadar biz bir şey yiyip içmeyeceğiz" diyerek bu tür bir yaklaşım sergilemişlerdir. Aslında bu insanoğlunun ilkel bir yaklaşımını ifade ediyor.

Yani bir anne baba hakikatiidrak ediyor olabilir, idrak etmiyor olabilir; evlat idrak edebilir ama anne baba idrak etmeyebilir. Burada bir gerilime gerek yoktur. Herkes kendi bağımsız varoluşu, bilinci ve iradesiyle hareket eder. Fakat bizim maalesef sosyolojik düzeyde kültürümüzde böyle sanki "anne baba çocuğundan yüzde yüz sorumlu" veya "çocuk anne babasını mutlaka değiştirmeli" veya işte "anne babam bir şeyi doğru bilmiyorsa onları mutlaka değiştirmeliyim, onlar benim annem babam" gibiyaklaşımlar sergiliyoruz. Hâlbuki Allah herkesi bağımsız bir birey olarak yaratmıştır. Senin bağımsız bir iraden var. Dolayısıyla biz Hazreti Nuh kıssasında biraz bunu da görüyoruz. Bu noktada Hazreti Nuh insanları uyarıyor. Aslında neye karşı uyarıyor? Onları helake götürebilecek felaketlere karşı, olumsuzluklara karşı uyarıyor. Ve diyor ki: "Yakında gelecek tabii bir felaket var ve sizin bundan kurtulmak için yegâne çareniz Allah'ın emriyle inşa ettiğim bu gemiye binmektir."

Hiçbir Şey Seni Kurtarmaz: Yüksek Dağlar Metaforu

Tabi ki oradakiinsanlar, başta hanımı ve çocuğu olmak üzere, "işte biz yüksek dağlara çekiliriz, bizi tabii bir felaket olacak olsa bile, dediğin doğru olsa bile, biz yüksek dağlara çekiliriz" diyorlar. Tabi Hazreti Nuh onları uyarıyor: "Yani yüksek dağlar da sizin kurtuluşunuza imkân sağlamaz" şeklinde uyarıda bulunuyor. Bu aslında şunu bize gösteriyor, sembolik olarak: dünyada hiçbir şey seni kurtarmaz.

Yani ne maddi zenginlik, ne birilerinin sosyal anlamda sana itibar etmesi, ne ünlü olmak, ne malamülk sahibi olmak, ne bir şeyleri bilip bunları satabiliyor olmak — hiçbir şey seni bu dünyadaki değişimlerden, dönüşümlerden kurtarmaz. Dünyanın en ünlü insanı da olsam hastalık ve ölüm senin kapını çalacaktır. Veya şöhret seni hiçbir zaman kurtarmaz, çünkü şöhret her an yıkılabilecek bir şeydir. Ama o şöhret anında sen çok ünlü olduğun için, işte herkesin seni görmek için birbirini ezdiğini de görebilirsin. Seni dinlemek için veya işte sana dokunabilmek için her şeyini feda edebildiğini de görebilirsin. Böyle durumlar görülebilir. Neden? Çünkü insan bilinciçok zayıftır. Ve bu zayıflıktan dolayı bir şeyleri büyütür insanoğlu. Ve bundan dolayı da insanlar aslında birbirlerini kandırırlar, birbirlerini yanıltırlar.

Bu bazen böyle — benim hani parantez içinde söyleyeceğim — bazen evliliklerde olur; yaniişte böyle biri diğerine der ki "sen benim hayatımsın, sen benim her şeyimsin" falan, 3 ay 5-6 ay sonra bu geçer. Böyle bir şey yoktur yani. Kimse kimsenin hayatı değildir, kimse kimsenin varlığının temeli değildir. Bunlar nedir aslında? Ya bir tarafın ya iki tarafın yanılgısı anlamına gelir. İşte "sen olmazsan yaşayamam, sen ne istiyorsan olsun." Yani böyle bir şey üzerinden bir hayat kurulmaz. Çünkü bunlar, yani sen yanılmıyorsan karşındakinin bir yanılgısı olarak bunu görmelisin. Ama sen de o yanılgıya düşüyorsan o zaman karşılıklı olarak, farkına varmadan, birbirinizi kandırmış olursunuz. Daha doğrusu, daha yumuşak bir ifade kullanalım, birbirinizi yanıltmış olursunuz. Dolayısıyla Hz. Nuh son tahlilde şunu diyor: hiçbir şey sizi kurtarmaz, yalnız bu Allah'ın emriyle benim yaptığım gemi sizikurtarabilir. Ve işte bildiğimiz kadarıyla bölgesel bir tufan oluyor ve bu tufan orada büyük bir sel baskınına yol açıyor, bütün her yeri su basıyor ve ancak o gemiye binenler kurtuluyor. Bunu zahiri olarak böyle yorumlayabiliriz.

Gemi Aslında Allah'ın Mesajıdır

Tabi ki burada nedir? Aslında Allah'ın emriyle yapılan gemi Allah'ın mesajına işarettir.

Yaniilahi mesaj insanoğlu için kurtarıcı bir gemidir. Allah'ın mesajını hatırlamak, o mesajın farkında olmak, o mesaja göre yaşamak bizi dünyadaki her şeyden kurtarır.

Mesela insanlar seni anlamayabilir. Ama sen, tırnak içinde söylüyorum, Allah'ın mesajını idrak ediyorsan, insanların seni anlamaması bir problem teşkil etmez. Senisarsmaz, seni yıkmaz. İnsanların sana gereken kıymeti vermemeleri, sana değer vermemeleri, seni yok saymaları senin varlığına en küçük bir eksiklik düşürmez, en küçük bir gölge düşürmez. Yeter ki sen kendinin ne olduğunu bilesin. Çünkü ilahimesaj arkadaşlar, temel olarak sen ve Allah arasındakiilişkinin ifadesidir. Yani din nedir diye sorulacak olursak: din, insan ile Yaradan arasında — ve aynı zamanda daha genel bir ifade kullanırsak, tüm yaratılışla Yaradan arasındaki bağın, ilişkinin fark edilmesidir. Bu kadar. Din budur. Din, Yaradan'la senin aranındaki bağın,

bağlılığın, ilişkinin, kopmaz ilişkinin idrak edilmesidir. Dolayısıyla senin her zaman bilincinde olman gereken şey, koruman gereken şey Yaratıcı'yla olan bağındır.

Din: Yaradanla Kul Arasındaki Bağın İdrakidir

En yakının seni görmezden mi geliyor? O an hatırlaman gereken şey, seni görüp gözetenin Yaradan olduğudur. En yakını olduğunu düşündüğün bir insan senianlayamıyor mu? Sen, Yaradan'ın seni anladığını hatırlarsın. Ama bu, "ey Rabbim, ben çok acı çekiyorum, sen benim acılarımı gör" demek değildir. Bu, "sen beni fıtrat üzere yaratansın" demektir. Ben de şu an fıtratıma dönüp senin varlığını, yakınlığını ve benimle olan ilişkini hatırlıyorum demektir. Dolayısıyla anlaşılmıyor olmak bana bir acı vermez. Bakın şunu unutmayın: acı çekiyorsanız bir yerde yanlış bir algınız var demektir. Acı çekmek bir yanılgının işaretidir. Acı çekmek bir şeyi unuttuğunuzun işaretidir. Eğer kendinizi acı çekerken görüyorsanız, size acı çektireni dışarıda aramanız beyhude bir şeydir. Sizi acı çektiren şey sizin yanlış algı ve bilinç halinizdir. Bu her zaman mı böyledir? Bu her zaman böyledir.

Taif'te Taşlanma: Peygamberin "En Acı Gün" Dediği Olay

Bakın Hz. Peygamber Taif'te bir anlık böyle bir acı hisseder gibi oluyor. Sonra neyihatırlıyor anında? Allah'ı hatırlıyor. Acı kalıyor mu onun için? Hayır, kalmıyor. KiPeygamber ne diyor? "Kavmimin bana yaşattığı en acı gün" diyor — zahiri olarak en acı gün. Bir insanlara gidiyorsun, herhangi bir ekstra talebin yok, bir art niyetin yok, bir şeyin yok. Sırf onlara hakikatiifade etmek, gelen hakikat mesajını ifade etmek istiyorsun. Ve onlar seni taşlıyorlar. Ne yaptın da taşlıyorlar, değil mi? Yaptığın hiçbir şey yok, hiçbir olumsuz şey yok. En tabii, en doğal, en insani olan ne olur? Misafir ederler. Yani, dinlemek istemiyorsan, gelen mesajı duymak istemiyorsan, "ya biz çok teşekkür ederiz sana, iyi niyetlisiniz ama sağ olun, biz buna ihtiyaç duymuyoruz" dersin değil mi? En doğal şey budur. Peygamber de zorla duracak hali yok, çeker gider değil mi, en tabii — hani çok medeni olmanıza bile gerek yoktur. En tabiikarşılama bu şekilde olur. Ama ne yapıyorlar? Peygamberi taşlıyorlar. Bu anlamda peygamber "en acı gündür" diyor. Kendisi acı çektiğiiçin değil, yapılan şey gayriinsani bir şey olduğu için. Çünkü o anda bir acı hissedecek gibi oluyor, deyim yerindeyse. Hani çünkü orada benlik ne der insana? "Ya böyle, hani Mekke'den çıkmışsın, Taif'e gidiyorsun, insanlar belki anlar, en azından daha insani davranırlar diye bir beklentim var." Bu beklentin gerçekleşmediği gibi bir de taşlanıyorsa, "ne yaptın da taşlanıyorsun? İktidarlarına mı ortak olmaya çalıştın? Yok. Bir şey mi talep ettin? Yok." Buna rağmen taşlanıyorsun. Ama orada peygamber benlik acısına düşmüyor. "Ey Rabbim" diyor, "eğer sen benden razıysan başıma gelen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok. Neden? Çünkü ben sendeyim, sen de bendesin. Ben senden razıyım, sen de benden razısın."

Allah'tan Razı Olmak Ne Demektir?

Bakın biz Yaradan'dan razı olduğumuzda aslında ne demiş oluyoruz? Bakın bunu olaylar bağlamında söylemiyoruz. Olayları dikkate alarak "ya Rabbi ben senden

razıyım" demiş olmuyoruz. Allah'tan razı olmak, Allah'ın sana verdiği varlık hakikatine razı olmaktır. Allah seni varlığıyla zenginleştirmiş, varlığıyla tanımlamış. Ve ne diyorsun? "Ben bundan razıyım." Annem babam da olsa, en yakınlarım da olsa, çok medeni görünen insanlar da olsa yanlış yapabilirler, bana yanlış davranabilirler. Kimigörmezden gelebilir, kimi anlamayabilir, kimi dışlayabilir. Ben Allah'tan razıyım, Allah da benden razı. Peki yaşadığım olaylar, yaşadığım olaylar sadece birer deneyimdir.

Ben deneyimin oluşturduğu bir varlık değilim. "Ben şu deneyimi yaşarsam tam olurum, bu deneyimi yaşarsam eksik olurum" — böyle bir algıya sahip değilim. O yüzden diyoruz ki Allah'ın rızası her şeyden üstündür. Allah'ın rızası dediğimiz şey aslında senin ondan razı olmandır. Yani "Allah benden razı mı?" — bu sorunun cevabı şurada yatar: sen ondan razı mısın? Ama ondan razı olup olmamanı tanımlayacağın alan yaşadığın şeyler değildir. İşte annen baban, eşin, arkadaşın, sosyal çevren, yaşamış olduğun olumlu veya olumsuz olaylar değil. Allah diyor ki"benden razı mısın" diyor. Ben ondan razı mıyım? Ondan razı olmam ne demek? Onun bana verdiği varlık bilincinden razı olmam demektir. Gerçek kendimi görmek ve o gerçek kendiliğimden razı olmak demektir. Benim gerçek kendimin bir eksiği yok ki. Bir defosu yok ki. Bir bozukluğu yok ki. Allah'ın ruhundan üflediği bir şey bu, Kur'an'ın ifadesiyle. _(Editör notu: Bu ifade, "Ben ona ruhumdan üfledim" mealindeki Hicr Suresi29. ayete — ve benzer şekilde Sad Suresi 72. ayete — yakın bir parafrazdır;_ _sure/ayet numarası konuşmacı tarafından belirtilmemiştir.)_ Allah'ın ruhundan üflediğibir şeyde eksiklik, bozukluk, yamukluk olabilir mi? Allah'ın ruhundan üflediği bir şey kendini böyle değersiz hissedebilir mi? Kendini yetersiz hissedebilir mi? "Şöyle olursam iyi olurum ama böyle olamazsam kötü olurum" diyebilir mi? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Olamaz.

O zaman Allah'tan razı olma noktasında neye bakacağımızı bilmeliyiz. Yoksa böyle yaşadığımız olaylara bakıp da "ne bileyim işte razıyız, hadi razı olalım da başka bir şey yapmayalım" demek, ya da "zaten Allah'la aramız limoni, biraz bozuk; onunla da aramızı iyice bozmayalım" der gibi, "ne demek razı, ya Allah'tan razı mısın, işte razıyız" demek — ya böyle bir şey olabilir mi yani? Bütün kalbinle razı olduğunu hissetmemiz — yerden göğe kadar razıyım, kalbimin bütün hücreleriyle, bütün hakikatiyle razıyım. Neden? Çünkü Allah'ın ruhundan üflediği şey var bende. Ben bundan dolayı razıyım. Yoksa yaşadığım olaylar — bazen Taif'te taşlanırsın, bazen bulunduğun toplumda görmezden gelinirsin, bazen herkes seni sanki göz ardı ediyormuş, yapayalnızmışsın gibi davranabilirler — sen Allah'tan razısın. Buraya dikkat etmemiz gerekiyor. İşte bu bilinci eğer idrak edebilirsek biz o zaman her zaman ve her durumda Nuh'un gemisindeyiz demektir. Ama sen bu idraki yitirmişsen, Nuh peygamberden bahsedersin ama boğulanlar arasında olursun. Dersin ki "ben HazretiNuh'u tabii kabul ediyorum, gemi yapmış mı yapmış, iyi bir de gemi yapmış, herkeside içine almış. E sen? Ya işte biz bilmiyoruz, dışarıda kaldık herhalde" falan dersin.

Neden? Çünkü hakikaten dışarıdasın. Çünkü onun gemisine biniyor olsan dünyada yaşadığın hiçbir olay senin üzerinde büyük bir negatif tesir bırakmaz. Yani bir sinek mızıltısı gibi gelir ve geçer. Taif'te taşlansan dersin ki "ya Rabbi onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet." Ama içeride bir ego çıkar der ki "ama ben bunu hak

etmiyordum." İşte başka bir benlik çıkar der ki "ya ben bunu hak edecek ne yaptım" falan der.

Nuh'un Oğlu: İçimizdeki "Ehlimizden Olmayan" Benlikler

Onlar nedir? Onlar sizin ehlinizden olmayan çocuklardır. İçinizdedir ama sizin ehlinizden değildir. Yani sizin fıtratınızdan değildir, sizin öz varlığınızdan değildir. Orada birçok benlik ortaya çıkabilir. Ve siz onları kendinizden zannedersiniz. Yani ne diyor Hazreti Nuh? "Ehlimden" diyor yani, "seni ve ehlimi kurtaracağım" diyor. E, oğlu kurtulmayanlar arasında yer alıyor. Diyor ki Hazreti Nuh: "Beni ve ehlimi kurtaracaktın ya." "Ey Nuh" diyor, "cahillerden olma." _(Editör notu: Bu, Hz. Nuh'un oğlunu gemiye çağırması, oğlunun dağa sığınacağını söylemesi ve Nuh'un "Rabbim, oğlum_ _ehlimdendi" diyerek Allah'a seslenmesi üzerine "O senin ehlinden değildir..._

_cahillerden olma" cevabını aldığı Hûd Suresi 45-46. ayetlerdeki kıssaya işaret etmektedir; ancak konuşmacı belirli bir ayet numarası vermemiştir.)_

Bakın buradaki cahilliği daha önce de ifade etmiştim: cahillik bir şey bilmemek değildir, bir şeyi yanlış bilmektir. Bir şeyi yanlış bilmek cehalettir. Yoksa bir şey bilmezsen, sakin, bilmiyorsundur; bir bebek gibi düşün, bilmiyordur ama yanlış bir bilgisi de yoktur. Ama yetişkin olduğunda cahillerden olma ihtimalin vardır. Mesela sen dersen ki "kendimi çok değersiz hissediyorum," cahillerden olmuş olursun.

Neden? Çünkü kendi değerini unutuyorsun ve kendini değersiz zannediyorsun. Bu nedir? Bu cehalettir. O yüzden cehalet diyerek kendimizi, birbirimizi suçlamamaya dikkat etmemiz gerekir. Her birimizin kendi cehaletiyle uğraşması lazım. Cehalet, bilgieksikliği değildir. Yanlış bilgiye, doğru bilgi diye yapışmaktır.

Cehalet: Bilgi Eksikliği Değil, Yanlış Bilgiye Sarılmaktır

O yüzden hepimizin içinde cahil benlikler var. İşte "ben bunu hak etmedim" diye hissettiğiiçin üzülen bir benlik cahil bir benliktir. Kendini değersiz hisseden benlik cahil bir benliktir. Hak ettiği kıymeti bulamadığını düşünen bir benlik cahil bir benliktir.

Ne demek "hak ettiğim değeri bulamıyorum"? Böyle bir şey olabilir mi? Allah sana varlık vermiş, hiçbir şey sunmadığın halde vermiş. Senin hak ettiğin en büyük şey Allah'ın sana ruhundan üflemesidir. Diğer şeylerin bir kıymeti kalabilir mi? Ama bir ego çıkıyor içeride, diyor ki: "Ben hiçbir zaman hak ettiğim yerde olamadım. Kimse bana hak ettiğimi vermedi." Bu nedir? O, ruhun gemisine binemeyen cahil oğul gibidir. Ve Allah peygamberi uyarıyor: sen cahillerden olma. O senin ehlinden değildir. Ama işte senin oğlun gibi gözüküyor. Yani ben düşünüyorum diyorsun bunu, ben öyle hissediyorum diyorsun. Ama hiç şuna bakmıyorsun: bu his gerçek kendinden migeliyor? Bizim en büyük tuzağımız budur. Gerçek kendimizden gelip gelmediğinigözlemlemeden, bunu ayırt etmeye çalışmadan biz ona sahipleniyoruz, ona ait çıkıyoruz. "E ne yapayım, böyle içimden öyle geliyor." "İşte niye üzgünsün?" "Ne bileyim, böyle istediklerim olmuyor." Bak bu senin gerçek kendinden değil diyoruz, değil mi? Yani Kur'an'ın tabiriyle o senin ehlinden değil diyoruz. Bütün kadim öğretiler bize bunu hatırlatıyor. Senin içinden geliyor gibi bir düşünce, bir duygu, ama o senin kendinden değil. Bu ayrımı yapabilmen gerekir.

Eğer sen o ayrımı yapmazsan, yani o isyankâr veya cahil olan evlat gemiye binerse ne yapar? Geminin asayişini de bozar, geminin dengesini de bozar. Biz niye mutsuzuz? Çünkü cahil benliklerimiz tarafından mutsuz ediliyoruz. Bir insan niye mutsuz olur ki, diyeceksiniz — "ooo ne kadar çok şey var, sayalım mı?" dersiniz.

Hâlbuki bir bakın hepsine: hepsi sizin gerçek kendinizle ilgili değildir. İşte başaramadıklarınızla ilgilidir. İsteyip de gerçekleştiremediğiniz şeylerle ilgilidir.

İlişkilerinizle ilgilidir. Vesaire vesaire. Siz bunlar tarafından, daha doğrusu bunları yanlış algılayan benlikleriniz tarafından mutsuz ediliyorsunuz. Atıyorum örneğin: ya işte anne baba olarak insan çocuğunun, tırnak içinde, söz dinleyen biri olmasını istiyor. Nereden çıkarıyorsun bunu? Yani söz dinleyen bir çocuk değil diye mutsuz mu olman gerekiyor? O zaman Hazreti Nuh böyle tepe tepe mutsuz olmalıydı, yerden göğe kadar mutsuz olmalıydı. Peki niye olmuyor? Bakın ona "ey Nuh, dikkat et, cahillerden olma" deyince hemen kendine geliyor. Var mı senin içinde böyle bir Nuh?

Yani "dikkat et, cahillerden olma" denildiğinde hemen kendini hatırlayıp "evet, cahillerden olmamaya dikkat etmeliyim" diyen bir bilinç var mı? Böyle bir Nuh bilincivar mı içinde? Onu bile unutmuşsun. Ne diyorsun? "Ya işte aslında öyle ama insan da üzülüyor." Tamam, o zaman ona tabiysen, sen o zaman Nuh'un gemisine binmemiş oluyorsun.

Kendi Geminizi İnşa Etmek: Allah'ın Kelimeleriyle Tanımlanmak

Bak, Nuh'un gemisine binmiş olduğun halde, hatta Nuh olduğun halde bazı cahil benlikler seni manipüle etmek isteyebilir. Anlatabildim mi? Bu olabilir. Ama sen buna dikkat etmelisin. Bunu gözlemleyebilmelisin. Bunu fark edebilmelisin. Bu ayrımı yapabilmelisin. Bu farkındalığı görebilmelisin. Bu farkındalık içinde olmalısın. Ama içeride bir şey seni sürekli manipüle ediyor: "İstediğim şeyler olmadı, hayatta hayal ettiğim şeyler olmadı." E, olmadıysa olmadı, ne var bunda? Sorun ne? Sorun ne? "Ya bu diyor, büyük bir sorun değil mi?" Yok, diyorum, hiç büyük bir sorun değil. İstediğin şeyler olmamıştır, bu kadar basit bir olay. Tırnak içinde, Taif'te taşlanmışsın. Sorun ne? Dikkat et peygamberin o bilincine, ne diyor kendine? "Ey Rabbim" diyor, "ben senden razıyım, sen de benden razıysan başıma gelen bir şeyin hiçbir ehemmiyetiyok." Ne demek bu? Yani olay sorun değildir. Hiçbir olayın seni mutsuz edebilme kapasitesi yoktur. Seni mutsuz edebileceğine inandığın an mutsuz olursun. Bir şeyin seni mutsuz edebilecek bir şey olduğuna inanırsan mutsuz olursun. Yoksa bu, o olay mutsuz eden bir olay olduğu için değil.

O yüzden büyük bir İslam alimi şunu söyler, der ki: "Ey Rabbim, başıma gelen şeylerden dolayı üzüntülü değilim; senin gelecekte takdir edip de başıma geleceğiniyazdığın şeylerden de rahatsız değilim. Sadece başıma bir şeyler geldiğinde benim seninle olduğumu, senin benimle olduğunu bana hatırlatmanı dilerim." Çünkü asıl olan şey budur. Asıl olan şey Taif'te güzel güzel karşılanmak değildir. Veya Taif'te taşlanmak kötü bir şey demek değildir. Bu olgusal bir şeydir. O yüzden Kur'an diyor: "Biz sizi hayır ile de şer ile de karşılaştırıyoruz." _(Editör notu: Bu ifade, "Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deneriz" mealindeki Enbiya Suresi 35. ayete yakın bir parafrazdır; sure/ayet numarası konuşmacı_

_tarafından belirtilmemiştir.)_ Yani konu o değil ki Allah biziiyilerle karşılaştırsın — tabikarşılaştırsın, fena olmaz da, ama kötülerle de karşılaştırıyorum diyor. Peki benim pozisyonum ne, ben neyim? Ben Allah'ın benim fıtratıma koyduğu fıtri değerlerle yaşamaya çalışan biriyim. Benim alanım bu yani. Benim alanım neyle karşılaşacağım değil. Neyle karşılaşacağımı araştıramam sürekli, neyle karşılaşacağımı kestiremem, bunu belirleyemem. Böyle bir kâhinlik sanatına sahip değilim.

Peygamber bile diyor, bakın ne diyor? Hatta çok ilginç: "Ben" diyor, "yarın bana ne yapılacağını bilmem" diyor yani. _(Editör notu: Bu ifade, "De ki: Ben peygamberlerden bir türeme değilim; bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum" mealindeki Ahkaf Suresi 9. ayete yakın bir parafrazdır; sure/ayet numarası konuşmacı tarafından belirtilmemiştir.)_ Bu ne demektir aslında? Aslında bu şu demektir: ben yarın başıma ne gelecekle ilgilenmiyorum, ben yarın başıma ne gelecekle ilgili değilim. E pekineyle ilgilisin? Bak, millet bir sürü asturluğa gidiyor, falcıya gidiyor, gelecek seneyitespit etmeye çalışıyor, bilmem ne yapmaya çalışıyor, evleneceği kişiyi tespit etmeye çalışıyor. Sanki çok mühim bir şey yani. Bu bu kadar mühim bir şey mi? Bana göre değil. Ama bana göre değil. Şimdi ne yapıyoruz? Böyle sürekli geleceği tespit etmeye çalışıyoruz. Yarın başıma ne gelecek, ne olacak, çok merak ediyoruz. Peygamber ne diyor? "Ben yarın başıma ne gelecek bilmem" diyor. Bu aynı zamanda şu demektir: ben kendimle Allah arasındaki bağın, ilişkinin farkındalığını önemsiyorum. Benim için asli önemli olan şey bu. Ben eğer bunu tam olarak idrak edersem, başıma ne gelirse gelsin, o da gelir, bu da gelir. Hoş bir şey de gelir, daha hoş olmayan bir şey de gelir: bugün beni anlayan bir insanla karşılaşırım, yarın anlamayan bir insanla karşılaşırım; bugün bana iyilik eden bir insanla karşılaşırım, yarın bana soğuk ve nefretle bakan bir insanla da karşılaşırım. Allah selamet versin, kızmama gerek yok. Kim bilir ne derdivar, kim bilir hangi cahil benliğin içinde kaybolmuş. Bunu kişisel algılamama da gerek yok. Veya işte "Allah benim tarafımda, onlardan değil, onlara Allah gösterecek" diye bir hikâye de üretmeme gerek yok.

"Allah Bana Yeter": Hakikatin İdraki

Bakın ne diyor Hazreti Peygamber, Taif'teki o toplum için? "Ya Rabbi onları affet, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar." Ben şimdi bunu desem içinizden bir cahil benlik çıkabilir, siz değil — cahil bir benlik çıkabilir içinizden. Ne der? "Ben peygamber değilim." Değil mi? Hâlbuki sana peygamber kıssalarıyla ne anlatılıyor? Peki sen kendine bir gemi yaptın mı? Allah'ın kelimeleriyle kendine bir gemi yaptın mı? Bak Allah diyor ki: "Seni ben yarattım, seni ben var ettim, sen değerli bir varlıksın, benim varlığımla değerlisin, seni kendime muhatap kıldım, seni yeryüzünde aziz bir misafir yaptım. Bak kâinata şahit ol, ama kâinata dilencilik etme." Allah bizi dünyaya aziz bir misafir olarak gönderiyor. Biz sefil bir misafir olarak dönüyoruz. Üstümüz başımız berelenmiş, yaralanmış, mutsuz, huzursuz, türlü türlü dertleri kendi başına yüklenmiş — ya sen nasıl bir aziz misafirsin? Bak peygamber taşlandığı halde aziz bir misafir olduğunu nasıl yaşıyor, görüyor musun? Öyle bir olayda bile bir mutsuzluk, bir yıkılmışlık, bir hayal kırıklığı söz konusu değil. Peki buradan ne çıkarmam gerekiyor?

Benim gemimi yapmam gerekiyor. Allah'ın kelimeleriyle benim gemimi yapmam

gerekiyor. Hatta aslında gemi bile yapmana gerek yok. O gemi sensin. Yani o gemisenin, Allah'ın var etmesiyle var olan varlığındır. Bu gemi hiçbir zaman batmaz. Bu gemi ne yaşarsa yaşasın bunu dert etmez. Bu gemi ne yaşarsa yaşasın herhangi bir tahribata uğramaz. Çünkü bu gemi Titanik gibi değildir. Öyle inşa ettik ki kaza geçirse bile bir şey olmaz. Öyle bir kaza geçirirsin kiiki saatte batıverirsin. Neden? Çünkü batmayan bir gemi yapman lazım.

Senin varlığın bu âlemin dalgalarında batmaz. Senin varlığın bu dünyada yaşadığı hiçbir şeyle kendini kötü, mağdur, mahrum, eksik hissetmez. Sana kim ne derse desin, sen bu bilinçteysen; biri seni kırsa, biri sana hakaret etse, sen kendini aşağılanmış ve değersiz hissetmezsin. Neden? Çünkü sen varlığının içindesin. Sen geminin dışında değilsin ki. Sen geminin içindesin, kendi varlığının içindesin. Kendivarlığının içindeysen, hangi yaşayacağın olay, karşılaşacağın hangi söz sana kendinideğersiz hissettirebilir? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Asla ve asla böyle bir şeyin imkânı yoktur. Ama ben kendimi mutsuz, huzursuz, eksik, yetersiz hissediyorsam unutmamalıyım ki geminin dışındayım. Dikkat etmem gerekir. Veya gemideyim ama gemideyken cahil benliklerin baskısı altındayım. Bakın ne dedik? Nuh gemide ve Nuh, ama bir cahil benlik o anda görünüveriyor. Allah ona ne diyor? Uyarıyor: "Ey Nuh, cahillerden olma." O yüzden hayattaki en büyük tuzak "ben böyle hissediyorum, ben böyle düşünüyorum, ama bu içimden geliyor" demektir. Böyle bir şey olabilir mi?

Bin tane sahte duygu gelse hepsini kenara koyabilmeliyim. "Beni kimse anlamıyor, kimse bana değer vermiyor, kimse hak ettiğim noktada bana gereken saygıyı göstermiyor, hak ettiğim yerde değilim." Bak, kaç tane geri veriyor bir anda, değil mi?

Bunların hepsi cahil benlikler. Hepsini bırakıyorum. Ben bunları kendimin görmüyorum. Kendi ehlim olarak bunlara bakmıyorum. Bunlar benim duygularım diye asla sahip çıkmıyorum. Çünkü bunlar benim duygularım değil. Benimle bir bağım varmış gibi görünüyor ama benden değil. Sankiiçimdenmiş gibi geliyor ama benden değil. Bunu ayırt edebilmeliyim. Tıpkı Nuh'un oğluyla ilgili hikâyesi gibi. O senin ehlinden değildir.

Dolayısıyla kendimizi kendimiz olmayan şeylerden temizlemeye ihtiyacımız var.

Mevcut durumumuzu kendimiz olarak algılamamak bilincinde olmalıyız. Neden?

Çünkü biz tertemiz, saf bir fıtrat halinde değiliz ki. Çocukluktan itibaren hangidüşünce ve duygularla etkileştik? Karşılaştığımız insanlar bize hangi düşünce ve duyguları aşıladılar, değil mi? Peki ne yapacağım bu durumda ben? Bunların hepsini... "ne yapayım, işte böyleyiz, böyle gidiyoruz" mu diyeceğim? Hayır, aslında gemimiinşa etmem lazım. O gemi Allah'ın kelimeleriyle inşa olmalıdır. Mesela, atıyorum: "Anne babam beni anlamadı" veya "sevmedi" veya "onlardan gereken sevgiyi alamadım" — bu Allah'ın kelimesi mi? Cahil bir ego kelimesi. Bak oraya. Bu Allah'ın kelimesi mi? Kimse beni anlamadı — bir bak bakalım, bu kimin kelimesi? Allah'ın kelimesi mi? Allah şunu diyor mu sana? "Ya kimse seni anlamazsa işin çok berbat yani." Böyle bir cümle var mı Kur'an-ı Kerim'de? "Hayatta kimse seni anlamıyorsa sen şanssızsın, yapılacak da bir şey yok, çok zor." Böyle bir kelime var mı Kur'an'da? Böyle bir Allah'ın kelimesi var mı? "Gerçekten istediğim şeylere

ulaşamadım, hep insanlar engel oldular, bundan dolayı da mutsuzum." Bak bakalım, Allah'ın böyle bir kelimesi var mı? "İstediklerinize ulaşamazsanız mutsuz olursunuz." Var mı Allah'ın böyle bir kelimesi? Yok. O zaman ben bu kelimeyle kendimi tanımlayabilir miyim? Kendime dair bir tanım yapabilir miyim? Böyle bir tanım yaparsam bu gemi tabii afetlere dayanır mı? Dayanmaz tabii ki. Depresyon da olursun, kaygı bozukluğu da yaşarsın, mutsuz da olursun. Hayatta yaşamak istememe gibi bir duygunun tuzağına da düşebilirsin. Neden? Çünkü bunlar Allah'ın kelimeleri değil.

Bak Allah'ın nasıl bir kelimesi var. "Bütün insanlar senin etrafından dağılırsa de kiAllah bana yeter." Bak, bu Allah'ın kelimesi. Allah'ın bir tek bu ayetini bir de idrak etsek. Bakın, bir tek bu ayeti, abartmıyorum: insanlar etrafından dağıldığında de ki"Allah bana yeter." Ama bu böyle sözel bir şey değil. Gerçekten Allah'ın sana yettiğinihissetmek, idrak etmek. Ama bu böyle "canınız cehenneme, Allah bana yeter" falan trip atmak değil bu. Bu bir trip değil yani, bu bir hakikat idraki. "Bütün insanlar etrafından dağıldı, Allah selamet versin, Allah bana yeter, ben bir eksiklik hissetmiyorum, Allah'a çok şükür, Rabbime şükürler olsun, hiçbir eksiklik hissiyatım yok, Allah da onlara selamet versin." Peki onlar hakkında ne düşünüyorsun? "En güzel şeyleri düşünüyorum, inşallah iyi olurlar, bir problemim yok onlarla." Bunu hakikaten diyebilsek, gerçekten hakikatiyle idrak edebilsek, emin olun Kur'an'ı anlamışsınız demektir. Bir eksiklik hissetmiyorsanız — ama bakın içeride bir ego ne diyor? "Ya yeter de işte insan şunu da istiyor" diye bir sürü hikâye üretiyorsun.

Neden? Çünkü içeride bir cahil benlik var, diyor ki: "Ya öyle, Allah sana yeter öyle olmuyor yani, işin şeyi bu değil yani, Kur'an öyle diyor ama âmenna, kabul ediyoruz falan ama iş öyle olmuyor." Bak sana bunu dedirtene bir bak yani. Bu nasıl bir tuzak? Sana bu cahil benlik ne anlatmak istiyor? Buraya dikkat et.

Evet, inşallah haftaya nasip olursa dersi devam ettiririz. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Mülk Suresi'nde geçtiği belirtilen bir ayet mealen aktarılmıştır ("Size bir uyarıcı gelmedi mi?" mealinde); ancak konuşmacı yalnızca sure adını söylemiş, ayet numarasını belirtmemiştir (olası: Mülk Suresi 8-9. ayetler). Bunun dışında metinde sure adı ve ayet numarasıyla açıkça belirtilen başka bir ayet yoktur. Çeşitlinoktalarda ayetlere sure/ayet numarası verilmeden parafraz şeklinde atıfta bulunulmuş; bu pasajlar metin içinde editör notlarıyla ayrı ayrı işaretlenmiş, olası karşılıklar (Enbiya 21:35, Hicr 15:29, Hûd 11:45-46, Ahkaf 46:9) parantez içinde öneriolarak sunulmuş, kesin olarak iddia edilmemiştir.

Tüm Ayet İndeksi →

İlgili Sohbetler

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.