Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Kısa Özet
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsana verilen beden, duygu ve düşünce merkezleri birer "asa"dır; doğru kullanıldığında hizmetkâr, yanlış kullanıldığında insanı zehirleyen bir "yılan"a dönüşür.
- Mutsuzluk, kaygı ve değersizlik hissi nesnel bir sorunun değil, bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşimin sonucudur; "istediğim olmadı" ile "mutsuzum" arasında zorunlu bir bağ yoktur.
- Gerçek kendilik ve varlık bilinciyle bağ kurulduğunda, ilişkilerde ve olaylarda yaşanan iniş çıkışlar insanın mutmainliğini sarsmaz; bu bilinç kaybolduğunda kişi başkalarının bakışı ya da olayların seyri üzerinden var olmaya çalışır.
Giriş: Kur'an Kıssalarının Evrensel Anlamı
İki hafta bir ara verdik. Bugün konuşacağımız konu daha önce de kısmen değindiğimiz ama üzerinde çok durmadığımız veya durulmayan bir konu: Hz. Musa'nın yaşadığı iki hadiseyle ilgili, bunların bizim hayatımızdaki yansımaları nedir? Bunları kendi hayatımız açısından nasıl anlamalıyız?
Tabii ki başta şunu hatırlatalım. Kur'an'da geçen bütün kıssalar aslında anlamı itibariyle evrenseldirler. Yani oradaki kıssaların bütün hepsi, bir açıdan anlamı itibariyle anlatmak istedikleri mesaj itibariyle hepimizin hayatında bir şekilde vardır.
Dolayısıyla Kur'an'daki kıssaları bu çerçeve içinde hatırlamalıyız. Yani bu kıssa ne anlatıyor? Bu kıssanın temelde anlatmak istediği şey nedir? Bunun benim hayatıma dair vurgusu nedir? Benim hayatımdaki hangi durumlara, olaylara, süreçlere işaret ediyor? Buralara bakmak önemlidir.
Hz. Nuh Kıssası: Sorumluluğun Sınırları
Örneğin insan bazen eşi, çocuğu, çok yakın dostu ile ilgili bir çaba içinde olur. Onu inandığı iyiye, doğruya ve güzele yönlendirmeye çalışır. Ama diyelim ki Hz. Nuh'un kıssası önümüze gelir ve bize ne der? Yani eşin de olsa, çocuğun da olsa, bu noktada senin sorumluluğun mutlak değildir. Sen mutlaka eşini, çocuğunu, arkadaşını, dostunu, kardeşini veya çok sevdiğin, önem verdiğin bir insanı değiştirmek gibi bir sorumluluğun yok. Hatta bu konuda aşırıya kaçarsan orada yanlış bir yaklaşım da sergilemiş olursun.
Dolayısıyla Hz. Nuh'un o kıssasının içinde biz neyi görüyoruz? Sorumluluğumuzun doğru sınırlarını görüyoruz. Mutlak bir sorumluluğumuz yoktur, hiç kimseye yoktur. Dolayısıyla bu ve bunun gibi kıssaları bu çerçeve içinde yorumlamaya, anlamaya dikkat etmemiz gerekiyor.
Hz. Musa'nın Asası: Üç Psikolojik Merkez
Hz. Musa'nın asası olayında aslında ilginç bir durum var; o da bize verilen psikolojik melekelerin hangi konumda olması gerektiği, bunlara nasıl yaklaşmamız gerektiği ve bunlara yanlış bir yaklaşım sergilediğimizde bunların bizim hayatımızda nasıl zararlı olabileceği durumudur.
_(Bu noktada kayıt kısa bir teknik kesintiye uğramış: "Efendim? Çekeyim. Gitmiyor. Evet.")_
Dolayısıyla Musa'nın asasını ben bir açıdan insana verilen psikolojik düzeydekimelekeler olarak tanımlıyorum. İşte orada Hz. Musa ne diyor? Allah ona bu elindekiasa nedir diye sorduğunda Hz. Musa da diyor ki: Ben ona dayanırım. Onunla hayvanlarıma yaprak silkelerim ve onda başka menfaatlerim de vardır.
Bu "dayanırım" ifadesiniinsanın fizik merkezi, beden merkezi olarak ele alabiliriz.
Yaniinsanın fizik varlığı ve buna bağlı işlevleri olarak ele alabiliriz. Ve insan gerçekten de en başta psikolojik düzeyde bedenine dayanır. Bedeni üzerinde bir temellendirmesi vardır.
İkincisi, onunla bir kısım ihtiyaçlarını gideriyor. Bu da aslında duygusal merkezdir. Duygusal merkez, fayda celbetmek ve zarardan kaçınmak fonksiyonunu görür; bu noktada o merkez, ihtiyaç duyduğunda karşılığında bir fonksiyon görür.
Üçüncü olarak da "bunda benim başka faydalarım da vardır" diyerek orada da aslında düşünce merkezini, yani düşünerek, analiz yaparak, değerlendirerek bana faydalı bir şekilde bir süreç işletirim. Yani bana fayda sağlayacak şekilde hayatımı
yönetmeye, yönlendirmeye ve bu şekilde hayata adapte olmaya çalışırım gibi bir şeyianlayabiliriz.
Dolayısıyla o asa, fizik merkezimizdeki üç, psikolojik düzeyimizdeki üç merkeziifade eder. Ve aşağı yukarı her birimiz bedenimizi bir taraftan korumaya çalışırız, bir taraftan duygu merkezimiz üzerinden ortaya çıkan istekler, ihtiyaçlar, beklentiler üzerinde yoğunlaşırız ve aynı zamanda düşünürüz.
Asayı Bırakmak: Yılana Dönüşen Beden Merkezi
Bu durumda Allah ne diyor? Asayı bırak diyor. Yani asla bu ne demektir? Biraz onunla çok fazla özdeşleşmişsin. Biraz ondan ayrış. Yani onu tamamen bırak. Ama bakın, bırakmak demek fırlatıp atmak değil. Oraya dikkat edin. Yani bir bırak, bir onunla kendi aranda bir mesafe oluştur. Bir adım sen geri çekil ve onu bırak. Yani onu fırlat, at anlamında bir şey kullanılmıyor. Onu bırak deniyor. Bırak ve bir nevi aslında gözlemle.
Peki bıraktığında ne oluyor? O bir yılana dönüşüyor. Ne demek bu? Yılana dönüşmesi ne demek? Şimdi dikkat ederseniz bizler bazen bedenimize aşırı odaklanırız. Bazen bu güzellik anlamındadır, bazen yakışıklı olmak anlamındadır, bazen bedenimiz üzerinden bir beğenilme anlamındadır, bazen bedenin sağlığını korumaya çok aşırı odaklanma anlamındadır. Böyle sürekli bedeni korumaya çalışma gibi bir hikayeye düşeriz. Ve hayatımızın önemli bir kısmını o tutar.
Mesela benim tanıdığım birkaç samimi arkadaşım vardır. Hiç sektirmeden benimle ne zaman karşılaşsa "kilo mu aldın, kilo mu verdin" diye sorar. Başka bir şey yoktur. İlk sorusu budur mesela. Benim aklıma bile gelmez. Ama demek ki onun zihni ne kadar bununla meşgul ki bunu soruyor, merak ediyor. Tabii kendiiyiliğim için soruyor da ama burada aslında neyi görüyoruz? Aşırı bir özdeşleşim, aşırı bir odaklanma. Buna psikoloji dilinde fiksasyon diyorlar. Yani bir şeye takılıp kalma.
Hani bazen böyle ergen çocuklar olur ya, işte yüzünde bir sivilce vardır, bedeni o sivilceden ibaret gibidir. Bütün dikkati oradadır yani. Veya bazen bir kişi burnuna takmıştır. "Burnum neden kemerli, neden şöyle değil" diye takar yani. "İşte mümkün olsa ameliyat yapacağım" der ama "korkuyorum" der falan böyle.
Bu nedir aslında arkadaşlar? Bu, gereksiz olarak bir şeyin seni meşgul etmesi. Bir şeyin sana kendinmiş gibi görünmesi. Bir şeyle çok fazla özdeşleşmiş olman. Artık aslında o seni yoruyordur yani. Hani sürekli böyle karnına bakıyorsundur. "İşte kilo aldım. İşte ne zaman vereceğim? Nasıl vereceğim? Veremiyorum. İşte verdim, aldım." Bir sürü hikayenin içinde dönüp dolaşırsın.
Bu gene en masum olanı. Yani beden konusundaki bu odaklanma aşırıya kaçtığında, kişi durumu daha ileri boyutlara taşıyabiliyor: estetik ameliyat yapmak, her sene botoks yapmak, onu yapmak bunu yapmak. O tabii ki artık işin biraz aşırılaşmış bir durumu. O da tabii ki büyük bir tuzaktır bir insan için.
Duygu Merkezi: Mutsuzluk Zehiri
İkincisi ve üçüncüsü daha önemlidir. İkincisi duygu merkezi. Duygu merkezimiz bize, kendimizle ilgili ve ilişkilerimiz üzerinden aldığımız geri bildirimle ilgili birçok hikaye anlatır; bizim için aslında bir çeşit yılan fonksiyonu görür.
Mesela bazen ne olur, istediğim bir şey olmadı mesela, derim ki ben çok mutsuzum.
Niye mutsuzum? Çünkü istediğim şey olmadı. Bak, Allah'ın sana isteklerini gerçekleştirmek, daha doğrusu en başta isteklerini doğru bir biçimde tanımlamak ve mümkünse isteklerini gerçekleştirmek adına verdiği bir imkanı ne yapıyorsun? Daha doğrusu, buna dikkat etmediğin için bu ne hale geliyor? Mutsuzluk hikayesi haline geliyor.
Niye mutsuzsun? "İstediğim şey olmadı." Pekiistediğin şey olmadığında niye mutsuzsun? "E mutsuzum çünkü istediğim olmadı." Yani niye istediğim şeyin olmaması mutsuzluk oluştursun ki? Artık bu soruyu sormayı bile unutmuşuzdur. Yaniistediğim bir şeyin olmaması niye bende mutsuzluk oluşturuyor?
Bak Peygamber Mekke'yi umre niyetiyle ziyaret etmeye çalışmış. On kilometre kala engellenmiş. Bak istediği olmamış. Hem de haksız bir biçimde istediği olmamış. Pekimutsuz mu olmuş? Olmamış. Peki niye mutsuz olmamış? Niye ben, bırak böyle önemli bir şeyi, küçük bir şey karşısında bile mutsuz oluveriyorum.
"İstediğim olmadı." Yani sınırlama meydana geldi. Veya istediğim şeyi gerçekleştiremedim, mutsuzum. Bak ne oldu aslında, dikkat et. O duygu merkezi o durumda sana yılan gibi muamele ediyor. Senin mutluluğunu öldürüyor. Seni öyle bir zehirliyor ki; mesela birinin canı bir mutfak eşyası istedi, veya böyle canı çok güzel bir perde gördü, "değiştireyim" dedi evdeki perdeyi, veya hani mevzu kadın erkek değil, işte çok güzel bir takım elbise gördün, işte çok pahalı, alamadın, bir anda mutsuz oluveriyorsun. Niye mutsuz oluveriyorsun? Çünkü o merkezi yanlış bir şekilde kullanıyorsun ve şunu fark edemiyorsun: "Ya beni bu duygu merkezimi yanlış bir biçimde kullanmak mutsuz ediyor" demiyorsun, diyorsun ki "isteğimin gerçekleşmemesi beni mutsuz etti." Halbuki benim isteğimin gerçekleşmemesidurumunda mutsuz olmaktan başka bir şansım yok diye bir durum söz konusu değil ki. Sen duygu merkezini yanlış bir biçimde kodlamaya başlamışsın ve bu yıllardır da devam ediyor.
Bu ta çocukluk çağımızdan itibaren başlayabiliyor. Bazen çocuklarda görürüz değil mi? Mesela istediği bir şey olmayınca hemen ya ağlıyor, ya kızıyor, ya tepkisellik gösteriyor vs. Dolayısıyla diyelim kiistediğim bir şeyin olmaması, istemediğim bir şeyin olması veyahut da istediğim bir şeyin istediğim zamanda olmaması vs. Bütün bu durumlar bende ne meydana getiriyor? Mutsuzluk meydana getiriyor. Yani tırnak içinde söylüyorum, mutsuzluk zehiri tarafından zehirleniyorum. Yani duygu merkeziaslında bende yılana dönüşmüş. Her zaman değil ama bazen öyle, yılana dönüşmüş.
O duygu merkezi doğal bir biçimde kullanılmadığı için, yaniilk asli halinde olmadığı için ne oluyor? Bende işte mutsuzluk, değersizlik veyahut da diyorum ki mesela "ben buna layık değil miyim?" Hatta bu Allah'a kadar gidiyor. Diyorum ki Allah niye benim
isteklerimi yerine getirmiyor? Ben layık değil miyim? Allah niye bana hep olumsuz davranıyor? Hiçbir istediğim olmuyor. Veya istediğim şeyler istediğim zaman olmuyor.
O kadar da yalvarıyorum. O kadar da ibadet ediyorum. Bak, Allah'a kadar gidiyor. Yani senin Allah'la ilişkini bile zehirleyebiliyor. Neden? Çünkü o bir yılana dönüşmüş.
Tabii ki yılan metaforu o noktada da anlamlıdır. Yani sürekli bir değişkenliği temsil eder ve aynı zamanda sürekli bir gömlek değiştirme niteliğine sahiptir. Mesela çoğu zaman hayatımızda şunu yaşamışızdır: "Ya şu olsa çok mutlu olurum" demişizdir. Olmuştur o. Ama onun mutluluğu kısacık sürmüştür. O yılan gömlek değiştirip şimdide "bunu istiyorum" diyor. Sürekli gömlek değiştiriyor. Değişken bir mahiyeti var. Ve sürekli sana "şöyle olursa mutlu olurum, böyle olursa bak seni ısırırım, mutsuz ederim" diyor.
Yani ben niye mutsuzluk zehri tarafından ara sıra zehirleniyorum? Bir şey olmadı, tamam olmadı. Elimden geleni yaptım mı? Yaptım. Tamam, sorun yok. Hiç mutsuz değilim. Ama bakın bu gibi konularda bile artık böyle neredeyse toplum olarak "tabiiinsan böyle durumlarda mutsuz oluyor tabii, insanız yani" falan diyoruz yani. Ama mutsuz olmama imkanımız olduğunu dahi unutmuşuz. E tabii mutsuz olacağım diye oraya gereksiz bir yerden baktığımızı bile fark edemiyoruz. İşte o yüzden Allah diyor: bir bırak diyor yani. Bak o hisse bir bak, o algıya bak, o mutsuz olana bak.
*Düşünce Merkezi: Zihnin Kaosu*
Bir diğer şey düşüncelerimiz. Ortada bir sorun yok. Kafamızda hayali sorunlarla ilgilikırk tane hikaye dönüyor. Öyle mi olur, böyle mi olur? Ya şöyle olursa, ya böyle olursa diye kırk tane hikaye dönüyor. Ve sen bir bakıyorsun gerçekten kendini kaygılı, mutsuz, ne olacağını bilemeyen, belirsizlikler içinde kalakalmış biri gibi hissediyorsun.
"Ne olacağım" diyorsun, "ileride ne olacak benim bu halim?" Bunu üreten kim? İşte Allah'ın bize belli faydalar için verdiği düşünce merkezini biz yanlış bir şekilde kullanıyoruz. Aşırı ve yanlış şekilde.
Üstelik de buna "ya ben çok düşünüyorum, ben çok derin düşünüyorum" diyoruz. Diyorum ki o kadar derin düşünüyordun, ne çıkardın ortaya yani? Ne tür bir buluş mu çıkardın, bir sonuca mı ulaştın, bir felsefi bir manaya mı ulaştın, bir hikmete miulaştın? Yok, hiçbir şey yok. Bu derin düşünmek değil ki. Bu düşüncenin içinde debelenmek bu. Yani düşünme gibi gözüken ama düşünce olmayan bir kaosun içinde dönüp dolaşmak.
Peki bu yılan değil mi? Bu seni bazen belirsizlikler içinde hissettirmiyor mu? Kendinikaotik bir yerde hissettirmiyor mu? Kendini korku ve kaygı içinde bazen hissetmiyor musun? Hissediyorsun. Peki neden dolayı oluyor bunlar? Oluyor çünkü sen düşünce yılanı tarafından ısırılıyorsun. Düşünce sana hizmet etsin, sen onun üzerinden bazı faydalara ulaş diye verilmişken, sen "ya bıktım bu düşüncelerden, böyle kafam durmuyor ya" diyorsun.
Zaten insan biraz dikkat edince, hani çok düşünenlere ben diyorum ki: "Tamam, şimdidüşünme." "Madem sen düşünüyorsun, bir dur, şimdi düşünme." "Hocam
durduramıyorum" diyor. O zaman bak, sen düşünmüyorsun. Hani şey gibi bu: rüzgarlı gün gibi, rüzgarla dönüp duruyor. Ama sen de ona binmişsin, sen de onunla dönüp duruyorsun. İşin kötü tarafı o. Bırak o dönsün, ama sen onunla dönmüyorsun demiyorsun.
"Zihnimde bir sürü düşünce geçiyor." Bırak geçsin, sıkıntı yok. "Ama ben çok düşünüyorum hocam." Diyorum ki bak orada dur. Düşünen sen değilsin. Madem sen düşünüyorsun, dur bakalım, durabilecek misin? Hayır, duramıyorsun. Hatta ben çok insanların şunu söylediğini duymuşumdur: "Zihnimin sesini unutmak için işte ya müzik dinliyorum, ya kendimi bir film açıp ona bırakıyorum, ya şunu yapıyorum ya bunu yapıyorum." Bu ne demek aslında? Bakın, düşünme merkezimizi o kadar yanlış kullanıyoruz ki bir süre sonra ondan kaçasımız geliyor. Yani o kadar zehirliyor bizi. Çünkü o bir yılan haline gelmiş.
"Korkma": Asanın Aslına Dönüşü
Peki ayet devamında ne diyor? "Korkma" diyor. Bak demek ki hani burada da "korkma" ifadesi bize şunu anlatıyor: Sen onun bu durumundan kork, yoksa onun doğal halinden korkma. Yani o her halükarda bir yılan değil. Ben sana onun nasıl senizehirleyen bir yılan olduğunu gösterdim. Şimdi ne yapıyorum? Onu evvelki haline döndüreceğim. Evvelki hali senin elindeki hal değil, benim ilk yarattığım hal. Yani ben düşünce, duygu ve beden, fizik merkezini doğal haline döndüreceğim.
Bak sen onun nasıl seni zehirlediğini gördün. Hangi durumlarda, hangi şekillerde zehirlediğini gördün ve kaçındın, değil mi? Haklı olarak. Yani ben kimin tarafından mutsuz ediliyorum? Kimin tarafından kaygıya, paniğe, gerginliğe, mutsuzluğa sürükleniyorum? Hangi düşünceler bende bir kaçış arzusu uyandırıyor, orada da kaçılacak bir şey yokken? Bunları görüyor musun? "Evet görüyorum." Tamam, şimdikorkma, bunları gördün ya. Korkmana gerek yok. Ben onu evvelki haline döndüreceğim. Onu alabilirsin.
Çünkü bakın, dikkat edin, o şey, yani o asa, yani psikolojik düzeydeki merkezlerimiz bize hizmet etsin diye verilmişlerdir. Ama biz onları doğru kullanmadığımız için, onlara kendimizi kaptırdığımız için, onların aşırılıklarına düştüğümüz için, bize bir nevizehirleyici yılan hükmüne geçmişlerdir. Peki onların doğal hali nedir? Onların doğal hali hizmetkârdır. Ne diyor Allah? "Ey Musa, onu şimdi eline al." İşte o zaman sana hizmet eden bir şeye dönüşüyor.
Mesela tasavvuf geleneğinde de -gerçi şunu da söyleyelim arkadaşlar- Orta Doğu merkezli bütün kadim öğretilerde asa sembolizmi çok güçlüdür. Ve ister bir Hristiyan din uleması olsun, ister bir Yahudi, ister bir Müslüman, asa kullanmak bu anlamda geleneksel bir yaklaşımdır. Manası da budur. Manasını tekrar hatırlatalım: Allah'ın sana psikolojik düzeyde verdiği eylem, düşünce, duygu ve beden imkanını sen kullanıyorsun. Yani o asa senin elinde, sen o asa değilsin.
Dikkat edin, biz ne yapıyoruz? Bu psikolojik melekeleri, merkezleri kendimiz zannediyoruz. Halbuki onlar benim kullandığım bir asadır. Onlar benim kullanıma
verilmiş imkanlardır. Mesela neye ihtiyacım var? Şuna. Bu ihtiyacımın gerçekleşmesiiçin ne yapabilirim? Şunu. Yaptım. İsteğim gerçekleşmedi, veya dış nedenlerle engellendi. Peki ne yapacağım burada? Mutsuz mu olacağım? Yok. Bu duygu merkezi benim kullandığım bir niteliktedir, kullandığım bir enstrümandır. Bunun benimutsuz etme şansı var mı? Ama kendimi ben buna teslim etmişim. O zaman ne oluyor? Ona bırakırsam kendimi, o diyor ki "ben mutsuz oldum." O mutsuz olunca ben de mutsuz oluyorum. Öyle bir hikaye oluşuyor.
İstediğim bir şey gerçekleşmiyor, bir anda kendimi mutsuz hissediyorum. İstediğim bir şeyin önüne engel çıkıyor, bir anda kendimi mutsuz hissediyorum. Dikkat edin, hayvanlarda pek bu yoktur. Evcil hayvanları biz bozuyoruz çoğunlukla. Doğal hayvanlar aleminde bu pek yoktur. Elinden geleni yapar ve hayat akar gider. İstediğibir şey olmadığında böyle oturup mutsuz mutsuz somurtmaz mesela. Veya böyle ikielini başının iki yanına alıp böyle derin derin düşünen hayvan yoktur yani. Bir bizde oluyor. Halbuki biz hani hayvandan daha üstün bir varlıktık. Evet üstünsün, ama sana verilen şeyi yanlış kullandığın için bazen hayvanlardan daha aşağı pozisyona düşüyorsun.
Düşünce merkezini yanlış kullandığında başına bela açıyorsun. Düşünce merkeziniyanlış kullandığında gereksiz yere korku, kaygı, endişeye kapılıyorsun. Neden?
Çünkü kıymetli bir şeyi yanlış kullanıyorsun, çok kıymetli bir enstrümanı yanlış bir biçimde kullanıyorsun. Mesela Allah duygu merkezini vermiş ama "ona bilincinle sınır koy" demiş, ama sen sınır koymayı bilmiyorsun, böyle bir şeyleri aşırı bir biçimde istiyorsun. Veya istediğin şey gerçekleşmediğinde bu sende bir mutsuzluk, hatta bir değersizlik bile üretiyor. Bak oraya kadar gidiyoruz mesela. "İstediğim olmuyor, kendimi değersiz hissediyorum. Allah bile bana değer vermiyor." Nereden anladın diyorum. "Diyor kiisteklerimi gerçekleştirmiyor, o yüzden değersiz hissediyorum."
Benliğin Parçalanması ve İmanın Örtülmesi
Bu, aslında yine sonuç olarak hareket etmesi ve durumunu değerlendirmesi anlattığınız şekilde değerlendirmesi, gerçek anlamda iman evveliyeti gösteriyor. En nihayetinde, ben şiddet içerisinde elimden geleni yaptım, sonuç oldu, o zaman deliren bir şey mi oluyor ki? "Ben orada başaramadım, olmadı." Yani kendimi kaptırdığım zaman orada ne kadar... "iman ettim demiştim ama işte" -- aslında aynen orada şunu görüyoruz. Yani bazı benlikler aslında imanın hakikatini örtüyor bizde.
Yani bir tarafımız iman ediyor. Hatta bazen ne oluyor, böyle bir şeyler söylüyoruz, sonra suçluluk hissediyoruz. "Ya bunu ben niye öyle düşündüm" falan diyoruz.
Aslında bu şunu gösteriyor: biz bilinç olarak dağılmışız aslında. Yani ortada bir merkez ve onun hiyerarşik düzeniiçinde işleyen bir şey yok. Dağınık bir şey var. Yanibir anda bir şey oluyor, oradan "ya işte Allah beni sevmiyor" falan diyorum mesela. O anda "işte ya ilahi kader bu, bak bu dünya önemli değil" -- tamam önemli değil önemlideğil de, hep öyle dedik bugüne kadar getirdik ama "ya yeter artık" falan diyor bir başka benlik. Yaniiçeride kaotik bir hikaye var. Neden? Çünkü bunlar fıtri hallerinde değiller. Fıtri doğalarını koruyamamışız.
Hani basitçe söyleyeyim, nasıl bazen böyle ağaçlar büyürken ne yapılır? Mesela budanır değil mi? Mesela işte diyelim ki yükselmesi gerekiyor ağacın, sen o yana açılan dallarını budarsın. Bizde hiç budama falan yok. Nasıl gelişmişse öylesine bırakıyoruz. Merkezimiz, duygu merkezimiz, düşünce merkezimiz kendi başlarına buyruk olmuş; buldukları şeyi yansıtıyorlar. O anda imanımız ne oluyor? Örtülüyor.
O yüzden İslam akaidinde ne denir? Kişi büyük günah işleyebilir veya büyük hatalar yapabilir ama bu onun imanının yokluğuna işaret etmez. Neden? Der ki çünkü o an imanı bir şeyle örtülmüştür. Nasıl Peygamberimiz diyor ya: kişide öfke hakim olunca akıl örtülür. Bu, o kişide akıl yok demek değil. Ama o anda o öfke duygusu, o öfkelibenlik, akıl imkanını, akıl kabiliyetini ne yapıyor? O an örtüyor. O yüzden yok demiyoruz imana ama iman o anda örtülmüştür. Ha, kişi fark edip "ya ben hani böyle bir his geldi bana ama ya bu yanıltıcı bir şey" diyebilir.
Önemli olan benim fıtratıma uygun davranmam, yoksa istediğim bir şey olmuş veya olmamış değil. Ama biz ne yapıyoruz? O istek merkezi bizde o kadar güçlenmiş ki ve o kadar yanlış bir şekilde işliyor ki. Mesela işte diyelim ki bir çocuk, duygu merkeziçok güçlü, ebeveyninden bir şey istiyor, istediği bir şey için "olmaz" denilince ağlayıp bağırıyor. Neden? Çünkü yanlış işliyor. Yani merkez yanlış işlemekte. Bu büyüyünce ne olacak? Büyüyünce de böyle olacak. Devam edecek bu hikaye. Ağlamayacak da içine ağlayacak. İçinden üzülecek. Ama şunu diyemeyecek.
Yaniişte o Ahmed Amiş Efendi'nin ifade edilen sözü: "Bir şeyin olmasıyla olmaması nazarında eşit değilse, nakızsın" diyor. Aslında bu ne demek istiyor? Bu şunu demek istiyor: senin duygu merkezin senin merkezin değil. O, psikolojik düzeydeki bir merkez. Sen onun efendisisin, onun merkezi sensin. O, bir şey olur veya olmaz, kendine göre bir hissiyata girebilir. Ama senin nazarında olmasıyla olmaması eşittir. Ne anlamda eşittir? Şu anlamda: yani benim varlığım bir şeyin olmasıyla artmıyor, bir şeyin olmamasıyla eksilmiyor.
O yüzden bakın, psikolojik düzeydeki merkezler hizmetkârımızdır. Onlar bizim elimizdeki asa gibidir. Ama bunlar bizim elimizdeki asa olmaktan çıkıp bizi döven kırbaçlara dönüşmüşler, bizi yutan yılanlara dönüşmüşler.
Mesela bir belirsizlik oluyor, veya gelecekle ilgili bir şeyi kontrol edemiyorum. Böyle bir anda kendimi kapana kısılmış, mahvolmuş, yıkılmış, ne yapacağını bilemeyen, büyük bir kaygı ve korkuya kapılan bir kişi olarak algılıyorum. Bak ne yapmış? Bir yılan seni tutmuş -- hani o çok böyle kalın yılanlar var ya, onların adını unuttum, piton yılanları değil mi? Hani adama sormuşlar, "bu yılan zehirli midir?" demişler, "yok" demiş, "ama boğuyor" demiş. Anlatabildim mi? Şimdi bazı yılanlar zehirliyor, bazı yılanlar boğuyor. Demiyor muyuz bazen "kendimi boğulmuş gibi hissediyorum"? Aslında seni boğan bir şey var mı? Yok. Ama boğulmuş gibi hissediyorsun. Peki bunu ne yapıyor? İşte bunu yapan şey, senin o düşünce, duygu ve eylem merkezlerinidengeli ve ölçülü kullanmıyor oluşun. Ve artık onlar seni kullanıyor.
O yüzden asanın elinde olması çok mühimdir. Sen kendini asa zannediyorsun ama o senin emrine verilmiş bir asadır. Bir bak bakalım: istediğin bir şey olmadı, ne kadar problem ediyorsun? Bir dakika mı sürüyor, on dakika mı sürüyor, on yıl mı sürüyor?
Diyelim ki anne babandan gereken sevgiyi göremedin. Kaç yıldır mutsuzsun, kaç yıldır kendini eksik, yetersiz, kaybetmiş hissediyorsun? Bir bak bakalım oraya.
Halbuki böyle bir şey insan için gerçek midir? Asla değildir. Yani annen baban tarafından sevildiğin ölçüde veya anlaşıldığın ölçüde varsın; böyle bir şey yok.
Ama duygu merkezimiz ne diyor bize? "Anlaşılınca kendiniiyi hissedersin, anlaşılmayınca kötü hissedersin" diyor. Halbuki böyle bir şey duygu merkezinin yanlış işlemesidir. Anlaşılmak duygu merkeziiçin bir deneyimdir. Anlaşılmamak da bir deneyimdir. Yoksa anlaşıldığımda mutluyum, kendimiiyi hissediyorum; anlaşılmadığımda çok kötü hissediyorum -- bak sen ne yapıyorsun? Duygu merkezinikendine yılan haline getirmişsin.
Veya diyelim ki her şey net, belirgin olduğunda kafan rahat ama böyle bir belirsizlik olduğunda dayanamıyorsun. Bak ne yaptın? Sen düşünce merkezini yılan haline getirdin. Seni ısıran, seni boğan bir yılan haline getirdin. Gelecekte ne olacak diye düşünüyorsun. Geleceğin sana ne getireceğini veya senin bu dünyevi zaman içinde gelecekte devam edeceğini kim söylüyor? Bilmiyorsun ki.
O yüzden Hz. İsa ne diyor? "Bugünün kaygısı bugüne yeter" diyor. Eski zamanda insanlar, bugün başımı sokacağım bir çatı var, bugün karnımı doyuracağım bir ekmek var, çok şükür şükrederdiinsanlar değil mi? Şimdi ne diyoruz? "Kenara para koyamıyorum, arttıramıyorum, şunu yapamıyorum, ileride ne yapacağız?" Bir hikayenin içine girmişsin. "Ya işte bu parayla araba alamayız ki." Almasan ne olur? Onu düşünemiyorsun. Yaniimkan olursa alırım, olmazsa almayıveririm; "ne olacak" diyemiyorsun. Neden? Çünkü içeride bir yılan var. Diyor ki "şu şu şu olmazsa eksik olursun." O zaman seni eksiklik zehiriyle boğmaya çalışıyor. Eksiklik zehiriyle kanını zehirliyor.
Sürekli kendini böyle işte "geç kalmışım" diye hissediyorsun. Benim bir çok yakın bir tanıdığım, akrabam var. "Şu yaşa geldim amca, arabam bile yok" diyor. "Şu yaşa geldim, evim yok." Yahu senin iki katı yaşında birçok insanın evi arabası yoktu yanive kimse de bunlardan dolayı bir dert hissetmiyordu. Ama bak, senin zihnin sana öyle bir tuzak kuruyor ki sende çok yoğun bir eksiklik duygusu hissettiriyor. Ve çok uygun imkanlar içinde yaşadığın halde bir eksiklik hissiiçindesin. Sana bunu yapan kim?
Sana aslında çok huzurlu, dingin, mutlu olabilecekken bu mutsuzluğu veren kim?
İşte bu durumda Allah bize ne diyor? Asanı bir bırak diyor. Bak bu duygulara bir uzaktan bir bak. Bu duygular nedir? Bu düşünceler nedir? Bu hissiyatlar nedir? Bunlar doğal mı, yoksa edinmiş olduğun kalıplar mı? Bunlara bir dikkat et. Bak dikkat et, bunlar senin mutsuz eden, seni yutan, sana bir dert, problem, kaygı, korku, endişe veren hikayelere dönüşmüş.
Bakın bizim bütün insanların derdi haline gelmiş şeyler bunlar değil mi? Bakın ne diyoruz? "Prozak çağındayız" diyoruz, şunu diyoruz bunu diyoruz. Her birimizde bir hikaye var. Neden? Çünkü hepimizin asası aslında yılan olmuş. Ama yılan olduğunu da görmüyorsun. İşte o yüzden Allah "bak, bırak" diyor ve onun yılan olduğunu görüyorsun. "Ya ben bir şeyin olmamasından dolayı niye bu kadar mutsuz oluyorum ki?" Ama o duygu merkezi diyor ki "ama istiyorum."
Yılanın İki Ucu: Hizmetkâr mı, Efendi mi?
Bak, sen mi onun efendisisin, o mu senin efendin? Tamam, bir şeyiistiyorsun.
İstediğin şey meşru mu? Meşru. Orada da sıkıntı yok. Ama olmadı. "Olmazsa ben mutsuz olacağım." Niye? "Valla sen mutsuz olabilirsin ama ben olmayacağım" diyemiyorsun. Çünkü onunla özdeşleşmişsin. Halbuki sopa, sen nereye istersen oraya konumlanır değil mi? Sopayı nereye koymak istersen oraya koyabilirsin. Ama artık sopa seni yönetiyor. Yani sopa senin kullandığın bir enstrüman olmaktan çıkmış, senin kırbacına dönüşmüş, seni kontrol eden bir şeye dönüşmüş.
Mesela insanlar böyle samimi, sakin, iyi niyetli, sevgi dolu olsa ne güzel olur. Doğru. Ama "samimiyetsiz olurlarsa ben kendimi mutsuz hissediyorum." Yani niye mutsuz hissediyorsun ki? "Ama ne bileyim öyle hissediyorum." Tamam işte bak, o orada bir yılan fonksiyonu var. Sen insanların samimiyetini yönetemezsin. Sen samimi ol, sen dürüst ol, sen iyi niyetli ol. Ama bak, düşüncen korku üretmesin. "İşte insanlar bana zarar verir." Nereden biliyorsun? "E öyle düşünüyorum." E bak, düşüncen yılana dönüştü. Yani Allah'ın sana nesnel bir şeyi analiz etmek için verdiği şeyi sen, imajinasyonunla bir korku nesnesine dönüştürüyorsun.
"Ne bileyim, öyle hissediyorum." Ya bırak işte bu hikayeleri, bırak. Bak bunlar birer yılan gibi fonksiyon görüyorlar. Ve sen sonra diyorsun ki "kendimi güvende hissetmiyorum, mutsuzum, istediğim hiçbir şey olmuyor, hayat çok berbat, hiçbir şey belirli değil." Yani zihin öyle bir hikayenin içine bizi sokuyor ki, mesela diyor ki "bak, ikiyıl sonra bir araba alırsın, üç yıl sonra bilmem ne yaparsın, beş yıl sonra bir ev alırsın" falan filan, sana bir hikaye anlatıyor. Hikaye fena değil, güzel yani, kötü değil.
Ama seni ona yapıştırıveriyor. E peki o plan işlemeyince ne oluyor? Zihin seniboğuyor. "Aptal herif" diyor. "Kafanı çalıştırmadın" diyor. "Öyle oldu, böyle oldu." Ve "işte falan seni destekleseydi şöyle olurdu, filan sana yardımcı olsaydı böyle olurdu." Etrafını suçluyorsun, kendini suçluyorsun. Bir sürü hikaye üretiyorsun.
Halbuki ortada bir sıkıntı var mı? Yok. Sadece yaptığın bir plan, planladığın gibiolmadı. Bu kadar basit. Bak, bu kadar basit. Bazıları bana soruyor, "bu kadar basit mi" diyor. Diyorum bu kadar basit: planladığım bir şey planladığım gibi olmadı. Ama içeride bir hikaye var, diyor ki "olmalıydı." O zaman seni ne yapıyor? Seni kendikıskacına alıveriyor. Onun mengenesi altında sıkışıveriyorsun. Kendini böyle sıkışmış gibi hissediyorsun, yıpranmış hissediyorsun, mutsuz hissediyorsun. "Özgür hissetmiyorum" diyorsun. Halbuki özgürsün.
Dolayısıyla bir yılanın koynunda yaşıyoruz. Bakın, yılanı koynumuzda taşımıyoruz, yılanın koynundayız yani. O bizim efendimiz. Ama onunla aramıza bir mesafe koymadığımız için de fark edemiyoruz bunu. Mesela düşünün, hangiinsan "benimutsuz eden hangi düşünceler ve duygular, ben biraz bunları bir görsem, nasıl olur" demiyoruz değil mi? Hep şunu diyoruz: "beni kim mutsuz ediyor? Beni neler mutsuz ediyor?" Sürekli hikayemiz bu yani. Asamızla hiç ilgilenmiyoruz, asamıza dikkat etmiyoruz, asamızın bize ne oyunlar oynadığını fark etmiyoruz.
Halbuki bir dur, ya bak, hani ortada bir nesnel bir problem yok ama bir hikayen var. "Şu yaşa geldim, şunu yapmalıydım. Bu yaşa geldim, şuna sahip olmalıydım. İşte şu isteklerim gerçekleşmeliydi, şunlar olmalıydı." Bak, bir hikayenin içine girdin ve o yılanın artık koynundasın.
Hz. Musa kıssası bize ne diyor? Diyor ki bunu gör. Bir adım geri çekil. Bu duygu ve düşünceleri gözlemle. Bunların biraz farkına var. Mutsuz olmanı gerektirecek hiçbir şey yok. Kendini daralmış hissetmeni gerektirecek hiçbir şey yok. Sadece istediğin bir şey olmadı. Planladığın bir şey gerçekleşmedi. Bu kadar. Bu sadece bundan ibarettir.
Ama sende öyle bir mekanizma oluşmuş ki: isteklerim olmalı, isteklerim olunca mutluyum, isteğim engellendiğinde veya gerçekleşmediğinde mutsuzum. Sen çok güzel bir yılanı edinmişsin, çok güzel bir yılan besliyorsun koynunda. Sonra da ara sıra seni ısırıyor, sonra diyorsun ki "bu yılanı kim ürküttü?" Ya yılan sende, senin onu çözmen gerekir. Ya bugün düşünün, bütün değersizlik hikayeleri bununla bağlantılıdır.
Bütün değersizlik hikayelerinin altında yatan şey bizim kendiiçimizdeki bir yılandır.
Yoksa nasıl bir insanın davranışı bana kendimi değersiz hissettirebilir, değil mi?
Hatta birisi bana "sana hiç değer vermiyorum, benim gözümde zerre kadar kıymetin yok" diyebilir değil mi? Ama ben varlığımın farkındaysam, değerimin nereden kaynaklandığını biliyorsam, ben niye derim ki "ya bu insan biraz sağlıksız düşünüyor şu anda, sağlıksız bir yaklaşım var ve sağlıksız biçimde konuşuyor." Ama bu onunla ilgili bir problem. Allah selamet versin. Kızgınlığım da olmaz, öfkem de olmaz, değersizlik duygum da olmaz, hiçbir hikaye olmaz.
Peki bu çok mu zor? Hayır. Yeter ki asanı temiz tut yani. Asa evvelki halinde olduğu gibi olsun. İşte Allah o yüzden ona diyor ki bak, şimdi onun sana ne tür bir yılanlık yaptığını fark ettin. Bunları anla ve bunları bırak, ama asayı sana ilk yaratıldığı gibigeri vereceğim. Yani Allah'ın sana verdiği psikolojik melekeleri, doğru olduğu, yaratıldığı üzere kullan. O kadar. Yapacağımız çok ekstra bir şey yok aslında. Sadece o psikolojik melekeleri temizlemeye ihtiyacımız var. Basitçe orayı temiz tutacağız. Üzerindeki bütün eklentileri sakince bırakacağız.
Mesela işte insanlardan takdir görmek insanın hoşuna gidiyor. Bak, bu bir yılandır yani. Biri seni takdir eder, birisi gıcıklığına veya yanlış bir algısı nedeniyle seniküçümseyebilir. Şimdi sen insanlardan takdir görmek insanı motive ediyor -- benimotive etmiyor, etmemeli de -- yani bir insandan takdir görmek beni motive ediyorsa elimde bir yılan var demektir. "Ya bu hoşuma gidiyor hocam." İyi, o zaman hoşuna
gidiyorsa o yılanın öbür ucu da zehirli. Yani yılanın kuyruğu hoşuna gidiyor olabilir. Çıngıraklıdır, ses çıkarıyor, hoş. Değil mi, tatlı bir sesi var. Ama öbür ucunda da zehirlidişleri var.
Sen hoş tarafını "ya bu hoş ya, insanların takdir etmesinde ne zarar var, insan motive oluyor, hoşuma gidiyor" -- iyi kardeşim, o zaman devam et, bak öbür tarafını da ama unutma: insanlar takdir etmediğinde veya şöyle veya bu nedenle küçümsediğinde veya yok saydığında da o zaman mutsuz olacaksın. Bunu kabul ediyorsan sıkıntı yok. "İnsanlar bana değer verdiğinde çok mutlu oluyorum, motive oluyorum, vermediğinde yıkılıyorum." Tamam işte bak, bu bir yılan. Yılan her zaman iki uçludur.
Tıpkı bir sopa gibi. Sopanın da iki ucu vardır. İki ucu senin elinde olmalıdır. Onları yöneten sen olmalısın. Yoksa onun yönetimi altına girmemelisin. Onun yönetimi altına girersen asla iflah olmaz.
Dolayısıyla aslında bu Musa'nın bu kıssasının bu bölümü gerçekten çok çok kıymetlibir şeydir. Altın değerinde bir şeydir.
Hz. Yunus Kıssası: Duygu Merkezi Tarafından Yutulmak
Yunus kıssası da aslında Hz. Yunus'un duygu merkezinde meydana gelen bir isteğianlatıyor. Kavminin iman etmesiniistiyor. Bütün gayretine rağmen, uzun yıllar çaba göstermesine rağmen iman etmediklerini görüp bir noktada onlara kızıyor. HalbukiAllah ona böyle bir vazife vermemiş. O kendi kendine, duygu merkezinin aşırı işlemesi neticesinde öfkeleniyor ve kavmini terk ediyor. Bu, bakın, bir balığın yutması olarak anlatılıyor. Yani, tırnak içinde söylüyorum, duygu merkezinin içinde kaybolmuşsun. Duygu merkezi tarafından yutulmuşsun.
Yani "kavmin sana inanırsa, kavmin senin Allah'tan getirdiğin mesaja inanırsa rahat, mutlu, dingin olacaksın; inanmazsa üzgün, öfkeli, agresif olacaksın." Sen bunun tarafından yutulmuşsun. Hayatı bunun üzerinden görüyorsun. Kavmine o gözle bakıyorsun. Halbuki bak bakalım, Hz. Muhammed mesela o şeye girmedi değil mi? Kavmine her zaman şefkatle baktı. "Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" dedi.
Yoksa işte "ya ben böyle kavmimin iman etmesiniistiyorum, istiyorum, seviyorum onları, çok değer veriyorum, çok önemsiyorum, yıllarca mücadele ediyorum, ediyorum, kimse iman etmiyor" -- bir yer geliyor, yani tırnak içinde, "ben de insanım" deyip patlıyorum. Öyle olursa ne olur? Yılan tarafından yutulmuşsun demektir. Duygu merkezi tarafından ve onun yandaşlığını yapan düşünce merkezi tarafından yutulmuşsun demektir. Sonra da dersin ki "ya bir insan bu kadar da düşüncesiz olur mu ya" falan dersin. Veya işte "ben onlara kötü bir şey mi anlatıyorum? Ben onların hayrına olacak şeyi anlatıyorum, niye inanmıyorlar" deyip düşünce ve duygu merkezin tarafından yutulmuş olursun.
Ne zaman ki merkezine dönersen, onların senin merkezin olmadığını anlarsan, o zaman bakarsın ki, yani kızacak bir şey yok, öfkelenecek bir şey yok, kavmini terk edip gidecek bir şey yok yani. Sen fıtratına uygun yaşarsın, davranırsın, hayat çok doğal bir şekilde akar. Ama sen dersen ki "ben bu kavmi düzelteceğim" -- bu bazen
bizde de olur. Yani anne veya baba, "eşimi veya çocuklarımı düzelteceğim, düzeltemeyince Allah belanızı versin der gibi sizi terk ediyorum." Ya, Allah sana böyle bir sorumluluk yüklemedi ki.
Bakın bu çok açık aslında Kur'an'da. Allah hiçbir ebeveyne çocuğunu veya eşini, deyim yerindeyse, sıratı müstakime getirmek sorumluluğu vermemiştir. Bakın bunu açık söylüyorum: sadece bu konuda üzerine düşeni yap, bu kadar. Daha fazlasını önermemiştir. Bu çok açık. Ama biz kendi üzerimize hiç ekstra vazife üretiyoruz. Ama aslında dikkat edin, o, istek merkezimizin aşırılığı. "Onları düzeltmeliyim." Ne münasebet. Yani öyle bir vazifem yok ve karşımdaki eğer şu an o anlayışta değilse onu baskılamış olacağım. E hani dinde zorlama yoktu; bizim bir arkadaşımız var, "dinde zorlama yok bende zorlama var" derdi. Yani ne gerek var, niye yanlış bir yerden bakıyorsun? Ama neden yanlış bir yerden bakıyoruz? Çünkü psikolojik benliklerin içinde kalıyoruz. Allah'ın bize yüklemediği bir sorumluluğu yüklenmeye çalışıyoruz.
İşte Hz. Yunus'un da tuzağı oydu. Ve Allah onu hatırlattı: sen bundan sorumlu değilsin. O da hatırladı: "Sen benim asıl varlığımın merkezi ve kaynağımsın. Ben seninle varım, mutmainim ve mutluyum." Bunu idrak etti. O zaman selamet sahiline çıkıverdi.
O yüzden işte Yunus kıssasından alacağımız şey de: "benim balığım ne?" Yani ben hangi balık tarafından yutulmuşum? Yani onu neyin yuttuğunu bilmiyorum -- önemlideğil. Böyle anlatıldı ya. Önemli değil o. Önemli olan bir şeyin manasıdır. Anlatabilir miyim? Manasını keşfetmemiz gerekiyor. Yoksa hani ben ne diyeceğim -- "Hz.
Yunus'u bir balık yutmuş, Allah'a şükür ben hiç denize girmiyorum zaten, yüzme bilmiyorum, muhtemelen beni hiç balık yutmaz, dolayısıyla beniilgilendiren bir kıssa değil" mi diyeceğim? Yoksa orada bir mana var. O manayı keşfetmem gerekiyor. Ben ne tarafından yutuluyorum? Neyin içinden bakıyorum? Beni ne kuşatıyor? Ve neyin kuşattığı perde içinden bakıyorum?
Gerçek Benlikle Bağ: İlişkilerde Yılan Tuzağı
Mesela bakıyorum, "hayatta kimse beni sevmiyor" diyorum. Bak ne yaptım? Duygu merkezinin sahte bir noktası üzerinden kendimi kötü hissediyorum. "Hayatta kimse beni sevmiyor" diyorum ve o algı üzerinden mutsuzluk hissediyorum. "Hayatta kimse beni anlamadı" diye mutsuzluk hissediyorum. Veyahut da kendimi mükemmelleştirmek istiyorum, mükemmelleştiremediğim için mutsuzum. HalbukiAllah diyor mu kiilla kendini mükemmelleştir? Hata yaptığında tövbe istiğfar et, iyidoğru ve güzel davranmaya çalış. "Benim rahmetimden de ümidini kesme, ben affediciyim" diyor Allah sana bunu. Dolayısıyla kendimize yanlış şeyler yüklüyoruz.
Veya bir bakıyorsun, duygu merkezinde güçlü bir yakın ilişki güdüsü var; böyle çok yakın samimi bir arkadaş, bir dost yoksa veya böyle bir eş yoksa, sürekli kendimiyalnız hissediyorum, yapayalnız hissediyorum, bir şey oluyor, "yalnızım" diyorum, bir
mevzu oluyor, tak hikaye hep oraya gidiyor. Halbuki ben yalnız değilim ya. Ben yalnız değilim ama ben kendimi unutmuşum.
O yüzden arkadaşlar, bütün ilişkilerde kendinle, gerçek kendinle bağ kurmadığın müddetçe, ilişkin her zaman problem üretmeye açıktır. Her zaman. Neden? Çünkü sen bir ötekinin algısı üzerinden varsın. Bir ötekinin sana geri bildirimi üzerinden varsın. Onunla mutlusun ama o şöyle davranırsa da mutsuz olursun. Onunla kendinitam hissediyorsun ama şöyle davranırsa eksik hissedeceksin. Çünkü kendinle kurduğun ilişki zayıf. Gerçek kendinle kurduğun ilişki zayıf olduğu için zaten bütün dikkatini, bütün varlık algını birine bağlıyorsun. Bu bazen ebeveynin olabilir, "annem olmazsa yaşayamam" dersin. Bazen eşin olabilir. Bazen başka bir insan olabilir. Çok samimi, otuz kırk yıllık bir dostun olabilir.
Halbuki nedir senin varlığın? Allah'tan gelen sonsuz bir varlık halin. Senin gerçek varlığın bu. Sen bu varlıkla çok güzel ilişkiler de kurabilirsin. Bir ilişki bozulduğunda da mutlu olabilirsin. Mutsuz olmazsın. Yani mutsuz olmanı gerektirecek bir durum yok ki.
Hani ben bazen diyorum ya, farz edin eve gittiniz, anne babanız dedi ki "ya biz senisokakta bulduk." Öyle mi? Canınız sağ olsun. Ben zaten Allah'tan geldiğim için nerede bulduğunuz önemli değil. Diyemiyorsun ki. "Eyvah" diyorsun, "beni sokakta mı buldular?" Sen kendini sokak çocuğu gibi görüyorsun. Halbuki sen kendini Allah'ın yarattığı bir varlık olarak görsen, o bilinçte olsan, seni sokakta mı bulmuşlar, Süleymaniye doğumhanesinde mi bulmuşlar, bir yetimhanede mi bulmuşlar, bir önemiyok ki. O senin ara hikayendir, asıl hikayen değil ki. Ama sen o gerçek kendilik ve varlık bilincini unutmuşsun.
Her şeyde bu böyledir. İlişkilerde de böyledir. Biz niye ilişkilerde böyle muhataba çok odaklanıyoruz? Çünkü kendimizi onun üzerinden okumak istiyoruz. Mesela bana eşim hayranlıkla bakınca benim içim gidiyor. Niye gidiyor? Çünkü içim boş, o yüzden diyorum ki "bak bana hayranlıkla bakıyor, demek ki ben hayran olunası biriyim." E bir gün de öfkeyle bakınca, o zaman da diyorum ki mutsuzum. "Bana öfkeyle bakıyor ve bana yokmuşum gibi bakıyor." İçim boş olduğu için oradan ne geliyorsa kendimi öyle zannediyorum.
Ama içim dolu olsa, derim ki "eşim bugün hayranlıkla baktı, Allah razı olsun" -- onun da sonsuzluk bilincine Allah yardım etsin derim; yok sayarsa "bugün kendisiyle ilgilibir sıkıntısı var herhalde" diye bakarım yani. Kendimden şüphe etmem ki, çünkü varlığımın farkındayım. O zaman ne olur? Her şey olması gerektiği gibi hakikatiüzerine oturmuş olur. Ama öbürü, öbürü yanıltıcı bir durumdur.
Aynen. Yani ya düşüncelerden ya duygulardan gelen tuzaklar vardır. İşte o tuzaklar, Kur'an'ın o Musa kıssasındaki asa meselesinde bir yılana benzetiliyor. Ve o yılanın dediğim gibi her zaman iki ucu vardır. Diyelim ki şöhret hoşa giden bir şey olabilir, ama şöhretin öbür ucu, şöhretini yitirdiğinde ortaya çıkar. Anlaşılmak güzeldir dersin, bakın kötü bir şey değildir, bunu yanlış anlamayalım, hoş bir şeydir, ama benim
varlığım buna dayanmıyor, bunun üzerine oturmuyor. Anlaşılırsam varım, anlaşılmazsam yıkıldım -- böyle bir şey yanlış bir şeydir.
Anlaşılmak hoştur, güzeldir. Anlaşılmamak bir insanın olayı objektif göremesinden kaynaklanır. Bu da bir deneyimdir. Bu kadar. Hiçbir problem değeri yoktur, benimutsuz edecek hiçbir yanı yoktur. Ben her zaman diyorum: hayatta beni kimse anlamadı, asla mutsuz değilim; anlaşılırsam da öyle aman aman bir mutluluk hissetmeyeceğim çünkü ben bizatihi kendimde mutluyum. Yani kendi varlığımla tamamen mutluyum. Mutluluğun gerçek kaynağı odur. Mutluluğun kaynağı bir başkası olursa işte o bir yanılgıdır. O bir yılan hikayesine dönmüştür. "Mutluluğumun kaynağı başarılı olmak, başarısız olursan da mutsuzsun" -- bak, bir yılanın etrafında dolanıyorsun. Veya bir yılanla arkadaşlık yapıyorsun.
"Ama hocam, başarılı olunca da insan mutlu oluyor." Bak, yanlış bir yerden bakıyorsun. Duygu merkezin, düşünce merkezin abartılı ve yanlış bir yerden bakıyor.
Sen şimdi yılanın çıngıraklı tarafını görüyorsun, "ne güzel" diyorsun, güzel bir ses veriyor; öbür taraf zehirliyor. Ama dikkat edin, o yüzden Allah ne diyor? Dikkat edin, diyor kalpler Allah'ı hatırlamakla mutmain olur. Yani başka bir şey beni mutmain ediyorsa orada bir yanılgı var demektir. Bu, diğer şeyler boştur, saçmadır, anlamsızdır değil. Onlar da Allah'ın nimetleridir ama orada bir dualite var. O dualiteyi sen senimutmain edecek bir şey zannediyorsun. O, Allah'ın sana deneyimlettiği bir şeydir. O deneyimin farkına var, o deneyimin kıymetini bil, ama o deneyim üzerinden kendinimutlu veya mutsuz, var veya yok hissetme. Bu yanıltıcı bir şeydir.
*Sonuç: Asayı Temiz Tutmak*
Bir insan sana dese ki "ben seninle varım" -- de ki bak, sen problemli bir yerde duruyorsun, sen git biraz daha kendini keşfet; yoksa sen benimle var olabilirsin de mi? Bu bir yanılgıdır. Ve işte "annem veya babam olursa, veya şu kişi olursa kendimivar hissederim; o olmazsa, vefat ederse, ona bir şey olursa kendimi yıkılmış hissederim" -- bak çok yanlış bir yerde duruyorsun. O bir tuzaktır, yanlış bir algıdır. O algının farkına var, onun üzerinde çalış. Onu keşfettiğinde o yanılgıyı otomatikman bırakacaksın.
Bunun için kendini hatırlamaya ihtiyacın var öncelikle; oradan başlamamız gerekiyor.
O yüzden biz hep bunun üzerinde duruyoruz: önce kendini hatırla. Gerçek kendinihatırlamaya dikkat et. Kendini hatırlarsan onu gözlemleyebilirsin. Bak, Musa asayı bıraktı ve kendini hatırlayıp onu gözlemledi. Kendini hatırlama bilinciyle o asaya baktı, fark etti, onun yılan vasfını ayırt etti. Zaten Allah da ona dedi ki: şimdi onu sana evvelki haline döndürülmüş şekilde vereceğiz. Yani sana onu orijinal fabrika çıkışı teslim edeceğiz. O sana hizmet eden bir enstrüman. O zaman bütün mesele çözülmüş oldu.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette herhangi bir ayeti sure adı ve ayet numarası belirterek zikretmemiştir. Sözü edilen kıssalar (Hz. Musa'nın asası, Hz. Nuh, Hz. Yunus) doğrudan ayet numarasıyla değil, anlatı bağlamıyla aktarılmıştır. Ayrıca Hz. İsa'ya atfedilen "bugünün kaygısı bugüne yeter" sözü Kur'an değil, İncil kaynaklı bir referans olarak geçmektedir.
İlgili Sohbetler
Hz. Nuh Kıssası ve Kurtuluş Gemisi
İsmail Acarkan bu sohbette Hz. Nuh kıssasını hem tarihsel hem de her insanın iç dünyasında sürekli yaşanan evrensel bir hakikat olarak ele alıyor; peygamberin mesajının bir kurtuluş gemisi olduğunu, insanın kendi "gemisini" Allah'ın kelimeleriyle inşa etmesi gerektiğini anlatıyor. Nuh'un oğlunun boğulması üzerinden, içimizdeki "ehlimizden olmayan" cahil benliklerin bizi nasıl yanılttığını ve Hz. Peygamber'in Taif'teki taşlanma olayı örneğiyle Allah'tan razı olmanın gerçek anlamını işliyor.
Nefs-i Emmare, Fitne ve Fıtrata Çağrı
Sohbet, nefs-i emmarenin sadece açık günahlar değil, özdeşleştiğimiz her düşünce, duygu ve davranış kalıbı olabileceğini; "geç kaldım" gibi masum görünen bir düşüncenin bile kişiyi zamana bağlı bir varlık zannettirerek nasıl bir ömür boyu süren bir tuzağa dönüşebileceğini anlatıyor. Beden ile kendini karıştırma (araba metaforu), musibet ayetinin kadere ait olanla bize ait olanı ayırması, tevhidin sadece Allah'ı birlemek değil kendini de birlik içinde hissetmek olduğu, fitne kavramının mal-evlat-beden-ilişkiler üzerinden özdeşleşmeyiifade ettiği, Hazreti Yusuf örneği ve "beni değerli hissettirecek biri" aldanışı işleniyor. Sohbet, Rum Suresi 30. ayetin fıtrata çağrısıyla ve modern insanın özsüzleştirilerek nasıl kolayca manipüle edildiğivurgusuyla tamamlanıyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.