Nefs-i Emmare, Fitne ve Fıtrata Çağrı

Kısa Özet

Sohbet, nefs-i emmarenin sadece açık günahlar değil, özdeşleştiğimiz her düşünce, duygu ve davranış kalıbı olabileceğini; "geç kaldım" gibi masum görünen bir düşüncenin bile kişiyi zamana bağlı bir varlık zannettirerek nasıl bir ömür boyu süren bir tuzağa dönüşebileceğini anlatıyor. Beden ile kendini karıştırma (araba metaforu), musibet ayetinin kadere ait olanla bize ait olanı ayırması, tevhidin sadece Allah'ı birlemek değil kendini de birlik içinde hissetmek olduğu, fitne kavramının mal-evlat-beden-ilişkiler üzerinden özdeşleşmeyiifade ettiği, Hazreti Yusuf örneği ve "beni değerli hissettirecek biri" aldanışı işleniyor. Sohbet, Rum Suresi 30. ayetin fıtrata çağrısıyla ve modern insanın özsüzleştirilerek nasıl kolayca manipüle edildiğivurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Geç kaldım" gibi görünüşte masum ve hatta hoş görünen bir düşünce bile, kişiyi kendini zamana bağlı bir varlık olarak tanımlamaya sürükleyen çok güçlü bir nefs-i emmare damarıdır.
  • Musibet ayetine göre musibet insanın gerçek özüne değil, ona verilen enstrümanlara (bedene, ilişkilere, mala) gelir; bunları kendisiyle özdeşleştiren kişi her musibeti kendi varlığına gelen bir darbe gibi yaşar.
  • Fitne, asıl olanla asıl olmayanı birbirinden ayırmak anlamına gelir; mal, evlat, beden ve ilişkiler birer fitnedir çünkü bunlarla kurduğumuz ilişki ya özümüzde olduğumuzu ya da özümüzden uzaklaştığımızı ortaya koyar.

Nefs-i Emmare: Özdeşleştiğimiz Düşünce, Duygu ve Davranış Kalıpları

Hoş geldiniz arkadaşlar. Yaklaşık herhalde üç haftadır nefs-i emmare olarak tanımladığımız — biraz modern bir dile çevirirsek insanın üzerine baskı kuran, ona tahakküm eden, düşünce, duygu ve davranış kalıpları olarak da tanımlayabileceğimiz, kendimizi özdeşleştirdiğimiz ve etkisinden çıkmakta zorlandığımız, bir anlamda bizi etkisi altına alan ve bize kendimizi öyle hissettiren — çok önemli bir nokta olan benlikler üzerinde durmaya çalışmıştık. Ve bunları da eskiliteratürde nefs-i emmare denilen, ama birçok noktada kısırlaştırdığımız, anlamını daralttığımız durumlar üzerinde konuşmaya çalışmıştık.

Buradaki aslında en önemli şey şu: her düşünce, her duygu, her davranış alışkanlığı, bir anlamda özdeşleştiğimiz müddetçe, onu kendimiz olarak algıladığımız müddetçe, bir anlamda nefs-i emmareye dönüşebilir. Yani bize tahakküm eden, bize dayatmada bulunan, aksini görebilme konusunda bilincimizi kapatan düşünce, duygu ve davranış kalıpları olarak bunları tanımlayabiliriz.

"Geç Kaldım" Düşüncesi: Görünüşte Masum, Aslında Güçlü Bir Nefs-i Emmare

Örneğin bir insanın — mesela çok basit gibi gelebilir ilk başta — mesela bir şeylere geç kaldığımız düşüncesi. Mesela işte "hakikati bulmaya geç kaldın, şu gerçeğiöğrenmeye geç kaldın." Hatta böyle bazen psikolojik düzeyde bir bilgi ediniriz: "ya işte keşke bunu on sene evvel bilseydim, işte ilişkilerim böyle olmazdı," veya "işte hayata daha farklı bakardım, işte gereksiz yere inat etmezdim, işte kendimi kötü hissetmezdim, keşke bunu daha önce öğrenseydim." Çok geç kaldım dediğimiz bir düşünce mesela. Veya bir bilgiye dair — işte atıyorum felsefeyle ilgili bir şey öğreniriz, işte böyle "keşke bunu yirmi sene önce, gençken öğrenseydim" falan gibibir algımız olur.

Ve mesela bu hiç de böyle bize bir nefs-i emmare gibi gözükmez. Hakikaten de, hatta "ya ne güzel bak, geç kaldığını görmüş" falan sanki. Çok güzel bir şey yani, hoş bir şey. Halbuki bu sizi ne yapar? Bu sizi sürekli olarak "sen geç kaldın, sen bir konuda geç kaldın, bir şeyi geç buldun" — hani bir şarkı var ya, "geç buldum çabuk kaybettim" diye — hayatınız o algının içinde kaybolur. Sürekli böyle bir geç kalmışlık.

Böyle bir şey size zamanında sanki sunulmamış, bir şey sanki zamanında size verilmemiş gibi. Ve sizde böyle çok uzun bir zamanı bir mahrumiyet, bir kayıp içinde yaşamışsınız gibi gelir. Ve sürekli zihninizin arkasında o şarkı döner: "geç kaldın." Ve hiçbir zaman bu ses sonlanmaz. Ne olsa hep geç kalmışsın. Bir şeyi kırk yaşında mı öğrendin? Yirmisinde öğrenebilirdin. Altmışına gelirsin, "ya işte aslında bunu yirmisinde öğrenseydim kırk yıldır şimdi bunu biliyor olacaktım" falan. Seksenine gelirsin, o gene devam eder, o bitmez hiçbir zaman. Hep geç kalmışsındır.

Aslında bu, kişinin kendi öz varlığını zamana bağlı bir şey olarak tanımlaması tuzağını da içerir. Yani sen kendinin gerçek varlığının zamandan ve mekandan bağımsız olduğunu da unutursun. Hani şey gibi: şu tarlaya böyle yirmi sene evvel ceviz ağacı ekseydik, şimdi kim bilir kaç ton ceviz çıkardı, değil mi? Ama yirmi sene evvel ekmeyip bir sene evvel ektiysen, on dokuz sene geç kalmış gibi hissedersin. Ve senin o hikayen sürüp gider. Sankiinsan kendini, hakikati zamana bağlı bir şey gibi

zannediyor. Halbuki hakikat, gerçek kendilik, kendini bilmek, zamandan bağımsız bir şeydir. Yani hakikatin üzerinden zaman geçmez. Gerçek kendinin üzerinden zaman geçmez. O yüzden böyle hakikat kavramını da çok fazla ulu orta kullanmamak gerekir. Hakikat kavramı öyle ulu orta kullanılacak bir şey değildir. Bunu da ifade edelim.

Dediğim gibi öyle sahte benliklerimiz vardır ki, fakat bunlar hiçbir zaman bize böyle bırakın işte nefs-i emmare kötü bir şeymiş gibi bile gözükmez. "Ne güzel bir şey, bak işte geç kaldığını hissetmiş" dersin. Ama bir bak bakalım, bu geç kaldığını hissetmek sana ne hissettiriyor? Ne kazandırıyor? Neyi gösteriyor? Neyi algılatıyor? Necip Fazıl'a atfedilen bir dize vardı — _[şairin adı ve dizenin tam metni ses kaydındaki bozulma nedeniyle tam olarak anlaşılamamıştır, bağlama göre tahmini olarak belirtilmiştir]_ — şimdi aklıma gelmiyor da: işte her şey en güzel şekilde işlerken ben sadece bakmışım diyor. Yıllarca böyle görmeden, şey yapmadan bakmışım, işte hayat işlerken ben durup seyretmişim diyor. Orada da dikkat ederseniz mesela bir geç kalmışlık şeyi var, değil mi? Hep bir geç kalmışlık algısı.

Hatta böyle bu geç kalmışlık algısını benden duyduğunuzda bile, şu an zihninizde ne ile ilgili geç kalmışlıklar geçiyordur kim bilir. Hatta bir tanesi sizi alır, artık beni bile o an dinlemiyorsunuzdur. O sizi bir yere götürmüştür. "İşte falan konuda geç kaldım" diye. Nerelerde geç kaldın acaba, bir bak bakalım. Halbuki ben diyorum ki "geç kaldım" sahte bir şeydir. Yalan bir şeydir. Aldatıcı bir şeydir. Hiçbir zaman tuzağına düşmememiz gereken bir şeydir. Ama dikkat edin, zihniniz sizi bu konuda mutlaka zaman içinde bir yerden yakalar. Bir konuda böyle hemen bir yer bulur ve der ki "geç kaldım." İşte evlenirken evlenme konusunda geç kaldım, çocuk konusunda geç kaldım, bazı psikolojik gerçekleri anlama konusunda geç kaldım, hatalarını görme konusunda geç kaldım — envai çeşit yani, birçok konuda, küçük büyük hiç fark etmez, sizi küçük büyük binlerce konuda "geç kaldığın" kavramıyla aldatacak benlikler vardır. Birine yakalanmasanız öbürüne yakalanabilirsiniz. Ve hiç şüphe etmezsiniz yani. "Evet ya geç kaldım." Halbuki çok güçlü bir nefs-i emmare damarıdır. Çok çok da güçlüdür. Çok çok da makul gözükür. "Evet tabi geç kaldın, hani atıyorum doğru bir şeyi on sene evvel bilsen daha iyi olmaz mıydı?" Argüman da çok şey, parlak ve yanıltıcı. İnandırıcı ama. Yanıltıyor ama çok iyiinandırıyor.

Zamana Bağlı Bir Varlık Olduğumuz Yanılgısı

Neden? Çünkü seni zamanın zincirine bağlıyor. Seni zamana bağımlı bir varlıkmışsın algısına götürüyor. "Sen zamanın inşa ettiği bir varlıksın. Yirmi sene evvel şunu bilseydin, yirmi sene evvel şu kitabı okusaydın, yirmi sene evvel falan kişiyle tanışsaydın, yirmi sene evvel falan eğitime gitseydin" diye size sürekli bir hikaye anlatır. Neden? Siz buna inanırsınız. Çünkü kendinizi zamana bağlı bir şey zannedersiniz. Ve o sizi kandırır. Hatta şöyle dersin: "ya ne kandırması, geç kaldık işte hani bir sene evvel, iki sene evvel, bunda hani yanlış olan ne var?" Hakikaten hiçbir tarafı zahiren yanlış değil. Tek yanlış tarafı şu: size zamana ait ve zamana bağlı bir varlık olduğunuzu düşündürüyor. Konu buradan başlıyor. Konunun gelip dayandığı

temel nokta burası. Bunu kaçırdınız mı, gerisi hepsi sizin tuzağınız olur. Gerisi hepsidoğru: üç sene olsa olurdu, beş sene olsa da olurdu, hepsi doğru. Tek bir şey yanlış var orada: siz zamana ve mekana bağlı bir varlık değilsiniz. Bunu sizden kaçırır.

O yüzden kendini bilmek zamansız bir şeydir. Mesela "kendimi bilmek konusunda geç kaldım." Ne kadar muhteşem bir yalan, değil mi böyle? Muhteşem ama. Haniinsanın inanası geliyor, değil mi? "Kendimi bulmak konusunda geç kaldım." Hatta bundan da mustaripseniz böyle daha da takdir edilecek bir durumda olduğunuzu düşünürsünüz. Fakat aslında bizatihi bu düşünce sizi kendinizi bulmaktan alıkoyar.

Kendinizi bilmekten alıkoyar. "Kendimi bilme konusunda çok geç kaldım. Evet çok geç kaldım, çok geç kaldım. Niye geç kaldım? Kimler beni bu geç kalma noktasına getirdi? Kimin hatası var? Ondan sonra işte ailem de bana bir şey anlatmadı ki, hatta ailem de şöyle diyordu, hiçbiri bu konuda bizi uyarmadı ki." Sarar, babam sarar, sarar sarar, hiç bitmez o. Ve ne olur? O sarmalın içinde yaşarsınız.

Şimdi anlıyor musunuz bu nasıl bir nefs-i emmaredir? Sizi boş bir şeyin içinde kör düğüm haline getiriyor. Ve siz buna hiç direnemiyorsunuz. Hatta biri size şöyle ne dese, "ya tamam haklısın geç kaldın ama artık bunu bir bırakıver," içeriden ne gelir?

"Bırakamıyorum ki." Anladınız mı? Nefs-i emmare nasıl bir emmare? Yani nasıl bir emrediciliği var? Ha, şey değil ya, aslında bir bakıyorsun ki aslında bu benim elimde değil yani. "Ha tamam geç kaldın, haklısın, hepsini onaylıyorum" — rahatlaman için seni onaylıyorum, duygunu, düşünceni onayladık. Hani bu meşhur ya, psikolojide de hep böyle "onaylayalım, birbirimizi kabul edelim, karşımızdakini olduğu gibi kabul edelim." Tamam, hepsini kabul ettik. Tamam ama bak, hani bu sana o kadar yaramıyor, faydası yok, bir bırak bunu. "Hayır" der, "bırakamıyorum, hep aklıma geliyor." Tamam, aklına gelsin ama onaylama. "Yaniişte onayı veriyorum, bir anda kendimi orada buluyorum, bir anda böyle geç kaldın hikayesinde buluyorum." Bazen kendime kızıyorum, bazen anne babama kızıyorum, bazen işte hayata kızıyorum, ondan sonra hızımı alamıyorum Allah'a kızıyorum, "niye bana bu zamanda gösterdi" diyorum. Nasıl bir şey bu? Bu kim? Bak sende hükmeden bir şey. Evet sende hükmeden bir şey ama hükmünü iptal edemediğin bir şey gibi görünüyor.

Bir Okul Örneği: Geç Kalmışlık Hikâyesinin Bir Ömür Sürmesi

Peki buraya nasıl bakabiliriz? Buraya nasıl bakabiliriz? Eğer buraya dikkat etmezsek bir ömür geç kalmışlık duygusuyla devam eder. Bunu çözmezsen bir ömür bununla geçebilir. Bazen bakarsın birinin işte hayatında bir iş hayatı veya işte evlilik hayatı veya başka eğitim hayatı, eğitim öğrenim hayatı bir sekteye uğramıştır, bir şey olmuştur. Böyle bir geç kaldım hikayesi olur.

Böyle hatırladığım mesela basit bir olay var. Böyle bir çocuk bir okula kaydedilmiş, yabancı dil öğreten bir okula kaydolmuş. Sonra işte şartlar, ekonomi vs. ikinci sınıfta normal ana dilinde bir okula kaydolmuş. Fakat çocuk bir türlü "ben işte iki sene, bir buçuk iki senemi kaybettim, okula başlamakta geç kaldım" diye düşünmüş. Bu nedenle ortaokula gittiği halde halen o geç kalan benliğiyle yaşıyor. Okulu istemiyor,

okuldan nefret ediyor, onu okula gönderen anne babasından nefret ediyor. Bir sürü hikaye, arkasında hiç bitmiyor.

Ego seni oraya da tutukluyor ki, buna güçlü bir şekilde inanıyorsun. Aslında dikkat edin, buna niye inanıyoruz? Çünkü kendimizi, bakın, kendimizi zamana bağlı zannediyoruz.

Beden ile Kendini Karıştırmak: Araba Metaforu

Mesela diyelim ki bir hastalığın var, teşhis edildi. Sana da dendi ki "ya bu son evresine gelmiş, yapacak bir şey yok." İnsanın aklına ilk gelen şey nedir? "Keşke geç kalmasaydım." Bunu dedirten şey aslında kendini beden olarak algılamandır. Yanikendini zamana ve mekana bağlı bir varlık olarak algılıyorsun. Bedenini, bedeninin sürecini kendi sürecin olarak algılıyorsun. Halbuki bu bedenle ilgili bir konu.

Evet şey gibi bu. Araba yirmi binlik bakımını unutmuşsun. Yirmi binlik bakımını unuttuğun için kayış kokmuş, duvara toslamışsın diyelim. Bu neyle ilgili? Mesela "ben duvara tosladım mı" dersin? "Benim kayışım koptu mu" dersin? "Yirmi binlik bakımını yaptırmadın mı" dersin? Yoksa "arabanın" mı dersin? Bakın çok basit bir şey değil mibu? "Arabanın yirmi binlik bakımını unuttum, onun da kayışı koptu, duvara çarptık" değil mi böyle dersin? Ama şöyle başlasan: "yirmi binlik bakımımı unuttum, kayışım koptu ve duvara çarptım" — bunu demiyoruz değil mi? Ama bakın hayatın bütününde böyle bir şeyden bahsediyoruz.

Demek ki bedeninle ilgili bir hastalık çıktı ve hani dediler ki "erken teşhis edilseydi bir şey yapabilirdik ama şu an yapacak bir şey yok." Mesela ne dersin? "İşte bu bedenin şeyi buymuş, erken de aklımıza gelmedi, bedenin de böyle bir süreci var, kabul ediyorum. Bedenin bir sürecini daha erken gözlemleyebilirdik ama aklımıza gelmedi, gözlemleyemedik, tespit edemedik, teşhis edemedik" deyip bedenin kaderini — tırnak içinde — bak dikkat edin, bedenin kaderini kabul edersin. Ama bedenin kaderinikendi kaderin olarak görmezsin. İşte insanoğlunun en büyük hatası, kendi öz varlığının kaderiyle kullandığı araçların kaderini aynı zannetmesidir. Bedenin kaderivardır. Psikolojik boyutunda kendine göre bazen bir kaderi vardır. Bir de senin kaderin vardır.

Musibet Ayeti: Kadere Ait Olan ile Bize Ait Olan

Bakın Kur'an insanın kaderini şöyle tarif eder. Hatta bunu işte o bahsettiğimiz musibet ayetiyle net olarak görürüz. Onların başına bir musibet geldiğinde, "onlar biz Allah'a aidiz, ondan gelip ona dönüyoruz" derler. Bu nedir? Bu çok net ve açık bir ayrımdır. Yani musibet neye gelir? Musibet Allah'ın sana verdiği enstrümanlara gelir. Bedene gelir. İlişkilerine gelir. Sana verilmiş olan mala mülke gelir, vesaireye gelir. Musibet bunlara gelir. Mesela biz diyoruz ki "Allah bana musibet vermesin." Allah sana musibet vermez. Senin gerçek kendine musibet vermez ama kullandığın bedene musibet verebilir. İlişkilerine bir musibet gelebilir. Atıyorum en sevdiğin insan ölür, hasta olur, bir şey olur, seni terk eder. Mala mülke, kullandığın aracına vesaire bir musibet gelebilir. Bunlar nedir? Bunlar onlara gelen musibettir.

Allah bu ince noktayı ayırmak için diyor ki "onlara bir musibet isabet ettiğinde..." Aslında bu niye "onlar" diyor? Çünkü kendinizi onlarla özdeşleştiriyorsunuz da ondan diyor yani. Yoksa aslında bu ayet inmezdi. Yani yeryüzünde kendisini dünyaya, değişene, maddeye, zamana bağlı olan şeylere özdeşleştirmiyor olsaydık, hiç kimse özdeşleştirmeseydi, böyle bir ayet inmeyecekti. Dolayısıyla aslında insanların o özdeşleşmeleri, hataları vesairesi olmasa, belki diyebiliriz ki, yani deyim yerindeyse, Kur'an birkaç sayfadan ibaret olabilirdi yani. Ama insanlar özdeşleşiyor, o zaman Allah uyarıyor: onlara bir musibet isabet ettiğinde "onlar biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz" derler. Yani dikkat edin, özdeşleştiğiniz noktada, o özdeşleştiğiniz şeylerle ilgili başınıza bir şey geldiğinde ne yapın? Kendinizi hatırlayın. Kendini hatırla, de ki"ben Allah'a aidim, ondan geliyorum ve ona dönüyorum." Mal, mülk, evlat, eş vesaire şu bu, bunlar bana bakan yönüyle Allah'ın bana verdiğiimkanlar ve deneyimlerdir.

Bunu ayırt etmediğin zaman kendi başına öyle büyük bir bela açarsın ki hayatın boyunca gizli veya açık bir kısım korkuların içinde yaşarsın.

Tevhid: Allah'ı Birlemek, Kendini Çoklukta Yaşamak

O yüzden aslında arkadaşlar şunu da bu vesileyle hatırlatmak isterim. Biz hep böyle "tevhid tevhid" diyoruz ya, böyle Allah'ı birlemek, Allah birdir, işte Allah her konuda tektir, ehattır, vahittir, anlatırız. Tamam orada hadi çözdük, sorun yok diyelim. Mesele onunla bitmiyor ki. Senin kendini tevhid halinde hissetmen gerekir. Yani birlik halinde hissetmen gerekir. Senin kendi varlığında birlik var. Ama sen şu an birlik halinde misin? Hayır. Sen çokluk içindesin. Çokluktasın. Yani çocuğun ölse babalık egon yıkılacak. Eşin seni terk etse, eşin üzerinden kendini tanımladığın egon yıkılıverecek.

Malına mülküne biraz bir şey zarar gelse, bununla ilgili egona büyük bir zarar gelecek. Sen nasıl tevhiddesin, nasıl bir birlik içindesin? Sen tam bir çokluk içindesin.

Halbuki sen teksin. O tekliğinle de hakka bağlısın. Birliğinle, o birlik içindeki teklik içindeki varlık bilincinle hakiki tek olan, mutlak bir olan Allah'a bağlı ve ona aitsin. O zaman tevhid o zaman gerçekleşir. Allah'ı birliyorsun ama kendini çok haline getiriyorsun.

Sayısız "Ben" ve Psikolojik Dayanıksızlık

İşte atıyorum: "ayda bu kadar kazanan ben, işte bugüne kadar iyi bir arabaya binememiş olan ben, işte şu konuda geç kalmış olan ben, şunu elde edememiş olan ben, şuna sahip olamamış olan ben, işte anlaşılmamış ben, sevilmemiş ben, dikkate alınmamış ben." Ne kadar çok ben var yani. Ne yapacağız bütün bunları? Sonra da bunların arasında boğulup kalıyorsun. Bütün bunların içinde fark etmen gereken şey şu: ben gerçek ben mi? Gerçek ben kim? Gerçek ben nasıl bir ben? Eğer bunu belirleyemezsen bir bakarsın o kadar çok ben var ki — biri seni görmezden gelir, "değersizlik hisseden ben"; biri sana telefonda biraz böyle maksadını aşan bir laf çakar, "işte haksızlığa uğrayan ben, dikkate alınmayan ben, umursanmayan ben, yok sayılan ben, sevilmeyen ben, şanssız ben, değersiz ben." O kadar çok ben var ki. Ve sen bunların içinde aslında nasıl yaşıyorsun buna hayret etmek lazım. Yaniinsanın

aslında buna rağmen yaşaması, tırnak içinde, aslında mucizevari bir şey yani. Her an bir yerden darbe yemeye müsait.

Zaten dikkat edin, garip bir kavram — "psikolojik dayanıklılık" diye bir kavram üretilmiş. Biz mesela psikolojik olarak dayanıklı değiliz. Peki neden dayanıklı değiliz acaba? O kadar çok ben var ki. Ve hepsinin de beklentileri var, ihtiyaçları var, korkuları var, arzuları var. Ve sen hepsinin iştiyakını, arzusunu, korkusunu, beklentisini dikkate almak zorundasın. Peki bunların beklentilerini karşılayabilir misin tam olarak? İmkansız. Bu benliklerin korkularını tamamen ortadan kaldırabilir misin? Elinde öyle bir güç yok. Bütün ihtiyaçlarını karşılayabilir misin? Yok öyle bir kudretin.

O zaman al sana psikolojik dayanıksızlık. Bir bakıyorsun hakikaten dayanıksızsın. Yaniinsan öyle bir şey oluyor ki, oradan bir darbe, buradan bir darbe, bir yerden bir beklenti noktasında hayal kırıklığı, diğer yerden korktuğun bir şeyin başına gelmesive sürekli derinde bir teyakkuzdasın. Korktuğun şeyler başına gelmemeli.

Gelmemesine çalışıyorsun, ona enerji harcıyorsun, biraz farkında değilsin, süreklikendini onlara karşı hazırlıklı tutmak durumundasın. Veya görmezden geliyorsun, diyorsun ki "bu kadar da kendimi germemem lazım, hep seni bir bastırayım" diyorsun ama onları çözümlemiyorsun. Bakın onlara çözüm aramıyoruz, onları çözümlüyoruz; yani deyim yerindeyse kendimizle onlar arasındaki bağı çözüyoruz. Özgürleştiriyoruz kendimizi.

Fitne Kavramı: Mal, Evlat, Beden, İlişkiler

İşte neden mal ve evlat bir fitnedir deniyor? Çünkü — hani burada bazen insan şunu mu düşünecek, "ben evladım, ben nasıl bir fitneyim ya, ben fitne miyim kardeşim" diye aklınıza gelmiyor mu? İşte "mal ve evlat bir fitnedir" diyor ayet. Ne demek bu?

Biz bir fitne miymişiz acaba? Allah bizi öyle mi tanımlıyor? Aslında herkes bir evlat değil mi, birinin evladısın. Peki sen nasıl bir fitne oluyorsun yani? Aslında fitne olan sen değilsin. Fitne olan senin sahte bilincin üzerinden inşa ettiğin şey. Sen evladın üzerinden bir kimlik üretiyorsun. O zaman o evladın üzerinden ürettiğin kimlik senin için bir fitneye dönüşüyor. Yani şu fitne aslında asıl olanla asıl olmayan şeyi birbirinden ayırmak aslında. Mesela altınla altın olmayan şeyi birbirinden ayırmaya Araplar fitne diyor. Yani aslında ayet diyor ki bunlar senin en çok özdeşleşebildiğin şeyler. Bunlarla olan ilişkin aslında ya seni aslında tutuyor, ya senin aslında olmayan bir yerde tutuyor. Senin malla olan ilişkin ya seni aslında tutuyor ya da seni aslında uzak yerde tutuyor. Bunu her şey için düşünebilirsiniz. Mesela beden de bir fitnedir.

Yani orada mal ve evlat ile sınırlı değil bu. Özdeşleştiğin her şey bir fitnedir. Yaniörneğin bedenle ilişkin — bedenle ilişkin ya senin özde olduğunu ortaya koyar ya da özünden uzak olduğunu ortaya koyar. İlişkiler ya senin özde olduğunu ortaya koyar ya da özünden uzakta olduğunu ortaya koyar. İnsanlarla iletişimin ya senin özde olduğunu ortaya koyar ya da özünden uzakta olduğunu ortaya koyar.

Hazreti Yusuf Örneği: Değersizlik Hissinin Kaynağı

Diyelim ki kardeşin, eşin, dostun seni haksız yere tıpkı Hazreti Yusuf gibi eleştiriyor, küçümsüyor, dışlıyor, yok sayıyor. Sen de bundan değersizlik üretiyorsun. Diyorsun ki

"ne kadar değersizim ki kardeşlerim bana böyle davranıyorlar, veya benim hakkımda böyle düşünüyorlar, kendimi çok değersiz hissediyorum." İşte sen bak bir fitneye muhatap oldun. Ya özünde kendini tanımlayacaksın ya da özünden uzakta tanımlayacaksın. Ama ego ne diyor? Diyor ki "ama ben de böyle hissediyorum." "Hz.

Yusuf ol o zaman de ki" diyecektir birileri — zaten Hz. Yusuf olmadın, zaten anlaşılıyor, değil mi, belli oluyor zaten Yusuf olmadığın. Ama ayet seni bak diyor, ya Yusuf ol ya da Yusuf'tan uzaklaşırsın. Yani ya özünde ol ya da özünden uzakta olursun.

Bak Yusuf'u on bir kardeşi de hased edip kuyuya atmış. Peki Yusuf şey mi demiş? "Değersizim" mi demiş? Niye dememiş? Bir düşün niye dememiş? Kolaya kaçmış — "o da peygamberdi." Bu insan değil miydi? Bu insan değil miydi? Diyorsun ki "peygamberdi." Tamam ben de sana peygamberlik fonksiyonunu ifade edeyim. Allah dedi ki Yusuf'a, "ey Yusuf sen benim kulumsun." Peygamberlik bu değil mi? Tamam ben de sana diyorum ki ey insan, sen Allah'ın kulusun. Niye halen değersizlik hissediyorsun? Çünkü öyle bir benliğin içindesin ki, o benlik seni kardeşlerinle veya işte ilişkili olduğun kişiyle bağlantılı olarak değerli veya değersiz hissettiriyor. Sana bir tane peygamber değil, yüz tane peygamber gelse, hatta vahiy gelse, sen gene aynı değersizliği hissedeceksin bu kafayla. Allah sana demiyor mu kiizzet Allah'a aittir, Allah'a ve inananlara aittir. Haniizzet? Nerede? İzzetini hatırlıyor musun? Hayır. Neyihatırlıyorsun? "Ben kardeşlerim için o kadar çaba gösterdim ama onlar bak ne yapıyorlar, kendimi ne kadar değersiz hissediyorum."

Peki sana bu durumda ne çare olabilir? Hiçbir şey. Hiçbir şey sana çare olamaz. Tek bir şey çare olabilir, o da şu: hangi benliğin tahakkümü altında olduğunu fark etmen. Bana kim değersizlik hissettiriyor? "Kim" derken birileri değil. İçerideki kimi soruyoruz.

Kim bana, içimdeki kim bana değersiz olduğumu hissettiriyor? Onun hikayesini, o nereden bakıyor, o nereden değerlendiriyor? O olayı nasıl ele alıyor? İçimdeki o kim bana kendimi değersiz hissettiriyor. Onu bulmadığın müddetçe, onun oyununu, onun hikayesini, onun aldatıcılığını keşfetmediğin müddetçe asla o değersizlik duygusundan kurtulamayacaksın.

Bir Müzakere Örneği: "Sen Değerliysen Biri Seni Değersiz Hissettirebilir mi?"

Geçen biriyle böyle bir müzakere yapıyoruz. Dedim ki "sen değerliysen," dedim, "birinin seni değersiz hissettirmesi mümkün mü?" "Diyor ki cevap vereceğim ama kızacaksın" diyor. Dedim ki "bak" dedim, "kızmayacağım, konu kızmak kızmamak değil. Konu şu: bak içinde o kadar güçlü bir şey var ki sana kendi değerini göstermiyor. Kendi değerini unutturuyor. Kendi değerini fark ettirmiyor. Bak o kadar güçlü bir şey var içinde." Dedim ki "bak eğer o gerçekse..." Sonra dedi ki "ama öyle hissediyorum" dedi. "Tamam" dedim, "o zaman bak, işin kolayına gidelim, senin yolundan gidelim" dedim. "Madem sen değersizsin, de ki 'ben değersizim' ya. Niye içeride bir çelişki yaşıyorsun?" Değil mi, diyelim ki sana şöyle şöyle davrandılar ve sen kendini değersiz hissettin, öyle mi? İyi, tamam, sorun yok, gene sorun yok. De ki"ben değersiz biriyim, şu masa örtüsü kadar değerim yok, şu plastik şişe kadar, şu

cam bardak kadar değerim yok." Tamam. Sorun yok. Bitsin. Niye içeride bir şey rahatsız? "Başka bir benlik onu kabul ettim mi hocam yani?"

Aslında biraz daha derine inersek aslında şunu söyleyebiliriz: aslında hakikatin bilinç dışı gerçeği sana bunun böyle olmadığını hatırlatmaya çalışıyor. Yani değerin olduğunu sana idrak ettirmeye çalışıyor. Ama yanlış, sen gidip halen — hani değerin var ama o değer dışarıdan gelecek geri bildirimlere bağlı; eşin, arkadaşın, dostun, annen babanın, sana "değerli olduğunu" hissettirmesini bekliyorsun. Mesela şu cümle bile ne kadar sahte bir cümle, değil mi? "Birileri bana değerli olduğumu hissettirecek." Bu nasıl bir cehalet, karesi bile değil, küpü yani. Cehaletin ne kadar derin bir şey.

Yani biri bana değerli olduğunu hissettirsin. Soru bir: sen değerli misin, değersiz misin? Cevap: bilmiyorum. Tamam o zaman bunu ara, bunu önce bir bul. "Ya bu çok zor bir soru." Ne yapacaksın o zaman? Birileri sana "canım bir tanem, senin gibi bir insanı zor bulurum, işte ömrümde en tanıdığım en iyiinsan en güzel insan, işte bana kendimi en iyi hissettiren sen oldun" falan — "oh be kendimi değerli hissettim." Ya bu nasıl bir sahtekarlıktır değil mi? Ne kadar derin bir sahtekarlık gibi ama aslında ne kadar da yüzeyde sahteliği görünen bir şey. Ama bak o kadar aldatıcı ve uyutucu kimesela bugün toplumda hiçbirimiz böyle bir cümleden şüphe etmiyoruz.

Mesela biri bana dese ki "bana işte falan böyle dedi, kendimi değerli hissettirdi" — ben böyle içimden gelen bir hakikat şeyine derim ki, "sen nasıl bir tuzağa düşüyorsun ya, bu nasıl bir tuzaktır, farkında değil misin?" Bütün hücrelerimle bunu haykırmak isterim. Neden ya, bir insan birinin davranışı tutumuyla kendini değerli veya değersiz hissedebilir mi ya? Diyeceksiniz ki hissediyor. Ben de biliyorum hissediyor. Ben de bir zaman hissettim. Ben doğuştan bunları bilen biri değilim. Ben de hissettim. Ama sahte olduğunu anladım. Baktım burada — ya sabah böyle çok iyi bir haldeyim, biribana "bir daha seninle görüşmeyeceğim" diyor ve benim başım ağrıyor böyle. Acayip mutsuz oluyorum. "Ya" dedim, "ne oldu bana" dedim. Ama "ne oldu bana" derken işte "Allah kahretsin işte insanlar böyle üçkağıtçılar, vefasızlar" diye oraya gitmedim. İçeride ne değişti ona bakmaya çalıştım. İçeride ne oldu? Çünkü içeride büyük bir şey oldu yani, içeride büyük bir deprem oldu, büyük bir fırtına oldu. Niye oldu, nerede oldu bu? Bunu eğer gözlemlemezsem ömür boyu onun içinde kalacağım. Ömür boyu, "ya işte bu bana kendimi kötü hissettirdi, bu bana kendimiiyi hissettirdi, bu bana kendimi değerli hissettirdi, bu bana kendimi değersiz hissettirdi. İşte bunun yanında olduğumda kendimiiyi hissediyorum, şunun yanında olduğumda iyi hissetmiyorum" falan. Bu nasıl bir şeydir? Nasıl bir tuzaktır? Ama ne kadar iyi dizayn edilmiş bir tuzak değil mi arkadaşlar?

Modern Zamanın Aldatmaları ve Oyuncakla Özdeşleşen Çocuklar

Mesela ben şimdi günümüzde, parantez içinde söyleyeyim aklıma gelmişken: eskiden çocuklara bakardım, mesela çocuklar oyun oynarken böyle daha oyun oynadığının da bilincindeydi mesela. Hani atıyorum bebeğinin aslında canlı olmadığını biliyordu. Ama bir taraftan da böyle canlıymış gibi oyun oynuyordu. Şimdibazı çocuklara bakıyorum, işte bir oyuncakları var falan, işte atıyorum, hani bir

örümcek adam oyuncağı. Onu böyle gerçek zannederek şey yapıyor böyle, hanisanki gerçekmiş gibi. Bu aslında özdeşleşmenin çok dip bir noktası. Ve aslında çocuk o doğal bilincini gitgide yitiriyor. Mesela bir oyuncak için kavga eden insanlar varmış böyle, hani telefonlarda sanal oyunlarda bir şey için mesela kavga ediyorlar.

Birbirlerini bazen öldürüyorlar mesela. Aslında bu ne demek? Bu sanal bir şey, gözlemlemen gereken bir şeyken, özdeşleşiyorsun ve onu gerçek zannedip onun üzerinden sanki gerçekmiş gibi bir hayat yaşamaya çalışıyorsun. Aslında işte bizim durumumuz bu. Mesela ben bir insan için diyorum ki "bana kendimi çok değerlihissettirdi." Sonra inşallah onu kaybetmem. Neden? Çünkü hep kendimi değerlihissetmek istiyorum. Şimdi bu nasıl bir şey? Yani bundan çıkmamak gibi bir zorunluluğumuz mu var? Veya biz buna mahkum muyuz arkadaşlar? Bunu sormamız gerekmiyor mu?

Herkesin Böyle Düşünmesi Doğruluk Göstergesi Değildir

Çünkü bizde şöyle bir algı da var: "herkes böyle yani, herkes böyle düşünüyor." Bir de bunun aldatıcılığı var. Tamam hadi herkes böyle düşünüyor onu da anladım ama bak buradan bir değer üretiyorsun. "Herkes böyle düşünüyorsa demek ki doğrudur" gibi bir değer üretiyorsun. Bak buraya bakman lazım. Ben de çoğu insanın böyle olduğunu görüyorum ama bunu bir değer olarak tanımlamıyorum. Herkesin böyle olması bunun doğru olduğunu göstermeyebilir, değil mi? Mesela bir memlekete gidersin, atıyorum Afrika'nın bazı bölgelerinde böyle herkesin bir fıtığı var, veya insanların çoğunun gözü bozuk, hepsinde katarakt var. Peki ne yapacağız? Şimdi o bölgeye gittiğimizde biz de katarakt olsak, herkes de katarakt, ne diyeceğiz? "Bu normal bir şey mi" diyeceğiz, değil mi? Yani herkesin böyle olması bir şey miima ediyor? Yoksa burada şunu mu söyleyeceğiz: "cehalet yaygınlaşmış mı" diyeceğiz? Ve "herkes özdeşleşmiş ama bu yanlış mı" diyeceğiz? O yüzden neyin baskısı altında olduğumuzu fark etmemiz gerekiyor. Neyin kontrolündesin?

Bugünlerde insanlar da şey var ya böyle, "zihin kontrolü yapıyorlar, işte falan zihinleriesir ediyorlar" — yani şu an zihninin kontrol edildiğinin farkında değil misin? Ama onlar tarafından değil. Bu benliklerin tarafından. Bir benlik seni, senin zihnini kontrol ediyor deyim yerindeyse. Sana ömrün boyunca "kimse bana değer vermedi" şarkısını söylüyor. Ve sen bir şarkıyla nakavt oluyorsun. "Kimse bana değer vermedi." Veya "kimse beni anlamadı, kimse kıymetimi bilmedi." Bütün bunlar aslında nedir? O gerçek kendimizin örtülmesi. Ve o, bunlara benlik diyoruz ama hani kafanızda böyle psikolojideki çoklu benlik gibi algılamayın. Bu benlik dediğimiz şey bir düşünce, bir duygu, bir davranış kalıbıdır. Ama bunlara "ben" dediğin için biz bunlara benlik diyoruz.

Mesela diyorsun ki "kendimi değersiz hissediyorum." Ve evliliklerde çok görürler: "kendimi bir kadın gibi hissedemedim." "Ben de hissedemedim" diyorum — şaka yoldu yani, kendini bir kadın gibi mi hissedeceksin yani, sen bu musun, kendini bir kadın gibi hissedeceksin, geldin seksen yaşına, nasıl bir kadın gibi hissediyorsun, şimdi söyle bakalım şu anda da kendini bir kadın gibi mi hissediyorsun? Bak geçti o

kadın gibi hissetme kavramın, bitti. Kırk, elli, altmış, sonra seksene geldin, kadın gibimi hissediyorsun? Bunların üzerinden mi kendini hissedeceksin? "Ben işte bir erkek gibi, kendimi bir erkek gibi hissedemiyorum." Neden? "Çünkü karım hep beni aşağı alıyor, senden adam olmaz diyor, sen daha çok para kazanman lazımdı diyor, bak millet karısına neler alıyor falan sen alamıyorsun, benim erkeklik gururumu incitiyor" falan diye sen de oradan götürüyorsun aldanış yolculuğunu. Kendine karşı şunu diyemiyorsun: "karım yanlış bir yerden bakıyor, ben insan olduğumun farkındayım" diye. Kendine, ama karına laf çakmak için değil, kendine bunu söylemen lazım. Veya bir adam karısının insan olarak kıymetini bilmiyorsa, o kadının "ben kendimi kadın olarak hissedemiyorum" falan diye yanıp yakılıp işte "bana kadınlığımı hissettirecek bir erkek arayışına" girmem gerekmiyor. İnsan olduğumu fark etmem gerekiyor. Onların hepsi bir aldatmadır.

Şeytanın Adem'e Sorduğu Tuzak Soru ve "Beni Ne Mutlu Eder?"

Ve dikkat edin bu modern zamanda hepimiz ince ince aldatılıyoruz. Her konuda aldatılıyoruz. Hatta bazen bizi aldatanlar da aldanmış. Bakıyorsun adam psikolog olmuş, işte bilmem ne uzmanı olmuş falan, danışman olmuş, koç olmuş, bir şey olmuş. Bakıyorsun o da aldanmış, seni aldatıyor. Onu da başka biri aldatmış, onu da başka biri aldatmış. Olabilir yani. O yüzden konumuz kimin aldattığı değil. Kendimizialdattığımız noktalara bakacağız ve o tuzaklara karşı uyanık olmaya çalışacağız. Çünkü biz bunları hak etmiyoruz. İnsan bunları hak etmiyor. Biz hiçbir şey üzerinden kendimiziiyi hissetmek zorunda değiliz. "Bir şey olacak, kendimiiyi hissedeceğim" — bak bu hikayenin, sahte hikayenin başı bu. Yani "ne olursa kendimiiyi hissederim." Bu soru sahte bir soru. Bu soruya cevap yazmaya başladığın anda, hatta bu soru üzerinde düşünmeye başladığın anda tuzağa düştün demektir.

Bakın şeytanın en güzel oyunu güzel sorular sormaktır. Adem'e ne diyor şeytan?

"Seni ağaca yaklaşmaktan niye men etti biliyor musun" diyor. O da tak tuzağa düşüyor, düşüveriyor. "Evet ya neden men etti beni" diyor. Hemen sufle devam ediyor: "seni bir melek gibi olmayasın diye, ebedi bir mülke sahibi olmayasın diye." Ama bakın dikkat edin, ilk tuzak soru. Egomuzda da bu var: "beni ne mutlu eder?" Tuzak soru. Daha baştan tuzağa düştün. "Beni ne mutlu eder?" Bak ne mutlu eder, bir şey mutlu eder ama ne? Onu bulmaya çalışıyorsun. Zokayı yuttun. Yani "ne mutlu eder" diye başladın soruya ve cevap bulmaya çalıştığın an tuzaktasın. Şuna uyanman lazım: "beni hiçbir şey mutlu etmez. Ben kendim mutluyum." Dolayısıyla kendimi bulmalıyım. Gerçek kendim mutludur, huzurludur. Kendimi bulmalıyım. Benibir şey mutlu etmez. O soruya bu uyanık cevabı vermediğim müddetçe tuzaktasın. Ne olursa olsun tuzaktasın.

O yüzden kim soru soruyor, ne soruyor, o soru gerçek bir soru mu, o soru cevaplandırılmayı hak eden bir soru mudur diye bakmam gerekiyor. O soru cevaplandırılmayı hak etmiyordu. Hani şeytan Adem'e "o ağaçtan seni neden dolayı men etti biliyor musun" diye sorduğunda, Adem'in o soru üzerinde düşünmesi onu zaten yanılgının hemen içine düşürdü. Tıpkı bunun gibi yanlış sorular yanlış cevaplar

üretir. En başta yanlış soruyu sormamam gerekir. Mesela "beni kim mutlu eder?" Yanlış soru. "Beni ne mutlu eder?" Yanlış soru. "Beni neresi mutlu eder?" O da yanlış bir soru. Mutluluk kendimdedir. O zaman kendimi bulmalıyım. O zaman doğru bir istikameti bulmuş olurum. Yanlış soruya yanlış cevap verirsem, o yanlış soru, yanlış cevap, yanlış hissiyat beni yanlış arayışlara götürecektir. Bir alimin ifadesiyle, "dünyada saadeti arayan başına belayı bulur" diyor. Yani senin nimet zannettiğin şey bile sonra başına bela olur, tırnak içinde.

Evlat "Benim" Değildir: DNA ve Mülkiyet Yanılgısı

Mesela evladın olur. Sonra işte evladının sorunlu olması başına bela olur. Veya evlat arzu ettiğin olur ya da olmaz, başına bela olur. Sonra evlat, evlat, "benden evlat olmadı" diye acı çekersin, evlat başına bela olur. Bitmez yani. Yanlış yerden tuttun ya mevzuyu. Bir de bunu sarılıyorsun ya. Ben insanlara diyorum ki, evlatlarınız size ait değildir. "Nasıl olur hocam, benim DNA'm" diyor. Allah sana selamet versin kardeşim.

Yani o "benim DNA'm" dediğin, o ben ne? Bir baksana yani. O bedeni kim vermiş sana? Bedende sen mi DNA üretiyorsun? DNA üreticisi misin? Nesin yani? Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır? Değil mi? Ama ne kadar masumane geliyor değil mi? Kimse şüphe etmiyor. Kimse İsmail Hoca gibi böyle kontra soruyu sormuyor. Sen DNA üreticisi misin kardeşim? Nasıl "benim" diyebilirsin? Nasıl "benim çocuğum" diyebilirsin? Değil mi?

Allah sana boşuna mı işte "rahimlerde sizi şekillendiren benim" diyor? "Sizi yaratan benim" diyor. Bunu niye diyor acaba? Bunu şey için mi diyor? "Bak benim malıma el koyma, göz koyma, yoksa sana gösteririm" mi diyor? Hayır. Sana diyor ki "kendinialdatma." Yani Allah "her şeyi ben yarattım" derken böyle haşa kıskanç bir despot, bir Yunan tanrısı gibi "malıma dokunmayın yoksa sizi asar keserim" mi diyor? Yoksa aslında sana şunu mu hatırlatıyor: "ey insan, her şeyin sahibi maliki benim, bunu unutma, yoksa kendini kandırırsın." "Bu da benim" dersin. "Tamam gökyüzü, o yıldızlar, galaksiler Allah'ın olabilir ama şu çocuk benim, şu arsa da benim, şu arsayı da geçen yeni almıştım, tapusunu yeni üstüme yaptırdım." Seni böyle tuzaklardan kurtarmak için sana söylüyor. "Her şeyin yaratıcısı benim, maliki benim, kudretin sahibi benim." Niye bunları sana söylüyor? Yanılıp da sana verdiği kudreti kendine mal etme diye.

Ha peki kendine mal etsen ne oluyor? Sonra başına bela oluyor. Altmış yaşına geliyorsun, sonra ayakların titremeye başlayınca "ah o gençlik kuvveti" diyorsun.

Daha o kuvvet senin değildi. Gençken de senin değildi. Ama verilince "benim" diyorsun. Alınınca bu sefer gençliğin kuvvetinin derdine yanıyorsun. Yani nimet olan bir şey bile yanlış bir yerden baktığın için başına bela haline geliyor. Allah sana sağlık veriyor, "benim sağlığım" diyorsun. Sonra sağlığın eksiliyor, "ya işte nerede o sağlıklı günlerim" demeye başlıyorsun.

Beden Benim Değil, Bulduğum ve Kullandığım Bir Emanettir

Halbuki bütün mülk Allah'ındır, bedenim de dahil olmak üzere. Sadece bedeni kısmen çok küçük bir kısmının idaresini bana vermiş. Yani bak demiş, "bu bedeni yeme içmeyle ayakta tut, sıcağa soğuğa falan filan dikkat et." O kadar. Bak o kadarcık şeyivermiş. Onu bile yürütmekte zorlanıyoruz, değil mi? Ama sen şimdi kalkıp "bu beden benim" dersen, bunu izah edecek bir sıfat yok alemde aslında. Bırakın dindar olmayı, işte deist olmayı, bilmem ne olmayı, normal aklı olan basit — haniistersen Celal Şengör olsun bu akıl — o akıl bile hani "bu beden benim" dememesi lazım diyorsa cehaletin bir şubesine dahildir. Bir şeye "benim" demem için gerçekten onun var edicisi olmam lazım. Hadi var edemedim, tırnak içinde, "sokakta buldum, benim" dedim — bazı çocuklar olur ya, sokakta para bulur, "benim" der yani. Hadi öyle "benim" dedin, tamam öyle olsun, bu beden benim. Peki bunu sen böyle dört başı mamur yüzde yüz kontrol ve idare edebiliyor musun? Yok. Bu nasıl senin oluyor?

Böyle bir şeyin yok. Hatta henüz keşfedilmemiş şeyleri bile bilmiyorsun. Eskiden hücre denirdi, ne mitokondri bilinirdi ne şu ne bu; şimdi bir hücrenin yapısı var, organeli var, değil mi? Bak hiç haberin yoktu. O tarihte, "bu benim, bu benim gücüm" diye — işte atıyorum, şeyden tutun Cengiz Han'dan tutun Atilla'lara kadar, işte Roma krallarına kadar, gladyatörlere kadar — hiçbirinin haberi var mıydı hücreden?

Hücrenin organellerinden, mitokondrisinden, bilmem neyinden? Orada işleyen kimyevi ve fiziksel aktivitelerden haberi var mıydı? Yoktu. Şimdi böyle bir durumda olan bir insan "bu beden benim" diyebilir mi? En fazla dersin ki "bu bedeni buldum, kullanıyorum." En makul cevap budur. "Bedeni buldum, kullanıyorum" — ateistsen.

Dinlersen, "Rabbim bu bedeni yarattı, benim idareme verdi" dersin, kısmen dersin, değil mi? Bak bu ne kadar güzel bir şey. Bu bedeni Rabbim yarattı, belirli bir zaman takdir ettiği bir müddet boyunca bana kullanmam için verdi. Bu konuda da küçük bir vazife verdi: işte bunu doyur, suyuna bak, yemeğine bak, işte vücut ısısına dikkat et falan. Bu kadar yani. Aklı başında olan insan böyle der. Ve en fazla der ki "bu bedenibuldum, kullanıyorum." "Benim" diyen adam ahmakça bir yaklaşım sergiliyordur. Ama bakın bir benlik öyle diyor değil mi, "bu beden benim." Hatta bunun üzerinden de böyle bir sürü hikayeler üretiyoruz: "bedenimiistediğim gibi kullanırım, ister tasma takarım, ister bilmem ne yaparım, keserim, biçerim, dövme yaparım, demirler, çelikler takarım."

Modern İnsanın Özsüzleştirilmesi ve Manipülasyona Açıklığı

Değil mi? Allah korusun ileride inşallah görmeyiz ama olacak şeyler dahilinde bu düşünüyorum. İnsanlar bedenlerini böyle abuk sabuk şekillere büründürecekler. Kimibelki diyecek ki "ben burada burun istemiyorum ya, hoşuma gitmiyor" diyecek. Kolunu, bacağını, farklı şekillere sokabilir; bunları garipsemeyin. Ve size çok basit bir şey söylüyorum, hani hep hatırlarım yani, otuz sene evvel, kırk sene evvel bir gence "bak şu blucini yırt, öyle giy" deseydiniz, veya "yırtık, işte Almanya'dan getirdim ama getirirken işte gümrükte yırttılar, kahretsin" — giyemezdi onu. Şimdi envai çeşit yırtık kotlarla dolaşıyor değil miinsanlar. Otuz sene evvel böyle bir şey deseydim muhtemelen "ne alakası var" falan derdiniz. Ama bakın insanları öyle iyi manipüle

ediyorlar ki bir şeyi alkışlanır, takdir edilir, beğenilir hale getiriyorlar. Ve siz onları izleyerek bir anda "öyle şeyi ben de çok beğeniyorum" dersiniz. "Ne güzel" dersiniz.

Çok artık işte arkadaşlar, niye insanlar bugün çok kolay manipüle edilebiliyorlar?

Çünkü artık zeminde bir şey kalmamış ki. Yani en uygun hale getirilmiş nesil bu Z grubu mu, ne grupsa, en uygun hale getirilmiş. Nasıl uygun hale getirildi? Çok basit: senin bir özün yok. Yaniinsanın özü diye bir şey yoktur — bırakın ruhsal özü, o zaten iyice unutuldu, psikolojik olarak bile bir doğası yoktur. "Kendini nasıl hissediyorsan öylesin kardeşim." Bu kadar basit. Bu hale getirdiler. Yani senin hiçbir zeminin yok. Her türlü şekle sokulabilirsin ama o seni şekle sokuyor gibi görünmüyor. "Sen kendiniistediğin şekle sokabilirsin, neden? Çünkü bu senin özgürlüğün." Bir de orayı da iyiyapıştırıyor. Yani hiç orası şey olmasın, hiç orada en ufak bir şüphe olmasın. Neden? "Bu senin özgürlüğün ya" dediği anda "evet ya özgürlük ne kadar güzel bir kavram." Ne kadar hakiki bir kavram ama yanlış bir yerde sana tanımlatıyor onu.

Benim çok hoşuma giden bir sözle tamamlayayım. İsmet Özel'in bir yazısındaydı herhalde: "özgürlük" diyor, "özü gürleştirmektir" diyor. Yani özünün farkındaysan özgür olursun. Yoksa "ben istediğimi yaparım" demek, her an değişen arzu, korku, beklenti ve duygulara göre şekillenmektir. Sen o duygunun nesilisin, o düşüncenin nesilisin, o korkunun nesilisin. İnsanlara bakıyorsun, diyor ki "ben kendimi Allah'a beğendirmek zorunda mıyım?" diyor. "Allah çok narsist" diyor. "Eyvallah" diyorsun, "ben sana saygı duyuyorum" falan. Sonra bakıyorsun kendiniinsanlara beğendirmeye çalışıyor. İnsanlara beğendirmek için bedenini göstermeye çalışıyor. İnsanlara beğendirmek için kırk takla atıyor. Bak, bir Allah'a kendini beğendirmekten kaçınan, tekebbür edip kaçınan insan, kendiniinsanlara beğendirmenin derdine düşüyor. Ama bunu hiç fark etmiyor. Bak bu çok önemli. Bunu hiç fark etmiyor.

Bunu sağlamak için ne lazım? İnsanın içinden doğal işletim sistemini çıkarmak lazım.

İşte bu bugün yapılıyor. "Ben istediğimi yaparım, istediğimi düşünürüm, istediğimihissederim" deyip, aslında ona ne isteyeceğini arkadan veren gizli bir sistem var. İşte bütün bunlar aslında bizde farklı farklı nefs-i emmareleri besleyen şeylerdir.

Rum Suresi 30. Ayet: Fıtrata Çağrı

O yüzden uyanık olmaya çağırıyor biziilahi mesaj. Yani bakın Allah insanı neye çağırıyor? Rum Suresi 30. ayet: "Allah'ın üzerine fıtrettiği dine çağır" diyor. Yani Allah seni bir kıvam, bir nitelik, bir maya, bir mahiyet üzere yaratmış. Peygamber Allah'ın mesajıyla seni buna çağırıyor. Seni böyle başka bir şeye çağırmıyor, uydurup bir şeye çağırmıyor, kurgusal bir şeye çağırmıyor, türetilmiş bir şeye çağırmıyor. Fıtratına çağırıyor. Fıtratının kodlarına çağırıyor insanı.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Rum Suresi, 30. Ayet (konuşmacı tarafından açıkça isim ve numarayla zikredilmiştir: "Allah'ın üzerine fıtrettiği dine çağır"). Bunun dışında konuşmacının isim/numara vermeden atıfta bulunduğu, teyit edilmemiş muhtemel eşleşmeler: musibet ayeti — "onlara bir musibet geldiğinde 'biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz' derler" (muhtemel: Bakara Suresi, 156. Ayet); izzet ayeti — "izzet Allah'a ve inananlara aittir" (muhtemel: Münafikun Suresi, 8. Ayet); Hazreti Yusuf'a "sen benim kulumsun" hitabı (muhtemel: Yusuf Suresi'nin ilgili bölümleri, kesin ayet numarası belirtilmemiştir).

İlgili Sohbetler

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.