Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
Kısa Özet
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Arzu ve korku, insanı psikolojik düzeyde yakan iki temel "ateş"tir; bu ateşi yakan da körükleyen de kişinin kendi bilincidir — dış tetikleyiciler ancak içeride hazır bir "yanıcı madde" varsa etkili olur.
- Allah'ın merhameti (Erhamürrahimîn) dünyevi nimetlerin miktarıyla değil, O'na yakınlığın her an idrak edilmesiyle ölçülür; hakiki huzur istenen bir şeyin olup olmamasına bağlı değildir.
- Zihinsel, duygusal ve davranışsal alışkanlıklar sahte benliklerin en güçlü örtüsüdür; mümin insan alışkanlık insanı değil farkındalık insanı olmalıdır.
Giriş: Hz. İbrahim'in Ateşinin İşari Yorumu
Evet. Bugün bir sorunuz yoksa aklıma gelen bir konuyu dillendireceğim. Var mı sorusu olan? Yok herhalde. Evet, olur.
Kur'an'da bir ayet var, hepiniz az çok duymuşuzdur: Hazreti İbrahim ve ateşin onu yakmaması. Bunun bizde ifade ettiği şey nedir? Şunu da başta hatırlatmış olalım: Kur'an'da anlatılan bütün kıssaların, peygamberlerin başından gelen bütün hadiselerin — ya bazen zahiren aynısı, bazen mana itibariyle benzeri, bazen de işariolarak, yani bir anlamda onların sembolik anlamları — bizim hayatımızda da aslında gerçekleşir. Biz de aslında bir ateşe atılıyoruz. Ama kimin ateşine atılıyoruz, kimin ateşinin acısını yaşama ihtimalimiz var, buna bakmamız gerekiyor. Buna biraz işaridediğimiz sembolik bir anlamda bakmaya çalışacağız.
Arzu ve Korku: Nefsin İki Ateşi
İnsanın nefsi, yani psikolojik mekanizması, bazen insan için bir ateş olur. Nasıl ateş olur? Burada temelde iki usul vardır. Bu arttırılabilir ama temelde iki usulden bahsedebiliriz: birisi korku ateşidir, birisi arzu ateşidir. Arzu ve korku, gerçekten insanı psikolojik düzeyiitibariyle yakan iki unsurdur. Eğer kendinizi yakmak istiyorsanız aşırı arzulu olun, o ateş sizi yakacaktır. Yine ateşte yanmak istiyorsanız yoğun korkular hissedin, birçok şeyden korkun, o durumda da bir ateşin içine kendinizi atmış olursunuz. Dolayısıyla kafamızda böyle fiziksel bir ateşte yanmak durumunu hayal etmemiz gerekmiyor. Hz. İbrahim kıssasını okuduğumuzda, büyük oranda aslında o ateş nefsimizin içinde, psikolojik boyutumuz içinde, arzu ve korkularımız üzerinden ürettiğimiz ateştir.
Mesela bir hedefe varmak isterim ve o beni yakabilir. Neden? Çünkü onu çok arzu ediyorum, onun üzerinden koskoca bir hikaye üretiyorum: onu elde edersem, o hedefime ulaşırsam, o alacağıma varabilirsem çok mutlu olabileceğimi düşünüyorum, bununla ilgili birçok kurgular, hikayeler üretiyorum ve bu süreçte aslında ateşte yanıyorum. Hedefime ulaşıp ulaşmadığımın temelde hiçbir önemi yok. Hatta şunu düşünebilirsiniz: hayatta hedef edinip de ulaştığınız birçok şey oldu. Peki size soruyorum, o hayatta ulaşmayı hedeflediğiniz birçok şeye ulaştınız, peki ne oldu?
Yani huzura mı erdiniz, dinginleştiniz mi, sükunete mi kavuştunuz? Hayır. Başka arzular, başka beklentiler, başka hikayeler devreye girdi.
Neden? Çünkü eğer dikkatli, farkında ve uyanık olmadıysanız, o psikolojik düzeydekiarzu ve korku ateşi her zaman yanacaktır. Ona asıl odunu taşıyan kendi bilincimizdir.
Yani kendi bilincimizle o ateşi körüklüyoruz. O ateşi yakan da biziz, körükleyen de biziz. Sönmeye yüz tuttuğunda onu ateşleyen de harlayan da biziz. Bu, bizim farkındalığımızın eksikliğinden kaynaklanır. Bunu fark etmediğimiz müddetçe de bu böyle devam edecektir.
Ateşi Yakan da Söndüren de Kendi Bilincimizdir
Tabii kiinsan bazen şunu diyebilir: "Toplum bizi tetikliyor, içinde bulunduğumuz çevre, sosyal hayat, yaşadığımız toplum." Tabii ki onlar artık işin yan usulleridir. Eğer ben ateş yakmazsam, içimde kimse benim içimde bir ateş yakamaz. Bunu asla
unutmayın. Yani eğer ben bir şeye dair yanlış bir yaklaşım içinde bir arzu üretmiyorsam, kimse bende o arzuyu ürettiremez. Bu benim bilincime bağlı bir şeydir. Ama eğer siz farkındalık taşımıyorsanız, insanlar sizin kendiiçinizde ateş yakmanıza sebep olabilecek arzuları uyandırabilirler. "Bak herkes nasıl güzel yaşıyor, millet Avrupa'ya gidiyor, tatil yapıyor, onu yapıyor bunu yapıyor, sen burada oturuyorsun" — birden içinize biri bir ateş attı. Fakat dikkat edin, atılan ateşin sizin içinizde yangına sebep olması için ne lazım? Sizin içinizde onun tutuşturacağı bir yanıcı unsur olması lazım. Yani bende de öyle bir arzuya eğilim olacak ki, biri bende o arzuyu tetiklediğinde bende alev alsın. Yanmaz bir maddeyi ateş yakabilir mi? Yakmaz. O zaman dolayısıyla dikkat edeceğimiz şey kendiiçimizdir.
Toplumsal Tetikleyiciler ve İçimizdeki Yanıcı Madde
Ben çok insanlardan şunu duymuşumdur: "Çok sakinim, dinginim." Sonra bir bakıyorum, interneti, Instagram'ı açıyorum: biri o tatile gitmiş, biri buraya gitmiş, biribunu yapmış, biri burada yemek yemiş, birinin arabası böyleymiş — böyle içim daralıyor, böyle bir hırs duyuyorum, kıskanıyorum, "ben ne biçim bir hayat yaşıyorum" diyorum, birden mutsuz oluyorum. Şimdi ne yapayım ben? Instagram'a kapa mı diyeyim yani? Bu bir çözüm mü? Hayır, bu bir çözüm değil. Bende bu gibi şeyler niye böyle bir arzu uyandırıyor? Çünkü bende kendimi aynı mentalitede — yani şuna sahip olursam, şunu elde edersem, şu tatili yapabilirsem, şu arabaya binebilirsem kendimiiyi, doğru, güzel bir hayat yaşayan, kaliteli bir hayat yaşayan bir insan zannediyorum. Hayata o gözle bakıyorum. E tabii ki o zaman Instagram'a baktığımda tetiklenecek olan şey bunlardır. Ben de tabii ki o ateşle kavrulacağım.
Dikkat edin, herkes birbirinin ateşini aynı zamanda körüklüyor. Ama dikkat edin, bu cümleden maksadımız suçlular başkalarıdır değildir. "İnsanlar niye benim arzumu körüklüyor, insanlar niye benim hırsımı körüklüyor" — bunu deme hakkımız yok, bunun anlamı da yok. Neden? Ben tetiklenmiyorsam, bir şey beni tetiklemiyorsa, benim için sorun bitmiştir. O zaman sorun, bende neyin tetiklendiğini keşfetmektir. Buradan kalkıp da "ne yapayım hocam, insan da tetikleniyor" falan derseniz, o artık konu bitmiş demektir. Yani kişi şunu demek istiyor: "Ben kendimi kontrol edebilen, farkındalık anlamında, kendimiidrak etme anlamında geliştirmeyi düşünen birideğilim. Mevcut durumum da budur, tetikleniyorum, ne yapayım?" diyorsanız — zaten sizin için film bitmiş yani. Artık sizin için bir soru konusu değil. Siz içine girdiğiniz hipnozu kabul etmiş ve bunu değiştirmek için gerçek bir kararlılık, bir azim ve gayret taşımıyorsunuz demektir.
Dünya Peşinde Olanlara Aldırmamak
O yüzden Kur'an, Peygamber diliyle bize şunu söyler: dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma, onları kendi haline bırak. Neden? Çünkü onlara bir şey anlatamazsın. Yani o dünyada bir şey istiyor ve dünya hayatıyla mutmain olabileceğini, onun yeteceğini düşünüyor. Sen ona bir şey anlatabilir misin? Hayır, anlatamazsın. Ancak ona ne anlattığında o seni dinleyebilir? Ona borsada nasıl iyipara kazanabileceğini, nasıl iyi bir arabaya sahip olabileceğini, nasıl insanları
etkileyebileceğini, nasıl hayat içinde itibarını yükseltebileceğini, arzu ettiği şeylere nasıl ulaşabileceğini anlatırsan seni dinler. Mesela düşünün, hiç peygamberin böyle anlatıları var mıdır yani? Böyle şeyleri yok. Neden? Çünkü ne insan bunlar için dünyaya gelmiştir, ne bir peygamber bunun için gönderilmiştir.
Tabii ki şunu unutmayın: mesela "ben böyle miyim" diye bunu kendinize sormayın.
Şöyle sorun: "benim psikolojik bünyemde böyle benlikler var mı, yani 'dünya bana yeter aslında, ben dünyada şunu elde edeyim, benden mutlusu yok' diyen bir benlik yok mu içimizde?" Vardır. Hani bunu analiz ederken bu gözle bakın. Yoksa "Allah'a çok şükür, biz Allah'a inanıyoruz" deyip o benliklerin kendilerini göstermemelerikarşısında uyanık olmak durumundasınız. Çünkü dikkat edin, bakın, içimizde her türlü — tırnak içinde söylüyorum — kâfir benlikler, münafık benlikler, gafil benlikler olabilir yani. Hayattayız, bunlardan da korkmayın; bunlardan korkmamıza, çekinmemize gerek yoktur. Sadece bunları fark etmeye ihtiyacımız vardır. Bunları fark ettiğin zaman, o zaman işte o Hazreti İbrahim'in ateşe atıldığında duyduğu ilahi sesiduymuş olacaksınız: "Ey ateş, seninle selametli ol" — yani "İbrahim'i yakma."
Bu ne demektir? Eğer kendi öz varlığınızı, Allah'ın üflediği ruhu hatırlamaya çalışıyorsanız, bunu hatırlama yolunda bir gayretiniz varsa, emin olun psikolojik benliklerin ateşi sizi yakmayacaktır. Mesela dünyada bir şeyi çok istiyorsunuz, çok meşru bir şey, çok güzel bir şey — hatta diyelim ki hacca gitmek istiyorsunuz, olabilir, ne kadar güzel bir şey değil mi. Veya diyelim kiinsanlara çok faydalı olmak istiyorsunuz. Ama dikkat edin, bunu "Rabbim lütuf ve ikram ederse olur, olmazsa da hiç problem değil" şuuru içinde algılıyorsanız, o bir ateş olmaz ve sizi yakmaz. Ama "ben bunu çok istiyorum, bu olmazsa kendimi mutlu hissedemem, mutsuz olurum" derseniz, o ateşe dönüşür. Ve o ateş ancak Allah'ın ruhuyla — siz kendinizde Allah'ın ruhunu hatırladığınız zaman — onun sizi yakmadığını fark edersiniz. Neden? Çünkü Allah'ın ruhunu hatırlıyorsam, o zaman o arzu ve korku ateşi otomatik olarak sönümlenecektir, otomatik olarak seni yakmayacaktır, çünkü öyle bir niteliği yoktur.
Hz. Eyüp'ün Duruşu: "Zarar Bana Dokundu"
Bizi niye arzu ve korku ateşi yakıyor? Biz Allah'ı unutuyoruz. Mesela en çok korktuğun anda Allah'ı hatırla. Bakalım, bir bak, korkutacak bir şey olabilir mi? Değil ki. "Hastayım" — tırnak içinde, bedenim hastalandı, çok korkuyorum. Allah'ı hatırla, Allah var, ben de ona aidim. Peki hastalık neye gelir? Bedene gelir; gelirse gelir yani, ne yapalım, tedavisi varsa uygularız, yoksa "canı sağ olsun" deriz. Niye korkayım ki?
Ve bakın çok ilginçtir, yine Kur'an'da geçer: Hazreti Eyüp der ki "zarar bana dokundu" der. Bakın, "ben zarar gördüm" demez, çok ilginç bir tabirdir — "zarar bana dokundu", hani bir şey teğet geçmiş gibi. Bakın zahiren çok hastalıkları var Hazreti Eyyub'un değil mi, öyle meşhurdur, hatta halk arasında abartılır böyle, hani zahiren bedeni çok hastı. Ama ne diyor? "Zarar bana biraz dokundu" diyor yani. "Ben zarar gördüm" demiyor, "ben kayıp içindeyim" demiyor, "ben hastalığın pençesine düştüm" demiyor — dikkat edin, "zarar bana dokundu" ve devamı var, ama o da önemli: "Sen Erhamürrahimîn'sin, sen sonsuz rahmet ve merhamet sahibisin, ben sana aidim, sen
benim sahibimsin." Bunu hiçbir zaman unutmamak — bedenin baştan aşağıya hasta olabilir. Varsa tedavisi, Allah'ın yarattığı tarzda bir tedavi söz konusuysa, onun tedavisini yapmak da Allah'ın bir lütfu ve inayetidir. Şu anda bir tedavisi de yoksa, onu kabul ederim. "Ben beden değildim ki bedenin hastalığı yüzünden bu kadar korkayım.
O Erhamürrahimîn'dir, o sonsuz rahmet ve kerem sahibidir, ben ona aidim."
Bakın orada biz hep şey olarak algılıyoruz: "zarar bana dokundu, sen çok merhametlisin, illa beniiyileştir" gibi bir algı üzerinden bakıyoruz. Bu değil. Allah maddi bedensel hastalıklara da şifa verebilendir, verir de yani. Ama konu o değildir.
Onun rahman ve rahim oluşu, benim bilincimi, şuurumu, varlığımı, ona aidiyetimibana idrak ettirmesindedir. Yoksa "Allah çok merhametli, çok cömert, e ne yaptı sana, bana İstanbul'un yarısını verdi" — bununla mı ölçüyorsun Allah'ın merhametini, Allah'ın cömertliğini? Allah'ın nazarında bunların çöp kadar bir ehemmiyeti yok.
Allah'ın Merhametini Nimetlerle Ölçmemek
Allah'ın merhameti nedir? Sana kendisini hissettirmesidir. Allah'ın merhameti nedir?
Sana yakınlığını idrak ettirmesidir. Allah'ın merhameti nedir? Senden hiçbir zaman kopmadığını, sana şah damarından daha yakın olduğunu her an, her durumda idrak ettirmesidir. Allah'ın rahmeti budur. Ve Hazreti Eyyub onu ifade ediyor: "Sen bugüne kadar Rahman ve Rahim'din, bundan sonra da Rahman ve Rahim'sin. Sen, her durumda hastalığım ne kadar artarsa artsın, hiç ehemmiyeti yok; sen bana yakın olduğunu ve beni hiçbir zaman bırakmadığını ve bırakmayacağını idrak ettir." Bakın "bırakmayacağını düşündür" değil yani; "ben beni unutsam bile sen beni unutmazsın, bana bunu idrak ettir, bunun farkındalığına vardır." Bunu idrak edersek, "Allah çok rahim ve merhametli, şefkatlidir" diyebiliriz.
Yoksa bu dünya nimetleri gelip geçecektir. Tabii ki onlar da Allah'ın rahmetinin, merhametinin eseridir; zerre kadar bir şey bile Allah'ın rahmet ve merhametinin eseridir. Ama hakiki rahmet ve merhamet, O'nun rahim ve rahman oluşunun senin kalbinde ebediyen idrak edilmesidir. Ne olursa olsun Rabbim Rahman ve Rahim'dir; bütün sevdiğin insanlar senden ayrılsa da öyle midir? Öyledir. Öyle demiyor mu Kur'an-ı Kerim: insanlar etrafından dağılırlarsa "de ki Allah bana yeter." "Sen Rahman ve Rahim'sin" diye bunu devam ettirebilirsiniz. Yani ne olursa olsun O Rahman ve Rahim'dir. Yoksa Allah'ın Rahmaniyet ve Rahimiyetini dünyada zahiren verdiğişeylerle ölçmek bir yanılgı olur. Onlar da rahmetinin eseridir, ama onlar o rahmet eserlerinin en zahiri ve en geçici tecellileridir. Onlar da kıymetlidir, onlara da şükrediyoruz.
Her anımıza baktığımızda orada Allah'ın birçok rahmet ve rahimiyetinin, rahmaniyetinin eserini görüyoruz. Şu anda beni dinlemeniz Allah'ın rahmaniyetinden gelmiyor mu? Eğer size Allah şu et parçasında (kulakta) duyabilme imkanı vermese, ne ben bir şey söyleyebilirim ne siz bir şey duyabilirsiniz. Dolayısıyla her an o rahmaniyet ve rahimiyetin içindeyiz, her an onu idrak etme durumundayız. Bu durumu eğer idrak ediyorsan, o zaman hiçbir ateş seni yakmaz.
Rıza ve Teslimiyet: Çocuk Örneği
Hayatımda şunu çok istiyordum, mesela farz et ki Allah dedi ki "nasip olmayacak." Ne diyorsun? Böyle kalbinden gele gele "sen bilirsin ya Rabbi" mi diyorsun tebessüm ederek, yoksa "ne yapalım, kısmet değilmiş" diye boynu bükük mü oluyorsun? Böyle bir şey olur mu, olmaz mı? Sen nasıl bir şey içindesin değil mi?
Şöyle düşünün mesela: diyelim çocuğunuz var, çocuğunuz sizden bir şey istiyor, diyorsunuz ki "olmaz kızım, olmaz oğlum." O da böyle boynunu büküyor: "e tamam anne" falan, ama üzgün yani. Şimdi bu gerçek bir farkındalık ve teslimiyet midir? Değildir; mecburiyettendir. Çocuk sana itiraz edemediğiiçin boynunu büküp "tamam anne, tamam baba" diyor. Ama çocuk dese ki "peki anneciğim, sen öyle diyorsan, senin bildiğin benim için çok daha kıymetli" — tebessüm ederek, mutlu olarak dediğinde, ha bak, bu çocuk nedir? Bu çocuk farkında bir çocuktur.
Peki siz şimdi kendinize sorun: mesela diyelim ki hayatta en istediğimiz şey — Allah'a dediniz ki "ya Rabbi ben bunu istiyorum", makul, meşru, helal bir şey. Ama Allah dediki "sana onu bu dünyada nasip etmedim, o nimeti nasip etmedim." Veya atıyorum, "çocuğumun mürüvvetini görmek istiyorum, çocuğum böyle büyüsün, doktor olsun, mühendis olsun, evlendireyim, torunumu göreyim" diyorsun. Değil mi mesela? Allah dedi ki "göremeyeceksin." Ha öyle mi? Şükür dolu bir şuurla, bir kalple: "Sen Erhamürrahimîn'sin, sen ne biliyorsan, senin takdirin neyse ben de bütün kalbimle o takdire razıyım, bütün kalbimle, içinde en ufak bir aksi durum hissetmeden." O zaman ne olur? Kalbinde hiçbir arzu ateşi olmaz, hiçbir korku ateşi olmaz. "Çocuğum ölürse, ya onun mürüvvetini görmezsem, veya dünyada şunu gerçekleştiremezsem" — ne olur ki? Buyur.
İstek, Tutku ve Hz. Ali'nin Sözü
Hz. Ali'nin "Allah'ın huzurunda benim dualarımın kabul olmaması" ile ilgili bir sözü nasıl bir hal anlatır? Ne demek? Birçok yönden anlaşılabilir; eğer Hz. Ali'nin böyle bir sözü varsa, ben bunu söz olarak değerlendiriyorum ve kendimce şöyle yorumlayabilirim. Ben hayatta bir şey istiyorum, çünkü aslında Allah isteme kabiliyetivermiştir bize değil mi, istemeyi dilemiş yani: "ey insanlar isteyin, isteyebilirsiniz." Ama şunu dememiş: "istediğiniz şeye tutkuyla yapışın" dememiş.
Birincisi, isteğin olmaması durumunda — eğer Rabbimi biliyorsam, gerçekten Rabbimin farkındaysam, o zaman bakarım ki bir isteğim olmadığında da aslında ben mutlu ve huzurluyum, kalbimde büyük bir huzur ve dinginlik var ama isteğim olmamış. Demek ki, diyorum, benim mutluluğum, benim hakiki huzurum, istediğim bir şey olup olmamasıyla bağlantılı değil. Ben orada Rabbimi hatırlamakla bakıyorum ki hiçbir şey ona olan idrakimin verdiği mutluluğu ortadan kaldırmıyor. O zaman ben Rabbimi, istediğim şeylerin olmaması durumunda da biliyorum ve bu, bana rağmenlik bilinci ve hiçbir şeyin onun varlığını örtememesi hakikatini bana gösteriyor. Yani çok istediğim bir şey olmadı. Olmadı mı? "Aa olmamış." Mutlu musun? "Çok mutluyum." Ama hakikaten mutluyum.
Ama şimdi böyle bana bakan arkadaşlar var: "nasıl olur" diye. Nasıl oluyor biliyor musunuz arkadaşlar? Biz yanlışlıkla şunu öğrenmişiz: istediğim bir şey olunca mutluyum, olmayınca mutsuzum; biri beni onaylayınca mutluyum, onaylamayınca mutsuzum; sevince mutluyum, sevmeyince mutsuzum; "sen çok kıymetlisin" deyince mutluyum, "sana kıymet vermiyorum" dediğimde mutsuzum; önemsendiğimde mutluyum, önemsenmediğimde mutsuzum. Bunları uzatabilirsiniz: başarılı olduğunda mutluyum, başarısız olduğunda mutsuzum; bir şeyin üstüne gidip elde ettiğimde mutluyum, üzerine gidip buna rağmen elde edemediğimde mutsuzum. Dersem, dersem, ne olur? Ben böyle olurum. Yaniistediğim bir şey olmadı ve mutsuzum, bir şey kaybettim ve mutsuzum. Şimdi sen böyle bir zihinle kendini kodlamışsan, senin istediğin bir şeyin olmadığı bir durumda mutlu olma şansın var mı? Yok, böyle bir şey olamaz.
Hatta ben bazen böyle yakın akrabalarıma — mesela istediği bir şey gerçekleşmemiş, "çok mutsuzum amca" diyor, ben de diyorum ki "mutsuz olmak zorunda değilsin, mutlu olabilirsin." "Böyle şeyde de mutlu olunur mu" diyor. O şeyde mutlu olmayacaksın, Allah'ın sana verdiği varlık bilinciyle mutlu olacaksın. Yani neyin ne kadar değeri olabilir ki, gerçekleşmediğinde beni mutsuz etme gücü olsun?
Dünyanın Perde Olmadığı Hakikati
Ataullah İskenderî'ye atfedilen bir hikmet vardır, onun kitabında geçer. Der ki: insanlar derler ki "bu dünya Rabbimiidrak etmemi engelliyor." Bu, çok yanlış bir şeydir. Ve şöyle der: dünyanın nasıl bir gücü olabilir ki Allah'ı perdeleyebilsin? Perde senin gözündedir, senin algındadır. Hiçbir şeyin, herhangi bir şeyin Allah'ı perdeleme gücü olabilir ki? Sana Allah'ı unutturan şey dünya değildir, sana Allah'ı unutturan şey içindeki sahte benliklerdir. Sen bir şey olmuyor diyelim, hayal ettiğin bir şey gerçekleşmiyor, mutsuzluk içine giriyorsun. Mutsuz insan Allah'ı nasıl hatırlasın?
Allah'ı hatırlarken bile başka türlü hatırlıyor: "işte Allah benim isteğimi yerine getirmiyor, Allah da beni terk etti, işte o bile bana kıymet vermiyor." Niye hatırlıyorsun? Sen Allah'ı hatırlamıyorsun.
Halbuki Allah sana diyor ki: "Ne olursa olsun seninle benim aramdakiilişki asla kopmaz, seninle benim aramdakiilişki asla zedelenmez ve asla herhangi bir zarara uğramaz." Hatta bazı insanlar vardır: "işte insanlar beni Allah'tan uzaklaştırdı." Bunlar nasıl varlıklar ki, nasıl bir güçleri var? Sen onlara nasıl bir güç atfediyorsun, sen farkında değilsin. O zaman onlar Allah'tan herhalde daha güçlüler öyle mi? İnsanlar seni Allah'tan uzaklaştırıyorsa senin algında bir sıkıntı var. Bazı insanlar seni görmezden geliyor, seni önemsemiyor, e sen de Allah'ı unutuyorsun. Neden? Çünkü onların davranışları yüzünden yanlış noktalara kapılıyorsun, mutsuz oluveriyorsun. Halbuki niye mutsuz olasın ki? O insanların durumları şöyle veya böyle, bu onlara ait bir hikaye. Ben niye mutsuz oluyorum? "Öyle biliyorum, buna alışmışım." O zaman o alışkanlığı bırakmak zorundasın.
Alışkanlık İnsanı Olmamak
Yani sen bir alışkanlıklar yumağı mısın? Allah niye hac diye bir şey koymuş — bütün dinlerde vardır — hac niye vardır? Her türlü alışkanlıktan sıyrılman için vardır.
Hayatta birçok alışkanlık edinebilirsin, ama sen Allah'ın huzuruna doğduğun gibigeleceksin, değil mi? Hacın bir sembolü budur: Allah'ın huzuruna doğduğun gibigelmek. Ama "ben buna alıştım, ben şuna alıştım." Sen alışkanlıklarınla Müslüman olamazsın. Bakın bu çok açık ve nettir; hani bunu bir akide, bir iman-küfür hikayesianlamında söylemiyorum. Yani gerçekten eğer ben alışkanlıklarımın içindeysem ve bunlardan özgürleşmeye çalışmıyorsam, benim gerçekten Müslüman olmama imkan yoktur. Bakın konu akide mevzusu değil, konu şu: ben Allah'ı hatırlayamam, ben gerçekten Allah'ı bilemem, ben eğer duygusal, düşünsel ve davranışsal alışkanlıklarımın içinde kalmaya devam ediyorsam, Allah'ı tanıyamam, bilemem, anlayamam, ibadet de edemem. Yaptığın ibadet bile o alışkanlık hikayesinin içindedir.
Yaniişte "o kadar ibadet ediyoruz, Allah dualarımızı kabul etmiyor" — çünkü sen şuna alışmışsın: "isteklerim olursa mutlu olacağım, olmazsa mutsuz olacağım." O zaman ne yapayım, "e Allah'ı da bulmuşum ya, o zaman isteklerimi boca edeyim Allah'a." E olmayınca da, "oradan da bir şey yapamadık, beklediğimizi bulamadık" — bu sefer Allah'a sitem etmeye başlıyor: "o kadar ibadet ediyorum, gene Allah benim isteklerimi kabul etmiyor." Neden? Çünkü senin kafan "isteklerim gerçekleşirse mutlu olurum, gerçekleşmezse mutsuz olurum" alışkanlığından ibaret. Allah da sana diyor ki: "bu hikayeyi bırak, bu hikayeden özgürleş, makul, meşru isteklerde bulunurum ama olur mu olmaz mı hiç problem değil."
Hani derler ya, "deliye her gün bayram." Niye her gün bayram? Çünkü her gün Allah olduğu için bayram — deli olduğu için değil. Delilik ne işe yarıyor? Hiçbir hikaye üretmiyor, delinin hikayesi yok, bırakmış o zihinsel aygıtı bırakmış. Siz bırakmayın, deli olmayın; akıllı olun ama o zihinsel aygıtı doğru kullanın. Onun alışkanlıklarına yenilmeyin, o sizi alışkanlıklarıyla kendine esir etmesin. Hiçbirimiz bunu hak etmiyoruz. O yüzden zihinsel alışkanlıklarınıza dikkat edin, duygusal alışkanlıklarınıza dikkat edin, davranışsal alışkanlıklarınıza dikkat edin. Mümin insan alışkanlık insanı değildir. İbadetinizi bile alışkanlıkla yapmayın: namaza kalktığında Allah ilk defa "o an size huzuruma gel" demiş gibi, siz de ilk defa onun huzuruna çıkıyormuş gibi namaza durun. Bir alışkanlık olarak kılmayın, hiçbir şeyi alışkanlık olarak yapmayın.
Yani düşünün, biri alışmış, sürekli her gün size "seni seviyorum" diyor ama alışmış — şey yapar mısınız, kıymet verir misiniz? Alışmış ya, "canım, bir tanem, aşkım, kankam" — alışmış yani, içinde o hakiki anlamda o duygu yok, o bir alışkanlıktır; kıymetli bir şey midir? Pek değildir. O yüzden alışkanlık insanı olmayacağız, farkındalık insanı olacağız. O yüzden de dikkat edeceğiz: bir şey benim mutluluğumu örtüyor mu? Örtüyorsa neyi hatırlayacağım? "Ey Rabbim, sen Erhamürrahimîn'sin.
Şu anda bana bir mutsuzluk hissi dokundu, ama sen Erhamürrahimîn'sin. Şu anda bana bir yetersizlik hissi dokundu, şu anda bana bir moral bozukluğu dokundu, ama sen Erhamürrahimîn'sin." Bir şeyin Allah'la olan bağınızı, Allah'la olan ilişkiniziörtmesine müsaade etmeyin. Örttüğü anı fark edin, işte o zaman ateş size
dokunmaz, ateş sizi yakmaz, onun hiçbir gücü olmaz. Neden? Çünkü siz arzu ve korkunun ateşinde değilsiniz, siz Allah'ın kucağındasınız, O da Rahman ve Rahim'dir.
Sahte Benlik mi, Hakiki Sen mi?
O zaman benim herhangi bir şeyden dolayı kendimi kötü hissetmem diye bir şey söz konusu değil. Diyeceksiniz ki "ama öyle hissediyoruz." Ben de bunu diyorum: o his, kendinizi unuttuğunuz için, bir duygu bir düşünce tarafından üzeriniz örtüldüğü için olmaktadır. O yüzden benim hayatta hiçbir zaman insanların — tırnak içinde söylüyorum — sorunlarıyla ilgilenme eğilimim yoktur. Çünkü biliyorum, bir sorun bitecek, başka bir sorun başlayacak. Benim dikkat çekmek istediğim şey şudur: şu anda bu sorunu yaşayan benliğin kendin olup olmadığını fark et. Bu sen misin, senin üzerini örten bir perde midir? Buraya dikkat et. Sen bu musun? Yani sen mutsuz olan kişi misin, yoksa mutsuz olan sahte bir benlik tarafından kuşatılmış gibi kendinihisseden ama aslında özgür bir varlık mısın?
Bakın, bu durumda hatırlamanız gereken bir şey vardır bu kadar: eğer bir şeyihatırlarsanız hiçbir şey sizi mutsuz edemeyecektir. O bir şeyi hatırlarsanız, yaşadığınız hiçbir şey sizi mutsuz etmeyecektir. O yüzden yine Ataullah İskenderî der ki: "Onu bilen neyi kaybetmiş olabilir? Onu kaybeden neyi bulabilir? Bulsa bulsa başına bela bulmuş olur." Eğer onu bulursak — ama onu nerede bulacağız? O bir yerde değil, o senin kendindedir. Allah niye "Adem'i şekillendirdim, en güzel kıvama geldiğinde de ona ruhumdan üfledim" diyor? Bak senle arasındaki bağı anlatıyor sana, aradaki bir bağdan bahsediyor. O zaman sen onu kendinde bulacaksın; o senin varlığının merkezindedir, o her türlü düşünceden, duygudan, arzudan, beklentiden, dürtüden, her şeyden bağımsız olarak sende vardır. Bunu hatırlamaya ihtiyacımız var. Bunu hatırladığımda, başıma gelen hiçbir şeyin beni yıkabilme, mutsuz edebilme şansı yoktur; öyle bir gücü de yoktur.
Bakın bunu unutmayın: hiçbir şeyin sizi yıkma gücü yoktur, ona yıkma gücü veren sizsiniz. Bir şeye yıkma gücü veren insanın kendisidir; o da alışkanlık halinde siz kendinize vermişsiniz. Mesela bazı insanlar görürsünüz böyle: "annem ölürse ne yapacağımı bilemiyorum, babam ölürse neyse yani" bir sürü şey — kimi annesine, kimi babasına, kimi eşine, kimi en sevdiğiinsanla, işte çocuğudur vesairedir — "olmazsa yapamam." Bak ne yaptın? Kendini yanlış bir şeyle kodladın. Tabii bu bazen karşı tarafın da hoşuna gider değil mi mesela: çocuğum diyor ki "anne sen olmadan ben yapamam," anne öyle bir gururlanıyor ki.
Mesela benim annem — sağ olsun, şimdi onun dedikodusunu yapıyor gibi oluyorum — mesela diyor ki "İsmail sen ben olmadan ne yapacaksın," oradan besleniyor yani. Halbuki buna gerek yok ki değil mi, hatta bazen "ben olmasam sen ne yapacaksın" diye sorar, bekler ki karşıdaki "ben senin olmadan bir hayat düşünemiyorum" desin ve egonuz gurur duyar değil mi. Bunların hepsi sahte benlikler arkadaşlar. Şimdi siz böyle benliklerle yaşarsanız, bir de böyle insanlar da bulursanız — mesela bazen bana insanlar der, işte bazen hasta olur, bir şey olur, "sana bir şey olmasın" derler. Abi niye bana bir şey olmasın, olsa ne olur, olmasa ne olur? Yani sen Allah'la bağlı,
onunla bağlantılı bir varlıksın. Hepimiz ona ait, ona bağlı varlıklarız. Allah bizi birbirimize zorlamamış — evet, birbirimiz arasında manevi, ruhani, sevgi dolu bir ilişkivardır, bütün varlıklarla vardır — ama Allah her şeyi kendine bağlamıştır, ona bağlı olduğumuz için de birbirimizle bağlantılıyız. Ama hiçbir şeyi "şu olmazsa olmaz" şeklinde görmeyin. Bu yanlış bir düşünce ve duygu alışkanlığıdır. Eğer böyle tuzaklara düşerseniz, işte o durumlarda tabii ki kendinizi yıkılmış, bir yarısı gitmiş hissedeceksiniz. Çünkü bakın, o hikayeyi siz kurdunuz, siz onu inşa ettiniz, toplumsal etkilerle de bunu güçlendirdiniz.
Sabır Örneği: Kadının Vakur Duruşu
Bakın biz bazı şeyleri anlatınca insanlar bir taraftan bir heves duyuyor, bir taraftan da "ya nasıl olur" diyor. İşte peygamberimiz döneminde yaşamış bir kadın — değil mi — 3-5 yaşında bir çocuğu var, hasta oluyor, 10-15 gün hastalık vaziyeti devam ediyor, sonra vefat ediyor. Tabii kadıncağız yıkılıyor. Hocası (eşi) gelince de böyle ağlamaktan zaten gözü şişmiş; eşi de "ne oldu sana" diye böyle büyük bir heyecan duyuyor diye mi hikaye devam ediyor? Değil mi, nasıl devam ediyor: kadın güzelce eşini karşılıyor, oturuyorlar, yemek yiyorlar, sonra uzanıyorlar. Kadın diyor ki: "bey, sana bir şey soracağım — eğer biri bize bir şey emanet etmiş olsa ve almak istediğinisöylese ne dememiz gerekir? Benim böyle bir durumda nasıl davranmam gerekir?" "Emanetse, sahibi de almak istiyorsa vermek gerekir." "E ben de öyle yaptım" diyor. "Rabbim bana ve sana bir çocuk emanet etmişti, bugün almayı diledi, ben de emanetisahibine verdim." Adam da anlıyor, vaveyla etmiyor. "Çok güzel bir şey yaptın" diyor. "Rabbimiz bize sabır ve şükür versin" diyerek karşılıyor.
Bunu duyunca bir taraftan bir şey diyemiyoruz da, ama içeriden "ya Allah Allah, böyle insanlar da mı var" diyoruz. Hatta diyelim ki mesela böyle bir kadın böyle bir tepkiverse, muhtemelen kadın hakkında ilk düşüneceğimiz şey şu olur: "bu kadın pek kızını, evladını sevmiyormuş, ölse de kurtulsam diyormuş herhalde" dersiniz değil mi? Neden? Çünkü öyle alışmışız; bir şeyi daha sakin, daha farkındalıklı, daha bilinçlikarşılamayı bilmiyoruz, çünkü çok yanlış düşünce ve duygu alışkanlıklarımız var.
Peki onları bırakmazsan ne olur? Ömür boyu böyle devam edersin. Dinî bir taraftan tutarsın ama ne din seni tutar, ne sonunu gerçek anlamda tutabilirsin. Öyle sıradan bir ilişkin olur dinle, maneviyatla, Allah'la; bir ilişkindeki bir problem yüzünden yıkılırsın. Ve düşün, o anda Allah sana dese "ben varım, niye yıkılıyorsun" — "sen başkasın, sen şimdi bir kenarda dur, şu an mevzu başka, sen oraya karışma" diyeceksiniz neredeyse. Neden? Çünkü onun idrakinde değilsiniz.
Peygamberin Sabrı ve Bize Kendimizi Hatırlatması
Tıpkı bir yakınının vefat etmesi karşısında, peygamberimiz o kadının yanından geçerken "sabırlı ol" diyor. Kadın diyor ki "senin başına gelmedi ki" diyor. Sonra uyanıyor, hatırlatıyorlar, sonra aklı başına geliyor. Bizde aklımız bile başımıza gelmiyor. Diyoruz ki: "bak peygamber böyle davranmazdı, peygamber böyle tavsiyede bulundu, peygamber şöyle yaşadı, şöyle idrak etti, ya o peygamberdi." O
zaman sana kim dedin ya değil mi? Peygamber bir şey diyor, "o peygamberdi" diye haşa tekme atıyorsun yani. Görünürde bir şey demiyorsun gibi oluyor ama aslında peygambere tekme atmaktan başka bir şey değil bu.
Yani sen tabii ki (düşünüyorsun ki) "sen peygambersin, tabii Allah sana vahyediyor, sen böyle bizim gibi garibanları buluyorsun, yok öyle davran, sabırlı ol" böyle diyesimiz geliyor. Neden? Çünkü gaflet içindeyiz, çünkü aslında Allah'ın peygamberinin bize kendimizi hatırlattığının farkında değiliz. Allah sana bir peygamber gönderiyor, o peygamberle sana kendini hatırlatmaya çalışıyor. Ama sen ona "peygamberdir" deyip onu da nefsin aldanışıyla sahanın dışına itiyorsun: "o peygamberdi, o sahabiydi, onlar başka bir devirdi, şimdi hayat öyle değil."
Yani ne yapacağız seninle, ne yapacağız? Bunu kendinize sorun, ben size sormuyorum, ben kendime soruyorum, siz de kendinize sorun. Öyle benlikler olunca şunu sorun o benliğe: "ya seninle ben ne yapacağım ya? Sen terbiye edilemeyen bir cinssin yani." Ne desem, hani derler ya sabun gibi, kayıveriyorsun hiç, tutulmuyorsun yani. "Ben ne yapacağım seninle? Sana ne anlatabilirim?" O diyor ki "bana benim istediğim şeyleri anlat." Peki ona mı mahkumum ben? Yani "ben mutlu değilim" diyor.
"Bak Allah var, peygamber var, hakikat var ama ben mutlu değilim" diyor. E peki ne yapacağım ben bununla? Ayet diyor ki: "bırak onları, daldıkları bataklıkta oyalana dursun." Ne yapacağım ben o benliği? Akıl almıyor, kabul etmiyor, sürekli sabun gibielimden kayıveriyor. Bir şey anlatıyorsun, "o peygamberdi" diyor. Bir şey anlatıyorsun, "o eskidendi" diyor. "Ne yapayım ben de böyleyim" diyor. Ama "işte annem babam böyle yapmış" diyor.
Travma Alışkanlığı ve Hakikatle Yüzleşme
Bir de travma hikayelerini de çok dinlediğimiz için "ben çok travmatizeyim" diyor — sanki öbürleri travma yaşamadılar. Ama onlar o olayları travma olarak görmediler, aradaki fark o. Ben bazen diyorum yani annemin de gönlünü alayım: annem dört evladının vefatını görmüş, niye kadın travmatize olmamış? Niye — değil mi — babası 12 yaşında vefat etmiş, e niye travmatize olmamış? Demek ki travmatize olmama şansın var, ama etrafta öyle hikayeler duyuyorsun ki artık en küçük bir hadisede "ben travma yaşadım, benim travmam seninkinden daha büyük, benim acım..." Kardeşim, bak, böyle bir benlikle yol alamazsın. Bu açık ve nettir. Ne yapacaksın en makul şekilde? Diyeceksin ki: "ben dine saygılıyım ama dindar olamam kardeşim, ben dindar olamam, ben egoist olabilirim" — eğer onları dinliyorsak yapabileceğimiz başka bir şey yoktur. Yani niye? Hakikat ikilik kabul etmez, çünkü olmaz böyle bir şey.
Allah sana diyor ki "dikkat et" diyor. Bakın niye "dikkat et" diyor? Çünkü bu dikkat etmezsen anlaşılmayacak bir şey: "e'lâ bi zikrillâhi tatmainnü'l-kulûb" — dikkat et diyor, kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur. Ama senin egon başka bir şey anlatıyor; ego diyor ki "ben olmuyorum, bak Allah'ı hatırladım diyor, Allah diyorum diyor ama mutmain olmuyorum." Hakikati bile yanlış anlıyor zaten. Senin Allah'ı hatırlaman demek, "Allah" demen demek değil ki. "Allah, benim bütün varlığımın kaynağı, beni var eden" — sen böyle bir Allah'ı hatırla. Yoksa "işte Allah, hatırladım, e
bir de travmalarım var ama, e bir de anne babanın hikayesi var, bir de yaşadığım olaylar var, bir de alışkanlıklarım var, duygularım var, düşüncelerim var, böyle düşünüyorum, şöyle düşünüyorum" — e saçma düşünüyorsun. "E ama bunları bırakmak istemiyorum, bırakamıyorum." Abi o zaman sen ne yapacaksın, ne yapabilirsin? Ya burayı tercih edeceksin ya burayı tercih edeceksin. Yani "burası çok güçlü" olabilir, Allah ondan daha güçlüdür, bunu unutma.
Hakiki Dua: Alışkanlıklardan Özgürleşmek İçin
Allah'ın merhametine sığın, Allah'ın şefkatine sığın ve öyle bir dua et ki — ama hakikaten dua et: "ya Rabbi, ya ben bundan özgürleşeceğim ya da sana olan yakınlığımı idrak etmeyi unutacağım" — hangisi benim için hakikatli bir şey? O yüzden zannediyorum Hazreti İsa'ya atfedilen bir sözdür, bir İncil'de geçiyordu herhalde: Allah'a bir konuda dua etmek — bu gibi şeyler için — ölüm durumundaki, yani boğulan bir insanın kurtulmak için dua etmesi gibi olsun diyor.
Mesela ben demeliyim ki: "ya Rabbi, benim bazı duygu alışkanlıklarım var, benim bazı düşünce alışkanlıklarım var, şüphelerim var, kaygılarım var, paranoyaklığım var" — atıyorum, hastalık korkum var, o var, bu var, şu var — "ya Rabbi hakikaten benibundan kurtar ve kurtulmam için bana yol göster, ben bunlarla yaşamak istemiyorum, çünkü bunlar beni boğacak olan şeylerdir." Böyle mi dua ediyorsun? Yoksa "ya Rabbibizi her türlü kötülükten şundan bundan kurtar" — adını koy, adını, ve adını öyle bir koy ki "eğer orada kalmaya devam edersem ben boğulup gideceğim" bu şuur içinde dua edeceksin. Ancak bu şuur içinde dua edersen gerçekten dua etmişsin demektir. Yoksa "hırslıyım, ya Rabbiişte hırsımı al ama almasan da olur, sıkıntı değil, ben biraz da hırsla zaten bugün bu noktalara geldim" diyorsan, o lafın gelişi bir duadır yani.
Diyeceksin ki: "ya Rabbi, ben yıllardır böyle bir duygusal mutsuzluk içindeyim, bu mutsuzluk duygusundan özgürleşmek ve senin varlığında mutlu olmak istiyorum. Bana bu hakikatiidrak ettir ve beni o sahte mutsuzluk hikayesinden özgürleştir. Yoksa ben onda boğulup giderim." Bak Hazreti Nuh gibi — Nuh ne dedi oğluna? "Gel" dedi.
O dedi ki "olabilir, tamam, tufan mı olacak, çok yağmur yağar, hatta yağmaya da başlamış; ben yüksek tepelere çıkarım." Ya bu ne demektir biliyor musunuz? "Ben bu kafayla bu yolu yürütürüm" demektir aslında; "tamam ufak tefek sıkıntılar da yaşıyorum ama ben bu gemiyi yürütürüm" demektir. Bu, seni Nuh'un gemisine binmekten alıkoyar; Nuh'un gemisine binmezsin.
Hudeybiye Örneği: Gayret Eden Ama Bağlanmayan Bilinç
Evet, dolayısıyla arkadaşlar, İbrahim gibi olmak ne demektir? Bir: ben gelip geçiciolan şeylere kalbimi bağlamam demektir, birincisi. İkincisi: birlik, tevhid ilkesi üzere olmaktır — "benim kaynağım Allah'tır, ne ailem, ne annem babam, ne yaşadığım toplum, ne şu ne bu, benim kaynağım kökenim Allah'tır, ben Allah'a aidiyetimle kendimi tanımlıyorum." Üçüncüsü: her ne olursa olsun hiçbir şey benim hakikatime zarar vermez, hiçbir ateş Rabbimin lütuf ve inayetiyle beni yakmaz.
Bakın bunu zahiri olarak algılamayın. Bakın hiçbir kâmil insan hiçbir arzu ve korkunun esiri olmaz. Bakın en güzel örnek: işte peygamber bir rüya üzerine umre yapmaya niyet ediyor ve Müslümanlarla birlikte 450 kilometre yol gidiyor, Medine'den Mekke'ye. Burada güçlü istek yok mu var, güçlü bir azim yok mu var, gayret var mı var? Ne oluyor? Haksız bir şekilde engelleniyor. Ne oluyor? Herkes yıkılmış. Bir tek Hazreti Peygamber gayet sakin, farkında — böyle umursamaz da değil, gerekli olan bütün imkanları, durumları değerlendiriyor — ve en son bakıyor ki bunlar bu sene umre yapmamıza müsaade etmeyecekler ve şartlar da bunu değiştirmeyi sağlamıyor; anlaşmayı kabul ediyor. Ve hiçbir yıkım, hiçbir mutsuzluk, hiçbir moral bozukluğu, hiçbir çöküntü olmadan anlaşmayı imzalıyor ve geri dönüyor.
Peki biz bundan bir şey almayacak mıyız yani? Bu bize bir şey anlatmıyor mu? Bu, "peygamberimiz de ne kadar büyükmüş" diyerek onu öveceğimiz bir mevzu mudur?
Yoksa burada peygamber bize bir şey anlatıyor mu — bize kendi kabiliyet ve kapasitemize dair bir şey mi anlatıyor? Bak, bir olay olur, böyle gaye edinirsin, gayret edersin, çaba gösterirsin. Ama tam kuyruğuna gelmişsindir, gerçekleşmez. Peki bu durumda insan ne hisseder — tırnak içinde soruyorum — insan ne hisseder? İnsanına göre değişir. Ne değişir? Peygamber insan mı, yani daha doğrusu aslında peygamberin işaret ettiğiinsan mı, yoksa egolarımızın işaret ettiğiinsan mı? Eğer peygamberin anlattığı insan isen hiç rahatsız olmazsın, hiçbir moral bozukluğu da duymazsın; elinden geleni yapar ve hayata devam edersin. Öbür insan ne yapar — düşmüş insan, yani aslında kendini düşürmüş olan insan, kendi hakikatini unutmuş olan insan — ne yapar? Hemen bir morali bozulur. Neden? Çünkü alışkanlık böyle.
Kendi Alışkanlığınla İlgilenmek
Peki diyeceksiniz ki, düğmeye basınca alışkanlıkları giderebilir miyiz? Tabii ki gideremezsiniz. Ama alışkanlıklara rağmen hareket etmelisiniz, alışkanlıklarınızı onaylamamalısınız. Dolayısıyla davranışınızın, tutumunuzun, duygu ve düşüncelerinizin yanlış alışkanlıklar olup olmadığına bakın. Yanlış bir alışkanlıksa önce onu tanımlayın: mesela "kocam bana surat astı, ben de mutsuz oldum" — bak, o kocanın alışkanlığı, bu da senin alışkanlığın. Sen kendi alışkanlığına bak, de ki: "ben de moralim bozuldu, ben de surat astım, bu benim yanlış bir alışkanlığım." Önce bunun adını koymak zorundasın. "Ya ama sen de öyle yaptın" — bak hemen meşrulaştırma yoluna giriyorsun, dikkat et. Karşındakinin yanlış bir alışkanlıkta olması, senin yanlış alışkanlıkta olduğunu ortadan kaldırmaz. Kendi yanlış alışkanlığınla ilgilen: "bu yanlış alışkanlığımı ben görüyorum ve bu alışkanlıktan özgürleşmem gerektiğini de kabul ediyorum, bunun için gayret göstermeyi tercih ediyorum."
Elbisen kırışık olduğunda hoşuna gitmiyorsa gidip onu ütülüyorsun değil mi yani, "böyle giyilmez" diyorsun. Peki bu alışkanlıkla bir ömür boyu yaşamayı nasıl kabul ediyorsun? Bir ömür boyu böyle bir alışkanlıkla devam edeceksin — bu sana yakışır mı? Hayır. Senin fıtratın böyle mi? Aslında hayır. Fıtratımız, ruhumuzun bilinciyle psikolojimizi ve bedenimizi yönetme şuurudur. Fıtrat budur. Yoksa her alışkanlığımıza
"fıtrat" diye bakıp "benim fıtratım bu kardeşim" demek, işte psikolojik düzeydekiproblematik tutumları din sosuyla bulamaktan başka bir şey değildir. Ve psikolojik düzeyde benlikler bunu çok yaparlar, buna dikkat etmemiz gerekiyor.
Ne dedik? Bir: yanlışlığı yanlışlık olarak göreceğiz. İki: bundan kurtulmayı niyet edeceğiz. Üç: onun üzerinden hareket etmemeye gayret edeceğiz. Ne kadar farkındaysak o kadar gayret edeceğiz; ne zaman hatayı görürsen o kadar gayret edeceksin. "Gayret ediyorum" demeye devam edeceksin, ne kadar sürerse sen gayretine devam edeceksin — senin niyetin ve gayretin bu olacak. O zaman bakacaksın ki bir zaman sonra o alışkanlık perdesi yırtılmaya başlamış ve sen işte gerçekten o zaman özgürlüğü tatmaya başlayacaksın.
Gerçekten biri sana — biliyor musun, biri sana öyle bir laf söyledi ki, sana söylemeye böyle çekiniyorum dediğinde — aklından hiç şu geçmeyecek: "kim dedi, ne dedi" diye bir soru bile geçmeyecek. Bazen bazı insanlar bana öyle yaparlar, beklerler ki ben de sorayım "ne dedi, kim dedi" — hiç demem, durur durur. "Merak etmiyor musun?" "Yok" diyorum, merak etmiyor, susuyor. Niye merak edeyim ki, ne yapacağım yanideğil mi, ne yapacağım? Ve diyelim ki hadis söyledi, bakacağım: içeride bir hikaye oluşuyor mu, oluşmuyor mu, yoksa "ben böyle değilim, Allah'a çok şükür" mü diyorum? İçinde bir öfke, bir kızgınlık, bir gerginlik oluşuyor mu, oluşmuyor mu — bir bak. Çünkü oluşuyorsa o, seni perdeleyen bir şeydir.
Hz. Ebu Bekir Kıssası: İçeride Kim Tepki Veriyor?
Bakın bununla ilgili çok güzel bir hikaye var, sözü de uzattım. Peygamber bir ortamda bulunuyor, yanında bazı kişiler var, Hazreti Ebu Bekir var. Ve bir adam geliyor, HazretiEbu Bekir'e böyle yanlış sözler sarf ediyor. Hz. Ebu Bekir sakince dinliyor, sakin; ve Peygamber tebessüm ediyor, kendince böyle hoş bir hali var. Sonra Hz. Ebu Bekir bir yerden sonra dayanamayıp tepki vermeye başlayınca peygamberin yüzü değişiyor ve ortamdan kalkıyor. Bakın Hz. Ebu Bekir de akıllı insan, anlıyor peygamber bir şeyden hoşlanmamış, yani doğru bulmamış. Gidiyor, "ya Resulallah" diyor, "bir yanlışlık mı yaptım?" "Sen sakince dinlediğinde bütün melekler etrafında seni koruyup kolluyorlardı, ama sen gereksiz yere reaksiyon verince onlar uzaklaştı, ben de onlar gibi uzaklaştım" diyor.
Bırak karşındaki söyleyeceksen de sakince söyle. Bak karşındaki bir cevap bekliyor mu, beklemiyor mu, ve içeride kim tepki veriyor değil mi? İçeride kim tepki veriyor, kim reaksiyon veriyor? Bir bak: meleki, rahmani, ruhani, insani bir tepki mi, yoksa nefsani ve alışkanlık içeren bir tepki mi? Orayı ayırt etmen lazım. Bakın peygamber şununla uğraşmıyor: "sen haklısın aslında" falan, onunla ilgilenmiyor. Yani "işte adamın dediği yanlıştı, aslında sen haklıydın" — hayır. Ebu Bekir'e şu dersi veriyor, karşındakiinsanın ne dediğinden bağımsız olarak: sen nasıl bir haldesin, nasıl bir şuurla cevap veriyorsun? Kendimize işte bu nazarla bakmamız gerek, yoksa "karşındaki böyle dedi" — karşındaki her şey diyebilir yani, iyi diyebilir, kötü diyebilir, objektif olabilir, haksız bir söz, bir yorumda bulunabilir. Sen bir bak, o nereye dokunuyor ve içeride ne tetikleniyor.
Öyle bir insan olmalısınız ki bütün dünya size küfretse, size iftira atsa, sizi yanlış anlasa, sizin huzur, dinginlik ve mutluluğunuz değişmemeli. Bu imkansız mı? Hayır, çok mümkün, çok mümkün. Bu insanın potansiyelinde olan bir hakikattir. İşte peygamber bizi o potansiyele çağırıyor, o hakikate çağırıyor. Yoksa "herkes kim olsa böyle tepki verir" — peygamber istatistik yapmıyor, çan eğrisi kullanmıyor.
Anlatabildim mi? Çan eğrisi kullanmıyor. "İnsanların çoğu böyledir" — böyle bir şey yok. Hatta Kur'an hatırlatıyor: insanların çoğuna uyarsanız sizi yoldan çıkarırlar.
Kapanış
O zaman nefsimizin ateşinde yanmamak için İbrahim'in şuuruna sahip olmalı. İbrahim'in şuuru bizim içimizde var, Muhammed'in şuuru bizim içimizde var. Sadece onu örten alışkanlık perdesini aralamalıyız. O zaman o İbrahim'i, o Muhammed'işuuru fark edeceğiz. Teşekkür ederim.
_[Sohbetin bu noktasında bir dinleyici soru sormaya başlıyor; kayıt burada net anlaşılamayacak şekilde sona ermektedir.]_
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Bu sohbette anlatıcı tarafından sûre adı ve ayet numarası açıkça belirtilerek atıfta bulunulan bir ayet bulunmamaktadır. Ancak metinde, sûre adı zikredilmeden aktarılan birkaç Kur'anî anlam/parafraz yer almaktadır (uydurma ayet eklenmemiştir, sadece olası eşleşmeler parantez içinde belirtilmiştir): - "Ey ateş, İbrahim'e serinlik ve selamet ol" (Hz. İbrahim'in ateşe atılması kıssası — olası karşılığı Enbiya Suresi 69, ancak anlatıcı sûre adını belirtmemiştir) - "Zarar bana dokundu, sen Erhamürrahimîn'sin" (Hz. Eyüp kıssası — olası karşılığı Enbiya Suresi 83, ancak anlatıcı sûre adını belirtmemiştir) - "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" (kısmen Arapça olarak da telaffuz edilmiştir — olası karşılığı Ra'd Suresi 28, ancak anlatıcı sûre adını belirtmemiştir)
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Hz. Nuh Kıssası ve Kurtuluş Gemisi
İsmail Acarkan bu sohbette Hz. Nuh kıssasını hem tarihsel hem de her insanın iç dünyasında sürekli yaşanan evrensel bir hakikat olarak ele alıyor; peygamberin mesajının bir kurtuluş gemisi olduğunu, insanın kendi "gemisini" Allah'ın kelimeleriyle inşa etmesi gerektiğini anlatıyor. Nuh'un oğlunun boğulması üzerinden, içimizdeki "ehlimizden olmayan" cahil benliklerin bizi nasıl yanılttığını ve Hz. Peygamber'in Taif'teki taşlanma olayı örneğiyle Allah'tan razı olmanın gerçek anlamını işliyor.
Nefs-i Emmare, Fitne ve Fıtrata Çağrı
Sohbet, nefs-i emmarenin sadece açık günahlar değil, özdeşleştiğimiz her düşünce, duygu ve davranış kalıbı olabileceğini; "geç kaldım" gibi masum görünen bir düşüncenin bile kişiyi zamana bağlı bir varlık zannettirerek nasıl bir ömür boyu süren bir tuzağa dönüşebileceğini anlatıyor. Beden ile kendini karıştırma (araba metaforu), musibet ayetinin kadere ait olanla bize ait olanı ayırması, tevhidin sadece Allah'ı birlemek değil kendini de birlik içinde hissetmek olduğu, fitne kavramının mal-evlat-beden-ilişkiler üzerinden özdeşleşmeyiifade ettiği, Hazreti Yusuf örneği ve "beni değerli hissettirecek biri" aldanışı işleniyor. Sohbet, Rum Suresi 30. ayetin fıtrata çağrısıyla ve modern insanın özsüzleştirilerek nasıl kolayca manipüle edildiğivurgusuyla tamamlanıyor.