Neyi Hak Ediyorsun

Kısa Özet

Sohbette, insanın "hayatım" dediği şeyi zaman ve mekâna sıkışmış bir başarı/hedef muhasebesi olarak algılamasının bir tuzak olduğu; "sen de istemez misin?" gibi meşru görünen sorularla sahte benliğin insanı geçici, dünyevi şeylere bağladığı anlatılıyor. Hazreti Ömer'in hasır izine üzülmesi, Rabia'nın kuyudan çıkan inci ve altını reddetmesi gibi örneklerle, insanın gerçekte "hak ettiği" şeyin geçicinimetler değil, Allah'ın kendisi olduğu vurgulanıyor. Şikayet etmenin bir ego hastalığı olduğu, buna karşı "sahte benliklere oruç tutma" önerisiyle ve "istedikleriniisteme, istemedikleriniiste" öğüdüyle sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Sen de istemez misin?" tarzındaki meşru görünen sorulara verilecek doğru tavır, "evet" ile "hayır"ı eşit görebilmektir: bir şeyin olması da olmaması da varoluşsal bir fark yaratmaz.
  • İnsanın gerçekte hak ettiği şey dünyevi, geçici nimetler değil; Allah'ın sonsuzluğu, yakınlığı ve O'nun varlığa yerleştirdiği huzurdur — "ben bunu hak etmiyor muyum?" sorusu zaten yanlış bir sorudur.
  • Şikayet etmek bir ego hastalığıdır ve insanı hiçbir yere götürmez; bunun yerine kederi ve hüznü Allah'a teslim etmek, hatta sahte benliklere karşı (şikayet orucu, kıyaslama orucu, susma orucu gibi) bilinçli bir direniş göstermek önerilir.

Hayatım Dediğimiz Şey ve Zamana Sıkışmak

Açıldı mı? Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün insanların "yaşam" kavramı konusunda neler düşündüğü ve bunun aslında bize neye mal olduğu konusunda biraz konuşmak istiyorum. Çünkü her birimizde böyle "hayatım" dediğimiz, "yaşamım, hayatım" deyip tanımladığımız bir durum var. İşte "hayatım boş geçti", "hayatımda istediğim şeyleri yapamadım", "hayatım geçip gidiyor ve ben hedeflerime ulaşamadım" veya kısmen ulaştım vesaire gibi. Böyle bize — tırnak içinde — bir zaman dilimi verilmiş ve orada illa bir şeyler yapmamız veya bir şeyleri halletmemiz, bir sonuca gitmemiz, bir şeyleri elde etmemiz, işte "bu hayatta ne elde ettim, neye ulaştım" gibi böyle bir algıyla sıkıştırıldığımızı görüyorum.

Özellikle bunu bazı insanlar çok daha ağır bir şekilde yapıyorlar. Ve yaşamlarını bir şeyleri gerçekleştirme, hedeflerine ulaşma, bir şeyleri elde etme, veya işte hayatta şunlara sahip olma — bu ev olur, araba olur, evlilik olur, çocuk olur, başka bir şey olur — böyle bununla ilgili sanki böyle yaşam içi boş bir alan ve "ben o alanı doldurmalıyım" gibiinsan egosunun çok aldatıcı ve çok yıkıcı bir tarafı var. Ve hepimiz zihinsel olarak böyle bir tuzağa düşebiliyoruz.

Ve her bir sahte benlik aslında şunu elde etmeye çalışıyor: "kendimle ilgili ne anlatacağım? Bana şöyle bir soru sorarlarsa — bana yaşamından bahset, bana kendinden bahset — denildiğinde ne anlatacağım yani?" "Ne anlatman gerekiyor kardeşim" diye sormuyorsunuz hiç ona, ve onun o sorusuna manipüle olabiliyorsunuz. Hepimiz bunu yaşayabiliyoruz: "ne anlatacağım, ne oldu, ne yaptın, bugüne kadar ne yaptın, ne elde ettin, neye sahip oldun, hangi hedeflerine ulaştın, hangi amaçlarını gerçekleştirdin" gibi böyle sanki buna mahkûm ve mecburmuşuz gibi, veya ancak hayat böyle sorulara — tırnak içinde — dolu dolu bir cevap verirsek hayat olurmuş gibi bir zannımız var.

Ve bu tabii ki biziister istemez sıkıştırıyor. Neden sıkıştırıyor? Çünkü zaman ve mekân sınırlarına seni hapsediyor. Senin gerçek kendiliğin zaman ve mekân üstü olduğu halde, sen ne yapıyorsun? Kendini zamana ve mekâna sıkıştırılmış bir varlık olarak algılıyorsun. Hatta çoğu insanda böyle belli bir yaşa gelince bir vazgeçmişlik vardır. Neden diye sorsanız hemen yüzü biraz düşer ve şöyle anlatır: "ya işte ne bileyim, istediğim şeyler pek olmadı, işte engellendim, sınırlandım, işte başıma şu geldi, e tabii ki ben bunu kontrol edemezdim, benim kontrolümün dışında bir şeyler oldu, ve bunlar hayatımda bazı şeyleri gerçekleştirmemi engelledi" vesaire vesaire.

Böyle bir mutsuz, bir üzgün, ama buna rağmen de hayatı yaşamaya çalışan, ama derinde de bir mahrumiyet hikayesinin sürekliişlediği bir mahrumiyet ve mağduriyet — bazen yüksek sesle, bazen de bir alt fondan sessizce işleyen bir hikayenin içinde kendinizi bulursunuz. Ve dersiniz ki, insan tabii ki mutlu olmak istiyor ama olamıyor.

"Sen de İstemez misin?" Tuzağı: Evet-Hayırı Eşitlemek

Olmak istiyorsun ama tabii ki yaşam şartları — bu, sizi gerçek kendilik bilincinizden, gerçek kendiliğinizin o tamlığından, gerçek kendiliğinizin o zaman ve mekân üstülüğünden çıkarıverir ve sizi bir zaman ve mekân diliminin içine hapseder. En yumuşak cümlesi şudur: "ya insan da böyle şeyleriistiyor tabii ki" deyip oradan tatlı

bir şekilde bir giriş yapar. Devamında ise önce bir girişten sonra siziiçine alır ve hapseder. Dediğim gibi en yumuşak cümlesi şudur: "ya sen de istemez misin? Sen de başarılı olmak istemez misin? Sen de hayatında hedeflerine ulaşmak istemez misin? Sen de diyelim kiişte evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak, veya işte bir yerlere gelmek. Sen de güzel bir arabaya binmek istemez misin? Sen de güzel bir evde oturmak istemez misin?" Oradan böyle tatlı bir giriş yapar. Sizde "hayır" diyecek haliniz yok değil mi, hani böyle bir konuda. "Evet" diye cevap verdiğiniz an tuzağa düşmüşsünüzdür artık. Çünkü o "evet"iniz şöyle bir evet değildir — "tabii ki olabilir, ama olmasa da hiç problem değil" diyemezsiniz. O evet şudur: "evet, tabii kiisterim, tabii ki çok iyi olur, olmaması da rahatsız edicidir." Kimin için? O sahte benlik için.

Halbuki orada çok güçlü bir duruş sergilemeniz gerekir. O duruş nedir? "Evet böyle şeyler olabilir, ama olmasa da hiç problem değil" diyebilecek öyle bir şuura ihtiyacımız var. Yoksa öyle bir şuura sahip değilsek, "istemez misin güzel bir evin olsun, istemez misin güzel bir araban olsun, istemez misin seni seven biri olsun, istemez misin böyle bir çocuğun olsun" böyle tatlı tatlı gelir — hepsi de tırnak içinde gayet meşru ve makuldür yani. O yüzden size o meşru ve makul görünen yerden gelir, siz de "evet" deyip — hani o bir ara meşhur "evet hayır" yarışması vardı, vefat etti, Erkan Yolaç mıydı? Evet dediğiniz anda yarıştan çıkıyorsunuz.

O yüzden arkadaşlar bu gibi sorulara — hani benim önerim — böyle dolu dolu evet demeyin yani. Evet ile hayırı eşit görün yani. "Evet olabilir ama olmayabilir de. Bir arabam olabilir ama olmayabilir de. Evlenebilirim ama olmayabilir de. Çocuk sahibiolabilirim ama olmayabilir de. İyi bir ev olabilir ama olmayabilir de. Hiç problem değil." Bunların hepsi yaşam içindeki sadece deneyimlerdir. Aralarında varoluşsal bir fark yoktur. Bunların olup olmamasıyla benim varlığımın tamlığı, benim varlığımın değerikonusunda hiçbir fark yoktur.

"En ufak bir fark da yok mu?" En ufak bir fark da yoktur. Çünkü bakın öyle bir sahte benlik var ki, size "küçük de bir fark yok mu ya, bak ciddi söyle, hiç fark yok mu?" Evet. Hiçbir fark bu anlamda. Hiçbir fark yoktur. Varlığımın tamlığı konusunda, varoluşsal değerim konusunda hiçbir fark yoktur. Bunu diyebilecek nitelikte objektif ve temiz bir bilince ihtiyacımız var. Eğer öyle bir temiz bilince sahip değilseniz, özellikle bu zamanda çok rahatlıkla manipüle edilirsiniz — ya kendi sahte benlikleriniz tarafından, ya çevrenizdeki sahte benlikler tarafından.

Hazreti Ömer ve Hasır İzi

Hani mesela hepimiz az çok duymuşuzdur: bir gün peygamber — galiba uyku vaktiydi — uyuyor, bir hasır üstünde uyumuş. Hazreti Ömer geliyor. Muhtemelen orada da sahte bir benlik var tabii ki. Yani diyor ki, böyle üzülüyor, Peygamber'e bakıyor, işte sırtında veya omzunda bir hasır izi var — tabii hiç bilir, belki hasırda yatmamış veya böyle bir durumda yatmamış olabilirsiniz, öyle bir iz çıkar yani hafiften. Hz. Ömer peygambere diyor ki "Ya Resulallah," diyor — tabii biraz böyle üzülüyor, biraz morali bozuk gibi, yani biraz motivasyonu düşüyor gibi. Peygamber de şaşırıyor. Muhtemelen o şaşkınlığı gören Hz. Ömer de diyor ki: "Ya Resulallah, işte

İran'ın kisraları ipek yataklarda yatıyor, falan bilmem nerede yatıyor kalkıyor. Sen Allah'ın Resulü hasırın üzerinde yatıyorsun."

Şöyle mi diyor Hazreti Peygamber? "Ya işte haklısın ama işte nasip yani." Veya "işte sabırlı olmak lazım, Allah iyileri gözetir, verir yani, biraz gecikmiş olabilir Allah ama verecektir, merak etme." Böyle mi diyor? Veya işte ahiretten mi bahsediyor? Hayır.

Bakın verdiği cevabın anlamına da geleceğim, öyle bir şey yok yani. Ve HazretiÖmer'in uyanması için ona diyor ki: razı değil misin, dünya onların olsun, ahiret bizim olsun? Ne olacak yani? Verdiği cevabın aslında anlamı odur. Yoksa hani "ne yapalım, dünya onların, ahiret bizim olsun, Allah böyle bir taksimat yaptı" — bu değil yani.

Çünkü orada Hazreti Ömer henüz o bilince tam vakıf değil. Veya işte "ya biz haklıysak, biz Allah'ın kullarıysak, biz öyle şeyleri hak ediyoruz." Peygamber asla böyle bir anlayışa iltifat etmiyor.

"Ben Bunu Hak Etmiyor muyum?" Sorusunun Yanlışlığı

Ve maalesef bizde bu konuda da çok sahte bir benliğin etkisiyle oluşturulmuş beklentiler var. "Ben bunu hak etmiyor muyum?" Yani ne anlatıyorsun sen kardeşim?

Bir sakin olsana, bir dur bakalım. "Ben tek taş pırlanta hak etmiyor muyum? Ben şunu hak etmiyor muyum? Ben bunu hak etmiyor muyum?" Hak etmiyorsun. Ben olsam böyle derim. Biri bana öyle bir dese, "hak etmiyorsun" derim. Neden? Çünkü sen Allah'ı hak ediyorsun. Sen bunları hak etmiyorsun aslında. Ama o kadar çarpıtmışsın ki bu idraki, Allah'ı, mutlak olanı, sonsuz olanı, Allah'ın sana verdiğisonsuzluğu, huzuru, dinginliği unutmuşsun.

"Ben bunu hak etmiyor muyum? Ben şunu hak etmiyor muyum? Ben güzel bir sözü hak etmiyor muyum?" En güzel söz Allah'ın sana olan sözü — "ey kulum" demesinden daha güzel bir söz mü olur? Bu eşinin sana söyleyeceği en büyük iltifattan daha kıymetli bir şey. Sen neyi hak ettiğini zannediyorsun? Ve sen bunları hak ettiğini düşünerek aslında sanki böyle kendine kıymet mi atfediyorsun — "işte ben kıymetliyim, bunu hak ediyorum." Sen tam tersinden bir yola çıkıyorsun. Sen neyihak ettiğinin farkında değilsin. Neyi hak ettiğinin ayırdında olamıyorsun.

"Ben bunu hak etmiyor muyum?" Hak etmiyorsun. İçinizden bir benlik öyle çıkarsa — "işte ben bunu hak etmiyor muyum" diye — hangi açıdan, hangi durumda olursa olsun. Eğer o dünyevi, sınırlı, geçici olan bir şeyse, demelisiniz ki "ben bunu hak etmiyorum, ben Allah'ı hak ediyorum. Ben onun sonsuzluğunu, onun mutlaklığını, onun yakınlığını, onun varlığıma yerleştirmiş olduğu mutluluğu ve huzuru hak ediyorum." Sen bunu hak ediyorsun. Ama gitmiş.

Bu şey neye benziyor biliyor musunuz? Bir çocuğun, evini, anne babasını unutup, işte sokakta oyun oynarken, işte orada bulduğu bir misketi, bir böyle küçük güzel bir taşı, "işte ben bunu hak ediyorum, bunu verir misin" demesine benziyor. Siz de diyelim ki vermeseniz, daha da gidip oraya, "mesela ben bunu hak etmiyor muyum" diye daha da gidersiniz. O yüzden dikkat edin, tırnak içinde, elinize ne geçmiyorsa sahte benliğiniz oraya daha çok vurgu yapıyor. "Onlar mı hak ediyor? Biz mi hak

ediyoruz?" Şimdi Hazreti Ömer o sözü söyleyince peygamber şöyle mi diyecek yani: "ya tabii ki biz hak ediyoruz ya Ömer ama işte hikmet var, Allah'ın takdiri var" falan — öyle mi diyecek? Yoksa yani bunlar böyle hak ediyorum, hak etmiyorum üzerinden tanımlanacak şeyler değildir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metadır. Allah sana da verir, ona da verir. Birine az da verir, çok da verir. Bunlar dünya hayatının geçicimetadır. Yani bunlar asli bir şey değil ki, hakiki bir şey değil ki, geçici, sınırlı bir niteliğe sahip. Sen bunları mı hak ediyorsun?

İyi ki de zaten Allah vermiyor, çünkü eğer verse — insanların bu sahte benliklerinin hak ettiklerine inandıkları şeyleri Allah verse — Allah korusun, iyice gafletin içine gömülecekler ve gerçeklikten uzaklaşacaklar. Kendi gerçeğinden uzaklaşacak. İşte bugün bunu yaşamıyor muyuz? Arabanın markasını yükseltmeye çalışıyorsun, daha yenisini almaya çalışıyorsun, gardırobun dolu bir şey daha almaya çalışıyorsun. Niye? Soru: niye istiyorsun? Cevap: "ben bunu hak etmiyor muyum?" Hayır sen bunu hak etmiyorsun. Ama senin anladığın anlamda değil. Sen bunu hak etmiyorsun çünkü sen bu kadar düşük bir varlık değilsin. Kendini bu kadar geçici, sınırlı, dünyevi — hani Hazreti İsa'nın deyimiyle güvelerin yiyebileceği şeylere layık değilsin. Sen bunları hak etmiyorsun.

Hz. İsa öyle der: "öyle bir hazineniz olsun ki onu güveler yemesin." Yani bu şu demektir: üzerinden zaman, tarih geçip eskimesin, bozulmasın. Senin hazinen sahip olduğun şeyler değildir. Senin hazinen geçici olan bir şey olamaz. Sen böyle bir şeyihak etmiyorsun. Zaten Allah "ey insanlar siz bu dünyayı hak ediyorsunuz, size onun için dünyayı verdim, onun için dünyayı gönderdim" mi diyor? Bakın öyle bir şey yok değil mi? Ama biz bırakın dünyayı hak etmeyi, dünyanın içindeki küçük şeyleri hak ettiğimize inanıyoruz ve onları güya elde etmeye çalışıyoruz. "Ben bunu hak etmiyorum" — eğer hak ettiğini zannediyorsan cahilsin. Bu kadar açık olan bir şey. Bu ne? Neyin cehaletidir? Bu içimizdeki sahte benliklerin cehaletidir. Allah, değil bu dünyayı, bu dünyanın bin katını da sana verse, "ya Rabbi, teşekkür ediyorum, hanitabii ki bunlar senin takdirindir ama ben bunun arayışında değilim" [demeli].

Rabia'nın Kuyusu: Hakiki Olanı İstemek

Hani meşhur bir menkıbedir, bazı kişilere atfedilir; birisi de Rabiatü'l-Adeviyye'dir. İşte sabah kalkmıştır, abdest alacaktır, kuyuya kovasını salar, kovayı çeker, bir kova inciçıkar. Der ki "ya Rabbi ben bunu istemiyorum, ben kovayı bunun için indirmedim." Bir daha daldırır, bir kova altın çıkar. Der ki "ya Rabbi ben sadece abdest almak için su istiyorum." Der, ve kovayı daldırınca o zaman su gelir.

Yani bu nedir arkadaşlar? Bu gerçekten neyin hakiki olduğunu, neyin benim hakkım olduğunu bilme bilincidir. Ben bir kova inciyi hak etmiyorum. Bir kova altını hak etmiyorum. Tam bileziği, bilmem neyi hak etmiyorum. Ben dünyada hiçbir şeyi bu anlamda hak etmiyorum. Benim hakkım hak olandır, hakiki olandır, ebedi olandır.

Ebed için yaratılmış olan insanın hakkı fani olan bir şey olamaz. Ve hem sahte benliklerimizin hem şeytanın bize kurduğu temel tuzak budur.

Neyi Hak Ettiğini Bilmemenin Bedeli

"Sen bunu hak etmiyor musun?" Mesela Müslümanlar zengin olmayı hak etmiyor mu? Hayır, hak etmiyorlar. Bu kadar açık ve net olacaksınız nefsinizden böyle bir şey geldiğinde. Allah sana zenginlik de verebilir, vermeyebilir de. Zenginlik verirse onu Allah'ın razı olduğu istikamette kullanırsın. Ama "zenginlik benim hakkım değil mi?" Hayır, değil. Bu kadar net olmadığınız müddetçe, yaşadığınız bu hayatta mutlaka buralardan kandırılırsınız. Hele de kıyaslayıcı bir benliğiniz varsa, onu da eklediğinizde aldanmaktan başka bir çaremiz kalmayacaktır. Neden? Çünkü neyi hak ettiğinizi bilmiyorsunuz, neyi hak ettiğinizin bilincinde değilsiniz. Eğer ben neyi hak ettiğimin bilincinde değilsem, sahte benliklerim beni birçok konuda aldatacaktır. "Sen şunu hak ediyorsun, bak işte falanlar ipek yataklarda yatıyor, sen hasırda yatıyorsun, bunu mu hak ediyorsun?"

Eğer bu tartışmaya girerseniz — bakın en küçük bir adımla bile bu tartışmaya girerseniz — kaybedersiniz. Yani "hak ediyorum" dediğiniz anda bittiniz demektir.

Neden? Çünkü bu yanlış bir soru. Sorunun kendisi yanlış. Vereceğiniz her cevap yanlış bir cevaptır. Çünkü soru yanlıştır. Siz deseniz ki "ya, ben olur mu öyle bir şey hak edeyim, onun bin katını hak ediyorum" — siz zannedersiniz ki kendinizi pahalıya sattınız. Hayır, siz kaybettiniz. Çünkü soru yanlış. Şeytan diyor ki sen dünyada her şeyi hak ediyorsun. Sahtekârlık bu — bu koskocaman bir sahtekârlık yani. Sen şunu hak etmiyor musun? "Hak etmiyorum kardeşim, hak etmiyorum" — çok net, açık ve kesin ifade kullanmanız gerekir. Yoksa oradan girecek olan bir benlik sizin içinizi oyar ve sizi böyle, hayatta hak ettiği birçok şeyi veya bir kısım şeyleri bulamamış, elde edememiş; bundan dolayı kendini dezavantajlı, haksızlığa uğramış, mağdur, hayatı boşa geçmiş, incitilmiş, sınırlanmış, engellenmiş, yaşaması önüne sınırlar konmuş hissettirir.

Bir de böyle bir benliğin hikayesi var: "ben ne yaşadım ki" diyor. Ne yaşamayı umuyorsun, ne yaşamak diyorsun? Bakın o soruya da dikkat ettiğinizde sahte benliğin ürettiği şey nedir? Size diyor ki "yaşamak böyle bir şeydir" diyor, "böyle olursa yaşamış olursun." Bizimki de "hayat mı" diyor, "yaşam mı" diyor. Ne yapıyor?

Senin zaman üstü, ebedi ve ezeli olan Allah'ın Hay isminin tecellisi olan hayatını, maddi şeylerle — tırnak içinde sahip olduğun veya olamadığın şeylerle — tartıyor.

"Benimki de hayat mı" diyorsun. Sen hayatı ne olarak tanımlıyorsun? Sor o sahte benliğine, sana anlatacak.

Hazreti Eyyub'un Duası: Her Durumda Sana Aidim

Bakın bir ayette geçiyor, yanılmıyorsam — neyse tam bilmiyorum hangi ayet — Hazreti Eyyub'un söylediği bir söz: "bana bir dert dokundu ama sen merhametlilerin en merhametlisisin." Yani "bana merhamet et" demiyor burada, bir incelik var. Nedir bu incelik? Benim demek istediğim şudur: ona "hayat" demeyelim, "deneyim" diyelim.

Şimdi hayat kavramını oraya verince bozuyoruz. Şu dünya deneyiminde darlık da yaşarsın, bolluk da yaşarsın maddi olarak. İşte hayatta ilişkilerin hoş da gidebilir, hoş

olmayan şekilde de gidebilir. Çocukların seni sevebilir, çocukların sana anlayışsız da yaklaşabilir. İşte tırnak içinde çocuğundan hayır da görürsün, görmeyebilirsin de.

Bakın ayet devamında diyor ki, yani Hz. Eyyub devamında diyor ki: "sen merhametlilerin en merhametlisisin." Yani "ben bütün bu durumlar karşısında — darlıkta da, bollukta da, ilişkilerim iyi olduğunda da kötü olduğunda da, şurada da burada da, her durumda, her durum artı eksi — ben sana ait olduğumu biliyorum.

Ben senin bana benden daha yakın olduğunu biliyorum. Ben senin benim öz varlığımı koruduğunu biliyorum. O yüzden hani başıma ne gelirse gelsin, sen merhametlilerin en merhametlisisin." Ama neye göre? Bu dünyadaki deneyimime göre mi? Hayır.

Ama sahte benliklerinize bakın, sürekli bu dünyadaki deneyimi referans alıyor. Ne yedim, ne içtim, tırnak içinde neye sahibim, bana nasıl davranılıyor, anlaşılıyor muyum, anlaşılmıyor muyum, seviliyor muyum, sevilmiyor muyum? Bu gibi usullarla hayatı tanımlıyoruz. Ve eğer Allah hasbelkader bu konuda bir kısım sıkıntılarla karşılaştırmışsa, böyle kendimizi sanki "ya tabii Allah merhametli ama çok da merhametini göremedik, az gördük" gibi bir algıya kapılıyoruz. Hatta bazen — dediğim gibi freni tutmazsa — bazı benlikler Allah'la kavga bile ediyorlar. Kendince de haklı yani: "ben," diyor, "namazımı kılıyorum, orucumu tutuyorum, dürüst bir insan olmaya çalışıyorum, Allah'ın bana verdiklerine bak; öbürü alnı secdeye değmez, hayatında bir kere belki şükretmemiştir, zenginlik içinde yüzüyor." Değil mi? Şimdi bir benlik böyle demiyor mu? Çok da haklı gibi görünmüyor mu arkadaşlar?

Allah'la Mutlu musun? Sorulmayan Soru

"Ben mi haklı görünmüyorum hocam, yoksa o mu haklı görünüyor?" Oraya bakmak zorundasınız. Bakın eğer bu noktalarda gerçekçi ve isabetli bir bakışınız yoksa, yaşadığınız bu zaman sizi çok kolaylıkla mutsuz eder. Çok kolaylıkla. Neden? Çünkü herkeste böyle bir şey var. Bir gün bir kâmil insanın bana sorduğu soruyu duydunuz mu hiç? Şöyle derdi: "Allah'la mutlu musun?" Bize kalırsan ne duyuyoruz, ne tür sorularla karşılaşıyoruz? "Ya işte aile hayatında mutlu musun? İş hayatında mutlu musun? İşte şu hayatında mutlu musun? İşte dünya şartları içinde kazancınla mutlu musun?" Hep bize böyle soruluyor. Biz de "mutluyum" veya "değilim" diyoruz. Kimse bize demiyor ki "Allah'la mutlu musun?" Yani şu dünyada yaşadığımız şeylerin çoğu bizim sahte benliklerimizi tetiklemeye yönelik.

Bundan dolayı şikayetçi miyiz? Hayır, bundan dolayı şikayetçi olmamıza gerek yok. Bunu bilmeye, fark etmeye ihtiyacımız var. Yani en dindar görünen insan bile sana, senin dünyevi benliklerini tetikleyecek şekilde konuşuyor olabilir: "ne kazanıyorsun, nasıl bir evde oturuyorsun, araban ne" vesaire gibi. Veyahut da işte atıyorum, "e şimdi aranız bozuk olabilir abi, ama bundan dolayı mutsuz olman gerekmiyor" — ama, "bize göre istediğimiz nitelikte birini bulamazsan mutsuz olursun, değil mi?

Neden? E mutluluk hikayen o kadar." "Eşim bana güzel bir söz söylesin, ondan mutlu, benden mutlu kimse olmaz" diye düşünen bir benliğin var. Şimdi sen bu benlikle nasıl Allah'ın sana verdiği o asli mutluluğu hatırlayabilirsin? Çünkü bir sahte

benlik seni hep şurada tutuyor: işte eşin, arkadaşın sana ne diyor, sana nasıl bir yaklaşım sergiliyor, annen, baban, eşin, dostun seni seviyor mu sevmiyor mu — buradan bakarak mutluluk veya mutsuzluk yaşayacağını düşünüyorsun.

Şimdi böyle bir benlik varsa, sen nasıl "kalpler ancak Allah ile mutmain olur" ayetinidüşünebilirsin, hatırlayabilirsin, bunu tefekkür edebilirsin ve bunun içine girebilirsin?

Senin Allah'la mutluluğun şudur: "ya Rabbi beni gördüğünden eksik bırakma, ne istiyorsan yap, ben de ne istiyorsan yapmaya çalışacağım" — hani böyle "götürelim" modundasın. Bu Allah'ı hatırlamak değil, Allah'ı sürekli senin isteklerinle muhatap etmektir. Yani bugün Allah'ın huzuruna çıkıp şunu dedin mi: "ya Rabbi bulunduğum şartlar ne olursa olsun seninle mutluyum, senin varlığın bana yeter"? Diyebildin mi? Diyemiyorsun. Neden? Çünkü hiçbir sahte benliğin sana böyle bir bilinci hatırlatmıyor. Aksine hep ters şeyleri hatırlatıyor: seni, "şu derdin var, bu derdin var, işte kimse senianlamıyor" vesaireyle mutsuz ediyorlar.

Sen nasıl "kalpler ancak Allah ile mutmain olur" ayetini hatırlayabilirsin ki? Bunu nasıl tefekkür edebilirsin? Bu ayet senin kalbine nasıl girebilir? Sen bütün kalbini o sahte benliklerle doldurmuşsun. Bu ayet nasıl kalbine girebilir? Yer bırakmamışsın: bir benlik "işte anne babamla zaten şöyle şeyler yaşıyorum, oradan bir hayır bulmadım, işte eşten hayır bulmadım, veya işte şöyle duygusal ilişkilerim oldu, hep problem yaşadım, kimse beni anlamadı" diye bir sürü hikaye üretiyorsun, üretiyorsun, üretiyorsun, bunların içinde yaşıyorsun. Bunlar sana az mutluluk, çok mutsuzluk veriyor. Ve ayet diyor ki kalpler ancak Allah ile mutmain olur. "Geç kardeşim" değil mi? Tabii o kadar serbest konuşmuyorsun da içeriden biri bunu geçiveriyor: "bu biziaşar, bu bizi aşar mesela, biz evliya değiliz mesela." Yani böyle şeylerle bir benlik geliyor, orayı yumuşatıveriyor ve seniiçinde bulunduğun uykuda devam ettiriyor.

Ama dünyaya gelince şunu demiyorsun ya: "biz evliya değiliz falan, bize kanaat edeceğimiz az bir miktar yeter" demiyorsun. Daha çok istiyorsun. Niye manevihakikatlere dair daha çok istekli değilsin? Çünkü hiçbir sahte benliğinin onlara karşı alıcı gözüyle baktığını görmüyoruz. "Maneviyat karın mı doyuruyor?" Veya "ruhlar aleminde mi yaşıyoruz" diye bir sahte benlik sana bir hikaye uyduruyor değil mi? Ve sen bunlara kanmaya açıksın. Hani biraz uyanmaya çalışsan bile, etrafta iki üç kişisana işte "kiminle bugüne kadar ne yaptın, işte neye sahip oldun" falan diyerek bir anda senin modunu kendi ego seviyelerine düşürüveriyorlar. Sen de düşüyorsun.

*Şikayet: Bir Ego Hastalığı*

Ama bakın, hayatta kimseyi suçlamayın. "Ya işte çok kötü şartlar, işte hep insanlar böyle" — hakikaten ya, bu benlikler sizi uyutmayı, oyalamayı amaçlıyor. Şikayet etmek topu taca atmaktır. Gereksiz kederi, hüznü bırakın. Bırakamıyorsanız bunları Allah'a havale edin: "ya Rabbi, kederimi ve hüznümü sana şikayet ediyorum, yanisana bunları teslim ediyorum. Ben bunlardan hoşnut değilim. İçimde şikayet eden bir benlik var, bunu senin ellerine teslim ediyorum. Ben bununla baş etmekte zorlanıyorum, bunu senin ellerine teslim ediyorum. Gereksiz yere üzülen benliklerim var, bunu sana teslim ediyorum" demeliyiz.

Yoksa şikayet eden benlik o kadar sahtekârdır ki, hep arkasında şu vardır: "ama haklı değil miyim?" Ben de dedim ki sonuna kadar haksızsın — şikayet etmekte sonuna kadar haksızsın. Şikayet ettiğin kişilerin haklı olup olmadığı seni niye bu kadar ilgilendiriyor yani? Sen niye bir şeylerden, birilerinden şikayet ediyorsun? Buna ihtiyacın mı var? Buna kim ihtiyacın olduğunu söylüyor? Sen şikayet etmekle kendihayatını bir şikayet filmine çeviriyorsun yani. Şikayet bir, şikayet iki, şikayet bin, ikibine kadar gider. O dizi filmdir, o sonu gelmez Hindistan dizileri gibi, Kore dizileri gibi— ömrün şikayetle geçiyor. Bu nasıl bir şeydir? Peki sana çok mu katkı sunuyor? Yok. Senin hayatını kemiriyor, deyim yerindeyse.

Niye şikayet ediyor o benlik? Bir bak — sen demiyorum, o benliğe bak. Senin içinde sürekli şikayet eden bir benlik var. Alışmış, otomatik, sürekli şikayet ediyor. Pekibundan özgürleşemez miyiz? Özgürleşebiliriz, çok kolay. Ama bir bak, o benlik niye şikayet ediyor, oradan ne kazanıyor acaba? Sürekli "ben haklıyım, başkaları haksız." Tamam, farz et ki öyle, ne yapacağız? Şikayet ettiğince sana ödül mü verilecek? "Sen haklısın, onlar haksız" diye sana ayrıcalık mı tanınacak? Neyin peşindesin, bir bak bakalım o benlik neyin peşinde. O yüzden şikayet etmek tam bir ego hastalığıdır arkadaşlar.

Sahte Benliklere Karşı Oruç Tutmak

Mesela böyle, hani üç aylar geldi ya arkadaşlar. Mesela ben gönlüm isterdi ki — yanidini bir ifade anlamında söylemiyorum bunu — mesela üç aylara girerken böyle 6 gün mesela şikayet orucu tutun. Hani var ya ilk girişte bir 6 gün, ondan yok 3 gün, 5 gün — böyle bütün oruçlar tutun mesela. Hani sahte benliklerden özgürleşme oruçları tutun. Mesela tembelliğe karşı bir oruç tutun: "3 gün tembellik karşısında oruç tutacağım, üç gün tembel benliklerimi dinlemeyeceğim, onlara yiyecek vermeyeceğim, yani onları beslemeyeceğim, onları onaylamayacağım." Şikayet orucu tutun. "İşte bu çok zor" diyen benliklere karşı oruç tutun. Böyle ikide bir "ama bu çok zor" diyen, "ben bunu yapamam" diyen, size kendinizi yetersiz hissettiren benliklere karşı oruç tutun.

Bu oruçla, emin olun, bu tuttuğumuz [normal] oruçlardan daha faydalı olabilir. Çünkü öbüründe hem biraz aç kalıyorsun, bir de böyle Allah'tan da bir şeyler bekliyorsun — oruç tutuyorsun, arkasından da bir dua patlatıyorsun: "oh ne güzel, hem oruç tuttum, hem de dua ediyorum, Allah da herhalde görür yani bizi, değil mi" diye. Bir de ondan beklentiiçine giriyorsun. Ama bütün hikayelerin devam ediyor.

Bir tanesi de bu işte: susma orucu. Mesela geveze benlikleriniz var diyelim. Ve kendiniinsanlara anlatma arzusu duyan benliklerin var. Ve sürekli anlatmaya çalışıyorsun, anlaşılmaya çalışıyorsun falan filan. Ya bir susma orucu tut ya. Mesela bir bak bu benliklere karşı uyanık ol yani. Onlar sana "konuşmak istiyorum" diyecek.

Sen "ben susma orucundayım" diyeceksin, Hazreti Meryem gibi. Onları dillendirmeyeceksin mesela. Bu ne kadar kıymetli bir şey. Ve ne kadar sana hakikaten faydalı olabilecek bir şey. Ama bu bir farkındalıkla zaten yapılabilecek bir şey. Geveze benliklerin o — anandan babandan şikayet ediyorsun, eşinden şikayet

ediyorsun, oradan şikayet, buradan şikayet, havadan şikayet. "Ya bugün hava çok kötü" — abi niye şikayet ediyorsun ya, hava bugün soğuk, bu kadar. Hep kafan şikayet modunda yani. "Hava iyi kötü." Hava iyi kötü değil, hava sıcak ya da soğuktur.

Hiç termometre gördünüz mü? İyi kötü skalası yapan bir termometre var mı? Yok. Belli dereceleri gösteriyor. Ama senin termometren iyi ve kötü olarak okuyor. Öyle bir termometren var.

Mesela onu bırak, kıyaslama orucu tut mesela: "zihnime gelen her türlü kıyaslamadan Allah'a sığınacağım, bir oruç tutuyorum, tutmaya gayret ediyorum.

Zihnime kıyaslayıcı benlikler gelecek ama ben kıyaslamayacağım." Mesela bu oruçları tuttuğumuz zaman, aslında neyin bizi bu kadar manipüle ettiğini, neyin bizim varlığımızı, bizim hayatımızı işgal ediyor göründüğünü anlayacağız. Onu ortadan kaldırma imkânı yok bu sahte benliklerin, fakat o, gerçek varlığımızı, gerçek huzurumuzu örtüverir.

İstediklerini İsteme, İstemediklerini İste

Adamın biri gelmiş, böyle bir batılı, Hintli bir bilgeye diyor ki "mutsuzum" diyor. "Niye mutsuzsun?" "Çünkü istediğim bazı şeyler olmuyor, istemediğim bazı şeyler oluyor." O da diyor ki: "istedikleriniisteme, istemedikleriniiste, mutsuzluğun gidecektir." Ya bir şey olmuş, onu istiyormuş kabul et kendini. Atıyorum, kaza oldu diyelim — kaza da olabilir mesela. Atıyorum, kaza geçirdim. "Allah kahretsin, istemiyordum bunu." Oldu mu kaza? De ki "istiyorum." Ve "istiyorum" demek bir kaza daha yapayım demek değil yani. Kaza yaptın, "istiyorum" ve ne yapacaksan yap — tamir mi edeceksin, tutanak mı tutacaksın, kaldıracak mısın, ne yapacaksan yap. Ama "bu kazanın olmasını istemiyordum" — bak o ömür boyu seni bir diken üstünde tutar, bir şikayet modunda tutar.

Ve içeride bir benlik sana şöyle der: "istemediğin birçok şey oluyor ya, ne kadar şanssızsın. Kaza olmasını istemiyordun, oldu. Hasta olmak istemiyorsun, oldu. Ameliyat olmak istemiyorsun, oluyorsun. Saçların dökülmesin istiyorsun, dökülüyor. Beyazlamasın istiyorsun, beyazlıyor. Cildin kırışmasın istiyorsun, kırışıyor." Ve içeride bir benlik ne diyor? "Çok mutsuzum" diyor, "istemediğim birçok şey oluyor, istediğim bir de bir şeyler var, onlar da olmuyor." Şunu istedim olmadı, bunu istedim olmadı, onu istedim olmadı — içeride bir benliği besliyorsun. O böyle güçlü, ejderha gibi bir şey oluyor, ve sana diyor ki "istediğin birçok şey olmadı, istemediğin birçok şey oldu, hadi sana mutsuzluk, baksın bu dünya."

Ömür boyu böyle bir benlikle mesela yaşamak ister misin? Yoksa ne olmuşsa olmuştur, olmuş olanı istiyorum, olmamış olanı da istememiş kabul ediyorum. Bak içeride bir çelişki kalacak mı? Yok, hiçbiri kalmayacak. O yüzden o bilge onu diyor. Adam diyor ki "istediklerim olmuyor, istemediklerim oluyor." O da diyor ki "istedikleriniisteme, istemedikleriniiste" diyor.

Tabii şimdi bir ego çıkacaktır: "hocam yani şimdi biz böyle kötü bir şeyler istemeyiz, o zaman isteyelim mi" falan diye çıkarsa, ona karşı da uyanık olun. Çünkü biz onu

kastetmiyoruz arkadaşlar. Yani hayatta bir şey olmuşsa "ben onu istemiyordum" demeyin yani. Bakın, diyorum, kaza oldu veya hasta oldu — oldu mu? Oldu — bu senin iradenmiş gibi kabul edip hayata devam et. Yoksa içeride bir şey sürekli böyle sizin iç dünyanızı kemirecektir yani: "şu oldu ama istemiyordum ya." Tabiiinsan istemiyor abi — yok, başıma ne geldiyse hepsiniistiyorum. Bir şey kaybedecek misin? "Hocam bunlar şeyden oluyor, olmadı mı?" Yani bu hayatın gerçek bir yeri.

Hayat mı, Ömür mü, Deneyim mi?

Şimdi "dünya hayatı" kavramı bu yeryüzündeki hayat manasında mıdır, yoksa düşük bir bilinçle yaşanan hayat manasında mıdır — bu tartışılabilir. Ben ikinci anlamı tercih ediyorum. Yani düşük bir bilinçle bu hayatı yaşarsan, bu hayat bazen sana eğlenceligelir ama en nihayetinde bir oyuna dönüşür. Yani şöyle bir bakarsın, mesela ben 58 yaşındayım, o gözle baksam "ya işte böyle geldi geçti" yani. Oyun gibi bir şey, öyle değil mi? Ama manevi bir varoluş bilinciyle bakarsan: "ben bu yeryüzünde bir deneyimden geçtim ve bu deneyimden geçerken şu bilinçle geçtim: Allah'la var olduğumu idrak ettim, onunla var olduğumun bilinciiçinde yaşadım, dünyadaki hiçbir şeyi beni tatmin edecek bir şey gözüyle değerlendirmedim" [dersin].

Yoksa öbür türlü bir bakıyorsun, hayat 20 diyorsun, 30, 40, 50, 60 geçiveriyor. Oyun gibi. Hani bakıyorsun mesela fotoğraf albümüne: "3 yaşındaydım, 10 yaşındaydım, vay be" falan mesela. Dikkat edin, böyle fotoğraf albümlerine bakınca insan böyle hafif içerliyor mesela, hele böyle yaşınız 40'ın 50'nin üzerindeyse, böyle bir şey oluyor, sanki bir şey geçmiş gitmiş, kaybolmuş ve elinizden akıp gitmiş, hiçbir şey kalmamış gibi. Çünkü siz bu dünyada bir şey kalacağı zannıyla yaşıyorsunuz. Bir şey kalmayacak aslında.

Sen bu dünyada fıtratının erdemleriyle mi yaşıyorsun, yoksa sahte benliklerinin arzuları, korkuları, beklentileri, hayalleriyle mi yaşıyorsun? Eğer sahte benliklerin arzuları, korkuları, beklentileri, hayalleriyle yaşıyorsan, tırnak içinde, anan ağlayacaktır yani. Çünkü eline hiçbir şey geçmeyecek, tırnak içinde. İşte geçen, değil mi, Ferdi Tayfur öldü — adamcağız 80 yaşında bedensel olarak çok hasta bir şekilde, değil mi? Hani ne kalıyor eline, ne geçiyor? Nerede o yakışıklı Ferdi Tayfur, değil mi? Bak hiçbir şey kalmıyor. Eğer hayatta bir şey elde etmek, bir şeye sahip olmak — bir de arkalarından birileri konuşuyor, "işte bak sevenleri var." Ne olacak abi, sevenlerine yapıyorlar? Üç gün hatırlayacak, dördüncü gün hayatlarına devam edecekler. Bu da sahte benliklerin birbirlerini kandırması.

Ne olacak? Bütün insanlar seni hatırlasa ne olur, hatırlamasa ne olur? Yine bir âlimin çok önemli bir ifadesidir: "dünyada bir şeyler yapıp iz bırakmak" denilen riyakârane anlayıştan Allah'a sığınıyor. "Dünyada bir şey bırakıyor" — kime ve neye bırakıyorsun abi? Sen kendini başkalarının hafızasında yaşayan bir varlık düzeyine düşürmüşsün.

Zaten o yüzden de ne deniyor? "İnsan öldüğü zaman ölmez, onu hatırlayan en son insan ölünce ölür" — böyle edebiyat parçalayan güzel ifadeler de var. Sen de diyorsun hakikaten "ya hatırlanmak çok güzel bir şey." Kimin tarafından hatırlanmak?

Hatırlanmak Değil, Allah Tarafından Hatırlanmak

Allah'ın hatırladığı bir varlıksın. Ebedi olan, hak olan Allah'ın seni hatırladığı bir varlık olduğunu unutuyorsun. "Acaba beni kim hatırlar ki, kimin hafızasında kendimibırakayım" [diye düşünüyorsun]. Mesela bazı insanlar böyle bazen mesaj atıyor: "beni hatırlıyor musun?" Abi ben kendi sahte benliklerimi hatırlamıyorum, seninkilerimi hatırlayacağım? Değil mi? Mesela bakın ne kadar garip bir ego: "beni hatırlıyor musun?" Farz et ki hatırlamıyorum, bir eksiklik mi hissedeceksin, değil mi?

Ben hayatımda hiçbir zaman böyle bir hisse kapılmadım. Yani biri beni hatırlıyor mu — bunun benim varlığımla, benim değerimle hiçbir ilgisi yok ki. Hatırlayabilir veya hatırlamayabilir. Bu onun hafızasıyla ilgili bir mevzudur. Ben birinin hafızasına varlığımı ve değerimi emanet ediyorum, Allah'tan; hafızası iyiyse kurtarıyorum, hafızası kötüyse battım yani. "Aa bak beni unutmuş" — e farz ettiğin unuttun veya unutuldun, ne olacak? Ama sen kendini unuttuğun için bu sıkıntıyı yaşıyorsun. Kendine dair bir varlık bilincin olmadığı için diyorsun ki "beni kim hatırlar?

Hatırlandığım ölçüde varım, görüldüğüm ölçüde varım, fark edildiğim ölçüde varım" hikayesine kapılıyorsun. Ama sen kendini hatırlasan, zaten Allah senin varlığının sahibi ve kaynağı — sen başkasının hafızasında hatırlanmak gibi bir hikayenin içine düşer misin? Düşmezsin.

O yüzden hayat kavramı çok önemli bir kavram. Biz Allah'ın Hay isminin bu alemdekiyansımalarıyız, ve hayatımız ona ait. Onunla var ve onunla devam edecek. Bu dünyada hangi deneyimi yaşamış olursam olayım, hiçbirinin varoluşsal bir değeri yok.

Önemli olan şey, benim fıtratıma göre davranıp yaşayabiliyor olmamdır. O zaman hayatın hakkını vermiş olurum. Yoksa "şunu yapabildim, bunu yapamadım, şuna sahip oldum, olamadım, işte iyi bir emeklilik vardı yoktu, çocuklarımdan bir şey göremedim, hayır gördüm görmedim" — bunlar asla sizin hayatınızı tanımlamazlar. Ve hayatınızı öyle bir tanıma sokarsanız, kendi kendinizi büyük bir yıkıma hapsetmiş olursunuz.

Benim hayatım Allah'ın Hay isminin bir tecellisidir. Hayatın hangi deneyimden geçtiğinin hakikatte bir önemi yoktur. Ama içeride "ya biraz var ama" veya "ya falan zor" diyor olabilir. Bunlara dikkat edin. O sağdan soldan yaklaşan benliklere karşı uyanık olun. Yoksa sizi çok kolaylıkla aldatabilirler.

Teşekkür ediyorum.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure ve ayet numarası verilerek doğrudan alıntılanan bir ayet yoktur. Anlatıcı iki yerde ayet/hadis içeriğine gönderme yapıyor: Hazreti Eyyub'un duası olarak aktarılan "bana bir dert dokundu, ama sen merhametlilerin en merhametlisisin" ifadesi (Enbiya Suresi 21:83 ile örtüşen bir ifade) ve "kalpler ancak Allah ile mutmain olur" ifadesi (Ra'd Suresi 13:28 ile örtüşen bir ifade, anlatıcı bunu doğrudan "ayet" olarak nitelendiriyor ama sure/ayet numarası vermiyor). HazretiÖmer ile ilgili "dünya onların, ahiret bizim olsun" sözü ise bir hadis rivayeti olarak aktarılmış, ayet olarak sunulmamıştır. Anlatıcı bu ayetleriisim ve numara vererek zikretmediğiiçin burada tahmini bir sure/ayet atfı eklenmemiştir.

Tüm Ayet İndeksi →

İlgili Sohbetler

Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar

Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.