Kendini Bilmek ve Hikayeden Sıyrılmak
Kısa Özet
Sohbet, “kendini bil, kendini bul” ifadesinin çoğu zaman yanlış anlaşılıp psikolojik arzu/hedef keşfi olarak algılandığını, oysa asıl maksadın insanın bir “hikaye” üzerinden kendini tanımlamaktan (terk edilmiş ben, sevilen ben, başarılı ben vb.) sıyrılması olduğunu anlatıyor. “Ben kimim” sorusunun aslında kişiyi bulduramayacağını, ancak kendi olmayan şeyleri fark ettirebileceğini; gerçek kendiliğin ise hiçbir olay, ilişki veya duyguyla tanımlanamayacak, hiçbir şeyden zarar görmeyecek bir varlık olduğunu vurguluyor. Sohbetin ikinci yarısında ilişkilerde yaşanan haksızlıklara, yanlış anlaşılmalara ve Hz. Muhammed’in Mekke dönemindeki sabrına değinilerek “Allah bizimle” ifadesinin gerçek anlamı üzerinde duruluyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan bu dünyaya “bir şey yapmak” için değil, kendini bilmek ve bu bilinçle yaşamak için gelmiştir. - “Ben kimim?” sorusunu sorarak kendinizi bulamazsınız; sadece kendiniz olmayan şeyleri, yani anne, baba, eş, meslek gibi geçici sıfatları fark edebilirsiniz. - Bir insana yapılan haksızlık, o insanın Allah’a karşı bir meselesidir; kişinin kendi payına düşen yalnızca hakkını ifade etmek ve doğru anlatmaktır, sonucu değiştirmeye çalışmak değil.
Kendini Bilmek Ne Demektir?
Evet, hepiniz hoş geldiniz arkadaşlar. Bizim çoğu defa dönüp durduğumuz şey aslında beni bulmaktır. Yani gerçek ben hakikatinin ne olduğunu keşfetmektir. Peki hani çok defa bunu da duyarız, işte “kendini bil, kendini bul” şeklinde birçok binlerce yıldır insanlık dünyasında böyle bir ifadenin yer aldığını görürüz. Peki biz hayatımızda sürekli olarak “ben, kendim” diye cümlelerle başlamaz mıyız hayata? O zaman ben kendimi bilmiyor muyum? “Kendini bil, kendini bul” denildiğinde bu nasıl bir şeydir? Neye dair bir farkındalık hatırlatılıyor? Sorusu karşımıza çıkıyor değil mi?
Hatta çoğu insan işte felsefede, dinlerde, farklı ezoterik kadim bilgeliklerde “kendini bil, kendini bul” diye bir söz gördüğünde daha çok bunu psikolojik yapısına odaklı bir şekilde tanımlamak durumunda kalıyor. İşte kendini iyi tanı, arzularını, isteklerini, heveslerini, hayallerini, amaçlarını, tırnak içinde dünyaya niye geldiğini; işte “dünyaya gelirken Tanrı ile bir sözleşme yapmışsındır, bu sözleşmeyi bul” falan böyle — böyle bir de ezoterik hikayelerle de bulandırılmış kendini bulma hikayeleri bize anlatılıyor değil mi? İşte “dünyaya ne için geldiğini bilirsen rahatlarsın, onu yaparsın” falan; “ben neyi yapmak üzere bu dünyaya gelmişim” böyle içi çok dolu gibi gözüken cümleler de görürüz.
Halbuki biz bu dünyaya bir şey yapmak için gelmedik. Bir şeyler yapıyor muyuz peki? Tabii ki yapıyoruz ve tabii ki yapacağız. Ama maksadımız bu dünyaya bir şey yapmak için gelmek değildir. İşte “vazifeliyim, bunu yapacağım” — hayır. Sen kendini bileceksin ve kendini bilmenin üzerinden bu hayatı yaşayacaksın. Hayatın bunun dışında bir amacı yoktur. Hayatta birçok şey yapabilir misin, kendini bilerek, kendini bilmiş bir insan olarak? Tabii ki yapabilirsin. Birçok faydaya, birçok yarara hizmet edebilirsin. İnsanların belki bir şeyler öğrenmesine, anlamasına hizmet edebilirsin. Ama bir şey anlatmak gibi bir vazifeyle bu dünyada olduğunu dahi düşünmemelisin. Çünkü egomuz bizi sürekli olarak bir şey olmaya sevk eder. “Bir şey ol, bir şey olmalısın.” Neden bir şey olmaya sevk eder benliğimiz? Çünkü benliğimiz, mevcut şu anki benliğimiz, hiçbir şey olmadığını görür. O yüzden bir şey olmaya çalışır. Bir şey olmadığımız için bir şey olmaya çalışıyoruz. Veya bir süre sonra bir şey olduğumuzu zannederek kendimizi rahatlatmaya çalışıyoruz.
Mesela ben diyelim ki egoma baksam diyeceğim ki “ben bir yazarım, kitaplar yazdım, insanlara faydalı olmaya çalışıyorum, tırnak içinde insanların hayatına dokunmaya çalışıyorum, işte yararlı bir insan olmaya çalışıyorum” diye egoma yem verebilirim değil mi? İşte buraya geliyorum haftada bir, insanlar da istifade ediyor ki geliyorlar. Bazen de işte kendilerini iyi hissettiklerini, mutlu olduklarını, enerjilerinin yükseldiğini falan söylüyorlar. “Ne güzel kendimi mutlu hissediyorum, kendimi bulduğumu, kendimi gerçekleştirdiğimi hissediyorum” falan diye bir hikaye üretebilirim. Ve bir ömür boyu da bununla yaşayabilirim. Bütün bunların altında yatan şey nedir? Kendimizi yaşadığımız olaylar üzerinden tanımlama tuzağıdır. Kendimizi olaylar üzerinden tanımlama tuzağına girdik mi, onun asla sonu gelmez.
Gerçek Kendiliği Unutmak
Peki, kendini bilmekten kastedilen şey nedir? Kendini bilmenin fark edilmesi için, idrak edilmesi için insanın herhangi bir şey yapmasına gerek var mıdır? Aslında yoktur. Ama bizler dünyaya geldiğimiz andan itibaren o gerçek kendimiz dediğimiz, ruhsal öz dediğimiz, ilahi ruh üfleyişi dediğimiz o hakikati unuturuz. Ve unutmaya başladığımız andan itibaren bu adım adım gerçekleşir ve gittikçe daha ilk bir iki yaş içinde unuturuz ve bir boşluk oluşur. Ve bir süre sonra bizi algılayan insanların bize geri bildirimleri üzerinden, belli bir yaşa geldiğimizde, işte “ne yapıyorsun? Bunu sen mi yaptın? Aa ne güzel yapmışsın.” Evet, “aa bak ben bunu yaptım, güzel yapmışım, demek ki ben iyiyim.” Bunun üzerinden hikayeler üretmeye başlarız.
Ve anne babamız bize gereken duyarlılığı, ilgiyi, şefkati, anlayışı sergilememiştir. Sürekli bizi eleştirmişlerdir, veya görmezden gelmişlerdir, veya ihmal etmişlerdir. Onların üzerinden, bir mizacımızla da bağlantılı bir şekilde, bir kimlik oluşmaya başlar. Ergenlik yaşlarından itibaren de o daha katılaşmaya yüz tutar. Ve boş olduğunu hissettiğimiz kendimizde tutunacağımız şeyler aramaya başlarız. Ve ondan önceki hikayenize de bakarak, işte sevilmediğimiz veya çok sevildiğimiz — bu değişebilir; 10 yaşına kadar, 12-15 yaşına kadar çok sevildiğin bir ailede büyüyebilirsin, 18’inden sonra evlenirsin, tırnak içinde sana göre çok kötü bir evlilik olur ve bu sefer hayat başka türlü berbat olur; “ben ne kadar mutluydum, evimde ne kadar iyiydim, işte her şey çok güzeldi ama evlendikten sonra her şey berbat oldu” dersin. Yine bir hikayeye tutunursun. “Ne kadar şanssızım” dersin. Birinin hayatında yer almak istersin. Birisinin seni özel görmesini arzu edersin. Birisinin hayatında yer almak üzerinden bir hikaye üretebilirsin.
Neden? Çünkü gerçek kendiliği unutursun ve gerçek kendiliği unuttuğun için o unutmaktan gelen bir boşluk olur. Zihnin sana şunu sorar: sen kimsin? Sürekli “sen kimsin” sorusu. Sen kimsin sorusunu sorarak kendinizi bulamazsınız ama arkadaşlar bunu hatırlatayım, hatırlatayım: sen kimsin sorusunu sorarak neyi bulabilirsiniz? Ne olmadığınızı bulabilirsiniz. Sen kimsin? Birinin annesi, birinin çocuğu, birinin kardeşi, birinin arkadaşı, birinin dostu, şurada oturan, burada yaşayan, şunu yapan, bunu yapmayan, şöyle algılanan, şöyle sevilen veya şöyle nefret edilen, ilgi gören veya ilgi görmeyen. Bunlar üzerinden bir hikayenin sen olmadığını anlamak için “ben kimim” sorusunu sormalısın. Yoksa “ben kimim” sorusunu sorup kendini bulamazsın. Ama “ben kimim” sorusunu sorup şu ana kadar kendini tanımladığın bütün sıfatların, bütün cümlelerin sen olmadığına kanaat getirebilirsin. Sen olmadığını anlayabilirsin.
Bağlamsal Kimlik ve Oyun Bilinci
Buna biraz modern zamanlarda “bağlamsal benlik” diyorlar. Hoş bir deyim. Yani bir bağlam üzerinden kendimizi tanıtma algısı. İşte “ben kimim? Falanın eşiyim, karısıyım, kocasıyım. Ben kimim? Falanın annesiyim.” Ne oldu? İfade edilebilir, gösterilebilir, fark edilebilir bir kimliğin oluştu. Bu elle tutulur, gözle görülür bir şey. Tabii ki bu kimliklerin hoşa gideni var, hoşa gitmeyeni var, değil mi? Hepsi hoşa gitmiyor değil. Anne olup çok mutlu olduğun zamanlar da vardır, “keşke anne olmasaydım” dediğin zamanlar da vardır. Çocuğun yoktur, “keşke çocuğun olsa” diye böyle büyük bir mahrumiyet duyarsın. Çocuğun olur. Sonra dersin ki “ya olmasa mıydı, olmasaydı da o kadar fark etmezdi belki. Niye bu kadar çok istemişim ki çocuğu?” İşte oldu, ne oldu?
Çünkü bir de ne vardır? O boş benlik algısının size anlattığı bir de sahte hikayeler vardır. “Şurada şunu yaparsan” — işte atıyorum üniversiteye girdin, akademik kariyer yaparsan, doçent olursan bilmem ne olursan, işte birilerinin hayatında etkili olursan, birileri böyle sana çok önemliymiş gibi bakarsa, birisinin hayatında çok önemli bir yeri doldurduğunu hissedersen, veya o sana böyle bir şey hissettirirse — “iyi ki hayatımda varsın” falan derse, havalara uçarsın. Bunlar nedir? Hepsi hikayedir. Ama egomuz bize ne der o durumda? “Ama hocam insan çok mutlu oluyor bu durumlarda. Kendini iyi hissediyor.” İyi hisseder mi? Doğru, iyi hissediyor. Ve ne yaparsınız? Bu sefer bana kendimi iyi hissettiren olaylar üzerinden kimliğimi inşa edip, o bana kendimi iyi hissettirdiğini düşündüğüm şeyleri daha çok yaşamaya çalışırım.
Yani mesela birisiyle yaşıyorum, çok güzel günlerim oldu, bir ay iki ay böyle ayaklarım yerden kesildi, çok mutluyum, bana çok ilgi gösteriyor, gözlerimin içine bakıyor, çok mutluyum. Sonra o süreç ortadan kaybolur. Kendini böyle — Kur’an’da da geçer zannediyorum — işte göğe yükseltilip birdenbire bırakılmış bir insan gibi böyle şak diye bir düşüp parça parça olursun. Niye uğradığını şaşırırsın. Sonra dersin ki “insanlar ne kadar acımasız.” İnsanlar mı acımasız, senin içindeki o sahte benlik mi bu kadar acımasız? Aslında bunlar çok güzel şeylerdir. Ben hayatımda öyle iyi düşüşler mesela yaşamışımdır, 15-16-17-19 yaşlarında falan yaşamışımdır. İyi ki de yaşamışım. Hayatımda baş ağrısını ilk defa 18 yaşında falan hissettim; hayatımda baş ağrısı nedir bilmezdim. Çok sevdiğim bir arkadaşımın böyle bana hak etmediğimi düşündüğüm bir şey söylemesi karşısında böyle feleğimi şaşırmış gibi oldum. Benim aklımda “nasıl böyle düşünür, biz o kadar samimi yakınız, birbirimizi anlayan iki arkadaşız” falan. İlk defa başım ağrıdı. “Ben bunu, bu yanlış anlamayı düzeltmeliyim.” Neden? Çünkü onun üzerinden kendimi inşa etmişim; o ilişki üzerinden kendimi iyi hissediyorum gibi.
O yüzden gerçek kendimizi unuttuğumuz andan itibaren — ki bu ilk bir iki yaş içinde gerçekleşir — ondan sonra bir boşluk hissederiz. Ve o boşluk gerek çevremizin bize yansıttığı davranışlar ve sözlerle, gerek bizim mizaç algımızla, dolmaya başlar. O boşluk; anne babam bize mesela “sevgili yavrum, bir tanem” falan der. Ben de kendimi anne babamın bir tanesi olarak hissederim. Çok mutlu olurum. “Bir tanesiyim” çünkü. Sonra ikinci çocuk gelir, üçüncüsü gelir, değil mi? Bir sürü hikayeler doğmaya başlar. Ve kendimi bunların üzerinden tanımlarım. Ve bu hikaye böyle gider.
Şu yeryüzünde gördüğünüz insanların yüzde 99,999’u kendini bilmeden yaşar. Hepimiz bunun içinde bir dönem yaşıyoruz, bir süreç yaşıyoruz. Bu süreci ya kesintiye uğratacağız — yani bugüne kadar “ben” dediğim, “kendim” dediğim ne varsa hepsini boşaltacağım. Ve bunlara ister sahte benlik deyin, ister bağlamsal benlik deyin, ister kurgusal benlik deyin, ister olaylar üzerinden kendimizi tanımlama hatası deyin, ne derseniz deyin hiç fark etmez. Bunları temizlememiz gerekir. İşte bütün dinlerde aslında nefsini temizlemekten kastedilen şey budur.
Nefsin temizlendiğinde ne olur? İşte Hz. Peygamber’in o vahiy aldığı noktada “ben bilmem” diye veya “ben yapamam” diye ifade edilen, kendini hiçbir şeyle tanımlamama hali. Ama şimdi böyle hiçbir şeyle tanımlamayan bir durumdayken bir benlik daha ürer. O da der ki “ya ne kadar da tatsız tuzsuz bir şey bu, böyle robot gibi bir şey oluyorsun.” Onu da koy içine. Onu da gözlemle. O da sen değilsin. “Ay böyle düşününce robot gibi oluyorum” veya “böyle mal gibi kalıyorum” falan işte, “duygusuz” falan filan. Onu da onun içine koy. Çünkü o da sahte bir şey. Peki ben neyim o zaman diye tedirginleşen bir benlik gelir, onu da onun yanına koy. Saf varlık halini hisset. Adı olmayan, tanımı olmayan, bir kelimeyle ifade edilmeyen. Ama bunu zihninle yapmaya çalışma.
Onun için başta tekrar et — tekrar söylediğim sözü yine hatırlatayım — “ben kimim” sorusunu sorarak kendini bulamazsın. “Ben kimim” sorusunu sorarak kendin olmayan şeyleri bulabilirsin. “Ben kimim? Anneyim, babayım, kardeşim, arkadaşım, ilim adamıyım” bilmem neyim, bunlar değilim. Bunlarla kendini tanımlama. Kimsenin eşi, arkadaşı, dostu, annesi, babası, şuyu veya buyu değilsin. Ama dikkat edin, dediğim gibi, bu süreci yaşarken bazı benlikler sizi korkutmaya çalışır, der ki “böyle çoraklaşıyorsun, şimdi ne diyeceksin kendine? Biri sana ‘sen kimsin, biraz kendini tanıtır mısın’ deyince ne diyeceksin? ‘Ben hiç kimseyim’ mi diyeceksin, ‘ben hiçbir şeyim’ mi diyeceksin?” Böyle tatsız tuzsuz bir şey gibi geliyor.
İnsanlar size sorarsa “ben Ahmet’im, İsmail’im, Ayşe’yim, Fatma’yım” diyebilirsiniz. Önemli olan onunla özdeşleşmiyor olmanız. Bakın çocuklar bunu çok güzel yaparlar değil mi, oyun bilinci içinde. Mesela oyun oynarken dersin ki “sen nesin şimdi?” O der ki “ben anneyim.” Ama bilir anne olmadığını. Veya “ben babayım” der değil mi? Ama bilir baba veya anne olmadığını. Ama bakın onu ciddi ciddi de oynar. Bunu hep söylüyorum: oyun bilinci anlamlı bir bilinçtir. Ve böyle kestirip atacağımız basit bir şey değildir. Aslında o oyun bilinci nedir? Bak, bir şeyi geçici olarak ediniyorsun ama gerçekte o sen değilsin. Oyun oynarken değil mi? Çocuk anne olur, baba olur, evcilik oynar, işte komutan olur, polis olur vs. olur değil mi? Ama o bir oyundur. Ve onu bilir, değil mi? Siz bana sorsanız mesela işte “nerede doğdun, annen kim, baban kim, kaç kardeşsiniz?” Ben size bunları söylerim değil mi? Ama ben…
Özdeşleşme mi, Olgu Olarak Bilmek mi?
Bunlarla özdeş olarak mı söylüyorum, yoksa bunu bir olgu olarak, bir durum olarak mı söylüyorum? Mesela ben kendimi bir anne ve babanın evladı olarak mı görüyorum? Yoksa o bedenimin biyolojik hikayesi içinde bir tanım mıdır? Ben kendimi işte şu annenin ve şu babanın çocuğu olarak mı görüyorum? Yoksa mecazi anlamda söylüyorum, Tanrı’nın çocuğu olarak mı görüyorum, ona ait olarak mı kendimi tanımlıyorum? Onun varlığının bir yansıması, onun var ettiği bir varlık olarak mı kendimi tanımlıyorum? Bunlar çok farklı şeylerdir. Kendimi tanımlarken nasıl tanımlıyorum?
Hani ben bazen örnek veririm, bana bunu yirmili yaşlarımda biri söylemiş. Yani bir gün eve gitsen, evde annen baban dese ki “seni sokakta bulduk, cami avlusundan aldık” deseler zihninde en ufak bir şaşkınlık, bir garipseme olur mu, olmaz mı? Değil mi? Mesela niye olur ki değil mi? Ne olacak yani? Ha beni camiden bulmuşsun, ha sen doğurmuşsun, ne fark eder? O benim, ben miyim o? O bir beden. Ama bakın kendimizi dikkat edin ne kadar aile kavramıyla — hani bu böyle “ben ailemi seviyorum” şeklinde de gerçekleşebilir, “ben ailemden çok rahatsızım, keşke böyle bir ailem olmasaydı” şeklinde de gerçekleşebilir. İkisinde de bir yapışma var. Anne babandan nefret etsen de yapışmışsın, çok seviyor olsan ve bağımlı olsan da yapışmışsın.
Bu, anne babanı görmezden gelme, saygısız olma, yok sayma, dışlama anlamına gelmiyor. Onlar senin kullandığın bedeni bugüne getirmesi konusunda Allah’ın kendilerine verdiği imkanları tam veya yarım, kısmen veya eksiksiz kullanmış, kendi bilinç düzeylerine göre sana davranmış insanlar. Bu kadar basit yani. Ama özdeşleşen benliklere göre bu sorun bu kadar basit mi? Hiç o kadar basit değil. Ben 40-50 yaşına gelip de halen anne babasıyla didişen, psikolojik olarak didişen insanlar gördüm. Halen işte “İsmail Bey bakın babam beni onaylamıyor. Babam sürekli bana hatalısın mesajı veriyor. Anne babanı bir türlü memnun edemedin.” Ya memnun etmemi söyleyen kim, veya memnun etmek zorunda olduğuma dair sana böyle bir zorunluluk hissi veren ne? Bunu söylememiz anne babanı umursamamak anlamına mı geliyor? Hayır. Onlar birer insan; mevcut bilinçleriyle, artılarıyla, eksileriyle, duyarlılıkları veya duyarsızlıklarıyla, bir insan kendi bilinci çerçevesinde sana davranmış. İyi veya kötü. Bu kadar.
Ama sen kendini onların üzerinden tanımlıyorsun. Kendini onların üzerinden tanımlamanın içine bir kere düşmüşsün ki — hepimiz düşeriz buna, bakın bunu unutmayın — bir çocuk olarak hepimiz ilk muhatap olduğumuz anne babamızın bizi nasıl algıladığına dair bir benliğe sahip oluruz. Ama bunu bir ömür boyu devam ettirmen gerekir mi? Hayır. O yüzden kutsal metinler bize nefsini temizlemekten bahseder. Yani nefsini temizlemek, kendini objektif, eksiksiz, tam ve mükemmel olan kendini; yaşadığın olaylar, karşılaştığın insanlar, muhatap olduğun süreçler üzerinden tanımlayan sahte benliklerden temizleme anlamına gelir.
Bu “ben” dediğin şeyin “annem beni severdi” veya “annem bana hiç bakmadı” — neyse, hiç fark etmez, ister olumlu özdeşleşmeler olsun, ister olumsuz gibi görünen özdeşleşmeler olsun, hepsi temizlenmen gereken şeylerdir. Kendini neyin üzerinden değerli veya değersiz görüyorsun, bunlardan ayrışmalısın. Bu, bakın dikkat edin, söylediğimiz şey “o zaman biz insanlardan uzaklaşalım, herkes böyle bir dağ başına çekilsin” demek değildir. Bunu kastetmiyoruz. Olaylar üzerinden özdeşleşmekten bahsediyoruz. Bir olayın üzerinden, karşılaştığımız bir şey üzerinden, yaşadığımız bir olay üzerinden kendimizi tanımlamaktan bahsediyoruz. Çünkü bunlar bizim gerçek kendimizin önünde bir engeldir. Ve hayatımızı biz bunlarla yaşarız.
Vekalet Savaşları ve Kimlik İnşası
Hani günümüzde siyasi olarak çok konu edilen bir şey var ya, vekalet savaşları — hepimiz vekalet savaşı veriyoruz. Kendimiz yok ortada, bizim yerimize vekillik yapan, bizim yerimize o “ben ve kendim” koltuğuna oturmuş olan benliklerin üzerinden gölge savaşı yapıyoruz. Hepimiz birbirimizle “sen beni önemsemiyorsun, sen de çok önemsenmek istiyorsun” diye problemler yaşıyoruz. “Kendimi değersiz hissetmeme sebep oluyorsun. Niye bana böyle davranıyorsun? Ben kendimi bu durumda çok kötü hissediyorum.” “E sen de o kadar kötü hissetme” falan, böyle hikayelerin üzerinden hayatı yaşıyoruz. Kendimizi bir şeyin üzerinden ya ispat etme, ya da ispat edemediğimiz için kendimizi kötü hissetme durumu yaşıyoruz.
Herkesin kendini bir şey olarak anlattığı bir yerde siz hiçbir şey söyleyemezseniz ne olur, utanırsınız, bir utanış hissedersiniz. Tırnak içinde kim o utancı hissediyor? Ben hep kedilerden örnek veririm: burada yüz tane profesör veya işte böyle dünyada çok önemli işler yapmış insan olsa, yanlarında da bir tane, yüz birinci olarak bir kedi olsa, herkes sırayla özgeçmişini anlatıyor. Kediye geldik, ne diyecek, ne yapacak yani? Bir utanç hissedecek mi? Yok. Ama sen bir insan olarak öyle kendini bir garip hissedersin. Diyelim ki okumamışsın, hele hele liseyi bile bitirmemiş olabilirsin falan, o zaman daha da kötü hissedeceksin. Benlik versen kediye, benlik verirsen almaz. Zaten Kur’an diyor: “biz teşekkür ederiz ya Rabbi” — bu ağır bir şey. Çünkü o yükü bilinçsiz bir şekilde alırsan o zaman tuzağa düşme ihtimalin var.
Peki o zaman neye dikkat edeceğim? O zaman ben hissimi hiçbir olaya, hiçbir ilişkiye, yaşadığım hiçbir duruma bağlı olarak tanımlamayacağım. “Kimse beni anlamıyor” — bak çok yanlış bir cümle. “Anlaşılmama durumu tecrübe ediyorum.” Bu kadar. Ama “ben hiç kimse tarafından anlaşılmıyorum, hiç kimse beni anlamıyor” — ne yaptın? Birilerinin seni anlayıp anlamaması üzerinden bir kimlik inşa ettin. Bu kimlik tatmin edici değilse ne yapacaksın? Tabii ki mutsuz olacaksın.
Geçen böyle bir yerde ufak bir seminer verdim, böyle gençlere, lise öğrencilerine. Böyle mizaç testi de yaptık. Böyle birkaç tane tip 4 arkadaş vardı. Dedim “anlaşılmak da bir deneyimdir, anlaşılmamak da bir deneyimdir.” Oradaki tip 4 mizacında bir arkadaş dedi ki “ama hocam, anlaşılmamak çok berbat bir şey, çok kötü bir şey falan.” “Yok” dedim, “bak öyle bir şey değil.” Ama o ilk anlaşılmama deneyimi üzerinden kendini çok kötü hissettiği için onun için artık anlaşılmamak kötü bir şey. Mesela benim için anlaşılmak doğal bir şey. Biri beni anlamaz, hatta anlaması bana hani “aa bak anladı” dediğim bir durum olur yani. Hani bu insanları anlayışsızlıkla suçlamak anlamında değil. Yani birbirimizi anlamamız gerçekten göründüğü kadar kolay değil arkadaşlar. O yüzden bir insan anladığı zaman “aa ne kadar ilginç bir durum.” Yoksa işte böyle bir insan beni anlasa o kadar mutlu olurdum ki falan dediğimiz bir durum değil. Yani anlıyor, bu ilginç bir durum; anlamıyor, o da yaşanılası bir durum yani. Daha doğal ne olabilir?
Ama kendini neyin üzerinden tanımlarsan onun üzerinden yaşarsın. O sana vekil olmuş olur. Biz şu an kendi hayatlarımızı tam olarak yaşamıyoruz. O benliklerin üzerinden bir hayatı yaşıyoruz. Ve aradığın, arzu ettiğin, korktuğun o benlikler üzerinden bir varoluş gerçekleştirmeye çalışıyorsun. Gerçekleştirebildiğine inandığında tatmin oluyorsun, gerçekleştiremediğini gördüğünde de mutsuz oluyorsun. İnsan niye mutsuz olur? O benliklerin arzuları gerçekleşmediği için mutsuz olur. Niye mutlu olur? Sahte benliklerin arzuları karşılandığı için mutlu olur. Peki bunlar mutluluk mudur? Gerçek mutluluk mudur? Değildir. Gerçek mutluluk herhangi bir şeye bağlı olmayan mutluluktur. Mesela biz bazen deriz ya, bak çocuk ne kadar masum, çocuğun CV’si yok, çocuğun başarısı yok, ortaya koyduğu bir marifeti yok değil mi, ama doğal bir huzuru var veya doğal bir neşesi var. Nereden geliyor bu? İşte o öz varlıktan gelen bir şey. Ama kısa zamanda bunu unutmaya başlıyoruz. Sonra ya tekrar hatırlayacağız, hatırlamaya çalışacağız, ya da ömrümüz boyunca unutup bu şekilde hayatımızı tamamlayacağız.
Hatta bazen mezar taşımıza bile alınganlığımızı, sitemimizi yansıtabiliyoruz. Değil mi? İşte “hayatta gün yüzü görmedi, 18 yaşında vefat etti” falan filan. “İşte eşinin dırdırından dolayı şey yaptı” gibi. Bakın ölüyorsun, arkada bile iz bırakmaya çalışıyorsun. Kim bu? Bu kimin eseri? Kimin hikayesi? O yüzden benim yerime hayatı kim yaşıyor? Bu soruyu sormaya ihtiyacımız var. Benim yerime bu hayatı yaşayan kim? Arkadan sürekli bana sufle veren kim? Sürekli beni bir şeye zorlayan, beni bir şeylerden korkutan veya beni bir kısım şeyleri arzu etmeye ve gerçekleştirmeye zorlayan kim? Bunu fark etmek durumundayım. Fark etmezsem ömür boyu ben o sahte benliklerin hikayesini yaşayacağım.
Mesela şu an bir düğme olsaydı da o düğmeye bastığınızda bütün sahte benliklerimiz gitseydi, hayatınızda hiç yaşamadığınız en doğal huzuru, mutluluğu yaşayacaktınız. Doğal mutluluk, doğal neşe, doğal huzur. Ve bütün insanlar sizden hoşlanmasa bu sizin neşenizi ve huzurunuzu bozmayacaktı. Bütün insanlar size hürmet etse bu sizin doğal neşe ve mutluluğunuzu arttırmayacaktı. Çünkü en derinde hiçbir şeyden etkilenmeyen, doğrudan doğruya yaradana bağlı olan bir varlığınız var. Bunu keşfetmek için, fark etmek için yol alacaksınız ya da sahte benliklerle yol almaya devam edeceksiniz. Bunun başka bir seçeneği yoktur. Ve bu ayrışmayı fark etmek bile insan için bir imkandır. Bakın böyle bir şey olduğunu bilmek, böyle bir şey olduğunu duymak, böyle bir şeye sezgisel de olsa ihtimal vermek bile çok kıymetli bir şeydir.
Çünkü bakın birçok insana şurada söylediğimiz şeyler bile saçma sapan gelebilir, veya “bunlar hayali kurgusal şeyler” diyebilir, veya “benim şu an çok işim var, yapacak çok şeyim var, ben bunlarla daha sonra ilgilenebilirim” falan deyip bunu ileriye atabilir. Çünkü o benlikler başka şeyler söylüyor. O benliklerin o kadar çok arzuları ve korkuları var ki, ben bir gün bir insana “bak şunları bırakıyorum” dersen çok büyük bir dönüşüm veya özgürlük yaşayabilirsin dediğimde, şöyle bir okudu, “ben bunları bırakırsam ben olmaktan çıkarım” dedi. E zaten dedim, ben sana “sen olmaktan çık” diyorum yani, şu yanlış “ben” olmaktan bir sıyrıl. O sen değilsin çünkü. Ve onlara o kadar tutulmuşsun ki onları bırakmak sanki kendi kendinden vazgeçmek gibi. Çünkü bazı benlikler, bazı duygu durumları çok merkezde yer alır. Böyle bizim en merkezimizdeymiş gibi bize kendilerini hissettirirler.
Mesela duygu merkezli bir insana “bak sen duyguların değilsin” dediğinizde şöyle bir garipser. Geçen bir eğitimde bir arkadaş sordu, dedi ki “hocam, duygular bizim gerçeğimiz değil mi?” dedi, böyle biraz duyguların üzerine biraz gittiğim için. “Yok” dedim, “gerçeğimiz değildir.” Duygular zaman zaman bize bir durumun objektifliğine dair bir his verir, zaman zaman da gerçekliği olduğundan farklı yansıtan durumlardır. Biri seni görmezden gelir, kendini değersiz hissedersin. Peki kendini değersiz hissetmen gerçek mi? Bakın hissettiğin şey gerçek, yani değersizlik hissetmişsin. Şimdi ben buna karşı şunu diyebilir miyim: “hayır sen değersizlik hissetmiyorsun” diyebilir miyim? Diyemem. Orada bir değersizlik hissi var mı? Var. Peki bu gerçekliği anlatan bir durum mu?
Ama bakın o benlik bize ne der? “Ama ben böyle hissediyorum.” Ve o size kendini en gerçek şey olarak hissettirir. Bundan daha gerçek ne olabilir? “Öyle hissediyorum” yani değil mi? Peki bu durumda ben duygularıma gerçeklik değeri verirsem ve onları hiç tartmadan, gözlemlemeden, incelemeden kabul edersem ne olur? Duygu durumları bana ne derse öyle olurum. Beni mutsuz ettiklerinde mutsuz olurum, mutlu hissettirdiklerinde mutlu olurum. Değersizlik hissi ortaya çıktığında kendimi değersiz hissederim. Değerlilik hissi ortaya çıktığında kendimi değerli hissederim. Peki gerçek ne? Gerçek bu duyguların bana söylediği şey mi? “Değersiz hissediyorsan değersizsindir” mi diyeyim kendime? Veya “biri beni böyle yere göğe sığdıramıyor” — bu durumda da içimde bir değerlilik hissi duydum. Peki ne yapayım bu hissi? “Aa bak ne güzel bir duygu, kendimi çok değerli hissettim, bu hissi çok sevdim, bana böyle hissettiren insanların yanında olayım” mı diyeyim? Yoksa bu nedir?
Ha şöyle olduğunda insanda değerlilik hissi ortaya çıkar, şöyle olduğunda değersizlik hissi ortaya çıkar. Ama bu benim değerli veya değersiz olduğumu hissettirmez. Bunun üzerinden ben kendime değerli veya değersiz dersem kendime, gerçek kendime yazık etmiş olurum. Sonra da bunlara “ama insan öyle hocam, insan öyle hissediyor, ne yapabiliriz ki” derim…
Duygularla Özdeşleşmemek
…biraz da böyle bir şey değil mi? Diye bir de onu güzelce süslersek, güzel bir ambalajla yansıtırsak, o zaman nasıl bununla yüzleşebilirim? Ben hayatımda kendimi değersiz hissetmedim mi? Ben de hissettim. Kendimi dışlanmış, yok sayılmış hissetmedim mi? Hissettim. Ama sonra baktım ki hayır, bunlar evet böyle duygular var ama ben bunların üzerinden kendimi tanımlarsam kendime yazık etmiş olurum. Kendime yazık etmemek için o benliklere yazık olsun diyorum. Kusura bakmayın, sizi onaylayamayacağım. Sizi bağrıma basamayacağım. Evet, bir oyun olsun diye sizi sevebilirim, “tamam canım” diyebilirim. Ama kusura bakmayın, sizin dediğinizi kendim olarak göremem. Kendime bu haksızlığı yapamam. Çünkü biz insan olarak kendine sürekli haksızlık yapan insanlarız. Neden? Çünkü kendimizi o benlikler üzerinden tanımlayan bir durumdayız.
Onların üzerinden tanımladığımız için birincisi gerçek kendimizi bulamıyoruz. Mesela “kendimi yalnız hissediyorum” — kim yalnız hissediyor? Sahte bir benlik yalnız hissediyor. Bir gün bir arkadaşla çalışırken, böyle yaşı 25-30, evliliğinde böyle kendini yalnız hissetme, terk edilmiş hissetmeyle ilgili problemleri vardı. Sonra bir baktık ki böyle 5-6 yaşındayken anne babası yanında komşuya gitmiş, geç gelmişler, o da böyle ağlamış, “annem gelmedi” falan, sanki böyle “beni terk ettiler” diye bir duyguya kapılmış. Sonra o duygu bir ömür boyu onu yönetmiş. Şimdi ne yapayım? “Duygular benim gerçeğim mi” diyeyim? Hayır. Peki o duygu içimde ortaya çıkabilir mi? Tabii ki çıkabilir. Kendimi terk edilmiş hissetme duygusu ortaya çıkabilir mi? Çıkabilir. Ama “ben terk edilmiş biriyim” diye kendimi o duygu üzerinden tanımlarsam bu büsbütün kendimi bir sahteliğe teslim etmek anlamına gelir.
O yüzden duygularımıza ve düşüncelerimize hemen yapışmamalıyız. Ve özellikle de kendimizle ilgili hiçbir negatif tanımı onaylamamalıyız. “Sen beceriksizsin, kötüsün, değersizsin, yetersizsin, zayıfsın.” Bedenim olabilir, bakın bedenim zayıf olabilir değil mi, yaşlanırım veya bir hastalığım olur. Bedenin hastalığı olur aslında. Bakın dilde bazen mesela “benim hastalığım” derim ama aslında benim bir hastalığım olamaz. Çünkü gerçek ben hasta olmaz. Hasta olan bedendir. Bedenin hasta olabilir, zayıf olabilir, herhangi bir sakatlığı olabilir. Bu neyin zayıflığı, hastalığı veya sakatlığıdır? Bedenindir. Beden nedir? Beden senin kullandığın bir enstrümandır.
Ama insanlar öyle algılamıyor hocam, insanlar küçümsüyor. Sana ne? Kim bunu kendine dert ediyor? Kim başkasının kendisini nasıl algıladığına odaklanıyor? Kim bunun hesabını yapıyor? Bir baksana. Değil mi? Oraya da bak. O hesabı yapan, nasıl algılandığına bakan, olumsuz algılandığında kendini kötü hisseden, yetersiz hisseden veya desteklenmemiş hisseden, kaybetmiş hisseden o benlikleri görmezsen ne olacak? Bir ömür boyu, tırnak içinde söylüyorum, riyakar olacaksın. Yani başkaları beni nasıl görüyor ile uğraşacaksın. Niçin böyle algılandığına dair, benim hakkımda böyle düşünmesine dair, dert edineceksin. Sen böyle değilsin diyorum ki, problem ne o zaman? “Ben böyle değilim.” E ne güzel, çok şükür. Problem ne burada?
Ama “benim böyle olmadığımı eşim, annem, babam, arkadaşım görmüyor ki, veya beni olduğumdan farklı algılıyor.” Diyor ki “ben anne veya babayım, çocuğum da benden nefret ediyor.” Ne yapayım bunu dert mi edeyim? İlla çocuğumun fikrini mi değiştireyim? Yok. Sen kendi anne babalığına uygun, doğru olduğuna inandığın şekilde davran. Çocuğun sana düşman da olabilir, dost da olabilir, umursamaz da olabilir, çok duyarlı da olabilir. O senin alanın mı? Değil. Ama bir ego var, bir benlik var; çocuğuyla ilgili hesabı var, onun eşiyle ilgili hesabı var, arkadaşlarıyla ilgili hesabı var, şurada otururken bile neler neler hesap edebilen tarafları var değil mi? Peki bu kadar yükü bize kim yüklüyor? Kimin zahmetini bu kadar çekiyorum?
Burada kastettiğim şeyi sakın yanlış anlamayın. Çünkü yanlış anlayan benlikleriniz mutlaka olacaktır. Buna da şaşırmayın. Bir benlik diyecektir ki “o zaman hiç kimseyi umursamayayım, kimin ne hali varsa görsün, canları cehenneme.” Bunu kastetmiyoruz. İnsanların algısını dert edinen benlikten bahsediyoruz. İnsanların algısından dolayı kendini kötü hisseden benlikten bahsediyoruz. Biri beni yanlış anlayabilir, bakarım onun yanlış anlayışını düzeltme imkanı var mı, hani aramızda bir iletişim köprüsü var mı, varsa onu kullanırım. Beni dinliyorsa yok, dinlemiyorsa Allah yolunu açık etsin. Ne kızarım, ne alınırım, ne gücenirim. Bazı insanlar bana demiştir işte “sen böylesin” falan deyip, “istersen o konuyu anlatayım” diyorum. “Yok” diyor, “ben her şeyi biliyorum.” “Tamam” diyorum, bir şey demiyorum. “Beni bak dinlemiyor, görüyor musun yani ne kadar şey, insafsız, bana haksızlık yapıyor.” Yok. Yani kendisi benimle ilgili böyle düşünüyor, böyle bir hisse kapılmış, beni de dinlemek istemiyor. Sıkıntı var mı burada? Yok, bir sıkıntı yok.
Sıkıntıyı yapan kim? Bir benlik: “bana böyle diyemez, ben bunu hak etmiyorum, ama ben böyle değilim, ama bir haksızlık var ortada.” “O haksızlığa karşı hiçbir yorumda bulunmamak çok böyle vurdum duymazlık gibi olmuyor mu?” Biz burada vurdum duymazlıktan bahsetmiyoruz, “umurumda değil, ne dersen dersin”den bahsetmiyoruz. Bir, rahatsız olmamak. İki, karşımdaki beni dinlemediğinde bundan bir hikaye üretmemek. Bundan da rahatsız olmamaktan bahsediyoruz. Yoksa biri yanlış anlayabilir. Ben de kendimi insan olarak yanlış anlayabilir insandır. Burada bir yargıda bulunmuyoruz, bir suçlamada bulunmuyoruz. Bir insan senden nefret edebilir. Bakın peygamberimizden nefret eden insanlar vardı. Peygamberimiz onlardan rahatsız oluyor muydu, olmuyordu; nefret eden birçok insan vardı, daha sonra iman ettiler, peygamberimizi tanıdılar ve kanaatleri değişti. Peygamber onlardan rahatsız mıydı? Hayır, değil. O onun süreci, onun için. Dikkat edin, burada kastettiğimiz şey bir vurdum duymazlık, umursamazlık, “insanların canı cehenneme, umurumda değil, zaten bugüne kadar benim hayatımı berbat ettiler, ne kadar az insan o kadar mutluluk” — bunu kastetmiyoruz.
Hz. Muhammed’in Örnekliği ve Sabır
Hz. Muhammed’in insanlığa gösterdiği en önemli şey nedir dersek, bunlardan bir tanesi hayatın içinde olarak ruhsal bilincini yaşayabilmenin örneği olmasıdır. Yani bir dağa çekilerek, bir manastıra kapanarak, insanlardan izole olarak değil. İsteyen bunu da yapabilir. Hatta Kur’an Hristiyanlar için der ki “onların bir kısmı ruhbanlığı seçtiler, Allah bunu onlara emretmemişti” ama bunu da yapabilirler diye bir kenara bırakır. Ama Hz. Muhammed’in yolu nedir? Yolu bu değildir. Hayatın içinde çalışarak, hayatın içinde kendi ruhsal varlık ve bilincini yaşamaktır. Peygamberin örnekliği budur.
Halvete geçici bir süre; yani ben benliklerimi gözlemlemek, bunların üzerinde çalışmak adına bir süre köşeye çekilebilirim, tabii ki. Ama peygamberin yolu işte peygamber Hira’ya çekilmiş değil mi? Mesela işte Ramazanlarda son on günde itikafa çekilmiş ama mutlak bir tecrit, işte bir dağa çekilme, bir inzivaya, mutlak bir inzivayı tercih etmemiş. Çünkü bakın buradaki mesele şudur: beni rahatsız eden şey sahte benliklerdir. Bunu unutmayın. Bir şey bizde rahatsızlık uyandırıyorsa bu sahte bir benlikten dolayıdır. “Ben bu insanları çekemiyorum” — çekemeyeni gör, hangi benlik çekemiyorsa ona bak, onu fark etmeye çalış. Onun bir arzusu ve korkusu vardır. O bir şeyi arzu ediyor, olmuyor; bir şeyden korkuyor, başına geliyor.
Hani halk arasında çok meşhurdur, “sevmediğin ot dibinde biter.” Kimin sevmediği ot dibinde bitiyor, bir baksana, kim sevmiyor o otu? Bir benliğin sevmiyor. Onu bıraksan ot, ot olarak görülecek. “Bu hoş bir ot, bu kötü kokan veya dikenli bir ot” diyeceksin. Ama o ot dibinde bitti diye rahatsız olmayacaksın. Ama sen istemiyorsun ya bir şeyi. Ve insanlar hep şey der: “işte Allah insanı sevmediği şeylerle veya sevdiği şeylerle imtihan ediyor.” Allah imtihan etmiyor. Benliklerin yüzünden imtihan olunuyorsun. Ve bu doğal senin hikayen aslında. Mesela ben insanların beni sevmesini istesem ne çok imtihanım olurdu bu dünyada. Çünkü sevenim var, sevmeyenim var, görmezden gelenim var, çok değer verenim var, vermeyenim var. O zaman ne olacak? Bazı insanlarla karşılaşmak, bazı insanlarla karşılaşmamak isteyeceksin.
O yüzden size hayatı kim berbat ediyor? İnsanlar değil, insanlar değil. O yüzden peygamber der ki insanların içinde olup da tırnak içinde insanların eziyetine katlanan, inzivaya çekilenden daha muteberdir. Bu, “böyle insanların içinde kalayım da biraz eziyet etsinler, sevap kazanayım” falan değildir. İnsanların içinde ol ve seni neyin rahatsız ettiğini gör. Mesela diyelim ki bir çocuğu büyütmüşsün, gelmiş otuz kırk yaşına veya yirmi yaşına her neyse, diyelim ki seni sevmiyor, yargılıyor, küçümsüyor. Orada bir bakarsın, hatan kusurun varsa özür dilersin, “haklısın” dersin. Yoksa kendini sakince anlatırsın ama maksadın onun fikrini değiştirmek değildir. Kendini doğru anlatmaktır.
Bakın Hazreti Yusuf, o hapse gitmesiyle sonuçlanan olayda ne yaptı? Kendini doğru ifade etmeye çalıştı. Onları ikna etmek için değil, doğruyu söylemek için. Hatta onlar doğruyu bildikleri halde onu hapse attılar. Peki Hazreti Yusuf ne dedi? “Hapis sizin teklif ettiğiniz şeyden daha hayırlıdır.” Yani ben kendimi ifade ettim. Siz kendi çıkarınız, menfaatiniz, kendi siyasi saray entrikalarınız nedeniyle beni suçlu göstermeyi arzu ettiniz. Bu da sizin probleminiz, benim problemim değil.
Ego sizi nereden salıyor? Bu haksızlık kavramı egonun güçlü bir damarıdır. Benim bir insan olarak karşılaştığım muamele haksız bir muamele ise o Tanrı’ya karşı bir haksızlıktır. Benim orada kendimi ortaya koyup, “bana haksızlık yapamazsınız, nasıl bana haksızlık yaparsınız” demem manasızdır. Orada hakkı, hukuku ifade ederim, oradaki hak ve hukukun ne olması gerektiğine dair elimdeki imkanları kullanırım. Ama buna rağmen haksızlığa uğruyorsam o benim derdim değildir. Onu gidip Allah’a anlatsın. Benim problemim yok orada. Ben niye kendimi oraya sokuveriyorum ki? Değil mi?
Ama “bana haksızlık yapılıyor, ben bunu hak etmiyorum” — e ne güzel, Allah’a şükür, iyi ki hak etmiyorsun. Derdin ne? Olabilir. Yani bakın hayatta “bir şey olmamalı” diye başlarsanız başınıza bela alırsınız. Tamam mı? “Bu olmamalı” dediniz mi başınıza bela alırsınız, çünkü olma ihtimali var. Mesela ben desem ki “kimse beni yanlış anlamamalı, beni olduğum gibi görmeli” dersen başıma bela alırım. Neden? Çünkü yanlış anlaşılabilirim ve bu da çokça olan bir şey. Ama “beni kimse yanlış anlamasın, ben bundan çok rahatsız oluyorum” dediğimde kendi başıma çuvalı kendi elimle geçirmiş oluyorum. Beni insanlar yanlış anlayabilirler. Anlamalarını istemem ama olabilir. Ben kendimi mümkünse, şartlar varsa, kendimi doğru anlatmaya çalışırım. Ama anlamıyor. Anlamıyorsa anlamıyor. “Ama anlamalı hocam” diyor. İşte bak onu diyene bak. Seni kim dürtüyor? Kim, işte eşim, çocuğum, arkadaşım beni anlamalı? Kim seni arkadan dürtüyor? Kim buna zorluyor? Kim “anlaşılmazsan çok berbat olur” diyor? Niye berbat olur ki acaba? Kim sana korku pompalıyor? Kim “asla şunu yaşamak istemem” diyor? Eğer bunları bulmazsanız başınıza bela bulmuş olur ve bununla da baş edemez bir durumda onlara mahkum bir şekilde yaşarsınız ve onların yükünü taşımak zorunda kalırsınız. Bir ömür boyu onların yükünü taşırsınız, ölümünüze kadar o yükü taşırsınız. “Çocuğum bana böyle dedi, böyle içime oturdu.” Niye oturdu ki? Kimin içine oturduysa onu da al, o sözü de al, kenara koy. Ama karşındaki insanı yargılama, onu suçlama, ondan nefret etme. Bundan rahatsız olan benliği kenara koy. Kim bundan rahatsız oluyor ve niye rahatsız oluyor? Onu gözlemle. O sen değilsin. Onu kendin olarak algılama.
E peki hocam, onun yaptığı doğru mu? Ben doğru demedim bak. Sapla samanı ayırmak lazım derler ya, biz bir şeyleri hep birbirine karıştırırız. Burada kastettiğimiz şey “insanlar yanlış yapmaz, yanlış anlamaz, her zaman doğru konuşur” değildir. Bunu kastetmiyoruz. İnsanların yanlışlarından, hatalarından, haksız tutumlarından rahatsız olan kim? Sen üzerine düşeni yap, buna rağmen haksızlığa uğrayabilirsin. Bu da bir deneyimdir. Bu kadar basit. “Ama ben böyle bir şeyi denemek istemiyorum.” Sana mı soruyorlar niye neyi deneyip denemeyeceğini? Değil mi? Bu bir deneyim. Aklın başındaysan deneyimler arasında büyük fark görmezsin. Ama bir egon varsa “bunu denemek istiyorum ama böyle bir deneyim istemiyorum” dersin.
Mesela Allah, “insanı gördüğünden geri koymasın” — e koyacağım diyor Allah: “sizi nefislerinizden, mallarınızdan, evlatlarınızdan, ticaretinizden, hoşunuza giden şeylerden yana eksilteceğim” diyor. Sen Allah’a kafa mı tutuyorsun, kafa mı buluyorsun, kendi kendini mi kandırıyorsun? Bak ne güzel gençsin,
Allah Bizimledir Ne Demek?
…yaşlandın, güzeldin, güzelliğin gitti. Yakışıklıydın, gidiyor. Bak eksiltiliyorsun, “Allah insanı gördüğünden alıkoymasın” — koyuyor. Değil mi? Belki şu duayı edebilirsin: “Ya Rabbi bana ne yaşatırsan yaşat, nelerle karşılaşmama izin verirsen ver, onlarla karşılaştığımda gerçek anlamda kendimde olmayı ve senin benimle olduğunu bana göster ve idrak ettir.” Yoksa ben “aman şu olay olsun, bu olay olmasın, aman şu başıma gelmesin” dersem arzu ve korku tarafından bir gerilim hattında yaşarım. Arzu ettiğim bir şey olur, süper sevinirim. Sonra olmaz, çöküveririm.
Bu da ego üzerinden mi oluyor? Yani böyle bir genelleme söylemiyoruz. Sadece diyoruz ki mücadele veren ego olabilir, fıtri kendiliğin de olabilir. Yani işte o bizde söylenir ya, ihlasla yapmak. Yani ben işte “kimse bana haksızlık yapamaz” diye böyle mücadele ediyorsam ben nefsim adına zulümle mücadele ediyorum demektir. İnsanlar bana haksızlık yapabilir. Ben bunu yüzde yüz önleyemem. Ben, bana veya bir başkasına yapılan bir haksızlığı önleme konusunda bana bir imkan verilmiş mi, verilmemiş mi? Bakın hep hatırlatıyorum: Hz. Muhammed 13 sene Mekke’de ne yaptı? Haşa dilsiz mi kaldı? Ve insanlar ona gelip “bize zulmediyorlar, bir şey yap” dedi. “Sabırlı davranın, acele ediyorsunuz. Sizden önce nice topluluk vardı, sizden çok daha büyük zulümlere maruz kaldıkları halde onlar sabrettiler” der.
Sabretmek tahammül değil. Sabretmek kendinde kalabilme direnci gösterebilmek, kendinde olma, gerçek kendinde olma. Gerçek kendindelik bilincini muhafaza etmek sabırdır. 13 sene ne yaptı Hz. Muhammed? Veya biz mesela hicret etti — kaçtı mı diyoruz? Evet zahiren tabii ki kaçtı. Ama o nedir? Kendisine karşı bir öldürme, bir suikast kararına karşı yapabileceğin şey neydi? Uzaklaşmaktı ve uzaklaştı. Bu kadar. Uzaklaşamayıp öldürülebilirdi de. Hep hatırlattığım bir şey vardır ve bu çok önemli bir noktadır aslında hepimiz için: peygamber hicret ettiğinde yine bir mağaraya, işte her neyse bir kayalığın içine saklandığında, işte meşhur hikaye anlatılır, işte örümcek geldi, güvercin geldi falan, işte onu, onun peşine düşen insanlar onu görmedi. Ve orada Hazreti Ebu Bekir ile beraberdi. Hazreti Ebu Bekir “bizi yakalarlar ve peygamberi de öldürürler” diye korktu. Ayet, “hüzünlenme, Allah bizimledir” dedi.
Hüzünlenme, bu ne demek? “Allah bizimledir” demeyi biz yanlış yorumluyoruz. “Allah bizimledir” yani “onlar bizi görmesin” demek değil, “merak etme, Allah bizimle” — hayır bir yok, Allah bizimledir diyor. Yani Allah bizimle, sen de onunla mısın yoksa korkunla mı berabersin? Öldürülme, düşmanlar tarafından bulunma korkusuyla mı berabersin? Hangi benlikle berabersin? O benlikle mi berabersin yoksa Allah’la mı berabersin? Biz “Allah’la” ile “Allah’ın bizimle olduğu” şeyini karıştırıyoruz. Tırnak içinde, Allah bizim tarafımızda ve bizim tarafımızda düşmanlarımıza karşı mücadele ediyor diye algılıyoruz. Allah bir taraf değildir yani, işte şu anlamda bir taraf değildir, yani işte müminlerin yanında mücadele eden bir varlık değildir. Allah bu dünyayı bir imkan olarak yaratmış ve herkese tercih etme imkanı tanımış.
İnsanlar sana zulmedebilir. Hazreti Zekeriya’yı öldürdüler. Birçok peygamber öldürüldü. Allah onların yanında değil miydi? Bakın bizim o egosal benliğimiz “Allah bizimle” nasıl algılıyor? “Allah bizimle, biz kazanacağız, onları mahvedeceğiz, çünkü Allah bizimle.” Yeniliyorsun. Bazı peygamberler zahiren yenilmemiş mi? Öldürülmemiş mi? Allah onlarla değil miydi? Allah “benimle” ne demek? Ama bir ego arkadan böyle bir gelir, der ki “bak sen iyi bir insan olmaya çalışıyorsun, dürüst oluyorsun, sen kaybediyorsun, yalancılar, üçkağıtçılar, zalimler kazanıyor.” Dikkat edin bu benliklere. Kazanç ve kayıp kim tarafından belirlenir? Hz. Yusuf kayıp mı etti hapse atıldığında? Hz. Zekeriya kayıp mı etti öldürüldüğünde? Ya Hz. Muhammed o hicret ederken sığındığı mağarada bulunup öldürülmüş olsaydı kaybetmiş mi olacaktı?
O yüzden o ayet çok önemlidir. “Allah bizimle, Allah seninle.” Ama sen kiminlesin? Problem orada. Allah hepimizle. Ama sen kiminlesin? Sen şu anda hangi benlikle birliktesin? Hangi arzuyu veya hangi korkuyu duyan benlikle berabersin? O yüzden Allah seninle ise sen de kiminle olduğuna dikkat etmelisin. Hangi benliklerle, veya sen de Allah’la birlikte misin? Birçoğu doğal olarak öyle. Ama şimdi Allah sonsuz merhamet sahibidir. Dolayısıyla merhametinden dolayı egolarımızın dualarına da cevap verir. Ama mutlaka kabul etmez tabii ki. Çünkü Allah sonsuz merhametiyle her bilinç düzeyine bir rahmetle muamele eder. Ama tabii ki hepsini kabul etmez. O yüzden insanın ettiği duanın da bilinciyle bir ilişkisi var tabii ki doğal olarak.
Evet, teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Peygamberin görevinin yalnızca tebliğ olduğuna dair ayete atıf (sure adı belirtilmemiş). Hz. İbrahim’in putları kırmasına dair kıssaya atıf (sure adı belirtilmemiş). Hristiyanların bir kısmının ruhbanlığı kendi seçtiklerine, Allah’ın bunu onlara emretmediğine dair ayete atıf (sure adı belirtilmemiş). Kur’an’da “sizden önce nice topluluk vardı, sizden çok daha büyük zulümlere maruz kaldıkları halde sabrettiler” mealinde bir ayete atıf (sure adı belirtilmemiş). Hicret sırasında mağarada Hz. Ebu Bekir’e söylenen “Hüzünlenme, Allah bizimledir” ayetine atıf (Tevbe Suresi’ndeki hicret kıssası olarak bilinir; sure adı anlatıcı tarafından belirtilmemiştir).
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.