Kavram

Kendini Hatırlamak

14 sohbette geçiyor

Sohbetler

Kronolojik

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine

Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Habil Kabil Bilinci ve Sahte Benlikler

Sohbette, insanın yaşadığı hemen her olayı "gölge benlikler" (sahte benlikler) üzerinden yorumlayıp acı, mutsuzluk ve haksızlığa uğramışlık hikayeleriürettiği; oysa hayatta gerçek anlamda tek bir sorun olduğu -- kendini unutmuş olmak -- anlatılıyor. Habil-Kabil kıssası, varlığına bir şeyin kastedilebileceğini zanneden (Kabil bilinci) ile gerçek varlığının hiçbir dış olayla sarsılamayacağını bilen (Habil bilinci) arasındaki fark olarak yorumlanıyor. Sonuç olarak Kur'an'ın tek mutluluk formülünün "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur" olduğu, ama sahte benliklerin bunun etrafından ustaca dolanarak kişiyi hep başka mutluluk hikayelerine yönlendirdiği vurgulanıyor.

Hayatta Ne Yaptın Tuzağı

Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.

Gerçek Kendiliği Hatırlamak, Sahte Benlikten Ayrışmak

İsmail Acarkan, bir bilgiyi bilmekle onu içselleştirmek arasındaki farkı yemeği çiğnemek ile hazmetmek benzetmesiyle açıyor; ardından peygamberi sevmenin onun ahlakına doğru yol almak anlamına geldiğini anlatıyor. Sohbetin ana gövdesinde “kendini hatırlama, gözlemleme, ayrışma” üçlü sürecini işliyor: insan önce arzu, korku, beklenti ve şikâyetten arınmış “gerçek kendilik” alanını hayal ederek gözlem yapabilir hale gelir, sonra bu gözlemle kendinde beliren düşünce-duygu-davranış kalıplarının (sahte “damarların”) fıtri olup olmadığını ayırt eder. Hz. Yusuf örneği üzerinden, başkalarının verdiği değerin insanı tanımlamaması gerektiği; kendini unutmanın ve unuttuğunu da unutmanın modern insanın en büyük tuzağı olduğu vurgulanıyor. Sohbet, hangi “sesi” dinleyeceğimiz sorusuyla, sahte benliğin isteklerine karşı gerçek kendiliğin (Allah’taki aslımızın) sesini seçme çağrısıyla kapanıyor.

23 Ocak 2024 - Kendini Bilmek

Sohbette önce ölüm konusu üzerinden insanın beden olmadığı, bedeni “bırakan” bir varlık olduğu anlatılıyor. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalı, insanın beş duyusu ve düşünce-duygu melekeleriyle sınırlı “uyku modunda” yaşadığı bir benlik haline benzetiliyor. Sohbet, insanın kendini ilişkiler, başarılar, unvanlar veya başkalarının onayı üzerinden değil, doğrudan Allah’a nispetle tanımlaması gerektiğini; kendini bilmenin din ve maneviyatın nihai amacı olduğunu; Hz. Yusuf’un “az bir paraya satılma” olayına rağmen kendini bildiği için hiçbir zaman mağduriyet diline düşmediğini anlatarak devam ediyor ve Darüsselam’a (selam yurduna) çağrılma fikriyle sonlanıyor.

Kendini Bilmek ve Hikayeden Sıyrılmak

Sohbet, “kendini bil, kendini bul” ifadesinin çoğu zaman yanlış anlaşılıp psikolojik arzu/hedef keşfi olarak algılandığını, oysa asıl maksadın insanın bir “hikaye” üzerinden kendini tanımlamaktan (terk edilmiş ben, sevilen ben, başarılı ben vb.) sıyrılması olduğunu anlatıyor. “Ben kimim” sorusunun aslında kişiyi bulduramayacağını, ancak kendi olmayan şeyleri fark ettirebileceğini; gerçek kendiliğin ise hiçbir olay, ilişki veya duyguyla tanımlanamayacak, hiçbir şeyden zarar görmeyecek bir varlık olduğunu vurguluyor. Sohbetin ikinci yarısında ilişkilerde yaşanan haksızlıklara, yanlış anlaşılmalara ve Hz. Muhammed’in Mekke dönemindeki sabrına değinilerek “Allah bizimle” ifadesinin gerçek anlamı üzerinde duruluyor.

Kendini Hatırlamak ve Sahte Kimlik İnşası

İsmail Acarkan bu sohbette “kendini bilmek” veya “kendini hatırlamak” dediğimizde aslında çoğunlukla yaşadığımız olayların ve bunlardan çıkardığımız hikayelerin (değersizlik, yetersizlik, terk edilmişlik vb.) toplamına baktığımızı, oysa bunun gerçek kendimiz olmadığını anlatıyor. Hz. Ebu Bekir’in hicret mağarasındaki “hüzünlenme, Allah bizimledir” sözü ve Hz. Nuh-Hz. Yunus kıssaları üzerinden, insanın kendini olaylar ve ilişkiler üzerinden değil, Allah’a nispetle tanımlaması gerektiği vurgulanıyor. Sohbet, Delphi Tapınağı’ndaki “kendini bil” öğüdünün de psikolojik kişilik analizinden çok bu gerçek kendiliğe işaret ettiği fikriyle ilerliyor.

Bu Hayatı Yaşayan Kim

İsmail Acarkan, insanın hayatını genellikle sahte kendilik algılarıyla (değerli/değersiz, başarılı/başarısız hikayeleriyle) yaşadığını, bunun bir çeşit rüya ve illüzyon olduğunu anlatıyor. Hazreti Yusuf’un “uyumayan insan” olması ve Yunus (a.s.) kıssasındaki balığın karnından kurtuluş temsili üzerinden, gerçek kendiliğin bu sahte benliklerin rüyasından uyanmakla bulunacağını vurguluyor. Sohbet, kendini bilmenin CV’ye yazılamayacak, hiçbir hikayeye indirgenemeyecek bir farkındalık hali olduğu fikriyle ilerliyor.

Şeytanın Ayartmaları 2

İsmail Hoca’nın konuk olduğu bu sohbette önce fücur ve takva ayetine (Kur’an’da “nefsine fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun” şeklinde paraphrase edilen ayete) atıfla, fıtri olanla olmayanı ayırt etmenin gerekliliği anlatılıyor; bir çocuğun kıyassız, kaygısız doğal hâli örnek gösteriliyor. Ardından şeytanın “ben ateştenim, Âdem topraktan” diyerek yaptığı kıyaslamanın hem üstünlük hem aşağılık kompleksinin kökeni olduğu, insanın da geçici olanla (mal, iş, itibar, dış görünüş) kendini kıyasladığında aynı tuzağa düştüğü işleniyor. Kendini unutmanın kaygı, kıskançlık, üstünlük kompleksi gibi hâllerin kaynağı olduğu, gerçek ihtiyacın kendini (ve Yaradan’ı) hatırlamak olduğu vurgulanıyor. Su metaforuyla, suyun hiçbir hâlde “var olma sancısı” çekmeden akışına devam etmesi örnek gösteriliyor. Sohbetin ikinci yarısında bilginin, davranışa/benliğe dokunmadıkça etkisiz bir “malumat” olarak kaldığı; Yunus Emre’nin “ne varlığa sevinirim dünyada ne yokluğa yerinirim” sözü ve affetme örneğiyle bu anlatılıyor. Son olarak fıtri olan “gayret” (koruma bilinci) ile nefsani “kıskançlık” arasındaki fark, Hazreti Ayşe örneğiyle açıklanarak sohbet tamamlanıyor.

Benlik, Kabullenme ve Kendini Bilmek

Sohbete, insanın nereye giderse gitsin kendi benliğini de beraberinde taşıdığı ve iyimser-karamsar-gerçekten akıllı insan ayrımıyla, yukarı-aşağı gibi kavramların aslında izafi olduğu üzerinden giriş yapılıyor. Ardından hayattaki paradoksları (genç kalma isteği-ihtiyarlama korkusu, uçak düşme korkusu, ameliyat riski gibi) kabullenmenin önemi, ölümü ve hayatın kaçınılmazlarını "mertçe" karşılamak, Buda'nın üç temel acı (yaşlılık, hastalık, ölüm) hikayesi ve nefsin/egonun tuzakları anlatılıyor. Sohbet, insanın gerçek kimliğinin Allah'a ait oluşunda olduğunu, zenginlik-fakirliğin ve elde edilen sonuçların "hak etme" ile bir ilgisinin bulunmadığını, riyadan kurtulup sadece ihlasla yaşamanın gerçek özgürlük olduğunu ve nefsin/nefsimizin üzerimizdeki hakkının ona marifet ve irfan sunmak olduğunu anlatarak sona eriyor.

Kendini Bilmek ve Nefsin Tuzakları

Sohbette önce geçmişteki olumsuz yaşantılara "takılmanın" aslında yaşanan olayın kendisinden değil, onu kabullenememekten kaynaklandığı; çocuklukta oluşan ve hesaplaşılmadığı sürece hayat boyu tekrar tekrar ortaya çıkan "benlikler" (ego parçaları) anlatılıyor. Ardından insanın gerçek anlamda gelişiminin, "kendini bilmek"ten daha değerli hiçbir şey olmadığını kavramasıyla başladığı; bu değeri onaylamayan gizli benliklerin fark edilmesi gerektiği işleniyor. Sohbetin ikinci yarısında ise peygamberlerin bedensel ve psikolojik acıları hissettikleri ama "ben" idraklerinin ruhsal özde olduğu, bu yüzden hiçbir kayıp veya haksızlığın onları var oluşsal olarak sarsmadığı; Hz. Asiye, Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. Yakup ve Ensar-Muhacir kıssası örnekleriyle açıklanıyor.

Hayatın Akışına Teslimiyet ve Nefis Bilinci

Sohbette, insanın hayatı ve kendi/başkasının süreçlerini kontrol etmeye çalışmasının egodan kaynaklanan yorucu bir çaba olduğu; Bediüzzaman'ın "varlığı idame etmek ağır bir yüktür" sözü, Tevrat'taki "iyiliği ve kötülüğü bilme ağacı" ve ego yılanının ısırığı üzerinden anlatılır. Korku, kıskançlık, aldatılma gibi durumlar örnek gösterilerek bunların kaynağının sınırlı ego bilinci olduğu, tasavvufta "veled-i tıfl" kavramı ve Mevlana'nın pergel misaliyle merkezde durmanın önemi vurgulanır. Sohbet, hayatı akışına bırakmanın, zihni zorla boşaltmaya çalışmamanın, hakiki zühdün ve kendi doğasını çaba ile değil ancak negatifliklerden arınarak idrak edebilmenin anlatılmasıyla sona erer.