Kendini Bilmek ve Nefsin Tuzakları
Kısa Özet
Sohbette önce geçmişteki olumsuz yaşantılara "takılmanın" aslında yaşanan olayın kendisinden değil, onu kabullenememekten kaynaklandığı; çocuklukta oluşan ve hesaplaşılmadığı sürece hayat boyu tekrar tekrar ortaya çıkan "benlikler" (ego parçaları) anlatılıyor. Ardından insanın gerçek anlamda gelişiminin, "kendini bilmek"ten daha değerli hiçbir şey olmadığını kavramasıyla başladığı; bu değeri onaylamayan gizli benliklerin fark edilmesi gerektiği işleniyor. Sohbetin ikinci yarısında ise peygamberlerin bedensel ve psikolojik acıları hissettikleri ama "ben" idraklerinin ruhsal özde olduğu, bu yüzden hiçbir kayıp veya haksızlığın onları var oluşsal olarak sarsmadığı; Hz. Asiye, Hz. İsa, Hz. Yusuf, Hz. Yakup ve Ensar-Muhacir kıssası örnekleriyle açıklanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Geçmişe takılmanın sebebi yaşanan olayın kendisi değil, onu kabullenememek ve sindirememektir.
- Kendini bilmekten daha değerli hiçbir şey yoktur; onaylanan her benlik/değer devam eder, onaylanmayan söner.
- Peygamberler bedensel ve psikolojik acıyı hisseder ama "ben" idrakleri ruhsal özdedir; bu yüzden hiçbir zahiri kayıp onların hakiki varlığını sarsmaz.
Geçmişe Takılma ve Kabullenememe
Etkisi olumsuz bir sonucu varsa, kişi bunu bu sefer bütün yoğunluğuyla o anda yaşar. Halbuki o olay on sene önce olmuş bir şeydir. Ama kişi onu doğru şekilde analiz edemediği için o, onun için bir türlü kabul edilemeyen bir şey haline gelir. Aslında hoş geldiniz. Mizaçta temelde bir problem yoktur ama kişi bir şeyi doğru bir şekilde algılayıp, yorumlayıp kabullenmezse, bu o kişide psikolojik bir kompleks haline gelir, bir takıntı haline gelir.
İşte bu niye oldu? Ama niye oldu? İşte diyelim ki annem beni niye anlamadı? Ama işte niye ben ailede böyle göz ardı edildim? Veya işte falan niye beni terk etti, niye beni bıraktı? İşte ben niye şu insanlar gibi olamadım? Niye benim annem babam ayrıydı? Vesaire, bir sürü şey. Veya işte niye ekonomik olarak çocukluğumda büyük bir sıkıntı yaşadım, keşke yaşamasaydım gibi... Onu ne yapar kişi?
Aslında buradaki temeldeki problem kabullenememe problemidir, yoksa yaşantılanan şeyin kendisi değildir. Kişi bir şeyi yaşantılar, onu hatırlayabilir. Biz çocukluğumuzda birçok şeyi hatırlamıyor muyuz? Ama takılı değiliz, değil mi mesela? Evet. Çocukluğumuzda işte misket oynamışızdır, şu olmuştur, bu olmuştur, ağaca çıkmışızdır, düşmüşüzdür. Hatta anlatırken "ya böyle ağaca çıkmıştım, dikkat etmemiştim de düşmüştüm de ayağım biraz incinmişti" deriz. Tatlı bir hatıra olarak anlatırız. Bu geçmişe takılma değildir, bu hafızamızdır, bu hafızadır.
Takılma; bir şeyin olmasını veya olmamasını istemekten kaynaklanan, geçmişte olan o durumu kabullenememektir. Bunu sindirememek, veya bunun etkilerini kabullenememek. "Ben öyle bir şey yaşadım ama işte bak şu durumun nedeni o geçmişte yaşadığım şey" deyip, sürekli o geçmişe vurgu yapıp "o olay olmasaydı şöyle olmazdı, bu olmasaydı böyle olmazdı" diyerek bunu yapar kişi.
Ama hatırlayıp hatırlatıyorsak, orada da başka bir şey devreye girer. O da nedir? Bazen geçmişteki bazı şeyler, "alacaklarımız" gibi kodlanır zihnimizde. O alacaklarımızı zaman zaman hatırlatma ihtiyacı duyarız. Bu bazen karşımızdaki insanın nankörlüğüne bağlı olabilir. Veya bizi eleştirip suçluyordur ama biz o eleştiri ve suçlamayı hak etmiyorsak, bu sefer hatırlatırız: "Ama bak ben senin için neler yapmıştım." Veya birisi bizi eleştirir: "Ama sen geçmişte de şunu yapmışsın, hatırlıyor musun" gibi. Ne yaparız? Bir savunma veya korunma refleksiyle karşımızdakine bunu hatırlatırız. Bu da gereksiz bir şeydir. O zaman bu geçmişe takılma değil ama geçmişi rahat bırakmama, onu sürekli bugüne taşıma olmuş oluyor.
O zaman geçmişteki her şeyi kabul ettiğimizde, bu bize bugünümüzde hiç hasar vermez. Mesela "anne baba boşanmış, çok problem yaşıyorum o yüzden" der insan. Ama bunu kabul etse, o hiç zarar vermeyecek.
Zarar Gören Kimdir?
Bir de şunu prensip olarak anlamak lazım: Yaşanan olaylar neye zarar veriyor? Zarar gördüğünü düşünen kimdir? Bunu sormamız gerekiyor. Şimdi caddede yürürken diyelim ki bir araba hızla geçti ve oradaki çamurlu suyu üzerimize sıçrattı. Şimdi çamurlu olan nedir? Elbisedir, ben değilim, değil mi? O farkı görmek lazım. "İşte ben çok acı çektim, orada ben çok acı çektim" dediğimiz nedir? Psikolojin mi, duygu durumun mu? Yani orada asıl mesele, o anda o olayı yaşarken sende var olan benlik duygusunun zedelenmiş olmasıdır. Sen o olmadığını anlarsan, o zaman nötralize olur.
Dolayısıyla bizde bazen çok ilkel, primitif, gelişmemiş; bebeklikte kalmış, 3 yaşında kalmış, 5 yaşında kalmış, 6 yaşında kalmış, 10 yaşında kalmış benlikler var. Anlatabildim mi? Onlar sürekli ikide bir, fırsat bulduklarında veya biz onlara fırsat verdiğimizde çıkıveriyorlar.
Burada kişi onları analiz etmeli. Mesela bazı kişi vardı, çocukluğundan itibaren -atıyorum- annesi babası veya herhangi bir yetişkin ona "sen beceriksizsin, zaten sen hiçbir şey yapamıyorsun, hayatta neyi yaptın ki" gibi eleştiriler almışsa, bu sefer onda öyle bir benlik şekillenmiş olur: "Sen beceriksizsin, hayatta bir şey yapamazsın, yapsan da sonunu getiremezsin" vesaire. Şimdi eğer siz onunla hesaplaşmazsanız, analiz etmezseniz, o ikide bir boşluk bulunca hemen çıkıverir: "İşte hayatta kimse seni sevmez, zaten ailende de kimse seni sevmedi, herkes seni görmezden geldi, yok saydılar." Şimdi ne yapar? O benlik, o an içinde bulunulan algı çerçevesinde -3 yaşında, 5 yaşında, 10 yaşında, her neyse- oluşmuştur. Eğer onunla hesaplaşmazsanız, yani onun aslında o an oluşan bir benlik olduğunu ve gerçek olmadığını fark etmezseniz, bu sefer ne olur? İkide bir o benlik çıkıverir. Evlenirsiniz, eşiniz bir şey söyler: "Zaten hiç kimse de beni sevmedi ki, benim ne zaman bir şansım oldu." İkide bir o benlik çıkıverir. Anlatabildim mi?
Her yapının işte belli bazı benliklerle problemi vardır. Benlikleri anlamak lazım. Bu neye benzer? Biyolojik anlamda diyelim ki vücutta bir iltihap kaynağı var. Ara sıra ateşin yükseliyor. Ne yapıyor? Vücudunu biraz zayıf bulunca o vücuttaki iltihap kaynağı kendini ortaya koyuyor, ateş olarak kendini gösteriyor, başka etkilerle kendini gösteriyor. Sen onunla gerçek anlamda hesaplaşmadığın için, o iltihap kaynağı fırsat buldukça çıkıveriyor. Kişi onunla hesaplaşmamış çünkü.
Peki bu kaynakla nasıl hesaplaşılır? İşte o benliğin ne zaman oluştuğunu, nasıl oluştuğunu ve o algının aslında yanlış bir şey olduğunu görmekle. Bu algı yanlış bir algı. Mesela "ailemde beni kimse sevmedi" örneğini alalım. Sen tamam, 3 yaşında, 5 yaşında, 10 yaşında, hadi 15 yaşına kadar bunu anladık. Ama artık 20-25 yaşına gelmişsin. "Hiç kimse beni sevmedi" değil; herkes kendi psikolojik hapishanesinde yaşıyordu, benim psikolojik anlamda ihtiyacım olan ilgi ve sevgiyi bana gösteremediler. Anladık, analiz ettik, hesaplaştık, nötralize de oldu. Ama arkadan bir ego çıkıp "benim de ilgi ve sevgiye ihtiyacım vardı" derse uyanık olacaksınız. O da bir başka psikolojik benlik.
Orada oluşan o benlik nerede, hangi perspektiften baktığı için oluşmuş? Ve sen artık bu perspektiften bakmak istiyor musun? Bu perspektif senin onayladığın bir şey mi? Onaylıyorsan o benlik devam eder. "Zaten hayatta hiç kimse beni sevmedi, hiç kimse bana hak ettiğim ilgiyi, değeri göstermedi" dersin, çünkü onaylıyorsundur. Bakın, onayladığınız her benlik devam eder.
İçsel Ayrışma ve Nefis
Yani insan dikkat etse, aslında bunu fark edebilir. Zaten eğer fark etmiyorsak veya gerçekliğin ayırdında değilsek, zaten onaylamayız ve devam da edemeyiz. Ama dikkat edin, bir insan "ben üzgünüm" yerine "şu anda duygu durumumda bir üzüntü hissediyorum" dediğinde, orada bile bir farkı görebilir, o ayrışmayı görebilir. Biz buna içsel ayrışma diyoruz. İçsel ayrışma yapılmadığı müddetçe gelişim imkânsızdır. İçsel ayrışmanın İslam tasavvufundaki anlamı, "nefsinin farkına var" veya "nefsine karşı uyanık ol" kavramıdır. Ama tabii ki tasavvuftaki ifadeler artık zihnimizde yozlaşmış olduğu için, biz onlardan nitelikli o manaları üretemiyoruz. Temel problem bu.
Aslında bizim anlattığımız şeyler dinde olmayan veya yepyeni, şu ana kadar bilinmeyen şeyler değil. Ama biz bazı şeyleri o kadar kanıksamışız ki, "nefsine karşı uyanık ol" der, nefisle benliğin karmakarışık olduğu bir zihnimiz var. O yüzden bunu biraz daha anlaşılır hale getirmek zorunda kalıyoruz. Yaptığımız şey bu. Yoksa çok özel, çok farklı bir şey anlatmıyoruz aslında. Ama bazı şeylerin açılımı biraz unutulmuş; o açılımı bizde sağlayacak zemin, içinde bulunduğumuz kültürel dejenerasyonlar dolayısıyla biraz kaybolmuş. O yüzden bazı metinleri okusak bile, maksat olan sonucu hasıl edemiyoruz.
"Nefsine karşı uyanık ol" - bunu günlerce konuşsak, tekrarlasak, eğer içeriğini kavramıyorsak öyle gelir. Nefis deyince yalan söylemek, kötülük yapmak, zulmetmek gibi şeylerle sınırlandırılmış. Mesela alınmak nefis değil mi? Geçmişe takılmak nefis değil mi? Geçmişte muhatap olduğumuz yanlış davranışlardan dolayı kendimizi şanssız görmek nefis değil mi? Bunların hepsi baştan ayağa nefis. Ama orada da bazı şeyleri kaçırdığımız için tam kavrayamıyoruz. Biz de aslında yaptığımız şey biraz bunları açmaya çalışmaktan ibaret. Yeni bir şey yok.
*Unutmaya çalışmak da bir direnç midir?* Biz kabul etmiyorsak o zaman daha çok direnç oluşur. Unutmaya çalışmak gerekmiyor, unutmaya çalışmana gerek yok, sadece onu doğru tanımla. Bir şeyi illa unutmak gerekmez, veya unutmaya çalışmak da gerekmez. Zaten unutmaya çalışırsan sağlıklı bir şekilde unutamazsın, unuttuğunu zannedersin, bastırmış olursun; bu da gerçekliğe karşı yanlış bir tutum olur.
Değer Vermek ve Gelişim
Geçen hafta çok kısa değindiğim şeye işaret edeyim. Gelişim nereden başlar dedik? Kişinin bir fikrin doğru olduğuna inanması ve buna değer vermesiyle başlar dedik, hatırlarsınız. Yani mesele: neye değer veriyorum? Değer verdiğimiz şey bizi motive eder. Değer vermediğimiz şey bizi motive etmez. Değer verdiğimiz yönde enerjimizi ve dikkatimizi sarf ederiz. Değer vermediğimiz noktada enerji ve dikkatimiz minimuma iner. Bu insan psikolojisindeki en temel prensiptir. Bu aslında enneagramda dokuz noktasıyla temsil edilen bir şeydir, bilenler bilir. O yüzden dokuzlar harekete geçmekte zorlanırlar. Çünkü bir şeye gerçek anlamda değer vermediğinde harekete geçmek zorlaşır. Değer verdiği anda harekete geçme eylemi ortaya çıkar. Dokuzda "neye değer vereceğim" henüz net kafasında bir şey olmazsa, orada pasifize oluyor. Çünkü harekete geçmeye, enerjisini, dikkatini vermeye değer bir şey bulmayınca harekete geçmiyor.
Aslında bu çok önemli bir evrensel yasadır. Bir tohum düşünün; uygun filizlenme imkânı bulmazsa o hareket eder mi, o tohumdaki mekanizma? Etmez değil mi? Sistem diyor ki: "Enerjini, gücünü, imkânını, kabiliyetini, dikkatini boşa harcama; değerli olan bir şey buluncaya kadar bunu kullanma." O yüzden dikkat edin, insan psikolojik düzeyde neye enerjisini, dikkatini veriyor? Değer verdiği şeye. O yüzden şu anda konuştuğumuz mesele açısından, biz kendimiz üzerinde çalışmaya değer veriyor muyuz? Kendini bilmek, kendini tanımak, kendini olmak - böyle bir şeyin anlamı var mı?
Yunus Emre'nin "sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır" dediği dizede ne kadar bütün her şeyi ifade etmiş. Diyor ki: sen kendini bilmezsen, okuduğun, öğrendiğin, ilim diye tasavvur ettiğin her şey aslında gerçek anlamda bir değer taşımaz. Çünkü sen zaten doğru okumayı da bilmiyorsundur. Dolayısıyla Yunus Emre en yüksek değere neyi yerleştiriyor? Kendini bilmeyi. "Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır" diyor.
Peki bize bunu hissettiren, hatırlatanlar kimler? Çünkü biz kendini bilmeyi bilmiyoruz ki ona değer verelim - böyle bir itirazda bulunabilirsiniz doğal olarak ve haklısınız. O zaman bize böyle bir değer hissini veya sezgisini veren kimlerdir? Başta peygamberler ve onların gerçek varisleri olan kâmil insanlar. Biz onları gördüğümüzde veya onlarla ilgili bir şey okuduğumuzda "bu aslında en değerli şey" diyoruz. Yoksa biz kendimizi bilmeden evvel hiçbir zaman kendini bilmenin gerçek değerini anlamayacağız. Ama kâmil bir insanı görmek, bir peygamberi görmek, onu okumak, tefekkür etmek, onun hayata bakış açısı, algılama biçimi, davranış tarzı bizde sezgisel olarak ne hissettirir? "Ne kadar güzel bir şey, işte aslında böyle olmak lazım" - gerçek değerli bu.
Değer Hiyerarşisi ve Modernizmin Tuzağı
O anda gözümüzden, işte böyle "paranın en değerli olduğu" veya "ilişkilerin en değerli olduğu" vesairenin en değerli olduğuna dair algı zayıflar. Ama o sohbetten çıkarız veya kitabın kapağını kapattıktan on beş dakika sonra kafamıza bir şeyler gelir: "Bu daha değerli." Ama "tamam da bu da değerli" diye başlar. Eğer o hiyerarşiyi koruyamazsak, o zaman gelişemeyiz.
Onun için bakın, günümüzde modernizmin yaptığı şey ne? Sürekli bize bir şeylerin değerli olduğunu pompalıyor. Önce değer sistemini değiştiriyor. İnanmak demek -bir dine inanmak veya yaratıcıya inanmak- en yüksek değerin hakikat olduğunu, maneviyat olduğunu, kendini bilmek olduğunu kabul etmektir. Biz mesela "inanmayı" da açmıyoruz. "İnanıyor musun, inanmıyor musun?" Ben senelerdir böyle bir soruyu sormuyorum kimseye, çünkü bana bir anlam vermiyor. Karşımdakini bu manada sorarsam anlamayacağını biliyorum. "İnanıyorum, Allah'a inanıyorum, Kur'an'a inanıyorum" - tamam, iyi, inanıyormuş. Öbürü de "ben inanmıyorum."
Peki, perde açılsa ve biz o insanların iç dünyalarını görebilsek, psikolojik bir emar çekebilsek: o insanların değer yargıları ne? Neye en yüksek değeri veriyorlar? Onların gözünde en değerli olan şey ne? Bu bir belirleyici ölçüdür. Benim için en değerli olan şey nedir?
Hz. Asiye Örneği
Mesela Hz. Asiye için en değerli olan şey ne? "Yarabbi, bana katında bir yer ver" diyor. "Senden köken aldım, kaynağım sensin ve ben bu dünya yolculuğunda sana döneceğim, sana dönüşümde bana yardım et, bana katında bir ev ver." Oradaki ev maddi bir ev değil; katında, kalbinde bir yer ver demek. Neden? Çünkü en değerlisi o. "Böyle iyi bir kocam olsa, beni dinlese, tam istediğim kıvamda bir koca bulsam" - böyle bir şey yok onun için, dert değil. Kocası Firavun olmuş, temel değeri bu değil.
Bugün biz bakıyoruz, mesela birinin evliliğinde problem var, çökmüş. Neden? Çünkü değeri o. Değeri eşiyle anlaşmak, eşinin kendisinin ihtiyaç duyduğu hale gelmesini sağlamak. "O da onunla mutlu olacak", en büyük değer bu. Şimdi biz diyoruz ki bu insan inanıyor, hacca gitmiş, namaz kılıyor, bunu yapıyor, onu yapıyor. Ama bu bilgi açısından o kişide bir yaklaşım problemi var. Bir kişi aile içindeki problemini, eşinin hatalarını, kusurlarını, uyuşmazlıkları anlatabilir, bunda hiçbir problem yok. Ama bunu varoluşsal bir şey olarak anlatıyorsa, en kötü olan şey bu.
"Ben hayatta hiçbir şeyi umursamam" diyen biri düşünelim; eşi anlamıyor veya şu oluyor bu oluyor, bunu umursar. Peki bu insan bu sorunu hayati bir sorun olarak mı görüyor? Öyle görürse ben ona üzülürüm. Yoksa üzülecek bir şey yoktur; çözüm bulursak buluruz, bulamazsak sıkıntı yok. Bu açıdan yaklaştığınızda mesele ne kadar farklılaşıyor. Senin için en değerli olan şey ne? Bunu bazen bilinçli olarak ifade etmeyiz, farkında bile olmayız bazen. Fakat dikkat edin, hayatınızı iyi analiz edin: ne sizi çökertiyor, o sizin en değer verdiğiniz şeydir.
En yüksek travmayı nerede yaşıyorsanız, orada en çok değer verdiğiniz şey vardır. Emin değilim ama zannediyorum Hz. İsa'nın sözüdür: "Hazineniz neredeyse kalbiniz oralıdır" der. Neye değer veriyorsan bütün odaklanman, yönelimin, dikkatin, enerjin orayadır. Hazinemin nerede olduğunu her zaman kendime sormalıyım. Çünkü ego da diyor ki: "Senin hazinen bak burada." Mesela bir sıkıntı yaşarsın: "Beni anlayan bir insan olsa ne kadar her şey değişirdi" - böyle bir şey yok. Veya "işte falan benim hakkımda şöyle bir karar verdi", diyelim ki akademik hayatta veya herhangi bir iş hayatında: "Hayatımı mahvetti." Böyle bir cümle kurulduğunda, bu ne demektir biliyor musunuz? Büyük bir yanlış.
"Hayatımı Mahvetti" Yanılgısı
Geçen böyle bir kişi vardı, 20 sene evvel akademik hayatının başında birisi ona haksızlık yapmış. Kullandığı cümle şu: "Hayatımı mahvetti." Ben de dedim ki: senin nasıl bir hayatın var ki, birisinin akademik hayatta sana haksızlık yapıp çelme takması senin hayatını mahvetmiş? Nasıl bir hayat bu? Sen hayat derken neyi anlıyorsun? Kimse hayatınla oynayabilir mi, kimse hayatını mahvedebilir mi? Böyle bir şey mümkün değil. Ama sen hayatı şu sınırlı varoluş zemini, kariyer, sosyal statü, ekonomi olarak görürsen, tabii ki senin hayatınla oynamışlar demektir. Hem de öyle oynamışlar ki bunu değiştirebilmen de mümkün değil; 20 sene önce olmuş bir hadise ve bunun sonuçlarını da yaşıyorsun. Alın size içinden çıkılamaz bir kısır döngü, bir labirent, çıkışı da yok.
Halbuki buna sebep olan senin algın. Hayat, öz varlığının hayatıdır. Kimse onu mahvedemez. Sen öz varlığının farkındalığıyla yaşıyorsan kimse senin hayatını mahvedemez. Ama sen o psikolojik çerçeve üzerinden bakıyorsan, hayatını mahvedecek o kadar çok etken olur ki. O zaman "ne aslidir, ne hakikidir, ne değerlidir" bunu sormak durumundayız. Onun için "hazinen neredeyse kalbin oradadır." Peki gerçek hazine nedir? Yoksa egonun ürettiği birçok hazine vardır. "Benim için ailem, aile olmazsa olmaz" - niye böyle diyorsun? "Benim için işim, işim olmazsa olmaz" - bak böyle bir şey yok. "İşte sahip olduğum sosyal statü, bunu kaybetmek benim için büyük felaket" - yok öyle bir şey. Ama ego bunları üretiyor ve sana bir değer skalası üretiyor.
Bugün özellikle dikkat etmemiz gereken şey budur. Bu sosyal medya modeli hayatta, en büyük aldanışları buradan yaşıyoruz. Bize sürekli bir değer aşılıyor: ne kadar etkileyici olursan, ne kadar dikkat çekersen, ne kadar tanınırsan, ne kadar beğeni ve retweet alırsan, ne kadar yüksek maaş alırsan, ne kadar çok seviliyorsan, önemseniyorsan, ne kadar çok iş başarmışsan... Bize ne kadar çok değer veriyorlar değil mi? "Bak, sen belki bilemeyebilirsin neyin değerli olduğunu, ben sana anlatayım" diyor sürekli. Nefsin ve şeytanın kağıtları çok, malzemesi çok. Bunu beğenmediysen ötekini verecek sana. Eğer sen gerçek anlamda neyin değerli olduğunu bilirsen, o zaman aldanış söz konusu olmaz.
Ebu Cehil'in Teklifi ve Pazarlığa Girilemeyen Hakikat
İşte Ebu Cehil'in peygambere teklifi karşısında peygamberin verdiği cevabın anlamı da budur: "Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz, ben la ilahe illallah hakikatinden vazgeçmem" diyor. Bu bir meydan okuma değil, derin bir farkındalığın yansıması. Yoksa biz böyle "iyi cevap yapıştırmış peygamber" diye düşünüp gururlanırız. Sen kendine bakıyor musun? Sana güneşi ve ayı değil, minnacık bir şey veriyorlar, hemen fit oluyorsun. Ama senin peygamberin o teklifi reddeden peygamberle övünüyorsun. Peki sana Ebu Cehil, Ebu Süfyan o teklifin onda biriyle gelse, kabullenmeyecek miydin? Gerçekten sor bir bakalım. Ne teklif ettiler? Yönetimde ortaklık, istediğin eş ve ekonomik güç. İnsan daha ne ister?
Peygamberin verdiği cevabın anlamı, hakikatin anlayışı, perspektifi açısından verilen bir cevaptır. Biz o cevabı verinceye kadar gerçek anlamda yola giremeyiz. Hiçbir sahabi "ya Resulallah, bir kabul etseydin, böyle bir şey yapsaydık iyi olmaz mıydı" dememiştir. Çünkü tartışılacak veya mukayese edilecek bir şey değil. Bugün biz ne yapıyoruz? Pazarlık payını arttırmaya çalışıyoruz, egomuz üzerinden bir tuzağa düşüyoruz. Ne kadar acı verici ama ne kadar doğal karşılanıyor ki "herkesin bir fiyatı var" deniyor, olabildiğince kendini daha yüksek bir fiyata satmaya çalışacaksın. Sana o zokayı yutturmuşlar artık.
Halbuki orada peygamberin demek istediği şey: "Siz bakın yanlış anlamayın, bana teklif ettiğiniz şeyi az bulduğumdan değil. Zaten karşılığında teklif ettiğiniz şey imkânsız olan bir şey. Bir elime güneşi bir elime ayı verseniz de bir şey değişmeyecek." Mevzu bir pazarlık değil. Onun için insan hakikate nispetle neyin pazarlığını yaparsa yapsın kayıptadır. Böyle bir şeyin pazarlığı yok.
Hatta İncil'de de İsa'yla şeytanın bir karşılaşması vardır. Şeytan, bir dağda başını bir taşa yaslayıp aç yatan Hz. İsa'ya "sana ne istersem verebilirim" der. O da der ki: "İnsan ekmekle yaşamaz, fakat Tanrı'nın kelimeleriyle yaşar." Burada "insan"dan kastedilen biyolojik yapı değil. Bunun gibi birkaç şey daha vardır ve Hz. İsa asla onunla pazarlığa girmez, çünkü onunla pazarlığa girilebilecek bir zemin yoktur. O yüzden dünyada size ne önerilirse önerilsin, Allah'ın size önerdiği şeyle mukayese edilemez. Allah'ın sevgisinden daha yüce bir sevgi mi vardır? Allah'ın yakınlığından daha mükemmel bir yakınlık mı vardır? Allah'ın insana verdiği değerle başka hangi değer mukayese edilebilir? Yoktur öyle bir şey. O zaman pazarlık yapma tuzağından insan kendini kurtarmalıdır.
Kendini Bilmeye Muhalif Benlikler
Gerçekten başka hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek derecede kendini bilmeye değer vermek, sonra o bilgiyi kendine uygulamak. Peki niye kendine uygulayacaksın? Çünkü kendinde buna yabancı unsurlar var. Bir yandan diyorsun "kendini bilmek en kıymetli şey" ama içeride öyle benlikler var ki "yok, en kıymetli şey değil" diyor. Eğer siz onları görmezseniz, o çalışma gayretini, o çalışma bilincini alttan alta oyar o benlikler. Siz dersiniz "doğru, kendini bilmek önemli", sonra dışarı çıkınca biri der ki "seni seviyorum, sensiz yaşayamam" - "oğul bensiz mi yaşıyorum, ne güzel bir şey" dersin, işte buldum dersin. Sonra "maneviyat da güzel bir şey aslında" dersin. Neden? Çünkü o benlik sizin altınızı oyar. Veya bir makam, bir para, tanınmak.
Bir sufi menkıbesinde geçer: hocası onu halvete sokmuş, bir hafta sonra şeytanın tuzaklarını, çeldirici yollarını iyice kavramış. Şeytan ona demiş ki: "Sen aslında epey şeyi kavradın, sen en iyisi bu konuda bir kitap yaz da diğer Müslümanlara faydan olsun." Bunu da halvette hocasına sormuş, "efendim böyle böyle" demiş... [kayıt burada bir sonraki bölüme geçiyor]
Şeytan seni kandırıyor, işine devam et. Sen kendini bulmak için oradasın, kendini bulmaktan daha yüce bir şey yoktur. Ona yanlış bir hedef gösterdi; yani büsbütün yanlış değil ama onu değer sıralamasında üste çıkarmış oldu. Halbuki sen niye halvete girdin? Şeytanın tuzaklarını öğrenmek için mi, Müslümanlara yardımcı olmak için mi? Hayır, kendini bulmak için. Ama ego "makam buldun" der; "bilmem neyim, kırklara karıştım" der, karışır gidersin. Senin hedefin üçler, yediler, kırklar değil ki, veya şu makam bu makam, "acaba şeyhim bana da şeyhlik verecek mi?" Bunlar nedir? Eğer gerçek değeri bilme konusunda güçlü bir idrakiniz yoksa, size birçok değer üretirler: dini değer, dünyevi değer, sosyal değer. Adam der ki "İslam'ı kurtarmak lazım" ama kendini kurtarmamış henüz; Kudüs'ü kurtaracak ama kendinden haberi yok.
Halbuki asli değer kendini bilmektir. Bundan değerli hiçbir şey yoktur. Kim daha değerli bir şey olduğunu söylüyorsa, eğer kavrayışınız güçlüyse onu yanlışlarsınız, dersiniz ki "yanılıyorsun." Kavrayışınız güçlü değilse o tuzağa düşebilirsiniz. Mevzu pazarlık noktasına gelirse yıkım orada başlar. Pazarlığa girdiğiniz anda, zannedersiniz ki en üst şeyi elde ettiniz; halbuki ne elde ederseniz edin, kendini bilmenin dışında hiçbir şey bir değer taşımaz. Şeytan gelip "bütün dünyaya hâkim olacaksın, zulmü de önleyeceksin" dese, siz diyeceksiniz ki "önce kendimi bilmem lazım." Kendini bilmekten daha yüce bir bilgi yoktur.
Çocuklukta Oluşan Benlikler ve Hz. İsa
Kendinizi bilince ne olur? Doğru okumaya başlarsınız hayatı. Sohbetin en başında neyi konuştuk? Çocukluğumuzda, geçmişte birçok negatif benlik bizde türedi değil mi? Neden? Çünkü kendimizi bilerek yaşamıyorduk çocukluğumuzda. Kendini bilerek bir bebek yaşasa, bir çocuk yaşasa, hiçbir travması olmaz. Hz. İsa'nın hiçbir travması olmadı. Doğarken o saf ruhaniyetiyle var oldu. Ama biz dünyaya geldiğimizden çok kısa bir süre sonra psikolojik benliğin algısına düştük: sevilmediğimizi hissettik, fark edilmediğimizi hissettik, değerli olmadığımızı, haksızlığa uğradığımızı, mahrum olduğumuzu hissettik. Bütün bu hislerin nedeni neydi? Gerçek kendimizin gözlüğüyle bakmıyorduk, psikolojik benliğin gözlüğüyle bakıyorduk.
O yüzden tekrar kendini bilmeye dönmeli ve kendini bilmenin gözlüğüyle bakmalıyız. Kendini bilmenin gözlüğüyle baktığınızda hayatı doğru okumuş olursunuz. Biri sizi küçümsediğinde, yok saydığında "kendimi değersiz hissettim" cümlesini kuramazsınız. Çünkü kendini bilmenin idrakinde böyle bir şey yoktur. Onun için: sen kendini bilmezsen bu hayatı okuma biçimin baştan ayağa problemlidir. Kendini bildiğinde okuyabilirsin hayatı; kendini bilmediğinde de okursun ama yaptığın okuma eksiktir, hatalıdır, bazen çok büyük yanlışlıklar içerir. O yüzden özne burada önemli. O özne gerçek merkezine oturmazsa, senin yaptığın hiçbir okumanın anlamı yoktur.
*Hz. İsa niye ayrı?* Hz. İsa'da doğuştan gelen bir farkındalık var. Bu aslında her insanda var, fakat onda devam etmiş. Peygamber Efendimiz'in "ona şeytan dokunmamıştır" dediği özel bir durumu var. Peki ortalama bir kişi doğduğunda farkındalık düzeyi nasıl oluyor? Sağlık mizacının düzeylerine baktığımızda ortalama düzeyde diye düşünüyoruz ve hayat boyunca çabalarıyla farkındalığını geliştirebilir, sağlıklı seviyeye doğru gidebilir veya daha aşağı düşüşe geçebilir; ergenlik gibi geçiş noktalarında daha sağlıksız özellikler gösterebilir.
Hz. İsa'nın kendine özel bir durumu var; aslında bu herkesin ortak bir durumu. Fakat Hz. İsa'daki fark, onda nefs boyutunun -yani psikolojik boyutun- çok fazla güçlenmemiş ve kendini özün üzerine bir örtü haline getirmemiş olması. Buradan "Hz. İsa en büyük peygamber mi, üstün mü" anlamı çıkarmayın; burada anlatılan bir bilinç durumudur, hepimiz potansiyel olarak o imkâna sahibiz.
İncil'de bir metinde, annesi gelir Hz. İsa'yı sorar, ona derler ki "annen seni arıyor." "Benim annem babam Tanrı'dır" der -mecazi olarak- yani o "annem babam kardeşlerim" gibi psikolojik anlamda bir özdeşleşme veya algı taşımamış. Bu, bizim doğal halimizi bize anlatan bir örnektir; biz de o bilinç halini potansiyel olarak taşıyoruz. O yüzden mesela ilk günahı işlediğimizde acı hissediyoruz ama bunu devam ettirdiğimizde kanıksıyor, özdeşleşiyoruz.
Mevzu peygamberleri yarıştırmak veya aralarındaki farklar değil. Her bir peygamberin bize temsil ettiği bir şey var. Mesela neden Hz. İsa'ya "Ruhullah" deniyor? Her birinin kendine mahsus bir örnekliği var. Hepimiz aslında Ruhullah'ız ama ego perdemiz ortadan kalktığında bunu anlayacağız.
Peygamberin Mizacı ve Kayıtlardan Kurtulmuşluk
Mesela Hz. Yusuf için de geçer: biz ona buhranımızı göstermesek, o da yanlış tercihte bulunacaktı ama o takılan kullarımızdan değildi. Karşılıklı çabalarımız ve gücümüzün yetmediği zamanda Allah'ın bize doğru hakikati göstermesi böyledir. Peygamber Efendimiz'in mizacının sınırlılıklarına kendimizi hapsetmeyiz; çünkü vahyin terbiyesiyle o sınırlılıklardan kurtulmuştur. Tasavvuf geleneğinde şöyle bir ifade var: Tasavvuf kayıtlardan kurtulmaktır. Her türlü kayıtlanma, sınırlılık, görecelilik geçicidir.
Hz. Peygamber, bana göre, bütün hayatı boyunca doğumundan ölümüne kadar hiçbir mizacın kayıtlanmasına girmemiş bir noktadadır. Dolayısıyla peygamber için herhangi bir mizaçtan bahsedemeyiz -bu benim kanaatim. Bazı peygamberler peygamberliklerinden önce bazı sınırlılıkları yaşamış olabilirler ama bu bizim üzerinde çok tartışacağımız bir alan değil. Biz kendi yolculuğumuza bakacağız. Ben bütün evliyaların hayatlarını okusam, sabah akşam anlatsam, bilgi olarak ne kazanacağım kendim üzerinde çalışmadıktan sonra? Değerli olan, kendin üzerinde çalışıp kendini bulmaktır. Bir peygamberin hayatını mı okumak, kendini mi anlamak? Kendini anlamak -ama buradaki kendinden kasıt, psikolojini anlamak değil, gerçek anlamda kendini bilmek.
Doğru Okuma: Hz. Yusuf Örneği
Bütün değer, insanın kendini bilme bilgisinin yolculuğunu yapmasına bağlıdır. O değer üretildiğinde veya farkına varıldığında, her şeyi doğru okumuş oluruz. Kelimelerin anlamı önemlidir, bir şey okuduğumuzda asıl olan kelimenin anlamıdır. Ama sen kelimenin anlamını bilmiyorsun, harfleri öğrenmişsin, harflerin birleşmesini öğrenmişsin, ama anlamı bilmiyorsun - işte "bu nice okumaktır."
Birisi bizim maddi anlamda hayatımızı sekteye uğratacak bir haksızlık yaptı diyelim. Sen nasıl okuyorsun bunu? "Hayatımı mahvetti" diye okuyorsun, çünkü anlam kaybı var burada. Onu egonun penceresinden okudun. Veya "biri seni terk etti, ben değersizim" diye okudun. "Kimse seni beğenmedi, hayatta kimse bana değer vermiyor, kimse beni sevmiyor" diye okudun. Sürekli yanlış okuyoruz. Hayatı baştan sona yanlış okuma tuzağına düşüyoruz. Neden? Çünkü hayatı doğru okuyacak özne hâli henüz içimizde ortaya çıkmamış. "Şanssızım, hayatta hep mahrumiyet yaşadım, kendimi şanssız hissediyorum" - hep yanlış okuma. "Şu olsa mutlu olurdum, şöyle bir şey olsa kendimi çok iyi hissederim" - hep hayat boyu yanlış okuyorsun.
Peki bu yanlış okumaya sebep olan ne? Yanlış okuyan özne. Kendini bilmek, doğru okuyabilen özneyi bulmaktır. Onun için Bediüzzaman'ın güzel bir sözü vardır: "Ey insan, kendini oku." Yoksa camit bir varlık veya bir hayvan olma ihtimalin var - buradaki hayvandan kasıt, biyolojik bir canlı olacaksın demektir. Halbuki dikkat edin, kendimizi maalesef biyolojik canlı olarak görüyoruz; "bir tek ön frontal korteks farkımız var, başka bir farkımız yok" diye bakıyoruz. Bugün hep bunu anlatıyorlar: "İnsanla hayvanı ayıran en temel şey oymuş." Bakın hep yanlış bir okuma biçimi.
Düşünün, Hz. Yusuf yanlış okusaydı mahvolmuştu. Onbir kardeşinin onu kuyuya atması karşısında, kardeşleri yanlış okusaydı... ama o doğru okudu. Mesela "siz benim hayatımı nasıl mahvettiniz, biliyor musunuz" gibi bir okuma yapmadı. Ne dedi? "Şeytan yaptığınızı, nefsinize hoş gösterdi" dedi. "Bugün rahat olun, eğer yaptığınız hatayı anlıyorsanız zaten benim size herhangi bir kınama, hesap sorma durumum yok." Bu nasıl bir okuma biçimi? Hakiki. Başka bir okuma biçimi yok gerçek anlamda. Tek bir okuma biçimi var: kendini bilerek okumak. Kendini okumadan hayatı okuma şansın yoktur.
Hakikati idrak eden insan için travma yoktur, acı yoktur, yıkım yoktur, mahrumiyet yoktur, değersizlik hissi yoktur. Bütün bunları üreten, yanlış okuma yapan psikolojik benliktir. Zaten psikoloji de bunun üzerine oturuyor; koskoca bir bilim dalı yanlış bir algı üzerine oturuyor. Bu tabii işin metafizik açıdan yaklaşımı. Psikolojik düzey aslında insanın yanılgı düzeyidir; modern psikoloji o yanılgı düzeyini olabildiğince göreceli olarak düzeltmeye çalışıyor. Gerçek anlamda kendini bilmek, bütün meseleyi çözecek olan budur.
O yüzden insan şunu soracak: bundan daha değerli bir şey bana göre var mı? Cevabınıza hemen inanmayın veya inanın ama acaba bunun muhalifi olan benim içimde başka benlikler var mı, diye sorun. Mesela "Allah'ın razı olması benim için her şeyden önemli ama kocam da beni anlasın" - ilk cümle güzel, ikinci cümle berbat etti. "Anlarsa memnun olurum, anlamazsa sıkıntı yok" desene, rahat et. Değer skalasına başka bir şey karıştırmadın. Allah'ın razı olması - neyle razı olur Allah? Senin kendini bilmenle. Sen kendini bilirsen zaten O senden razı. Bunun dışındaki her şey ikinci planda, bunun yanına koyacağın bir şey yok, bunu hiçbir şey gölgeleyemez. İşte Hz. Asiye örneği bu yüzden. Tabii ki Hz. Asiye de aynı farkındalıkta bir eş isterdi, bunda bir mahzur yok, ama olmadığında onun asli değer algısını gölgelemiyor.
Zerre miktar böyle bir algı bize verilmiyor - bu, o düzeyleri tamamen yok saymak, inkâr etmek değil. Bunun yanına koyabileceğim bir şey yok, bu bir temel ayrım. Bunu yapabiliyorsam ben yol alabilirim. Yoksa zihnim neye takılır, ego beni ne yapar? "Kendini bilmek tabii ki güzel bir şey" - Delfi Tapınağı'nda da yazmışlar, Peygamber de demiş: "Nefsini bilen Rabbini bilir." Ama bir yığın gevezelik yapılıyor, sonra "yüksek lisans konusu" veya "bir kızla görüşüyorum ama beni o kadar anlamıyor, beni mutlu eder mi bilemiyorum" diye başlıyorsun - bütün her şey silindi, hepsi kenara gitti, pazarlık başladı, bir benlik çıktı. Senin daha önce söylediğin şeyleri sildi süpürdü. Böyle bir şey olmaması lazım. Benim için asli değer bu, diğerleri görece şeylerdir, onların da kendine göre değeri var ama bununla mukayese edebileceğim, yanına koyabileceğim, pazarlık edip değiştirebileceğim bir şey yok.
Peygamberleri Kendi Üzerimizden Okumak
Ben arkadaşlarla tefsir dersi yapmadım diye üzülmüştüm. Zihnimizde Hz. Salih nereye oturuyor? Adam elli sene yaşamış, gözümüzde tek bir sahnesi var: devenin kesildiği sahne. Ya da Hz. Asiye için bir dua, Hz. Musa için en çok anlattığımız belli başlı sahneler. Bu insanlar bu sahnelerden mi ibaret? Kırk seneyi aşkın hayatları boyunca hiç mi âşık olmamış, ağlamamış, kandırılmamış, üzülmemiş? Bize yansıtılan sahnelerin Kur'an'da bir örnek için verildiğini düşünüyorum. Biz de bunları büyütünce başka bir şey göremiyoruz hayatta.
Ben mesela Hz. Asiye'nin çok üzüldüğünü tahmin ediyorum; Hz. İsa'nın annesinin kovulduğu topraklara geri dönüşünde biraz bir intikam duygusu barındırdığını hissedebiliyorum - ama bu belki benim siyasi bir okumam olabilir. Ben hayatımda belli bir noktada şu kanaate vardım: ben gerçekten kendimi bulmadığımda ve bilmediğimde bir daha peygamberi anlayamayacağım, buna imkân yok. Çünkü kendi üzerimden bir okuma biçimi yapacağım.
*Papağan hikayesi.* Bir züccaciyeci dükkânında yaşayan bir papağan varmış. Sahibi bir gün kafesini açık bırakmış. Papağan uçarken kanadıyla oraya buraya değiyor, tabii birçok kristal, bardak deviriliyor. Sabah dükkânın sahibi gelip bakıyor, bütün kırıkların nedeninin papağan olduğunu anlıyor. Alıyor onu kanatlarından duvara çiviliyor, hareket etme kabiliyetini engelliyor. Kendine gelince papağan, karşı duvarda çarmıha gerilmiş Hz. İsa'nın resmini görüyor. "Sen kaç senedir buradasın?" diye soruyor. "Valla iki bin yıldır böyleyim" diyor İsa. "Sen kaç bardak, kaç kristal devirdin ki?" diyor papağan.
Bunu şunun için anlatırlar: aslında hayatı kendimiz üzerinden okuyoruz. "Peygamber de âşık olmamış mı, şiir yazmamış mı, karşı cinsle ilgilenmemiş mi" deriz. Bunu bir de "peygamberleri aşırı yüceltmeyin, sonra örnek olmaktan çıkarlar" düşüncesiyle birleştiririz. Burada iki temel çelişki ortaya çıkabilir: birincisi peygamberleri sanki bedenleri ve psikolojileri olmayan varlıklar gibi görmek; ikincisi de "onlar da bizim gibi insandı" diyerek onları kendi biyolojik ve psikolojik bilincimize indirgemek. İkisi de hatadır. Peygamberler ruhani bilinçle yaşamış ve aynı zamanda beden ve psikolojiyi kullanmış varlıklardır.
Peygamberlerin Ruhsal, Psikolojik ve Bedensel Boyutu
Bana sorarsanız Hz. Asiye, kocası Firavun olduğu için zerre miktar bir an bile üzülmemiştir - bu benim kanaatimdir. Veya peygamber, bütün dünya onu terk etse zerre miktar üzülmezdi. Peki o zaman öyle iseler, biz neyiz? İnsan ruhsal, psikolojik ve bedensel boyuttan oluşmuştur. Biz beden ve psikolojik boyutta yaşıyoruz, ruhsal özün farkında değiliz. Olmadığımız için her şeyi bu boyutta, bu algı düzeyinde yaşıyoruz.
Mesela Hz. Ayşe ile ilgili örnekler: Hz. Peygamber'e "Sen Hz. İbrahim'i (torununu) kendinden bile çok seviyorsun" gibi bir imada bulunmuyor kimse böyle bir şey demiyor. Ebu Bekir geliyor, "nasıl peygamberle böyle konuşuyorsun" diyor Hz. Ayşe'ye, çünkü yüksek sesle konuşuyor. Peygamberimiz ona "aramıza girme" diyor, Ebu Bekir'i gönderiyor. Hazreti Ayşe: "Beni sevdiğin ve sevmediğin durumları biliyorum" diyor Peygamber. Hz. Ayşe: "Nereden biliyorsun ya Resulallah?" "Beni sevmediğin zaman 'İbrahim'in Rabbine yemin ederim' diyorsun, sevdiğin zaman 'Muhammed'in Rabbine yemin ederim' diyorsun." Bunu peygamber o kadar doğal, bir eleştiri olmadan söylüyor; "alınıyorum, güceniyorum, beni sevmediğini anlıyorum" gibi bir şey değil. Onu anlıyor, tanımlıyor, yorumluyor; kişisel anlamda herhangi bir şey yok. Çünkü ruhsal bilincin penceresinden bakıyor. Bu, onun bir bedeni ve psikolojisi olmadığını göstermiyor.
Peygamber Efendimiz'in Mekke'den çıkışını hatırlayalım: "Kavmim beni zorlamasaydı asla seni terk etmezdim" diyor Mekke'ye bakarak. Sonra evladını toprağa verirken gözünden yaş akıyor. "Ya Resulallah, sen de mi?" diyorlar, hüzünlenir ve gözünden yaş akar. Bizim çektiğimiz anlamdaki acı değil bu, ama gene de o acıyla temas etmiyor değil. Bu, bedenin ve psikolojinin kendine mahsus bir duyarlılığı olduğunu gösterir. Peygamber "ben" derken kastettiği ve idrak ettiği şey ruhsal özüdür. Peygamber savaştı, yaralandı, dişi kırıldı, ayağı incindi - beden acı duymuyor mu? Duyuyor. Hz. Ayşe onu bazen üzüyor, bazı davranışlar sergiliyor; peygamber hırpalanmaz, üzülmez demiyorum, Hz. Ayşe hırpalayıcı ve üzücü şekilde davranabilir. Peygamber orada psikolojik benliğiyle birinin onu sevmediğini veya küçümsediğini hissediyor ama "bunlar beni sevmiyorlar" diye bir "ben idraki" ile bunu hissetmiyor. Durumu fark ediyor, beden ve psikoloji o duyarlılığı taşıyor, fakat peygamberin "ben" idraki bedende veya psikolojide değil.
Ermiş olan Rabiatül Adeviye, "bana yaşımı sormayın" demiyor, "yüzüm çok kırıştı" demiyor - yüzü kırışmamış mı, farkında değil mi bedeninin değişiminin? Farkında ama "ben" demiyor ona. Bütün dünya onu reddetse, bundan dolayı bir yalnızlık hissi duymuyor "ben" olarak; o anda o psikolojik algıyı, yalnızlık halini tecrübe etmiyor mu? Ediyor. Fakat "ben idraki" orada değil, ruhta, özde.
Ayet ne diyor? Onların başına bir musibet geldiğinde "biz Allah'a aidiz, ona döneriz" derler. Burada "ben idraki" ruhta, özde. "Çok musibet çektik, ne kadar büyük acılar yaşadık" demiyor. Peki o musibetin bedensel veya psikolojik etkileri yok mu? Var tabii ki, fakat "ben bilinci" orada değil. Ayrım burada.
Peygamber'e sahabiler "Ya Resulallah, sen de mi çocuğun öldüğünde ağlıyorsun" diye soruyorlar. Demek ki bir mevzu konuşulmuş ki sahabi o soruyu soruyor. Demek ki peygamber öyle şeyler anlatmış ki "bütün on tane çocuğunuz olsa ölse, ruhaniyetinizde herhangi bir mahrumiyet, eksiklik, kayıp yoktur" gibi bir mealde bir şeyler anlatmış; ya da "hakiki insan ne dünyada kazandığına sevinir ne kaybettiğine üzülür" gibi şeyler anlatmış ki, sonra peygamberi çocuğunu kabre koyarken gözünden yaş aktığını görünce "ya Resulallah sen de mi" diye soruyorlar. Demek ki peygamber, o ruhani düzeyin içinden konuştuğunda, onlar sanki kâmil insanın bir bedeni ve psikolojisi yokmuş gibi telakki etmişler. Halbuki peygamber orada gösteriyor: evladın öldüğünde bir bedenin var, gözünden yaş akar; bir kalbin var, hüzünlenir. Ama "evlat acısı çok büyük, insan nasıl dayanır ki" gibi bir şeyi yok peygamberin. Bütün evlatları -bir tanesi hariç- ondan önce ölmüş. Demek ki peygamber orada: göz yaşarır, kalp hüzünlenir, ama Rabbimizin takdirine karşı tam bir rızamız ve teslimiyetimiz vardır diyor. Bu izafi düzeydir. "Benim çocuğum beden değil ki yok olsun."
Hz. Yakup'un Gözünün Kör Olması
Hz. Yakup'un, Hz. Yusuf'a ve çocuklarının nefsin ve şeytanın tuzağına düşmelerine dair bir hüznü vardır. Oradaki hüzün, Hz. Yusuf'a karşı sorumluluk hissinden, onun sürecine dair bir duyarlılıktan, bir şefkatten kaynaklanır. Yoksa "benim kadersiz oğlum, mahvettiler" gibi bir şey değil. Orada izafi boyuta dair bir şey var ama Hz. Yakup ruhsal düzeyde biliyor. Hz. Yakup'un gözlerinin kör olması, zahiri düzeydeki bir sürecin bilinmezliğidir; ruhsal düzeyde onun hakikatini ve varoluşunu biliyor. Zahiren görmüyor onu ama aklı, idraki, kavrayışı gitmiyor - kalp gözüyle görüyor, hakikate dair idraki tam; Yusuf'un yaşadığını biliyor. Fakat zahiri gözü kör. Bu, ağlamaktan, acısından kör olması gibi bir şey değil.
Bize hep böyle anlatıldı: "İşte ağlar Yakup, Yusuf'um diye" arabesk bir modda. Oysa işari manaları da var. İranların çevirdiği Hz. Yusuf filminde de bence çok yanlış şeyler var; Hz. Yusuf'u psikolojik olarak mahvolmuş, kederin acının içine gömülmüş bir kişi olarak algılıyorlar. Bu yanlış bir şeydir. Oradaki mesele şudur: insan zahiri düzeyde mahrumiyetler, eksiklikler, kayıplar yaşayabilir; bu, o insanın hakiki idrakini, maneviyatını, ruhaniyetini etkilemez. Hz. Yakup'un idrakini, şuurunu, kavrayışını etkilemeyen bir şeydir o, zahiri bir kayıptır. İşari olarak Hz. Yusuf fıtratın güzelliğini temsil eder; zahiri düzeydeki, görünür düzeydeki, aynı zamanda fıtri dengeyi ve güzelliği de temsil eder. Onu görmedikten sonra neye bakacaksın?
Fakat Hz. Yakup'un acının içine gömülmüş, mahvolmuş olduğu doğru değil. O acının derinliği onda fiziksel bir şey de yapmış olabilir, bu üstün bir insana eksiklik değildir, olabilir - ben şahsen bu kanaatte değilim ama herkesin telakkisi kendine ait, saygı duyuyorum.
Bizlerin aslında dikkat etmemiz gereken şey, hayatı hangi bilinç düzeyinden yaşadığımızdır. Temel soru bu. Biz genel bir insan kavramı tanımlıyoruz, o insan kavramının bilincini de standart, dar bir aralıkta gidip gelen bir şey olarak görüyoruz ve "insan budur" diyoruz. Halbuki öyle değil.
"Allah Bana Yeter" Ayetinin Psikolojik Değil Ruhani Okunması
Allah peygambere "bütün insanlar senden yüz çevirse de ki: Allah bana yeter" der. Ama biz bunu bile psikolojik anlamda anlıyoruz. Diyoruz ki "Allah bana yeter" diyeceksin, ama tabii yetmiyor - böyle algılıyoruz. Hakikaten idrak edersen, kendinin ne olduğunu gerçekten bilirsen, Allah sana yeter. İnsanlar sana akın akın gelebilirler, sana hürmet edebilirler, derin bir sevgi ve saygı duyabilirler; sabah kalktığında hepsi seni terk etmiş olabilirler. Bu sende hiçbir dalgalanma meydana getirmez. Sadece onu tecrübe edersin, yaşarsın; ama kendini eksik veya bir şeyi tamamlanmamış hissetmezsin bu nedenle.
Yine o ayet: Hz. Ebu Bekir, hicretteki mağarada, "Mekkeliler peygamberi görür ve zarar verirler mi" diye içine bir hüzün geliyor; peygamber diyor ki "hüzünlenme, Allah bizimledir." Biz bunu da psikolojik algılıyoruz: "Allah bizimledir, kimse bizi göremez, merak etme, Allah bizi korur, Allah bizim arkamızda" - sanki Allah'ı da bizim tarafımızda görüyoruz. Dini de psikolojik algılıyoruz. Peygamberin orada dediği şey "Allah bizimle" - ne demek? Yakalayabilirler, yakalamayabilirler; çünkü peygamberleri yakalayıp öldürenler de var, öldürülmüş peygamberler yok mu? Peygamber orada "merak etme, Allah bizim tarafımızda" mı demek istedi? Böyle bir şey yok.
Ben her zaman şu cümleyi tekrar ederim: Ben açlıktan ölen bir insana acımam ama açlıktan öldüğünü düşünen bir insana acırım. İnsan açlıktan ölebilir - ölen nedir? Bedenidir. Ama sen "ben açlıktan öldüm" dersen, demek ki sen biyolojik bir benliksin. Yoksa insan aç olur, açlıktan biyolojik olarak ölebilir, fakat "ben açlıktan öldüm, ne kadar acı bir şey" demezsin. Tabii ki açlıktan ölen bir insan gördüğünde ona şefkat edersin, elinden geleni yaparsın, hatta elindeki lokmayı verirsin - bu ayrı bir konu. Fakat bir insan kendini "ben açlıktan ölebilecek bir varlığım" diye düşünüyorsa, orada kendinin ne olduğunu oturup düşünmesine ihtiyaç var. Biz kendi psikolojik düzeyimizden dini anlıyoruz; Allah bile bizim psikolojimizin Allah'ı olarak yanlışlıkla işlev görüyor.
Ensar-Muhacir Kıssası: Değerin Ne Olduğunu Anlamak
Peygamber, Mekke fethinden sonraki bir savaşta büyük ganimet toplanınca, bu ganimetin önemli bir kısmını Mekke'nin yeni Müslüman olmuş, "müellefe-i kulüp" denen -kalpleri ısındırılmaya çalışılan- insanlara vermiş; Medineli Müslümanlara, Ensar'a pek vermemiş. Ensar'ın bir kısmı düşüncelerini açık ifade ediyor: "Acaba peygamber hemşehrilerine mi kayırdı? Biz savaştık, kanlarımız döküldü, bedel ödedik ama ganimete sahip olan onlar." Böyle konuşuyorlar. Peygamber bundan rahatsız olmuyor, "bana mı diyorlar" diye ağır abi gibi durmuyor. Ensar'ın başını topla diyor -Sad bin Ubade veya Sad bin Muaz olabilir, emin değilim- ona da "senin kanaatin ne" diyor. "Ben de onlardanım" diyor Ensar'ın başı.
Onlarla konuşuyor: "Ey Ensar, bazı şeyler duydum, size şöyle bir şey sorayım: Sizler bir ateş çukurunun kenarındaydınız, Allah beni vesile kılarak sizi kurtarmadı mı? Siz dalaletteydiniz, Allah beni vesile kılarak hidayete erdirmedi mi? Siz birbirinizi yiyordunuz, birbirinize düşmanlık ediyordunuz, Allah benim vesilemle kalplerinizi birleştirmedi mi?" Bunları soruyor, onlar başlarını öne eğiyor: "Doğru söylüyorsun ya Resulallah" diyorlar.
Devam ediyor: "Ama siz de bana şöyle diyebilirsiniz: sen Mekke'den dışlanmıştın, biz sana evlerimizi, yurdumuzu açtık; sen düşmanların tarafından kovalanan, öldürülmeye çalışılan biriydin, biz canlarımızı, her şeyimizi koyarak seni korumaya çalıştık; insanlar senin etrafından dağılmışlardı, biz senin etrafında toplandık deseniz, ben de derim ki doğru söylüyorsunuz." Buraya kadar psikolojik düzeyi anlattı peygamber. Asıl önemli olan bundan sonrası: "Ben size böyle desem, siz de 'doğru ama biz de böyle yaptık' diyebilirsiniz, gayet rasyonel, makul, mantıklı, psikolojik olarak yerli yerinde. Ama siz bütün bunları bırakıp, insanlar altınlarıyla, gümüşleriyle, develeriyle, koyunlarıyla evlerine dönerken, siz Muhammed'i alıp evinize dönmek istemez misiniz?"
Burada bir üst farkındalığa çağırdı. "Ben sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden onlara bunları verdim" diyor. Sizde olan ama onlarda olmayan şey: iman, Allah'ın yakınlığı, bilgelik, hikmet, aşk. Onlar bunlardan yoksun oldukları için, psikolojik düzeyde mahrumiyet hissediyorlardı; ben o mahrumiyetlerine binaen ganimeti verdim. Onlar da diyorlar ki: "Biz senin taksimatına razıyız ya Resulallah."
Peki bunu niye müellefe-i kulübe söylemiyor, anlatmıyor? Çünkü onlar o anda bunu anlayamazlar. Her düzeyin bir hükmü var. Peygamber, Ensar'ı o psikolojik düzeyin bütün kalıntılarından kurtarıp ruhani düzeye taşıyor. Deseydiler ki "yok ya Resulallah, biz ganimet istiyoruz", peygamber "arkadaşlara ganimet verin" diyecekti ama onlar için üzülecekti - "beni anlamıyorlar, bu kadar beraber yaşadık" diye değil, onlar anlamıyor olsaydı onların namına üzülürdü. Bu, bir çocuğun emziğini kaybettiği için ağlamasına benzer: siz üzülürsünüz ama "emziğini kaybetmesi ne büyük bir acı" diye üzülmezsiniz, çocuğun üzülmesine üzülürsünüz, onunla empati yaparsınız. Ben hayatta bir insan eşini, çocuğunu, arkadaşını kaybetti diye üzülmem ama o üzülüyor diye üzülebilirim.
Peygamberin burada anlattığı şey şu: insanın biyolojik, psikolojik ve ruhsal boyutu var, bu süreci her insan taşıma imkânına sahip. Olaya bedensel bakarsan oradan okursun, psikolojik olarak -rasyonalite, duygu üzerinden- bakarsan o pencereden okursun; bir de bunun ruhsal idrak düzeyinden okunması var.
Dini Psikolojik Okumanın Cehaleti
Bugün mesela zengin birini görüyoruz, altında Mercedes, "Allah yürü ya kulum demiş" diyoruz. Bunun kadar büyük bir cehalet olabilir mi? "Yürü ya kulum" Miraç'ta, İsra'da geçer. Sen kalkıp o ayeti okuyorsun, bir de adamın altında Mercedes var diye "yürü ya kulum demiş" diyorsun - o zaman sen Kur'an'ı bir kenara koy. Allah bir kuluna "yürü ya kulum" demiştir, o da Miraç, İsra'da geçer. Ama biz o kadar dengesiz veya abuk sabuk bir anlayışa sahibiz ki, adam yalıda, boğazda oturuyor, altında Mercedes var diye "yürü ya kulun demiş" diyoruz.
Bektaşi'nin bunu anlatmak için bir fıkrası vardır: Bektaşi, Osmanlı zamanında Topkapı'ya gider, dış kapısında kapı kulları görür. "Siz kimsiniz?" der. "Biz padişahın kapı kuluyuz" derler. Bektaşi başını kaldırır: "Ya Rabbi, hesapta ben senin kulunum, şunların giyimine bak, benimkine bak" der. Burada ironi yapıyor: o kafayla bakarsanız mevzuyu anlayamazsınız, "bu ne kadar şanslı, parası var, eşi de tam istediği gibi" dersiniz. İşte bak, buradan bakarsan öyle görürsün. Ama gerçekte nereden bakmak gerektiğini anlarsak, gerçekten yolumuzu tanımlayıp o istikamette hareket edebiliriz.
Bugün öyle demiyor muyuz: "Bak kâfirlere bak ne kadar rahat yaşıyorlar." Bediüzzaman'ın da "imanda iki cennet vardır, biri dünyadayken yaşarsın biri ahirete giderken" dediği gibi - imanda bir cennet vardır ama sen o cenneti yaşamıyorsun, imanı da psikolojik algılıyorsun: "ben inanırsam Allah bana kıyak yapar." "Hocam, ben küçüklüğümden beri ibadet ederim ama Allah bana böyle hayırlı bir kısmet vermedi" - vermez, ne var yani bunda? Sanki öyle olursa Allah hayırlı bir kısmet verecek. İşte bu, dini psikolojik okuma. Dini anlamak için kendimizi tanımak zorundayız. Peygamberleri de anlamak için kendimizi tanımak zorundayız, yoksa onları da psikolojik okumaya tabi tutarız.
Bunu yapan bazı Müslümanlar ve bazı oryantalistler var - peygamberin yetimliği üzerinden psikanaliz yapıyorlar, çünkü "peygamber psikolojik bir varlık" diye onun psikanalizini yapıyorlar. Ben hayatta böyle bir şeye adım bile atmam, çünkü peygamberler psikolojik varlıklar değil, peygamberler ruhsal varlıklar; ama bir psikoloji ve bedeni de kullanıyorlar. Bu yaklaşımla onları anlayabiliriz, kendimizi de anlamaya ihtiyacımız var.
Peygambere İnanmak Ne Demektir
Bir peygambere inanmak, kendinin potansiyelini de anlamak demektir aslında. Buradaki mevzu tabii peygamberlik değil; bir peygamberdeki insani seviyeyi, insani idraki, mahiyeti, fıtratı görmek demek, senin kendinin de aynı fıtratta ve mahiyette olduğuna inanman demektir. Bir çınar çekirdeği bir çınar ağacını gördüğünde ve "bu çınar ağacıdır" dediğinde, şunu da tanımlamış oluyor: "Ben de o çınar ağacı gibiyim, ben o çınar ağacını potansiyel olarak taşıyorum, o onu bilfiil olarak göstermiş." Bir peygambere inanmak bu demektir; bir insan bir peygambere inanıyorsa bunu anlıyor demektir prensip olarak.
"Hz. Muhammed peygamberdir" veya "değildir" - fark ne senin için? Bırak o peygambere de, rahat etsin, sen de rahat et. Ne için bir insana peygamber diyorum? "Sizin için onda örnek vardır" diyor. Demek ki aslında bir peygambere inanmakla şunu anlamış oluyorum: insan olmanın hakiki, asli ve fıtri gerçekliği odur. Ben de potansiyel olarak aynı imkâna sahibim, o zaman o potansiyelden o imkâna doğru yolculuk yapacağım. O yüzden de örnektir.
Bir peygambere inanıp inanmamak çok önemli bir şeydir ama mevzu "Hz. Muhammed peygamber mi değil mi" değil. Şu soruyu sormak lazım: peygamber demek ne anlama geliyor? "Allah'tan vahiy alıyor" - değil, o değil. Resulullah demek, senden ona, ondan sana elçilik yapandır aslında. Biz bir tarafını görüyoruz: peygamber Allah'tan bize mesaj getirmiş. Peki seni ona götürmüyor mu? O da elçiliğe giriyor, bizim için temel elçilik de bu zaten - beni Allah'a götürüyor. Ama neyle götürüyor? Bana fıtratımı hatırlatarak götürüyor. Yoksa beni elimden tutup eteğinin içine saklayıp şefaat edecek diye değil; bana hakiki fıtratımı göstererek elçilik yapıyor, benim içimdeki özü, cevheri farkına vardırıyor, onu buldurup beni Allah'a giden yolculukta kılavuzlukla şereflendiriyor. Elçi bu demektir. Peygamberler iki yönlüdür, bir köprü gibidir; hem oradan oraya hem öbür taraftan öbür tarafa taşıma yapar. Peygamber Allah'tan kula bir taşıma yapıyor -vahyi getiriyor- ama aynı zamanda insanı da Allah'a götürüyor. İşte peygambere inanmak bu demektir, çok önemlidir.
"Muhammedün Resulullah" diyor musun, demiyor musun - bu anlamda diyorsak diyoruzdur, demiyorsak o zaman demeye çalışacağız. Yoksa "Muhammedün Resulullah" desek her gün, hiçbir şey olmaz, hiçbir esprisi yoktur, bize hiçbir şey katmaz.
Sufiler şu ayeti öyle yorumlarlar: "Le-kad caekum Resulun min enfüsiküm" - "size içinizden bir peygamber gelmiştir." Genel meallerde "Arap toplumunun içinden" manasına alınır ama işari bir mana da vardır: "sizin içinizden gelmiş o", yani öz, içinizin dışsallaşmış hali. Dolayısıyla aynı niteliğe, mahiyete sahipsiniz, bunu idrak etmeliyiz. Budur asıl olan şey. "İçinizden bir peygamber gelmiş" - peygamber ayrı bir varlık, biz ölümlü insanlar ayrı bir varlık değiliz, bunu kavramaya ihtiyacımız var.
Sonuç: Hakiki İnsan Olmak
Diyelim ki doğru okumaya başladık, dediğimiz anlamda, ve her şeye o gözle bakıyoruz - o zaman "hazreti insan" mı oluyor kişi? Evet, işte hakiki insan. Yani orada peygamberin, kâmil insanların temsil ettiği hakiki insan olmaklık; Kur'an'ın ifadesiyle yeryüzünde hakiki bir halife olmak noktası gerçekleşmiş olur.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Le-kad caekum Resulun min enfüsiküm" (Size içinizden bir peygamber gelmiştir) — sure adı metinde belirtilmemiş. - "Onların başına bir musibet geldiğinde 'Biz Allah'a aidiz, O'na döneriz' derler" (mealen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş). - "De ki: Allah bana yeter" (mealen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş). - "Bütün insanlar senden yüz çevirse de ki: Allah bana yeter" (mealen aktarılmış, sure adı belirtilmemiş). --- ---
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Şeytanın Ayartmaları 2
İsmail Hoca’nın konuk olduğu bu sohbette önce fücur ve takva ayetine (Kur’an’da “nefsine fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun” şeklinde paraphrase edilen ayete) atıfla, fıtri olanla olmayanı ayırt etmenin gerekliliği anlatılıyor; bir çocuğun kıyassız, kaygısız doğal hâli örnek gösteriliyor. Ardından şeytanın “ben ateştenim, Âdem topraktan” diyerek yaptığı kıyaslamanın hem üstünlük hem aşağılık kompleksinin kökeni olduğu, insanın da geçici olanla (mal, iş, itibar, dış görünüş) kendini kıyasladığında aynı tuzağa düştüğü işleniyor. Kendini unutmanın kaygı, kıskançlık, üstünlük kompleksi gibi hâllerin kaynağı olduğu, gerçek ihtiyacın kendini (ve Yaradan’ı) hatırlamak olduğu vurgulanıyor. Su metaforuyla, suyun hiçbir hâlde “var olma sancısı” çekmeden akışına devam etmesi örnek gösteriliyor. Sohbetin ikinci yarısında bilginin, davranışa/benliğe dokunmadıkça etkisiz bir “malumat” olarak kaldığı; Yunus Emre’nin “ne varlığa sevinirim dünyada ne yokluğa yerinirim” sözü ve affetme örneğiyle bu anlatılıyor. Son olarak fıtri olan “gayret” (koruma bilinci) ile nefsani “kıskançlık” arasındaki fark, Hazreti Ayşe örneğiyle açıklanarak sohbet tamamlanıyor.
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.