Şeytanın Ayartmaları 2

Kısa Özet

İsmail Hoca’nın konuk olduğu bu sohbette önce fücur ve takva ayetine (Kur’an’da “nefsine fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun” şeklinde paraphrase edilen ayete) atıfla, fıtri olanla olmayanı ayırt etmenin gerekliliği anlatılıyor; bir çocuğun kıyassız, kaygısız doğal hâli örnek gösteriliyor. Ardından şeytanın “ben ateştenim, Âdem topraktan” diyerek yaptığı kıyaslamanın hem üstünlük hem aşağılık kompleksinin kökeni olduğu, insanın da geçici olanla (mal, iş, itibar, dış görünüş) kendini kıyasladığında aynı tuzağa düştüğü işleniyor. Kendini unutmanın kaygı, kıskançlık, üstünlük kompleksi gibi hâllerin kaynağı olduğu, gerçek ihtiyacın kendini (ve Yaradan’ı) hatırlamak olduğu vurgulanıyor. Su metaforuyla, suyun hiçbir hâlde “var olma sancısı” çekmeden akışına devam etmesi örnek gösteriliyor. Sohbetin ikinci yarısında bilginin, davranışa/benliğe dokunmadıkça etkisiz bir “malumat” olarak kaldığı; Yunus Emre’nin “ne varlığa sevinirim dünyada ne yokluğa yerinirim” sözü ve affetme örneğiyle bu anlatılıyor. Son olarak fıtri olan “gayret” (koruma bilinci) ile nefsani “kıskançlık” arasındaki fark, Hazreti Ayşe örneğiyle açıklanarak sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir çocuk kendini hiç kimseyle kıyaslamadan, doğal ve mutlu bir hâldedir; kaygı ve kıyaslama fıtri değil, sonradan öğrenilen bir şeydir. - Kendini unutmak; kaygı, kıskançlık, üstünlük kompleksi, mağduriyet hissi gibi hâllerin ortak kaynağıdır — tek ihtiyaç, kendini yeniden hatırlamaktır. - Bilgi, ancak ilgili olduğu alanda gerçek bir değişime yol açtığında anlamlıdır; aksi hâlde etkisiz bir malumat olarak kalır. - Fıtri olan “gayret” (bir değeri koruma bilinci) ile nefsani “kıskançlık” (bir şeyi kaybetme korkusu) birbirinden ayrılmalıdır.

Fıtrat ile Fıtrat Dışı Olanı Ayırt Etmek

Tekrar hoş geldiniz. İsmail Hoca’yı bekliyorum şimdi… Evet geldi.

Burada dikkat etmemiz gereken çok önemli bir şey var: yanlışla doğruyu, fıtri olanla fıtri olmayanı birbirinden ayırmaya ihtiyacımız var. Kur’an’ın bir ayetinde “nefsine fücurunu ve takvasını ilham edene and olsun” buyruluyor. Bu ne demektir? Şu demektir: neyin fıtrat değerlerinden, neyin insanın doğasından olduğunu; neyin insan doğasına aykırı, neyin doğaya bir aşırılık ya da doğanın dışında bir şey olduğunu ayırt etmemiz gerekiyor. Bu çok önemli bir şeydir. Elbette bunu tam olarak nasıl gerçekleştireceğimiz bir süreç meselesidir; yani fıtratın sesiyle fıtrattan olmayan sesi birbirinden ayırmayı öğreniyoruz.

Çocuğun Doğal Hâli: Kıyassız Varoluş

Mesela şunu düşünelim: “Ben ne olacağım? İş bulabilecek miyim? İnsanlar beni sevecek mi? Başarabilecek miyim?” Bir çocuk, iki yaşındaki bir çocuk bunları sorar mı? Sormaz. Çocuğun hâline bakın: doğal ve mutludur. Neyle mutludur? Henüz bir benlik inşa edilmemiştir. “İşte ben şöyle yapacağım, böyle yapacağım, göstereceğim; ben beceriksiz bir tekiyim, ben niye bu dünyaya geldim, ben hiçbir şey yapamayan biriyim, yetersiz biriyim, sevilemez biriyim” — böyle der mi? Demez.

Hep verdiğim bir örnektir: bir çocuk emeklemeden yürümeye geçerken “size göstereceğim, yürüyeceğim ve kendimi ispat edeceğim, herkesten daha hızlı, herkesten daha önce yürüyeceğim” der mi? Demez. “Ben beceriksiz bir tekiyim, üç defa kalkmaya çalıştım, kalkamadım, yürüyemedim, ben zaten yürüyemem, ben ancak çevremdeki insanların desteğiyle ayakta kalırım, onların desteği olmadan hiçbir zaman yaşayamam” der mi? Demez. Bu, doğal bir varoluştur.

İşte tabii ki bunun gibi: biz ne zaman kaygıya kapılırsak, fıtratımızda değilizdir. Aldanmışızdır, aldatılmışızdır. Kendini bir başkasıyla dışsal yönler üzerinden — dış görünüş, beden, yapıp ettiklerin, ebeveynin, yaşadıkların üzerinden — kıyaslıyorsan, aldanmışsındır.

Şeytanın Kıyaslama Tuzağı

Bakın, şeytan neyle kıyaslama yapıyor? Dışsal yönle. “Ben ateştenim, Âdem topraktan yaratıldı” diyor. Aslında orada tuhaf bir çelişki var: bir yandan bir üstünlük iddiası, öte yandan bir aşağılık kompleksi. “Allah beni kahretsin, ne kadar kötü bir durumdayım; o topraktan, ben ateştenim; toprak daha sabit ama ateş söner, ben sönerim, ne kadar kötü bir durumdayım, zaten ben hep böyle şanssızım” — resmî bir kıyas görüntüsü içinde şeytanlığını yapmış oluyor. Dolayısıyla burada ne üstünlük kompleksi doğaldır, ne de aşağılık kompleksi doğaldır. Kendini dünyadaki herhangi bir şey nedeniyle geri, şanssız bulmak bir hatadır — oturduğu ev, bindiği araba, sosyal statüsü, yaptığı iş kazancı üzerinden kendini değerli ya da değersiz görmek bir yanılgıdır.

Dolayısıyla burada şunu ayırt edelim: sen kalıcı olanla mı, geçici olanla mı ilgili olarak hayatı algılıyorsun? “Ben ne olacağım?” sorusu neyle ilgili? Geçici olanla ilgili. Ama belki bu soruyu doğru bir yerden sorarsak, kalıcı olana ulaşabiliriz: “Ben kimim?” Ben, sonsuz ve mutlak Yaradan tarafından var edilmiş, kendisine birçok değer yüklenmiş, sevildiği için yaratılmış, sevginin bir işareti olarak var edilmiş, varlık âlemine yansıtılmış, Allah’ın sonsuzluğunun kudret âlemine indirilmiş bir varlığım. Bunu söylediğimizde ne kadar büyük bir huzur buluruz, değil mi? Ama buna karşı “ben ne olacağım, keşke böyle bir aileye doğmasaydım, keşke bana böyle davranılmasaydı” gibi düşünceler bizi bu farkındalıktan uzaklaştırır.

Kendini Unutmanın Anlamı

O zaman bir çocuk kendi varlığıyla ilgili hiçbir şeyi unutmuyor. Yaşımız ilerledikçe, belki edindiğimiz benliklerle daha fazla özdeşleştikçe kendi varlığımızı unutuyoruz. Aslında biz yeryüzüne geldiğimizden itibaren içimizde bir “unutma potansiyeli” barındırarak dünyaya geliyoruz. Hatta şunu tırnak içinde söyleyeyim: unutmak da bir takdir ve kaderdir; kendimizi unutmak da bir deneyimdir. Ama bu deneyim olarak kalması şart değil; yeniden hatırlamak, yenilenmek de doğal bir şeydir.

Peki kendimizi unuttuğumuzda bunu nasıl sürdürüyoruz? Şöyle düşünün: bir çocuğa “bak, bir oyun oynuyoruz, sen bu oyunda kedi olacaksın” desek, çocuk aslında insan olduğunu biliyor ama oyun oynuyor; “sen kedi olacaksın, öbürü aslan olacak, tilki olacak” diye oyun oynanıyor. Oyun bitiyor, ama kedi olan çocuk hâlâ miyavlamaya devam ediyor. Neden? Çünkü kendisi olduğunu unuttu; bir kedi olma oyunu oynadığını, bunun bir deneyim olduğunu unuttu. Neyi unuttu? Gerçek kendisini, kendi olmayı. Bu unutma imkânı, unutma seçeneği hepimizde var; bunu hepimiz zaman zaman kullanıyoruz. Bu ilahi bir takdirdir; hatta Allah’ın kendisi de bir bakıma bu “unutma” seçeneğini bize bahşetmiştir.

Kendini Unutmanın Sonuçları

Kendini unuttuğunda ne hissedersin? Sevilemez biri olarak görürsün kendini. Kıyaslamalara düşersin. Kendin olma gerginliği, gerilimi yaşarsın. Bir nevi korkunun, gerilimin, kaygının cehennemine düşersin. Kendini unutunca üstünlük kompleksine girersin, ya dışlarsın ya dışlanma hissi yaşarsın, çeşit çeşit hâller yaşarsın. Bunu görmek ve dikkat etmek gerekir: kendini unutmak, unutmaların en kötüsüdür. Bazı insanlar çok unutkan olduklarını söylerler; başka şeyleri unutabilirsin, önemli olmayabilir, ama herkes bir gün ölüp gidiyorken asıl önemli olan kendini unutmamaktır.

Peki kendimizi unuttuğumuzu neler üzerinden tanımlayabiliriz? Şu işaretler üzerinden kendimizi unuttuğumuzu keşfederiz: eğer gergin ve kaygılıysak, kendi derdimize düşmüşsek, “bir şey olmak” arzusundaysak, bir şey olarak var olacağımızı zannediyorsak, kendimizi insanlara topluma lanse etme ihtiyacı duyuyorsak, kendimizi şanssız algılıyorsak, hayatın hikâyesi içinde mağdur hissediyorsak ya da bir üstünlük kompleksi duyuyorsak — o zaman kendimizi unutmuşuz demektir.

Kendimizi Hatırlamaya İhtiyacımız Var

O zaman tek ihtiyacımız nedir? Kendimizi hatırlamak; o sahte kimliğin çözümünü aramaya çalışmak değil. Çocuk kendini kedi zannediyorsa, yapacağı şey ne olmalı? “Kedi olmadığını”, yani gerçekte insan olduğunu hatırlaması. Biz de kendi öz varlığımızın farkına varmaya ihtiyaç duyuyoruz. Yoksa nefsimizin, arzularımızın, korkularımızın istediği şekilde davranarak yaşamaya devam edersek, o tuzağa düşmüş oluruz.

Çok kaygı duyuyoruz — neyle ilgili? Kendimizle ilgili. Ama yanlış bir yerdeyiz; kendimizle ilgili kaygı duyuyorsak, bu sahte bir şeye dair bir kaygıdır. Çünkü kendim, kaygı duyulacak bir nokta değildir. Eğer gerçekten kendimde olsaydım, zaten kaygı duymazdım. Ama kendimde değilim; o zaman ihtiyacım budur: kendimi hatırlamaktan daha büyük bir ihtiyaç yok. Aynı zamanda buradan yola çıkabiliriz de. O yüzden kutsal metinler var; onlar Allah’ın mutluluğunu, Allah’ın hâlini yaşamamıza işaret eder. Sen kaynağını bulursan, kendini de bulursun; kendini o kaynakla bağlantılı bir varlık olarak görürsün. O yüzden kendini hatırlamak, Allah’ını hatırlamaktır. Kendini bulan, Rabbini bulur; tam tersi, kendini unutan, Rabbini de unutur.

Diyelim ki biri “ben çok kaygılıyım ama Allah’a inanıyorum” dese, bu bir çelişkidir; çünkü Allah’a hakiki anlamda inanmak, kaygısız bir hâldir. Bilgi olarak bir bilgi vardır, ama gerçekten o anda Allah’ı hatırlamışsam, O’nun sonsuzluğunun, mükemmelliğinin, bana olan sevgisinin, şefkatinin, yakınlığının farkında olurum. Beni yaratmış olduğu hâli hatırladığımda kaygım kalmaz; “ben ne yapacağım, bu hayatta ne yapacağım” diye bir telaş kalmaz, kendimi ispat etme arzusu kalmaz. Kendimi hatırladığım anda bütün bunlar ortadan kalkar. Öyleyse temel ihtiyacım kendime dönmektir — şeytanın tuzağının bize uyguladığı şey de tam olarak nefsimizde ortaya çıkan bu korku ve arzulara dikkat etmemizi gerektirir.

Var Olmaya Çalışmak ile Var Olmak Arasındaki Fark

Bakın, iyi olmak, merhametli olmak, dünyada güzel şeyler yapmak ayrı bir konudur; bunların üzerinden “var olmaya” çalışmak ayrı bir konudur. Bunu bazen birbirine karıştırıyoruz. İyi olmaya, hayata güzel şeyler katmaya çalışmak — evet, çalış. Ama “bununla var olacağım” diye düşünmek başka bir şeydir. Allah sana imkân verir, şartlar oluşur, insanlara faydan dokunur, insanların ufkunu açarsın, bir ihtiyacını giderirsin — bu ayrı bir konudur. Ama “ben böyle olduğumda var oluyorum, böyle olduğumda kendimi seviyorum” demek ayrı bir konudur.

O yüzden şunu söyleyeyim: biz doğru olduğumuz, iyi ve güzel olduğumuz için var olmuyoruz; olduğumuz için bunları yansıtıyoruz. Yani doğru ve güzeliz, o yüzden doğruluğu, güzelliği yansıtıyoruz; bu hayatta yansıtılıyor. Ama bu yansıtma için kendimizi germiyoruz: “Ben daha çok yansıtıyorum, ben senden daha çok yansıtacağım, ben ondan daha az yansıtıyorum, Allah kahretsin” demek değil bu. O yüzden bu iki noktayı ayırt etmek gerekir: var olma endişesi, var olma çabası kaygısı bir tuzak düşüncedir. Hiç kimse çocuğunun hayatında, eşinin hayatında “var olmaya” çalışmaz — zaten var değil misin ki var olmaya çalışıyorsun?

Bakın, İslam ve kadim bilgelik metinlerinde su metaforu sıkça geçer. Suyun bir şekli yoktur; illa bir şekil alması gerekmez. “Buz oldum, akışkan oldum, kendimi iyi hissettim” — böyle bir derdi yok suyun.

Su Metaforu: Var Olma Sancısı Çekmeyen Varlık

İyice düşünürsek, tüm bunlar aslında bir tuzaktır: “Su akmalıyım, şu gökyüzüne çıkmalıyım, gökyüzünde gezmeliyim, daha sonra yeryüzüne inmeliyim” diye bir derdi var mı suyun? Kendini geriyor mu? Yok. Su, bir eğim olduğunda akar; çok sıcak olduğunda buharlaşır, belli bir zaman hareket eder; uygun bir sıcaklıkta ya yağmur olarak, ya kar olarak, ya da dolu olarak yeryüzüne iner, toprağın içine girer, sonra o topraktan yeniden bir bilgiyle çıkar. Ama hiçbirinde “ben var olmadım, var olma sancısı duyuyorum, ben hiçbir zaman gökyüzüne çıkamadım” diyen bir su yok. Bunu deneyimlemiyoruz suda; çünkü su, kendi varlığının bilinciyle eğim olduğunda akıyor, sıcak olduğunda yükseliyor.

İşte biz de böyleyiz. Bir arkadaşımız geçenlerde “Allah’ım, ben yıkılır mıyım, ağlayacağım” demişti; işaret, işaret — var edilmişsiniz, bundan daha büyük bir işaret olamaz. Allah’ın bizi sevdiğine dair pek çok işaret var; Allah’ın sonsuz ilminde bizi barındırıyor olması, O’nun eseri olarak ilminde var olmamız kendi başına eksik ya da yetersiz hissetmeyi gerektirmez. Aradaki fark budur.

Yaradan’la Olan Bağın Farkındalığı

O yüzden yaratanla bağımız ne kadar güçlüyse, hayata da o kadar iyi ve güzel şeyler katarız; hayattan gelen zorluklara karşı da o kadar güçlü oluruz. Bunun prensibi, ilkesi budur. Bir insan yaratana ne kadar bağlıysa — ki bu bağlılık teorik bir bağlılık değildir, gerçekten bu bağı ne kadar fark ediyoruz meselesidir; aslında biz doğal olarak zaten bağlıyız, ama farkındalığımız yok.

Bir insan güneşi inkâr ediyor diye güneş yok mu oluyor? Olmuyor. Bir insanın gözleri görmüyor diye dışarıdaki aydınlık ortadan mı kalkıyor? Hayır, güneş onu yine aydınlatıyor, sadece o kişi farkında değil. Bir insanın kulakları duymuyor diye ses onun kulağına gelmiyor değil, geliyor; sadece o kişi farkında değil. O yüzden Yaradan’la olan bağımızı fark etmeye çalışmalıyız; zaten O’nunla bağlıyız, ne kadar farkında olmasak, hatta inkâr etsek bile O’nunla varız.

Dolayısıyla insan bu bağı ne kadar idrak ederse, o kadar Allah’tan gelen sevgiyi, şefkati hayata yansıtır; Allah’tan gelen güçle güçlü olur; aynı zamanda dünyadan gelen kötü şeylere karşı da kendi fıtratının bütünlüğünü bozmaz. Yani dışarıdan, insanlardan gelen olumsuz etkiler onun iyi ve doğal hâlini bozmaz; o kendi fıtratıyla ayakta durur. Bir insan ona sevgiyle, saygıyla yaklaşırsa o da sevgiye hürmet eder; ama kendisine kötülük ve nefretle yaklaşılırsa, o kötülük veya nefret hâlinin içine düşmez, kendini kötüleştirmez. Dolayısıyla kendini Allah’a veren, Allah’la olan bağını idrak eden insan, insanlara ilahi değerleri yansıtır: sevgisini, şefkatini, affediciliğini, destekleyiciliğini, koruyup kollayıcılığını yansıtır. Bunları yansıttığı gibi, dünyanın kötülüğü ya da insanların kötü tavırları nedeniyle de kötü olmaz.

Kötülüğe Rağmen Kötü Olmamak

Bir insanın manevî olgunluğunun en temel işareti, kötülere rağmen kötü olmamasıdır. Ama aynı zamanda hissiz, tepkisiz bir tutum da değildir bu; kötülere rağmen kötü olmaz, kötülere rağmen iyi olmaya devam eder. Neden? Çünkü o, fıtratına bağlıdır; fıtratı da Yaradan’a bağlıdır. Siz güneşe küfrettiğinizde güneş sizi küfretmez.

Öfke, şeytandan değildir; nefisten gelen öfke de kötü değildir — kendi merkezinizin, farkındalığınızın örtülmesine, karşınızdaki insanı ötekileştirmenize, ona kötülük yapma arzusuna izin vermemek gerekir. Dolayısıyla burada fıtrat dilini yeniden, yavaş yavaş anlamaya ihtiyacımız var. Bakın, günümüz insanlığının en büyük problemi nedir? Fıtrat kavramını ve fıtratın dilini unutmuş olmasıdır. “İnsanın doğası diye bir şey var mı?” diye tartışılıyor artık. Çünkü merkezimizi kaybettik, referans noktamızı kaybettik. “Doğa diye bir şey yok, canın ne isterse odur, doğal ya da değil böyle bir ayrım yok” diyoruz. O zaman neye indirgemiş oluyoruz kendimizi? Arzu ve korkularımızın toplamına. Hâlbuki insanın doğası, Yaradan’ın tanımladığı, kodladığı bir şeydir.

Çocuk ve Fıtratın Dili

Buna dikkat edin, bu çok önemlidir: bir çocuk bebekken, henüz kelimeleri, kavramları öğrenmemişken bile, size ona sevgi gösterip şefkat gösterseniz, gülümseseniz, o da size doğal bir şekilde karşılık verir, gülümser. Ama suratınızı asıp, nefret dolu bir görüntüyü yüzünüze yansıtsanız, soğuk ve nefretle baksanız, çocuk bunu anlar; şaşırır, donup kalır, sonra ağlar. Bu ne demektir? Fıtratımız doğduğumuzda neyle karşı karşıya olduğunun farkındadır; fıtrat, fıtri olmayan şeyleri de aslında biliyor. Ama biz bir süre sonra bu fıtratımızı unutuyoruz; nefreti de doğal karşılıyoruz, kini de doğal karşılıyoruz, kıyaslamayı da, üstün çıkmayı da doğal karşılıyoruz. Böylece fıtratımızın kodlarından uzaklaşıyoruz — ama sadece görünürde uzaklaşıyoruz; o kodlar hâlâ içeride duruyor, sadece üzeri örtülmüş oluyor, tıpkı bir cihazın yazılımının üzerine başka bir yazılım yüklenmesi gibi.

Kendini Bilmek: Gerçek Bilgelik

O yüzden kendini bilmek, yani gerçek bilgelik kendini bilmektir; cehalet ise kendini unutmaktır — aslında çok basittir. Kendimi biliyorum: hareketliyim ya da sakinim, huzurluyum, şefkatliyim, utangaç bir insan değilim, Yaradan’ın yarattığı hâlimdeyim. Hazreti İsa buna “içimizdeki krallık” der; içimizde cennetin krallığı vardır. Dolayısıyla bilgelik kendini hatırlamak, cehalet kendini unutmaktır. Kendini unutan insan ne kadar şey bilirse bilsin, o bilgi ona yaramaz. O yüzden Ruhu’l-Emin’in getirdiği ilim de kendini bilmekti; sen kendini bilmezsen, ne okursan oku, gerçek anlamda bir yere bağlanmaz. Bütün kadim bilgelikler bize aynı şeyi hatırlatıyor: kendini bilmekten daha değerli bir bilgi yoktur. Kendimizi bilirsek, bu dünyada kendi cennetimizde yaşarız; dışarısı cehennem bile olsa, biz kendi cennetimizde yaşarız. Nasıl ki dışarıda kar yağarken evimiz ısıtılmışsa biz sıcak bir yerdeyizdir — dışarının soğuk olması içeride soğukluk hissetmemize neden olmaz. İnsanlar benden nefret edebilir, ama ben kendi içimde sevginin, şefkatin, merhametin cennetinde yaşıyorsam, dışarıda negatiflik olduğunda içeride bir negatiflik oluşmaz. Ama dışarısı soğuk olduğunda ben de soğuk hissediyorsam, demek ki ben kendimde değilim; kendimde olmanın göstergesi, dışarıda negatiflik olduğunda içeride negatiflik olmamasıdır.

Bilgi Yeterli mi? Sahte Benliğin Hipnozu

Katılımcıdan bir soru geliyor: “Sohbetlerinizi dinliyoruz, çağımızda çok şey okuyoruz, çok öğreniyoruz; bu bilgi nereden kaynaklanıyor ve bilgi sahibi olduğumuzda bu yeterli mi, ekstra bir şey mi uygulamalıyız? Diğer sohbetlerinizde de demiştiniz ki birkaç kişi sizi etkiler, ondan sonra da unutursunuz; gerçekten öyle oluyor, kendini hatırlamak da çok zor.”

Burada aslında şunu görüyoruz: sahte benlikler ya da sahte düşünceler tarafından tırnak içinde “hipnotize” ediliyoruz. Bizi bu hipnozdan çıkaran bilgiler, sohbetler, cümleler olabilir. Bazen bir cümle okuyoruz, o an bir farkındalığa çıkıyoruz; on dakika sonra, bir saat sonra tekrar aynı hipnozun içine dönüyoruz. O yüzden uyanıklığı sürdürmeye, bizi uyandıracak şeylerin tekrarına ihtiyacımız var. Bazen güzel bir şey duyuyoruz, okuyoruz, dinliyoruz; o an bir ihtiyacımızı karşılamış oluyoruz, sonra tekrar hayatın akışına, sahip olduğumuz düşünce ve duyguların akışına giriyoruz. Sonra da şöyle diyoruz: “İsmail Bey çok güzel şeylerden bahsediyor ama hayat farklı; çok güzel şeylerden bahsediyor ama unutuyoruz, çok zor.”

Evet, şunu hatırlayalım: çok güçlü bir bilinç uykusu içindeyiz. Bilincimiz aslında uykuda; gereksiz ve yalnızlaştırıcı düşünceler, duygular tarafından yönlendiriliyoruz: “Sen sevilmeyen birisin, sen değer görmeyen birisin, değer görmek için başarmalısın, sen eksiksin, güçlü olmalısın, her zaman en iyisini yapmalısın, yeterince çatışmazsan, kavga etmezsen, sesini yükseltmezsen seni ezerler” gibi düşünceler bize sürekli fısıldanır. Bunlar zamanla bir alışkanlığa dönüşür; biz de bu alışkanlıkların kuşatması altında yaşıyoruz. Bu yüzden bizi uyandıran sözleri, kitapları, cümleleri kendimize gün içinde hatırlatmalıyız; bunu hatırlatabilecek arkadaşlarımız varsa onlarla konuşmalıyız — ta ki gerçekten artık başkasının bizi uyandırmasına ihtiyaç duymadan uyanık kalabilelim.

Katılımcı tekrar soruyor: “Bu bilgiyi mi birbirimize hatırlatmalıyız, yoksa yanlış benliklerimizle mi ilgili bir şey hatırlatmalıyız?” Zaten bilgi aslında buna işaret ediyor; yani bilgi dışta öğrenilen bir şey değildir, bilginin bizim hayatımıza, psikolojik dünyamıza dokunması gerekir. Mesela ben, çok tembel bir yanım olduğunu bilirim; “çalışmak iyidir, tembellik ve ertelemecilik iyi bir şey değildir” diye öğreniriz, bunu kendimize hatırlatmak da güzeldir. Ama bunun üzerinden neyi değiştirmeliyiz, asıl mesele budur.

Bilginin Hayata Dokunması: Yunus Emre ve Affetme Örneği

Doğru güzel kitaplar okusam bile bir şey değişmeyebilir; çünkü bilgi, hayatıma dokunmuyorsa bir işe yaramaz. İlgili olduğu alanda içimde bir yalan varsa, o doğruluğu öğrenmek tek başına o yalanı değiştirmez; çalışmanın, gayretin doğru olduğunu öğrensem de içimde bir tembel benlik varsa, bu bilgi tek başına bir şey vermez. Yunus Emre’nin ifadesiyle: “Ne varlığa sevinirim dünyada, ne yokluğa yerinirim.” Bunu okuyorum, ama birinin lüks bir arabasını gördüğümde “ah keşke benim arabam da olsa” diyorsam, çok güzel bir ev gördüğümde “ah böyle yaşasam” diyorsam, sonra da Yunus Emre’yi okuyup “çok güzel yazmış” diyorsam — bu bir çelişkidir. Eğer Yunus Emre’nin söylediğine gerçekten inanıyorsam, kendi içimdeki aksaklıkla o sözü yüzleştirmeliyim. Bilgi, ilgili olduğu alana etki etmiyorsa, o etkisiz bir bilgidir; sadece bir malumattır, hiçbir etkisi olmaz. Ama bilgi ilgili olduğu alanı gerçekten harekete geçiriyorsa, işe yarar.

Mesela affetme örneği: “Affetme güzeldir, tamam ben affederim” diyorum ama “affedemiyorum” diyorsam, orada özdeşleşmişimdir — içimdeki affetmeyen benliği kendim zannediyorum, kendim zannettiğim için de değiştiremiyorum. Orada ayrışmak gerekiyor: içimde affetmek istemeyen bir benlik var, ama ben bunu onaylamıyorum; affetmenin fıtrattan olduğuna inanıyorum, fıtrat affetmeyi gerektirir, en büyük düzeyde affeden Yaradan’dır. Dolayısıyla ben, Yaradan’ın bir fıtrat verdiğine inanan biri olarak affetme bilincini onaylıyorum, içimdeki affetmeyen benliği tercih etmiyorum — o zaman bilgi etkili olur.

Gayret ile Kıskançlık Arasındaki Fark

Kıskançlık fıtri değildir. Burada karıştırılan bir nokta var: Arap literatüründe, hadislerde geçen “gayret” kelimesi, Türkçe’ye biraz farklı bir anlamla geçmiştir. Aslında gayret, bir şeyi koruma bilincidir; bir şeyi koruma bilinciyle onu korumaya yönelik hareket etmektir. Mesela bir insanın kardeşi tehlikeye düştüğünde, bir saldırıya uğradığında onu korumuyorsa, Araplar buna “gayretsiz” der; yani sen karşındaki insanın varoluşunun gerektirdiği saygıyı, ilgiyi göstermiyorsun, ona gelen bir tehlikeye karşı onu korumuyorsun, bunun için çaba göstermiyorsun demektir. Bu anlamda “Allah gayûrdur” denir — yani Allah kötülüğe karşı korur demektir. Türkçeye bu kelime bazen yanlışlıkla “Allah kıskançtır” diye çevrilmiştir; bu yanlıştır, çünkü burada bahsedilen bilinç, nefsani düzeydeki kıskançlıktan bambaşka bir şeydir.

Nefsani düzeydeki kıskançlık, bir insana psikolojik düzeyde muhtaç olduğumuz için, onu kaybetme korkusuna bağlı bir duygudur. Bir çocuğun, kardeşi olduğunda kendisine gösterilen ilgi ve sevginin azalacağını düşünüp kardeşini kıskanması bu hâldir; kendisine gösterilen ilginin bir başkası yüzünden azalacağı korkusuna bağlıdır. Bu anlamda kıskançlık fıtri değildir, bunu net olarak söylüyorum. İslam literatüründeki “gayret”, bahsettiğim gibi bambaşka bir şeydir: bir insanın kardeşini tehlikelere karşı koruma bilinciyle harekete geçmesidir, ama bu kendi adına bir şey kaybetme korkusundan değildir. Kişi kendi adına bir kayıp korkusu duyuyorsa, o fıtri hâli yansıtmıyor demektir. O yüzden biz, nefsimizin zayıflığından, bir şeylere muhtaçlığından kaynaklanan kıskançlığı meşru görüp bunu fıtrattan bir şeymiş gibi algılamamalıyız; bu, fıtrattan değil, fıtratı unutmaktan kaynaklanan bir hâldir.

Hazreti Ayşe Örneği ve Kapanış

Mesela Hazreti Ayşe, gençliğinde Peygamberimizi bu anlamda kıskanmış, Peygamberimiz de onu tatlı bir şekilde uyarmıştır. Hatta bir gün Peygamberimiz bu hâli fark edince dönüp “Ayşe, sen misin, yoksa şeytanın da mı yanında?” diye sormuştur — yani o anlamda kıskançlık fıtri bir şey değildir. O yüzden biz fıtri olmayan şeyleri fıtratmış gibi zannederek onları meşrulaştırıyoruz. Oysa fıtratımızı tekrar kazanmak, fıtratımıza tekrar dönmek imkânı kendi elimizdedir.

Teşekkür ederim, çok teşekkür ediyoruz hocam, sağ olun. Arkadaşlar, hoşça kalın. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok — metinde Kur’an’a örtük/paraphrase şeklinde atıflar var (fücur ve takva ilhamı ayeti; şeytanın “ben ateştenim, o topraktan” sözü) ancak anlatıcı hiçbirinde sure adı veya ayet numarası zikretmiyor, bu yüzden kural gereği bu alana eklenmedi.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.