Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Kısa Özet
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Bir şey bendedir ama benden değildir" — sahip olmakla kaynak olmak arasındaki fark.
- Beklentinin en net ortaya çıktığı an, birinin bize yanlış davranıp da içimizden "ben onun için neler yapmıştım" cümlesinin geçtiği andır.
- Peygamberimiz'in Ensar'a cevabı: "Sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden onlara daha çok ganimet verdim" — iman ve Allah'a teveccüh bilincinin, maddi pay endişesinin önüne geçmesi.
Kaynak Olma Yanılgısı ve Beklenti Tuzağı
Hoş geldiniz arkadaşlar. İnsanın kendisini kaynak görme tuzağı ile bütün iyilik ve güzelliklerin kaynağının Allah olduğu bilinci, birbirinden çok çok farklıdır. Ve eğer biz bu farkı okuyamazsak belli bazı tuzaklara düşeriz. Kur'an-ı Kerim'de bununla ilgilibazı ayetler vardır. Ama öncelikle hangi tuzaklara düşeriz, ona bakalım.
Birincisi: kendimiz üzerinden, kendimizi bir şeyin kaynağı zannederek hayata baktığımızda, nefsimizde ister istemez bir beklenti oluşur. Örneğin bir annesiniz, bir babasınız, bir kardeşsiniz, bir arkadaşsınız veya insanlarla farklı nitelikte ilişkileriniz var. Bu durumda ne olur? Siz yaptığınız şeyi kendinizden bildiğiniz için, bunun neticesinde bir beklentiniz olur. Bu bazen çok bariz bir beklenti şeklinde görünür, bazen de hiç fark etmezsiniz; hiçbir beklentiniz yokmuş gibi davranırsınız veya hiçbir
beklentiniz yokmuş zannedersiniz. Yani gerçekten iç dünyanızda "ben hiçbir şey beklemiyorum" dersiniz.
Beklenti en bariz bir şekilde ne zaman ortaya çıkar? Beklentiiçinde olduğunuz muhataplarınızdan hiç beklemediğiniz bir yaklaşım gördüğünüzde olur. Mesela dersiniz ki "ben çocuğumdan hiçbir şey beklemiyorum, ne bekleyebilirim ki" dersiniz. İşte çocuğunuzu tırnak içinde büyütürsünüz, elinizden geleni yaparsınız, fedakârlık yaparsınız; halk tabiriyle yemezsiniz, yedirirsiniz. Sonra diyelim ki çocuğunuz size sırtını döner veya size isyankâr olur veya sizi yok sayar. İşte o an birden içinizde bir hikâye açığa çıkar: "ben onun için neler yaptım, ben onun için ne fedakârlıklar yaptım" diye bir hikâye çıkar. Aslında bu hikâye bir beklenti hikâyesidir.
Ama bir tarafımız da çok ilginçtir: beklentili olmaktan hoşlanmaz. Mesela bir insan size dese ki "sana iyilik yapacağım ama senden beklentim var." İçinizden şu gelir, dersiniz ki "iyiliğin de kalsın, beklentin de olmasın." Neden? Aslında insan fıtraten, beklentili olmaktan da, beklenti duyulmasından da hoşlanmayan bir tarafı vardır.
Dediğim gibi, mesela bir insan size bir beklentiyle davransa, o davranış size çok iyigelmez; çok olumlu algılamazsınız. Herhangi bir beklentiile bir davranış sergiliyorsa, bu size çok insani, çok muteber bir şey gibi görünmez. Neden? Çünkü aslında öz fıtratımız beklentisiz bir mahiyette yaratılmıştır.
Beklentinin Fıtrata Aykırılığı
Peki neden beklentisiz bir mahiyette yaratılmış? Çünkü bizler bir nevi bir ayna gibiyiz, bir şeyin kaynağı değiliz. Bir şeyin kaynağı olmadığımız için, herhangi bir beklentiiçinde olmamızı meşrulaştıracak bir şey de yoktur. Yani ben neyin üzerinden neyin beklentisini duyabilirim ki? Ben kaynak değilim. Merhametin kaynağı değilim, sevginin kaynağı değilim, yardımseverliğin kaynağı değilim, fedakârlığın kaynağı değilim, dürüstlüğün kaynağı değilim, sorumluluk duygusunun kaynağı değilim, koruyup kollayıcı olmanın kaynağı değilim. Hiçbirinin kaynağı değilim. O zaman benim herhangi bir beklentiiçinde olmam fıtraten söz konusu değildir.
O yüzden -- zannediyorum Hz. İsa'nın sözüdür -- "karşılıksız aldınız, karşılıksız verin" der; buna beklentisiz bir biçimde verin anlamı da verebiliriz. Kur'an'da bir ayet var: "Allah'ın ihsan ettiği gibi sen de ihsan et." Tam Arapçasını hatırlamıyorum ama, yani Allah sana nasıl ihsan ettiyse sen de öyle ihsan et. Allah sana nasıl ihsan etti? Beklentisiz bir şekilde. Sen kendini bile bilmezken seni var etti, sana kendini bilme bilinci verdi. Sen gözün görmesinden habersizdin, sana gören bir göz verdi.
Duymaktan habersizliğin, sana duyan bir kulak verdi. Koklamaktan habersizliğin, sana koklayabilen, envaç çeşit kokuyu ayırt edebilen bir koklama duyusu verdi. Ve bunları en güzel şekilde kullanmayı, bunları en güzel şekilde hayata yansıtmayı lütfetti.
Dolayısıyla dikkat edin, Allah hakikaten fıtratına göre yaşanmasını istiyor. Yani sana verdiğim şey üzere yaşa diyor, başka bir şey söylemiyor. Diyeceksiniz ki "ama şükretmemiziistiyor." Şükür nedir? Şükür, nimetin kaynağına dair farkındalıktır. Yani
ekstra bir şey istemiyor. Hani derler ya, Kur'an'da geçer bu: "Allah sizden rızık istemiyor." Allah size bütün bunları ihsan etti, hiçbir beklenti olmaksızın. Sizin bilmeniz gereken şey bunun kaynağı, ve buna uygun davranmanız. Başka bir beklenti yok insandan.
O yüzden insanoğlu, hayatında kendisine bu kadar yüklenen çok şeyin kaynağının farkındalığını unuttuğunda, kendinde olanı kendinden bilmeye başlar. Bir şey bendedir ama benden değildir. İkisi arasında büyük bir fark vardır. Bir şeyin bende olması, benden olduğunu göstermiyor. Biz, bende olduğunu gördüğümüzde "bendendir" deyip imzamızı atmaya kalkıyoruz: "bu benim, benim sevgim, benim merhametim, benim sorumluluk hissim, benim fedakârlığım, benim takdirim, benim değer vermem" gibi, hemen kendimizde olanı imza atarak "bu benimdir" der ve öyle lanse ederiz.
Beklentimizi Ölçen Ölçü: Yanlış Yapılınca Ortaya Çıkan Hikâye
Şimdi bazen insan şunu diyebilir: "ben hiçbir beklentiyle yapmıyorum bir şey." Gerçekten o anda egonuz herhangi bir beklenti hesabı yapmayabilir; bu doğrudur, bir beklenti hesabı yoktur. Fakat dediğim gibi, tamamen gerçekten beklentisiz olup olmadığımızı tartmanın bir ölçüsü vardır. O da, bir insanın size yanlış yapması. Bir insan size yanlış yaptığında -- bu kabalık olabilir, kibir olabilir, tırnak içinde nankörlük olabilir, teşekkür etmemesi olabilir, kötülük yapması olabilir vs. -- böyle bir şey olduğunda aklınıza "ben onun için neler yapmıştım" veya "ben ona nasıl davranıyorum, o bana nasıl davranıyor" mukayesesi yaptığınız an, farkına varmadığınız bir beklenti hikâyeniz olduğu anlamına gelir. Ve buraya dikkat etmek durumundasınız; eğer dikkat etmezseniz, o sizi hallaç pamuğu gibi atar ve sizi bir derdin, bir kederin, bir acının, bir öfkenin, bir kırılmışlığın içine atar.
Peki bu niçin ortaya çıkıyor? Mesela hiçbir hayvanda böyle bir şey görmüyoruz.
Mesela kediler; benim bir tane kedim vardı, en az altı yıl boyunca on beş tane yavrusu oldu, hepsini büyüttü, hepsi de hayata devam ettiler. O kedi hiçbir zaman bir kenara oturup "bu kadar emek verdim, yapayalnız kaldım" falan gibi bir derdi olmadı. Veya "bu kadar evlat büyütüyorsun, hangisi şu anda sana hizmet ediyor" falan gibi bir cümlesi yok. Tabii hemen aklımıza şu geliyor: "ama o hayvan." Biz hayvandan daha bilge olmalı değil miyiz acaba? Ondan daha derin bir şuur içinde olmalı değil miyiz?
Peki, buradaki her şey bir tefekkür unsurudur. Mesela düşünün, bir kedi bunu niye yapmaz, niye öyle bir hesabı yoktur, niye böyle oturup derin derin düşünüp "ya kaç çocuk büyüttük, ne sıkıntılar çektik" demiyor? Aklımıza gelen ilk cevap şudur: çünkü akılları yok. Hâlbuki akıllı olmadığı için değil. Allah onu, hiçbir şeyin kendinden olmadığı kodlamasıyla yaratmış -- tırnak içinde söylüyorum -- akıl da vermemiş.
Vermediğiiçin de sistemi bozamıyor; yani ona verilmiş olan o ilahi kodlamayı bozacak bir aklı yok.
Bizim farkımız ne? Bize de o kodlama verilmiş: her şeyin Allah'tan geldiği, bütün iyiliğin, güzelliğin, hayrın Allah'tan geldiğine dair bir kodlamamız var; yanına da bir
akıl, mantık verilmiş. Biz o akıl ve mantığı doğru kullanmadığımız için o kodlamayı bozuyoruz. Diyoruz ki "ben olmasam sana kim bakar? Ben olmasam seni kim sever? Ben olmasam seni kim koruyup kollar? Ben olmasam senin için bunca fedakârlığı kim yapar?" Şimdi bu akıllı olmak demek değildir, bu akılsızlığımızdan gelir.
Neden diyeceksiniz? Nedeni şu: normal, inançlı veya inançsız bir insan düşün, hiç fark etmez; şöyle bir kendine baktığı zaman, neyin kaynağı ben olabilirim? Yani onu ben var etmiş olabilirim, bir şeyi ben var etmiş olabilir miyim? Mesela "sevgiyi ben var ettim" diyebilir miyim acaba? "Merhamet duygusunu ben var ettim" diyebilir miyim? "Sorumluluk duygusunu ben var ettim" diyebilir miyim? Diyemem. Hiçbiriiçin akıllı bir insan bunları diyemez. Bunlar insanda potansiyel olarak vardır. Ya bunlara uygun davranır ya da bunlara sırtını döner, aksine davranır. Sevgi varken sevgisiz davranırsın, merhamet varken merhametsiz davranırsın, sorumluluk hissi varken sorumluluk hissine aykırı bir şekilde davranabilirsin. Veyahut da sevgiyle, merhametle, sorumluluk hissiyle davranırsın, adaletle davranırsın, doğrulukla davranırsın; ama yanlışlıkla bunları kendine mal edersin.
Kendine Mal Etmek ve Gurur Tuzağı
Peki kendine mal ettiğinde ne olur? Kendine mal etmek insana egosal bir zevk verir: "bak ben yaptım." Böyle hafif bir gurur duyarız. "Ben insanları çok seviyorum, ben çok merhametliyim, ben çok iyilik severim, ben çok fedakâr biriyim." Böyle bir gurur verir -- tırnak içinde -- ve bu çok problemli bir şeydir. İlginçtir, "gurur" kelimesinin böyle bir anlamı var: bir insanın kendisinde olan bir şey üzerinden kendini yüceltmesi.
"Bak herkes benim kadar merhametli değil. Her anne baba öyle mi? Her arkadaş benim gibi mi? Benim kadar fedakâr bir arkadaşı nereden bulacaksın?" Buna gurur diyoruz. Arapçada "gurur," aldatma veya aldanma anlamına gelir aynı zamanda; Türkçedeki anlamı biraz değişmiş. İki anlamda da problematik bir tuzağa düşeriz.
Yani aslında bu aynı zamanda kendimizi aldatmaktır: bende olanı benden zannetmek.
Diyeceksiniz ki "ne var bunda, biraz gururlanmak isteyebilir de miinsan, azıcık kendimize bir pay çıkaralım yani, biz de insanız değil mi?" Diyebilirsiniz tabii ki, ama bunun tırnak içinde psikolojik bedeli çok ağır olur. Nasıl ağır olur? "Bunları ben yapmışım ama ben fedakârlık yapıyorum, karşımdaki o kadar fedakâr değil. Ben alttan alıyorum, karşımdaki hiç alttan almıyor. Ben çok merhametli davranıyorum, karşımdaki o kadar merhametli davranmıyor. Ben çok yapıcı davranıyorum, karşımdaki o kadar yapıcı değil. Ben sürekli karşımdakini düşünüyorum ama o beni, benim onu düşündüğüm kadar düşünmüyor" deyip ne yaparız? Sürekli bir beklenti, bir mahrumiyet, bir haksızlığa uğramışlık hikâyesine düşeriz. Ve bundan ömür boyu da çıkamayız.
Dikkat edin, herkesin bu konuda böyle geniş büyük bir arşivi vardır değil miarkadaşlar? Yaşınıza göre arşiviniz de büyük oranda büyüktür. Hepimizin öyle bir arşivi olmuştur. Benim de olmuştur. Ben sonra arşivi boşalttım. Dedim ki bunların sahibi ve kaynağı ben olmadığım için böyle bir arşiv tutma hakkım yok; tutacağım
ama öyle bir hakkım yok. Ne diyeyim? Mesela "şu arkadaşım için şunu yaptım" deyip devam etsem; duruyorum, diyorum ki "onu ne sayesinde yaptım? Allah'ın bana verdiği maddi maneviimkân sayesinde yaptım." "Bana ait" desem, elimde bir şey kalmıyor. İyilik, doğruluk, adalet, hayır adına ne yapmışsam, bir bakıyorum, gerçek aklımı kullanarak bakıyorum, diyorum ki bunun kaynağı ben değilim, bunu ben yapmamışım.
O durumda bir karşılık veya bir muhatabımdan -- hani halkın çok meşhur bir lafı vardır ya, "bir teşekkür bekliyorum, başka bir şey beklemiyorum" değil mi -- bir teşekkür bekleyebilir miyim? Bir "teşekkür ederim, bunu da sen bana yaptın" desen, "bu kadar, başka bir şey istemiyorum" -- bunu isteyebilir miyim? Akıllıysam -- tırnak içinde söylüyorum -- isteyemem. Akılsızsam isterim. Dedik ya, kediyle insan arasında mukayese yapınca, insan niye öyle davranıyor, hayvan niye öyle davranıyor?
Zannettik ki akıldan; hayır, akıldan değil, aklı yanlış kullanmaktan. Kedi biliyor ki bu sütü ben üretmedim; bu yavru kedileri ben beslemiyorum, onları ben doyurmuyorum.
Ben ne sütten anlarım ne sütün içeriğinden anlarım. İnsan olsak da anlarız ama yapan gene biz değiliz, değil mi? Bak, sana anlama yeteneği vermişler, sütün içinde neler var, bunu öğrenebilirsin. Ama Allah o göğüslere süt vermezse bir gram sütün olmaz. Sen sütün yapıcısı değilsin; Allah senin bedenine o imkânı vermiş, çocuğu sütle besliyorsun. O yüzden süt hakkın olabilir mi? Olamaz. Herhangi bir hakkımız olabilir mi bu konuda? Hayır, olamaz.
Akıllıysak: ben Allah'ın bana verdiği şeyleri en güzel şekilde kullanmakla kendimisorumlu hissediyorum. Merhamet vermiş, merhameti doğru yerde, doğru zamanda, doğru şekilde kullanacağım. Şefkat vermiş, aynen öyle yapacağım. Sevgi vermiş, anlayış vermiş, hoşgörü vermiş, adalet duygusu vermiş, görev ve sorumluluk bilincivermiş; bunları en güzel şekilde yerli yerinde yapacağım. Bu kadar. Bundan dolayı bir karşılık, bir teşekkür bekleyebilir miyim? Akıllıysam bekleyemem. Aklımı kötü kullanıyorsam o zaman bekleyebilirim.
İnsan Suresi 9. Ayet ve "Lîveçhillâh" Şuuru
İlginç bir ayet var. Bütün surenin tamamını da okuyabilirsiniz, bir gün belki hepsiniokuyarak anlamak güzel olur. Ama ben sadece konumuzla ilgili noktasına işaret edeceğim: İnsan Suresi 9. ayet: "Muhakkak ki biz sizi Allah'ın yüzü üzere yedirip içiriyoruz." Ne demek "Allah'ın yüzü üzere"? Biraz açıklamaya çalışacağız sonra. "Bundan dolayı da sizden bir karşılık veya bir şükür beklemiyoruz ve istemiyoruz." İstemeye hakkımız da yok yani, isteyemeyiz de; bu şey değil, "bak ben sizden hiçbir şey istemiyorum, isteyebilirim ama istemiyorum" gibi değil; öyle bir şey değil, isteyemeyiz aslında. Neden? Nedeni ayetin başında ifade ediliyor: "innemâ nut'ıumukum liveçhillâh." Bu "liveçhillâh" ifadesi çok önemli. Son ifade "Allah" zaten; asıl kelime burada "veçh" kavramı, "vech."
En bariz anlamı "yüz" demek. Mesela yüzümüze de Araplar "vech" derler. Veya işte Şafiîler namaza başlarken, niyet ederken "veccehtu vechiye ileyke" der; "yüzümü sana tevcih ettim, yönlendirdim, sana döndüm, sana dönük oldum" manasında bir
niyette bulunurlar. Yine bir başka ayette bu "vech" kavramının geçtiği bir ayet: "Doğuda batıda Allah'ındır, yüzünüzü nereye dönerseniz dönün Allah'ın vechioradadır."
Şimdi dolayısıyla bu ayeti biraz tefekkür edelim arkadaşlar. Biz diyelim ki birine, zâhiren yedirirsin değil mi? Hatta bizde vardır böyle, "yedirmeyiiçirmeyi çok sever" derler bazı insanlar için. Tamam doğru, zâhiren ben yediriyorum, ben içiriyorum; ben yemek yapıyorum veya bir yerden yemek alıp birine ikram ediyorum, cömertlik yapıyorum, değil mi? Görülür de böyle: ben merhamet ediyorum, ben şefkat ediyorum, ben sahipleniyorum, ben koruyup kolluyorum, ben zor zamanında yanımda oluyorum, değil mi? Bunlar bende görünüyor, benim üzerimde görünüyor. Yani kim yedirdi, kim içirdi, kim merhamet etti? İşte çocuğu uyurken kim örttü, değil mi? Veya sen uyurken diyelim ki üstün açık yatmışsın, üşüyorsun; eşin senin üstünü örtüyor. Kim örttü? Eşin örttü. Veya annen örttü, veya baban örttü, veya arkadaşın örttü, değil mi? Zâhiren bunu yapan kimdir? İnsandır.
Zaten niye tuzağa düşüyoruz? Bu yüzden düşüyoruz. Aklımız bize şöyle yanlış bir kanaat veriyor: "sen yapıyorsun bunu, sen seviyorsun, sen merhamet ediyorsun, sen şefkat gösteriyorsun, sen koruyup kolluyorsun, sen cömertlik sergiliyorsun, sen yedirip içiriyorsun" diye aklımız bizi kandırıyor. Aslında soru çok basit: Yaradan'ın benim fıtratıma, benim psikolojime -- ne derseniz deyin -- bunları vermemiş olsa, ben bunu yapabilir miyim? Hayır, yapamazsın.
Nefsimiz -- tırnak içinde -- ve nefsin peşinde olan aklımız bize şöyle bir oyun oynar: der ki "ama ona yedirip içirmeyebilirsin, üzerini örtmeyebilirsin, şefkat göstermeyebilirsin, destek olmayabilirsin; bak oluyorsun, o zaman senin bunda hakkın var." Bediüzzaman der ki her iyi ve güzel şeyin kaynağı Allah. Sana ya bilinçliolarak, ya Rabbimden akıp giden, akıp gelen bu şeyleri âleme -- "hani bana verseydiben bunları ikram ederdim" dersen, Allah sen yapmış gibi kabul ediyor. Ama aslında Allah bunları sana veriyor, ve sana kolaylıkla veriyor. Peki senin iradenin ne alanda payı var? Bunu görmeme ihtimalin var. Yani Allah'tan sana merhamet geliyor ama sen bunu görmüyorsun. Allah'tan sana şefkat, hoşgörü geliyor, sen öyle bir katılık içindesin ki o merhameti, o şefkati, o hoşgörüyü görmüyorsun. Veyahut da o verilen şeyi kendine mal ediyorsun: "ben olmasam seni kim besler büyütür? Ben olmasam seni kim koruyup kollar? Ben olmasam seni kim önemser, değer verir?" diyerek -- diyor Bediüzzaman -- Allah'ın verdiği şeyi gasp edebilirsin. Bak, sen bunları yapabilirsin ama sen iyiliği, hayrı var edemezsin; onun kaynağı olamazsın, öyle bir niteliğin yok.
Biz niye "lâ ilâhe illallah" diyoruz? Çünkü mutlak varlık odur ve o mutlak iyiden gelen her iyilik, güzellik, hayır, bereket de ondandır. Ama hem "lâ ilâhe illallah" diyoruz hem de diyoruz ki "tamam Allah seni seviyor ama ben de seviyorum, ben sevmesem sen ne olurdun" -- pekiiyiliğin iki kaynağı mı var acaba, hayrın iki kaynağı mı var, sevginin iki kaynağı mı var? O zaman "lâ ilâhe illallah" nerede kaldı?
Dolayısıyla kaynak bilinciniidrak etmek çok hayati bir öneme sahiptir arkadaşlar. O yüzden kâmil insan -- kâmil insan dediğimiz, böyle uçan kaçan insan demek değil, fıtrî insan demek yani, kâmil insan o demek -- Allah'ın kendisine koyduğu kemaliidrak eden insan, fıtratının tam olarak farkında olan insan. Bu insan hiç kimseden alınmaz, hiç kimseden gücenmez, hiç kimseden alacaklığı olarak kendini görmez, hiç kimseden beklentisi olmaz.
Peygamber ve Ensar Kıssası: Ganimet Paylaşımı
Mesela peygamberin, diyeceksiniz ki, müminlerden beklentisi yok mu? Yok, hiçbir beklentisi yok. Ne diyor? "Ben sizden bir ücret istemiyorum. Ben size fıtratınızı hatırlatıyorum ve fıtratınıza uygun davranmanızı öneriyorum. Yoksa ben sizden bir şey beklemiyorum, bir şey istemiyorum." Kâmil mürşitler de öyledir, kâmil insanlar da öyledir. Onların sizden beklediği, kendi kişisel hesapları adına hiçbir şey yoktur.
Onlara hürmet göstermemiz, onlardaki fıtrata hürmettir. O fıtratın kaynağı nedir? Allah'tır. Sen bir kâmil insana hürmet gösterdiğinde Allah'a hürmet göstermiş olursun; yoksa o insan kendi namına bir hürmet beklemez, o insan kendi namına bir karşılık beklemez, "ben olmasaydım nasıl hidayeti bulacaktınız" demez. Hiçbir kâmil mürşit böyle demez. Bakın bunu peygamber de dememiştir.
Hatta Mekke'nin fethinden bir süre sonra yapılan bir savaşta büyük bir ganimet elde edildiğinde, peygamber bunu daha çok yeni Müslüman olanlara dağıtmış. Bunun nedeni nedir biliyor musunuz? Bazı insanlarda dünyaya, mala, mülke bir eğilim vardır; o eğilim nedeniyle bir türlü Allah'a teveccühte bulunamazlar. Yani zihinleridünyaya dair arzularla, isteklerle, heveslerle doludur; o yüzden ilahi mesajı berrak bir şekilde dinlemekte zorlanırlar. Bunlara İslam'da "müellefe-i kulûb" denir: kalpleriİslam'a ısındırılacak olan. Bazıları bunu rüşvet vermek zannediyor; hayır, bu değil.
Müellefe-i kulûb demek şu demektir: kalbi biraz veya çok dünyaya bağlı, bu yüzden de ilahi mesajı berrak bir şekilde dinleyebilme haline sahip değil. Ne yapman gerekiyor ona? Biraz o derdini, tasasını duyduğu malı, mülkü, maddi şeyi vermen lazım ki zihni biraz berraklaşsın. Hani bu şey gibidir: aç adam sohbeti dinlemekte zorlanır değil mi? Bazısı zorlanmaz, üç gün aç olsa da sohbeti can kulağıyla dinler. Ama bazısı açlık onu o kadar meşgul eder ki dinleyemez o sohbeti; ne yapman lazım önce? Karnını doyurman lazım. Susuzsa su ikram etmen lazım. O yüzden tasavvufta, tarikatta önce yemek ikram edilir, sonra derse, sohbete, zikre geçilir. Neden? Çünkü o yeni gelen müridin kafası çok fazla yeme içmeyle, şununla bununla meşgul olmasın. Müellefe-i kulûb de bu demektir.
O yüzden peygamber, o elde edilen ganimetin çoğunu yeni Müslüman olan kişilere veya henüz Müslüman olmamış kişilere dağıtıyor. Medineli Müslümanlar bu durumdan biraz rahatsız oluyorlar. Diyorlar ki "peygamber böyle kendi hemşehrilerinimi kolluyor, niye onlara ganimetten daha çok pay verdi" diye böyle akıllarına bir soru geliyor. Akıl ya bu; hani bazen akıl böyle de çalışıyor. Böyle birbirleriyle konuşurken bu yayılıyor Medineli Müslümanlar, yani Ensar arasında. Peygamber bunu duyuyor.
Onların reisi olan, zannediyorum Sa'd bin Ubade'yi çağırıyor. Diyor ki "ey Sa'd,
Ensar'dan ben böyle sözler duydum, sen ne diyorsun?" "Ben de onlardan bir ferdim" diyor; yani "ben de biraz öyle düşünüyorum" demek istiyor. Bak ne kadar samimiler; "estağfurullah ya Resulallah, olur mu öyle bir şey" demiyor, içinde olanı samimi bir şekilde ifade ediyor.
Peygamberimiz -- bakın kızmıyor, herhangi bir hoşnutsuzluk ifade etmiyor -- diyor ki"ey Sa'd, Ensar'ı falan yere topla" diyor, ama başka kimseye söylemiyor, sadece onlarla konuşacağım diyor. Onları topluyor ve onlara şöyle bir hitapta bulunuyor: "Ey Ensar topluluğu," diyor, "duydum ki yeni Müslüman veya İslam'a ısındırılacak bazı insanlara ganimetten çok şey verdiğim için bazılarınızın biraz kalbi kırılmış ve hoşnut olmamışlar." Tabii hepsi dinliyor, biraz başları da öne eğik. Peygamber de bu sözleriduydu, acaba rahatsız mı oldu diye de bir tarafları düşünüyor.
"Ey Ensar topluluğu," diyor, "ben size desem ki Allah benim vesilemle sizi dalaletten hidayete ulaştırdı; desem ki siz birbirinizi öldürüyordunuz, birbirinize düşmandınız, sizi beni vesile kılarak kalplerinizi birleştirdi ve bir araya getirdi" -- böyle birkaç şey daha sıralıyor -- "desem, ne dersiniz?" Yani demek istiyor ki "size ben neler yaptım desem, ne dersiniz? Benim de şuncacık bir hakkım yok mu desem, ne dersiniz" -- oraya gidiyor bu aslında. "Ne dersiniz" diyor. Diyorlar ki "deriz ki haklısın ya Resulallah; sen olmasan dalaletten hidayete eremezdik, zâhiren sen olmasan kalplerimiz bir araya gelmezdi, sen olmasan ahlakımız gelişmezdi, sürekli birbirimizle çatışırdık; haklısın deriz ya Resulallah." Böyle başlarını öne eğip öyle diyorlar: "haklısın ya Resulallah."
"Yok," diyor, "siz bana o zaman şöyle de diyebilirsiniz." Yani öyle "haklısın" değil de, şöyle de diyebilirsiniz: "diyebilirsiniz ki sen Mekke'de kendi toplumun, kendi akrabaların tarafından reddedildin, dışlandın, boykota uğradın, öldürülme tehlikesiyle karşılaştın, oradan hicret ettin, biz sana kucak açtık; insanlar seni öldürmek istiyordu, biz seni koruduk, canımız pahasına seni korumaya ahdettik ve bunu yaptık; siz de bana böyle diyebilirsiniz." Bakın bu nedir biliyor musunuz arkadaşlar: düz akıl yaklaşımıdır. Görünürde iki taraf da haklıdır: peygamber öyle dese, Ensar da öyle dese, biz ne deriz? "Abi haklı, iki taraf da haklı" deriz. Bu ortalama aklın, ortalama rasyonel aklın algısıdır.
Bakın çok önemli bir nokta bu. Ortalama rasyonel akıl böyle der: "sen bizim için böyle güzel şeylere vesile oldun ama biz de hani boş durmadık, biz de yan gelip yatmadık, biz de canımız pahasına seni koruduk, mücadele ettik, gerektiğinde canımızı verdik" dersiniz. Bu rasyonel aklın mantığıdır, bunu diyebilir.
Peygamber diyor ki: "ben," diyor, "sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden onlara daha çok ganimet verdim." Bakın, sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden. Çünkü bakın onların mantığı nasıldı? Sanki bazı şeyler bizde yok, o kendilerine ganimet verilmiş olanlarda var; o yüzden sanki peygamber onlara ekstradan fazla ganimet veriyor. Düz mantıklı akıl bunu düşündürür insana, değil mi? "Bizim ne eksiğimiz var kardeşim, onların ne artısı var, bizim ne eksiğimiz var?" değil mi? Ama bakın peygamber ne söylüyor? Diyor ki "sizde olan ama onlarda olmayan
bir şey nedeniyle ben onlara daha çok ganimet verdim." İlk akıllarına bir şok terapiyapıyor, deyim yerindeyse; yani sizin o mantığınızla düşündüğünüz gibi değil.
"Sizde ne var? Sizde iman bilinci var. Sizde her iyiliğin, güzelliğin, hayrın kaynağının Allah olduğu bilinci var. Sizde Allah'a teveccüh var. Sizde Allah ile mutmain olmak var.
Sizde Allah'ın sevgisiyle, Allah'ın şefkatiyle, Allah'ın zenginliğiyle manen zengin olmanın şuuruna dair bir farkındalık var. Ama onlarda bu yok." Hani deyim yerindeyse "gelin bunu tamamlayın" demek istiyor. İşte diyor, insanlar develeriyle, koyunlarıyla, keçileriyle, gümüş ve altınlarla evlerine dönerken, sizler Muhammed ile evinize dönmek istemez misiniz? Bakın dikkat edin, ne ile dönüyorsun? Muhammed ile.
Muhammed kim, Muhammed nedir? O aşktır, o hakikatin kaynağına dair marifettir, irfandır. Siz bununla dönün. Mal, mülk, altın, gümüş, deve, inek, koyun, keçi bitecek yani. Böyle şeylerle mi evinize dönmek istersiniz, yoksa benimle mi evinize dönmek istersiniz? "Ben Abdullah oğlu Muhammed değilim, o değil o."
Muhammed'i Tanımak ve Allah'ı Bilmenin Getirdiği Travmasızlık
Muhammed'le evinize dönmek o değil; veya işte 571'de doğup şu anda yaklaşık yaşı 58-59 olan Muhammed'le evinize dönmek istemez misiniz demiyor. Kendini Allah'ta bilen, Allah'a olan aşk ve irfanıyla yaşayan ve size bunu hatırlatan bir peygamberle evinize dönmek istemez misiniz? "Benim size teklif ettiğim zenginlik, Allah'ın sonsuzluğudur. Allah'ın sonsuz kudretidir. Allah'ın sonsuz sevgisidir. Allah'ın sonsuz yakınlığıdır. Siz bununla evinize dönmek istemez misiniz?" Muhammed bu demektir. Hazreti Muhammed'e inanmak da bu demektir. Yoksa Muhammed'in önüne arkasına "Hazret," arkasına da salavat getirmek değildir Hazreti Muhammed'i tanımak. Onu tanımak, onun hakikatini tanımamız demektir, onun irfanını tanımamız demektir.
Sen onun irfanını idrak ediyorsan, dünyadaki hiçbir zorluğu sıkıntıyı dert etmezsin.
İnsanların yaptığı yanlışlıkları dert etmezsin. "Allah selamet versin" der geçersin. Alınmazsın, gücenmezsin, gönül koymazsın, dert etmezsin. Bunları kendine travma haline getirmezsin. Çünkü öyle bir şey yok ortada. Allah'ı tanıyanın nasıl bir travması olabilir? Hz. Muhammed'i bu manada tanıyanın nasıl bir travması olabilir? Nasıl alınıp gücenebilir, nasıl insanlara gönül koyabilir? Allah sana şah damarından daha yakınken, seni her şeyden çok seviyorken, sana kudretiyle, rahmetiyle, lütfuyla, keremiyle bakıyorken, biri böyle davranmış, biri şöyle davranmış, ne olur?
Güneş Misali: Işığı Doğru Algılamak
Şöyle düşünün: böyle en temiz bir havada güneşin en parlak şekilde size yansıdığını düşünün. Etraf ne kadar aydınlıktır değil mi? Yanda da bazı mumlar var, kimisi güzel yanıyor, kimisi yarım yanıyor, kimisi sönmüş. Sen şöyle bir derdin olur mu: "ya bu niye sönmüş, benim ışığım kararıyor" veya "beni karanlıkta bırakıyor" der misin? Böyle bir şey diyebilir misin, böyle bir şey olabilir mi?
Allah sonsuz güneştir -- o sonsuz güneşin, mecazi olarak söylüyorum -- rahmetisonsuz, şefkati sonsuz, keremi sonsuz, seni anlaması sonsuz, sana değer vermesisonsuz böyleyken; atıyorum annen baban eşin dostun, o bu şu seni az sevmiş, sana
az yakınlık göstermiş, seni bir an görmezden gelmiş, bunu dert edebilir misin? Edersin. Ne zaman edersin? O sonsuz ışığı iyi algılayamadığında edersin.
İşte o zaman benim ne yapmam gerekiyor? Benim insanlarla bir problemmiş gibiçatışmam gerekmiyor. Tabii ki onlara diyebilirim: "bak senin küçük bir mumun var, o mumu yakabilirsin, olur bu; ama beni karanlıkta bırakıyor diye değil, kendi farkına varman için, kendi kalbini Allah'ın sevgisiyle uyandırman için" derim. Diyelim ki, atıyorum, benim bir annem veya babam var veya bir eşim var, sevgi nedir bilmiyor.
Şimdi ben ona diyebilirim: "bak sevmek çok güzel bir şey, sen böyle beni sevmeye çalış." Ama ben bunu niye derim? Böyle beni sevmiyor da bundan dolayı mutsuz olduğum için değil; o sevginin manasını keşfetsin, idrak etsin, Allah'ın onun kalbine verdiği sevgiyi o da hissedip o sevgiyle yaşasın diye bunu demeliyim. Yoksa "bende bir eksiklik oluşturuyor" diye değil, "beni karanlıkta bırakıyor" diye değil, "beni kendimideğersiz hissettiriyor" diye değil, "beni kendimi kötü hissettiriyor" diye değil. İşte peygamber bunun için bize gelmiştir ve bunun için bu ayet bize hatırlatmada bulunuyor.
Lîveçhillâh Şuuru ve Ayçiçeği Misali
"Liveçhillâh" şuurunda olmalıyız. Yani her iyi ve güzel şey Allah'tan geliyor. Liveçhillâh bu demektir. Ben birine diyelim ki yardım ediyorum, şefkat gösteriyorum, yedirip içiriyorum; liveçhillâh şuuru içinde olmalıyım. Yani bütün bunlar Allah'ın vechinden geliyor, onun lütfundan, onun keremınden, onun sonsuzluğundan geliyor. Ben şimdinasıl diyebilirim "ben sana yedirip içiriyorum, ben seni koruyup kolluyorum"? Nasıl diyebilirim? Ben Allah'ın vechini görüyorum. Bütün o yapıp ettiklerimde Allah'ın vechini görüyorum. Nereye dönersem döneyim -- Bakara Suresi 115. ayet: "nereye dönerseniz dönün Allah'ın vechi oradadır." Hangiiyi, güzel, hayır, bereketle ilgili bir şey yapıyorsam -- bende hangi hayır bereket varsa, bu ilim olabilir, şefkat olabilir, ne olursa olsun, kavrayış olabilir, zekâ olabilir, ne varsa -- nereye dönersem döneyim Allah'ın vechini görüyorum. Allah'ın vechini gören insan kendi nefsini orada görebilir mi? Mümkün değil.
O zaman benim üzerimden Allah bir şey yaparken, ben ne bir karşılık bekleyebilirim ne bir teşekkür bekleyebilirim. Neden beklemiyorum? Büyüklük olsun diye değil; fıtrat bunu gerektirdiğiiçin, hakikat bu olduğu için bekleyemem. Dolayısıyla kâmil insan -- dediğim gibi kâmil insandan kastımız doğal insan demektir arkadaşlar, fıtrî insan kâmil insandır -- o fıtrî insan hiçbir şeyi kendinden bilmediğiiçin -- çünkü kendinden değil, hani bu böyle tevazu olsun diye değil, hâşâ, estağfurullah demek değil.
Mesela bu konuda suni alçakgönüllülük yapanlara bir örnek: "ya işte sen çok merhametlisin" dese biri, "ya estağfurullah, hakikaten doğru söylüyorsun" demek değil bu; "sen çok merhametsizsin" deseler hemen size kızacaktır. Yani "sen çok merhametlisin" deyince "estağfurullah" diyorsun -- aslında bende gördüğün şey Allah'tan diyorsun -- ama "bak sende kendinden böyle bir şey yok" denilince hemen alınıp gücenıyorsun. Bu suni alçakgönüllülüktür. Biri bana dese ki "sen hiçbir şey bilmiyorsun," diyeceğim tek bir şey var: "doğru söylüyorsun." Çünkü kendimden hiçbir
şey bilmiyorum. Bildiğim doğruysa Allah'tandır; yanlışsa zaten o bilgi değil, o cahilliktir. Dolayısıyla ben bir şey bilmiyorum, bu doğal bir şeydir.
Biri bana "sen bir şey bilmiyorsun" dediğinde demem lazım ki "doğru söylüyorsun." Yoksa "sen bize çok güzel şeyler anlatıyorsun, böyle kalbimize dokunuyorsun" dedikten sonra, on dakika sonra "sen hiçbir şey bilmiyorsun" denildiğinde alınıp gücenıyorsam, surat asıyorsam, ben kendimi de kandırıyorum, karşımdakini de bilmeden kandırıyorum demektir. Ben hakikaten bir şey bilmiyorum yani, gerçekten bilmiyorum. Kendimden bir şey bilmiyorum. Bildiğim bir şey doğruysa Allah'tandır, yanlışsa zaten bilgi değildir, o cehalettir. Türkçede böyle yanlış bir şey var: "yanlış bilgi" diyoruz. Yanlış bilgi, bilgi değildir bir kere; ona "yanlış bilgi" diyelim, o cehalettir, yanlışlıktır.
Dolayısıyla biri sana diyelim ki "sen çok merhametlisin," sen hatırlayacaksın ki o an bu merhamet Rabbimin bir ikramıdır, ben sadece engel olmayarak onun serbestçe akışına şahitlik ediyorum. Bakın "izin veriyorum" değil; çünkü nefiste böyle bir şey var, diyor ki "ama bak, Allah'tan geliyor olsa bile izin vermeyebilirim." Oradan kendine paye çıkarmak istiyor, illa bir şey çıkaracak kendine. Hayır. Sen Allah'tan gelenin akışına şahit oluyorsun. Allah bu şahitliğin yüzünden de seni sanki onu yapmış gibikabul ediyor.
Hani bizde olur ya, bazen böyle bir çocuk mesela çay bardağını taşıyıp getiremez. Sen aslında bardağı tutan sensin; ona da dersin ki "bak sen de buradan tut, beraber götürelim." Sonra götürünce dersin ki "bravo, sana ne güzel getirdin," değil mi?
Çünkü neden? Çünkü o çocuk o bardağı misafire götürmek istiyor, bak niyetinde böyle bir şey var; sen de onun niyetine hürmeten aslında getiren sensin, taşıyan sensin, ama o yapmış gibi kabul edip onu lütuflandırırsın. İşte Allah'ın bize yaptığı şey bu. Allah'tan gelen bir şeye biz şahit oluyoruz. Diyoruz ki "eğer rahmet, merhamet, şefkat, sevgi, sorumluluk, adalet, dürüstlük benim elimde olsaydı ben böyle yapardım." Böyle olduğumuz için Allah bizi onu yapmış gibi kabul ediyor; yaptığımızdan değil.
Peki senin o Allah'tan geleni engelleme imkânın yok mu? Bak, Allah onu da vermiş.
Sana gelen -- mesela bir acımasız insan olursun, zerre kadar merhametin yoktur -- peki Allah'tan sana gelmiyor mu aslında o? Geliyor. Ama sen o kadar kapatmışsın ki.
Şöyle düşün: bir odan var, odanın etrafı aydınlık, hava gündüz, ama sen bütün pencereleri kapatmışsın, bütün pencerelere simsiyah perdeler asmışsın ve içerisikapkaranlık. Yapabilir misin bunu? Yapabilirsin. Yani kendine gece yapabilir misin? Yapabilirsin. O gecenin sorumlusu kim? Sensin. O yüzden iyilikte hiçbir hakkımız yok; ama kötülükte nefsimizin payı var. O yüzden iyilikler Allah'tan, kötülükler nefsimizdendir.
Sonuç: Hangi Arşivi Tutuyoruz?
O zaman peki ben ne yapacağım? Ben Allah'a teveccüh edeceğim, Allah'a yönelik olacağım. Tıpkı ne gibi? Ayçiçeği gibi, değil mi? Çok güzel bir tefekkür aynasıdır.
Görenler veya bilenler bilir: ayçiçeği sabah güneş doğar, o güneşe döner ve güneşin hareketiyle hareket eder. Ne kadar güzel bir tefekkür vesilesidir. Sürekli ona dönüksün, dolayısıyla ondan gelen her şeyi alıyorsun. Ve dikkat edin, ayçiçeği güneş gibidir; çekirdeği güneşin çekirdeği gibidir, o etrafındaki sarı yapraklar onun ışığı gibidir.
İşte liveçhillâh olmak budur. Eğer insan liveçhillâh şuurunda olursa, hiç kimseden bir karşılık beklemez, teşekkür dahi beklemez, hiç kimseye de gönül koymaz. Bir insan yanlış yapabilir mi? Tabii ki yapabilir, merhametsiz de olabilir, bencil de olabilir. Olabilir yani, "Allah selamet versin," bu kadar. Küçümsemene de gerek yok, kızmana da gerek yok, alınıp gücenmene de gerek yok, alacak listesi üretmene de gerek yok, büyük bir arşiv tutmana da gerek yok. Yani niye öyle bir arşiv tutuyorsun, zihnini niye meşgul ediyorsun? Senin arşivini tutacağın şey Allah'ın lütuf ve ikramıdır. "Ya Rabbim, kendimi bildim bileli ne kaAlanİçerikKonuKaynak bilinci — iyiliğin, güzelliğin ve nimetlerin gerçek kaynağının Allah olduğunun idrakine varmak ve bunun beklentisizlikle ilişkisiKısa ÖzetSohbette, insanın kendisiniiyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.KavramlarKaynak bilinci, beklenti, fıtrat, gurur (aldanma), lîveçhillâh, "vech", kâmil insan, müellefe-i kulûb, şükür, arşiv tutmaÖne Çıkan Vurgular1) "Bir şey bendedir ama benden değildir" — sahip olmakla kaynak olmak arasındaki fark. 2) Beklentinin en net ortaya çıktığı an, birinin bize yanlış davranıp da içimizden "ben onun için neler yapmıştım" cümlesinin geçtiği andır. 3) Peygamberimiz'in Ensar'a cevabı: "Sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden onlara daha çok ganimet verdim" — iman ve Allah'a teveccüh bilincinin, maddi pay endişesinin önüne geçmesi.Tarih8 Haziran 2026Geçen Ayetlerİnsan Suresi 9. ayet ("İnnemâ nut'ıumuküm liveçhillâh..."); Bakara Suresi 115. ayet ("...Allah'ın vechi oradadır"). Ayrıca ayet numarası belirtilmeden şu ayetlere değiniliyor: "Allah'ın ihsan ettiği gibi sen de ihsan et" meâlindeki ayet; "Allah sizden rızık istemiyor" meâlindeki ayet. (Not: "Karşılıksız aldınız, karşılıksız verin" sözü, anlatıcı tarafından Hz. İsa'ya atfedilmiş, ayet değildir.)
Kaynak Olma Yanılgısı ve Beklenti Tuzağı
Hoş geldiniz arkadaşlar. İnsanın kendisini kaynak görme tuzağı ile bütün iyilik ve güzelliklerin kaynağının Allah olduğu bilinci, birbirinden çok çok farklıdır. Ve eğer biz
bu farkı okuyamazsak belli bazı tuzaklara düşeriz. Kur'an-ı Kerim'de bununla ilgilibazı ayetler vardır. Ama öncelikle hangi tuzaklara düşeriz, ona bakalım.
Birincisi: kendimiz üzerinden, kendimizi bir şeyin kaynağı zannederek hayata baktığımızda, nefsimizde ister istemez bir beklenti oluşur. Örneğin bir annesiniz, bir babasınız, bir kardeşsiniz, bir arkadaşsınız veya insanlarla farklı nitelikte ilişkileriniz var. Bu durumda ne olur? Siz yaptığınız şeyi kendinizden bildiğiniz için, bunun neticesinde bir beklentiniz olur. Bu bazen çok bariz bir beklenti şeklinde görünür, bazen de hiç fark etmezsiniz; hiçbir beklentiniz yokmuş gibi davranırsınız veya hiçbir beklentiniz yokmuş zannedersiniz. Yani gerçekten iç dünyanızda "ben hiçbir şey beklemiyorum" dersiniz.
Beklenti en bariz bir şekilde ne zaman ortaya çıkar? Beklentiiçinde olduğunuz muhataplarınızdan hiç beklemediğiniz bir yaklaşım gördüğünüzde olur. Mesela dersiniz ki "ben çocuğumdan hiçbir şey beklemiyorum, ne bekleyebilirim ki" dersiniz. İşte çocuğunuzu tırnak içinde büyütürsünüz, elinizden geleni yaparsınız, fedakârlık yaparsınız; halk tabiriyle yemezsiniz, yedirirsiniz. Sonra diyelim ki çocuğunuz size sırtını döner veya size isyankâr olur veya sizi yok sayar. İşte o an birden içinizde bir hikâye açığa çıkar: "ben onun için neler yaptım, ben onun için ne fedakârlıklar yaptım" diye bir hikâye çıkar. Aslında bu hikâye bir beklenti hikâyesidir.
Ama bir tarafımız da çok ilginçtir: beklentili olmaktan hoşlanmaz. Mesela bir insan size dese ki "sana iyilik yapacağım ama senden beklentim var." İçinizden şu gelir, dersiniz ki "iyiliğin de kalsın, beklentin de olmasın." Neden? Aslında insan fıtraten, beklentili olmaktan da, beklenti duyulmasından da hoşlanmayan bir tarafı vardır.
Dediğim gibi, mesela bir insan size bir beklentiyle davransa, o davranış size çok iyigelmez; çok olumlu algılamazsınız. Herhangi bir beklentiile bir davranış sergiliyorsa, bu size çok insani, çok muteber bir şey gibi görünmez. Neden? Çünkü aslında öz fıtratımız beklentisiz bir mahiyette yaratılmıştır.
Beklentinin Fıtrata Aykırılığı
Peki neden beklentisiz bir mahiyette yaratılmış? Çünkü bizler bir nevi bir ayna gibiyiz, bir şeyin kaynağı değiliz. Bir şeyin kaynağı olmadığımız için, herhangi bir beklentiiçinde olmamızı meşrulaştıracak bir şey de yoktur. Yani ben neyin üzerinden neyin beklentisini duyabilirim ki? Ben kaynak değilim. Merhametin kaynağı değilim, sevginin kaynağı değilim, yardımseverliğin kaynağı değilim, fedakârlığın kaynağı değilim, dürüstlüğün kaynağı değilim, sorumluluk duygusunun kaynağı değilim, koruyup
kollayıcı olmanın kaynağı değilim. Hiçbirinin kaynağı değilim. O zaman benim herhangi bir beklentiiçinde olmam fıtraten söz konusu değildir.
O yüzden -- zannediyorum Hz. İsa'nın sözüdür -- "karşılıksız aldınız, karşılıksız verin" der; buna beklentisiz bir biçimde verin anlamı da verebiliriz. Kur'an'da bir ayet var: "Allah'ın ihsan ettiği gibi sen de ihsan et." Tam Arapçasını hatırlamıyorum ama, yani Allah sana nasıl ihsan ettiyse sen de öyle ihsan et. Allah sana nasıl ihsan etti? Beklentisiz bir şekilde. Sen kendini bile bilmezken seni var etti, sana kendini bilme bilinci verdi. Sen gözün görmesinden habersizdin, sana gören bir göz verdi.
Duymaktan habersizliğin, sana duyan bir kulak verdi. Koklamaktan habersizliğin, sana koklayabilen, envaç çeşit kokuyu ayırt edebilen bir koklama duyusu verdi. Ve bunları en güzel şekilde kullanmayı, bunları en güzel şekilde hayata yansıtmayı lütfetti.
Dolayısıyla dikkat edin, Allah hakikaten fıtratına göre yaşanmasını istiyor. Yani sana verdiğim şey üzere yaşa diyor, başka bir şey söylemiyor. Diyeceksiniz ki "ama şükretmemiziistiyor." Şükür nedir? Şükür, nimetin kaynağına dair farkındalıktır. Yaniekstra bir şey istemiyor. Hani derler ya, Kur'an'da geçer bu: "Allah sizden rızık istemiyor." Allah size bütün bunları ihsan etti, hiçbir beklenti olmaksızın. Sizin bilmeniz gereken şey bunun kaynağı, ve buna uygun davranmanız. Başka bir beklenti yok insandan.
O yüzden insanoğlu, hayatında kendisine bu kadar yüklenen çok şeyin kaynağının farkındalığını unuttuğunda, kendinde olanı kendinden bilmeye başlar. Bir şey bendedir ama benden değildir. İkisi arasında büyük bir fark vardır. Bir şeyin bende olması, benden olduğunu göstermiyor. Biz, bende olduğunu gördüğümüzde "bendendir" deyip imzamızı atmaya kalkıyoruz: "bu benim, benim sevgim, benim merhametim, benim sorumluluk hissim, benim fedakârlığım, benim takdirim, benim değer vermem" gibi, hemen kendimizde olanı imza atarak "bu benimdir" der ve öyle lanse ederiz.
Beklentimizi Ölçen Ölçü: Yanlış Yapılınca Ortaya Çıkan Hikâye
Şimdi bazen insan şunu diyebilir: "ben hiçbir beklentiyle yapmıyorum bir şey." Gerçekten o anda egonuz herhangi bir beklenti hesabı yapmayabilir; bu doğrudur, bir beklenti hesabı yoktur. Fakat dediğim gibi, tamamen gerçekten beklentisiz olup olmadığımızı tartmanın bir ölçüsü vardır. O da, bir insanın size yanlış yapması. Bir insan size yanlış yaptığında -- bu kabalık olabilir, kibir olabilir, tırnak içinde nankörlük
olabilir, teşekkür etmemesi olabilir, kötülük yapması olabilir vs. -- böyle bir şey olduğunda aklınıza "ben onun için neler yapmıştım" veya "ben ona nasıl davranıyorum, o bana nasıl davranıyor" mukayesesi yaptığınız an, farkına varmadığınız bir beklenti hikâyeniz olduğu anlamına gelir. Ve buraya dikkat etmek durumundasınız; eğer dikkat etmezseniz, o sizi hallaç pamuğu gibi atar ve sizi bir derdin, bir kederin, bir acının, bir öfkenin, bir kırılmışlığın içine atar.
Peki bu niçin ortaya çıkıyor? Mesela hiçbir hayvanda böyle bir şey görmüyoruz.
Mesela kediler; benim bir tane kedim vardı, en az altı yıl boyunca on beş tane yavrusu oldu, hepsini büyüttü, hepsi de hayata devam ettiler. O kedi hiçbir zaman bir kenara oturup "bu kadar emek verdim, yapayalnız kaldım" falan gibi bir derdi olmadı. Veya "bu kadar evlat büyütüyorsun, hangisi şu anda sana hizmet ediyor" falan gibi bir cümlesi yok. Tabii hemen aklımıza şu geliyor: "ama o hayvan." Biz hayvandan daha bilge olmalı değil miyiz acaba? Ondan daha derin bir şuur içinde olmalı değil miyiz?
Peki, buradaki her şey bir tefekkür unsurudur. Mesela düşünün, bir kedi bunu niye yapmaz, niye öyle bir hesabı yoktur, niye böyle oturup derin derin düşünüp "ya kaç çocuk büyüttük, ne sıkıntılar çektik" demiyor? Aklımıza gelen ilk cevap şudur: çünkü akılları yok. Hâlbuki akıllı olmadığı için değil. Allah onu, hiçbir şeyin kendinden olmadığı kodlamasıyla yaratmış -- tırnak içinde söylüyorum -- akıl da vermemiş.
Vermediğiiçin de sistemi bozamıyor; yani ona verilmiş olan o ilahi kodlamayı bozacak bir aklı yok.
Bizim farkımız ne? Bize de o kodlama verilmiş: her şeyin Allah'tan geldiği, bütün iyiliğin, güzelliğin, hayrın Allah'tan geldiğine dair bir kodlamamız var; yanına da bir akıl, mantık verilmiş. Biz o akıl ve mantığı doğru kullanmadığımız için o kodlamayı bozuyoruz. Diyoruz ki "ben olmasam sana kim bakar? Ben olmasam seni kim sever? Ben olmasam seni kim koruyup kollar? Ben olmasam senin için bunca fedakârlığı kim yapar?" Şimdi bu akıllı olmak demek değildir, bu akılsızlığımızdan gelir.
Neden diyeceksiniz? Nedeni şu: normal, inançlı veya inançsız bir insan düşün, hiç fark etmez; şöyle bir kendine baktığı zaman, neyin kaynağı ben olabilirim? Yani onu ben var etmiş olabilirim, bir şeyi ben var etmiş olabilir miyim? Mesela "sevgiyi ben var ettim" diyebilir miyim acaba? "Merhamet duygusunu ben var ettim" diyebilir miyim? "Sorumluluk duygusunu ben var ettim" diyebilir miyim? Diyemem. Hiçbiriiçin akıllı bir insan bunları diyemez. Bunlar insanda potansiyel olarak vardır. Ya bunlara uygun davranır ya da bunlara sırtını döner, aksine davranır. Sevgi varken sevgisiz davranırsın, merhamet varken merhametsiz davranırsın, sorumluluk hissi varken sorumluluk hissine aykırı bir şekilde davranabilirsin. Veyahut da sevgiyle,
merhametle, sorumluluk hissiyle davranırsın, adaletle davranırsın, doğrulukla davranırsın; ama yanlışlıkla bunları kendine mal edersin.
Kendine Mal Etmek ve Gurur Tuzağı
Peki kendine mal ettiğinde ne olur? Kendine mal etmek insana egosal bir zevk verir: "bak ben yaptım." Böyle hafif bir gurur duyarız. "Ben insanları çok seviyorum, ben çok merhametliyim, ben çok iyilik severim, ben çok fedakâr biriyim." Böyle bir gurur verir -- tırnak içinde -- ve bu çok problemli bir şeydir. İlginçtir, "gurur" kelimesinin böyle bir anlamı var: bir insanın kendisinde olan bir şey üzerinden kendini yüceltmesi.
"Bak herkes benim kadar merhametli değil. Her anne baba öyle mi? Her arkadaş benim gibi mi? Benim kadar fedakâr bir arkadaşı nereden bulacaksın?" Buna gurur diyoruz. Arapçada "gurur," aldatma veya aldanma anlamına gelir aynı zamanda; Türkçedeki anlamı biraz değişmiş. İki anlamda da problematik bir tuzağa düşeriz.
Yani aslında bu aynı zamanda kendimizi aldatmaktır: bende olanı benden zannetmek.
Diyeceksiniz ki "ne var bunda, biraz gururlanmak isteyebilir de miinsan, azıcık kendimize bir pay çıkaralım yani, biz de insanız değil mi?" Diyebilirsiniz tabii ki, ama bunun tırnak içinde psikolojik bedeli çok ağır olur. Nasıl ağır olur? "Bunları ben yapmışım ama ben fedakârlık yapıyorum, karşımdaki o kadar fedakâr değil. Ben alttan alıyorum, karşımdaki hiç alttan almıyor. Ben çok merhametli davranıyorum, karşımdaki o kadar merhametli davranmıyor. Ben çok yapıcı davranıyorum, karşımdaki o kadar yapıcı değil. Ben sürekli karşımdakini düşünüyorum ama o beni, benim onu düşündüğüm kadar düşünmüyor" deyip ne yaparız? Sürekli bir beklenti, bir mahrumiyet, bir haksızlığa uğramışlık hikâyesine düşeriz. Ve bundan ömür boyu da çıkamayız.
Dikkat edin, herkesin bu konuda böyle geniş büyük bir arşivi vardır değil mi arkadaşlar? Yaşınıza göre arşiviniz de büyük oranda büyüktür. Hepimizin öyle bir arşivi olmuştur. Benim de olmuştur. Ben sonra arşivi boşalttım. Dedim ki bunların sahibi ve kaynağı ben olmadığım için böyle bir arşiv tutma hakkım yok; tutacağım ama öyle bir hakkım yok. Ne diyeyim? Mesela "şu arkadaşım için şunu yaptım" deyip devam etsem; duruyorum, diyorum ki "onu ne sayesinde yaptım? Allah'ın bana verdiği maddi maneviimkân sayesinde yaptım." "Bana ait" desem, elimde bir şey kalmıyor. İyilik, doğruluk, adalet, hayır adına ne yapmışsam, bir bakıyorum, gerçek aklımı kullanarak bakıyorum, diyorum ki bunun kaynağı ben değilim, bunu ben yapmamışım.
O durumda bir karşılık veya bir muhatabımdan -- hani halkın çok meşhur bir lafı vardır ya, "bir teşekkür bekliyorum, başka bir şey beklemiyorum" değil mi -- bir teşekkür bekleyebilir miyim? Bir "teşekkür ederim, bunu da sen bana yaptın" desen, "bu kadar, başka bir şey istemiyorum" -- bunu isteyebilir miyim? Akıllıysam -- tırnak içinde söylüyorum -- isteyemem. Akılsızsam isterim. Dedik ya, kediyle insan arasında mukayese yapınca, insan niye öyle davranıyor, hayvan niye öyle davranıyor?
Zannettik ki akıldan; hayır, akıldan değil, aklı yanlış kullanmaktan. Kedi biliyor ki bu sütü ben üretmedim; bu yavru kedileri ben beslemiyorum, onları ben doyurmuyorum.
Ben ne sütten anlarım ne sütün içeriğinden anlarım. İnsan olsak da anlarız ama yapan gene biz değiliz, değil mi? Bak, sana anlama yeteneği vermişler, sütün içinde neler var, bunu öğrenebilirsin. Ama Allah o göğüslere süt vermezse bir gram sütün olmaz. Sen sütün yapıcısı değilsin; Allah senin bedenine o imkânı vermiş, çocuğu sütle besliyorsun. O yüzden süt hakkın olabilir mi? Olamaz. Herhangi bir hakkımız olabilir mi bu konuda? Hayır, olamaz.
Akıllıysak: ben Allah'ın bana verdiği şeyleri en güzel şekilde kullanmakla kendimisorumlu hissediyorum. Merhamet vermiş, merhameti doğru yerde, doğru zamanda, doğru şekilde kullanacağım. Şefkat vermiş, aynen öyle yapacağım. Sevgi vermiş, anlayış vermiş, hoşgörü vermiş, adalet duygusu vermiş, görev ve sorumluluk bilincivermiş; bunları en güzel şekilde yerli yerinde yapacağım. Bu kadar. Bundan dolayı bir karşılık, bir teşekkür bekleyebilir miyim? Akıllıysam bekleyemem. Aklımı kötü kullanıyorsam o zaman bekleyebilirim.
İnsan Suresi 9. Ayet ve "Lîveçhillâh" Şuuru
İlginç bir ayet var. Bütün surenin tamamını da okuyabilirsiniz, bir gün belki hepsiniokuyarak anlamak güzel olur. Ama ben sadece konumuzla ilgili noktasına işaret edeceğim: İnsan Suresi 9. ayet: "Muhakkak ki biz sizi Allah'ın yüzü üzere yedirip içiriyoruz." Ne demek "Allah'ın yüzü üzere"? Biraz açıklamaya çalışacağız sonra. "Bundan dolayı da sizden bir karşılık veya bir şükür beklemiyoruz ve istemiyoruz." İstemeye hakkımız da yok yani, isteyemeyiz de; bu şey değil, "bak ben sizden hiçbir şey istemiyorum, isteyebilirim ama istemiyorum" gibi değil; öyle bir şey değil, isteyemeyiz aslında. Neden? Nedeni ayetin başında ifade ediliyor: "innemâ nut'ıumukum liveçhillâh." Bu "liveçhillâh" ifadesi çok önemli. Son ifade "Allah" zaten; asıl kelime burada "veçh" kavramı, "vech."
En bariz anlamı "yüz" demek. Mesela yüzümüze de Araplar "vech" derler. Veya işte Şafiîler namaza başlarken, niyet ederken "veccehtu vechiye ileyke" der; "yüzümü sana tevcih ettim, yönlendirdim, sana döndüm, sana dönük oldum" manasında bir
niyette bulunurlar. Yine bir başka ayette bu "vech" kavramının geçtiği bir ayet: "Doğuda batıda Allah'ındır, yüzünüzü nereye dönerseniz dönün Allah'ın vechioradadır."
Şimdi dolayısıyla bu ayeti biraz tefekkür edelim arkadaşlar. Biz diyelim ki birine, zâhiren yedirirsin değil mi? Hatta bizde vardır böyle, "yedirmeyiiçirmeyi çok sever" derler bazı insanlar için. Tamam doğru, zâhiren ben yediriyorum, ben içiriyorum; ben yemek yapıyorum veya bir yerden yemek alıp birine ikram ediyorum, cömertlik yapıyorum, değil mi? Görülür de böyle: ben merhamet ediyorum, ben şefkat ediyorum, ben sahipleniyorum, ben koruyup kolluyorum, ben zor zamanında yanımda oluyorum, değil mi? Bunlar bende görünüyor, benim üzerimde görünüyor. Yani kim yedirdi, kim içirdi, kim merhamet etti? İşte çocuğu uyurken kim örttü, değil mi? Veya sen uyurken diyelim ki üstün açık yatmışsın, üşüyorsun; eşin senin üstünü örtüyor. Kim örttü? Eşin örttü. Veya annen örttü, veya baban örttü, veya arkadaşın örttü, değil mi? Zâhiren bunu yapan kimdir? İnsandır.
Zaten niye tuzağa düşüyoruz? Bu yüzden düşüyoruz. Aklımız bize şöyle yanlış bir kanaat veriyor: "sen yapıyorsun bunu, sen seviyorsun, sen merhamet ediyorsun, sen şefkat gösteriyorsun, sen koruyup kolluyorsun, sen cömertlik sergiliyorsun, sen yedirip içiriyorsun" diye aklımız bizi kandırıyor. Aslında soru çok basit: Yaradan'ın benim fıtratıma, benim psikolojime -- ne derseniz deyin -- bunları vermemiş olsa, ben bunu yapabilir miyim? Hayır, yapamazsın.
Nefsimiz -- tırnak içinde -- ve nefsin peşinde olan aklımız bize şöyle bir oyun oynar: der ki "ama ona yedirip içirmeyebilirsin, üzerini örtmeyebilirsin, şefkat göstermeyebilirsin, destek olmayabilirsin; bak oluyorsun, o zaman senin bunda hakkın var." Bediüzzaman der ki her iyi ve güzel şeyin kaynağı Allah. Sana ya bilinçliolarak, ya Rabbimden akıp giden, akıp gelen bu şeyleri âleme -- "hani bana verseydiben bunları ikram ederdim" dersen, Allah sen yapmış gibi kabul ediyor. Ama aslında Allah bunları sana veriyor, ve sana kolaylıkla veriyor. Peki senin iradenin ne alanda payı var? Bunu görmeme ihtimalin var. Yani Allah'tan sana merhamet geliyor ama sen bunu görmüyorsun. Allah'tan sana şefkat, hoşgörü geliyor, sen öyle bir katılık içindesin ki o merhameti, o şefkati, o hoşgörüyü görmüyorsun. Veyahut da o verilen şeyi kendine mal ediyorsun: "ben olmasam seni kim besler büyütür? Ben olmasam seni kim koruyup kollar? Ben olmasam seni kim önemser, değer verir?" diyerek -- diyor Bediüzzaman -- Allah'ın verdiği şeyi gasp edebilirsin. Bak, sen bunları yapabilirsin ama sen iyiliği, hayrı var edemezsin; onun kaynağı olamazsın, öyle bir niteliğin yok.
Biz niye "lâ ilâhe illallah" diyoruz? Çünkü mutlak varlık odur ve o mutlak iyiden gelen her iyilik, güzellik, hayır, bereket de ondandır. Ama hem "lâ ilâhe illallah" diyoruz hem de diyoruz ki "tamam Allah seni seviyor ama ben de seviyorum, ben sevmesem sen ne olurdun" -- pekiiyiliğin iki kaynağı mı var acaba, hayrın iki kaynağı mı var, sevginin iki kaynağı mı var? O zaman "lâ ilâhe illallah" nerede kaldı?
Dolayısıyla kaynak bilinciniidrak etmek çok hayati bir öneme sahiptir arkadaşlar. O yüzden kâmil insan -- kâmil insan dediğimiz, böyle uçan kaçan insan demek değil, fıtrî insan demek yani, kâmil insan o demek -- Allah'ın kendisine koyduğu kemaliidrak eden insan, fıtratının tam olarak farkında olan insan. Bu insan hiç kimseden alınmaz, hiç kimseden gücenmez, hiç kimseden alacaklığı olarak kendini görmez, hiç kimseden beklentisi olmaz.
Peygamber ve Ensar Kıssası: Ganimet Paylaşımı
Mesela peygamberin, diyeceksiniz ki, müminlerden beklentisi yok mu? Yok, hiçbir beklentisi yok. Ne diyor? "Ben sizden bir ücret istemiyorum. Ben size fıtratınızı hatırlatıyorum ve fıtratınıza uygun davranmanızı öneriyorum. Yoksa ben sizden bir şey beklemiyorum, bir şey istemiyorum." Kâmil mürşitler de öyledir, kâmil insanlar da öyledir. Onların sizden beklediği, kendi kişisel hesapları adına hiçbir şey yoktur.
Onlara hürmet göstermemiz, onlardaki fıtrata hürmettir. O fıtratın kaynağı nedir? Allah'tır. Sen bir kâmil insana hürmet gösterdiğinde Allah'a hürmet göstermiş olursun; yoksa o insan kendi namına bir hürmet beklemez, o insan kendi namına bir karşılık beklemez, "ben olmasaydım nasıl hidayeti bulacaktınız" demez. Hiçbir kâmil mürşit böyle demez. Bakın bunu peygamber de dememiştir.
Hatta Mekke'nin fethinden bir süre sonra yapılan bir savaşta büyük bir ganimet elde edildiğinde, peygamber bunu daha çok yeni Müslüman olanlara dağıtmış. Bunun nedeni nedir biliyor musunuz? Bazı insanlarda dünyaya, mala, mülke bir eğilim vardır; o eğilim nedeniyle bir türlü Allah'a teveccühte bulunamazlar. Yani zihinleridünyaya dair arzularla, isteklerle, heveslerle doludur; o yüzden ilahi mesajı berrak bir şekilde dinlemekte zorlanırlar. Bunlara İslam'da "müellefe-i kulûb" denir: kalpleriİslam'a ısındırılacak olan. Bazıları bunu rüşvet vermek zannediyor; hayır, bu değil. Müellefe-i kulûb demek şu demektir: kalbi biraz veya çok dünyaya bağlı, bu yüzden de ilahi mesajı berrak bir şekilde dinleyebilme haline sahip değil. Ne yapman gerekiyor ona? Biraz o derdini, tasasını duyduğu malı, mülkü, maddi şeyi vermen lazım ki zihni biraz berraklaşsın. Hani bu şey gibidir: aç adam sohbeti dinlemekte zorlanır değil mi? Bazısı zorlanmaz, üç gün aç olsa da sohbeti can kulağıyla dinler. Ama bazısı açlık onu o kadar meşgul eder ki dinleyemez o sohbeti; ne yapman lazım
önce? Karnını doyurman lazım. Susuzsa su ikram etmen lazım. O yüzden tasavvufta, tarikatta önce yemek ikram edilir, sonra derse, sohbete, zikre geçilir. Neden? Çünkü o yeni gelen müridin kafası çok fazla yeme içmeyle, şununla bununla meşgul olmasın. Müellefe-i kulûb de bu demektir.
O yüzden peygamber, o elde edilen ganimetin çoğunu yeni Müslüman olan kişilere veya henüz Müslüman olmamış kişilere dağıtıyor. Medineli Müslümanlar bu durumdan biraz rahatsız oluyorlar. Diyorlar ki "peygamber böyle kendi hemşehrilerinimi kolluyor, niye onlara ganimetten daha çok pay verdi" diye böyle akıllarına bir soru geliyor. Akıl ya bu; hani bazen akıl böyle de çalışıyor. Böyle birbirleriyle konuşurken bu yayılıyor Medineli Müslümanlar, yani Ensar arasında. Peygamber bunu duyuyor.
Onların reisi olan, zannediyorum Sa'd bin Ubade'yi çağırıyor. Diyor ki "ey Sa'd, Ensar'dan ben böyle sözler duydum, sen ne diyorsun?" "Ben de onlardan bir ferdim" diyor; yani "ben de biraz öyle düşünüyorum" demek istiyor. Bak ne kadar samimiler; "estağfurullah ya Resulallah, olur mu öyle bir şey" demiyor, içinde olanı samimi bir şekilde ifade ediyor.
Peygamberimiz -- bakın kızmıyor, herhangi bir hoşnutsuzluk ifade etmiyor -- diyor ki"ey Sa'd, Ensar'ı falan yere topla" diyor, ama başka kimseye söylemiyor, sadece onlarla konuşacağım diyor. Onları topluyor ve onlara şöyle bir hitapta bulunuyor: "Ey Ensar topluluğu," diyor, "duydum ki yeni Müslüman veya İslam'a ısındırılacak bazı insanlara ganimetten çok şey verdiğim için bazılarınızın biraz kalbi kırılmış ve hoşnut olmamışlar." Tabii hepsi dinliyor, biraz başları da öne eğik. Peygamber de bu sözleriduydu, acaba rahatsız mı oldu diye de bir tarafları düşünüyor.
"Ey Ensar topluluğu," diyor, "ben size desem ki Allah benim vesilemle sizi dalaletten hidayete ulaştırdı; desem ki siz birbirinizi öldürüyordunuz, birbirinize düşmandınız, sizi beni vesile kılarak kalplerinizi birleştirdi ve bir araya getirdi" -- böyle birkaç şey daha sıralıyor -- "desem, ne dersiniz?" Yani demek istiyor ki "size ben neler yaptım desem, ne dersiniz? Benim de şuncacık bir hakkım yok mu desem, ne dersiniz" -- oraya gidiyor bu aslında. "Ne dersiniz" diyor. Diyorlar ki "deriz ki haklısın ya Resulallah; sen olmasan dalaletten hidayete eremezdik, zâhiren sen olmasan kalplerimiz bir araya gelmezdi, sen olmasan ahlakımız gelişmezdi, sürekli birbirimizle çatışırdık; haklısın deriz ya Resulallah." Böyle başlarını öne eğip öyle diyorlar: "haklısın ya Resulallah."
"Yok," diyor, "siz bana o zaman şöyle de diyebilirsiniz." Yani öyle "haklısın" değil de, şöyle de diyebilirsiniz: "diyebilirsiniz ki sen Mekke'de kendi toplumun, kendi akrabaların tarafından reddedildin, dışlandın, boykota uğradın, öldürülme tehlikesiyle
karşılaştın, oradan hicret ettin, biz sana kucak açtık; insanlar seni öldürmek istiyordu, biz seni koruduk, canımız pahasına seni korumaya ahdettik ve bunu yaptık; siz de bana böyle diyebilirsiniz." Bakın bu nedir biliyor musunuz arkadaşlar: düz akıl yaklaşımıdır. Görünürde iki taraf da haklıdır: peygamber öyle dese, Ensar da öyle dese, biz ne deriz? "Abi haklı, iki taraf da haklı" deriz. Bu ortalama aklın, ortalama rasyonel aklın algısıdır.
Bakın çok önemli bir nokta bu. Ortalama rasyonel akıl böyle der: "sen bizim için böyle güzel şeylere vesile oldun ama biz de hani boş durmadık, biz de yan gelip yatmadık, biz de canımız pahasına seni koruduk, mücadele ettik, gerektiğinde canımızı verdik" dersiniz. Bu rasyonel aklın mantığıdır, bunu diyebilir.
Peygamber diyor ki: "ben," diyor, "sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden onlara daha çok ganimet verdim." Bakın, sizde olan ama onlarda olmayan bir şey yüzünden. Çünkü bakın onların mantığı nasıldı? Sanki bazı şeyler bizde yok, o kendilerine ganimet verilmiş olanlarda var; o yüzden sanki peygamber onlara ekstradan fazla ganimet veriyor. Düz mantıklı akıl bunu düşündürür insana, değil mi? "Bizim ne eksiğimiz var kardeşim, onların ne artısı var, bizim ne eksiğimiz var?" değil mi? Ama bakın peygamber ne söylüyor? Diyor ki "sizde olan ama onlarda olmayan bir şey nedeniyle ben onlara daha çok ganimet verdim." İlk akıllarına bir şok terapiyapıyor, deyim yerindeyse; yani sizin o mantığınızla düşündüğünüz gibi değil.
"Sizde ne var? Sizde iman bilinci var. Sizde her iyiliğin, güzelliğin, hayrın kaynağının Allah olduğu bilinci var. Sizde Allah'a teveccüh var. Sizde Allah ile mutmain olmak var.
Sizde Allah'ın sevgisiyle, Allah'ın şefkatiyle, Allah'ın zenginliğiyle manen zengin olmanın şuuruna dair bir farkındalık var. Ama onlarda bu yok." Hani deyim yerindeyse "gelin bunu tamamlayın" demek istiyor. İşte diyor, insanlar develeriyle, koyunlarıyla, keçileriyle, gümüş ve altınlarla evlerine dönerken, sizler Muhammed ile evinize dönmek istemez misiniz? Bakın dikkat edin, ne ile dönüyorsun? Muhammed ile.
Muhammed kim, Muhammed nedir? O aşktır, o hakikatin kaynağına dair marifettir, irfandır. Siz bununla dönün. Mal, mülk, altın, gümüş, deve, inek, koyun, keçi bitecek yani. Böyle şeylerle mi evinize dönmek istersiniz, yoksa benimle mi evinize dönmek istersiniz? "Ben Abdullah oğlu Muhammed değilim, o değil o."
Muhammed'i Tanımak ve Allah'ı Bilmenin Getirdiği Travmasızlık
Muhammed'le evinize dönmek o değil; veya işte 571'de doğup şu anda yaklaşık yaşı 58-59 olan Muhammed'le evinize dönmek istemez misiniz demiyor. Kendini Allah'ta
bilen, Allah'a olan aşk ve irfanıyla yaşayan ve size bunu hatırlatan bir peygamberle evinize dönmek istemez misiniz? "Benim size teklif ettiğim zenginlik, Allah'ın sonsuzluğudur. Allah'ın sonsuz kudretidir. Allah'ın sonsuz sevgisidir. Allah'ın sonsuz yakınlığıdır. Siz bununla evinize dönmek istemez misiniz?" Muhammed bu demektir. Hazreti Muhammed'e inanmak da bu demektir. Yoksa Muhammed'in önüne arkasına "Hazret," arkasına da salavat getirmek değildir Hazreti Muhammed'i tanımak. Onu tanımak, onun hakikatini tanımamız demektir, onun irfanını tanımamız demektir.
Sen onun irfanını idrak ediyorsan, dünyadaki hiçbir zorluğu sıkıntıyı dert etmezsin.
İnsanların yaptığı yanlışlıkları dert etmezsin. "Allah selamet versin" der geçersin. Alınmazsın, gücenmezsin, gönül koymazsın, dert etmezsin. Bunları kendine travma haline getirmezsin. Çünkü öyle bir şey yok ortada. Allah'ı tanıyanın nasıl bir travması olabilir? Hz. Muhammed'i bu manada tanıyanın nasıl bir travması olabilir? Nasıl alınıp gücenebilir, nasıl insanlara gönül koyabilir? Allah sana şah damarından daha yakınken, seni her şeyden çok seviyorken, sana kudretiyle, rahmetiyle, lütfuyla, keremiyle bakıyorken, biri böyle davranmış, biri şöyle davranmış, ne olur?
Güneş Misali: Işığı Doğru Algılamak
Şöyle düşünün: böyle en temiz bir havada güneşin en parlak şekilde size yansıdığını düşünün. Etraf ne kadar aydınlıktır değil mi? Yanda da bazı mumlar var, kimisi güzel yanıyor, kimisi yarım yanıyor, kimisi sönmüş. Sen şöyle bir derdin olur mu: "ya bu niye sönmüş, benim ışığım kararıyor" veya "beni karanlıkta bırakıyor" der misin? Böyle bir şey diyebilir misin, böyle bir şey olabilir mi?
Allah sonsuz güneştir -- o sonsuz güneşin, mecazi olarak söylüyorum -- rahmetisonsuz, şefkati sonsuz, keremi sonsuz, seni anlaması sonsuz, sana değer vermesisonsuz böyleyken; atıyorum annen baban eşin dostun, o bu şu seni az sevmiş, sana az yakınlık göstermiş, seni bir an görmezden gelmiş, bunu dert edebilir misin? Edersin. Ne zaman edersin? O sonsuz ışığı iyi algılayamadığında edersin.
İşte o zaman benim ne yapmam gerekiyor? Benim insanlarla bir problemmiş gibiçatışmam gerekmiyor. Tabii ki onlara diyebilirim: "bak senin küçük bir mumun var, o mumu yakabilirsin, olur bu; ama beni karanlıkta bırakıyor diye değil, kendi farkına varman için, kendi kalbini Allah'ın sevgisiyle uyandırman için" derim. Diyelim ki, atıyorum, benim bir annem veya babam var veya bir eşim var, sevgi nedir bilmiyor. Şimdi ben ona diyebilirim: "bak sevmek çok güzel bir şey, sen böyle beni sevmeye çalış." Ama ben bunu niye derim? Böyle beni sevmiyor da bundan dolayı mutsuz
olduğum için değil; o sevginin manasını keşfetsin, idrak etsin, Allah'ın onun kalbine verdiği sevgiyi o da hissedip o sevgiyle yaşasın diye bunu demeliyim. Yoksa "bende bir eksiklik oluşturuyor" diye değil, "beni karanlıkta bırakıyor" diye değil, "beni kendimideğersiz hissettiriyor" diye değil, "beni kendimi kötü hissettiriyor" diye değil. İşte peygamber bunun için bize gelmiştir ve bunun için bu ayet bize hatırlatmada bulunuyor.
Lîveçhillâh Şuuru ve Ayçiçeği Misali
"Liveçhillâh" şuurunda olmalıyız. Yani her iyi ve güzel şey Allah'tan geliyor. Liveçhillâh bu demektir. Ben birine diyelim ki yardım ediyorum, şefkat gösteriyorum, yedirip içiriyorum; liveçhillâh şuuru içinde olmalıyım. Yani bütün bunlar Allah'ın vechinden geliyor, onun lütfundan, onun keremınden, onun sonsuzluğundan geliyor. Ben şimdinasıl diyebilirim "ben sana yedirip içiriyorum, ben seni koruyup kolluyorum"? Nasıl diyebilirim? Ben Allah'ın vechini görüyorum. Bütün o yapıp ettiklerimde Allah'ın vechini görüyorum. Nereye dönersem döneyim -- Bakara Suresi 115. ayet: "nereye dönerseniz dönün Allah'ın vechi oradadır." Hangiiyi, güzel, hayır, bereketle ilgili bir şey yapıyorsam -- bende hangi hayır bereket varsa, bu ilim olabilir, şefkat olabilir, ne olursa olsun, kavrayış olabilir, zekâ olabilir, ne varsa -- nereye dönersem döneyim Allah'ın vechini görüyorum. Allah'ın vechini gören insan kendi nefsini orada görebilir mi? Mümkün değil.
O zaman benim üzerimden Allah bir şey yaparken, ben ne bir karşılık bekleyebilirim ne bir teşekkür bekleyebilirim. Neden beklemiyorum? Büyüklük olsun diye değil; fıtrat bunu gerektirdiğiiçin, hakikat bu olduğu için bekleyemem. Dolayısıyla kâmil insan -- dediğim gibi kâmil insandan kastımız doğal insan demektir arkadaşlar, fıtrî insan kâmil insandır -- o fıtrî insan hiçbir şeyi kendinden bilmediğiiçin -- çünkü kendinden değil, hani bu böyle tevazu olsun diye değil, hâşâ, estağfurullah demek değil.
Mesela bu konuda suni alçakgönüllülük yapanlara bir örnek: "ya işte sen çok merhametlisin" dese biri, "ya estağfurullah, hakikaten doğru söylüyorsun" demek değil bu; "sen çok merhametsizsin" deseler hemen size kızacaktır. Yani "sen çok merhametlisin" deyince "estağfurullah" diyorsun -- aslında bende gördüğün şey Allah'tan diyorsun -- ama "bak sende kendinden böyle bir şey yok" denilince hemen alınıp gücenıyorsun. Bu suni alçakgönüllülüktür. Biri bana dese ki "sen hiçbir şey bilmiyorsun," diyeceğim tek bir şey var: "doğru söylüyorsun." Çünkü kendimden hiçbir şey bilmiyorum. Bildiğim doğruysa Allah'tandır; yanlışsa zaten o bilgi değil, o cahilliktir. Dolayısıyla ben bir şey bilmiyorum, bu doğal bir şeydir.
Biri bana "sen bir şey bilmiyorsun" dediğinde demem lazım ki "doğru söylüyorsun." Yoksa "sen bize çok güzel şeyler anlatıyorsun, böyle kalbimize dokunuyorsun" dedikten sonra, on dakika sonra "sen hiçbir şey bilmiyorsun" denildiğinde alınıp gücenıyorsam, surat asıyorsam, ben kendimi de kandırıyorum, karşımdakini de bilmeden kandırıyorum demektir. Ben hakikaten bir şey bilmiyorum yani, gerçekten bilmiyorum. Kendimden bir şey bilmiyorum. Bildiğim bir şey doğruysa Allah'tandır, yanlışsa zaten bilgi değildir, o cehalettir. Türkçede böyle yanlış bir şey var: "yanlış bilgi" diyoruz. Yanlış bilgi, bilgi değildir bir kere; ona "yanlış bilgi" diyelim, o cehalettir, yanlışlıktır.
Dolayısıyla biri sana diyelim ki "sen çok merhametlisin," sen hatırlayacaksın ki o an bu merhamet Rabbimin bir ikramıdır, ben sadece engel olmayarak onun serbestçe akışına şahitlik ediyorum. Bakın "izin veriyorum" değil; çünkü nefiste böyle bir şey var, diyor ki "ama bak, Allah'tan geliyor olsa bile izin vermeyebilirim." Oradan kendine paye çıkarmak istiyor, illa bir şey çıkaracak kendine. Hayır. Sen Allah'tan gelenin akışına şahit oluyorsun. Allah bu şahitliğin yüzünden de seni sanki onu yapmış gibikabul ediyor.
Hani bizde olur ya, bazen böyle bir çocuk mesela çay bardağını taşıyıp getiremez. Sen aslında bardağı tutan sensin; ona da dersin ki "bak sen de buradan tut, beraber götürelim." Sonra götürünce dersin ki "bravo, sana ne güzel getirdin," değil mi?
Çünkü neden? Çünkü o çocuk o bardağı misafire götürmek istiyor, bak niyetinde böyle bir şey var; sen de onun niyetine hürmeten aslında getiren sensin, taşıyan sensin, ama o yapmış gibi kabul edip onu lütuflandırırsın. İşte Allah'ın bize yaptığı şey bu. Allah'tan gelen bir şeye biz şahit oluyoruz. Diyoruz ki "eğer rahmet, merhamet, şefkat, sevgi, sorumluluk, adalet, dürüstlük benim elimde olsaydı ben böyle yapardım." Böyle olduğumuz için Allah bizi onu yapmış gibi kabul ediyor; yaptığımızdan değil.
Peki senin o Allah'tan geleni engelleme imkânın yok mu? Bak, Allah onu da vermiş.
Sana gelen -- mesela bir acımasız insan olursun, zerre kadar merhametin yoktur -- peki Allah'tan sana gelmiyor mu aslında o? Geliyor. Ama sen o kadar kapatmışsın ki.
Şöyle düşün: bir odan var, odanın etrafı aydınlık, hava gündüz, ama sen bütün pencereleri kapatmışsın, bütün pencerelere simsiyah perdeler asmışsın ve içerisikapkaranlık. Yapabilir misin bunu? Yapabilirsin. Yani kendine gece yapabilir misin? Yapabilirsin. O gecenin sorumlusu kim? Sensin. O yüzden iyilikte hiçbir hakkımız yok; ama kötülükte nefsimizin payı var. O yüzden iyilikler Allah'tan, kötülükler nefsimizdendir.
Sonuç: Hangi Arşivi Tutuyoruz?
O zaman peki ben ne yapacağım? Ben Allah'a teveccüh edeceğim, Allah'a yönelik olacağım. Tıpkı ne gibi? Ayçiçeği gibi, değil mi? Çok güzel bir tefekkür aynasıdır. Görenler veya bilenler bilir: ayçiçeği sabah güneş doğar, o güneşe döner ve güneşin hareketiyle hareket eder. Ne kadar güzel bir tefekkür vesilesidir. Sürekli ona dönüksün, dolayısıyla ondan gelen her şeyi alıyorsun. Ve dikkat edin, ayçiçeği güneş gibidir; çekirdeği güneşin çekirdeği gibidir, o etrafındaki sarı yapraklar onun ışığı gibidir.
İşte liveçhillâh olmak budur. Eğer insan liveçhillâh şuurunda olursa, hiç kimseden bir karşılık beklemez, teşekkür dahi beklemez, hiç kimseye de gönül koymaz. Bir insan yanlış yapabilir mi? Tabii ki yapabilir, merhametsiz de olabilir, bencil de olabilir. Olabilir yani, "Allah selamet versin," bu kadar. Küçümsemene de gerek yok, kızmana da gerek yok, alınıp gücenmene de gerek yok, alacak listesi üretmene de gerek yok, büyük bir arşiv tutmana da gerek yok. Yani niye öyle bir arşiv tutuyorsun, zihnini niye meşgul ediyorsun? Senin arşivini tutacağın şey Allah'ın lütuf ve ikramıdır. "Ya Rabbim, kendimi bildim bileli ne kadar sınırsız nimet vermiş." Tutacaksan bunun arşivini tut; bu arşiv güzel bir arşivdir, seni aydınlatacak bir arşivdir, seni Allah'a bağlayacak bir arşivdir. Ama insanlardan yana sürekli alacak, sürekli beklenti, süreklihesap tutarsan, farkına varmadan hakkın durunu ve ışığını unutursun; kızarsın, gücenirsin, alınırsın, mutsuz olursun, kendini kötü hissedersin. Ama Allah'tan sana olan nimet ve lütufların arşivini tutarsan hep Allah'ın rahmetiiçinde olursun. O zaman dikkat edeceğiz: neyin arşivini tutuyoruz?
Teşekkür ederim.dar sınırsız nimet vermiş." Tutacaksan bunun arşivini tut; bu arşiv güzel bir arşivdir, seni aydınlatacak bir arşivdir, seni Allah'a bağlayacak bir arşivdir. Ama insanlardan yana sürekli alacak, sürekli beklenti, sürekli hesap tutarsan, farkına varmadan hakkın durunu ve ışığını unutursun; kızarsın, gücenirsin, alınırsın, mutsuz olursun, kendini kötü hissedersin. Ama Allah'tan sana olan nimet ve lütufların arşivinitutarsan hep Allah'ın rahmetiiçinde olursun. O zaman dikkat edeceğiz: neyin arşivinitutuyoruz?
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): İnsan Suresi 9. ayet ("İnnemâ nut'ıumuküm liveçhillâh..."); Bakara Suresi 115. ayet ("...Allah'ın vechi oradadır"). Ayrıca ayet numarası belirtilmeden şu ayetlere değiniliyor: "Allah'ın ihsan ettiği gibi sen de ihsan et" meâlindeki ayet; "Allah sizden rızık istemiyor" meâlindeki ayet. (Not: "Karşılıksız aldınız, karşılıksız verin" sözü, anlatıcı tarafından Hz. İsa'ya atfedilmiş, ayet değildir.)
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.