Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Kısa Özet

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Günah işleyen taraf insanın össel (özsel) niteliği değildir; gerçek anlamda tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
  • Hayatta yaşanan problemlerin büyük kısmı, insanın fark etmeden kendi kendine yaptığı zulüm hikâyeleridir; insanların bize yaptığı zulüm ise çok sınırlıdır.
  • "İktisat" kelimesinin iki anlamı vardır: ifrat ile tefrit arasında denge, ve iyiile daha iyi arasında orta bir hal.
  • Vüsat, insanın hakiki ve fıtri sınırıdır; takat ise kişinin kendi algısıyla oluşturduğu sübjektif sınırdır.
  • Üstün çaba, benliğin "artık yapamam" dediği noktadan sonra gösterilen çabadır.

Ayet ve Üç Farklı Kulluk Tutumu

Kur'an'da bir ayet vardı. Ona bakalım. Kısa bir ayet. "Sonra kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık." Ve onları varis kıldık. Neye? Kitaba. Onlardan kiminefsine zulmeder, kendine zulmeder. Kimi orta yolda gider. Burada geçen kelime muktesit, iktisat kelimesi. Ona geleceğiz, ağırlıklı olarak değineceğiz. Kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öncü olur ve daha ileriye gider, daha öne gider, daha ileriye gider. İşte bu ileri gitmek de ne demek? İşte bu büyük lütfun kendisidir. Haniinsanlar böyle başarılı olmak ister, yetkin olmak ister, bir şeyi tam olarak gerçekleştirmek ister.

Aslında burada ayette bize hangi alanda ilerlemenin kıymetli bir şey olduğunu gösteriyor. Burada üç tane farklı tutumdan bahsediyor Allah.

Özsel Kulluk ve İzafi Kulluk

Şimdi birincisi, onlara gelmeden evvel en başta da "biz kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık" diyor. Burada bir yerde de bahsetmiştik: aslında özde bir kulluk halimiz vardır. Yani dedik ya, özde tam, eksiksiz ve mükemmeliz. Aslında özde hepimiz Allah'la çok güçlü bir bağı taşıyan, ona ait ve ona bağlı varlıklarız. Bu anlamda hepimiz kuluz aslında. O düzeydeki kulluğunu fark eden var, fark etmeyen var. Fark etmeyen insanlar psikolojik düzeyde bir kimlik üretiyorlar ve o kimlik üzerinden bazen isyankâr olabiliyorlar. Ama o isyan eden insanın bile ruhu Allah'a kuldur. O yüzden bir başka ayette "Ey kendi nefislerine, yani kendilerine zulmeden kullarım" diyor Allah. Kendine zulmediyorsun, günah içindesin, kusur hata içindesin, gaflete düşüyorsun ama Allah seni yine kul olarak tanımlıyor. Çünkü hepimizin asli ve öz niteliği kul olmaklığımızdır.

İşte bu kulluğun aynı zamanda bilinçli ve şuurlu bir şekilde, tercih edilerek yapılabilen bir düzeyi de var. Biz tabii daha çok ikinci düzeye odaklanmışız. Yani özgürce bunu tercih ediyor musun? Ruhsal olarak hepimiz kuluz. Hatta ateist olan bir insan bile aslında özsel olarak Allah'ın kuludur, özü itibariyle. Çünkü özü hiçbir zaman Allah'tan uzak ya da kopuk değildir. Özü itibariyle herkes, ateist dahi olsa, isyankâr dahi olsa, Allah'a muhalif dahi olsa, aslında özü itibariyle kuldur. Yani kimse ilahiirade ve kudretin dışına çıkamaz. O yönüyle hepimiz kuluz. Bir de izafi düzeyde, farkındalığımızla, idrakimizle, tercihimizle kul olma yönümüz vardır. Biz daha çok dinde bu ikinci düzeydeki kulluğa çok referans veriyoruz ama öbürünü bazen unutuyoruz.

Tövbe: Günahın Össel Olmadığını Anlamak

O yüzden dikkat edin, Peygamberimizin bir hadisinde, insanlar günahlarına tövbe ettikleri durumda hiç günah işlememiş gibidir. Neden? Çünkü sen o izafi düzeyde, göreceli düzeyde, sana yanlış yaptıran benliği fark ettiğinde, o gaflete düşen benliğinifark ettiğinde... Diyelim ki hırsa kapıldım, böyle yaptım; gaflete kapıldım, şunu yaptım, kendimi kandırdım, arzuma yenildim, yalan söyledim, vesaire. Bunu fark ettiğimizde -ki bunu fark etmek ve bundan tövbe etmek, yani ondan geriye dönmek- ne olur? Sen özünle kalmış olursun aslında. Onu bıraktığın için sen günah işlememiş gibisindir.

Dikkat edin, demek ki aslında burada ne var? Günah işleyen tarafımız bizim össel bir tarafımız değildir. Bizim geçici tabiatımız üzerinden biz günah işleyebiliriz. O yüzden günahkâr olmak össel bir şey değildir. Zalim olmak da össel bir şey değildir. Çok zalimsindir, sonra tövbe edersin, o cehaletinden kurtulursun, hiç zulüm yapmamış gibiolursun. Çok yalan söylüyorsundur; o izafi benliğin itibariyle işte şunun için bunun için yalan söylemişsindir. Yıllarca da sürekli yalan söyleyerek yaşamışsındır. Sonra o cahil ve sahte benliğini fark edersin, vazgeçersin, tövbe edersin. Sen hiç yalan söylememiş kabul edilirsin. Çünkü sana yalan söyleten sahte bir benlikti; ondan rücu ettiğinde, döndüğünde sen özünle kalırsın, o ise hiç günah işlememiştir. O yüzden tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir; çok önemli bir şeydir.

Ama dikkat edin, biz bazen ne yaparız? Bir hata ederiz. "Ben nasıl bu hatayı yaptım, kendimi affedemiyorum" veya "bu hatayı yapmamalıydım" deriz. Sanki böyle hata veya günah, tırnak içinde, össel bir şeymiş gibi. "Ben günahkârım" diye bazen kendikendimize gereksiz bir şekilde yükleniriz. Halbuki sana o günahı işleten yanlış bir düşünce, bir duygu, bir arzu veya bir hikâyedir. Onu fark ettin, vazgeçtin, "bir daha yapmamaya azmediyorum ya Rabbi, ondan sana sığınıyorum" dediğinde sen neyle kalırsın? Özünle kalırsın. O yüzden bu çok mühim bir noktadır. Bu, kendimize bakışta da insanlara bakışta da önemli bir şeydir. Bir insan 30 sene 40 sene zalimlik etmiş olabilir, yalan söylemiş olabilir, başka hataları olmuş olabilir; tövbe ettiğinde o günah işlememiş gibidir.

Tabii buradaki tövbe, lafın gelişi "hacca gideyim de günahlarımı sıfırlayayım, şunu yapayım da günahlarımı sıfırlayayım" değil. Gerçekten tövbe etmek ne demektir?

Sana o yanlışı yaptıran düşüncenin, duygunun fark edilmesi ve onu bırakman demektir. O düşünce ve o duyguyu doğru bulmama bilincine erişmen demektir. Yoksa "şunu yapayım günahlarım silinsin, bunu yapayım hacca gideyim, umreye gideyim, günahlarım sıfırlansın" - böyle bir şey söz konusu değil. Senin günahlarını sıfırlayan şey, o hatanın ve o hatanın altında yatan hikâyenin -yani düşüncenin, duygunun, sahteliğinin, yanlışlığının- fark edilmesi ve senin bunu fark ederek ondan vazgeçme kararlılığı göstermendir. Tövbe dediğimiz şey budur. Böyle bir tövbe ile insanın ne günahı olursa olsun affedilir. Bu affedilme de bu şarta bağlıdır. Hatta geçen bir ayetiokurken "Allah bütün günahlarınızı affeder" -mealini de okumuştuk- demiştik.

Dolayısıyla aslında şöyle düşünün: çok merhametli bir anne düşünün. İşte çocuğu hep böyle yanlışlar yapmış, evden hırsızlık yapmış, söz dinlememiş, zarar vermiş, şu

olmuş bu olmuş. Ama annede bir merhametlilik var, gerçekten hakiki bir merhamet var. Asıl anne onun ne olmasını arzu eder? Ne ister anne ondan? Aslında hatasını fark etmesiniister. Yoksa "hatanı fark et, gel benden özür dile, o zaman affederim" değil. Bu yanlış bir tutum. Asıl olan, gerçekten merhametli ve fedakâr bir annenin ondan tek beklentisi şudur: o bunu fark etsin ve bir daha yapmamaya gayret etsin. Budur. Yoksa "gelecek, bir de benden özür dileyecek" değil. Bu sahte bir benlik; o da annenin sahte benliği olur.

Şimdi Allah, tırnak içinde, ne ister kulundan, kulu için? Hatanı fark et. Çünkü bakın burada ne geçiyor ayette? "Kendilerine zulmeden kullarım" diyor son tahlilde. Yanisen bir günah işleyerek, bir hata işleyerek aslında sen kendine zulmediyorsun, kendine haksızlık yapıyorsun, kendi varlığını örtüyorsun, kendi özünden gaflete düşüyorsun.

Kendine Zulmetmek Nedir?

Mesela diyelim ki bir şeyi aşırı arzu ediyoruz. Aşırı arzu ve "olmazsa olmaz" demen veya olmadığında mutsuz olman nedir? Kendine zulmetmendir. Kendi varlığının huzurunu, dinginliğini, mutluluğunu örtüyorsun. Ona karşı gaflete düşüyorsun, onun farkındalığını kaybediyorsun. O yüzden Kur'an, sadece bu ayette değil birkaç ayette, yanlışın, hatanın, kötülüğün, fesadın -seyyie de derseniz deyin, genel anlamda günah diyelim- aslında bunun insanın kendi varlığına karşı bir yabancılaşmasından kaynaklandığını, kendi varlığını örtmekten kaynaklandığını, kendi varlığının mutmain oluşunu unutturduğunu, dolayısıyla insanın kendi kendine bir nevi kötülük yaptığını ifade ediyor. O yüzden bu çok önemlidir. Günah işleyen kendine zulmediyordur. Birisana yalan mı söylüyor? Kendine zulmediyor en başta, sonra sana zulmediyordur. O yüzden Kur'an buna özellikle işaret eder. O yüzden bir insan gerçek anlamda kendinitanıyorsa günahtan kaçınır.

Nasıl ki biz cep telefonumuzun özelliğini biliyoruz, diyoruz ki bunu şimdi suya atarsak veya çok ıslak bir ortamda olursa zarar görebilir; başka neyden zarar görebilir? Sert bir şey üzerine düşerse zarar görebilir. Ne yapıyorsun? Telefonunu koruyorsun.

Neden? Çünkü telefonunu biliyorsun. Bildiğin için ona zarar verebilecek şeylerden onu koruyorsun. Takva da bu demektir. Biz hakiki manada özümüze zarar veremeyiz; bunu da özellikle hatırlatalım. Biz özümüze zarar veremeyiz. Özümüze zarar vermek olarak telakki edeceğimiz durum aslında özümüzü unutup sahte benlikler üzerinden kendimizi tanımlamaktır.

Mesela ben kendimi değersiz hissediyorsam, bu kendi nefsime yaptığım bir zulümdür. Kendimi değersiz hissediyorum; bana kendimi değerli hissettirecek insanlar arıyorum, onları bulmak adına kırk çeşit takla atıyorum. Ben aslında kendinefsime burada zulmediyorum, çünkü özüm Allah tarafından değerli kılınmış. Ben kendime değersizim, kendimi değersiz hissediyorum diyorsam ya da "şunu yaparsam kendimi değerli hissedeceğim, başarılı olursam değerli hissedeceğim, birileri benitakdir ederse değerli hissedeceğim" diyorsam, ben nefsime zulmediyorum. Buraya

dikkat etmemiz gerekiyor. O yüzden neyle kendimize zulmettiğimize bakmamız gerekiyor.

Veyahut da "bana değer vermiyorlar" diyorsam, yine kendime zulmediyorumdur. "Bana değer vermeyen demek ki benim özümü görmüyor, benim özümden habersiz, bana özümden dolayı gereken doğal değeri vermiyor; bu onun cehaleti, onun gafleti" diyerek bunu dert ediyorsam, bundan dolayı mutsuz oluyorsam -zaten karşı taraf da kendine zulmediyordur, "bana değer vermiyorsun" diyerek zulmetmiş oluyor- ama ben de kendi değerimi unutarak kendime zulmediyorum.

O yüzden arkadaşlar, hayatta yaşadığımız problemlerin yüzde doksanı bu noktaları idrak etmemekten kaynaklanan, kendi kendimize zulüm hikâyeleridir. O yüzden buraya dikkat etmemiz gerekir. Hayat bize zulmetmiyor. İnsanlar da bize temelde zulmetmiyor. İnsanların yaptığı zulüm çok sınırlı bir şeydir. İnsanların yaptığı zulüm çok sınırlıdır arkadaşlar, çok çok sınırlıdır; o da o kadar dert edilecek bir şey değildir. Ama kendimize yaptığımız zulüm çok büyüktür ve çok yıkıcıdır.

Çok insan var, ömür boyu sevilme arzusuyla yaşar; sevilmediği düşüncesiyle yaşar.

Çok insan var, başarılı olamadığı hikâyesiyle yaşar. Çok insan var, hayatta hayal ettiği şeyleri yapamamanın burukluğuyla yaşar. Çok insan var, "kendimi bulamıyorum, kendimi bir yere ait hissedemiyorum" hikâyesiyle acı yaşar. Bütün bunların nedeni nedir? Kendisidir, sahte kendiliğidir; kendine zulmetmektedir ama farkında değildir. O yüzden bütün kadim öğretiler bize niye "kendini hatırla" diyor? Bu yüzden diyor. Yoksa "dünyayı düzelt, herkes sana değer versin, ne yapayım da insanlar bana değer versin?" - bu soru abes bir sorudur mesela. Ama ne kadar makul gözüküyordu. "Ne yapayım da insanlar bana değer versin? Ne yapayım da insanlar benim kıymetimi anlasın?" Bu sorunun üzerini çizmeniz gerekir. Eğer bu soruya cevap aramaya kalkarsanız, kendinize zulmetme yolunda kaldırım döşüyorsunuz demektir. Ne yapayım da beni değerli bulsunlar? Ne yapayım da takdir edileyim? Ne yapayım da toplumda itibarım olsun? Bu anlamdaki bütün sorular sahtedir.

Peki bu, "boşver, insanların ne halleri varsa görsünler" mi demektir? Bu da demek değildir. Bakın egomuz bir yanlıştan başka bir yanlışa gidiyor. Şimdi bu konuyu kısa kesip buradaki bir noktaya işaret etmiş oluyoruz: bir yanlıştan bir yanlışa gitmek.

İktisat Kavramının İki Anlamı

Şimdi bu ayette geçen iktisat, muktesit olma kelimesiiki anlama gelir. Bir tanesi, ifrat ve tefrit arasındaki denge yoludur; buna muktesit olmak diyoruz. Mesela Gazâlî'nin "İtikatta İktisat" diye bir kitabı var. Yani bak, böyle olur olmaz -tarihte bir zamanlar, bu zamanda da var- olur olmaz insanlar birbirlerini tekfir ediyorlar mesela. Böyle bir aşırılık olmuş; bu ve bunun gibi konular üzerine Gazâlî bir kitap yazıyor, kitabın adı "İtikatta İktisat"; yaniifrat ve tefrite gitmemek. Anlatabildim mi? İfrata da gitme, tefrite de gitme.

Adam, Kur'an'ın bir ayetiiçin "Allah burada yanılmış" diyor. Yani adam Müslüman; tamam kardeşim, biz kimsenin Müslümanlığını onaylama veya onaylamama mercii

değiliz. Ama "Allah burada yanılmış" diyor. Şimdi ne yapacağız burada? Ya Allah'ı yanılan biri olarak kabul edeceğiz, ya da diyeceğiz ki bu insanın Kur'an'la ilgili bakışı problemli, bu İslam'ın dairesi dışında kalan bir insan; kendini öyle kılıyor. Veya biridiyor ki -neyse, vermeyeyim örnek- bu insan Kur'an'ı Allah kelamı olarak kabul etmiyor. Veya Allah'ı bazen saçmalayan, bazen böyle sallıyor gibi düşünen. "Böyle demiş" diyor, "Allah öyle demiş yani". Peki doğru mu bu? "Yok" diyor, "bu kesin yanlış" diyor. Demek ki "Allah yanlış bir şeyler söylüyor"; bunu mu kastediyorsun?

"Evet, Allah da yanılabilir yani" falan. Tamam, o zaman senin Kur'an'daki anlamda Allah algısından uzak bir Allah algın var; o zaman İslam dairesi dışına çıkmış oluyorsun. Bunu da tabii ki söyleyebilirim.

Ama birisi Kur'an'ı benden farklı anlıyor, bir ayeti benden farklı anlıyor ama niyetidoğru anlamak; yanlış anlıyor olabilir, veya ben de yanlış anlıyor olabilirim. Ne demeliyiz bu durumda? "Ben bu ayeti böyle anlıyorum, sen yanlış anladığını düşünüyorum" deriz; kalkıp ona "sen ayetiinkâr ediyorsun" diyemezsin. Neden? Çünkü adamın öyle ayetiinkâr etmek veya Allah'a dair, Allah'a yakıştırılamayacak bir tutum sergilediğini görmüyoruz; bunu diyemeyiz.

Hatta ilginç bir şeydir, Gazâlî der ki: birisi Hz. Muhammed'in peygamberliğiniinkâr edebilir ama ona peygamber doğru anlatılmamıştır, peygamber çok yanlış bir şekilde anlatılmıştır. O da peygamberi öyle zannettiğiiçin, tırnak içinde, "Muhammed öyle biriyse o bir peygamber değildir" diyor. Buna da diyemezsin diyor. Çünkü bu, diyor, peygamberi doğru tanımamış; onun kafasında inkâr ettiği Muhammed gerçekte olan değildir diyor. Buna bile dikkat etmen gerekir diyor. Bakın ne kadar ince ve ölçülü olmaya çalışıyor. Ve buna "itikatta iktisat" diyor. Şimdiiktisadın, ifrat ve tefrit arasında dengelilik haline iktisat diyoruz bu anlamda; bir anlamı bu.

Bir anlamı daha var; bu ayette geçen anlam ikinci anlam. Bakın ne diyor ayette?

"Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimiiktisat eder" - birçok mealde "orta yol" diye geçiyor bu; iktisat eder diyelim, onu açacağız. "Kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda önde gider." Şimdi buradakiiktisat ise, iyiden daha iyi olan var. Sen ya "tamam o daha iyi ama şu daha iyi, ama ben o kadar iyi olamam" dersin. Bazen deriz ya, tırnak içinde, ben bazen bir şey anlatırım, arkadaş der ki "hocam o kadar evliya değilim" diyor. Mesela evliya olmak nedir? Ekstra bir durum mu, yoksa iyilikte, hayırda, güzellikte Allah'ın yaratmış olduğu insana lütfedilmiş bir imkân mıdır?

Mesela düşünün, ben çok görmedim -veya vardır da çok azdır- mesela diyelim ki"bak şu kadar para kazanabilirsin, bak bundan daha çok da kazanabilirsin, çok daha fazla da kazanabilirsin" -hepsi makul, meşru- çok az insan var "yok, bana bu kadar yeter" diyen. "Bak kazanabilirsin ama." "Yok yok, bana bu kadar yeter." Bunu diyen insan çok azdır. Ama "bak, kimseye kötülük yapma ama sana kötülük yapana karşı kısas talep edebilirsin, hak talep edebilirsin" - ama ayet bundan daha güzelini de söylüyor, diyor ki "affederseniz daha hayırlıdır." "Hocam ben o kadar şey değilim, o kadar evliya değilim" diyor mesela. Peki niye? Para kazanma konusunda veya şöhret olma konusunda -"işte 10 bin takipçim var, peki 1 milyon istemez misin?" "Yok, 10 bin

bana yeter, 10 bin bile fazla gelir" demiyorsun; başka alanlarda da demiyorsun. Niye iyilik hayır konusunda içeride böyle bir hikâye dönüyor, "hocam ben o kadar evliya değilim" diyor mesela?

Çünkü aslında egomuzda, gerçek anlamda varlığımızın hakikatini değil de ego düzeyinde "bu kadar bana yeter" diyen, "ben o kadar evliya değilim" deyip iyilikte, güzellikte ve hayırda ilerlemek istemeyen bir tarafımız vardır.

Hazreti Yusuf ve Hazreti Ebu Bekir Örnekleri: Fıtratın Genişliğine Güvenmek

Mesela diyelim ki biri seniincitmiştir, bir şey söylemiştir, incitmiştir; sende bir durum olmuştur. Gayet rahat senin eline fırsat geçer; sen de onu incitebilirsin, ince ince laf sokabilirsin, değil mi? Kimse de sana "niye laf soktun" demez. Sen dersin ki "ama bak o da böyle demişti, ben hani onun dediğinin onda birini söylüyorum yani" değil mi? Oradan bile bir şey devşirir egomuz: "bak ben ne kadar insaflı ve merhametliyim." E bir de incitmemek var değil mi? Bak Hazreti Yusuf, kardeşleriniincitmemiş bile yani. Hatta denir ki, Allah'ın nimetlerini sayarken "işte Allah beni bu memlekette aziz kıldı, şöyle bir konuma getirdi, şöyle oldu böyle oldu" derken, Allah'a nimetlerini sayarken "Allah beni kuyudan çıkardı" demiyor mesela. Bazı ulema der ki: niye dememiş? Çünkü kardeşleriincinecek orada; çünkü kim kuyuya attı? Kardeşleriattı. Bazen bizde de olur ya, böyle laf sokarız; işte biri bizi bir konuda küçümsemiştir, Allah da bize o konuda nimet vermiştir; "görüyor musun kardeşim?" deriz. Bir de böyle nispet yaparız değil mi? "Al gör, sen bana böyle diyordun ama al gör" değil mi?

Bak dikkat et diyor; Hazreti Yusuf kardeşleriincinmesin diye "Allah beni kuyudan çıkardı" bile demiyor, kiincinmesinler.

Şimdi bakın bu nedir? Bu hayırda, iyilikte, güzellikte önde olmaktır. Aslında bu, insan fıtratının doğal bir halidir. Ama biz insan fıtratıyla ilgili kafamızda belli sınırlar oluştururuz. Diyelim ki biri seni herhangi bir konuda küçümser veya yok sayar; sen de dersin ki "yani Allah bu, gün gelir gösteririm" dersin değil mi? Ve gün gelir gösterebilirsin. Sonra içinden bir şey olur, der ki "gerek yok ya, sana yakışmaz." Bir de bazen şöyle bir şey de var -parantez içinde söyleyeyim- "işte bu bana yakışmaz, herkes kendine yakışanı yapar" derler. Hayır kardeşim, hiç kimseye hiçbir kötülük, gaflet, küfür, isyan, kabalık yakışmaz; hiç kimseye yakışmaz. Sana da yakışmaz, bana da yakışmaz. "İşte ben bana yakışanı yapıyorum, o da kendine yakışanı yapıyor" diye ego oradan da bir kibir tavrı yapıyor; bu da yanlıştır. "Ya kardeşim bak, bu bir yanlış yaptı ama o yanlışa benim de bu şekilde cevap vermem bana yakışmaz; onun yaptığı da aslında ona yakışmıyor ama o şu an tam farkında olmayabilir, o onun süreci" diyebilmek -bu şuurda olmak.

Çünkü nefsimiz kendi kendimize bir sınır koyuyor. Bazen olur ya, işte birisi bize böyle bir terslik yapar; "ben seninle bir daha görüşmeyeceğim" -hatamız da yoktur, kusurumuz da olmayabilir- "görüşmeyeceğim, şöyledir böyledir" deriz. İşte bir gün bir şey olur; karşıdaki hatasını anlayabilir, mesela özür diler veya "görüşelim mi?" der.

Aslında bu kapalı bir özürdür aslında; yani "hata yaptım, görüşmem dedim ama yanlış yaptım" demektir. Şimdi de "ben görüşmek istemiyorum kardeşim" dediğinde

ne olur? Zahiren gayet haklısın yani, değil mi? Kimse de bir şey demez, "sen de haklısın kardeşim, ne diyeyim sana" der, değil mi? Ama Allah sana kendi fıtratının hakiki potansiyelini gösteriyor, hakiki potansiyeline seni çağırıyor. Yani sen fıtratında "ben bu kadarını yapabilirim, bundan daha fazlasını yapamam" gibi bir hikâye kuruyorsun. Ama senin fıtratında ondan çok daha iyisi, çok daha hayırlısı, çok daha güzeli var. İşte Allah bu manada da bize iyilikte, hayırda, önde gitmeyi öğütlüyor. Aslında bu birilerinin önüne geçmek de değil; fıtratının tam farkındalığıyla bir imkânı gerçekleştirmek.

Bak bununla ilgiliilginç bir örnek: Hazreti Ebu Bekir'in kızı Hazreti Ayşe'ye bir iftira atılıyor. Bu iftirayı en çok dillendirenlerden biri de Hazreti Ebu Bekir'in uzaktan akrabası olup maddi olarak bir sıkıntısı nedeniyle biraz zorlukta olan biri; en çok bunu yapıyor. Hazreti Ebu Bekir de ona sürekli yardım ediyor. Neyse, zaman geçiyor; Hazreti Ebu Bekir bir yerden sonra artık "ona yardım etmeyeceğim" diye yemin ediyor. Şimdi böyle dese, hangimiz "öyle dememeliydi" der? Demeyiz, değil mi?

Hepimiz deriz ki o da haklı yani, o da insan kardeşim, bir yere kadar değil mi? Allah ne diyor? Allah diyor ki "yeminleriniziiyiliklere engel kılmayın" diyor. Sen iyi bir şey yapıyorsun; niye bir de yemin ediyorsun, o iyiliğe kendine bir engel koyuyorsun?

Bakın Allah nereden bakıyor? Allah şuradan bakıyor: diyor ki Hazreti Ebu Bekir'e, "sen fıtratının genişliğine bak, başkasının hatası senin egonda bir daralma meydana getirmesin, sen fıtratının zenginliğine bak." Bak insan fıtratı öyle bir şeydir ki, o fıtrat Hz. Yusuf'u bu şuur içinde yaşatıyor. Dolayısıyla biz kendi nefsimizde gereksiz yere bazı sınırlar koyarız; tırnak içinde "ben o kadar da iyi değilim kardeşim, o kadar iyilik de yaramaz" deriz, şunu deriz bunu deriz. Ama orada nesnel olarak "kardeşim bak bu insana tolerans gösteriyorsun ama bu ona o kadar iyi değil, biraz şey yapman lazım" diye onu düşünürsün; yoksa içinde "artık ona tolerans göstermek istemiyorum" diye oradan kendine bir bahane bulman değil. "Buna da o kadar tolerans göstermek ona iyi değil" diye sen ona iyi mi değil mi diye bakarak buna karar vermiyorsun; kendinefsinde bir sınır, bir engel var, onu meşrulaştırmaya çalışıyorsun.

Halbuki burada ayet ne diyor? Buradakiiktisat kelimesinde bir negatiflik var -ki ona Kur'an ne dedi? Nefsine zulmetmek dedi- bir negatiflik var, bir pozitiflik var, bir de nihai bir pozitiflik var; işte buna da Araplar iktisat diyebiliyor. Mesela o iktisadın ilk anlamı, ne çok cimri ol ne de savurgan ol; iktisatlı ol. Bizim Türkçede kullandığımız iktisat kelimesi de buradan geliyor; yani harcama konusunda ölçülü ol, ne saçıp savur ne de cimri ol, elini sıkı tut; ikisi de -biriifrat biri tefrit- ortası ne? İktisat ehli olmak.

Ama bu ayette geçen iktisat, kötü ile en iyi arasındaki orta-iyi durumudur. Ve Kur'an bize diyor ki: siz mümkünse en iyi olana doğru koşun, en iyi olana doğru yol alın; ve nefsinizde buna dair bir engel varsa oraya dikkat edin. "İşte evet affetmek daha güzel ama ben o kadar affedemem kardeşim" veya "o kadar da evliya değilim" gibi ekleme yapıp kendi nefsimizin sınırlılığını meşrulaştırmaya çalışıyoruz. Ama bak başka konularda hiç nefsine öyle sınır koymuyorsun. Mesela Allah sana dese ki "bak maddiolarak şu kadar imkân vereceğim" - "yok ya Rabbi bu kadar yeter" demiyorsun; başka bir konuda demiyorsun. "Bak çok daha zeki olma imkânın var, sana vereceğim bu

imkânı" - "yok bu kadar zekâ bana yeter" demiyorsun; "şu kadar bilgi bana yeter, gerisine gerek yok" demiyorsun, mümkünse âlim-i mutlak olmak istiyorsun. Niye insani değerlerde "bana bu kadar yeter" diyorsun? Ama Allah sana daha nitelikli, daha sonsuz bir imkân tanımış; buna biz üstün çaba harcamak diyoruz.

Bu, hayatın her alanında da öyledir. Mesela diyelim ki bir iş yapıyorsun, biraz zorlandın ama aslında devam etme kapasiten var; ne diyorsun? "Ya bu kadar yeter." Bazı öğrenciler vardır ya, "50 ile geçeyim yeter" derler. Bak 100 puanlık bilgi edinme imkânın var, niye 50'de bırakıyorsun? Bak nefsin başka alanlarda öyle demiyor ama biraz zorlandın ya, o zaman nefsin "bu kadar yeter" diyor. İşte bunun gibi bazen nefsimiz de Allah'ın yarattığı o fıtrat zenginliğini, o fıtrattakiiyilikte hayırda sonsuzluğu daraltmak ister. Bazıları var, "işte şunu yapsam cennete girer miyim?" der; "abigirersin." Ama bir de tırnak içinde cennet-cehennem hikâyesinden bağımsız bir şekilde, "ya Allah bana nasıl bir fıtrat vermiş, bu fıtratın niye yüzde ellisini kullanayım, yüzde altmışını kullanayım?" Allah sana yüzde yüz bir imkân vermiş ve seni buna namzet kılmış, buna adaysın; niye orayı nefsin bir kısım arızalarıyla veya sınırlandırmalarıyla kısıtlı hale getirmeye çalışıyorsun?

O yüzden kitaba tam varis olmamız lazım. Kitap sadece Kur'an değil; Kur'an fıtratın zaten bir diğer adıdır. Din veya Allah'ın mesajı, Kitabullah, fıtratın diğer adıdır; din fıtratın diğer adıdır. Bunu nereden çıkarıyoruz? Yine Kur'an'da geçiyor: Rum suresinin 30. ayeti zannediyorum, "Allah'ın insanları üzerine yarattığı fıtrata çağır" diyor. Hani senin fıtratınla Kur'an'ın, kitabın çağrısı arasında bir fark yoktur. O zaman dikkat et: Allah seni neye çağırıyor, nefsin bazen seni neye çağırıyor? O yüzden kendi egomuzun farkına vararak veya varmayarak koyduğu sınırlara dikkat etmemiz gerekiyor.

Birisi sana bir laf söylemiş, gönül koymuşsun; bunu boşverebilirsen boşver -"boşver" kelimesini kullanmak istemiyorum ama- yani bunun üzerinden hikâye üretmeyebilirsin. "Allah ona gösterecek" desen daha güzel olmaz mı? "Ya Rabbi, o bir hata etti, çok yanlış konuştu; sen onun hatasını fark ettir ve ona tövbe nasip et" desen. Gelip benden özür dilemesi de gerekmez. Ama "yok, benden özür dileyecek" -abi o da gerekmez. Bak daha güzeline git: o hatasını anlasın, onun için anlasın; yoksa benim için değil. Çünkü onun öyle bir hatayla devam etmesi onun adına güzel bir şey değil. "E benden özür dilesin ama" - ya bırak onu da dilemesin, sıkıntı yok.

Niye buraya takılıyorsun? Anlatayım mı: bak fıtratının genişliğini fark et, fıtratının zenginliğini fark et. Bu senin fıtratında var mı? Evet var. İşte nefsine zulüm mü edeceksin, yani kendine zulüm mü edeceksin?

Böyle "orta" da iyi tamam: "ona karşı nefret duymuyorum, kin de gütmüyorum, intikam almak da istemiyorum ama benden özür dilemesiniistiyorum" diyebilirsin. Ya bak onu da istemeyebilirsin yani. Anlatabildim mi? Tamam, kin gütmüyorsun, nefret etmiyorsun, intikam hissetmiyorsun; çok güzel. Kur'an buna ne diyor o zaman? İktisat diyor. Ama "benden özür dileyecek" - onu da geç mesela. İçeride bir şey der ki

"geçemem", "geçmek istemiyorum" der. Geçebilme imkânın var mı? Evet var. İşte o da hayırda ileri gitmek. Aslında o, ileri gitmek bile değil, özür değil sadece.

Yani o orta noktaya göre, veya "bu kadar yeter" dediğin noktaya nispetle, aslında ileriye gitmek; O Allah'ın tam ve eksiksiz yarattığı fıtrata doğru yol almaktır.

Evliyaullah Örneği ve Buda Kıssası: Geçmişi Geride Bırakabilmek

Hatta öyle evliyaullah var ki, "ya Rabbi" diyor, "falan bana karşı bir kusur yaptı -gerçiben bunu kişisel algılamıyorum- ya Rabbi, onun kusurunu görmesini nasip et, en güzel şekilde nasip et; ve o kusuru bana karşı yaptığını da ona unuttur" diyor. Yanianlatabildim mi, ona unuttur; hani "ben unutmayayım" falan değil yani. Gelip benden özür dilesin -gerek yok. Bak burayı tutmaya çalışan ve bırakmak istemeyen benliğigör. Unutsun; bana karşı işlediği hatayı da unutsun. O hatayı kime karşı işledi? Bana karşı. Bunu da unutsun. Hatta karşılaştığımızda böyle tertemiz, pürüzsüz bir insan olarak karşılaşalım; ne kadar güzel bir şey.

Bununla ilgili çok güzel bir örnek vardır. Adamın biri Buda'ya gelir ve ona sövüp sayar. Birilerinden bir şeyler herhalde duymuş, yanlış şeyler; böyle Buda'ya sövüp sayar: "sen insanlara karşı kötülük yapıyorsun, insanları yanlış yola sevk ediyorsun" şudur budur, saydırır böyle. Buda da sakince dinler; adam zaten cevap beklemiyor yani, saydırır saydırır saydırır, bir rahatlar -bizde de bazen olur ya, "içimi boşaltmak istiyorum" diye. Adam da içini boşaltmaya çalışmış. Sonra böyle çekip gitmeye yeltenir. Öğrencileri fısıldar: "ona cevap vermeyecek misiniz?" der ki "o bir cevap istemiyor; onu cevap vererek rahatsız etmeyin." Neyse, gider adam. Sonra bir zaman sonra, üç beş ay sonra veya üç beş gün sonra gelir, böyle mahcup bir şekilde özür dileyecek falan filan. Buda bunu fark ettiğinde, o daha özür dilemeyle ilgili birkaç söz söyler; Buda hemen der ki "bunları bırakalım, iyi ve güzel şeylerden bahsedelim." Yani sen anladın zaten hata yaptığını, anladın zaten söylediğin şeylerin gerçek dışı olduğunu. "Hadi bak bunları da demiştim, bunlar için de özür diliyor musun?" -buna gerek yok yani, adam anlamış zaten. "Benim içimde oturmuş bir şey yok ki, içime işlemiş bir şey yok ki; varsa da onu ben çıkarmalıyım içimden" der ve adama der ki"bırak, dün de kaldı; biz şimdideyiz, biz buradayız" der. "Ne konuşmak istersin, ne sohbeti yapalım" diye ona hitap eder.

Bakın bu nedir? İşte bu iyilikte hayırda önde gitmektir. İşte gerçek başarı, gerçek insaniyet, gerçek muvaffakiyet budur; yoksa "bak Allah bunu önüme getirdi, özür diletti, sen bundan bir kahramanlık mı çıkarıyorsun, zafer mi çıkarıyorsun?" Bak bakalım Hazreti Yusuf böyle mi yaptı? Bak Allah getirdi, işte muvaffakiyet budur, öyle mi dedi? Hayır. Neye baktı? Dedi ki: "ya Rabbi, beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat." Muvaffakiyet budur; yoksa Mısır'a aziz olmak da değildir, gelip kardeşlerinin senden özür dilemesi de değildir; bunların hiçbiri değildir.

Muvaffakiyet nedir? "Beni bir Müslüman olarak vefat ettir." Yani "ben bu dünyada, senin benim fıtratıma koyduğun değerler üzerine, onlara teslimiyet içinde olan, gönüllü bir teslimiyeti olan biri olarak beni huzuruna al; bu hayatı böyle tamamlayayım. Beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat."

Yoksa "işte o gelecek benden özür dileyecek" değil. Abi niye böyle bir derdin içine girdin ki acaba? Niye böyle bir problem yaşıyorsun, veya bu olmadığında niye böyle bu kadar rahatsız oluyorsun? "Ben onu hiçbir zaman affetmeyeceğim" -hani bir şarkıda "sen affetsen ben affetmem" diyor ya, ego ne kadar şey yani. Ki birçoğumuzun nefsinde böyle bir damar vardır: "hakikaten Allah affetse ben affetmem, hatta Allah affettiğiiçin... ama bak kul hakkı, sen affedemezsin, ben affedeceğim" diye ayak diretecek benliklerimiz var, değil mi?

Bırak, ya Allah'a bırak. "Ya Rabbiinşallah o hatalarını görür, pişman olur" -onun için önemli bu, yoksa benim için değil. "Pişman olup ben onu göreceğim, pişman olduğunu göreceğim" -hiç gerek yok abi. Senin yolun fıtratına doğrudur, senin yolun Rabbine doğrudur; senin insanlarla halledilecek bir hesabın yoktur özünde, senin gerçek hesabın Allah'ladır. Bak o yüzden ne diyor Hazreti Yusuf? "Ya Rabbi" diyor, "beni bir Müslüman olarak vefat ettir." Yani benim dikkat ettiğim hesap seninle ilgiliolan; sen bana bir fıtrat vermişsin, ben o fıtratı tam olarak, tam bir bilinçli teslimiyetle yaşayabiliyor muyum, yaşayıp güzel bir şekilde bu dünya hayatı kapısını kapatabiliyor muyum? Bu benim için önemli, ben buna bakıyorum; yoksa insanlarla ne hesabım olabilir? Vardır tabii ki, yaptığı yanlış şu bu, normalde bir hukuk da vardır -yani kul hakkı yoktur demiyorum- ama sen ondan da feragat edip Allah'la olan hukukuna bak. Allah sana nasıl bir fıtrat vermiş, sen o fıtratı kâmilen, tam olarak yaşayabiliyor musun? Yoksa nefsin, "o kadar evliya olmamıza gerek yok" diyerek kendince hikâyeler uydurup bir şey mi üretiyor, sahte sınırlar mı üretiyor?

Vüsat ve Takat: Gerçek Sınır ile Sübjektif Sınır

O yüzden son olarak şu ayetle tamamlayalım: Bakara suresinde, zannediyorum sonlara doğru, şöyle bir ifade geçer: "Allah vüsatinizin dışında size bir şey yüklemez" -La yükellifullahu nefsen illa vüs'aha. Vüsatiniz dışında -vüsat, hakiki kapasitemiz demektir, genişlik anlamına da gelir vüsat- hakiki genişliğinize, hakiki sınırlarınıza -diyeceğim ama aslında onlar sınır bile değildir son tahlilde, ama öyle diyelim- sizin hakiki sınırlarınıza bakarak size bir şey yükler ve sınırlarınızın dışında bir şey yüklemez.

Ayetin devamında, işte müminler şöyle dua ederler diye bir müminin duasından bahsedilir. O duada da şöyle geçer: "Lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ." Burada da takat kavramı geçiyor. Hatta çok insan şöyle der: "Allah, vüsatimizin - kaldıramayacağımız şeyi- yüklemediğine göre, yüklemeyeceğini söylediğine göre, niye böyle bir dua geçiyor Kur'an-ı Kerim'de?" Ve Allah buna "bu yanlıştır" demiyor veya buna yer vermemezlik etmiyor, yer veriyor; yani bazı müminler diyor ki "takatimizin dışında bize yükleme." Peki nedir takat? O da mı kaldıramayacağın şey, taşıyamayacağın şey? Hayır. Takat, taşıyamayacağın şey değil; taşıyamayacağını zannettiğin sınırdır. Sen taşıyamayacağını zannediyorsun. Mesela Araplar bir şey yapamayacağını söylemek için "mâ etîk" der; takat kelimesi vardır orada, "mâ etîk" -"ben yapamam." Ama bu senin izafi algının koyduğu bir sınırdır.

Mesela kişiye diyorsun ki "bak affedici ol", veya "o sana bunu dedi ama sen bu hikâyeyi biraz bırak, hadi yap" -"yapamam" diyor. Aslında yapabilirsin ama içindeki bir benlik diyor ki "yapamam." Arkadaşlar, "affet" -"affedemem." Bir bak bakalım, Allah seni affedemeyecek bir halde mi yaratmış, yoksa içindeki bir benlik oraya bir sınır mı koymuş? İşte vüsat hakiki ve fıtri sınırdır; takat, sizin kendi algınıza göre oluşturduğunuz ve tanımladığınız sübjektif sınırdır. Allah "ben takatinizin yetmediğişeyi yüklemem" de demiyor; öyle bir şey söylemiyor bize. Diyor ki, sen bazen böyle dua edebilirsin; bazen de "ben rahmetimin sonsuzluğundan, tamam bak bunu ben taşıyamam diyor, iyi buna bunu yüklemeyeyim" -ama asla yüklemem demiyor. Anlatabiliyor muyum?

Bizde bazen olur ya, işte ilişkilerimizle ilgili böyle şeylerimiz olur: "işte eşim beniunutursa, aldatırsa yaşayamam", "anam ölürse dayanamam", "babam ölürse kaldıramam." Bunlar senin ürettiğin kalıplar: "şöyle bir şey olursa ben bunu kaldıramam." Nereden çıkarıyorsun? Kendi algın üzerinden bir sınırlama oluşturup onun üzerinden bir çıkarımda bulunuyorsun. Bu senin gerçek sınırın mı, sübjektif sınırın mı? Buraya dikkat etmen gerekiyor. Eğer sübjektif sınırları aşmak istiyorsan, o bahsettiğimiz, nefsine nispetle üstün çaba olan çabayı göstermen gerekir.

Üstün Çaba ve Muhammed Ali Örneği

Üstün çaba ne demektir biliyor musunuz arkadaşlar? Mesela bazen olur, böyle çok yorulmuşuzdur -hatta bunu biraz daha somutlaştıralım- mesela böyle yağmur yağmış, sırılsıklam olmuşsunuzdur, 3 saatte yürümüşsünüz mesela, eve geldiniz, kapıyı çaldınız, açtı anneniz babanız kapıyı ve dedi ki "oğlum evde ekmek yok, bir de bir ekmek alsana" -2 kilometrede gidip diyelim ki ekmek alacaksınız. İşte bunu yapabiliyorsanız üstün çaba gösteriyorsunuz demektir. Nedir üstün çaba? Benliğimin artık "yapamam" dediği noktadan sonraki çabaya üstün çaba diyoruz.

Bununla ilgili çok hoşuma giden bir anekdot vardır, onu da paylaşıp kapatayım.

Muhammed Ali'ye (Cassius Clay) soruyorlar: "ne kadar çalışıyorsunuz?" diyorlar. Diyor ki: "böyle yorulup yeter artık dediğim yerden sonrasını mı soruyorsunuz, yoksa baştan itibaren ne kadar çalıştığımı mı soruyorsunuz? Benim için gerçek çalışma böyle yorulup artık yeter, içimde öyle bir ses gelir, ondan sonrasına ben çalışma diyorum; ondan sonra da atıyorum iki saat çalışıyorum" diyor. İşte o nedir? O üstün çabadır. Yani benlik "daha yeter, daha istemiyorum, yapamam" dediği noktada, aslında o bizim fıtratımızın hakiki sınırlarını ve kapasitesini göstermiyordur; o bizim benliğimizin ürettiği bir sınırlamadır. İşte o sınırlamalar üzerinde ve içinde mi kalacaksın? O sınırlamalar üzerinden mi hayatını yaşayıp tamamlayacaksın? Yoksa "bunlar benim benliğimin sınırları, ben öyle zannediyorum, bir bakayım, bir deneyeyim" mi diyeceksin? "Affedemem" diyorum ama bir affetmeye bakayım; bir bak orada hangi benlik engel olmaya çalışıyor. "O benden özür dilesin" -dilemese ne olur? "Hayır dileyecek" diye orada dileten bir şey var; bak onu gör, o senin fıtratından olan bir şey değil.

Bakın ne diyor Bediüzzaman? Bana -yani bunca yıldır hapishaneleri, sürgünleri, zehirlemeleri reva görenlere- "imanlarını kurtarmalarını temenni ediyorum, onlara karşı bir kin ve nefret duymuyorum, onlar imanlarını kurtarsınlar, ben bir şey istemiyorum" diyor. Bu nedir? Bu gerçek bir fedakârlıktır. Yoksa "onlar gelip benden dilesin, benim hayatımı mahvettiler" hikâyesi yok; ama sen yaşadığın bir mahrumiyet yüzünden "hayatım mahvoldu, hayatımı bitirdiler, ömrümden çaldılar" diye düşünürsen, senin affedebilme, böyle diyebilme şansın yoktur. O yüzden içimizde neyin bize sınır koyduğunu hatırlamaya ihtiyacımız var. Nelerin bizi sınırlandırdığını, hangi düşüncelerin, hangi duyguların bizim hakiki fıtratımızı sınırlandırdığını görmeye ihtiyacımız var. Bu bizim için önemli bir şey.

*Sonuç: Fıtrata Varis Olmak*

Bakın arkadaşlar, bu benim için önemli. Allah niye buna çağırıyor? Çünkü aslında bak, seni kitaba ve fıtrata varis kılıyor: "sana böyle bir fıtrat verdim" diyor, sen o fıtratın farkında olma adayısın. Niye o fıtratı sınırlandırıyorsun? Sınırlandırırsan ne oluyor? Sen kendine kısıtlama koymuş oluyorsun, kendi kendini başka bir noktada kısıtlamış oluyorsun. Orası da aslında bizim için önemli.

O yüzden nefsiniz size "evliya mı olacaksın kardeşim, değilse ben evliya olmayacağım" dese bile, siz deyin ki: "ben fıtratımın nihai sınırlarını miras aldım, varisim onlara, onu gerçekleştirmeye çalışıyorum." Ki dediğim gibi, veli olmak, evliyalık ekstra bir durum değil yani. Allah müminlerin velisidir; yani fıtri bir hakikattir, biz kademelendirmişiz. Bak kademeyi burada söylüyor Allah ama orası ekstra bir şey değil yani; senin asla "bu kadar yeter" dememen. Ona ne diyor? İkinci anlamıyla iktisat diyor. Yani kötü var, iyi var, daha iyi var. Ve işte Hazreti Yusuf, Hazreti Peygamber, bunun örnekliğini bize gösteriyorlar.

Yıllarca peygambere kötülük yapmış, onu öldürmeyi en büyük amaç edinmiş, 15-20 yıl niyet üzere peygamberle mücadele etmiş insanlar var; peygamberin huzuruna geliyorlar, tövbe etmişler. Peygamber, "bütün günahlarınız Allah tarafından affedilmiştir" diyor. Neden? Çünkü ayet bunu söylüyor: günahına tövbe eden işlememiş gibidir. "Ya tamam da, ben Allah affetmiş olabilir ama ben affedemiyorum" -abi sen nerede duruyorsun? Allah'ın verdiği fıtratta mısın, yoksa egonun oluşturduğu "benim fıtratım böyle" diyen tarafta mısın?

"Benim fıtratım farklı abi" diyorsun bazen ama fıtrat özünde birdir yani; fıtrat, ruhun farkındalığıyla psikolojimizi ve bedenimizi yönetme bilincidir. Bedenlerimiz farklı olabilir ama özümüzün farkındalığı aynıdır; o yüzden özde fıtrat birdir. Neden? Çünkü fıtrat özden beslenir, hepimizin özü de rahmanidir, ilahidir ve tamdır. Kendi kendimize egomuz üzerinden "benim fıtratım böyle, benim fıtratım böyle" gibi hikâyeler üretmemek gerekiyor.

Evet, dolayısıyla arkadaşlar, son sözümüz: Allah bize nefsimizin fıtratımıza koyduğu sınırları göstersin, ve onların farkına varıp onlardan vazgeçebilme şuuru nasip etsin, ve bizi hakiki fıtratımıza eriştirsin. En büyük nimet budur, en büyük kazanım budur;

başarı da budur, ilahi lütuf da budur, en kıymetli olan şey de budur. Yoksa dünyadakişu veya bu, nihai olarak herhangi bir başarı, bir değer değildir.

Peki, teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Fâtır sûresine ait olduğu düşünülen "miras kitap" ayeti (Sûre adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir): "Sonra kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık... Onlardan kimi nefsine zulmeder, kimiiktisat eder, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öncü olur." - Rum Sûresi, 30. ayet (anlatıcı "zannediyorum" diyerek belirtmiştir): "Allah'ın insanları üzerine yarattığı fıtrata çağır" ifadesi. - Bakara Sûresi (ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiş, "sonlara doğru" olduğu söylenmiştir): "Allah kimseye vüsatinin/gücünün yetmeyeceği bir şey yüklemez" (La yükellifullahu nefsen illa vüs'aha) ve devamındaki mümin duası "Lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ." - Hazreti Yusuf'a atfedilen, Kur'an'dan aktarılan dua (Yusuf Sûresi'nden olduğu anlaşılıyor, ayet numarası belirtilmemiş): "Beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat."

İlgili Sohbetler

Musibetler Karşısında Öz Varlık Bilinci ve Nefsin Arınması

Bu sohbette, peygamber ve velilerin en çok bela ve musibete maruz kalmasının aslında bir yük değil, öz varlıklarına olan yakınlıklarının bir göstergesi olduğu anlatılıyor; bir şeyin ağır ya da hafif gelmesinin, olayın kendisinden değil onu hangi bilinçle karşıladığımızdan kaynaklandığı vurgulanıyor. Devamında Hz. Adem'in "nefsime zulmettim" sözünden yola çıkılarak günahın, kişinin kendi fıtratına/nefsine zulmetmesi olduğu, iyiliğin bir alacak değil fıtratın gereği olduğu işleniyor. Sohbetin sonunda egonun insanı nasıl yanlış hedeflere yönlendirdiği (ünlü "30 lira" bulmacası üzerinden), gerçek başarı-başarısızlık algısı ve dinin dünyevi bir vaadi olmadığı, asıl amacın fıtrata uygun yaşamak olduğu anlatılıyor.

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.